İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Bugün salı, “Çıkış Yolu” günü. Ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Biliyoruz; sorularınız var, merak ettikleriniz var. Bizler de Türkiye’nin gündemini ve önemli konu başlıklarını hazırladık. Hem kendi sorularımızı soracağız hem de sizlerden gelen soruları Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. Sayın Perinçek geçtiğimiz hafta stüdyodaydı, bugün de programımıza evinden katılıyor. Efendim, yayınımıza hoş geldiniz.
“Hoş bulduk, merhabalar. Bütün izleyicilerimize, Ulusal Kanal’ın değerli seyircilerini buradan saygıyla selamlıyoruz. Bayramlarını yürekten kutluyoruz. Güzellikler, aydınlıklar, iyilikler diliyoruz. Daha güzel bayramlarda buluşacağız. Türkiye’nin geleceği umutlu; önümüzde vatan bütünlüğünün kesin zaferle taçlandığı daha güzel üretim bayramları var.”
Türkiye’nin gündemi yoğun. Bir yandan İstanbul Sözleşmesi tartışılıyor ve AK Parti içerisinde konu değerlendiriliyor. Türkiye’de iktidar senaryoları yazılıp çizilmeye başlandı; çeşitli partilerde bölünmeler ve tartışmalar var. Türkiye ve Azerbaycan’ın ortak tatbikatları devam ediyor ve bunun bölgesel yansımaları var. Türkiye’nin dış politika gündemini, özellikle ABD’nin Suriye’de PKK ile yaptığı petrol anlaşmasını konuşacağız.
Ancak İstanbul Sözleşmesi ile ilgili bugün kritik bir gelişme oldu. Vatan Partisi Öncü Kadın Genel Başkanı Sayın Meltem Ayvalı, partinin İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin tavrını ve tutumunu açıkladı. Biz de o açıklamayı canlı olarak getirdik. Ana haberde de ekranlarınızdaydı ama yeni açan izleyicilerimiz için haberi tekrar verelim; ardından İstanbul Sözleşmesi’ni ve Türkiye’de kadın hareketlerinin nasıl şekillendiğini daha ayrıntılı konuşacağız.
***
“İstanbul Sözleşmesi şekere bulanmış zehirdir. LGBTİ hareketine alan açmakta ve eşcinselliği meşrulaştırmaktadır. 6284 sayılı Kanun bizim kırmızı çizgimizdir.” Vatan Partisi Öncü Kadın, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını ve 6284 sayılı Kanun’un geliştirilmesini istedi.
Öncü Kadın Genel Başkanı Meltem Ayvalı, İzmir’de Vatan Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun oy birliğiyle aldığı kararı kamuoyuna açıkladı. Ayvalı, İstanbul Sözleşmesi’nin “farklı cinsiyet kabullerini kadın sorunu gerçeğinin içine gizleyen, toplumun doğal olmayan cinsiyetlere parçalanmasına rıza gösterilmesini dayatan bir metin” olduğunu belirtti. “İstanbul Sözleşmesi şekere bulanmış zehirdir. Bu yönüyle iddia edilenin aksine kadını değersizleştirmekte, aileyi tahrip etmekte ve toplumu ayrıştırmaktadır. Birlikte mücadele edecek kadın ve erkeği karşı karşıya getirmektedir. Kadını metalaştırmakta ve sorunu çözümsüzlüğe yöneltmektedir” dedi.
Sözleşmede kadın ve erkek dışında cinsiyetlerin savunulduğunu vurgulayan Ayvalı, “İstanbul Sözleşmesi, eşcinselliği yaygınlaştıran ve cinsiyetsiz toplum hedefine ilerleten bir araçtır” ifadelerini kullandı. Cumhuriyet devrimi kazanımlarının dinamitlendiğini söyleyen Ayvalı, “Kadının kurtarıcısı Cumhuriyet felsefesidir. Türk kadınını emperyalist zabıtalar kurtaramaz. Kadınımızın ve erkeğimizin biricik kurtarıcısı, Cumhuriyet felsefesiyle başını kaldıran yetenekli Türk kadını ve Türk erkeğidir” dedi.
Ayvalı, İstanbul Sözleşmesi’nin Türk Medeni Kanunu ve Ceza Kanunu’na bir yenilik getirmediğini belirterek, “6284 sayılı Kanun bizim kırmızı çizgimizdir. Önümüzde uygulamadaki aksaklıkları giderme ve 6284’ü geliştirme görevi vardır. Bizi daha iyi yaşatacak olan, Atatürk’ün dediği gibi, her zaman daha ileri taşıyacağımız Cumhuriyetimizdir” ifadelerini kullandı.
***
Evet, değerli izleyenler, açıklamayı ekranlarınıza getirdik. Sayın Perinçek, Öncü Kadın Başkanı Sayın Meltem Ayvalı bu tutumu açıkladı. Bir özetini sunduk, siz neler söylemek istersiniz? Bu konuda bir ekleme ya da açılım yapmayı ister misiniz?
“Tabii, bizim Başkanlık Kurulu üyemiz ve Öncü Kadın Genel Başkanı Meltem Ayvalı arkadaşımız, partimizin Merkez Yürütme Kurulu’nda oy birliğiyle aldığı kararı açıkladı. Haberlerde yanlışlıkla ‘Merkez Karar Kurulu’ denildi; toplantı, Merkez Yürütme Kurulu’nun genişletilmiş toplantısıydı. Yüzün üzerinde arkadaşımızı; kadın hareketinde yönetici olan arkadaşlarımızı da katarak geniş bir toplantı yaptık. Bu bizim dördüncü toplantımızdı. Bugüne kadar karar almadık çünkü parti içinde konu tartışılsın, hemen bir disipline bağlamayalım ve farklı düşünen arkadaşlarımız fikirlerini söylemeye devam etsinler istedik. Olgunlaştıralım ve ondan sonra karar alalım dedik. Fakat bu dördüncü toplantıda oy birliğiyle karar alma fikri hakim oldu.
En temel mesele şu: Bu sözleşme, İstanbul adını kirletiyor. Bu bir Washington Sözleşmesi’dir; belki Paris, Berlin, Amsterdam, Rotterdam ya da Brüksel Sözleşmesi’dir ama kesinlikle İstanbul adıyla anılabilecek bir sözleşme değildir. Neyse, bunu bir tarafa bırakalım. Bu sözleşme şu şekilde takdim ediliyor: Sanki kadına şiddet bu sözleşmeyle önleniyor. Sanki bu sözleşmeyi imzalamazsak Türkiye’de kadına şiddet serbest olacakmış gibi bir hava yaratılıyor. Sanki sihirli bir değnek dokunuyor ve şiddet kalkıyor. Hani nerede? 2011’de AK Parti hükümeti imzaladı; CHP, MHP ve o zamanki BDP (bugünkü HDP) mecliste oy birliğiyle onayladılar. 9 yıldır bu sözleşme Türkiye’de yürürlükte. Hani nerede o sihirli değnek? Niye cinayetlerde bir azalma yok?
Bu sözleşmenin kadını koruyan, kadını dayaktan kurtaran bir özelliği yok. Tam tersine; kadını kenara iten, kafese kapatan bir toplum modelini dayatıyor. Bu sözleşmenin en önemli özelliği, yalnız kadınla ilgili olmamasıdır. Türk milletine, Edirne’den Kars’a kadar bir toplum modeli dayatıyor. O toplum modeli bugün Hollanda’da, Belçika’da, Amerika’da geçerli olan toplum modelidir. Bir ‘Dallas’ filmleri vardı ya 20 yıl önce; şimdi o ‘süper Dallas’ oldu. Oradaki çözülmüş, çürüyen; erkek-kadın cinsiyetlerinin ortadan kalktığı, eşcinselliğin normalleştirildiği bir yapı. Buna ‘toplumsal cinsiyet’ veya ‘cinsel yönelim özgürlüğü’ diyorlar.
Bakın, bütün dünya tarihinden çıkan bir ‘tunç kanunu’ vardır: Nerede eşcinsellik yayılıyorsa orada kadın kafestedir. Bir yerde kadın kafesteyse, toplumun diğer kesimine çevirin gözünüzü; orada erkek erkeğe ilişkiler, eşcinsellik göreceksiniz. Eşcinsellikle kadının aşağılanması arasında tarih boyunca bir beraberlik vardır. Bunu eski Yunan ve Roma köleci toplumlarında görüyoruz. Şimdi de Washington’un temsil ettiği o çürümüş emperyalist, kapitalist toplumlarda görüyoruz.
Bütün bu toplumlarda aşırı sınıfsal baskı ve zorbalık vardır. Ve bu toplumlarda kadın kafestedir, aşağılanıyor. Bugünkü Batı toplumlarında, bazı Batıcıların modernlik adına reklamını yaptıkları gibi kadın özgürleşmiş falan değil. Orada da kadın itilmiştir. Bir toplumda erkek erkeğe nikâh kıyılıyorsa, kadın kafestedir; toplumun dışına sürülmüştür. Tıpkı Roma ve Yunan’da olduğu gibi. Kadın orada bir ‘damızlık’ rolündedir; entelektüel bir ilişki veya aşk yoktur.
Bakınız, bir tarih gerçeği: Yunan tanrıları eşcinseldir. Zeus eşcinseldir, çocukları eşcinseldir. Roma’da Jüpiter eşcinseldir. Peki, Türklerin tanrısı Tengri neden eşcinsel değil? Çünkü Yunan ve Roma’da köleci kültür vardı. Köleci kültürde kadın aşağılanmış ve kafese atılmıştır. O yüzden bir tane kadın filozof, bir tane kadın şair göremezsiniz. Bizim tarihimize bakın; Türklerde kadın hakanlar var. Mısır’da devleti kuran Türk Kölemenlerin ilk hükümdarı kadındır. Çünkü bizde köleci toplumun kadını aşağılayan o yapısı yoktur. Bizdeki sınıfsal baskı, Batı’daki gibi kadını tamamen toplum dışına iten bir ‘eşcinsellik ve kafes’ ilişkisini dayatmamıştır.” Ve kadının kenara itildiği koşullarda eşcinsel ilişkiler oluyordu. Bugün de aşırı sınıfsal baskı, emperyalist ve kapitalist toplumların kurduğu zorbalık, baskı ve sömürü düzeninde ne oldu? Eski Yunan’daki ve Roma’daki köleci kültürde olduğu gibi, emperyalist çürüme döneminde de o eşcinsel ilişkiler tekrar ortaya çıktı. Bize ne dayatılmak isteniyor? Anlattıklarım çok önemli; tarihsel ve sınıfsal temelleriyle meseleyi ortaya koyuyoruz. İstanbul Sözleşmesi ile ne yapılmak isteniyor? Eski Yunan’da, Roma’da, Orta Doğu’nun feodal baskıcı rejimlerinde ne varsa; Washington’da, Brüksel’de, Rotterdam’da, Amsterdam’da, Monaco’da ne varsa o dayatılmak isteniyor. Neymiş o? Tanrılar eşcinsel, topluma yayılan olay eşcinsellik. Bu sözleşmenin dayattığı toplum manzarasından biri budur.
İstanbul Sözleşmesi’ne baktığımız zaman orada etnik ve mezhepsel kimlikler görüyoruz. Sözleşmenin zabıtaları ve müfettişleri Türkiye’yi denetlerken, bir toplumdaki farklı kimliklere odaklanıyorlar; “Türkiye kadını” değil, “Kürt kadını”, “Sünni kadın”, “Alevi kadın” gibi ayrımlara bakıyorlar. Büyüteçlerini oraya dayıyorlar. Bu sözleşme; etnik kimlikleri, mezhepsel ve cinsel kimlikleri ayrıştırıyor. Burada kastedilen “toplumsal cinsiyet” ise bizim anladığımız kadın-erkek kimliği değil; Yunan ve Roma tanrılarının, bugün de “Washington tanrısının” dayattığı cinsel kimliklerdir. Sen bunlarla Türkiye’de mutlu bir toplum yaratabilir misin?
Toplumsal cinsiyet konusu önemlidir; sözleşmeyi savunanlar da itiraz edenler de esasında bu tanımı tartışıyor. İtiraz edenler, sözleşmenin kadın-erkek eşitliğini getirdiğini savunurken, karşı çıkanlar tam tersine bu tanımla başka bir toplumsal model dayatıldığını söylüyor. İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerinde toplumsal cinsiyet kavramı 15-20 yerde geçiyor. Sözleşme, dördüncü maddesinde cinsiyet kimliklerini sayarken kadın ve erkek cinsiyetinin yanında, doğal biyolojinin dışında başka bir cinsiyet tanımı daha yapıyor. Yani buna “tanrıların cinsiyeti” diyebiliriz. Toplumsal cinsiyet dedikleri, bizim bildiğimiz biyolojik cinsiyetin dışındaki tariflerdir; bunlar da LGBT, yani lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel gibi tanımlardır.
İnsanın kromozomlarla belirlenmiş bir doğası vardır. İnsanda 46 kromozom bulunur, bunlardan ikisi cinsiyeti belirler. Kadınlarda XX, erkeklerde ise XY kromozomu vardır. Doğarken ya kadınsın ya erkektir; insanın doğuştan “eşcinsel” diye bir biyolojik cinsiyeti yoktur. Zaten üreme de bununla mümkündür; eğer öyle olsaydı insan nesli çoktan biterdi. Ancak kültür ve ideolojiyle, tıpkı Yunan ve Roma’da olduğu gibi bugün de Batı emperyalizminin dayattığı modalarla topluma cinsiyetler pompalanıyor.
Almanya Sağlık Bakanlığına bağlı Robert Koch Enstitüsü’nün eşcinseller üzerine yaptığı bir araştırma var. Bu raporlarda; eşcinseller arasında uyuşturucu kullanımının, erkek ve kadınlar arasındakinden 8-10 misli fazla olduğu, şiddet, ruhsal hastalıklar, intihar ve alkolizmin çok daha yüksek oranlarda seyrettiği görülüyor. Yani eşcinselliği reklam eden, tanıtan ve yayan bir toplumda; kadını aşağılıyor, şiddet, uyuşturucu ve alkol ile toplumu çürütüyorsunuz. Ben o insanları kişisel olarak suçlamıyorum, her insanın anayasal hakları vardır, buna itirazımız yok. Ancak eşcinselliği topluma dayatmak, bunu normalleştirmek ve hatta “LGBT çocuk vardır” diyerek çocukları bu ideolojinin içine çekmek vicdansızlıktır. Çocukları eşcinsel olarak tanımlamak, onları cinsel istismara maruz bırakmakla eş değerdir.
İstanbul Sözleşmesi’nde hem “eş” hem de “partner” kavramı var. Partner kavramı, eşcinsel beraberlikleri ifade etmek için kullanılıyor. Bu ideolojinin içinde toplu evlatlık alma ve çocuk istismarı vakaları da gündeme geliyor. Sonuç olarak bir toplumsal model dayatılıyor ve bu modelde kadının yeri yok; kadın en aşağıda. Bu sözleşme kadını şiddetten korumuyor, aksine toplumu bir batağa itiyor. Şiddet uygulayan erkek de, uyuşturucuya itilen genç de bu çürümüşlüğün kurbanıdır. Biz, sınıfsal sömürünün, baskının kalktığı, kadının aşağılanmadığı, töre adı altındaki çağ dışı uygulamaların bittiği bir Cumhuriyet kültürünü savunuyoruz.
Toplum, İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği konusunda eğitilmiyor. Televizyonlar, sözleşmenin kadını şiddetten koruduğu nakaratını tekrarlıyor ama sözleşmeyi okuyan program yapıcı neredeyse yok. Vatan Partisi olarak biz bu meseleyi inceledik, hem hukukçu gözüyle hem de toplumsal sonuçlarıyla irdeledik. İstanbul Sözleşmesi’nin getirmek istediği toplumu, bize dayattığı ilişkileri halkımıza anlatmak bizim görevimizdir. Edirne’den Hakkari’ye kadar, herkesin gerçekleri öğrenmesi için çalışacağız. Ve göreceksiniz birkaç ay içinde Türkiye’nin çehresi bu açıdan değişecek. Çünkü Türk milleti anlayışlı bir millettir. Toplumu ayakta tutan değerleri sağlamdır; aile konusundaki duyarlılıkları da sağlamdır. Kadın konusunda da toplumu suçlamayalım. Evet, cinayetler oluyor, başka şeyler oluyor; ancak sanki Türkiye’de herkes kadın düşmanıymış gibi bir hava yaratılıyor. Kadınlara da “Köşeyi dönerken birisi bana sarkıntılık mı yapacak, tecavüz mü edecek, otobüse binersem başıma neler gelecek?” gibi bir korku iklimi estiriliyor. Türkiye’nin gerçeği bu değil, Türk toplumunun gerçeği bu değil.
Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi ile ilgili bilgileri hızla topluma yaymaya başladık. Bugün Öncü Kadın Başkanımız Meltem Ayvalı’nın yaptığı basın toplantısı bu konuda bir açılıştır. Ayrıca Türkiye’de Cumhuriyet’i, kadın-erkek eşitliğini ve kadının kurtuluşunu savunan kadın örgütleri var; Cumhuriyet Kadınları Derneği bunun başında geliyor. O tür derneklerin bütün toplumumuzu aydınlatacağına inanıyor ve hepsine güveniyoruz.
Türkiye’de kadın hareketleri arasındaki farka ilişkin sorularım olacak ama öncesinde şunu sormak istiyorum: Şimdi İstanbul Sözleşmesi dayanak gösterilerek hazırlanan 6284 sayılı bir kanun var. Vatan Partisi İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kalkmasını savunuyor. Peki, 6284 sayılı kanunla ilgili tutumunuz nedir? Sayın Ayvalı’nın açıklamasına baktığımızda “6284 geliştirilmeli” diyor. Burada hukuki bir çelişki var mı, bunu ayrıntılandırabilir misiniz?
Çok güzel bir soru. 6284 sayılı kanunla İstanbul Sözleşmesi arasında bir beraberlik kurmak çok yanlıştır çünkü böyle bir beraberlik yoktur. Benim demin eleştirdiğim; toplumsal cinsiyet, cinsel tercih özgürlüğü, cinsel yönelim, etnik ve mezhepsel kimlikler, emperyalist müfettişlerin Türkiye’deki kadın-erkek ilişkilerini teftiş edip dayatmalarda bulunması gibi maddeler 6284 sayılı kanunda yok. Yani İstanbul Sözleşmesi’nin içindeki zehirler, kadını aşağılayan veya kenara iten o maddeler bizim kanunumuzda yok. O bakımdan “İstanbul Sözleşmesi ortadan kalkarsa 6284 sayılı kanun da gider” endişeleri çok yanlıştır. Bu, tamamen İstanbul Sözleşmesi’ni korumak için ortaya atılmış bir tezdir, hiç doğru değil.
Biz 6284’e sahip çıkıyoruz; o, Türkiye’nin toplumsal kadın mücadelesiyle kazandığı hak ve hukuku düzenlemektedir. İstanbul Sözleşmesi ise Batı’nın Türkiye’ye dayattığı bir sözleşmedir; ikisi birbirinden ayrıdır. 6284 sayılı kanun yaşayacaktır, ona kimse dokunamaz. “İstanbul Sözleşmesi giderse sıra ona gelecek” diyorlar, hayır, sıra ona gelmeyecek. Tam tersine, 6284 ile İstanbul Sözleşmesi’ni birlikte savunmak mümkün değil. Eğer “İstanbul Sözleşmesi’ndeki çürümeyi, uyuşturucuyu, eşitsizliği dayatan hususlar 6284’te de varsa lanet olsun o kanuna” dedirtirseniz, o zaman 6284’e en büyük kötülüğü yaparsınız.
6284 sayılı kanun, aile ve kadınla ilgili eski kanunumuzun (4320 sayılı kanun) devamı ve geliştirilmiş halidir. 1800’lü yıllardan, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinden bugüne kadar 150 yıllık bir mücadelenin ürünüdür. Türkiye’de kadın düşmanlarının 6284’ü kaldıracak bir gücü yoktur; biz Türk milletine ve kendimize güveniyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ni 6284’ün kalkanı yapmaya çalışmak, o kanuna yapılacak en büyük suikasttır.
Türkiye’de kadın hareketinde iki çizgi var. Biri neoliberal çizgidir; yani Batı’nın, küreselleşme döneminde Amerikan merkezli dayattığı ideolojik akım. Tanzimat’tan bu yana gelen, milli devleti tasfiye etmeyi hedefleyen, kadın ve erkeği birbirine düşman eden, devleti hedef alan anlayış. Feminist akımların önemli bir kesimi bu neoliberal hareketin içindedir. Özü itibarıyla erkek düşmanı ve milli devlet düşmanıdır.
Diğeri ise Cumhuriyet çizgisidir. Cumhuriyet çizgisinde cinsel kimlik tanımı “doğal cinsiyet”e, yani kadın ve erkek ayrımına dayanır. Neoliberal çizgi ise doğadan cinsiyeti koparıp ideolojik, yapay kimlikleri dayatır. Siyasal kimlikte ise neoliberalizm etnik, dinsel, mezhepsel ve cinsel kimlikleri öne çıkararak milli devletin altını oyar. Cumhuriyet ise “vatandaş” kimliğinde eşitlenmeyi esas alır.
Toplumsal mevzilenmede neoliberal çizgi, kadın ve erkeği karşı karşıya getirip savaştırır. Oysa Cumhuriyet çizgisi, toplumu köylüsüyle, işçisiyle, esnafıyla bir bütün olarak görür ve kadın-erkek omuz omuza bir kalkınmayı savunur. Bugün küçük esnaftan sanayiciye kadar her alanda kadınlarımız var. Kadın ve erkeğin omuz omuza mücadelesi, Cumhuriyet kültürünün en önemli parçasıdır. Felsefesinde ve toplumsal hareketlerinde neyi görüyoruz? Kadın ve erkek beraber. Atatürk bunu çok vurguluyor. Ondan evvel İttihatçılar, ondan evvel Namık Kemaller bunun altını çiziyor. Romanlar yazılmaya başlanıyor, kadın kahramanlar, kurtarıcılar kadın oluyor. Kadın yazarlar çıkmaya başlıyor. Osmanlı’da kadın yazar var mı? Maalesef çok az. Ama halk şairleri arasında kadınlarımız var. Cumhuriyet, kadın ve erkeğin omuz omuza yürüttüğü bir mücadele kültürünü getiriyor.
Şimdi bakın, ben size Kemaliye kadınlarıyla ilgili bir fotoğraf yollamıştım. Eğer arkadaşımız Özadalı onu yansıtırsa çok sevinirim. Bu, Cumhuriyet’in kadın meselesini nasıl çözdüğünü gösteren 1930’lara ait bir fotoğraftır. Sinan Bey, o resim sizin arkanızda kaldı, bütün ekrana yayabiliriz. Evet, bu resmin güzelliğine bakın değerli arkadaşlar. Bu, 1930’larda Fırat Nehri üzerinde, eski adıyla Eğin’deki kadınları anlatıyor. Bunu ben sadece İstanbul’daki, Caddebostan’daki veya Beyoğlu’ndaki bir ortamdan göstermiyorum; bu fotoğraf Kemaliye’den. Ama bu fotoğrafın benzerlerini Malatya’da, Muğla’da, Ardahan’da, Diyarbakır’da, Urfa’da da bulabilirsiniz. 1930’larda bütün Türkiye’de bu manzaralar vardı.
Şu gülen yüzlere bakın; hiçbir yapmacık gülücük yok, hepsi içten ve mutlu. 1930’ların kadını mutlu. Kıyafetlerindeki güzelliğe bakın; hiçbiri diğerine benzemiyor, herkes kendine yakışanı seçmiş. İşte Cumhuriyet bu kadını yarattı. Bu kadın, erkekle birlikte mücadele ederek Türkiye’yi ilerletti, aydınlattı ve çağdaşlaştırdı. Bu kadınlar aynı zamanda ekonomik hayata girdi; fabrikada işçi oldu, zaten tarımda erkekle birlikte çapa yapıyor, zeytin çırpıyor, harmanı kaldırıyor ve tohum ekiyordu. Bugün de toplumun her alanında; laboratuvarda, üniversitede var. Türkiye’deki üniversitelerde çalışan kadın (doçent, profesör, araştırma görevlisi) oranı, Almanya’dan bile daha yüksek.
Babamın döneminden, 1940’ların sonunda Yargıtay’da çekilmiş fotoğrafları gösteririm. Babam o zaman Yargıtay Başsavcı Yardımcısı’ydı. Yargıtay merdivenlerinde çekilen o fotoğraflarda kadın-erkek sayısı neredeyse eşitti. Türkiye daha 1940’larda bunu yaratmıştı. Bugün fabrikalara gidiyoruz, kadın ve erkek işçiler beraber mücadele ediyor. Emek mücadelesinde bir ayrım yok; kadın işçi erkeklere karşı tavır alarak ya da erkekler kadınları iterek bir mücadele vermiyor.
Ne yazık ki bazı feminist ve neoliberal gruplar, kadın hareketini erkek düşmanlığı içine hapsetmeye çalışıyor. Reşat Nuri Güntekin’in “Homongolos” isimli bir eseri vardır, kadın düşmanlığını eleştiren çok güzel bir romandır, tavsiye ederim. Bizim Cumhuriyetçi çizgimiz ve neoliberal çizgi olmak üzere iki farklı yaklaşım var. Neoliberal çizgi, erkeğe karşı kadın mücadelesini savunurken; Cumhuriyetçi kadın hareketi, Türkiye’nin demokratlaşması, bağımsızlaşması ve kadının kurtulması için kadın ve erkeğin birlikte mücadelesini savunur. Çünkü kadının kurtuluşu aynı zamanda erkeğin kurtuluşudur; biri olmadan diğeri olamaz.
Türkiye’de kadın hareketi ve siyasal mevzilenme konusunda belirgin bir ayrım var. Neoliberal kadın hareketi esas olarak milli devlet ve Kemalist devrim karşıtı bir konumda. Batı emperyalizmi ile iş birliği halindeler; parasal kaynakları, dayanakları ve referansları hep o çevreden. Alman, İngiliz veya Hollanda elçiliklerinden, Soros Vakfı gibi uluslararası kurumlardan besleniyorlar.
Cumhuriyetçi kadın hareketi ise milli devlet mevzisindedir. Çünkü kadın, ancak milli devletle feodal bağlardan, şeyhlikten, müritlikten ve cemaat mensupluğundan kurtularak özgürleşir. 1908 Hürriyet Devrimi’nden, 1876’ya kadar uzanan o büyük gelenek, kendisini kadını zincirlerinden kurtarmakla tanıtmıştır. 1876’ya ait bir resimde, Namık Kemal ve dönemin devrimci önderleri ellerinde balyozlarla bir kadının zincirlerini kırıyorlar. Devrim, o gün kadını kurtararak özgürleşeceğimizi ilan etmiştir.
Aile kurumuna gelince; neoliberal kadın hareketi sürekli aileyi sorguluyor ve aile düşmanı bir çizgideler. Aile içi şiddetin varlığı bir gerçektir ancak bu gruplar, sanki her aile şiddet yuvasıymış gibi bir algı yaratıyor. İstanbul Sözleşmesi’ndeki “ev içi şiddet” (domestic violence) kavramı da kasıtlı olarak “aile içi” yerine kullanıldı ki eşcinsel partnerlerin evleri de bu kapsama girsin. Aileyi bir pranga ve mutsuzluk kaynağı olarak göstermek büyük bir yanlıştır. Türk toplumunda aile, kadın için bir korunaktır ve mutluluk kaynağıdır.
Sığınma evleri, şiddet gören kadınlar için geçici bir koruma mekanı olabilir ancak bunu topluma “kadını kurtarmanın yolu” olarak sunmak vahimdir. Sığınma evinde kadın sadece sadaka olarak önüne konan bir kaba muhtaç kalır. Cumhuriyetçi kadın hareketi ise aileyi yıkmak yerine, kadın ve erkeğin eşit olduğu, çocuklarıyla birlikte mutlu yaşadıkları çağdaş aileler oluşturmayı hedefler. Siyasi program açısından Cumhuriyet Kadınları ve neoliberal kadın hareketi arasında bir mücadele ekseni bulunmaktadır. Bu eksendeki temel farklılık, aileyi ve devleti koruma veya bunlara karşı durma noktasında mı belirginleşmektedir? Aslında mesele sadece “korumak” değildir. Cumhuriyet Kadın Hareketi, aileyi bugünkü haliyle olduğu gibi muhafaza etmekle yetinmez; onu korurken aynı zamanda çağdaşlaştırmayı hedefler. Aile, bugünkü toplumda bir mutluluk kaynağı ve hem kadın hem de erkek için bir korunak işlevi görür. Turgut Saim’in yörük kadınlarını ve aile yaşamını konu alan eserlerinde olduğu gibi, bu sıcak ve paylaşımcı aile tablosu Türk toplumunda bir idealdir. “Dişi kuş yuvayı yapar” atasözü de kadına sadece tabi olan veya boyun eğen bir rol değil, aileyi inşa eden kurucu bir kimlik atfeder.
Buna karşın neoliberal akım, aileyi yıkmayı hedefler. Peki, bu çözüm ne getirmektedir? Kadını bireyselleştiren, yalnızlaştıran, eşinden koparan ve çocuksuz bırakan bu model, kadını toplumsal destekten yoksun bırakır. Zenginlik sahibi kadınlar için aile yapısı ekonomik bir dayanak olmayabilir ancak normal bir Türk kadını için aile; çocukların, eşin, sevginin ve muhabbetin bulunduğu sıcak bir yuva, bir korunaktır. Türk toplumunda aileyi doğrudan “dayak, baskı veya eşitsizlik” ile eşitleyen yaklaşımlar büyük bir yanılgıdır.
Türkiye’deki iki kadın hareketi arasındaki ayrım, çözümün niteliğinde yatmaktadır. Cumhuriyet hareketi, kadının kurtuluşunu; toplumun ekonomik, sınıfsal ve siyasal kurtuluşuyla bağdaştırır. Yani kadın; emperyalizme bağımlılıktan, orta çağ baskılarından ve eşitsizliklerden kurtulmalıdır. Neoliberal hareket ise kadının kurtuluşunu yalnızca “erkekten kurtulmak” olarak tanımlar. Bu yaklaşım, toplumsal ve sınıfsal bağları kopararak aşkı, sevgiyi ve beraberlikten doğan mutluluğu yok sayar.
Cumhuriyetçi modelde mutluluk; insanın temel ihtiyaçlarını karşıladığı, başının dik olduğu, demokratik ve üreten bağımsız bir Türkiye’de mümkündür. Toplum mutsuzken bireysel sahte mutluluklar peşinde koşmak, aslında bir yanılsamadır. Dolayısıyla gerçek kurtuluş, dışarıdan dayatılan modellerle değil, ancak toplumun kendi özgücü ve emeğiyle gerçekleşebilir. Dış müdahaleler, bir balon gibi üzerine basıldığında çöken, elinizi çektiğinizde tekrar eski formuna dönen geçici çözümlerdir. Kalıcı değişim, toplumun ve kadının kendi mücadelesiyle, bilincini dönüştürmesiyle mümkündür.
İslamcı kadın örgütlerine gelince; bu hareketler tutarlı bir çizgiden yoksundur. İslam’ın tarihsel olarak kadına mirasta ve tanıklıkta verdiği sınırlı haklar, bugün çağdaş bir toplumun kabul edebileceği ölçütler değildir. Kendisini İslamcı olarak tanımlayanların çoğu bile bu kısıtlamaları günümüzde savunmamaktadır. Bu nedenle, bu akım çoğunlukla muhafazakâr bir maske altında aslında neoliberal sistemle veya feodal yapılarla buluşmaktadır. Türkiye’nin son 200 yıllık tarihinde iki ana akım vardır: Biri Tanzimat’tan bu yana Batı’dan dayatılan liberal ve bağımlı sistem; diğeri ise Namık Kemal’lerden Atatürk’e uzanan, bağımsızlığı ve aydınlanmayı esas alan millî çizgidir. İslamcı hareketler, çoğu zaman tanzimatçı (Batıcı) akımla veya emperyalizmin işine gelen tutucu yapılarla yan yana düşmüştür. Gerçek özgürleşme, ancak Cumhuriyet’in kazanımları ve halkın kendi özgücüyle mümkün olan bir yoldur. Tanzimatçı akım kimlerdir? İşte Abdülmecid’dir. Ondan sonra Tanzimat döneminin Ali Paşası, Mustafa Reşit Paşası, Fuat Paşasıdır. Fuat Paşa Rus işbirlikçisidir. Ali Paşa Fransız işbirlikçisidir. Mustafa Reşit Paşa ise İngiliz işbirlikçisidir. Bunlar, o elçiliklerden süflö edilen, üflenen programları savunurlar. Onun karşısında kim vardır? Vatanın bağımsızlığını savunan Namık Kemallerden, Mustafa Kemallerden, bugün Vatan Partisi’ne uzanan akım vardır.
Şimdi bu iki akım arasında; yani tanzimatçılıkla vatanseverlik veya cumhuriyetçilik diyeceğimiz iki akım arasında İslamcılık nereye oturuyor? Bakıyorsunuz, bu akımın bir kısmı Tanzimatçılarla, bir kısmı da Mustafa Kemalcilerle birleşiyor. İstiklal Savaşı’nda da öncesinde de Birinci Dünya Savaşı’nda da bölünen; İstiklal Savaşı’nın yükseldiği yerlerde Cumhuriyet ve Mustafa Kemal çizgisine meyleden, ancak zaafların olduğu veya düşmanın bastırdığı noktalarda tekrar Tanzimatçılarla birleşen bir akım… Kendisine İslamcı diyor ama bu akımın içinde antiemperyalist olanlar da, Nurettin Topçular gibi daha toplumcu olanlar da var; açıkça işbirliği yapanlar da var. Kadın olayında da bu İslamcıların bölündüğünü görüyoruz. Bu bir ana akım değildir ve Türkiye’nin geleceğinde yeri yoktur. Ana akımlar şunlardır: Emperyalizm işbirlikçisi tanzimatçılık; Atatürk’le doruğuna ulaşan milli devrimcilik ve halkçılık. İslamcı grup ise bu iki akım arasında gidip gelen, çeşitli toplumsal süreçlerde bir tarafa ağırlıkla katılan ama bir ayağı da öbür tarafta kalan bir gruptur.
Peki, kadının kurtuluşunda kadının rolü nedir? Nasıl bir kadın modeli olmalı? Kadın, erkekle mücadele ederek değil; erkeği de seferber ederek, onunla omuz omuza bir mücadeleyle toplumu kurtarmalıdır. Dünyada böyle bir demokrasi görülmemiştir. Fransız Devrimi’nin sembollerine bakın; en önde hep kadınlar gösterilir. Cumhuriyet sanatında da kadının vurgulandığını görürüz. Çünkü kadının kurtuluşu, en köklü ve nihai çözümü temsil eder. Bir toplumda ilerlemenin ölçüsünü arayacaksak kadının durumuna bakacağız. Kadın, binlerce yıllık cinsel eşitsizliğin sonucu olarak aşağı itilmiş; kafeslere kapatılmış, üretim süreçlerinin dışına atılmıştır. Ancak Türkler gibi tarihsel olarak eşitlikçi kabile ve aşiret geleneklerine yakın olan toplumlarda kadının durumu biraz daha iyidir.
Dede Korkut destanlarında anlatılan kadın tipi, “evin direği”dir. Dağdan gelen konuğu kapıda karşılayan, erkeği olmasa dahi evindeki ekmeği paylaşan, güveni temsil eden kişiliktir. Bugün de bizim ihtiyacımız olan kadın tipi; toplumla paylaşan, önderlik eden, kişilikli ve kendine güvenen kadın tipidir. Öte yandan neoliberal Batı’ya bağlanan kadın tipi ise özgüvenli gibi görünse de sonuç itibarıyla boyun eğmiş bir tiptir. Bizim eski geleneklerimizde, İskitlerde veya Anadolu’nun yörük kültüründe kadın savaşçıdır, hayatın içindedir. Cumhuriyet kadınının toplumsal mirası işte bu özgüvene dayanır.
Kadına yönelik şiddet veya hak ihlalleri nasıl engellenecek? Burada “cezacı” bir tavır; yani “asalım, keselim” anlayışı bir çözüm değildir. Bu, Orta Çağ’dan kalan bir reflekstir. Cezayı reddetmiyoruz, suçun hukukta yeri zaten var ama sadece cezayı kurtuluş olarak görmek yanılgıdır. Şiddeti besleyen iki temel kanal vardır: Birincisi, “kadının sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” diyen o Orta Çağ vahşetidir. İkincisi ve daha önemlisi, emperyalizmin dayattığı kültürdür. Hollywood filmleriyle her yere yayılan şiddet; işsizlik, yoksulluk ve toplumsal çözülme bu şiddeti doğuruyor. Namus cinayetleri dediğimiz olaylar da sınıfsal bir temele oturuyor; kentlerin varoşlarında, emperyalizmin dayattığı buhranlar içinde yeşeriyor. Çocuğa, “Git ailenin namusunu temizle” diyen o çarpık zihniyet, toplumun dokusundaki bu bozulmadan besleniyor. Dolayısıyla çözüm; sadece ceza kanunlarını ağırlaştırmak değil, bu sınıfsal ve ideolojik temelleri görerek toplumu topyekûn bir demokratik kültürle yeniden inşa etmektir. Kendisini büyüten, ikinci analık yapan, evde ona emek veren… Erkek çocukları için, hele bizim Anadolu toplumunda, yakın çevresinde abla çok aziz bir kavramdır. Siz bir çocuğa namus uğruna ablasını öldürmesini söylüyorsunuz; on üç, on dört, on beş yaşındaki çocuk gidip ablasını öldürüyor ve ardından ağlıyor. Şimdi bunu anlamamız lazım. “Vay bu çocuk namus cinayeti işledi, namustan dolayı indirim olmaz” diyerek bu sorunları çözemezsiniz. İndirim olsun ya da olmasın tartışmasını yapmıyorum ama bu olayın temelini kavramamız lazım.
Bunun temelinde ekonomik eşitsizliklerin, sömürünün, baskıların, yoksulluğun ve aynı zamanda töreden kaynaklanan belli anlayışların olduğunu anlamamız gerekiyor. O çocuğu anlamamız lazım. Ablasını öldüren çocuğu anlamayan bir kadın hareketi olamaz. Ablasını öldüren çocuğa karşı bu derece gaddar olan, o çocuğun ağladığının farkına varmayan ve onunla beraber ağlamayan bir kadın hareketi olamaz. Kadın cinayetlerine bakış açısındaki fark buradadır. Bir tarafta toplumun kültüründe ve ekonomisinde bu cinayetlerin zeminini gören demokratik kültür vardır; diğer tarafta ise “vurun kahpeye” anlayışı vardır. Bu ikincisi demokratik kültür değildir. Beyoğlu’nda, Kordon’da bu tür söylemler ortaya çıksa da demokrasiyle bir ilgisi yoktur. Töre veya gelenek düşmanlığı yaparak, o çocuğu anlamadan ülkeye ne demokrasi ne de adalet getirebilirsiniz. Sonuç itibarıyla, orta çağdaki cadı kazanlarına insanları atan o kültürle buluşursunuz.
Modern ceza hukuku, kişiyle ceza arasında bir bağ kurar ve cezayı kişiselleştirir. Yani ceza verilirken, kişinin kimliği tanınarak hüküm verilir. Bir yanda ablasını ağlayarak öldüren o çocuk, diğer yanda canavarca hislerle cinayet işleyip cesedi parçalara ayıran bir katil vardır. Modern ceza hukuku bu farkları görmek zorundadır. Aksi takdirde, hepsini “alın, vurun, kesin” diyen bir anlayışa düşersiniz ki maalesef neoliberal kadın hareketi tam da bu noktadadır. Çağdaşlık taslayan ancak mahkemelerde hakimleri baskı altına almaya çalışan bu tavrın, hakimin tarafsızlığı ve bağımsızlığıyla bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
Cumhuriyetçi çizginin tavrı ise şudur: Ceza verilecek, ancak esas olan toplumun değiştirilmesi ve bu suçları işleyen insanların dönüştürülmesidir. Eşini dövmeyen, Atatürk’ün çağdaşlaşma elinin değdiği erkeklere baktığınızda, bu insanların belli bir ekonomik ve kültürel seviyeye sahip olduğunu görürsünüz. Kadına karşı tutum, bir toplumun çağdaşlığının denek taşıdır. Çözüm; toplumun demokratikleşmesi, şeyhin müridi veya ağanın marabası olmaktan kurtulup özgür, iş sahibi ve üreten bireyler haline gelmesidir. Bağımsız ve üreten bir Türkiye, kadın cinayetlerinin hem emperyalist hem de orta çağdan gelen kaynaklarını kurutacaktır.
İstanbul Sözleşmesi, Türkiye’deki kadın hareketine ilişkin fikirlerin ve safların belirlenmesinde bir turnusol kağıdı işlevi gördü. Neoliberal çizgideki kesimler genellikle sözleşmeyi savunurken, Atatürkçü olduğunu iddia eden kesimde bir karışıklık yaşanıyor. PKK ve HDP gibi yapılar, Türkiye’yi Batı’ya bağlayacak bir paket programın parçası olarak gördükleri için sözleşmeyi kararlı bir şekilde savunuyorlar. Atatürkçü kesimdeki yanılgı ise mevcut medyadaki “modernlik” vaazlarından ve sözleşmenin kadını kurtaracağı yönündeki yüzeysel slogandan kaynaklanıyor. Bilgisizlikten kaynaklanan bu bulanıklık, mesele anlaşıldıkça ve sözleşmenin milli devleti yıkmayı amaçlayan bir hayat tarzını dayattığı anlatıldıkça ortadan kalkacaktır.
Türkiye’nin bu sözleşmeden çekilmesi hukuken kanun gerektirir. 2011 yılında hükümet kararıyla imzalanan ve 2012’de Meclis’te kanunla onaylanan bu metin, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca kanunların üstünde bir statüye taşınmıştır. Dolayısıyla, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya yürütme kararıyla değil, ancak Meclis’ten çıkacak bir kanunla bu sözleşmeden ayrılabilir. Polonya ve Macaristan gibi ülkeler, sözleşmenin toplumsal cinsiyet dayatmaları ve aile yapısına müdahalesi gerekçesiyle bu süreçleri işletmişlerdir. AK Parti’nin sözleşmeden çekilme konusundaki iç karmaşası ve geçmişten gelen Batıcı tortuları ise Türkiye’nin önündeki siyasi gerçekliklerden biridir. Babacan’a benziyor ama Davutoğlu’yla da ortak tarafları var. AK Parti’nin içinden bunlar çıkıyor. Birisi Cumhurbaşkanlığı, öbürü Başbakanlık yapmış; diğeri Türk maliyesini yönetmiş. Demek ki AK Parti’nin içinde, kuruluşundan beri olduğu gibi, kuvvetli bir “Amerika” vardı. AK Parti 2014’ten sonra girdiği süreçte içindeki bu unsurları temizliyor. Onların dalga dalga koptuğunu görüyoruz. AK Parti içerisinde, batıya karşı tutum ve İstanbul Sözleşmesi gibi konularda ikircikli ve farklı fikirlerin mevcut olduğunu gözlemliyoruz. Ancak bu konuda en tutarlı ve kararlı tavrı HDP-PKK sergiliyor. Onların İstanbul Sözleşmesi’ni destekleme konusunda firesiz tavır alacakları öngörülebilir. Milliyetçi Hareket Partisi’nin de bu süreçte İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkacağı kanaatindeyim. AK Parti’den de bu konuda daha kararlı bir tavır beklenir. Cumhuriyet Halk Partisi ise HDP, PKK ve FETÖ ile birlikte İstanbul Sözleşmesi’ni savunan cephede yer alıyor.
İyi Parti ne yapar? Meral Akşener İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyor, evet. İşte bu, onlardaki Atlantik taraftarlığının tortusudur; onları ayıran çizgi budur. Bir yandan HDP ve PKK’dan kendilerini kurtarma eğilimindeler ama dönüp dolaşıp aynı noktaya düşüyorlar. İYİ Parti tabanının bunu benimseyeceğini sanmıyorum; tabanımızla, Milliyetçi Hareket Partisi’yle birlikte hareket edecektir. İstanbul Sözleşmesi’ni anlattığımız zaman İYİ Parti tabanında bunun bir kabul görme ihtimali yoktur.
Programın sonlarına doğru yaklaşırken kritik bir soru sormak istiyorum. HDP, Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti yönetimleri İstanbul Sözleşmesi’ni, hatta büyük oranda eşcinsellik propagandasını ve dayatmasını savunuyor. Yıllardır Türkiye’yi gezen bir siyasi lider olarak, bu partilerin tabanının bu konuları benimseyebileceğini düşünüyor musunuz?
Hayır. Mesela HDP tabanına şaşırıyorum. Çünkü HDP tabanı Güneydoğu kökenlidir ve oralarda eşcinselliğin toplumda yayılıp normalleşmesi gibi bir tavır asla benimsenmez. Buna rağmen HDP, LGBT konusunda en katıksız ortak tavrı alan parti durumunda. Cumhuriyet Halk Partisi tabanına gelince; o da İstanbul Sözleşmesi’nin yandaşı değildir. Bunu nereden anladık? Kadıköy ve Beşiktaş Belediyeleri LGBT temalı pankartlarla yürüyünce televizyonlarda tartışmalar yaşandı. Hem Habertürk hem CNN Türk’teki programlarda konuyu gündeme getirdim; belediye yetkilileri, “Hayır efendim, onu bizim kent konseylerimiz kabul etti, vallahi billahi bizim dahilimiz yok” diye çırpındılar. Bu, tabanlarında bir isyan ve itiraz olduğunu gösteriyor.
Cumhuriyet Halk Partisi, Batı’ya bağlanmış; RAND Corporation’ın projelerinde roller alıyor. Kürt meselesinde PKK ile iş birliği yapıyor, HDP’yi ve FETÖ’yü hapisten kurtarmaya çalışıyor. CHP içerisinde bu politikalara karşı tavır alan bir muhalefet hiç gözükmedi ama tabanının bunları kabul edeceğini düşünmüyorum. CHP tabanında vatansever, Atatürkçü bir kesim var. Biz Vatan Partisi olarak İstanbul Sözleşmesi’nin Atatürk devrimine bir meydan okuma olduğunu, Türkiye’yi emperyalizme bağımlı ve orta çağa döndüren bir projenin ürünü olduğunu anlatırsak, bu, CHP tabanında hiç şüphesiz yankılanacaktır.
Efendim, programı kapatmadan önce kamuoyunun merak edeceği bir konuyu daha sormak istiyorum. Fransız Le Monde gazetesi 2 Ağustos’ta, “Erdoğan, Sevr’in intikamını alıyor” ve “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Doğu Akdeniz’de Avrasyacıların Mavi Vatan doktrinini izliyor” şeklinde bir haber yayımladı. Aynı dönemde Wall Street Journal da benzer bir haberle Türkiye’nin Cem Gürdeniz’in doktrinini izlediğini yazdı. Siz bu haberleri, özellikle “Erdoğan, Avrasyacıların doktrinini izliyor” ifadesi üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, sadece Le Monde veya Wall Street Journal değil; Almanya’nın çok etkili gazetesi Die Zeit da aynı şeyi yazdı. Ali Mercan’ın Aydınlık’ta tam sayfa yayımladığı o haberde de Erdoğan’ın Avrasyacıların etkisi altında olduğu belirtiliyor. Bütün Batı basını; Amerikan, İngiliz, Alman ve Fransız medyası, Erdoğan 2014’ten sonra PKK’nın üzerine yürüdüğü, FETÖ ile hesaplaştığı ve 15-16 Temmuz darbesine karşı tavır aldığı için sürekli bu tür haberler yapıyor. Hatta ona “Yeşil Kemalist” gibi yakıştırmalar yapıyorlar.
Batı, Türkiye’nin içindeki çelişkilerden bağımsız olarak, büyük devlet ciddiyetiyle gerçeklerden hareket ediyor. Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Batı’yla sıkı ilişki içindeyken 2014’ten itibaren bu beraberlik koptu ve cepheleşmeye döndü. Türkiye, mecburiyetleri gereği Amerika’ya karşı başını dik tutmak, İran ve Rusya başta olmak üzere Avrasya’da mevzilenmek zorunda kaldı. PKK’yı ezen Türkiye, Amerika’nın kara gücünü yok ettiği için hedef tahtasına oturtuldu. 2000’li yılların başında CIA’nın “21. Yüzyıl Perspektifleri” raporunu incelediğimizde şunu görmüştük: Türkiye elden kaçıyor, Avrasya’ya yöneliyor; bunu önlemek için Türkiye’yi Avrupa Birliği kapısına bağlayıp kontrol altında tutmalıyız. Helmut Schmidt’in de o dönem ifade ettiği bu strateji, Türkiye’yi zincire vurma projesiydi.
Ergenekon ve Balyoz tertipleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Vatan Partisi’ni tasfiye ederek Türkiye’yi bu direnişten yoksun bırakmak içindi. Ancak 2014’te Silivri duvarlarının yıkılmasıyla bu plan iflas etti. Bugün RAND Corporation’ın raporu da aslında aynı sancının ürünüdür. Raporda, “Türkiye avucumuzdan gidiyor, bunu önlemek için CHP, HDP, PKK ve İYİ Parti’yi birleştirerek Erdoğan iktidarını indirelim” deniliyor. Gazete haberleri de bu stratejinin bir parçasıdır. Gözleri kapalı olan, Erdoğan düşmanlığına kilitlenmiş sözde solcular ve ilericiler, kafalarını deve kuşu gibi kuma gömmüşler; Batı’nın gördüğü gerçekleri göremiyorlar. Vatan Partisi ise bilimsel ve maddi gerçeklere dayanan siyaset yaptığı için bu süreci anında yakalamıştır.
Peki efendim, bu yorumlarınız kamuoyunda, “Vatan Partisi, Erdoğan’ın iktidarda kalmasının gerekçesini oluşturuyor” gibi algılanıyor mu? Siz bu tehlikeyi vurgularken iktidar odaklı bir siyaset mi izliyorsunuz?
Biz stratejimizi RAND Corporation raporlarına veya Batı basınına bakarak kurmuyoruz. Biz, FETÖ’nün zindanlara atılması, PKK’nın ezilmesi, 15-16 Temmuz direnişi ve Türk donanmasının Mavi Vatan’da bayrak göstermesi gibi Türkiye’nin yaşadığı gerçek sürece bakıyoruz. Türkiye’nin Amerika’ya karşı mevzilendiğini görüyoruz. Tüm partileri de bu süreçteki konumlarına göre değerlendiriyoruz. Biz kimseyi bir yere yerleştirmiyoruz; onlar zaten oldukları yerdeler. Ve bu süreçte görüyoruz ki; AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi örneğin, Uygur konusunda bile Türkçülükten veya bazı ön yargılardan, tutuculuklardan kaynaklı yaklaşımlara sahip olabilirler. Orada bile ne yapıyorlar? “Doğu Türkistan’daki terör hareketini kışkırtan Amerika’dır ve biz buna karşıyız; Uygur konusunda CHP’nin, İYİ Parti’nin, PKK’nın ve HDP’nin verdiği önergeyi reddediyoruz” diyorlar.
Biz bütün güçleri bulundukları yere, yeteneklerine, istidatlarına ve eğilimlerine göre değerlendiriyoruz. Önümüzdeki süreçte de kendimizi, programımıza göre Türkiye’nin konumuna oturtmuş durumdayız. Ta 1960’lardan bu yana “Milli Demokratik Devrim” diyoruz; bağımsız, demokratik, üreten ve birleşen bir Türkiye hedefliyoruz. Bugünkü güncel koşullarda hükümet hedeflerimizi bu konuma göre belirliyoruz. Hedefimiz; üreticilerin milli hükümetidir. Burada iki temel nokta var: Birincisi üreticiler ve üreten Türkiye, ikincisi ise bağımsızlık anlamına gelen milli hükümet. Biz, bağımsız üreticilerin hükümetini kurmak istiyoruz. Önümüzdeki hedef budur ve bütün siyasi güçlere de bu hedefimize göre bakıyoruz. Onların konumlarını; yanımızda mı, karşımızda mı olduklarını buna göre tayin ediyoruz.
Biz AK Parti’nin destekçisi değiliz, AK Parti’yi sırtında taşıyan bir parti de değiliz. Biz; bağımsız ve üreten Türkiye mücadelesinin önderi olan bir partiyiz ve iktidarı hedefliyoruz. Vatan Partisi’nin amacı, bu üreten ve birleşen Türkiye’yi kurmak için hükümet olmaktır. En nihai hedefimiz tek başına hükümet olmaktır ancak şu anda Türkiye’de Batı’dan ve Amerika’dan gelen baskılar ile vatan savaşı dolayısıyla mümkün olan en geniş gücü toplamamız lazım. Bu, tek başına bir partiyle olmaz; Türkiye İttifakı ve milli bir beraberlik bugünkü koşullarda şarttır.
O nedenle bakıyoruz; Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Batı’nın baskılarına karşı PKK’nın, FETÖ’nün üzerine giden kim var? AK Parti Hükümeti var, Milliyetçi Hareket Partisi var, Vatan Partisi var. Siz burada “Hayır, ben onlarla beraber değilim” diyerek vatansever ve üretimden yana bir politika yapamazsınız. Karşı tarafta kim var? Onlar da yerlerini belirlemişler. Cumhuriyet Halk Partisi ve o bloğun demirbaş örgütü, Amerika’nın en güvendiği yapı olan HDP/PKK var. Onlar Amerika’ya kölece bağlı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ise Amerika’ya tamamen kölece bağlı olması mümkün değil; tabanında vatanseverlik ve Atatürkçülük var. Bu yüzden Cumhuriyet Halk Partisi, Amerika’nın sonuna kadar güveneceği bir örgüt olamaz. Ancak Amerika da Cumhuriyet Halk Partisi’ni HDP ile birleştirerek sarmalamaya ve kendi bulunduğu cepheye yerleştirmeye önem veriyor, onu bir güvence olarak görüyor.
Orada bir de İYİ Parti var ama artık o da avuçlarından çıkıyor. Önümüzdeki süreçte Amerika’nın İYİ Parti’yi orada tutma şansını görmüyorum. Çünkü İYİ Parti’nin vatansever bir tabanı var, yöneticilerinin de Batı’dan gelen baskılara sonuna kadar teslim olması mümkün değil. Nitekim Sayın Devlet Bahçeli de bunu gördü ve bir çağrıda bulunarak “İyi Parti, gelin yuvanıza dönün” dedi. Milliyetçi Hareket Partisi, İYİ Parti’yi Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanından kurtarmaya çalışıyor. İYİ Parti’de de buna olumlu bakan eğilimlerin geliştiğini tespit ediyoruz.
Sizin sorunuza tekrar cevap verecek olursam; Vatan Partisi herhangi bir partinin destekçisi veya kuyrukçusu değildir. Türkiye İttifakı’nda o partilerle birlikte hareket ederiz; birlikte olmak başka, kuyrukçu olmak başkadır. Biz hiçbir zaman kuyrukçu bir parti olmadık, hep süreçleri yönlendiren bir parti olduk. Bunu dünya medyası da, Amerika, Almanya ve Fransa basını da görüyor. Hatta okuduğumuz gazetelerde “Avrasyacılar Türkiye’nin sürecini götürüyor” diyorlar. Türkiye’de Avrasyacı olan bir tek Vatan Partisi var.
Programımızın sonuna geldik. Sayın Perinçek, özellikle Kadın Sorunu ve İstanbul Sözleşmesi’ni enine boyuna tartıştık. Bu konu muhtemelen yarın ve önümüzdeki günlerde Türkiye’nin gündeminde olacaktır. Biz sizin fikirlerinizi önceden almış olduk; çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Avrasya iklimi konusundaki tartışmalarda kamuoyu Vatan Partisi’nin ve Doğu Perinçek’in ne diyeceğine bakıyor. Teşekkür ederiz.
Biz teşekkür ederiz. Önümüzdeki hafta biz olmayacağız, muhtemelen başka bir yerde Halil Nebiler ustamızla birlikte programı yapacaksınız. Bunu da izleyicilerimize duyurmuş olalım. Bugün birçok konuyu, özellikle İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin ayrıntıları konuşmuş olduk.
Son sözü size vereyim. Eklemek istediğiniz bir şey varsa buyurun.
İzleyicilerimizin bayramını tekrar kutluyoruz. Geleceğe umutla bakıyoruz. Bütün milletimize aydınlık, güzel ve üretken bir gelecek diliyoruz. Umutlarımız ve cesaretimiz çok güçlü; çünkü biz Türk milletiyiz. Aynı zamanda doğmakta olan, yükselen Avrasya uygarlığının öncüleri arasında yer alan, büyük bir imparatorluk geleneğine ve Atatürk devrimi mirasına sahip bir Türkiye’yiz. O bakımdan geleceğe son derece umutla ve güvenle bakıyoruz. Bu duygularla izleyicilerimizi saygıyla selamlıyorum.
Teşekkür ederiz efendim. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”nun bu haftalık sonuna geldik. Birazdan “Gece Görüşü” ile Murat Şahin arkadaşımız sizlerle olacak; günün ve son dakikanın gelişmelerini sizlere aktaracak. İyi geceler.

