Geçmişteki yapı, geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir de Amerikan gemisi var. Ama Türk milletinin mahşere çıktığını görüyorum. Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada, bırak! Gölgedeki bu yangın, bırak takılır. Ülkeyi dinlenenler değil, üretenler üretecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Haftanın ilk gününde Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo ortak yayınıyla Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Programın daimi sunucusu Rafet Ballı üstadımız, bir seyahat planı sebebiyle bugün burada yer alamadı. Ben Çağdaş Cengiz, Çıkış Yolu programını sunacağım. Ben soracağım, sizler sorularınızı telefonla, e-postayla yollayacaksınız; Vatan Partisi Lideri Doğu Perinçek de yanıtlayacak. Hoş geldiniz efendim.
— Eyvallah, sağ olun, hoş bulduk. Merhabalar.
— Hareketli bir gün. Sabahın çok erken saatlerinden itibaren özellikle Trump’ın attığı tweet konuşuluyor. Sıcak gelişme bu. Ardı ardına açıklamalar geldi; hem hükümet temsilcilerinden, Dışişleri Bakanı’ndan, hem de daha önce Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü’nden açıklamalar duyduk. Siz de önemli bir açıklama yaptınız. Trump’la başlayalım. Trump sadece tehdit etmedi Türkiye’yi, aynı zamanda 20 millik yani 32 kilometrelik bir güvenli bölge oluşturma hedeflerinden bahsetti. Bir taraftan da PYD’nin Moskova temsilcisi, Şam ile müzakerelerin durduğunu açıkladı. Nedir, ne değildir; bunların ayrıntılarını soracağız Sayın Perinçek’e.
Cumhuriyet Halk Partisi Dış Politikadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün NATO’ya, Patriotlara, S-400’lere ve Fırat’ın doğusuna operasyona ilişkin açıklamaları var, bunları konuşacağız. Türkiye’nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de birden düzenleyeceği “Mavi Vatan” tatbikatını, Uygur meselesini, yerel seçimleri ve ekonomiyi konuşacağız. Gündemimiz çok dolu.
— Maşallah.
— Gündemimiz dolu ama ucu da açık galiba. Bugün enerjimiz yüksek olduğu müddetçe sürdüreceğiz. Yüklü bir gündem var ama zamanımız da var. O zaman izleyicilerimiz çaylarını demlesin, kulakları gözleri bizde olsun. Radyo yayını da olduğu için mutfağa çay almaya gidenler, en azından kulaktan dinlemeye devam edebilirler.
Evet, Trump “Kürtlere saldırırsa Türkiye” diyerek -PKK/PYD’yi kastederek- “Ekonomik hamlelerle mahvedeceğiz Türkiye’yi” dedi. Türkiye’yi mahvedebilir mi Amerika?
— Mahvedemez. Bugün Türkiye’yi Amerika Birleşik Devletleri ne batırabilir ne kurtarabilir. Neden? Çünkü Türkiye’nin borç batağında olduğu bu durumda, Amerika mahvedeceğini zaten mahvetmiş. Ama bundan sonra mahvedemez. Çünkü Türkiye’nin bir seçeneği var. Yani “mahvederim” diyenin, Türkiye’yi seçeneksiz bırakması lazım. Oysa Türkiye’nin üretim ekonomisini kurma, hatta çok üzerimize gelirlerse buna “Üretim Devrimi” deriz; Üretim Devrimi seçeneği var. Amerika kendisini mahvedebilir, Türkiye’yi değil. O bakımdan bu bir kuru sıkı tehdittir, palavradır.
Türkiye eğer Amerika’nın kendisine dayattığı borç ekonomisi sınırları içinde kalırsa tabii mahvolur. Zaten onun için Amerika’nın mahvetmesine lüzum yok; Türkiye zaten mahva doğru gidiyor bu ekonomiyle. Ama biz Türkiye’nin buna vereceği cevabı biliyoruz. Türkiye’yi kimse mahvedemez. Vatan Partisi var, Türkiye’nin üreticisi var; işçisi, çiftçisi, sanayicisi, küçük orta boy işletmeleri var. Bursa’sı, Denizli’si, Kayseri’si, Antep’i, Ankara’sı, İstanbul’u, İzmir’i, Trabzon’u, Samsun’u, Diyarbakır’ı var.
— Peki şunu hatırlarsak; Türkiye buradan Amerika’nın bu dayatmalarına karşı bir üretimle cevap verecek diyorsunuz. Bu bizim işimize yarar. Eğer Amerika Birleşik Devletleri “Türkiye’yi mahvedeceğim” diye ekonomik yaptırımlar, ambargolar uygular, sıcak para musluklarını kapatırsa ne âlâ; o zaman Türkiye bu fırsatı değerlendirir ve buna bir Üretim Devrimi ile yanıt verir. Sıcak para dilenciliğinden Türkiye vazgeçer. Biz de Amerika’nın bu Türkiye’yi mahvetme planına teşekkür ederiz. Çünkü bizi sıcak para dilenciliğinden vazgeçirecek. Dua ediyoruz, o şerden bir hayır çıkar. Buradan büyük çözüm çıkar. Bakın Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa bizi mahvedebildi mi? Türkiye ne yaptı? Milli iktisat inşa etti, İtibari Milli Bankası’nı kurdu, Osmanlı Bankası’nı bir kenara attı, kapitülasyonları kaldırdı. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye, Fransa ve İngiltere ile girdiği savaştan milli iktisat inşa ederek çıktı. O, cumhuriyete temel oldu.
— Rahip Brunson krizi döneminde de tweetler gelmişti ve döviz hamlesiyle dolar 7,5, euro 8 liralara çıkmıştı. Amerika hala bu hamleleri yapabilecek kudrette mi?
— Borç batağında çırpınırsanız mahvolursunuz. Zaten Amerika’nın mahvetmesine lüzum yok, mahvetmiş mahvedeceği kadar. Batının dayattığı bu borç batağında Türkiye mahvoluyor. Ama bu bataktan çıkmak diye bir şey var. Koskoca Türkiye; 80 milyonluk, büyük tarihi olan, Atatürk devrimini yaşamış, imparatorluklardan gelen, çalışkan işçisi, çiftçisi, cefakâr çarşıları olan, umutları ve gençliği olan bu Türkiye, borç batağında çırpınıp duracak mı? Türkiye’nin çözümü var; bu Üretim Ekonomisidir, Vatan Partisi’dir.
Türkiye’nin mahvolması diye bir seçenek, bir ihtimal yok. Trump’lar bunu neye göre hesaplıyorlar? “İktidarda Tayyip Erdoğan’lar olacak veya onların istediği gibi Tayyip Erdoğan’ı indirip CHP, HDP, İYİ Parti koalisyonunu getireceğiz” diyorlar. Yani Atlantik’in iktidar projesi olacak. O zaman bunlar da Amerika’nın tehditlerine boyun eğecek. Bu hesaba göre “Türkiye’yi mahvedelim” diyorlar. Ama Trump’ın göremediği veya görmek istemediği seçenek şu: Türkiye son 200 yılda 4 devrim yapmış bir ülkedir ve şimdi gündeminde Üretim Devrimi vardır.
Türkiye mahvolmaz; Türkiye en zor durumlardan büyük çözümler üretebilecek kabiliyete sahiptir. Vatan Partisi vardır, Türk Silahlı Kuvvetleri vardır, sanayicisi, işçisi, çiftçisi vardır. O nedenle Türkiye’nin mahvolma ihtimali sıfırdır. Ama Amerika mahvolabilir. Eğer Amerika Birleşik Devletleri; “İran’ı mahvedeceğim, Türkiye’yi mahvedeceğim, Rusya’yı, Çin’i mahvedeceğim” gibi bir programın peşine düşerse, aynı Abraham Lincoln zamanındaki gibi iç savaşa gider. Çünkü Amerikan ekonomisi ve dolar saltanatı çöküyor. Amerika’nın 19 trilyon dolar borcu var. Bu koşullarda herkesi karşısına alırsa, Batı Asya’daki yenilgisi gibi bu sefer Amerikan ekonomisi çok büyük zorluklarla karşılaşır. Trump “7 trilyon doları Batı Asya’ya gömdük” diyordu. Peki, Amerika’nın Türkiye’yle bu mücadeleye gömebilecek 7 trilyonu daha var mı? Bitti. Yani Amerika’nın bu savaşı sürdürme gücü yok.
— Peki, Amerika’nın Berlin Büyükelçisi’nin, Kuzey Akımı 2 projesine dahil olan şirketlere tehdit içerikli mektup yollaması durumu için ne dersiniz? Her tarafa yumruk sallıyorsa o yumrukların hiçbir kuvveti kalmamış demektir.
— Kesinlikle öyle.
— Amerikan İç Savaşı’nda kuzeyin tarafındaydınız. Peki, şimdi Amerika kendi içinde bu emperyalist politikalarla zıt bir kutupta mı ayrılıyor?
— Tabii ki. Öyle bir iç savaşta bir kutupta emekçiler olur, diğer tarafta Amerikan emperyalizmi olur. Biz de tabii emekçilerden yanayız.
— Şimdi isterseniz güvenli bölge açıklamasına gidelim. Türkiye yetkililerinin “Asla bir devlet kurulmasına müsaade etmeyeceğiz” diyerek çok sert cevapları oldu. Çavuşoğlu “Bu bizim programımız” derken Türkiye’nin önerisini kastetti ancak Beyazıt Karataş, Türkiye ile Amerika’nın güvenli bölge tarifinin farklı olduğunu söyledi. Siz nasıl bakıyorsunuz?
— Güvenli bölge iddiası ortaya atılınca tek bir şeye bakarım: Silahı var mı? Silahı olmayan güvenli bölge kuramaz, palavra atıyor demektir. Amerika bir yandan oradan silahını, teçhizatını topluyor, gidiyor. Güvenli bölgeyi PKK ile mi kuracak? Türk ordusu ezer geçer onları. Amerika’nın orada güvenli bölge kurma şansı yok. Suriye kendi vatanını bütünleştiriyor; Suriye güneyden kuzeye, Türkiye kuzeyden güneye doğru hareket ediyor.
Amerika’nın güvenli bölge dediği yer Fırat’ın doğusu ve Münbiç’tir. Orayı terörden temizlemek demek, Amerika Birleşik Devletleri’nden temizlemek demektir. Amerika orada teröristlerle var. PKK, YPG, PYD ve DAEŞ ile güvenli bölge kurulmaz. Irak’ta Kerkük’e girildiği zaman nasıl peşmergeler ve PKK piyonları silahlarını atıp kaçtılarsa, burada da silahlarını atıp kaçacaklar veya atmayanlar toprağa gömülecekler.
Türkiye’nin ve Suriye’nin hedef aldığı güçler Kürtler değildir. Kürtlerin can ve mal güvenliğini sağlayacak olan güç Suriye Devleti ve geçici olarak da Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Amerika’nın “Türkiye Kürtleri kesecek” iddiaları, Uygur bölgesinde yaptıkları yalanlar gibidir. Türkiye’nin orada güvenli bölge kurması, Suriye’nin toprak bütünlüğü içindedir. Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Pabuç bırakmayız” sözü bence en anlamlı ve ciddi olanıdır. Keşke sadece onu söyleseydi. Amerika’nın “güvenli bölge” dediği yer, aslında “güvensizlik bölgesi”dir; teröristlerin haraç topladığı, halkın evlatlarını zorla askere aldığı bir sistemdir. Bizimki ise gerçek güvenli bölgedir. Amerika’nınki de bir güvensizlik bölgesi; cana, mala, ırza karşı tecavüzün sert olduğu bir yer. Amerika’nın çekileceğini açıklamasının ardından yaşanan bu hareketli süreçte birbiri ardına pek çok gelişme yaşandı. Bir dönem PYD Moskova’ya gitti ve oradan bir nevi çare bekledi; Şam ile müzakere sürecine başladıklarını ilan ettiler. Şimdi ise Moskova temsilcisinden PYD’nin Suriye devleti ile müzakereleri durdurduğu yönünde bir açıklama geldi. Gerekçe olarak da Şam’ın çatışmalar öncesindeki yapıda ısrar etmesini gösterdiler.
Siz bu durumu nasıl yorumlarsınız? PKK ve PYD müzakere falan durduramaz; Suriye devletinin ayaklarına kapanır, çizmelerini yalar, ayaklarını öper ve “Aman beni koru” derler. Türk askeri geldiğinde ise “Gel, senin askerin olayım” diye yalvarırlar. Sonra da Türk askerine karşı Suriye ile Türkiye’yi çatıştırmaya yönelik kurnazlıklar yapmaya çalışırlar. Ancak PYD ve PKK kim oluyor da Suriye ile müzakereleri durduruyor? Bunlar çocukça şeyler. Bugün PKK ve PYD oradan nasıl kaçacağını, Türk askeri geldiğinde canını nasıl kurtaracağını ve Suriye devleti oralara geldiğinde nasıl bu işin içinden çıkacağını planlıyor. Suriye de gelecek, Türk askeri de gelecek. Neticede orası Suriye’nin toprak bütünlüğü içindedir. Suriye, topraklarında federe bir devlet veya özel bir devletçik kurulmasına izin vermeyeceğini zaten ilan etmiştir.
Sayın Beşar Esad, bundan bir ay kadar önce “Biz tek bir milletiz; Suriye Arap milletiyiz. Ne grup ne başka bir şey; bu tür bölünme planlarını kabul etmiyoruz. İçinde Kürt de vardır, Türkmen de vardır” diyerek Atatürk’ün getirmiş olduğu “tek millet” kavramını ifade etmiştir. Bu nedenle PYD ve PKK için hiçbir umut veya çözüm yoktur. Tek bir çözüm vardır; o da teslim olmak ve Suriye ile Türkiye devletlerinin kanunlarına, yargısına sığınmaktır. Bir de kaçıp Avrupa’ya gitmeleri söz konusu olabilir. Türk yetkililer Avrupalılara, “Siz YPG’nize bu kadar aşıksanız, alın toplayın onları götürün” demiştir. Vatan Partisi’nin fikirleri de budur: Amerika silahlarını, teçhizatlarını toplarken, aleti olan PYD ve YPG’yi de toplasın götürsün. “Benim kara gücüm” demiyor muydu? O halde kara gücünü orada bırakması sadakate yakışmaz.
Şimdi bu noktada şunu sormak istiyorum: Şam bir diplomasi merkezi haline geldi. Suriye’yi Arap Birliği’ne davet eden açıklamalar, Mısır’dan gelen haberler, Birleşik Arap Emirlikleri’nin elçilik açması, İtalya’nın ve İngiltere’nin elçilik binalarını tadilata başlaması gibi gelişmeler yaşanıyor. Suriye’yi paramparça etmek isteyen ülkeler bile şimdi oraya el uzatıyor. Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?
Bizim İstiklal Savaşı’mızda Ankara’da devrimci bir hükümet vardı. Sakarya Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal Paşa, Fransa ile Ankara Antlaşması’nı imzaladı ve diplomatik ilişkiler kurdu. İşgalci ordular denize döküldükten sonra herkes Ankara’da elçiliklerini açmaya başladı. Bir dönem inat edenler olsa da kararlılık hepsini Ankara’ya getirdi. Suriye de kazandı; Beşar Esad kazandı. Zamanında “Emevi Camisi’ne tankla gireceğim” diyenlere “Ayakkabınızı çıkararak girebilirsiniz” demiştik, şimdi o noktaya geldik. Herkes Suriye’yi tanımak zorunda. Artık Suriye’nin devlet bütünlüğü tescillenmiştir ve Beşar Esad bunun başındaki liderdir.
Son dakika bilgisine göre Trump ile Erdoğan bir telefon görüşmesi yapmış. Sizce bu diyaloğun sürdürülmesi doğru mu? Türkiye, “Tehdide pabuç bırakmam” dedikten sonra en azından Trump’tan o tehditleri geri almasını istemelidir. Çünkü tehdit edildikten sonra görüşmenin bir anlamı kalmaz. Türkiye’yi Vatan Partisi yönetseydi, bu tehditlerden sonra Trump’ın telefonuna cevap verilmezdi.
Suriye’nin kuzeyinden bize yöneltilen tehdit, Türkiye’nin en önemli meselesidir. İdlib mutabakatı; Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile Suriye’nin teröristlerden temizlenmesi süreciydi. İdlib’de ise çok farklı terör grupları toplandı. Şimdi HTS orada diğer grupları tahakküm altına aldı. Türkiye ise hem PKK’ya hem de bu yobaz İslamcılık adı altındaki terör örgütlerine karşı operasyonlarını sürdürüyor. Adana’da El Nusra/HTS operasyonları bunun önemli bir işaretidir.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkan yardımcısı Ünal Çeviköz’ün açıklamaları ise oldukça düşündürücü. NATO’dan çekilmenin felaket olduğunu, S-400 yerine Patriot alınması gerektiğini ve Fırat’ın doğusunda maceraya girilmemesi gerektiğini savunuyor. NATO’dan çekilmek Türkiye için bir felaket değil, aksine Amerika’nın Türkiye’deki hegemonyasının kırılmasıdır. S-400 tercihi ise bir strateji seçimidir; çünkü tehdit Amerika ve İsrail’den gelmektedir. Patriot alarak kendinizi sizi tehdit eden Amerika’ya karşı savunamazsınız. CHP yönetimi, maalesef tamamen Amerika ve İsrail’in stratejisine teslim olmuş durumdadır. Fırat’ın doğusunda “maceraya girmeyelim” demek, PKK’yı korumak demektir. CHP’nin bu çizgisi, Türkiye’nin vatan bütünlüğü ile çelişmektedir. 2017’deki Kürdistan referandumunda Amerika ve İsrail nasıl mağlup edildiyse, Suriye’nin kuzeyinde ve Doğu Akdeniz’de de aynı kararlılıkla hareket edilmelidir. Türkiye’nin arasını bozarak Türkiye’yi teslim almak istiyor Amerika. Onun için de CHP’yi, İYİ Parti’yi, Büyük Birlik Partisi’ni, sözüm ona Türkçülük adına ortaya çıkan birtakım unsurları; yani Amerika’ya bağlı Amerikancıları piyasaya sürüyor. Ama ne var? AK Parti, CHP’nin Çin zulmünü araştırma önergesine aleyhte oy verdi. Amerika hesabına lehte oy verilirken, AK Parti lehte oy verdi. Milliyetçi Hareket Partisi de çekimsel oylarıyla bu önergeyi önleyen bir tavır aldı. Yani İYİ Parti ve CHP, Amerika’nın piyonu olarak hareket etti. Açık söylüyorum, artık piyonu olarak hareket ediyorlar. CHP, MHP ile AK Parti ise mecliste bu Amerikan planını göğüsleyen bir tavır aldı.
Ondan sonra konuşacağımız aslında iki konu daha var: Bir, Mavi Vatan tatbikatı; ikincisi de Uygur meselesi. Diğer konulara daha sonrasında geçeceğiz. Haberi sunarken güvenli bölge tartışmaları için şöyle demiştik: İki Kuzey Irak modeli var. Biri 90’larda Amerika’nın bölgede kukla devlet kurma modeli; savaşla, silahla işgal. Bir diğeri ise “Kazanistan”ın yenilgisinde olduğu gibi, bölge ülkelerinin ittifakıyla gerçekleşen model. O da silahla; silaha silahla cevap verdiler. Biliyoruz ki süreç artık Amerika’nın eskisi gibi kazandığı değil, bölge ülkelerinin birlikte hareket ederek kazandığı bir süreçtir. Amerika Irak’ı işgal etmişti ama şimdi Irak, Amerika’yı kökten yeniyor.
Reklamlardan sonra devam edeceğiz. Çok konu var, zamanımız da bol. Bizi izlemeye devam edin, ekranınızın başından ayrılmayın.
*(Altyazı M.K.)*
Aranın ardından Çıkış Yolu’nda yine birlikteyiz. Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’le günü, gündemi, dünü, yarını, her şeyi konuşuyoruz. Tabii sadece benim sorularımı değil, izleyicilerden gelen soruları da yanıtlıyor Sayın Perinçek. İsterseniz sorularla başlayalım; 0212 251 5090 numarasından sorularınızı iletebilirsiniz. Sosyal medyadan, Twitter’dan “Çıkış Yolu” etiketiyle bize ulaşabilirsiniz.
Şimdi telefondan gelen sorularla başlayalım: “Trump, Türkiye’nin Kürtleri katlettiğini söylüyor. Türkiye Suriye’de Kürtleri katlediyorsa neden savaştan kaçan Suriyeliler Türkiye’ye sığınıyor?” Soru bu; cevabı da içinde zaten. Bir de şu var: Güneydoğu’da hiçbir zaman Barzani bölgesine bir kaçış olmamıştır. Güneydoğu’da “operasyonlar oluyor, Kürtlere zulüm yapılıyor” diye feryatlar oldu. Ama insanlar nereye geliyor? Mersin’e, Adana’ya, Diyarbakır’a, İstanbul’a geliyor. Yani bizim Güneydoğu’muzda yaşayan insanlar da PKK zulmünden veya çatışmalardan kaçıp Türkiye’mizin güvenli yerlerine, Mersin’e, Adana’ya, İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya sığınıyor.
Bir diğer soruyu Metin Bey sormuş: “Trump’ın açıklaması üzerine Mevlüt Çavuşoğlu, ‘Stratejik ortaklar tweetler üzerinden görüşmezler’ şeklinde açıklama yaptı. Dışişleri Bakanı Amerika’yı hâlâ stratejik ortak olarak mı görüyor?” Bakın burada bir diplomasi yürütülüyor; karşı tarafı dizginleme, yatıştırma ve ılımlılaştırma çabası bu. Amerikan kamuoyu içindeki çeşitli unsurlara hitap etmek bakımından… Vatan Partisi böyle bir söylem benimsemez ama Dışişleri Bakanı’nın bulunduğu konumdan bu söylem, yabana atılacak kadar eleştirilecek bir durum değil.
Çiğdem Küçük Yavuz Akhatun’dan gelen soru: “Vatan Partisi’nin gençlerle yola çıkmasını güzel değerlendiriyorum. Ancak gençlerin parti çalışmasına maddi manevi bu kadar katılmaları eğitimleri açısından dezavantaj oluşturmuyor mu?” Bizim gençlerimiz üniversitelerde en yüksek notları alan, okullarını ve derslerini ihmal etmeyen gençlerdir. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) ve Vatan Partisi Öncü Gençlik buna çok özen gösteriyor; haylaz talebenin veya sınıfta kalan talebenin buralarda yeri yok. Tam tersine, TGB’de örgütlü olan genç, dersleri konusunda da sorumluluk üstleniyor. Siz de zaten TGB’nin genel başkanlığını yaptınız; sınıfta kalarak değil, sınıfları geçerek bu günlere geldiniz.
Çocuklarımın durumu da buna örnektir: Kiraz, Mehmet ve Can üçü de Öncü Gençlik ve TGB’den geliyorlar. Hepsi üniversitelerini bitirdi, akademik kariyer yapıyorlar. Çok sayıda dil biliyorlar. TGB’ye katılmak, ahlak, namus, dürüstlük ve Atatürk yolunda ilerlemek için bir sigortadır. Toplumdaki yozlaşmalardan arınmak için akıllı olan bütün büyüklerimiz çocuklarını TGB’ye yazdırmalı. Örgütlü mücadeleyle derslerdeki başarı bir arada gidiyor.
İlginç bir soru daha: “Ceketi nereden almış?” diye sormuşlar. Bu ceket Alman ceketi. Silivri’den çıkarken de, kapıda “kınından çıkmış kılıç gibiyiz” mesajını verirken de bu ceket vardı. Almanya’dan bir arkadaşım hediye etti; kendim almadım.
“Ukrayna ile insansız hava araçları (İHA) ile ilgili bir anlaşma yapıldı. Amerikan müttefiki Ukrayna ile bu anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Rusya’yı düşünerek İHA satışını nasıl görmek lazım?” Vallahi ben ilk defa buradan öğreniyorum. Ama Türkiye satmasa nasıl olsa bir yerden alacaklar; İHA yapan Çin, Rusya, İsrail, Amerika, Fransa var. Türkiye’nin inşa ettiği İHA’ları dünyaya satması iyi bir şey. Ayrıca bu tür ilişkiler Ukrayna’yı biraz Batı sisteminden koparacak bir yanı da olabilir.
“Erdoğan, Trump’a Suriye’den çekilme kararını memnuniyetle karşıladıklarını ifade edip, Türkiye’nin Amerika’ya her türlü desteğe hazır olduğunu bildirdi. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” Tabii Suriye’den çekilen Amerika’ya, Vatan Partisi olarak her türlü yardıma hazırız. Çekilip gitsin; bir an evvel gitmesi için ne istiyorsa o yardımı yapalım. Bunda kötü bir şey yok.
Şimdi az önce ilan ettiğimiz Mavi Vatan tatbikatına geçelim. Türkiye çok büyük bir deniz tatbikatı yapıyor; ilk defa Türk Deniz Kuvvetleri, hava ve kara kuvvetlerinin de katılımıyla bütün denizleri kapsayan bir tatbikat bu. “Mavi Vatan” ismini Amiral Cem Gürdeniz ve Amiral Soner Polat koydular; Vatan Partisi de bu ismi uzun yıllardan beri benimsiyor. Çok anlamlı ve güzel bir isim seçilmiş.
Bu tatbikat, çok cepheli bir savaşı düşünerek yapılıyor. Karadeniz dahil; çünkü Amerikan savaş gemilerinin Karadeniz’de bulunduğu koşullarda neler yapılabileceği ile ilgili. Türkiye için tehdit artık Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e kaymış bulunuyor. Orada Amerikan destroyerleri, İsrail’in muhripleri, denizaltıları var. Orada piyon yaramaz; orada Amerikan, İsrail ve Yunan askeri var. Türkiye doğrudan doğruya bu güçlerle karşı karşıyadır. Rusya da Doğu Akdeniz’de sık sık tatbikatlar yapıyor. Bu tatbikat, Türkiye’nin kararlılığını ilan ediyor; bir anlamda Türk Silahlı Kuvvetleri burada Amerika’ya meydan okuyor.
Bu dörtlüye (Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs) karşı Mavi Vatan tatbikatı, Türk Deniz Kuvvetleri’nin bir yanıtıdır. “Cesaretiniz varsa gelin bakalım” diyor. Tevrat’taki “Nabıl Dina” hikayesindeki gibi, Kıbrıs’a tecavüz edenlerin karşısında Türkiye kendi mavi vatanını koruyor. Kıbrıs’ın kıyıları, Türkiye’nin Akdeniz ve Ege kıyıları, ekonomik bölgesi ve kıta sahanlığı… Bunların hepsi bizim vatanımızdır.
Peki, Türkiye bu tatbikatları başka ülkelerle yapar mı? Vladivostok’ta Çin ve Rusya’nın tatbikatına Türkiye gözlemci göndermişti. Bizim askeri tatbikattan önce; Suriye, Irak, İran ve Rusya ile oluşturduğumuz ittifakımızı Doğu Akdeniz’e de taşımamız lazım. Çin’le, Rusya’yla, İran’la yaptığımız görüşmelerde hep Doğu Akdeniz’e dikkat çekiyoruz. Çünkü Doğu Akdeniz, İran-Arap Körfezi’ni ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden bir coğrafya. Oradaki Amerikan üsleri bütün bu ülkeler için bir tehdittir. Bizim bu ittifak potansiyelini Doğu Akdeniz’de hayata geçirme imkanımız var. Ancak sorun şudur: Vatan Partisi gibi, Türkiye’nin başında güvenilir, Atatürk devrimine ve milli imparatorluk geleneğimize yakışan bir hükümetin bulunması en büyük güvencedir. Geçtiğimiz yıllara baktığımızda, Karadeniz özelinde olumlu gelişmelerin arttığı bir dönem yaşanmıştı. Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler birliği ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi noktasında Türkiye’nin sağlam durmasını isteyen bir çizgi mevcuttu. O dönemde Rusya ve Türkiye esas etkin güçlerdi ve bölgeye Amerika’yı sokmama gayreti vardı. Gürcistan krizi sırasında Amerika ile bir kapışma yaşandı; orada Rusya kararlı davrandı ve Amerika’yı geriletti. Azak krizi döneminde de hareketli süreçler yaşandı.
Bu bağlamda şu soruyu sormak gerekiyor: Karadeniz’de Türkiye ve Rusya’nın daha yakın bir ilişki içerisine girmesi için koşullar oluşabilir mi? Aslında koşullar değil, bir mecburiyet var. Çünkü Karadeniz’e geniş kıyısı olan Ukrayna, Amerika ile bir anlaşma yaptı. 26 Kasım 2018’de ilan edilen bu anlaşmanın bir maddesinde, Türkiye’den Avrupa’ya gidecek olan Türk Akımı doğal gaz hattının engellenmesi açıkça yer alıyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde açıkça duyurulan bu durum, bize Ukrayna ve Karadeniz üzerinden doğrudan bir tehdit geldiğini gösteriyor.
Ayrıca Romanya ve Bulgaristan’da bulunan Amerikan üslerini ve bu askeri yığınakların Türkiye’ye karşı yapıldığını çok iyi biliyoruz. Eskiden Karadeniz denince akla sadece Rusya gelirdi; şimdi ise Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna var. Ukrayna açıkça Türk Akımı’na karşı bir tehdit olmaya başladı. Bu açıdan; Karadeniz, Ege ve Akdeniz’i tek bir alan olarak düşünerek, tüm donanmamızı, hava ve kara gücümüzü seferber eden geniş bir stratejik konsept geliştirmemiz gerekiyor. NATO, özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra doğuya doğru genişlemeye çalıştı ve Karadeniz’e bir şekilde girdi. Ukrayna üzerinden oluşan cephelerde bir tarafta Amerika ve İsrail, diğer tarafta ise maalesef Türkiye’ye karşı konumlanan bir yapı var.
Erdoğan, Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko ile yakın temaslarda bulundu, krizleri çözmek için ara buluculuk girişimleri yaptı ve sürekli bir yakınlık hissettirdi. Şimdi toplam cepheleşmeyi düşündüğümüzde burada bir tezat oluşmuyor mu? Türk Akımı’na karşı olan bir Ukrayna var. Savaşların kuralıdır; karşı taraf her zaman bulanıklıklar, tereddütler ve gevşeklikler yaratmaya çalışır. Ukrayna Amerika ile yan yana duruyor diye, Türk Akımı’na karşı Ukrayna’yı Amerika’ya hediye etmemize gerek yok; biz de Ukrayna üzerinde etkili olmalıyız. Aynı şey Bulgaristan ve Romanya için de geçerli. Bu ülkelere, Türkiye’ye karşı bir Amerikan cephesinde yer almanın bedelinin ağır olacağını hatırlatmak ve mümkün olduğunca onları bu tarafa çeken ilişkileri sürdürmek yararlıdır.
CHP konusuna gelecek olursak; “CHP’nin bugünkü yönetimi” ifadesini kullanmak ile “CHP yönetimi” demek arasında bir fark yoktur. Kim akla gelir? Bugünkü yönetim tabii ki. Atatürk veya Ecevit akla gelmez. Bu tür hassasiyetler, CHP konusundaki zihinlerdeki bulanıklığı gösteriyor. Hiç bunlara gerek yok, gerçekleri ortaya koymamız lazım: CHP yönetimi hem iç hem de dış cephede düşmanla birliktedir ve tabanı da bundan dolayı suçludur. Taban, bu yönetime tahammül ettiği için suçludur. Vatan Partisi’nde böyle politikalar izlense taban buna tahammül eder mi? AK Parti bile Akdeniz’de, Suriye’de, Münbiç’te Amerika’ya karşı tavır alırken, CHP her cephede HDP ile beraberdir.
Eyalet sistemi tartışmalarına bakarsak; Türkiye eyalet sistemine silahla götürülür. Eyalet sistemini kuracak olan PKK’dır. PKK’nın üzerine yürüyenler eyalet sistemi kurmaz, bozar. HDP ile ittifak edenler ise İstanbul’u Ankara’dan yönetilemez ilan edip ayrı bir anayasa yapmayı planlar. CHP, seçime Fener Patriği Bartholomeos’u ziyaret ederek başladı. Bu, Amerika’ya yaranma çabasıdır ve utanmazlıktır. Fener Patrikhanesi, Türkiye’ye yönelik tehditlerde kullanılan ve Ortodoks dünyasında Rusya’ya karşı Amerika’nın merkezi haline getirilen bir kurumdur.
Sonuç olarak; CHP’nin şimdiki yönetimi, bir dönem geçici bir durum değil, partinin bizzat kendisi iflah olmaz bir hale gelmiştir. Bunu 1980’lerde Ecevit de söylüyordu. O dönemde biz “iflah olmaz” demiyorduk ama bugün geldiğimiz noktada CHP’nin kendi iç dinamikleriyle Atatürk yoluna dönme şansı kalmamıştır. Kılıçdaroğlu veya İnce; bu alternatifler arasında bir fark yok. Hepsi Amerikancı ve PKK dostu bir çizgide birleşiyor. CHP’nin içinden vatansever bir güç çıkmıyor; çıkanlar da dışlanıyor. CHP, ancak dışarıdan kurtarılabilir. 6-7 tane muhalefet platformu kurulmuş ama hiçbirinin NATO’ya, HDP ittifakına veya Türk ordusunun operasyonlarına karşı bir duruşu yok. Dolayısıyla CHP artık bir kurum olarak iflah olma şansını kaybetmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi’nde yönetim tekrar değişecek, gelecek bahara bel bağlayalım falan… Bu tür fikirler yanlıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’ni bir tek Vatan Partisi kurtarır. Vatan Partisi güçlendikçe, büyüdükçe Cumhuriyet Halk Partisi’nin de kurtuluş ümidi ortaya çıkar. Çünkü Vatan Partisi’nin vatanseverliğinin yükselişi her tarafı etkiler; Cumhuriyet Halk Partisi’ni de etkiler. Onun için Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurtarmak istiyorsak Vatan Partisi’nde toplanacağız.
CHP Parti Meclisi Üyesi Zeki Kılıçarslan, CHP-HDP ittifakına ilişkin bir açıklama yaptı. Bu ittifakın milli bir görev ve milli bir politika olduğunu öne sürdü. Hatta son seçimleri hatırlatarak, İYİ Parti kabul etseydi o gün ittifakın olacağını dile getirdi. Bir bu var; ikincisi de tabii ki bu “milli” bir görev, ancak Amerikan milli görevi. Evet, Amerikan milli görevi de var. Yani Türkiye’de Türk milleti ile ilgili HDP ile ittifakta milli olan ne var? Bugün Türkiye’de milli olan tek şey Amerika’ya direnmek, PKK’yı ezmek ve HDP’yi kapatmaktır. HDP’yi kapatmak milli bir görevdir. Kapatmayan ya da kapatmak için dava açmayan Yargıtay Başsavcılığı da sorumludur. Bu davanın açılması süreçlerini harekete geçirmek için Anayasa’da ya da Siyasi Partiler Kanunu’nda yetkisi olan hükümet de buradan sorumludur.
Bugün Aydınlık gazetesinde okudum; HDP’ye 170 milyon lira seçim yardımı yapılıyor. PKK’ya 170 milyon… Bir yandan PKK’nın uyuşturucu şebekelerini izliyoruz, mali kaynaklarını keseceğiz diyoruz; diğer yandan Türk Devleti olarak PKK’ya 170 milyon lira veriyoruz. İmansızlar! Türk devletinin hazinesinden, bu milletin alın terinden alıyorsunuz, HDP’ye, yani PKK’ya 170 milyon Türk lirası veriyorsunuz. O ne demek? Mehmetçik’e kurşun demek, Mehmetçik’in altına mayın demek. Türk askeri o mayınların üzerine basacak; ayakları, bacakları havaya uçacak. Bunu finanse ediyorsunuz. Ey Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler, bunu finanse ediyorsunuz! Bu şekilde teröristlere ve terörist partinin uzantılarına para vererek terör nasıl temizlenir?
Burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin sorumluluğu, HDP ile iş birliği yaptığı için çok ağırdır. Ama aynı zamanda yargıda Cumhuriyet Başsavcılığı’nın da sorumluluğu var; hukukun icabını yapmıyor. AK Parti’nin de sorumluluğu var; Adalet Bakanı vasıtasıyla Bakanlar Kurulu kararı alıp Yargıtay Başsavcılığı’na başvurma yetkisi var, onu da yapmıyor.
Bir gün gazetesi Ankara Temsilcisi Yaşar Aydın da köşesinde “Kürt seçmen ve taktikler” başlığında bir yazı kaleme almış. İddiaya göre CHP ve HDP’nin olmadığı bir seçimde, İstanbul’daki 2 milyon Kürt seçmenin önemli bir bölümünün kendisine değil, AKP’ye kayacağını düşünüyor. Benzer bir durum İzmir için de geçerli. Burada hep oy hesapları var. Ya bakın, oy hesabı yok; burada “oy hesapsızlığı” var. PKK’ya oynayarak Kürt seçmeni kazanacağını düşünenler, tamamen Türkiye gerçeğinin dışındalar. Tam tersini söyleyeyim; Kürt seçmeni kazanmanın bir tek yolu vardır, o da PKK ve HDP’ye karşı kararlı tavırdır. Bunu ispatladık. Bakın, Kürt seçmene kararlı tavır alan AKP’nin oyları Iğdır’da arttı, MHP’nin oyları arttı, Vatan Partisi’nin oyları arttı. Son seçimde Güneydoğu bölgesinde, PKK’ya kararlı tavır aldığı için Vatan Partisi oylarını Hakkari’de 14 kat, Mardin’de 10 kat, Diyarbakır’da 8 kat büyüttü. Vatan Partisi’nin oyları Gaziantep’ten Hakkari’ye kadar her yerde en az 7 kat çoğaldı. Tek sebebi var; insanlarımız, Kürt vatandaşlarımız PKK’ya karşı olan bu tavrı destekliyorlar ve bunu HDP’den koparak gösteriyorlar.
Zübeyde Hanım’ın ölüm yıl dönümüyle ilgili ne düşündüğümü soruyorlar. Zübeyde Hanım, Atatürk’ümüzün annesi ve bütün Türk milletinin baş tacıdır. Ancak ben burada Atatürk’ün duruşuna dikkat çekmek istiyorum. Atatürk, 1923 yılında annesinin vefat haberini Eskişehir’de aldı. Cenaze töreni İzmir’de yapılacaktı ancak Atatürk İzmir’e gitmedi, İzmit’e gitti. Çünkü orada bir programı, gazetecilerle görüşmesi vardı. Bu beni çok etkilemiştir; görevlerini, annesinin cenazesine katılmanın önüne koyması. Bakın bu, örnek alacağımız bir tutumdur. “Annemin cenazesine gidiyorum” deseydi kimse onu yadırgamazdı, millet onu alkışlardı. Ama o, “Görev var, programı yapalım. Annemi orada siz gömün” dedi. Ölüme karşı toplumun ruh halinde bir şaşkınlık ve cenaze olduğunda her şeyin durması gibi bir durum var. Saygıyı anlıyorum ama Zübeyde Hanım olayı konuşulduğunda aklıma hep Atatürk’ün o günkü görev aşkı ve ülkeye olan sorumluluğu gelir.
Çin’deki Uygur meselesine gelince; bugün Avukat Faik Işık’la beraberdik. Çok güzel bir önerisi var, ben de tamamen paylaşıyorum. Türkiye’de dinsel, İslami, Türklük ve Uygur hassasiyeti olan insanlar var; bu hassasiyetleri dikkate almalıyız. Ancak bir de “gerçeğe sadakat” hassasiyetimiz var. Yalanlara teslim olmamak, ABD’nin oyuncağı olmamak, Amerika’nın Türkiye ile Çin arasına nifak sokmasına hizmet etmemek gibi… Faik Işık diyor ki; bu hassasiyetleri taşıyan insanlardan bir heyet oluşturalım, bir sivil inisiyatif geliştirelim. Vatan Partisi olarak biz de Çin Halk Cumhuriyeti ve Çin Komünist Partisi ile ilişkilerimiz sayesinde yardımcı olalım. Bu heyet gitsin; Sincan Uygur bölgesindeki camileri, çarşıları, kültür merkezlerini, üniversiteleri yerinde görsün. Hangi dilde eğitim yapıldığını bizzat yerinde incelesin.
1977’den bu yana 5 kez o bölgeye gittim. Sincan Uygur bölgesinde 20 milyon nüfusa karşılık 40 bin cami var. Yani her 500 kişiye bir cami düşüyor. Bu oran Türkiye’nin ve dünyanın iki katı. Urumçi’deki en büyük camide, Turfan’daki tarihi camide insanların ibadet ettiğini bizzat gördüm. “Uygur dili yasaklanıyor” diyorlar; oysa hızlı trenle seyahat ederken bütün duyuruların Uygurca ve Çince yapıldığını, üniversitelerde Uygurca eğitim verildiğini gördük. Çin’in ortak dili Çincedir ve orada ilerlemek isteyen herkesin Çince bilmesi gerekir; bu son derece doğal bir süreçtir. E şimdi siz orada çarşıda, okulda, hastanede ve diğer kurumlarda memur, öğretmen, mühendis ya da doktor olacaksanız; Türkiye’de nasıl Türkçe bilmeden bu işler yürümüyorsa, orada da aynı şekilde Çince bilmeniz gerekir. Bu, bir Uygur’un gelişmesi için gereklidir. “Vay bize baskı yapıyorlar, bize Çince öğretiyorlar” deniliyor; tabii ki öğreneceksiniz. Çin’de Çince bilmeden bir insan nasıl ilerleyebilir, gelişebilir? Diyelim ki devletin veya partinin üst kademelerine çıkacak; Çin Komünist Partisi’nin en yüksek komitelerinde görev alacak.
Ben Seyfettin Aziz ile bizzat görüştüm. Başbakan Yardımcısı Ehmet vardı, onunla ve başka Uygur yöneticileriyle de görüştüm. Şu anda Uygur bölgesinde Çin Komünist Partisi’nin başkanı olan Şevket Bey’le, Turfan Belediye Başkanı Adil Bey’le ve diğer Uygur yöneticilerle görüştüm. Şimdi bunlar Çince bilmeden orada devletin, partinin, ekonominin, hastanelerin başına gelebilirler mi?
“Uygur dilimiz yok ediliyor” diyorlar, hayır, bu yanlış. Bakın, size kendi satın aldığım Divan-ı Lügat-ı Türk’ü göstereyim. Yönetmen arkadaşımız görselleri getirsin; Kaşgarlı Mahmud’un eseri… Bakın, kapağında hem Arap harfleri hem Çin harfleri var. Bir sayfası Çince, bir sayfası Uygur Türkçesi ile yazılmış. Bu eserin üç cildinin de fotoğraflarını evimden getirdim. Divan-ı Lügat-ı Türk, Türkçenin üstünlüğünü anlatan 11. yüzyıla ait dünya çapında büyük bir eserdir. Sadece bir sözlük değil, aynı zamanda Türk tarihi hakkında çok geniş bilgilerin olduğu bir ansiklopedidir.
Yine Seyfettin Aziz’in Satuk Buğra Han romanı… O roman, Türklerin Müslüman olmasını ve Türk kültürünün üstünlüğünü anlatır. Ayrıca Çin’in altından su taşıyan, M.Ö. 150’de başlanmış, 60 kilometre öteden Tanrı Dağları’ndan su getiren Karız kanalları vardır. Bu, Çin’in üç büyük harikasından biri kabul edilir ve “yer altındaki Çin Seddi” denir. İşte bu Türk kültürünün bir ürünüdür. Aldığım kitabın iç sayfalarına bakın; hem eski Türkçe, hem Çince, hem de İngilizce var. Bu kitaplar satılıyor, üniversitelerde araştırılıyor, akademik çalışmalar yapılıyor. O bakımdan “Çin’de Türk kültürü bastırılıyor, yok ediliyor” demek yalandır.
“Evlere Çinliler yerleştiriliyor” konusu da yalandır. Hangi Çinli, bir Uygur Türk’ün evine zorla sokulup yerleştirilebilir? Ama bu mesele bir provokasyondur. Yıllar evvel Urumçi’de büyük bir hadise oldu, 400 kişi katledildi. Bakın, o 400 kişinin %90’ı, yani 360’ı Çinliydi, 40’ı Uygurdu. Uygur bölgesinde bir Çin kışkırtması yapıldı. Bu olaydan sonra Çin Hükümeti, ayrılıkları gidermek için insanların birbirleriyle konuşmasını, ziyaret etmesini teşvik etme kararı aldı. Yoksa evin içine zorla yabancı sokulması gibi bir durum yok. Meral Akşener çıktı, “kızlarımızın namusuna el atılıyor” diye yalanları dile getirdi. Nasıl Türkiye’de Alevi’si, Sünni’si, Türk’ü, Kürt’ü kaynaşsın istiyorsak, oradaki uygulama da insanların birbirlerini ziyaret etmesi ve konuşmasıdır.
Kamplar meselesine gelince; o kamplardan bütün Çinli kamu yöneticileri geçmiştir. Hatta Xi Jinping, katıldığım bir konferansta kendi konuşmasında, hayatındaki en önemli şeyleri iki yıl boyunca kamplarda Çinli köylülerle birlikteyken öğrendiğini söyledi. Mao’dan sonra başa geçen Deng Xiaoping de o kamplardan, o domuz ahırlarından geçmiş; yani emekten, köylüden kopmasınlar diye bu süreçleri yaşamışlardır. Bugün Uygur bölgesinin Çin Komünist Partisi Başkanı Şevket Bey, kendisi de 6 ay o kamplarda eğitim aldığını söyledi. Oralarda işkence olduğu iddiası, tamamen Amerikan yalanlarıdır.
Şimdi gelelim Türkiye’ye. Bu meseleye Türkiye’nin güvenliği açısından bakmamız lazım. Türkiye, Fırat’ın doğusunda askeri harekata başlayacağı sırada neden bu kampanya başladı? Çünkü Türkiye’nin İran, Irak, Suriye, Rusya ve Çin ile güvenlik konusunda beraber olması gerekir. Amerikan politikası ise Türkiye’yi dostlarından koparmak, onlara karşı düşmanlık kampanyaları yürütmektir. Özellikle Çin’e karşı, çünkü Çin bizim ekonomik ortağımızdır. Çin’in 4 trilyon dolar rezervi var ve Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirebiliriz. Çin bize yüksek faizle para vermeyi önermiyor; ama Vatan Partisi olarak biz şunu diyoruz: Türkiye’nin dış ticaret açığını kapatacak, istihdam yaratacak yatırımları Çin’le birlikte yapabiliriz.
Bu ortamda birdenbire bir Çin aleyhtarlığı başladı. Meclise gelen önergeye AK Parti “evet” oyu verdi, MHP ise çekimser kalarak reddedilmesini sağladı. Öte yandan Seyit Tümtürk gibi kışkırtıcılar var. Türk ordusuna, Mehmetçiğe kurşun sıkan DAEŞ’in içinde 15 bin Uygur savaşçısı var. Bunlar Türkiye’ye kurşun sıktığı zaman terörist oluyor da, Amerika tarafından Çin’e götürülüp terör eylemi yaptığında “Kurtuluş Savaşçısı” mı oluyor?
Bu oylamada İYİ Parti, CHP, HDP ve BBP’nin ortak hareket etmesini nasıl görmeli? Türk düşmanı HDP, Uygur meselesinde Uygurların savunucusu rolüne bürünüyor. Neden? Çünkü Amerika, Doğu Türkistan ve Kürdistan projeleriyle bu ülkeleri yıpratmak ve İpek Yolu’nu kesmek istiyor. Bu sözde Uygur kampanyası tamamen bir CIA kampanyasıdır. Uşak veya Isparta valisinin kalkıp bu kışkırtıcıları, yani Türkiye’ye karşı da terör faaliyetinde bulunan kişileri kabul etmesi, devletimiz açısından vahimdir. Birleşmiş Milletler’in terör listesindeki bir örgütü, Türkiye’de “kurtuluş örgütü” gibi kabul edemezsiniz. Bu, AK Parti’nin Türkiye’yi içine girdiği zor süreçten çıkartma kabiliyetinin olmadığını gösteren olgulardır.
Sinan Özkan’ın, İsmail Metin Temel Komutan’ın görevden alınmasıyla ilgili sorusuna gelince; biz Vatan Partisi olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savunma yeteneğinin güçlendirilmesi, ordu ve millet arasındaki bağların pekiştirilmesi konusunda tarafız. Ancak ordu içindeki bu tür idari uygulamalarda taraf olmayı doğru bulmuyoruz. Oda TV gibi devamlı ordu içinde fesat yaratacak haberler yapan organları uyarıyorum; bunların işi orduya karşı psikolojik harekata alet olmaktır. Maalesef Oda TV, nerede ordu aleyhtarı bir şey olsa o haberlerin merkezi haline gelmiştir. Soner Yalçın gibi değer verdiğim bir arkadaşım olduğu için onu da buradan uyarıyorum. Türkiye’de sürekli Mehmetçiği kışkırtan, komutanlara olan güveni sarsan; Türk ordusunun üst kademesinde çekişmeler, problemler varmış gibi bir hava yaratılmasını doğru bulmuyorum. Bu savaş koşullarında bunlar son derece normaldir; çünkü düşman boş durmayacaktır.
İsmail Metin Temel Komutan için Muharrem İnce “rütbelerini sökerim” gibi bir kampanya yürütmüştü, şimdi de görev değişikliği oldu. Türk ordusunda her görev önemlidir. Orgeneral olarak görevi değiştirildi, bunun bir anlamı olmalı. Biz Türk ordusunun birliğinden, Mehmetçik ile komutan arasındaki uyumdan yanayız. Ordu ile Türk milleti arasına soğukluk sokacak kampanyaların karşısındayız.
Kadir Bey, Sakarya’daki tank fabrikasının özelleştirilmesini sormuş. Birkaç gündür özelleştirilmediği, “iktisadi işletmenin devri” olduğu açıklanıyor. Ancak Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın metinlerinde de bunun bir özelleştirme yöntemi olduğu geçiyor. Biz özelleştirmeye de, mülkiyetin kamuda kalmasına rağmen işletmenin kira yoluyla devredilmesine de karşıyız. Stratejik kurumlarda doğrudan veya dolaylı özelleştirme olmamalıdır. Orası kâr amacıyla değil, Türkiye’nin savunma ihtiyaçları ve güvenlik siyaseti doğrultusunda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetim ağırlığıyla işletilmelidir. Ergün Atalay ve Türk-İş ile bu konudaki çalışmalarımızda beraberiz; Vatan Partisi olarak hassasiyetimizi geliştirerek sürdürüyoruz.
Zeki Gemcan, CHP’nin seçimlerde %25 barajını aşamama sebebinin “sol parti” oluşuyla ilgili olup olmadığını, sağ görüşlü olsaydı AKP ile başa baş gidip gidemeyeceğini sormuş. Bugün Türkiye’nin en sağcı partileri İYİ Parti ve CHP’dir. Sağ-sol ayrımını emperyalist tavra göre yapmalıyız. NATO’ya bağlı kalalım, Akdeniz’de Amerika-İsrail ile iş birliği yapalım, S-400 yerine Patriot alalım, Türk ordusu Doğu Fırat’a girmesin dediğiniz zaman en sağcı partisisiniz. Bana göre emperyalizme en yakın partiler HDP, CHP, İYİ Parti ve Büyük Birlik Partisi’dir. CHP, Amerika’ya yaklaşarak oy alamaz; biter, iflas eder. Zaten iflah olmaz bir noktadalar. CHP’nin iktidar umudu, ancak Amerika’nın Türk ordusunu yenip Ankara’yı işgal etmesiyle mümkündür.
Şam’da elçilik açma ve ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki “güvenli bölge” meselesini daha önce konuştuk; orası güvenli değil, bir “güvensizlik bölgesidir”. Gül Suvar Hanım neden Denizcilik Bakanlığı kurulmuyor diye sormuş. Vatan Partisi iktidara gelince bu bakanlığı kuracak; programımızda var, hatta kimi atayacağımızı bile saptadık.
Galip Alpşanlı, 7 Ocak’tan beri İzmir Kemalpaşa’ya Aydınlık gazetesinin gelmediğinden yakınmış. Kağıt fiyatlarındaki büyük yükselme, Aydınlık Gazetesi için çok ağır koşullar yarattı; şu an merkezli dağıtım yapabiliyoruz. Taşraya gönderme konusundaki kağıt sıkıntısını yöneticilerle görüşüyoruz, önümüzdeki haftalarda aşacağız. Önerisi olan “Ulusal Kanal’da Aydınlık adıyla bir program devreye sokulmalı” fikrini değerlendiriyoruz, bu konu gündemimizde.
Ergül Aydın, Vatan Partisi’nin adaylarını ve ittifak arayışlarını sormuş. 3 Şubat günü İstanbul adaylarımızı bir tanıtım programıyla açıklayacağız. Ankara ve diğer illerdeki aday saptama süreçlerimiz devam ediyor. Vatan Partisi Türkiye’nin her yerinde tek seçenektir. AKP ekonomisi bir çıkmaz, CHP ise güvenlik alanında emperyalist ittifakın aleti haline geldi. İkisinin de Türkiye’yi yönetme şansı yok.
Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a gelince; belediyeciliği bitiren, kamu kaynaklarını rant kapısına dönüştüren, taşeronlaşmaya giden bir anlayış hakim. Edirne’den Bodrum’a, CHP’li belediyeler sel felaketlerinde sınıfta kalıyor. İmamoğlu, Bartolomeos’u ziyaret ederek Amerika’ya selam verdi. “Ankara’dan yönetilemez İstanbul” diyerek eyaletler sistemine ve emperyalist merkezlerden yönetilen bir yapıya teslim olduğunu gösterdi. Bu bölücülüktür. Mansur Yavaş ise HDP ile iş birliği yapan bir CHP’den aday olarak o ittifaka kelepçelenmiştir; bu, hayatı boyunca taşıyacağı bir sorumluluktur. Vatan Partisi olarak HDP ile iş birliği yapan her gücün karşısındayız. Eğer Vatan Partisi HDP ile iş birliği yapsa, partiden derhal istifa ederim.
Binali Yıldırım ile yaptığımız toplantıda ise kendisine iki soru sordum; ilki, Anayasa’nın 94. maddesi gereği meclis başkanlığından istifa etmesi gerektiğiyle ilgiliydi. “Ne yaparsınız?” diye sordum. İkinci olarak da Ekrem İmamoğlu’nun “İstanbul, Ankara’dan yönetilemez” sözünü hatırlatarak, “Sizce İstanbul nereden yönetilir?” diye sordum. Bu iki soruya Binali Yıldırım şöyle cevap verdi: “94. madde belirleyici değildir; o, divanın oluşumunu esas belirleyen bir maddedir. Siyasi Partiler Yasası, Yerel Yönetimler Yasası ve Seçim Yasası… Burada bir hukuki sorun olmadığını gösterir.” Ama şunu da ekledi: “Tabii varsayımlarla hareket etmeyiz. Eğer YSK böyle bir şeyle gelirse o zaman ona bakarız.” İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceği lafıyla ilgili de “İstanbul, evet Ankara’dan yönetilmez ama İstanbul Ankara’sız da yönetilmez” şeklinde yanıt verdi.
Bu yanıtlar sizi tatmin etti mi? Nasıl değerlendiriyor ve yorumluyorsunuz?
“Önce şunu söyleyeyim: 94. madde anayasamızda çok açıktır. Anayasa üstün kanun olduğu için ve kanun ile anayasa arasında anlaşmazlık olduğu zaman uygulanacak kural anayasa olduğu için bizim için emredicidir, bağlayıcıdır. 94. madde, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı ve vekilleri parti faaliyetinde bulunamaz’ diyor. Çok net. Belediye başkanı seçimi nedir? Bir parti faaliyetidir. O nedenle Büyük Millet Meclisi Başkanı ve başkan vekilleri sıfatını taşıyanlar, eğer aday olacaklarsa partilerinden istifa etmeleri şarttır. O sıfatla o seçime katılamazlar, çünkü seçim parti faaliyetinin en yoğun şeklidir. Yani kahveye gidip bir şeyler yapmak parti faaliyeti ama seçim, iktidar için mücadeledir. Belediye seçimi ne demek? Kentlerde iktidar mücadelesi demek. Ben bu işin de ayrıca hocasıyım.”
Yıldırım, “Seçim siyasi çalışma değil, adayların kendisini tanıtmasıdır” dedi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
“Ben Sayın Binali Yıldırım’ı eleştiremeyeceğim. Onu bu duruma düşürenleri sorgulamak gerekir. Çünkü böyle bir yere itildiği gözüküyor ve tabii o da buralarda cevap vermek zorunda. Ama artık iş işten geçti. 1 Aralık’a kadar istifa etmesi gerekiyordu. Adaylığı resmen gösterildiği zaman Vatan Partisi olarak Yüksek Seçim Kurulu’na başvuracağız. YSK’ya bu mesele geldiği zaman bir tartışma olmayacak. Neden olmayacak? Çünkü AK Parti’nin ileri sürdüğü 24. madde, milletvekillerinin seçime katıldıkları zaman istifa etmeleri gerekmediğini söylüyor. Ama o kanun, öbürü anayasa. Meclis başkanı ve vekilleri için konan özel bir anayasa hükmü var. Meclis başkanı, meclisi yönettiği için tarafsız olmalıdır. Bu, meclis başkanlarının tarafsızlığını korumak için konmuş özel bir anayasa hükmüdür.”
“Eğer iki kanun çelişseydi, hangisinin uygulanacağı bir hukuk problemi olurdu. Ama şimdi tartışma yok; anayasa ile kanun arasında ast-üst ilişkisi vardır. Anayasa hükmü varken burada tartışma olmaz; bu, hukuk fakültesinin birinci sınıfında, hukuk başlangıcı dersinde öğretilir. Anayasaya uygun olmak zorundadır kanunlar. Anayasa ile kanun arasında bir çelişki varsa otomatik olarak anayasa uygulanır. AK Parti, Binali Yıldırım’ı aday ilan ederken bunlar nasıl tartışılmadı? Tayyip Erdoğan’ı danışmanları yanlış mı yönlendirdi bilmiyorum ama bu kadar tecrübe sahibi bir insanın bunu görmesi lazım.”
“İstifa meselesi 15-20 gündür hep gündemde. Binali Yıldırım, dört ya da beş gün önce ‘Madem öyle, mecliste bir yasal düzenleme yapılsın, kamusal açıdan sakıncası olan herkes görevinden istifa etsin, ben de edeyim’ dedi. Bence Sayın Binali Yıldırım olayın farkında. Bunun hukuka aykırı olduğunun farkında. Belki de Yüksek Seçim Kurulu’nun adaylığını iptal etmesini bir kurtuluş olarak görüyor. Çünkü kendisine bu adaylığın dayatıldığı görülüyor. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’ndan, siyasi kariyer açısından bakılırsa, İstanbul Belediye Başkanı bile olsa oraya geçmek tercih edilecek bir durum değil. Ama mesele İstanbul’un rantını paylaşmaksa, o zaman başka tabii. Sayın Binali Yıldırım’ın belediye başkan adaylığından memnun olduğunu sanmıyorum.”
“Yüksek Seçim Kurulu’nun burada farklı bir karar verme şansı yok. Anayasanın 94. maddesi ile milletvekillerinin istifa etmeden seçime katılacağına dair 24. madde arasında bir tercihte bulunma lüksü yoktur. 94. madde anayasal bir emirdir. Bir ankaralı avukat YSK’dan görüş istemiş. Mahkemelerden görüş istenmez, mahkemeler hüküm verir. Bir avukatın bunu bilmemesi vahimdir. Ama ben burada bir nevi provokasyon görüyorum. YSK görüş açıklama makamı değildir; bir yargı kurumudur. Bu nedenle o dilekçeyi reddedecektir. YSK’yı henüz önüne gelmemiş meselelerle meşgul etmek objektif olarak bir provokasyondur.”
(Reklam Arası)
“Ukrayna Başbakanı’nın Fener Patrikhanesi ile görüşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Fener Rum Patrikhanesi’ne ‘ekümenlik’ verilmesi Lozan Antlaşması’na göre ne anlam ifade ediyor? CHP’nin ziyaretini nasıl görüyorsunuz ve hükümetin bu konudaki sessizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Amerika Birleşik Devletleri, Ortodoks dünyasını bölmeye çalışıyor. Moskova Patrikhanesi’ne karşı İstanbul’daki Fener Patrikhanesi’ni güçlendirmeye çalışıyor. Ukrayna, Amerika’nın güdümüne girdi ve bu süreç kiliselere kadar yansıdı. Amerika’nın istediği gibi bölünüyorlar. Ukrayna Başbakanı, Amerika ile iş birliği yaptıkları için ve Türkiye aleyhtarı programlara alet oldukları için bu adımları atıyor. İstanbul Fener Patrikhanesi, artık ‘İstanbul’ değil ‘Washington’ eksenli hareket ediyor.”
“Peki Tayyip Erdoğan hükümeti bu konuda ne diyebilir? Bence hiçbir şey diyemez. Türkiye’de bir tek Vatan Partisi bu olaylara stratejik bakabiliyor. ‘Ekümenlik’ yani dünya çapında bir merkez haline getirilmesi, Lozan Antlaşması’na aykırıdır. Lozan’a göre Fener Patrikhanesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’na veya herhangi bir cami gibi kamu idaresine bağlıdır. Bir ibadethane olmanın ötesinde dünya çapında bir otoriteye sahip olamaz. Ekümenlik olayı Lozan’ın çiğnenmesidir.”
“HDP’ye hazineden yardım yapılması hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“HDP tamamen terör faaliyetine destek olan, PKK tarafından yönetilen bir partidir. Çoktan kapatılması gerekirdi; kapatılmaması vahim bir yargı hatasıdır. Yargıtay Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığı bu konuda sorumludur. Cumhuriyet Halk Partisi ise tamamen HDP ile iş birliği halindedir. Hazineden yardım meselesine gelince; evet, rakamları düzeltelim, HDP’ye 92,2 milyon TL veriliyor. Toplamda partilere 770 milyon TL dağıtılıyor. Bu rakamlar seçim adaletini de ortadan kaldırıyor. Vatan Partisi gibi partiler, devletin imkanlarıyla yarışa giren partilere karşı milletin birikimine ve vatanı savunma kararına güveniyor.”
“Seçimlerde parmak boyası uygulamasına geri dönülmeli mi?”
“Evet, o uygulama iyiydi. Seçimlerde hileyi önleyen yöntemlerden biriydi ve tekrar uygulanmalıdır. Ama şu anda bu şans yok, çünkü bu bir kanun meselesi.”
“Elektrik ve doğalgaz faturalarındaki yüksek tutarların sebebi nedir?”
“Vatandaş haklı olarak tepki gösteriyor. Bunun sebebi, faturalara yansıtılan yüksek vergilerdir.” Ondan sonra çeşitli fonlara ve benzeri kalemlere ayrılan paralar, katlı paylar, özel tüketim vergileri… Vatan Partisi olarak şunu düşünün: İran’da mazotun fiyatı 40 kuruş, Türkiye’de ise 6 liraya yaklaştı, değil mi? Demek ki Vatan Partisi iktidarında, İran’dan aldığımız enerjiyi, yani mazotu Türk çiftçisine ve sanayicisine pekâlâ 3 liradan, en fazla 3 liradan satabilecek imkânlara sahibiz. Bunu İran yöneticileriyle de konuştuk. İç politika ile enerji siyaseti arasında çok sıkı bağlar var. Tabii bu durum, yerel seçimleri de ciddi anlamda etkileyecek diye düşünüyorum; çünkü yerel yönetimler de sonuçta bu ödenen yüksek miktarların sorumlusu olarak görülüyor. Türkiye ekonomisinin yangınını da düşünürsek, bu belirleyici etmenlerden biri olacaktır.
İstanbul Kadıköy’den assubay Necati Volkan bir soru sormuş. Hızlı cevaplarınızı rica edeceğim: “63 bin nitelikli üniversite mezunu yurt dışına göç etmiş, bu beyin göçünün sebepleri nelerdir?” Hangi kaç yılda bu acaba? Tam bir veri yok. İkinci sorusu: “Yunanlıların Ege’de 18 adamızı işgal etmesine ve bu adaları silahlandırmasına rağmen Türkiye’nin buna karşı sessizliğinin sebepleri nelerdir?” Üçüncüsü de: “Sabancı ailesinin Malta vatandaşlığı almasını nasıl yorumluyorsunuz?” Bunu yeni duyuyorum, böyle bir uygulama mı oldu?
Doğru olduğu teyit edildi ve Sabancı ailesinden de bir itiraz gelmedi. Türkiye’de de benzer bir uygulama var; belli bir sermaye aktarımı yapıldığında vatandaşlık veriliyor. Malta da böyle bir şey uygulamış. Tabii orada sermayenin, vergi ve çeşitli engellerden daha azade bir kuvvet toplama imkânı var. Çifte vatandaşlık durumu söz konusu. Mutlaka bunun bir ekonomik nedeni vardır; yani Sabancı olduklarına göre, Malta’nın çeşitli vergi politikaları veya bankacılık işlemleri gibi konularda avantajlı konumları dikkate alarak bu yola gitmiş olabilirler.
Beyin göçü meselesine gelince; bakın, Türkiye’de vurguncu, soyguncu, faizci ve rantçı için son derece elverişli koşullar var ama araştırmacı, fikir adamı, projeci, üretici ve üretimi örgütleyenler için uygun koşullar yok. Bunlar hep kenara itiliyor. Biz kimseyi yurt dışına gittiği için, kaçtığı için suçlamıyoruz ama madem bu soruldu; Türkiye’yi fikir üretenler, proje geliştirenler ve araştırma yapanlar için çekici bir ülke olmaktan çıkarttık.
Bir de sermayesini yurt dışına götürenler var. Muazzez İlmiye Çığ, son röportajında buna çok sert bir tepki gösterdi. “Bu ülkede kazanıp zenginleşenlerin sermayelerini yurt dışına kaçırmasını kabul etmek mümkün değildir, zaten kanunlarımıza da aykırı” dedi. Bazı hesaplara göre, yurt dışında 200 milyar dolar civarında Türk sermayedarlarının birikimi olduğu, hatta daha büyük miktarlardan söz edildiği söyleniyor. Bakın, bunlar Türkiye’ye gelse, finans sorunu büyük ölçüde ve uzun bir süre için çözülür. Türkiye bu şekilde kan kaybediyor ve kaynak aktarıyor.
Ege’deki 18 adanın işgaline karşı Türkiye’nin sessiz kalmasının sebepleri nelerdir? Türkiye sessiz kalmaz, zaten sürekli açıklamalar yapılıyor. Burada ne yapabilirsiniz? Protestolar ve “bu adalar üzerindeki egemenlik haklarımız geçerlidir” şeklindeki notalar dışında, gidip askerinizle ve geminizle çıkarma yaparak bu adaları alabilirsiniz. Bu da tabii bir hesap kitap meselesidir. Ama “sessiz kalma” diye bir şey yok; hem hükümetten hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’nden zaman zaman açıklamalar geliyor. Zaten Doğu Akdeniz’de ve Ege’de sular ısınıyor.
Çin’in başkentinde yaptığım görüşmelerde de söyledim; Yunan halkına ve devlet yöneticilerine şunu ifade ettim: “Siz Amerika ile Ege ve Akdeniz’in kaynaklarını paylaştığınızda, Amerika önünüze sadece bir kemik atar. Ama Türkiye ile paylaştığınızda bu, kardeşçe ve hakkaniyete dayanan bir paylaşım olur. Üstelik Amerika önünüze kemik atmakla kalmaz, aynı zamanda başınıza saracağı belalarla da sizi karşı karşıya bırakır.” 1. Dünya Savaşı sonrasındaki tecrübeler unutulmamalıdır; o zaman da İngilizlerin dolduruşuna gelip İzmir’e çıkan Yunan orduları Ankara yakınlarına kadar gelmişti ama sonunu hepimiz biliyoruz. O dönemde üç İçişleri Bakanı, üç Savunma Bakanı ve birçok komutan idama mahkûm oldu ve kurşuna dizildi. Türkiye’ye düşmanlık, Yunan yöneticileri için acı bir sonla bitti.
Çipras’ın “Biz kolay yutulur lokma değiliz, arkamızda büyük müttefiklerimiz var” diyerek Amerika ve İsrail’i işaret etmesi, İstiklal Savaşı döneminden ders almadığını gösteriyor. O dönemde de arkanızda İngilizler, Fransızlar vardı ama ne oldu? Türkiye, 1918-19 yıllarının Türkiye’sinden çok daha güçlü. Yunanistan ile Türkiye arasında hiçbir denge söz konusu değil. Yunanistan’ın bu tür dolduruşlara gelen yöneticilerinin olması, devlet geleneğinin zayıflığıyla ve tecrübe birikiminin olmayışıyla açıklanabilir.
İlhami Kılınç, Niğde’den sormuş: “Osman Kavala kimdir, CHP neden onu savunuyor?” Ben böyle şahıslara girmek istemiyorum. Osman Kavala, Türkiye’nin iş adamlarından biri, Soros Vakfı ile bağlantılıydı, Açık Toplum Enstitüsü’nün kurucusuydu ama o enstitü de kapandı.
Eski bir gurbetçi olan Ayhan Şeker, Doğu Perinçek’in en sevdiği türküyü merak etmiş. En sevdiğim bir türkü yok, liste oluşur ama “Kütahya’nın Pınarları”, “Söğüt’ün Erenleri”, “Kemaliye Türküleri”, “Zeybekler” ve “Horonlar” çok güzeldir. Bir Ege’li olarak sorarsanız; “Yaren Güveli Mehmet Efe” gibi tüm zeybeklerimizi, Muğla Zeybeği’ni, Tavas’ı çok severim. Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Aşık Veysel gibi ustalar bizim büyük zenginliğimizdir.
İzmir Dikili’den Mahmut Saka sormuş: “Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşler tıpkı Erdoğan gibi Ergenekon ve Balyoz kumpaslarını desteklediler. Erdoğan kendini aklamış vaziyetteyken onlar içeride. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?” Onları da içeriden kurtaralım, eşitsizliği öyle giderelim.
Emekli bir hâkim olan Selahattin Eker, seçim hukukuna göre Binali Yıldırım’ın istifa etmeden aday olamayacağını belirtmiş. Doğru, tamamen haklı. Anayasa’nın 94. maddesi çok açık; istifa etmeden aday olamaz, tarih de geçtiği için artık adaylığı mümkün değildir. Yüksek Seçim Kurulu herhalde bu yönde bir karar verecektir.
İzmir’den Mustafa Yıldız, Tayyip Erdoğan’ın Atatürk düşmanlığını sormuş. Atatürk’e düşman olarak Türkiye’yi kimse yönetemez, millet onu sırtından atar. Bunun yorumlanacak bir tarafı yok; Atatürk devriminin yanında olmak; vatana, emeğe, bağımsızlığa, egemenliğe, laikliğe ve çağdaşlığa sahip çıkmaktır. Atatürk bizim için bir ölçüdür.
Nazire Serçe, “Kılıçdaroğlu Gezi döneminde Abdullah Gül’le kol kola girdiğinden beri Vatan Partiliyim, CHP’ye oy verenlerin Atatürk’e ihanet ettiğini düşünüyorum” demiş. İhanet demeyelim ama yanlış bir iş yaptıklarını söyleyebiliriz.
Dursun Karadağ, çok yakın mücadele arkadaşımızı bu akşam kalp krizi sonucu kaybettik. Vatan Partisi Merkez Örgütlenme Bürosu üyelerindendi; Ankara İl Başkanlığı, sendikacılık ve Merkez Karar Kurulu üyelikleri yaptı. Fedakâr, kararlı, dürüstlük ve namus sembolü bir devrimciydi. Eşi Suzan Karadağ ve tüm ailesine başsağlığı diliyoruz. Rauf Denktaş’ı da anıyoruz; o, son 50-100 yılın en seçkin, cesur ve birleştirici devlet adamlarındandı. Emperyalizme meydan okuyan, Talat Paşa Komitesi’nde birlikte hareket ettiğimiz büyük bir kahramandı.
Kitap tanıtımıyla bitirelim: Kaynak Yayınları’ndan çıkan, Atatürk’ün Suriye ve Irak üzerine yazdığı ve söylediği her şeyin derlendiği bu kitap çok esaslı. Atatürk’ün 1920-34 yılları arasında savunduğu Suriye-Irak-Türkiye Federasyonu projesi burada yer alıyor. Beşar Esad da 2005 yılında bizim ziyaretimizde buna hazır olduklarını belirtmişti. Bu kitabın Arapçasının bölgeye ulaştırılması çok yararlı olur. Bugün uzun bir maraton oldu ama Türkiye büyük bir karara gidiyor, böyle gitmez. Türkiye’nin bulunduğu durumu en iyi ifade eden iki sözcük: “Böyle gitmez.” Ekonominin mevcut işleyişi sürdürülebilir değildir; iflaslar ve işten atmalarla ekonominin devam etmesi mümkün değildir. Aynı şekilde, mevcut güvenlik siyaseti de geçerliliğini yitirmiştir. 2014 sonrasında AK Parti bazı olumlu girişimlerde bulunmuş olsa da Suriye ile iş birliği yapılması zarureti hâlâ ortadadır. Ancak süreç ağır aksak ilerlemektedir ve kaybedilen zamanın telafisi yoktur.
AK Parti iktidarının Amerika ile Asya arasında yaptığı danslar, sözüm ona “çok yönlü” bir politika olarak sunulsa da Osmanlı’nın son dönemindeki denge politikalarını anımsatmaktadır. Büyük güçler arasında bir o tarafa bir bu tarafa savrulmanın işe yaramadığı ise görülmüştür. İktidar tam bir denge siyaseti de izleyememekte, uygulama noktasında sürekli Avrasya çizgisine doğru sürüklenmektedir. Vatan Partisi’nin savunduğu bağımsızlık, bütünlük ve üretim ekonomisi eksenli tutarlı bir siyaset olmadığı için yaşanan bu yalpalamalarla da Türkiye’nin ilerlemesi mümkün değildir.
Türkiye bir üretim devrimi yapacaktır. Vatan bütünlüğü için komşularıyla kararlı ve tutarlı bir iş birliğine gidecek; Suriye ile el ele vererek hem Fırat’ın doğusundaki hem de Münbiş’teki terör unsurlarını temizleyecektir. Aynı zamanda Türkiye; Rusya, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile olduğu gibi Hindistan’la da iş birliği kuracaktır. Türkiye’nin önündeki gerçekçi program budur.
Türkiye büyük bir karar sürecine ilerlemektedir. Yaşanan krizler ve iflaslar Türkiye’yi büyük bir tercihe yöneltmektedir; ancak Türkiye bunların altında kalmayacaktır. Zira büyük çözümler, kör çıkmazlardan çıkar.
Bu akşamki programımızı burada noktalıyoruz. Haftaya “Çıkış Yolu” programında, Rafet Ballı ve Doğu Perinçek ile birlikte hem bizim hem de izleyicilerimizin sorularını yanıtlamaya devam edeceğiz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi akşamlar. Söz veriyoruz!

