İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Çıkış Yolu’yla karşınızdayız. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte Türkiye’nin rotasını, Türkiye’nin çıkış yolunu, dünyanın gidişatını ve çözüm yollarını konuşacağız, tartışacağız. Sorularımızı ve sizlerin sorularını Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. “Çıkış Yolu” etiketiyle Twitter’dan sorularınızı bize gönderebilirsiniz. Arkadaşlarımız, alt bantta sorularınızı nasıl iletebileceğinize ilişkin numaraları ve bilgilendirmeleri paylaşıyorlar.
Tabii Türkiye’nin gündemi yoğun, iç siyaset gündeminin yanı sıra dünyada da birçok gelişme var. Özellikle ABD’deki eylemler gitgide büyüyor. Biz de bültenlerimizde ABD’de yaşananları sık sık aktarmaya çalışıyoruz. Bu ne anlama geliyor, bununla başlayacağız. Bunun dışında Libya ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ile bugün açıklanan 5 maddelik Milli Güvenlik Kurulu kararları var; bunları konuşacağız. Yine Türkiye’de yaratılmak istenen çeşitli kışkırtmalar ve etnik tartışmaların sonuçlarını değerlendireceğiz.
Her hafta olduğu gibi yine konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, merhabalar. İzleyicilerimizi de saygıyla selamlıyoruz, iyi akşamlar diliyoruz.
— Efendim, sesinizi de gayet net duyuyoruz; umarım izleyicilerimiz de bizi net bir şekilde duyuyordur. Haftalardır evden yayınlarımıza devam ediyoruz. Siz başka televizyon kanallarına da çıkıyor, Türk milletiyle buluşmaya devam ediyorsunuz. Ben Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gelişmelerle başlamak istiyorum. Ne oluyor, takip edebiliyor musunuz? Oradaki sıcak durum nasıl yorumlanmalı? Bütün dünya gözünü bir anda ABD’deki o hareketliliğe çevirmiş durumda. Siz gelişmeleri nasıl görüyorsunuz?
— Amerika’da halk hareketi yükseliyor ve yükselmeye devam edecek. Bu hareketi sadece George Floyd adındaki kişinin polis tarafından öldürülmesine bağlamak çok yanlış olur. Zaten Amerika’da biriken öfkeler ve yoksulluk vardı. Son aylarda koronavirüsle birlikte Amerikan ekonomisinin krizi iyice dibe vurdu. Amerikan resmi rakamlarına göre, işsizlik maaşına başvurular müthiş arttı. Nisan ve Mayıs ayı verilerine göre 40 milyon yeni işsizlik başvurusu olduğu belirtiliyor. Bu olağanüstü bir rakam. Yoksullaşma ve işsizlik zaten patlamaya hazır bir toplum yaratmıştı. Son bir yıl içinde 1024 ABD vatandaşı polis kurşunuyla öldürüldü. Dünya bunu duymadı bile, ancak George Floyd’un öldürülmesi Amerika’da bir patlamaya yol açtı çünkü bardağı taşıran damla oldu. Trump ailesine mesajlar yollasa veya af dilese de Amerika’daki halk hareketi devam edecek, bunu görmemiz lazım.
Bu durum, Amerikan hegemonya sisteminin dünya çapında çöküşüyle de ilişkilidir. “Hegemonyacılık” emperyalizmin de üstünde bir kavramdır, tek kutuplu bir dünya peşinde koşan ve müttefikleri üzerinde bile tahakküm kuran bir “üstün devlet” iddiasıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kurulan bu düzen artık yıkılıyor. İkincisi, dolar saltanatı yıkılıyor. Bu çok önemli çünkü dolar saltanatı, Amerika’nın kağıt maliyetine karşılık dünyanın haracını yemesini sağlıyordu; darbelerini ve savaşlarını bununla finanse ediyordu. Şimdi o sistem çöküyor. Bu konuları Haziran ayı tarihli *Teori* dergisinde işledik. Hakan Topkurulu, Mustafa Pamukoğlu, Mehmet Perinçek ve Yıldırım Koç gibi isimlerin çok esaslı yazıları var. Mehmet Perinçek’in yazısında, Pentagon’da oynanan savaş simülasyonlarında ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı yenileceğinin saptandığına dair bilgiler de yer alıyor.
Amerika’da bir faşizm beklemiyorum; tam tersine bu halk hareketi faşizmin önünü kesen bir dinamik. Ben orada, Roosevelt dönemini andıran, emekçilere nispeten daha duyarlı ve orta sınıflara olanaklar tanıyan bir döneme doğru gidiş bekliyorum. ABD dışarıya karşı yerel veya vekalet savaşlarına devam edebilir ancak Çin veya Rusya gibi devletlerle cephe cepheye gelecek bir dünya savaşına girme şansı yok. Dünyada dengeler değişti, Amerika’yı dengeleyen Çin, Rusya, İran, Türkiye gibi ülkeler var. Asya’nın, Avrasya’nın yükseldiği bir çağa girdik ve Türkiye bu süreçte önder ülkelerden biri olarak tarihte yeniden büyük roller oynayacak.
— Efendim, dolar saltanatının yıkılıyor olması ve ABD hegemonyasının azalması ile Amerika’daki eylemlilik arasında nasıl bir bağlantı var?
— Amerikan halkı büyük bir halktır; 1776’da bağımsızlık mücadelesi ve insan hakları beyannamesi ile başlayan, 1861-1865 iç savaşında köleciliğe karşı verilen mücadeleyle devam eden tarihsel bir birikimleri var. Abraham Lincoln önderliğindeki bu mücadele, hürriyet ve özgürlük savaşıydı. Amerikan halkı Avrupa’dan giden dinamik, girişken insanlardan oluşuyor. Vietnam Savaşı döneminde de halkın nasıl ayağa kalktığını, Hollywood’dan sanatçılara kadar herkesin nasıl mücadele ettiğini hatırlayalım.
Ancak Amerikan emperyalizmi bitti demiyorum; “hegemonyacılık” emperyalizmin sivri tarafıydı, dünya efendiliği iddiasıydı, o artık sürdürülebilir değil. Ekonomik verilere baktığımızda; satın alma gücü paritesi olarak Çin Halk Cumhuriyeti Amerika’yı geçti. 2030 yılına gelindiğinde Çin ve Hindistan’ın üretim payları Amerika’yı geride bırakacak. Dünyada artık tek efendili bir manzara yok; çok kutuplu, gelişmekte olan ülkelerin de hız kazandığı bir dünyaya gidiyoruz.
— Peki efendim, sosyal medyada da çok konuşuluyor; bu eylemlerin arkasında Trump’ın rakipleri gibi başka güçlerin planlaması olabilir mi, yoksa kendiliğinden gelişen bir süreç mi?
— Bunlar kendiliğinden gelişen hareketler olarak gözüküyor. Hatta hareketin zaafı da bu; başıbozuk yönleri var, yağmalar yapılıyor, vurdu-kırdı var. Bu, hareketin örgütsüz olduğunu gösteriyor. Örgüt ve disiplin güçtür, disiplinsiz hareketler kontrol edilebilir. Dışarıdan kışkırtıldığına dair bir emare görmüyorum. Yani bu kadar yaygın dışarıdan kışkırtılma ihtimali yok. İkincisi, dışarıdan bu hareketleri kışkırtacak bir ülke de yok. Ama tabii Amerikan toplumunda bir isyancı gelenek var; bunu 60’lı yıllarda Vietnam Savaşı’na karşı mücadelelerde ve Amerikan tarihinde de görüyoruz.
Şimdi bir de tabii çok önemli bir azınlıklar sorunu var. Amerika nüfusunda önemli bir siyahi kesim var ki bunlar yoksul ve işsizdir; o yoksul ve işsiz kesim bir hareket potansiyeli taşıyor, yeni bir dünya istiyor ve boyun eğmek istemiyor. Onun yanında Meksika sınırına yakın güneyde daha çok yoğunlaşan ve Amerika’nın her yerine dağılmış olan İspanyol kökenli (Hispanic) vatandaşlar var. Bir de Asya’dan gelenler var; Çin, Vietnam, Laos, Kamboçya, Filipin ve Endonezya kökenli derken, Asya’dan gelen bayağı ciddi bir Amerikalı nüfus mevcut. Bunlar da Amerika’da ikinci sınıf vatandaş konumundalar. Yoksulluk ve işsizlik; siyahiler, İspanikler ve Asyalılar arasında çok daha yaygın. Tabii bunlar da Amerika’nın çok kuvvetli bir zaafını oluşturuyor. Mesela bugün okudum, bu gösterilerde Çin bayrakları açılmaya ve “Çin gel bizi kurtar” gibi sloganlar atılmaya başlanmış. Amerikalı, kendi devletine karşı isyan ederken gözünü, Amerika Birleşik Devletleri’nin rakibi olan devlete dikiyor. Bunlar kendiliğinden çıkan sloganlar tabii. Sonuç itibarıyla bu halk hareketi dışarıdan kışkırtılmıyor. Şu anda örgütsüz ama kaçınılmaz olarak siyasi planda bu harekete sahip çıkacak güçler var ve onların da zamanla bu kitlelerle daha sağlam, disiplinli bağlar oluşturması beklenir.
Efendim, bir izleyicimiz soru göndermiş. “Sayın Perinçek, Amerikan emperyalizminin gerilediğini ya da yok olmaya doğru gittiğini mi söylüyor? Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye veya Orta Doğu üzerindeki uygulamaları artık son mu bulacak?” diye soruyor.
Amerikan emperyalizmi geriliyor ama “yok olmaya gidiyor” demek çok iddialı bir ifade olur. Bunu rakamlarla görüyoruz. Amerikan emperyalizminin en parlak dönemi 1945’te, II. Dünya Savaşı sonrasında başlar; o zaman Amerika dünya ekonomisinin yarısını üretiyordu. Şimdi yarısını değil, dörtte birini bile üretmiyor; diyelim yüzde on beşini üretiyor. Amerika’nın silahlı gücüne bakalım; Nixon döneminde “Üçüncü dünyayı zapturapt altına alacağız, bize kafa tutanları ezeceğiz” diyorlardı. Endonezya’da katliamlar yaptılar, Vietnam’ı, Laos’u, Kamboçya’yı mahvettiler. Bugün ne oldu? Suriye’de Amerika yenildi. Suriye’yi parçalamaya kalktılar, Müslüman Kardeşler’i ve birtakım komşu ülkeleri işin içine soktular. Sonuçta Beşer Esad önderliğinde, Rusya ve İran’ın da desteğiyle dengeler değişti; Türkiye bile Amerika ile mücadele etmeye başladı. Özellikle 2015’ten sonraki Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla Amerika, en ön cephesi olan Batı Asya’da yenildi. Pasifik tarafında Çin’e diş geçiremiyor, Kuzey Kore ile savaşa kalkışamıyor. Amerikan emperyalizmi geriliyor ama yok oldu demek vahim bir hata olur. Ben “yok oldu” demedim, emperyalist olmaya devam edecek ama “hegemonyacılığının” sonuna geldi diyoruz.
Hegemonyacılık; diğer emperyalistlerin (Avrupa, Japonya vb.) üzerinde tahakküm kuran ve dünyada “tek efendilik” iddiasında bulunan bir kavramdır. Artık Almanya, Fransa, Japonya ve Türkiye gibi ülkeler Amerika’ya kafa tutuyor. Doğu Akdeniz’de de inisiyatifi kaybettiler; Türkiye ve Libya, Rusya’nın da olduğu bir denklemle öne çıkıyor. Amerika’nın hegemonyacılığı ve dolar saltanatı yıkılıyor. Dünya bugün dolar saltanatının yıkılmaya başladığını konuşuyor ve bu konudaki en dolu tahliller Vatan Partisi’nden çıkıyor.
Zeynep Keleş hanımefendi soruyor: “ABD’de yaşanan olaylardan sonra ABD, Türkiye için tehdit olmaya devam edebilir mi?”
Tabii ki. Amerika hâlâ “tek dişi kalmış canavar”dır. Karadeniz’de, Ege’de, Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Türkiye’ye karşı kurulan ittifakların tepesinde Amerika var. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’ımıza el koymaya çalışan o “Nemesis” ve “Nabul Dina” gibi intikam odaklı tatbikatların arkasında onlar var. Irak’ın kuzeyinden Umman Körfezi’ne kadar bütün bu cephede Amerika, Türkiye’yi tehdit eden güçlerin en tepesindeki unsurdur. Aydınlık gazetesi, Amerika’nın sınırımızdaki PKK bölgesine yaptığı askeri ve petrol amaçlı yığınakları işliyor; bu da tehdidin sürdüğünün en somut kanıtıdır.
“Dolar saltanatı yıkılıyor diyoruz ama Türkiye’de dolar hâlâ yükselişte, bu nasıl oluyor?” diye çok soru geliyor.
Dolar saltanatının yıkılması; doların, Amerika’nın kâğıt basıp dünyadan haraç aldığı bir sistem olmaktan çıkmasıdır. Doları, Bretton Woods ile dünya parası yaptılar ve altın karşılığını da kaldırdıktan sonra dünyayı haraca bağlayan bir haydutluk aracına dönüştürdüler. Şimdi Amerika’nın gücü zayıfladığı için bu sistem adım adım daralıyor. Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülke, “milli paralarla ticaret”e yönelerek Amerika’ya haraç ödemeyi reddediyor. Süreç işliyor; dolar saltanatı bitmekte olan bir süreçtir. Rusya, Çin, Türkiye, İran ve Venezuela gibi birçok ülkeyi topladığınızda, ortaya dünya ticaretinde çok büyük bir ağırlığı olan, devasa bir nüfus ve ekonomik güç çıkıyor. Yalnızca Çin’i ele alalım; tek başına dünya ticaretinde muazzam bir ağırlığa sahip. Dünyadaki tüm ülkelerin istisnasız birinci ticaret ortağı Çin. Şimdi bu ülkeler milli paralarla değişim sistemine girdi. Rusya giriyor, Türkiye giriyor. Elbette bu bir günde, bir ayda veya bir yılda olacak bir olay değil, bir süreçten bahsediyoruz.
Bu süreç sonucunda doların değişim alanı ve hacmi daralıyor. Örneğin Türkiye ile Çin, Türkiye ile Rusya, Türkiye ile İran veya Venezuela ile diğer ülkeler arasındaki alışverişlerde dolar yavaş yavaş kenara itiliyor. Doları dolaşımdan kaldırdığınız ölçüde Amerika’ya haraç ödemekten kurtuluyorsunuz. Böylece Amerika’nın tabancayı şakağa dayayarak elde ettiği soygun düzeni zayıflıyor. Eskiden beş kez soygun yapabiliyorsa, şimdi bu sayı üçe düşüyor ve giderek azalacak. “Dolar saltanatı yıkılıyor” dememizin nedeni budur; doların dünya çapında bir değişim ölçüsü ve değer aracı olmaktan yavaş yavaş çıkması, yayılma alanının daralmasıdır. Amerika’nın en çok korktuğu şey budur. Geçmişte de ne zaman bir ülke çıkıp “Ben artık dolarla alışveriş yapmayacağım” dese, Amerika o ülkenin üzerine yürüdü; Irak’a saldırısını buna örnek gösterebiliriz. Dolarla değişim Amerika’yı ayakta tutuyor. Amerika 19 trilyon doları aşan borcuyla dünyanın en borçlu ülkesi. Soygun düzeni bile bu kadar borçlanmasına engel olamamışken, şimdi o soygunun son bulması Amerika ekonomisi için büyük bir yıkım anlamına geliyor.
Ayrıca Çin’in elinde 4 trilyon dolarlık Amerikan tahvili ve bonosu var. Çin bunları elinden çıkarmaya başlasa, örneğin Afrika’ya, Türkiye’ye veya başka yerlere bu dolarla krediler açsa, bu durum Amerikan sistemini çok ciddi şekilde tehdit eder. Zaten bu tür eğilimler de görülmeye başlandı. Toplamda baktığımız zaman, sadece borsadaki dolar fiyatına bakarak bir analiz yapmak yanıltıcıdır; çünkü doların fiyatı Türk lirasının zaaflarından kaynaklanıyor, doların kahramanlığından değil. Bizim dolar saltanatının yıkılması konusundaki asıl ölçütümüz, doların dünya piyasalarındaki değişim aracı olarak kullanılma miktarı ve alanıdır. Oradaki daralma ortadadır ve önümüzde daha şiddetli daralmalar olacaktır.
Türk lirasının güçlenmesi adına ne yapılmalı? Cevabı Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” programında yatıyor. Vatan Partisi, önündeki kurultayda bu programı tartışıyor. Bu programın temel kavramı “üretici baş tacı” ilkesidir. 1980’lerde Türkiye’ye dayatılan borçlanma ekonomisi, üreticiyi “kambur” ilan etti. Sanayiciye, tarımcıya “yüksek maliyetle üretiyorsun, rekabet edemezsin, üretme bizden al” dediler. Peki, biz üretmezsek nasıl alacağız? Borç vererek. 1980’den bugüne bu sistemle gelindi ve sonuç iflas oldu. Dışarıdan borçla çarkı çevirme sisteminin bir dayanma noktası vardı ve o noktaya geldik. Borç ödemek için topraklarını, kamu iktisadi teşebbüslerini satar hale geldin. Şimdi Türkiye, tekrar üreticiyi baş tacı yaparak bu döngüden çıkmalıdır.
Zonguldak’taki kömürü veya Anadolu’nun dört bir yanındaki küçük ve orta ölçekli sanayicinin ürettiği ara malını, dünya piyasalarına göre daha yüksek maliyetli olsa bile kendimiz üretmeliyiz. Dışarıya borçlanmamak için maliyetlerin bir miktar yükselmesini göze almalıyız. İçeride ürettiğimiz sürece dış ticaret açığını kapatan bir sürece gireriz ve katma değer yarattıkça teknolojik olarak da gelişiriz. IMF’nin “yüksek maliyetle üretiyorsunuz, vazgeçin” dayatmalarından korkmamalıyız. Ekonomi sağlam olursa para da sağlam olur. Para, malların değişimi için bir araçtır; bardak, lokomotif, makine ve enerji üretirseniz paranız da güçlü olur.
Amerika Birleşik Devletleri hâlâ güçlü bir devlet; inişte olmakla beraber silahlı ve ekonomik güç olarak dünyanın en önemli devletlerinden biri. “Amerika yıkılıyor” demiyoruz, “Amerikan hegemonyacılığının ve dolar saltanatının sonuna geldik” diyoruz. Amerika’nın faşist bir diktatörlüğe değil; halk hareketlerinin yükseldiği, emperyalist karakteri baki kalmakla birlikte otoriter uygulamalarının törpülendiği, halkın taleplerine kulak veren, Roosevelt dönemlerini hatırlatan Keynesyen politikalara yönelen bir sürece girdiğini görüyorum. Oradaki halk hareketleri henüz başıbozuk olsa da, polisle halkın kucaklaşması gibi tablolar, hareketin gücünü ve etkisini gösteriyor.
Dünyada ise hegemonyacılık bütünüyle bitiyor. Çok kutuplu dünya, tek efendiliğin sona ermesi demektir. Sosyalist Çin, doğası gereği yayılmacı veya emperyalist değildir; kendi iç pazarı ve Asya hinterlandı ona yetmektedir. Çin’in hegemonyacı olması için bir sebep yoktur. Dünya artık sırtında bir Amerika haydudu daha taşıyamaz. Çin de 1974’te Birleşmiş Milletler’de açıkça ifade ettiği gibi, hegemonyacılığa karşıdır. Rusya’ya gelince; o da mevcut ekonomik gücüyle bir dünya hegemonyası kurabilecek durumda değildir. Sonuç olarak, dünyanın önünde yeni bir hegemonyacı güç gözükmüyor. Ama çok kutuplu, yani birçok kutubun gözüktüğü ve o kutupların dengelediği daha barışçıl; nispeten, göreli olarak daha paylaşımcı ve kamucu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Türkiye’nin yeri ne olmalı ya da nasıl bir gidişat var? Hangi kutupta yer almalı ya da Türkiye tek başına bir kutup olabilir mi? Türkiye tek başına kutup olamaz ama Türkiye Avrasya topluluğu içinde yerini aldı bile. Artık Türkiye Atlantik’ten önemli ölçüde koptu ve geri dönme ihtimali sıfır. Çünkü bu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın veya AK Parti’nin iradesiyle olan bir şey değil. Hatta Türkiye, Atlantik sisteminden ne zaman koptu? Başında Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanı varken ve NATO’ya bağlı Atlantik sistemi içinde bir ülkeyken. Ama bugün manzara ne?
Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Rusya. Atlantik’te mi? Asya’da. İkinci ticaret ortağı Çin. Çin Atlantik’te mi? O da Asya’da. Türkiye’nin ekonomisi Asya’yla ve komşularıyla bütünleşmeye başladı. Türkiye’nin de Çin gibi en önemli meselesi enerji kaynağı; dış ticaretinde ithalatın %50’ye yakını enerjiye gidiyor. Enerji güvenliğimize bakalım: Irak, İran, Azerbaycan, Rusya. Bunlar da Batı Asya ve Asya ülkeleri. Enerjide de buralara bağlanmış durumdayız. Türkiye’nin ihracatında en önemli payı olan Almanya, üçüncü ticaret ortağımız. Almanya bir Batı ülkesi olsa da o da Atlantik’ten kopuyor. Rusya ile doğal gaz, petrol bağları oluşturdu; yüzünü Çin’e çevirdi. Bunu ben söylemiyorum, Almanya’nın yöneticileri “Artık gözümüz Çin’de” diyorlar, Almanya’da kitaplar böyle yazılmaya başlandı. Demek ki en çok ihracat yaptığımız Almanya bile Avrasya kutbunda yer almaya başladı. Avrasya’daki “Avra”, Avrupa anlamına geliyor; Almanya da o Avrasya’daki Avrupa’nın en önemli temsilcisi.
Bütün bunlara baktığımız zaman Türkiye’nin artık Avrasya içinde konumlandığını görüyoruz. Güvenliğimiz de ekonomik gelişmemiz de orada. Atatürk devrimini tamamlayacağımız, üretim devrimini başaracağımız, toprak bütünlüğümüzü güvence altına alacağımız ve terörü bitireceğimiz iklim budur. Onun için Türkiye’nin tekrar Avrasya’dan ayrılıp Amerika güdümüne gireceği, Amerika ile anlaşacağı, Kıbrıs’ta Amerika’nın rotasına gireceği gibi iddiaların ihtimali sıfırdır. Yüzde bir ihtimal demiyorum, sıfır ihtimal. Çünkü ülkelerin belli yönelişleri var; inişler çıkışlar, zikzaklar olur ama Türkiye bu yöne nesnel dinamiklerle girdi. Nasıl Atatürk, İstiklal Savaşı’nı kazanacağından emin olarak Anadolu’ya çıktıysa ve “Ya istiklal ya ölüm” diyerek başka bir yol bırakmadıysa, Türkiye’nin bugün Avrasya’ya yerleşmesi de doğal bir süreçtir. Buradan geri dönüş, Türkiye için bataklıkta boğulmak ve parçalanmak demektir. Türkiye parçalanamaz; Özgür Bursalı kardeşimizin dediği gibi, “Atomu parçalayabilirler ama Türkiye’yi parçalayamazlar.”
*Komünist Enternasyonal Belgelerinde Türkiye* isimli kitabım üçüncü defa ve geliştirilmiş bir şekilde basıldı. Okumak isteyenler hem kitapçılardan hem de *kaynakyayinlari.com* üzerinden kitaba ulaşabilirler. Bu kitap, 1919-1940 yılları arasını, yani Türkiye’nin devrimci dönemini kapsıyor. 1975’te Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde başladığım, on binlerce sayfa tarayarak oluşturduğum bu çalışma; Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye bakışı, Türkiye’deki işçi devrimcilerinin kendi ülkeleri hakkındaki görüşlerini ve dönemin önemli makalelerini içeriyor.
Bugün “insanlığın enternasyonalizme ihtiyacı her zamankinden daha yakıcıdır” diyorum çünkü günümüzün enternasyonalizmi; ABD hegemonyasına ve emperyalizme karşı ezilen dünya ülkelerinin, halklarının ve hatta Amerika’daki halk hareketlerinin beraberliğidir. Kitabın girişinde Komünist Enternasyonel’in bazı hatalarını da eleştirdim. Çünkü bir merkezden, Moskova’dan Türkiye’nin, Çin’in veya Almanya’nın stratejisini üretemezsiniz. Üretmeye kalktığınızda doğru sonuçlar çıkmıyor. Çin, kendi yolunu çizdiği için devrimini gerçekleştirdi. Türkiye Sosyalist Hareketi de bu tür dayatmaların bedelini ağır ödedi. Bu kitap, hem tarihçiler hem de Türkiye’nin bağımsız yolunu çizecek olan devrimciler için çok derin dersler barındıran bir başucu kaynağıdır.
İç siyasete dönecek olursak; Türkiye’de son dönemde Kürtçe şarkı veya dil tartışmaları üzerinden bir kışkırtma yapılmak istendiğini görüyoruz. Türkiye’de Ödemiş’ten Kepsut’a, Edirne’den Gaziantep’e, Yüreğir’den Malatya’ya kadar düğünlerde hem zeybekler oynanıyor, hem halaylar çekiliyor, hem horonlar tepiliyor. Türkiye’de Kürtçeye karşı bir bağnazlık yoktur; biz imparatorluk geleneğinden gelen büyük bir milletiz. Ben geçmişte Türkiye’nin dört bir yanında binlerce kişilik spor salonlarında, Diyarbakır cezaevinde öğrendiğim Kürtçeyle türküler söyledim. O büyük Türk nüfusu içerisinde en küçük bir irkilme görmediğim gibi, aksine çok büyük bir sevgi ve kardeşlik gördüm. Bu tür tartışmalar, birliği bozmaya yönelik yapay kışkırtmalardır. Zaten şimdi bakın, burada öyle muazzam bir yalan var ki; tabii her iki çocuk da bizim çocuğumuz. Ama ölen çocuk, Kürtçe türkü söyleyen ya da Kürtçe müzik çalan değil. Müziği çalan çocuk ölmedi, öbürü öldü. Kürtçe müzik çalıyordu da öldürdüler; yani öldüren, müziği çalan. Aralarında bir kavga çıkıyor ve o kavga sırasında öldüren, maalesef müziği çalan kardeşimiz. Öbür kardeşimizi de kaybettik. Yani bu kadar da yalan olmaz. “Kürtçe türkü söyleyeni öldürdüler” diye Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin hiç sıkılmadan, utanmadan tweet attıkları bir kampanya yaptılar. Halbuki ölen çocuk, “Ezan okunuyor, müzik çalmayalım arkadaş” diyen çocuk; orada bir münakaşa oluyor ve müzik çalanlar, genç kardeşimizi öldürüyorlar. Yani her şeyi yalan olan bir kampanya yürütüldü. Tabii üzülüyoruz, hem gencimizi kaybettiğimiz için hem de ailesi çıkıp bu olayı, yalan olduğunu, tam tersi bir olay yaşandığını anlattı. İçişleri Bakanlığımız ve Ankara Valiliği de açıklamalar yaptılar.
Buna benzer yalanlar oluyor. Mesela İzmir’deki o ezan olayı; içine müzik yayını karıştırmak falan… Kim yapar bunu? Kimin aklına bu fesat gelir? O da acayip bir şey. Yani bu birtakım “cin fikirli” insanların yaptığı bir şey mi, hiçbir değeri olmayan birinin işi mi yoksa hakikaten bir kışkırtmanın parçası mı? Son günlerde bu tür kışkırtmalar arttı. İşte Ranting Vakfı’na (RAND Corporation) yazılanlar vesaire… Böyle art arda bunların gelmesi, insana ister istemez RAND Corporation’ın Ocak ayındaki raporunu hatırlatıyor.
O raporda Türkiye’de birtakım karışıklıklar çıkacağı söyleniyordu ve dört senaryo vardı. Senaryolardan biri, Türkiye’nin Amerika’ya “zor bir müttefik” olarak kafa tutan bir müttefik olarak devam edeceği yönündeydi. Diğerinde ise Amerika’nın muhalefeti birleştirerek mevcut hükümeti devirip, Batı’ya tekrar bağlanan bir hükümet kurduracağı senaryosu yer alıyordu. O raporda; içerideki çelişmelere, kaosa, kargaşaya, etnik ve mezhepsel ayrışmalara, bunun yanında LGBTİ gibi hareketlerin birleşmesinden doğan bir muhalefete göndermeler vardı. RAND Corporation, hepimizin bildiği gibi CIA’ya resmi olarak bağlı olan bir strateji kuruluşu; Amerikan devletinin planlarını ve senaryolarını bir bakıma yansıtan bir örgüt. Maalesef o yönde bazı şeyler görüyoruz. Ama bunların başarılı olma ihtimali yok, onu da vurgulayarak belirtelim.
Ancak önümüzde bir ekonomik zorluk dönemi var, hatta o zorluk döneminin şu anda içindeyiz. 7 milyon işsiz, 3 milyon daha geliyor, 10 milyon işsiz… Amerikan emperyalizmi, bu zorluk döneminden yararlanmak istiyor. Onları görüyoruz ve ona göre mevzimizi tutuyoruz.
İnsanın aklına tabii çeşitli sorular geliyor. Örneğin, bugün hazırlanırken Özgür Özel’in (CHP Grup Başkanvekili), anayasanın meşruluğuyla ilgili yaptığı çıkış aklımıza geldi. Geçmişe dönüp baktığımızda, 14 Haziran 2017’de Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Gayrimeşru anayasayla görev yapıyorlar” diye bir çıkışı var. Yine aynı dönemde Sayın Bülent Tezcan, o zaman CHP Parti Sözcüsü’ydü, “Anayasa gayrimeşrudur” diyen ifadeleri vardı. Bir yandan erken seçim tartışmaları, bir yandan RAND raporundaki vurgular, o çeşitli darbe imaları ve “Türkiye’de darbe olur mu?” söylentileri… Bir yandan da erken seçimin aslında sıkça tartıştırılıyor olması… Hem İzmir’deki ezan konusu hem de Ankara’da öldürülen gencimiz üzerinden yaratılan tartışma… Ne oluyor? Bir hazırlık mı var? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu kadar gelişmenin bir arada olması bir tesadüf mü? İşte RAND Corporation raporlarından bunların hepsini okuyabiliyoruz. Yakında Serdar Üsküplü arkadaşımız bu raporla ilgili bir dizi yazı hazırlayıp kamuoyunu aydınlatacak. 13 Haziran 2017 günü Sayın Kılıçdaroğlu, CHP grup toplantısında bir konuşma yaptı. Altını çiziyorum, bir televizyon programındaki sohbet değil, doğrudan resmi bir grup toplantısı. Orada Sayın Kılıçdaroğlu, “Bu anayasa gayrimeşrudur, bu anayasaya göre kurulan hükümet gayrimeşrudur ve bu hükümetin bu anayasaya dayanarak yaptığı bütün işler gayrimeşrudur” dedi.
Bu vahim bir açıklama. Neden? Çünkü bir muhalefet, hükümet hakkında “kanunları çiğniyor” diyebilir, “seçimlerde Yüksek Seçim Kurulu kanuna aykırı kararlar verdi” diyebilir, hatta “diktatör” veya “otoriter” diyebilir. Bunlar gerçek değilse bile siyasetin içindedir. Ama “gayrimeşru” demek çok farklı bir şeydir. Üniversitede kamu hukuku ve devlet teorisi hocalığı yapmış biri olarak söyleyeyim; meşruiyet meselesi hukukta ve siyaset biliminde “itaat” kavramıyla açıklanır. “Meşru” demek, “itaat edilecek hükümet” demektir. “Gayrimeşru” dediğiniz zaman, “Bu hükümete itaat etmeyin” demiş olursunuz.
Bunu Kılıçdaroğlu bilerek mi söylüyor yoksa birileri mi ona söyletiyor bilmiyorum ama 13 Haziran’da grupta söyledi, arkasından 14 Haziran’da Şirin Payzın’a (CNN Türk’te) söyledi. Sonra bu söylemler Canan Kaftancıoğlu’na kadar geldi. CHP’den bir öz eleştiri gelmiyor. Gayrimeşru dediğiniz an, aslında sizin oturduğunuz koltuk da gayrimeşrudur; çünkü milletvekili seçimleri de bu anayasaya göre yapılıyor.
Tabii 3-4 gün önce Kılıçdaroğlu, “Efendim bizim sokağa dökülmemizi istiyorlar, böyle planlar yapıyorlar” dedi. Hatta konuşmasından, “Tayyip Erdoğan bu planları yapıyor, sokağa dökünce de OHAL ilan edecek” anlamı çıkıyor. Bu akla ziyan bir senaryo. Bugünkü hükümetin; dış baskılarla, ekonomik tehditlerle uğraştığı bir süreçte milleti sokağa dökmeye yönelik kışkırtmalar tertiplemesi mantıklı değil. Zaten sokağa dökülünce OHAL ilan etme planları falan, ana muhalefete yakışmayan ciddiyetsiz şeylerdir.
Sonuç itibarıyla “gayrimeşrudur” demek; “Kazmayı, küreği, baltayı alın, bu hükümeti devirin” demektir. Hukuk dilinde ve siyaset ilminde bunun başka bir anlamı yoktur. Bunu diyenler, Türkiye’deki mevcut siyaset zemininin dışına çıkıyorlar. Benim kanaatime göre CHP bunu bilerek söylemiyor; çünkü ciddiyetsiz ve sorumsuz bir açıklama. Bir Deniz Baykal’a veya bir Onur Öymen’e bunu söyletemezsiniz, bunlar ciddi adamlardır. Ama maalesef bugünkü CHP yönetimine söyletiliyor ve bu durum, RAND Corporation’ın raporuyla örtüşüyor.
CHP, bilerek veya bilmeyerek Amerikan planları içerisinde roller üstlenmeye çalışıyor. Yalnız bu tespitler değil; Doğu Akdeniz’deki konumlanmaları, Atlantik sistemiyle hareketleri, 9 maddelik programda “IMF’nin kapısını çalalım” demeleri, HDP, PKK, FETÖ ile işbirlikleri, Selahattin Demirtaş’ı hapisten kurtarma çabaları, Davutoğlu ve Babacan ile kurdukları ittifak… Neresinden baksanız RAND’ın “muhalefeti birleştirerek kaosu yaratma” planı içerisindeler.
Türkiye’nin Avrasya’dan ayrılıp tekrar Amerika kontrolüne dönme ihtimali yok. Bu ancak savaşla olur; Amerika gelir, Türk ordusunu yener, Ankara’yı ele geçirir, o zaman o merkezli iktidarı kurar. Var mı böyle bir ihtimal? Suriye’de, Irak’ta, Libya’da yenilen Amerika’nın, Türkiye’de böyle bir şansı yok. Amerika şu anda, Türkiye’yi denetim altına alamayacağını bildiği için onu “yaralamaya”, “berelemeye”, “hançer saplamaya” çalışıyor. Türkiye’nin güçlerini tahrip etmeye yönelik bir Amerikan politikası ile karşı karşıyayız.
Erken seçim ihtimali şu anda yok. Hükümet krizi yok ama önümüzde ekonomik zorlukların ağırlaşacağı bir tablo var. 10 milyona ulaşacak işsizlik, iflaslar, dış ticaret açığı… Hükümet de bu zorlukları görüyor. Cumhur İttifakı’nın genişletilmesi gerektiğini ifade etmeleri, bu zorlukların ciddiyetini gösteriyor. Bu zorluklar Türkiye’yi erken seçime götürebilir ama şimdi değil. Bu durum, hükümetin izleyeceği politikalara ve zorlukları yenmek için “üretim devrimine” yönelip yönelmeyeceğine, milli güçleri birleştiren bir ittifak haline gelip gelmeyeceğine bağlıdır. O zaman erken seçime gerek kalmayabilir. Ama bunları yapamazsa erken seçim Türkiye’nin gündemine gelir.
Vatan Partisi’ne gelince; bakın, artık Türkiye televizyonlarında Vatan Partisi’nin liderlerinin katılmadığı program yapılamıyor. Bütün arkadaşlarımız; genel sekreterlerimiz Utkur, Reyhan, Serdar, Üsküplü, İlker, Yücel, Osman, Erbil ve diğer genç liderlerimiz, yani Serhan Bolluk da dahil olmak üzere bütün arkadaşlarımız televizyonlara davet ediliyorlar. Niçin davet ediliyorlar? Vatan Partisi katıldı mı televizyonlar izleniyor. Vatan Partisi yoksa izlenme oranları düşüyor. Çünkü artık sistem içindeki çözümler tükendi. Toplum, sistem dışında köklü çözümü olan Vatan Partisi’ni merak ediyor ve ona yönelmeye başladı. Bunu çok açık bir şekilde görüyoruz.
Anketler bunu gizlemeye çalışıyor çünkü anketler ısmarlanarak, parayla yaptırılıyor. Onu da söyleyeyim; bizden de geçmişte o tür anket talepleri olmuştur. Bütün anketçileri burada itham etmeyeceğim ama parayı bastınız mı istediğiniz anketi çıkartırsınız. Mesela birtakım şeyler çıkar ortaya; Emine İlker Tarahan gibi diyelim falan, bir bakarsınız anketlerde neredeyse iktidara geliyor. Yani onların hepsi satın alınan anketlerdir. Ondan sonra bunları bilelim. Onun için anketlere hiç kimse güvenmesin, inanmasın. Anketlerle Türkiye’nin iktidarı tayin edilmiyor ama topluma bir yön verilmek isteniyor. “Şu partileri seçin, sistemin içindeki şu şu şu partiler içinde tercih yapın” deniliyor. Ama bunlar seçenek değil.
Vatan Partisi bugün Türkiye’nin her bölgesinde; Güneydoğu’da, Doğu’da ve Batı’da güçleniyor. Hani bazı partiler var, Güneydoğu’da var Batı’da yok, Batı’da var Güneydoğu’da yok; Vatan Partisi öyle bir parti değil, Türkiye’nin her yerinde var. Bunu büyük bir sevinçle söyleyeyim; özellikle Güneydoğu ve Doğu bölgesinde şu anda Vatan Partisi’ne yönelen talep çok güçlü. Ama Batı’da, Trakya dahil Marmara’da, Antalya’da, İç Anadolu’da ve Türkiye’nin her yerinde çok güçlü bir yöneliş var. Zaten bu da televizyon programlarına yansıyor.
Efendim, dün HDP’ye oy verenlere bir çağrı yaptınız, bir uyarı niteliğinde. Ben bu çağrıyı soracağım. Bir de şunu da sormak istiyorum: HDP’nin kapatılmasıyla ilgili bir kampanya sürdürüyor Vatan Partisi ve bu, toplumun geniş kesimlerinde de tartışılan bir konu haline geldi. HDP kapatılırsa bu 5 milyon oy nereye gider? Bu da tabii tartışılan önemli bir konu. Ne söylemek istersiniz?
HDP kapatılırsa bu 5 milyon oyun büyük çoğunluğu, HDP’nin kapatılması için mücadele eden partilere gider. Bakın şunu söyleyeyim; HDP’nin şu anda en yakın müttefiki Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin HDP’leştiğini bile söyleyebiliriz. Ama HDP kapatılırsa CHP’ye oy gitmez. Belki İstanbul gibi CHP’nin meclise sokmak için HDP’ye gönderdiği oyların bir kısmı CHP’ye döner; ama esas Güneydoğu ve Doğu’daki HDP oyları ile büyük kentlerimizdeki Kürt vatandaşlarımızın oyları Cumhuriyet Halk Partisi’ne gitmez. HDP’ye karşı kararlı mücadele yürüten partilere, yani AK Parti’ye veya Vatan Partisi’ne gider; hatta Milliyetçi Hareket Partisi’ne bile gider. Ama Cumhuriyet Halk Partisi’ne oradan çok cüzi miktarda oy gidebilir.
Bu çok önemli bir gerçek çünkü Kürt vatandaşlarımız ve Güneydoğu’da yaşayan insanlarımız HDP’den kurtulmak istiyor. HDP’nin kapatılması onlarda büyük bir ferahlık yaratacak; “Bir beladan kurtulduk” diyecekler. Onu bir bela olarak görüyorlar. PKK terörü; teröre sebep olan, çarşıları, köyleri yaşanmaz hale getiren, can güvenliğini ve üretimi sarsan bir bela. Onun için yurttaşlarımız bir an evvel bunun temizlenmesini ve üzerlerindeki baskının kalkmasını istiyor. Evet, oylar veriliyor ama o oylar bir baskıyla veya “namus belası” diyerek veriliyor. HDP kapatıldığı zaman bu baskılardan da kurtulmuş olacaklar; Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içerisinde ekonomik gelişmeye, yoksulluktan ve işsizlikten kurtulmaya, toprağını ekip biçmeye, merasında hayvanını otlatmaya, fabrikasında ve çarşısında özgürce çalışma koşullarına kavuşacaklar. HDP’nin kapatılması en büyük alkışı Güneydoğu ve Doğu’dan alacaktır. Bunu oradaki muhtarlar ve kanaat önderleri ile sürekli konuştuğum için çok iyi biliyorum. HDP’ye oy verenler de HDP kapatıldığı zaman alkışlayacaklar.
Bu kampanya nasıl gidiyor? Başvurular yaptınız ve sık sık da Vatan Partisi… Yalnız mı Vatan Partisi bu konuda?
O kampanya başlamak üzere. Bu, bir parti dışı inisiyatif olarak düşünülmüştür. Yani biz bunu bir Vatan Partisi kampanyası olarak değil; bütün partilerden veya partisiz, Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne, huzura ve barışa inanan vatandaşları kucaklayan bir kampanya olarak tasarladık.
Demin de sordunuz; Habertürk televizyonunda bir çağrı yaptım. HDP tabanına, oy verdikleri için yanlış yaptıklarını söyledim. O da çok önemli. “5 milyon vatandaş ne yapıyorsa doğrudur” diye bir şey yok. Geçmişte Turgut Özal’a oy verildiği için de seçmen doğru yapmamıştır. Oylar her zaman doğru muhakemenin sonucu değildir. Bugün HDP’ye verilen oylar da Türkiye’nin ve o oyu veren insanların iyiliğine değildir. Seçmenler yanılabiliyor, halklar yanılıyor. Düşünsenize; Beethoven’ı, Marx’ı, Engels’i, Hegel’i, Bismarck’ı, Goethe’yi içinden çıkarmış Alman milleti, Hitler’e oy verdi. İktidar yaptıktan sonra da oyları daha da arttırdı. Neyle ödedi Almanya? 10 milyon insanı gitti. Hitler’e oy vererek 10 milyon insanı kurban etti, sonra pişman oldu. Onun için halklar her zaman doğru yapmaz. Yanlış oya “yanlış oy” demek bir vatandaşlık görevidir ve aynı zamanda önemli bir siyaset görevidir.
Ben buradan, Ulusal Kanal aracılığıyla HDP’ye oy veren vatandaşlarıma sesleniyorum: HDP’ye oy vermek demek, Mehmetçik’e kurşun sıkanlara destek olmak demektir. HDP’ye verilen her oy, Mehmetçik’e kurşun sıkmaya hizmet eder. Çünkü HDP çok açık bir şekilde PKK’nın hizmetindedir. HDP’ye verilen oylar Mehmetçik’e kurşun olarak, mayın olarak dönmektedir. Aynı zamanda işsizlik olarak, fabrikaların kapanması olarak, meralarda hayvan otlatamamak olarak bize fatura olarak geri dönmektedir. Onun için HDP’ye oy vermeyelim.
HDP’yi kapatmak Yargıtay Başsavcılığı’nın görevidir. Kapatmaması, bir hukukçu olarak söyleyeyim, en hafif tabiriyle görev ihmalidir ve hukukun dikkate alınmamasıdır. HDP kapatılmalıdır. HDP kapatılırsa PKK en ağır darbeyi yer ve halk da zincirlerinden kurtulmak yönünde en önemli mevziyi kazanmış olur.
Burada tek sorumluluk yargının mı, yoksa meclisteki diğer partilerin, özellikle iktidar partisinin ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin sorumluluğu var mı?
Televizyon tartışmalarında da görüyoruz; HDP ile ittifak kuran CHP gibi, İYİ Parti gibi partiler “Bizim HDP ile ittifakımız yok” diye yeminler ediyorlar. Herkesin gözü önünde beraberler. İYİ Parti’yi MHP’nin içinden kopardılar, getirdiler; CHP’nin yanına koyarak HDP’nin de yanına koymuş oldular. Bunu görmemek mümkün değil. Buradan tekrar söylüyorum; CHP’ye, İYİ Parti’ye, Saadet Partisi’ne sesleniyorum: Siz HDP’ye karşı mısınız? O zaman kapatılması için siz de başvurun. Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesine göre mecliste grubu olan partilerin böyle bir başvuru hakkı ve sorumluluğu var. CHP ve İYİ Parti niçin “HDP kapatılsın” diye dosya vermiyor? Çünkü onun müttefikisiniz. Çok açık söyleyeyim.
AK Parti’nin ve hükümetin de sorumluluğu var. Hükümet, Bakanlar Kurulu kararı alıp Adalet Bakanlığı aracılığıyla Yargıtay Başsavcılığı’na kapatma davası açılması talebiyle başvurabilir. AK Parti’nin de mecliste grubu olduğu için 100. madde gereği karar alıp dosyayı Yargıtay Başsavcılığı’na verme hakkı var. O zaman ben de anlarım ki AK Parti, PKK’ya karşı topyekûn mücadelede ciddi bir adım atmış oluyor.
Evet, silahla mücadele ediyoruz. Hükümetimiz 24 Temmuz 2015’te PKK’yı hendeklere gömmek için harekat başlattı. Arkasından Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı… Bunların hepsi PKK’ya karşı çok güzel harekatlar. Ama bu mücadele topyekûn olmalıdır. İşte İçişleri Bakanlığımızın yayınladığı, belediyelerdeki kayyum sistemi ve mevcut durum raporu var. Bu raporda PKK ve HDP belediyelerinin cenaze araçlarıyla, iş makineleriyle nasıl PKK’ya hizmet ettiği, nasıl haraç topladığı, nasıl insan devşirdiği bütün delilleriyle var. Diyarbakır Anneleri’ne kulak verelim; “Benim çocuklarımı HDP toplayıp PKK’ya götürdü” diyorlar. Yani HDP, PKK’nın asker alma servisi ve maliye bakanlığı gibi çalışıyor. Adam topluyor, propagandasını yapıyor. Bu şekilde terörle mücadele kesin sonuca ulaşır mı? Onun için HDP kapatılsın ve bütün partileri bu konuda yetkilerini yerine getirmeye davet ediyorum.
Ahmet Davutoğlu sürekli Vatan Partisi’ni hedef alıyor ve “iktidarın üçüncü ortağı” ifadesini kullanıyor. Buna ne diyeceksiniz?
Biz iktidarın üçüncü ortağı değiliz. Bugün hükümette yer almıyoruz. Üçüncü ortağı olsaydık Türkiye üretim devrimini yapardı ve PKK’ya karşı mücadelede kesin zaferi çoktan kazanmış olurdu. Ama biz bugünkü saflaşmada; yani Atlantikçilerle Milliciler arasındaki saflaşmada, milli cephenin en tutarlı, en kararlı partisiyiz. Merkezinde Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, Davutoğlu, Babacan, Abdullah Gül, HDP ve FETÖ’nün bulunduğu bir blok var. Bu, Amerika’nın Atlantik bloğudur. Bir tarafta da bizden farklı programları, siyasetleri olsa da milli diyebileceğimiz vatansever partiler var; AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi. Tabii CHP ve İYİ Parti tabanında da vatansever unsurlar var ama maalesef peşinden gittikleri partiler, o insanların özlemlerine cevap veren partiler değil. Biz şimdi bu bakımdan üçüncü ortak falan değiliz; iktidar sahibi de değiliz. Ama şunu da görüyoruz: Vatan Partisi, Türkiye’nin öndeki sorunlarını en doğru gören, tahlil eden ve o sorunlara çözüm üreten partidir.
Vatan Partisi’nin tarihine bakarsak; öncesinde ne dediysek Türkiye oraya geldi. “FETÖ’yü temizlemeden olmaz” dedik, Türkiye FETÖ’nün üzerine yürüdü. “PKK ile ancak silahla baş edilir ve bu örgüt silahla temizlenir” dedik, Türkiye oraya geldi. “Amerikan emperyalizmiyle ittifak olmaz, borçlanma ekonomisiyle batarız” dedik. Türkiye şimdi o tecrübeyle bunu öğrendi ve üretim ekonomisi kurmak için bocalamalar başladı. Sonrasında “Türkiye’nin müttefikleri önce komşularımızdır; Suriye’dir, Irak’tır, İran’dır, Azerbaycan’dır ve Asya ülkeleridir; Türk Cumhuriyetleri, Çin, Rusya, Hindistan bunlardır” dedik. Türkiye buraya geldi. Yani sonuç itibarıyla Vatan Partisi’nin programı, stratejisi ve siyasetleri bir bir Türkiye’nin önüne geliyor. Bu, Vatan Partisi’nin öngörü zenginliğinden, kabiliyetinden ve aynı zamanda doğru program üretme, doğru strateji ve siyaset kurma yeteneğinden kaynaklanıyor.
Bunu gören Amerikalısı, Almanı falan da diyor ki; “Vatan Partisi bu iktidarı yönlendiriyor ve bu iktidarın ortağı.” Ancak Sayın Davutoğlu bu söylemi başka amaçlarla sürekli gündemde tutuyor. Vatan Partisi ile AK Parti ve MHP’nin arasını açmak, araya bir kama sokmak; yani AK Parti’ye ve MHP’ye “Vallahi billahi biz Vatan Partisi ile beraber değiliz” dedirtmek istiyor. Böylece Türkiye’nin milli güçleri arasındaki beraberliği zaafa uğratmak ve Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın 11 Mayıs günü söylediği “Bu iktidarın temelini güçlendirmek lazım” şeklindeki öngörüsünü ve niyetini baltalamak için yapılan propaganda bunlar. Onlar da kendi siyasetlerini Amerika açısından yapıyorlar.
Sayın Davutoğlu kim? Başbakanlıktan gönderildiği zaman Foreign Policy, “America loses its man in Ankara” dedi. Yani “Amerika, Ankara’daki adamını kaybetti.” Amerika’nın Ankara’daki adamı olunca ne oluyor? Türkiye’de her şeyi kaybettiniz. Demin de söylediğim gibi Sayın Davutoğlu, Amerika’nın tahrip etme politikasının hizmetinde olarak, Türkiye’nin milli güçleri arasına nifak sokmaya çalışmak, tereddütler ve tepkiler yaratmak gibi bir çizgi izliyor.
***
Efendim, süremizin sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz, hem bizlerin hem izleyicilerimizin sorularını yanıtladınız; dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirdiniz. Önümüzdeki hafta yine burada olacağız.
Değerli izleyenler, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, her hafta “Çıkış Yolu”nda olduğu gibi Türkiye’nin ve dünyanın gündemini yorumladı. Sizlerden çok fazla soru geliyor; biz o soruları mümkün mertebe birleştirip Sayın Perinçek’e yöneltmeye çalıştık. Merak etmeyin, gelen önerileri ve eleştirileri de Vatan Partisi yöneticilerine mutlaka iletiyoruz; bu programda da sıkça sormaya çalışıyoruz.
Birazdan “Gece Görüşü” ile Deniz Çağlayan arkadaşımız sizlerle olacak. Mutlu günler efendim, sağlıkla kalmaya devam edin. Görüşmek üzere.

