İlk adım frekans. Hedef HD yayın. Daha iyisini, daha güzelini sunmak ve yüksek yayın kalitesine ulaşmak için kolları sıvadık. Türkiye’nin Milli Televizyonu Ulusal Kanal, yeni yayın dönemine yeni frekansıyla başlıyor. HD yayın olanağına kavuşmak için ilk adımı atıyoruz, yeni frekansa geçiyoruz. Ayrıntılı bilgi almak için 0212 912 32 80’i arayın. 1 Eylül’e kadar frekans ayarlarınızı değiştirmeyi unutmayın.
Sevgili izleyiciler, sevgili dinleyiciler merhaba! “İzleyiciler” derken televizyon seyircilerini, “dinleyiciler” derken de Ulusal Radyo takipçilerini kastediyorum. Değerli izleyiciler, bugün bu frekansta radyodakiler hariç olmak üzere son yayınımızı gerçekleştiriyoruz. Programın konuğu olan Doğu Bey de bu duruma şahitlik edecek. Bu frekanstan yayınlanan son programımız “Çıkış Yolu” olacak, çünkü 1 Eylül’den itibaren Ulusal Kanal yeni frekansına geçiyor. Aslında yayınımız şu an her iki frekansta da mevcut; iki yerden birden yayın yapıyoruz. Ancak bu yayından sonra mevcut frekanstaki ekranımız kapanacak. Yeni frekansa geçişle ilgili yönlendirmeler, ekranın altında yol gösterici talimatlar veya tavsiyeler şeklinde yer alacak. Böylece Ulusal Kanal’ın mevcut frekansındaki son yayını gerçekleştirilmiş oluyor.
Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek. Ulusal Kanal’ın bu yeni frekansa geçmesi, HD yani yüksek çözünürlüklü yayına geçiş anlamını taşıyor. “HD” demeyi tercih ediyorum; daha net ve kaliteli bir yayın olacak. Sineğin kanat çırpışının bile görünebildiği bir netlikten bahsediyoruz. Bu, olumlu bir sıçrama ve atılım; Ulusal Kanal’ı tebrik ediyoruz. İzleyicilerimiz yeni frekans ayarlarını kolaylıkla yapabilirler; hem kanalın web sayfalarında hem de ekranda nasıl yapılacağı anlatılıyor. Ayrıca öğrendiğim kadarıyla, evlerdeki uydu alıcılarının (receiver) %90’ı bir komut verdiğinizde otomatik olarak güncelleniyor.
Bütün seyircilerimizin ve dinleyicilerimizin geçmiş bayramlarını bir kez daha kutlayalım. Umarım herkes gönlünce bir bayram idrak etmiştir. Tatilini uzatanlara da buradan sevgilerimizi gönderelim.
— Siz bayramın sonuna kadar İstanbul’daydınız Doğu Bey?
— Evet efendim, hiçbir yere gitmedim.
— Partideki bayramlaşma hangi gündü?
— Üçüncü gündü. Bir gazeteci arkadaşım da üçüncü gün ziyaretime gelmişti.
Bu hafta hem bayram haftasıydı hem de zafer haftasıydı. Türkiye’de iki tane 26 Ağustos yaşandı. Yetkili makamlarda olsaydınız Kocatepe’de mi olurdunuz, Malazgirt’te mi?
— Şimdi ikisi de çok önemli, bir tercih söz konusu değil. Malazgirt Zaferi, Anadolu’yu Türk boylarına açan büyük bir olaydır. Bu vatanı bize vatan yapan sürecin önemli bir tarihi. Türkler daha önce de Bizans ordularında savaşmış ya da çeşitli göçlerle Anadolu’ya gelmiş olsalar da, bugün “Türküm” diyen büyük kitlenin Anadolu’ya yerleşimi 1071 sonrası gerçekleşmiştir. 26 Ağustos aynı zamanda Büyük Taarruz’un başlangıcıdır. 26 Ağustos’u Malazgirt’e, 30 Ağustos’u zafer kutlamalarına bırakarak bu tarihleri birbirini tamamlayan bir bütün olarak düşünebiliriz. 30 Ağustos, Malazgirt’le başlayan sürece son noktayı koyan, Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalistlere ve onların piyonlarına karşı kesin zaferdir. Yani özetle, 26 Ağustos’ta Malazgirt’te, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da oluruz.
Şu anda bir Osmanlı-Selçuklu mirası ile Cumhuriyet ve Atatürk mirasını çarpıştıran yanlış bir anlayış var. Bazı Atatürkçüler, Osmanlı-Selçuklu mirasını devrimcilerin mirası değilmiş gibi dışlıyorlar. Bu çok büyük bir hata. Eğer Türklerin bir imparatorluk birikimi olmasaydı Atatürk gibi bir lider çıkmazdı. 1905 Rus, 1908 Türk, 1909 İran ve 1911 Çin devrimleri, çağımızın imparatorluk temelli devrimleridir. 1914 Çanakkale direnişimiz de bu süreçte belirleyicidir. Çanakkale direnişi sayesinde Rus Çarlığı yıkılmış, İngiliz ve Fransız donanmaları Rusya’nın imdadına yetişememiştir. Bu sayede Ekim Devrimi gerçekleşmiş ve Sovyetler, Çarlık Rusyası’nın Türkiye’yi paylaşma anlaşmalarını çöpe atarak İstiklal Savaşı’mızda yanımızda yer almıştır. Hatta Sovyet orduları Kars, Ardahan ve Iğdır’ı hiçbir direnişle karşılaşmadan terk ederek Türkiye’nin doğu sınırlarının belirlenmesine katkı sağlamıştır.
Sovyet Rusya sayesinde Türkiye’nin düşmanı bir eksilmiş, bir dost kazanılmıştır. Kocatepe’deki o meşhur fotoğrafta, Atatürk’ün arkasında yer alan Sovyet komutan figürü bu stratejik dostluğun bir simgesidir. O fotoğraftaki kişi tam olarak belirlenemese de Taksim Anıtı’nda yer alan Sovyet elçisi Aralov, bu stratejik kader birliğini belgeler. Atatürk’ün “Sovyet dostluğundan ayrılmayacaksınız” vasiyeti, sadece bir vefa değil, Türkiye’nin dünya dengelerindeki yerini tayin eden stratejik bir tespittir. 1946’da Atlantik sistemine pürüzsüz bir şekilde geçilmesi ve sonrasındaki “Rusya tehdidi” propagandası, bu stratejik birikimin nasıl heba edildiğinin bir örneğidir. Mehmet Perinçek’in, Sovyetler Birliği’nin Kars, Ardahan ve Iğdır’ı istediği yönündeki iddiaların gerçekçi olmadığını ve bunun bir milletvekili tarafından söylenen sorumsuz bir beyanat olduğunu ispatladığı çok değerli incelemeleri oldu. Bu konuyu aradan sonra konuşacağız.
Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” devam edecek. Kısa bir aranın ardından Sayın Doğu Perinçek ile konuşmaya devam ediyoruz.
Sevgili izleyiciler, tekrar yayındayız. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. “Bunun önemi nedir?” sorusunda kalmıştık. Şunu vurgulamak gerekir: İmparatorluk mirası olmasaydı, Türkiye’nin Cumhuriyet Devrimi ve İstiklal Savaşı olmazdı. Bunu ispatlamak için 20. yüzyılın başındaki devrimlere baktığımızda şunu görüyoruz: Türk, İran, Çin ve Rus devrimleri birbirini takip etmiştir. 1905-1911 yılları arasında bu dört devrim gerçekleşti. 1917’den sonra ise Rus, Türk ve Çin devrimleri bir kez daha sahneye çıktı. Çinliler, Mao Zedong önderliğinde 1927’den 1949’a kadar süren bir iç savaşla devrimlerini tamamladılar. Bu iki seri devrim dalgasında da karşımıza hep aynı ülkeler çıkıyor ve bu ülkelerin ortak özelliği imparatorluk geçmişleridir. İran bu seriden kısmen ayrılsa da mazlumlar dünyasının önemli bir ülkesi olarak kalmaya devam etmiştir.
Türkiye ve Rusya’nın 20. ve 21. yüzyılda çok önemli bir kader bağı var. İnişleri ve çıkışları birbirine paralel ilerliyor. 1945 sonrasında Türkiye’de Amerika’ya doğru bir yöneliş olurken, Rusya’da da sosyalizm tasfiye edildi. Bugün Astana’da, İdlib’de, Afrin’de ve ekonomi cephesinde gördüğümüz dayanışma bir tesadüf değildir. Dünyanın sosyoekonomik cepheleşmesinde Türkiye ve Rusya, emperyalistlerin parçalamak istediği dünyanın önde gelen ülkeleridir. Rusya defalarca parçalandı; Türkiye ise Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye, Irak ve Arabistan gibi topraklarını kaybederek kısmen parçalandı. Çağımızın emperyalizme karşı savaşında, imparatorluk mirası olan ülkeler en öndedir; çünkü bu ülkeler bağımsızlık, entelektüel ve ekonomik birikime sahiptir.
Kocatepe’deki fotoğrafa baktığımızda, oradaki komutanların kalpakları ve kaputları, o dönemki Rus askeri teçhizatı ile büyük benzerlik gösterir. Bu, o dönem Sovyet komutanların bizimle kader birliği yaptığını ve askeri tecrübelerini paylaştıklarını gösterir. 1918-1921 yılları arasındaki Rus İç Savaşı’nda; İngiliz, Fransız ve Amerikan güçlerinden oluşan yaklaşık 860 bin yabancı asker, Çarlık yanlılarıyla birlikte Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı savaştı. Yani biz İstiklal Savaşı’nda İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle savaşırken, Sovyetler de kendi vatanlarında aynı güçlere karşı mücadele veriyordu. İşte bu ortak tecrübe, iki ülkeyi birbirine kenetlemiştir.
“Hangi gemideyiz?” sorusuna gelecek olursak; savaşı kazanmak istiyorsanız, Türkiye gemisinde olanları doğru tanımlamak zorundasınız. Bugün Türkiye, Amerika’nın psikolojik savaş aygıtlarına karşı bir “Vatan Savaşı” vermektedir. 15-16 Temmuz gecesi FETÖ’nün darbe girişimi karşısında duranlar, Afrin’de ve Fırat Kalkanı’nda savaşanlar aynı gemidedir. “Saray savaşı” diyenler, aslında Mehmetçik’in moralini bozarak, halkı savaş alanından soğutmaya çalışan Amerikan merkezli psikolojik harekatın birer parçasıdırlar. Bugün Putin’den Maduro’ya, Hamaney’den Şi Cinping’e kadar dünya liderlerinin Türkiye’nin yanında durduğu bir noktada, bu savaşa “saray savaşı” demek ancak maskaralıktır.
AKP içerisinde de Atatürk’e ve İstiklal Savaşı’na gönderme yapan bir damar gelişmektedir. Ancak ideolojik tortular ve Cumhuriyeti hedef alan yaklaşımlar hâlâ mevcuttur. Öte yandan, sığ Atatürkçüler de Osmanlı ve Selçuklu birikimini reddederek hatalı bir tutum sergilemektedir. Atatürk, Osmanlı’yı yıkmış olsa da onun temsil ettiği tarihi derinliğin ve imparatorluk birikiminin bilincindeydi. Bugün emperyalizme karşı en dik duran ülkelerin geçmişinde imparatorluk geleneğinin olması bir tesadüf değildir. Bu birikim, bağımsızlık iradesinin temelidir. Bunlardan, 1925’ten sonra İngiliz sömürgeciliğine karşı gelişen süreç… Zaten bu kitabın önsözünde de onu söylüyorum. Yani “Gandhi bölümü eksik” diyorum. Bu doğru, haklısınız. Ama onlarınki tam olarak Türkiye, Rusya ve Çin’inkine benzemiyor. Onların yarattığı iklimden; Türkiye savaşının… Tabii. Gandhi’nin kalpaklı bir fotoğrafını bulamayız ama Gandhi de olur, Nehru de olur. Nehru politik önderdir, öbürü biraz daha farklı. Bugün Türkiye’de Amerika’ya karşı bir mevzilenme giderek gelişiyor. Bu mücadelenin ihtiyaçlarına ilişkin mesajları, tarihin çok eski dönemlerindeki güzel ve haklı atılımlardan ziyade, güncel olan bir kurtuluş savaşımızdan almak daha doğru ve daha yakın değil mi?
O da var ama bu milletin aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın öncesinde de; ta Hunlardan, Göktürklerden gelen, hatta daha önemlisi (bunu burada birkaç kez konuştuk) M.Ö. 2000’lerden gelen bir devlet ve ordu kurma birikimi var. Ön Türkler diyelim; ta Asya bozkırlarında, Hazar’ın ve Karadeniz’in kuzeyindeki o önemli atlı çoban kültürünün yarattığı bir devlet kurma birikimi var. Sonuç itibarıyla Türkler neden bu kadar çok devlet kuruyor, ordular örgütlüyor, dünyanın en büyük imparatorluklarını oluşturuyor ve bu kadar yayılıyorlar? Bu soruların cevapları önemli.
Peki, bir ara verelim isterseniz. Sevgili izleyiciler, “Çıkış Yolu” devam edecek. Bir aramız var, tekrar buluşmak üzere.
***
Sevgili izleyiciler, tekrar birlikteyiz. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Önceki bölümün sonunda Malazgirt ve Büyük Zafer (Kocatepe) karşıtlığı ya da bu iki zaferin karşı karşıya getirilmesi konusunu konuştuk. AKP’de bu anlayışlar var mı dedim, siz “Evet” dediniz. Partinin tepesinde de bu anlayış var mı, yani Sayın Erdoğan’ı kastederek sordum, “Görüyoruz” dediniz.
Belli ki AKP liderliği şu anda Amerika ile bir karşı mevzilenme içinde; bu konuda tereddüt etmemek lazım. Ne kadar sürer, ne kadar tutarlı olur, o ayrı bir tartışma konusu. Ama bugün Amerika’ya karşı direnmenin, vatan savaşının ihtiyaçları açısından bir siyasi söylem geliştirmek gerektiğinde, biz elbette tarihimize sarılacağız. Orta Asya Türk tarihine de sarılacağız, Selçuklu’ya da, Osmanlı’ya da. Ama daha yakın bir olay, bir Kurtuluş Mücadelesi var. 26 Ağustos’ta başlayan, 30 Ağustos, Dumlupınar’la devam eden ve 9 Eylül’le zafere ulaşan bir mücadele var. Onu öne koyarak; Malazgirt’i ve diğer bütün tarihsel değerlerimizi hiçbir şekilde reddetmeyerek, bir perspektif içinde meseleyi koymak daha gerçekçi olmaz mı? Bu tür istiklal savaşları bütün milleti birleştirmeyi gerektiriyor.
Sovyetlerin meşhur “Ana Vatan Savaşı”ndan, yani İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Nazizmine karşı verilen mücadeleden örnek vereceğim. 1930’larda Alman tehdidi başlayınca Stalin, dünyanın en büyük sinema yönetmenlerinden olan Eisenstein’a diyor ki: “İki tane film yap bana. Biri Alexander Nevsky.” 13. yüzyılda, Novgorod’da bir Rus prensi. Nevski, o zamanki Töton (Cermen, Alman) istilasına karşı Novgorod’u savunuyor, Slav kabilelerini birleştiriyor ve muazzam bir savunma yapıyor. Film hakikaten olağanüstü; Prokofiev’in müzikleriyle o Töton şövalyelerini Hitler’in panzer birliklerine benzetir. Daha yeni Sovyet devrimi olmuş, Kızıl Ordu emperyalizme karşı dört yıl savaşmış; ancak Stalin 1200’lü yıllara, feodal bir prense gidiyor. Stalin’in o dönem radyodan yaptığı konuşmalarda “Alexander Nevsky’nin torunları, İvan’ın torunları, Kutuzov’un askerleri” diyor. Biri Töton istilasına, biri Napolyon’a karşı. Kutuzov da bir Türk komutan; “Kuduz” yiğit demek, “Keleş” de yiğit demektir; eskiden olumlu olan bu kelimeler zamanla olumsuza dönüşmüş.
Stalin bile, “Ben devrimciyim, Çarlık’ı devirdik” demiyor; bütün vatanseverlik birikimini kucaklıyor. Bizde de Atatürk zamanında “50 Türk Büyüğü” albümü çıkarılmıştı; içinde Alparslan da vardır, Fatih Sultan Mehmet de, Itri de, Timur da, Ali Kuşçu da… Atatürk, geçmiş birikime, özellikle mücadele dönemlerinde büyük önem verirdi.
Bizi Kurtuluş Savaşı mı birleştirir, Malazgirt mi? İkisi de. İkisini karşı karşıya koymamak lazım. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı’nın merkezi devletini oluşturup beylikleri yok ederek birleştirdi. Machiavelli, 16. yüzyılda “Prens” kitabında Floransa prensine “Fatih Sultan Mehmet gibi yap, ordunu ve zorun önemini kavra, İtalya’yı ancak savaşla birleştirirsin” diyordu. Avrupa’daki milli devletlerin teorisinin temelinde bu model var. Biz Fatih’in kıymetini bilmeyecek miyiz? Ama Abdülhamid ayrı bir tartışma konusu. Hürriyet mücadelesini verenleri zindanlara atan, Mehmet Akif’in bile “zangoç” dediği bir figür… Mehmet Akif de Tevfik Fikret de hürriyetçilikte buluşuyorlardı.
Özetle, birini vitrine koymak gerektiğinde yakın olan Kurtuluş Savaşı’dır. Ama bu, tarihin diğer sayfalarını reddetmek demek değildir. 16 Temmuz sabahı AKP binasının önünde kocaman bir Atatürk posteri asıldı; Alparslan veya Abdülhamid asılmadı. Bu çok çarpıcı bir ders. Demek ki FETÖ’ye karşı savaşırken Abdülhamid’i bayrak yapamıyorsun ama Mustafa Kemal’i yapabiliyorsun.
26 Ağustos ile ilgili Muzaffer Buyrukçu üzerine yazdığınız yazıya gelirsek… Kendisi edebiyatımızın mareşali olarak anılırdı, bu ismi Cemal Süreyya’nın çevresinden aldığı söylenir. Muzaffer Buyrukçu, hikâyelerindeki insan derinliği, sıcaklığı ve gerçekçi-devrimci tavrıyla eşsizdir. Günlükleri de Türk edebiyatının seçkin eserleri arasındadır. Cemal Süreyya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Tomris Uyar ve Ahmet Say gibi isimlerin hayatları onun günlüklerinde canlıdır. O, Balkanlı edasıyla, insancıl ve candan bir adamdı. Sizin o “Drama Türküsü” üzerine yazdığınız yazıdaki Ruhi Su ve Buyrukçu kıyaslamanız da bu noktada çok anlamlıydı. Ama bizim onunla çekilmiş evimizde birkaç resim var; Cemal Süreya falan… Muzaffer Buyrukçu ise o drama mahpusunda. Hasan o söylemi şey yapıyor; daha insancıl, daha sıcak, daha erkekleşmeden falan filan. Erkeklik bir türküde kusur mudur? Kusur değil ama… Bu da bizim evde.
Bakın, sol baştaki sizsiniz. Muzaffer Buyrukçu eliyle bir şey anlatıyor. Cemal Süreya eliyle kulağını atmış, onu hayran hayran dinliyor. Necati Güngör kardeşimiz de o, iyi Türk hikâyesinin seçkinlerindendir. Bu resmi de Şule Perinçek çekti, bizim Merdivenköy’deki evimizde.
Bugün küçük bir şey yaptım; bir resim daha olacak, bu renkli yine. Sondaj yaptım. Orada diyorsunuz ki: “Muzaffer Buyrukçu’nun ‘Drama Köprüsü’ yorumu, yanık yorumunu Şule Perinçek eşiniz kayda aldı.” Ben sizden habersiz bugün yayınlamak üzere Şule Hanım’ı aradım. Dedim ki: “Bu kaydı bize ulaştırabilir misin?” Maalesef yoktu. “Ne oldu?” dedim. Gitti. “Nereye gitti?” Bu Ergenekon operasyonları sırasında ev baskınlarında sizin evden giden kasetler içinde bu kayıt da varmış. Şimdi size iade edilmemiş.
Buradan İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Mustafa Çalışkan’a bir çağrımız olsun: Lütfen değerli edebiyat insanımız Muzaffer Buyrukçu’nun sesinden “Drama Köprüsü” türküsünü istiyoruz efendim. Bu kaydı Sayın Perinçek ailesine iade ederlerse, Türkiye’ye; kamuya ve Türk edebiyatına iade etmiş olurlar.
Muzaffer Buyrukçu türküyü çok insancıl, sıcak, yumuşak ve yanık bir sesle söylerdi. Oturur, keyiflendiğimiz zaman Cemal Süreya hemen şaka yapardı: “Şimdi umumi arzu üzerine Arnavut Prensi Muzaffer Buyrukçu’dan ‘Drama Köprüsü’nü dinleyeceğiz.” Edası buydu yani; o şive, tam Balkan şerzi. Başka zaman taklidini yapabilirim de şimdi kendime güvenemiyorum. Şöyle söylerdi: “Drama Köprüsü bre Hasan, dardır geçilmez / Soğuktur suları Hasan, bir tas içilmez.”
Ruhi Su’nun bütün türkülerinde bir bas, bariton, opera havası vardır çünkü şan eğitimi görmüştür. Ama bizim türkülerimiz öyle değil. Türk sesi ince, Asyalı, tenor bir sestir. Müezzin sesini düşünün camilerde; o camilerdeki sestir. Şarkta bas yok mu? Mutlaka vardır ama genellikle Çinli, Kazak, Özbek, Kırgız gibi Orta Asya Türklerinde ses genellikle tenor ya da baritondur. Kalın ses daha çok Cermenlerde falan olur.
Aşık Veysel’i, diğer aşıklarımızı alın; hiçbir türküde o “ooo” diye bas bir ses duymazsınız. Köroğlu, Dadaloğlu… Onları yorumlarken tabii farklı söylemek gerekir ama temelde Türk sesi tenor ve baritondur. Ruhi Su’nun sesi bizim türkü tarzımızda yoktur.
Neşet Ertaş’a gelince… Müthiş bir saz ustası, geleneği çok iyi temsil ediyor. Ama saz tekniği olarak baktığımda, onu bir Talip Özkan veya Arif Sağ gibi teknik bir usta olarak göremiyorum. Bozlak dediğimiz tarzı Neşet Ertaş hakikaten çok iyi temsil eder ama sazı o kadar usta bir saz değildir. Bozlak, hiçbir formal eğitimin müdahil olmadığı, Orta Asya’dan gelen bir damardır. Ali Ekber Çiçek veya Arif Sağ o bozlakları çalamaz, onların tarzı farklıdır.
Muzaffer Buyrukçu’nun aramızdan gidişi hakikaten trajik bir gidiştir. Onu yazamadım, içim el vermedi. Hayatını kaybettikten sonra birkaç gün kimse fark etmiyor. Koskoca Türkiye’nin çok büyük bir yazarı… Cenaze töreninde namaza durduk, ertesi gün bütün gazeteler “Vay, Doğu Perinçekler namaz kılar mıydı?” diye saçma sapan şeyler yazdı. Ben Reşat Fuat’ın 1968’deki cenazesini hatırlıyorum; Mihri Belli de, Hikmet Kıvılcımlı da oradaydı. Hepimiz yan yana durduk. Türk Solu’nun ortak ufkunda bu tür zıpırlıklar hiç yoktu.
Şu el Cemal Süreya’nın elidir, şu kiraz bizim. Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu ve diğer önemli yazarlarımızı, çizerlerimizi kirve yaptık ki çocuklarımıza bir ilham versinler. Fikret Otyam Can’ın kirvesidir, Cemal Süreya da Mehmet’in. Çok güzel beraberliklerimiz oldu.
Sevgili seyirciler, Çıkış Yolu’na kısa bir ara vereceğiz.
***
Sevgili izleyiciler, Çıkış Yolu devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Baki Özilhan’ı hakikaten dört gün önce kaybettik. Çok kıymetli, verimli olduğu bir sırada gitti. Sendika genel başkanlığı yaptı, TRT’de derin hizmetleri vardı, Ulusal Basın Ajansı’nın genel müdürlüğünü yaptı. En sonunda Ulusal Kanal’ın “Sansürsüz Sohbetler” programının yapımcısıydı.
İşçi Köylü Gazetesi’nde 1968-69’da başlamış; 50 yıllık arkadaşımız, 50 yıllık partiliydi. Cumhuriyet Halk Partisi’nde Genel Başkan danışmanlığı, Deniz Baykal’ın basın koordinatörlüğünü yaptı. Ecevit döneminde Arayış dergisini çıkardı. Çok gönüllü, her yerde kendisini kabul ettiren, CHP’de de saygı gören, birleştirici bir arkadaşımızdı.
Onun Alevi olduğunu cenazesi Cemevi’nden kalkınca öğrendim. Hiçbir zaman mezhep farkı, milliyet farkı gütmeyen biriydi. Çok güzel projeleri vardı, eylül ayından itibaren yine “Sansürsüz Sohbetler”e başlayacaktı. Uğur Mumcu’nun işine benzemiyor ama Gürdal Mumcu’ya çok benziyor; can insandı, sıcak, kişilikli. Bütün gazetecilerimize, Türk aydınlarına başsağlığı diliyoruz. O hep partili olarak anılmak isterdi. Çok sessiz, sakin, kimseyle patırtı gürültü çıkartmadan yapmış bir insan olarak çok değerliydi.
İdlib merkezli gelişmelere gelirsek; bana göre bir-iki hafta içinde bir operasyon an meselesi. Türkiye’nin orada, doğrusu AKP hükümetinin ciddi bir bocalaması var. 17 Ağustos’ta Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile MİT Başkanı Hakan Fidan Moskova’ya gittiler. Benim ilk yorumum şuydu: Siyaset bu işin çerçevesini çizdi, operasyonu yürütecek isimler şimdi sahaya indi. 24 Ağustos’ta bu kez Türkiye’den üç kişi daha Moskova’ya gitti. Hulusi Akar ve Hakan Fidan oradaydı. Fakat buraya üçüncü bir isim daha eklenmişti: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Muhataplarla görüşmeye gidilmişti ama sürpriz bir gelişme oldu. Rusya Devlet Başkanı Putin; Türkiye Dışişleri Bakanı’nı, Milli Savunma Bakanı’nı ve İstihbarat Başkanı’nı karşısına aldı. Çok yüksek bir kabul göstererek, sanki eşitiymiş gibi konuştular. Bence verilen fotoğraf çok ilginçti. Buradaki iradenin Rus tarafından, Putin’den geldiğini düşünüyorum. “Ben mesaj veriyorum” diyordu. Zaten kimse “Muhatap olarak Putin’le görüşmek istiyorum” diyemez; görüşme, kendisi istediği için oldu. Ayrıca görüşme basına kapalı değil, ilk girişleri açık yapıldı. Bunun da bir mesaj değeri vardı.
Temel gündem maddesi Suriye. Benim bu konularda dikkatimi çeken ve eleştirel yaklaştığım noktalar var. 24 Ağustos’taki görüşmeden sonra Mevlüt Çavuşoğlu ile Rus Dışişleri Bakanı Lavrov ortak basın toplantısı düzenlediler. Verilen mesaj şuydu: “İdlib’de askeri çözüm hem İdlib için hem de Suriye için bir felaket olur.” Yani Şam yönetiminin İdlib’e askeri harekât yapmasına karşı çıkıldı. Buradaki çatışmasızlık durumunu sürdürmemiz lazımdı.
Önceki gece Suriye muhalefetinden bir kaynakla İdlib’deki durumu konuştum. Rejim güçlerinin kuşatma halinde olduğunu, motivasyonlarının ve askeri hazırlıklarının üst seviyede olduğunu söyledi. Savaşma iradeleri çok yüksek çünkü kazanıyorlar. Buna karşılık muhalefetin motivasyonu ve savaşma iradesi en düşük durumda; kazanma umutları yok. “Esad yönetimi harekete geçerse ne olur?” diye sordum. “Askeri netice alması günler değil, saatlerle sınırlıdır” dedi.
Türkiye’nin tanımına göre orada iki grup var: Birincisi, Heyet Tahrir Şam diye bilinen, El-Kaide’nin Suriye kolu El-Nusra’nın temelini oluşturduğu örgütlenme; diğeri ise Türkiye’nin “ılımlı muhalif” olarak tanımladığı, Ahrar uş-Şam’ın merkezinde olduğu muhalif kanat. Türkiye, Esad yönetiminin buraya operasyon yapmasını istemiyor. Bildiğim kadarıyla eylül ortasına kadar muhalif grupların Dera ve Guta’da olduğu gibi teslim olmaları için süre verildi, aksi takdirde operasyon yapılacağı belirtildi.
İşin tuhaf yanı, El-Nusra kazanamayacağı belli olan bir durumda neden savaşa girer veya savaş pozisyonu alır? Ayrıca Fransa Devlet Başkanı Macron, Amerika’yı da karşısına alan geniş kapsamlı konuşmasında; Esad yönetimini kabul etmenin ve onun üzerinden bir geçiş yapmanın çok yanlış olduğunu söyledi. Yakın zamanda kimyasal silah kullanılma ihtimaline karşı müdahale edeceklerini belirtti. Ruslar ise başından beri bu kimyasalı Amerika’nın kullanacağına dair iddialar dile getiriyor.
Türkiye, bunca tecrübeye rağmen neden hala muhalifler üzerinden birtakım menfaatler sağlayabileceği umudunu taşıyor? Bu beklentiyi ne akılla, ne Türkiye’nin çıkarlarıyla, ne bağımsızlık davasıyla ne de Mehmetçiğin savaşıyla izah etmenin imkânı yok.
Sayın Tayyip Erdoğan, bayramın birinci veya ikinci günü Suriye ve Türkistan’daki zulümden bahsetti. Geçen hafta bunu konuşmuştuk. Suriye ve Türkistan’daki zulümden bahseden bir cumhurbaşkanı Türkiye’yi yönetemez. Hem Çin’i hem Suriye’yi karşımıza alıyoruz. Hiçbir akılla izah edilebilir tarafı yok. Türkiye, Amerika’nın tehditleriyle; askeri ve ekonomik baskılarla karşı karşıya. PKK ve FETÖ gibi yapılarla silahlı bir savaş yürütürken, Türkiye’nin etrafında Çin’den Venezuela’ya kadar uzanan bir ittifak potansiyeli oluşmuş durumda. Amerika ve yanında İsrail ile Suudi Arabistan kalmışken, sanki Tayyip Erdoğan bu ittifakı dinamitler gibi “Suriye ve Türkistan’da zulüm var” diyor.
“Türkistan’da zulüm” demek, birinin “Kürdistan’da Türkiye zulüm yapıyor” demesiyle aynı anlama gelir. Çinliler veya İranlılar Türkiye için böyle bir ifade kullansa bu, emperyalizmin işine yarar. Cumhurbaşkanı önüne konan her şeyi okumamalı, her şeyi söylememelidir. Bir yandan Çin’e gidip dostluk istiyorsunuz, diğer yandan Türkistan’da zulümden bahsediyorsunuz. Bu politikalarla savaşı kazanamazsınız, kazansanız bile çok ağır maliyetlerle karşılaşırsınız.
Suriye’de bizim arzumuz şudur: Beşar Esad kendi vatanındaki tüm teröristleri (PKK, PYD, İrticai unsurlar, El-Kaide) temizlesin. Biz buna yardımcı olalım. Geçmişte Türkiye ile beraber hareket eden gruplar için Suriye yönetimi aflar çıkarabilir ve bu gruplar topraklarına entegre olabilirler. Türkiye, bu söylemlerle tekrar “güvenilmez ülke” durumuna düşüyor. 7 Eylül’de Tebriz’de yapılacak zirvenin birinci gündem maddesi bu olacaktır.
AKP yönetiminin “Suriye masasında mutlaka bulunmalıyım” anlayışı var. Suriye masasında bulunmak için kozlara, yani muhalif kuvvetlere ihtiyaç duyuyorlar. Ancak Suriye anayasası Cenevre’de değil, Şam’da devlet ve millet tarafından yapılır. Türkiye’nin anayasasını başkalarının yapmasına müsaade etmiyorsak, Suriye’ninkine de karışamayız. Suriye, Suriyelilerindir. Beşar Esad dışında Suriye’yi birleştirecek başka bir seçenek yok. Beşar Esad’ın vatanını kurtarması, Suriye milletini birleştirmesi büyük bir yiğitliktir. Bu durum aslında Türkiye’nin de lehinedir çünkü Suriye’de yönetim hakim olduğunda PKK’nın da sonu gelecektir.
“Türkistan’da ve Suriye’de zulüm var” laflarıyla Tayyip Erdoğan, PKK’ya en büyük iyiliği yapıyor. Müttefiklerimiz olan Çin, Suriye ve İran’ı incitmek için bundan daha iyi ifadeler bulunamaz. Bunlar devlet adamlığına, Türk devlet geleneğine yakışmayan ve çok pahalı ödenecek ifadelerdir.
AKP yönetiminin bu politikasını “İhvancılık” dışında bir şeyle açıklayamıyorum. İhvancılık Mısır’da, Tunus’ta yenildi; hiçbir yerde kalmadı. Buna rağmen inatla bu siyaset izleniyor. Terör ihracatı yapıldı ve Türkiye bunun çok zararını gördü. AKP içerisinde bu politikayı tasvip etmeyen aklı başında insanlar var ama bunu söyleyecek iklim ve cesaret yok.
Türkiye’nin Suriye, Rusya, İran ve Çin düşmanlığını sırtında taşıması mümkün değildir. “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin” sloganı sadece Amerikancılara yarar. Biz Amerika’nın kucağından kurtuluyoruz; Rusya’nın veya Çin’in kucağına gitmek gibi bir derdimiz yok, zaten bunun koşulları da oluşmaz. Türkiye ile bu ülkeler arasındaki ilişki emperyalist-sömürge ilişkisi değil, karşılıklı çıkar ilişkisi olabilir. Rusya ve Çin, bugün cephelerini Amerika’ya dönmüş durumda; kendi bağımsızlık ve bütünlüklerini korumaya çalışırken, aynı zamanda Çin, “barışçıl yol” ile Amerika’yı geçmeye uğraşıyor. Çin’in buradaki menfaati, diğer ülkeler üzerinde hegemonyacı bir güç kurmak, onları avucunun içine almak veya tepelerine binip yönetmek değildir; zira Çin’de yönetimi elinde tutan bir sömürücü sınıf da bulunmuyor. Orada halka dayanan bir yönetim var ve Çin’in bir buçuk milyarlık nüfusuyla hedefi, diğer ülkeler üzerinde yayılmacı bir politika izlemek değil.
Rusya ise bugün Türkiye’ye benzeyen, bir bakıma “üçüncü dünya ülkesi” konumuna itilmiş durumdadır. İki süper devletin olduğu dönemde Rusya bir güç merkeziyken, Sovyetlerin parçalanmasıyla büyük bir çöküş yaşadı; eski Rusya artık yok. Ekonomik darbeler alıp zayıflayan Rusya, 1990’dan sonra bir nevi üçüncü dünya ülkeleri kategorisine girdi. Bu sebeple Rusya’nın, Türkiye’ye karşı hegemonyacı veya emperyalist bir nitelik taşıması mümkün değildir. İki ülke arasında büyük bir kuvvet farkı da yok. Bir çatışma durumunda ikisi de esir olur, birbirini yönetemez. Rusya’nın Türkiye üzerindeki tek üstünlüğü silah teknolojisidir; ekonomisi Türkiye’ye göre bile zayıf. Dolayısıyla Rusya’nın Türkiye’yi işgal etmesi gibi bir tehdit söz konusu değildir.
Peki, Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Buna gerçekçi cevap vermek lazım. Türkiye’ye yönelen tehditler; Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki PKK, PYD, YPG ve diğer terör örgütlerinden, Doğu Akdeniz’deki Amerikan-İsrail ekseninden ve Ege’de Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın dahil olduğu güçlerden gelmektedir. Yani Türkiye’ye yönelik bir “Rusya tehdidi” yoktur.
Bazıları “Bizim Rusya, İran, Çin ve Suriye ile ilişkilerimiz var diye oradaki haksızlıklara göz mü yummalıyız?” diye soruyor. Hayır efendim, göz yummuyoruz. Doğu Türkistan’da birtakım eşitsizlikler ve haksız uygulamalar olduğu söyleniyor; bunlarla mücadele etmenin yolu teröristleri desteklemek değildir. Bu sorunlar Çin yönetimiyle stratejik ittifak ve karşılıklı güven çerçevesinde konuşularak; Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ve güvenlik ilişkileri geliştirilerek çözülebilir.
Şu an yaşanan sorunlara baktığımızda; Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör örgütlerinin içinde 15 bin Uygur kökenli terörist bulunuyor. Bu insanlar Türk pasaportlarıyla Çin’e sızmaya çalışıyor ve Çin’deki terör faaliyetlerini destekliyorlar. Geçmişte Çeçen olaylarında da aynı durum yaşanmıştı. Tayyip Erdoğan yönetimi bu politikada ısrar ederse Türkiye’yi yönetemez; hem ekonomik krizi aşamaz hem de güvenliği sağlayamaz. Derhal bu yanlış Suriye politikasından vazgeçilmelidir. İran, Rusya ve Suriye ile buluşarak bölgedeki PKK-PYD varlığı temizlenmeli, bölge barışa kavuşturulmalıdır. Türkiye, İran, Azerbaycan, Irak ve Suriye’nin birbirini tamamlayan sanayi ve enerji kaynaklarıyla büyük bir pazar oluşturması mümkündür. Atatürk’ün 1920’lerde savunduğu Türkiye-Suriye-Irak konfederasyon projesinin koşulları bugün yeniden oluşmaktadır.
S-400 meselesine gelince; Amerika, Türkiye’den bu sistemden vazgeçmesini istiyor. Ancak Türkiye bu tercihiyle stratejik bir karar vermiştir. Türkiye, tehdidin nereden geldiğini tespit etmiş; dostlarını İran, Rusya, Suriye ve Çin olarak belirlemiştir. S-400 sadece bir silah değil, bu stratejik seçimin aracıdır. AKP hükümeti bu konuda “mecburiyetler yasası” gereği geri adım atamaz; atarsa bu onun sonu olur.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, S-400’lerin alınması ve İran yaptırımlarına katılmama konusundaki “Türkiye Amerika’nın bir eyaleti değildir” çıkışı cesur ve doğru bir mevzilenmedir. Ancak yetmez. Türkiye’nin tehdidin doğrudan doğruya Amerika ve İsrail’den geldiğini açıkça ilan etmesi gerekir. “Hava savunma sistemine ihtiyacım var, o yüzden aldım” demek yerine, “Beni tehdit eden Amerika ve İsrail’e karşı, Doğu Akdeniz’deki tatbikatlarınıza karşı S-400’ü alıyorum” demek, kazananın söylemi olur. Dünya genelinde de artık Amerika’ya güvenin azaldığı, Macron ve Almanya’nın yeni ittifaklar aradığı bir döneme girilmiştir. Türkiye de bu yeni gerçekliğe göre hareket etmelidir. Alman haber ajansı DPA’ya demeç veren Maas, “Rusya, Türkiye ve Çin’e uygulanan son derece plansız yaptırımlar nedeniyle Amerika’ya tepki göstermeliyiz” dedi. Maas’ın Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın resmi dergisi *Foreign Policy*’de yer alan bu çıkışı, “Amerika’ya savaş ilan etti” şeklinde yorumlandı. Bu başlığı atan Aydınlık Gazetesi veya Rusya’daki bir gazete değil, bizzat Alman Dışişleri Bakanlığı’nın kendisidir. Siyaset böyle yapılır. Macron da benzer şekilde “Amerika’ya güvenmiyoruz” diyerek, Fransa ve Almanya üzerinde oluşan Amerikan baskısını ve tehdidini açıkça ortaya koymaktadır. Siyaset, karşındaki kişi namluyu sana çevirmişken bunu görmezden gelerek değil, köşeli ve etkin tavırlar alarak yapılır. AKP iktidarının bu süreçlerdeki başarısızlığı, ideolojik zaaflarından ve birikimsizliklerinden kaynaklanmaktadır. Lafı dolaştırarak ya da “veresiye veren bakkal” mantığıyla siyaset yürütülemez; aksine, size yönelik bir savaş yürütülüyorsa, “Ey Amerika! Ben de kendimi savunacağım” diyebilmek gerekir. Bu tavır, Amerika’yı bölen ve müttefiklere güven veren kararlı bir duruştur. Atatürk de tam olarak böyle yapmıştır.
Almanya, Avrupa’da her zaman Amerika’ya belli bir mesafe koymuştur. Fransa’nın da De Gaulle geçmişine dayanan benzer bir geleneği vardır. Macron, başlangıçta küreselleşmecilerin adayı olarak yorumlansa da, bugün tuhaf bir şekilde Almanya ile eş güdüm halinde, Amerikan politikalarına direnç gösteren bir çizgiye girmiştir. Büyük devletler olan Fransa ve Almanya; imparatorluk geçmişleri, kapitalist üretim kapasiteleri ve dış ticaret hacimleriyle, Amerika’nın zayıfladığı bir ortamda artık onun güdümünde kalmaları beklenemez. Zira Amerika onlara ekonomik tehditler yöneltmeye başlamıştır. Bu nedenle, askeri güvenliklerini Amerika’ya ihale edemeyeceklerini ve Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkelerle stratejik ortaklık kurmaları gerektiğini açıkça ifade etmektedirler.
Macron’un Suriye konusundaki Amerikan yanlısı tutumu ise bu geçiş dönemindeki yalpalamalardan ve tutarsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Fransa’nın bölgedeki sömürgeci geçmişinden gelen özel bir ilgisi olsa da, stratejik tercihler artık belirginleşmektedir. Almanya ve Fransa’nın Avrasya rotasına girmesi, Türkiye’nin 30 yıldır öngördüğü bir süreçtir. Ancak burada ihtiyatlı olmak gerekir; bu ülkeler Türkiye, Rusya ve Çin’in yanına gitmekten ziyade, onları kendi yanlarına çekme niyetindedirler. Türkiye’nin Batı’dan kopmaması gerektiğini savunarak, kriz anında IMF reçetelerini gündeme getirmeleri bunun bir göstergesidir. Yine de Macron’un “Türkiye’ye dürüst olalım, tam üye yapmayacağız ama stratejik ortaklık kuralım” yaklaşımı, Türkiye’nin bağımsızlığını esas alan bir zemin oluşturabilir.
Türkiye, Vatan Partisi gibi okkalı ve ağırbaşlı bir yönetimle hem Almanya’ya hem de Fransa’ya kendisini saydırabilir ve Gümrük Birliği gibi bağımlılık yaratan anlaşmaları gözden geçirebilir. AKP yönetiminin geçmişte Almanya’ya “Nazi, faşist” diyip sonra dostluk kurmaya çalışması, kısa görüşlülüğün ve hesapsızlığın bir göstergesidir. Macron’un Erdoğan’ın Türkiye’sini “Kemal’in Türkiye’si” olmamakla ve İslamcı gündemle suçlaması, tam üyelik yolunun neden tıkalı olduğunu ortaya koymaktadır. İhvancı saplantılarla ne Rusya ne Çin ne de Batı ile sağlıklı ilişkiler kurulabilir; çünkü bu yönetimler terör örgütlerine göz yuman bir anlayışı da beraberinde getirmektedir. Türkiye, tarihi ve potansiyeliyle laik, halkçı ve Atatürkçü bir yönetime geçmek zorundadır.
CHP içerisinde son dönemde gündeme gelen “9 Eylül Hareketi” gibi oluşumlar ise CHP’nin düzelme şansının sıfır olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu tür çabalar belki sınırlı sayıda Atatürkçüyü toparlayabilir ancak CHP’nin neoliberal ve Amerika yanlısı yapısı değişmeyecektir. Mustafa Özyürek’in de belirttiği gibi, CHP içerisinde devrimci, Atatürkçü ve anti-emperyalist bir irade kalmamıştır. Ecevit’in yıllar önce gördüğü gibi, birçok fraksiyona bölünmüş bu yapının düzelme şansı yoktur. Atatürkçü bir Türkiye, bu prangalardan kurtularak kendi yolunu çizmek zorundadır. Yani içlerinde “tembeliz” falan diyen arkadaşlar da var ama bir kısmının tutarlılığı, bir beraberlikleri, “altı ok” falan buna sahip çıkan, bugüne kadar sahip çıkan bir yapıları var. Niçin “Altı oka babaannemin resmi” dendiği zaman Deniz Baykal tavrı almadılar? Yani altı oku o zaman niye sormadılar? Bugün Deniz Baykal’ın o tür tavırlarına karşı niye hiçbir görüşleri yok? Yani ben bu arkadaşlar için bir şey söylemeyeceğim, o kadar önemli değil. Ama hayaldir. Halka söylüyorum, CHP tabanına söylüyorum: Bu CHP’den hiçbir şey olmaz. Bir şey olma şansı yok. İşte kongrelerini izliyoruz, tartışmaları izliyoruz. Tabanda, içeride iyi bir taban olabilir vesaire ama onun kurtuluşu CHP’nin dışındadır. CHP’de bir ümit gözükmüyor.
Peki, ben 9 Eylül Hareketi’nin yazısını okuyacağım, metinlerini okuyacağım. Bir değerlendirme yapalım. Daha gerekli değerlendirmeyi önümüzdeki hafta yaparız. Programımız bitti efendim. O güzel. Sorulara ben hiç girmeyeyim çünkü giremeyeceğim. Bu nereden çıktı? Ah benim güzellerim. Evet, ben bu resmi hiç görmemiştim. Anma toplantısı… Evet, yarın. Ben bu resmimizi ilk defa görüyorum, çok hoşuma gitti. Acaba şey olmasın? Ne? Photoshop olmasın? Yok, el var baksanıza. Bütün temas noktaları… Yok, bu Photoshop’la falan ilgili değil. Photoshop yapsalar böyle bir… İhsan Şenocak’tan mı? Peki, haftaya neredesiniz? Şimdi buradayız. 28 Eylül’ün başı. Eylül’ün kaçı? Dördü galiba. Bilmiyorum, neyse, beraberiz. Ben eş durumundan bakacağım; oraya tabiyim, oradaki gelişmelere tabiyim.
Peki, seyircilere teşekkür edelim. Bu arada kılıbık olduğunuzu da… Değerli seyirciler, “Çıkış Yolu” programımız burada sona erdi. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek idi. Ben gazeteci Rafet Ballı. Radyodan bizi takip edenler için söylüyorum; orada herhangi bir görsel bilgi olmuyor. Haftaya tekrar buluşmak dileğiyle.
Evet, sorulara da bundan sonra cevap vereceğiz, söz verelim. Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bu halkın yüzde elli-elli ikiye bölündüğü bir durum tasarlandı. Türk milletinin millete açtığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada! Ben! Bu ülkedeki bu yangın… Buradaki bu… Hayırda birleş; birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

