Çıkış Yolu • 04.09.2018

Çıkış Yolu • 04.09.2018

Altyazı M.K. “Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.”

Sevgili izleyiciler, sevgili seyirciler merhaba. “Çıkış Yolu”nda bugün tekrar birlikteyiz. Konuğum, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldiniz diyelim.

Hoş bulduk, merhabalar.

Bugün ne konuşacağız? Önce enflasyonu konuşalım. Enflasyon rakamları son 15-16 yılın zirvesine çıktı. Bu kadar yüksek olmamıştı. Bir kıyaslamam var, üzerinde düşünmenizi istiyorum. Henüz enerjideki maliyet artışları fiyatlara yansımadı. İkincisi, ithal girdi kullanılan ürünlerdeki maliyet artışları henüz fiyatlara yansımadı ya da yansıdıysa da enflasyon hesaplarına henüz girmedi. Beş yıl önce dolar bazında benzinin litresi iki, iki buçuk dolardı, bugün bir dolar. Bunu düşünün; dolar 10 lirayı geçtiğinde bunun maliyetler üzerinde zincirleme bir etkisi oluyor.

Türkiye’de artık bütün tartışma programlarında İdlib konusu öne çıktı. Buna bağlı olarak önemli bir gelişme olan Tahran Zirvesi’ni konuşalım diyoruz. Artı, dünkü programınızda konuştuğunuz ve yazınız üzerine herkesin tartıştığı “Hangi gemideyiz? Bu gemide kimler var?” konusunu tekrar ele alalım istiyorum.

Ayrıca izleyicilerimizden gelen soruları da yöneltmek istiyorum. Geçen hafta bunu biraz ihmal ettik. Ekranın altından iletişim bilgilerimiz geçecektir. Yurtdışından arayanlar 0090-212-251-50-90 numaralı telefonu kullanabilirler. E-posta adresimize de sorularınızı gönderebilirsiniz. Ben buradan takip edemiyorum ama arkadaşlarımız soruları Sayın Perinçek’e yöneltmem için bana ulaştıracaklar.

Şimdi konuya girelim. Enflasyonla başlayacağız ama “Hangi gemidesiniz? Hangi gemide olmayı doğru buluyorsunuz? Erdoğan’la aynı gemide olmayı kabul eder misiniz?” Bu soruları hem kendi adıma hem de izleyicilerimiz adına soruyorum.

Hangi gemidesiniz? Türkiye gemisi. Ben size sormuyorum, seyircilere soruyorum.

Enflasyonda beklenen yükseliş başladı. Herkes biliyor ki bu fiyatlar henüz tam yansımadı. Hatta TÜİK’in fiyatları derlemede biraz ağır davrandığı söyleniyor. Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Bu beklenen bir şeydi ama buna karşı mücadele edeceğiz” dedi. Benim sorum şu: Hükümet, ekonomideki yapısal ve siyasi nedenlerle ortaya çıkan krize karşı sizin “üretim ekonomisi” ya da “üretim devrimi” dediğiniz noktada hangi adımları atıyor?

Şu anda ciddi bir adım yok. Bazı ufak tefek adımlar var ama bunlar karasal tedbirlerin dışında. İthalatı ve lüks malların girişini azaltmak için önlemler alınıyor ama bunlar son derece sınırlı ve ağır adımlar. Türkiye ekonomisi köklü değişiklikler gerektiriyor. İşte bunun için biz “üretim devrimi” diyoruz. Eskiden sadece “üretim ekonomisi” diyorduk, şimdi herkes bu sloganı benimsedi.

Bir gözlemim var, söyleyebilir miyim? Siz belli konularda herkesten önce bir tespiti yapıp bir şiarı dillendiriyorsunuz. Mesela üretim ekonomisi kavramını son 2-3 yıldır sürekli vurguluyordunuz. Şimdi bakıyorum herkesin dilinde bu var. Sanki onlar gelince siz biraz rahatsız oldunuz, vitesi yükseltip başka bir kavram kullanmaya başladınız.

Çünkü lafta geliniyor. Türkiye hala Turgut Özal’ın 1980 sonrasında inşa ettiği; gümrükleri kaldıran, kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştiren, tarım desteklerini bitiren ve devleti küçülten o meşhur programı uyguluyor. Türkiye’nin bu programdan tamamen kopması lazım. Üretmeye yönelik, gümrüklerini tekrar dikecek devletçi bir yapı şart. Devletçilik olmadan üreten Türkiye olmaz. Devlet müdahalesi ve plan şarttır. Ne yazık ki ne devlet müdahalesi, ne plan, ne tasarrufu artıran adımlar ne de bu üretim ekonomisinin gerektirdiği bölgesel ve uluslararası iklimde kararlıca yer alma konusunda bir hamle var.

“Üretim ekonomisi” aslında teknik bir kavram değil, neden kullandınız o zaman?

Halkın kolay anlaması için. Mesela “borçlanma ekonomisi” diyoruz; dünyada teknik olarak böyle bir kavram yok. 1980’de “dünya ekonomisiyle bütünleşme” şeklinde ifade ettiler. Bunun anlamı; borçlanma, borcu borçla çevirme, dışarıdan alma, içerideki üreticiyi kısıtlama ve üreticiyle mücadele etmedir. Türkiye’yi kapalı bir av alanına çevirdiler. Sanayiciyi suçladılar, köylüyü “kambur” ilan ettiler. Halbuki Mustafa Kemal Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyerek Aşar vergisini kaldırdı, üreticinin önünü açtı.

Devletçilik suçlandı, “devlet baba” fikri yok edildi. 1994’te Tansu Çiller “Son sosyalist devleti yıktık” demişti. Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirildi; köylü, sanayici, küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) suçlandı. Gümrükler kalkınca Denizli, Bursa, Konya, Antep ve Kayseri gibi sanayi kentleri büyük yıkım yaşadı. Kazananlar kim oldu? İthalatçılar, sıcak para komisyoncuları, faizciler ve rantçılar. Bunlar kapitalizmin gelişmesi önünde bile birer pranga oluşturan asalak zümrelerdir.

Sanayi burjuvazisi dediğiniz kesim bile kendisini savunamıyor. Çünkü onlar tam anlamıyla “Türkiye gemisinde” değil. Ama artık sanayiciler içerisinde Vatan Partisi’ne ciddi bir yöneliş var. Çünkü Türkiye’de sanayiciyi savunan tek güç biziz. İşçiyi, çiftçiyi, KOBİ’leri, esnafı ve milli sanayiciyi savunuyoruz. Türkiye, bu sınıfların ortak iktidarıyla üretim devrimini gerçekleştirecek.

Solun klasik sorusunu sorayım: Hem işçiyi hem burjuvaziyi nasıl aynı anda savunuyorsunuz?

Çünkü ikisinin de menfaati üretimin gelişmesindedir. İşçiyle sanayiciyi kavga ettirerek Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemezsiniz. Türkiye ekonomisinin önündeki engeller; sıcak para komisyoncuları, faizciler, dolar-borsa vurguncuları ve tarikat rantçılarıdır. Bu dört sülük, üretenlerin yarattığı değerleri paylaşıyor ve kaynağı tekrar üretime yönlendirmiyor.

Bu 1980’de bir siyasal tercihti. Tayyip Erdoğanlar da bu sistemi devam ettirdi. 12 Eylül’ün temel nedeni, Türkiye’nin dünya ekonomisiyle bütünleşme programını uygulamak ve bu üretici sınıfları baskı altına almaktı. 1980 öncesinde İthal İkameciliği vardı; tarıma destek veriliyor, devlet eliyle fabrikalar kuruluyordu. Esas ekonomik ve siyasi karşı devrim 1980’de Turgut Özal ile başladı, Tansu Çiller ve Tayyip Erdoğan ile en gaddar şekilde uygulandı.

1980’i hem ekonomi hem de siyaset açısından bir dönüm noktası, bir “karşı devrim” olarak görüyorsunuz. Peki, 1945’ten beri süregelen bu Atlantik sistemine bağlanma sürecinde Demirel’in rolü neydi? Ona haksızlık mı ettik?

Evet, haksızlık ettik. Sizi o süreçten ayrı mütalaa etmedim, hepimiz haksızlık ettik. Menderes’e ve Demirel’e haksızlık mı edildi? Demirel niye görevden indirildi? 1980’de niçin Demirel iktidardaydı ve başbakanken o indirildi? Sonuç itibarıyla 12 Eylül oldu ve arkasından Turgut Özal geldi. Hani arkasından gelmedi aslında; 12 Eylül geldiği zaman Turgut Özal’ın ekonomisini uyguladı. Ama onu getiren de, görevlendiren de Demirel’di… Tabii şu var, bütün dünya kapitalizminin, dünya emperyalist sisteminin Türkiye’ye yönelik müthiş… En heyecanlı yerinde keselim, bir ara verelim.

Peki. Sevgili izleyiciler, çok kısa bir aramız var gerçekten. Bir dakikayı bile geçmeyecek, kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Sevgili izleyiciler, sevgili dinleyiciler; Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo’nun Çıkış Yolu programı devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Ben gazeteci Rafet Ballı. Radyo için şunu söylemek zorundayım; “Bu adam için” diye sorunca cevabını vermiş olayım. Çıkış Yolu programında en son nerede kalmıştık? Demirel meselesinde kalmıştık. Mesela ben hatırlarım, ben de o zaman öğrenci gençliği içindeydim; biz “Morrison Süleyman” diye yürüdük. İşçi Köylü Gazetesi’nde Adalet Partisi iktidarıyla ilgili attığınız başlıkları hatırlıyorum hâlâ. Onlarla mücadele ediyorduk, o zaman için bu yanlış değildi. Mesela hangi çizgide tutmak daha doğrudur?

Bakın bir kere “Morrison Süleyman” tabiri bence yanlış. Neden yanlış? Çünkü Süleyman Demirel komprador burjuvazinin temsilcisi değil. Morrison Süleyman dediğiniz zaman, Morrison şirketinin Türkiye’deki acentesi diyorsunuz. Bu neyi tarif ediyor? Komprador burjuvaziyi; yani doğrudan doğruya acente olan burjuvaziyi. Ama Demirel’in 1960 sonrası, 27 Mayıs’ın açtığı süreçte yaptığı uygulamalara, yürüttüğü ekonomiye baktığınız zaman; o bir üretim ekonomistidir. Sizin tam da “üretim ekonomisi” dediğiniz şeydir. Yani kapitalistler tarafından önderlik edilen bir sistemdir. Kamu iktisadi teşekkülleri açıyor, ithal ikamesi var, yerli üretmeye çalışıyor, gümrükleri koruyor. Sonuç itibarıyla 1950 ve 1960’ların ekonomisi; 1930’larda, 20’lerde kurulmuş olan Atatürk’ün devletçi, halkçı, planlı ekonomisinin az çok devamıdır. Bu bir gerçek.

Bunu ne zaman fark ettiniz? Bunu 12 Mart’ta herkesin fark etmesi lazımdı. Çünkü 12 Mart geldi, Demirel’i kenara attı ve birtakım solcular alkışladı. Hatta ilk kurulan hükümeti desteklediler vs. Bir tek biz karşı çıktık o zaman. Hatta Proleter Devrimci Aydınlık (PDA), o 12 Mart’a giden süreçte daha Haziran ayından başlayarak hâkim sınıfların faşist bir rejim hazırladığını, bunun önünde de Demirel’i engel gördüklerini…

– Göremediniz mi?
– Gördük.
– Gördünüz mü?
– Şöyle başlıklar attık o zaman biz: “Sunay-Tamaç diktası hazırlanıyor” falan gibi.
– Demirel’i katmadınız mı bu ikiliye?
– Hayır, kesinlikle.
– Bilinçli bir tespit miydi?
– Tabii bilinçli bir tespit. O zaman bakın çok kaliteli bir önderliğimiz vardı bizim. Aydınlıkçıların entelektüel düzeyi çok yüksekti. 1970 yılı Haziran ayından itibaren 12 Mart rejiminin, yani 7-8 aydan beri gelmekte olduğunu, adım adım bir faşizm hazırlandığını görüyorduk. Ben o zaman Ankara’da öğrenciydim. 1970’in yazında ciddi bir ekonomik kriz oldu, %66’lık devalüasyon olduğunu hatırlıyorum. Batılı gazeteler Türkiye’de yazıyordu; “Sonbahardan sonra Türkiye’de her şey olabilir.” Yani bir şey olacaktı ama bu soldan mı olacak, sağdan mı olacak belli değildi.

Bakın, soldan olmayacağı belliydi. Onu biz gördük. Rahmetli Doğan Avcıoğlu, bir askeri darbenin geldiğini ve bunun ilerici olduğunu söylüyordu. Soldaki bazı gruplar da TDKP falan, tamamen bunun aleti olarak kullanıldı; sokağa sürüldüler. Bırakın bunlar eylem yapsınlar, banka soygunları şunlar bunlar… Bunlar başladı ve onlar da doğrudan doğruya… Bunu birçok insan açıklamıştır; TDKP’de ve TKO’da yer alan birçok insan, darbeyle ilişkileri olduğunu ve darbeciler tarafından yönlendirildiklerini açıkladı. Bunu herkes biliyor. Hatta 12 Mart darbesi sabahı, 9 Mart darbesi ve arkasından 12 Mart… Güya kendilerine bazı görevler verilecekti. Biz ise Proleter Devrimci Aydınlıkta, 15-16 Haziran İşçi Hareketi’nden sonraki bütün sayılarımızda o işçi hareketinin bastırıldığını, sıkıyönetim geldiğini ve öyle “devrimci bir askeri darbe” gibi bir seçeneğin olmadığını savunduk. Doğan Avcıoğlu ise Devrim dergisinde bunu savunuyordu.

Biz dışlanmıştık çünkü darbenin programına karşıydık. Onlar milliyetçilik adı altında dünya sosyalizmine mesafeliydiler, Kürt meselesinde de bizi beğenmiyorlardı. 1971’de bu nedenlerle tek harekettik. Emekçiler, işçiler, köylüler konusunda Doğan Avcıoğlu ile çok sık tartıştık. 9 Martçılar kazansa Türkiye için kötü mü olurdu? Hukuki yönünü bırakıyorum; kötü olurdu diye bir şey demiyorum ama o da oraya evrilirdi. O günkü koşullarda sırf askerlere dayanarak, emekçi halka dayanmadan, onlarla birleşmeden olumlu, milli, halkçı bir yönetim ve rota oluşturulamazdı. İç çelişmelerle sol kanatları budayarak devam ederlerdi. 12 Mart’ın gelişinde de benzer bir hikâye yaşandı; solcu bir görüntü verdiler çünkü Demirel’i iktidardan uzaklaştırıyorlardı. CHP’ye daha çok yaslandılar, Nihat Erim hükümetleri kuruldu.

Türkiye’nin iç çelişkilerinden çok dünya dengeleri 9 Mart’ın yaşamasına el vermeyebilirdi. Türkiye, Atlantik sistemi için çok önemliydi. Dolayısıyla Türkiye’de 9 Martçıları yaşatmazlardı. Hatta o sabah TDKP ve TKO’nun bazı militanlarının pusuya düşürülüp büyük ihtimalle tasfiye edileceklerine dair duyumlarımız vardı.

Şimdi enflasyon sorumuza ve AKP hükümetinin tercihlerine gelelim. Ben şunu görüyorum; dövizdeki ani ve hızlı tırmanışla birlikte AKP telaşa kapıldı. Hemen Avrupa kanadında üç önemli tercih yaptı. Birincisi; Tayyip Erdoğan, Alman Başbakanı Merkel’le görüştü. Ardından Hazine ve Maliye Bakanları görüştü. 21 Eylül’de Berlin’de buluştular. Sonra Macron’la görüştü. Türkiye; Batı Avrupa’nın üç büyük ülkesiyle maliye ve finans öncelikli yakın temas içinde. Berat Albayrak Fransa’ya gitti, 27 Ağustos’ta Macron’un bakanıyla görüştü. Dün de Londra’daydı. Belli ki sıcak para noktasında Katar’ın dışında bu üç devlete bel bağlamış durumdalar. Ama kanaatimce onlar, yapısal reformları öne sürerek (IMF’yi göstererek) istedikleri desteği vermeyeceklerini ifade ettiler. Borçla borç çevirme sisteminde denizin bittiği yerdeyiz.

Sizinle daha önce konuştuk; tarımda, üretime yönelik önlemler bir yıl içinde netice vermeye başlar. Otomobil ithalini durdur veya gümrükleri yükselt; cep telefonu ithalatı çok yüksek, kısıtla. İthalatın yarısı enerji. Ne yap? Suriye’yle, İran’la, Rusya’yla, Irak’la yakınlaş; ucuz enerji al. Sınırları kaldıracak bölgesel çözümler üret. Vatan Partisi bunu savunuyor. Bu, aşarın kaldırılması gibi bir etki yapar. Bugün de İran’dan ucuz enerji alarak sanayide ve tarımda çarkı çeviren, dış ticaret açığını kapatan önemli bir atak yapılabilir. Terörü ortadan kaldırmanın getirdiği huzur ortamı ve askeri harcamaların üretime yönlendirilmesi çok önemli.

Rusya’yı, İran’ı, Çin’i küstürerek önümüzdeki dönemde ne güvenlikte ne ekonomide çözüm var. Suriye takıntısı aslında İran, Rusya ve Çin’i de kaybettiren bir takıntı. Suriye, Türkiye siyasetinin sınandığı bir denek taşı. Çinli yöneticilerle, İranlı ve Rus yöneticilerle görüştüğüm için biliyorum; hepsi Suriye’ye bakıyor ve “Türkiye’de hiç akıllı yok mu?” diye soruyorlar. Şimdi Tahran’da yine aynı şey masaya gelecek. Suriye düşmanlığıyla o masaya oturan kaybeder.

İzin verirseniz, daha dün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İdlib harekâtıyla ilgili enteresan bir açıklaması oldu. Onu kendi sesinden dinleyelim, üzerine konuşalım. Yönetmenimizden rica ediyorum.

(İdlib’de ateşkesin sürdürülmesi için, Astana Anlaşması’nın devamı için ve rejimin ihlallerini önlemek için gerek İran nezdinde gerekse Rusya nezdinde temaslarımızı sürdürüyoruz.) Ama her zaman söylediğimiz bir şey var: İdlib’de ateşkesin bozulması ve rejimin saldırması, Suriye ve bu bölge için bir felaket olur. İnsani ve güvenlik bakımlarından gerçekten tam bir felaket olur.

Şimdi Almanya diyor ki; “Aman müdahale etmesin Suriye.” Fransa diyor ki; “Aman müdahale etmesin Suriye.” Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump dün bir tweet attı, “Aman müdahale etmeyin” dedi. Rusya’yı uyardı, “Sakın ortak olmayın bu işe” dedi. Neden? “İnsani felaket olur” diye. Bizim Dışişleri Bakanımız da “İnsani felaket olur” diyor. Ben öyle bakmıyorum. Sizin dediğiniz doğru; Almanya şunu demiş, Amerika bunu demiş, hepsi bir yana; ben şuna bakıyorum: Bu siyaset Türkiye’yi felakete götürür.

Bu, Mevlüt Bey’in görüşü değil, yönetimin görüşü; yani bu, doğrudan Tayyip Erdoğan’ın konuşması ve siyasetidir. Mevlüt Çavuşoğlu’nun dile getirdiği “Suriye rejimi İdlib’e müdahale etmesin” siyaseti ne demek? Bunu aradan sonra konuşalım.

***

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Önceki bölümün sonunda Dışişleri Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun dünkü açıklamasını gündeme getirdik. İşin özeti şuydu: Suriye, kendi toprağındaki teröristleri temizlemek için hareket yapmak istiyor, Türkiye ise buna itiraz ediyor. Yani Suriye’nin vatan bütünlüğüne itiraz ediyor.

Şimdi bir denklem var: Suriye’nin vatan bütünlüğü, Türkiye’nin vatan bütünlüğüdür. Siz Suriye’nin kuzeyindeki toprakların İhvancı veya aşırı yobaz birtakım grupların elinde kalması için çırpınırsanız, bu Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülüktür. Çünkü bu, aynı zamanda PKK, YPG ve PYD’nin oradaki varlıklarını korumaları ve kanton hükümetlerini sürdürmeleri demektir. Amerika’nın federasyon planı aslında şudur: Sözde Sünnilerin bölgesi, sözde Kürtlerin (Amerikancı Kürtlerin) bölgesi ve ortadan kaldıramadıkları bir Beşar Esad yönetimi…

Sonuç itibarıyla Suriye devletinin toprak bütünlüğünü sağlamasına karşı çıkmak en büyük yanlıştır. Bakın, Fransa Dışişleri Bakanı üç gün önce ne dedi? “Artık alternatif seçenek yok, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak tek seçenek Beşar Esad’dır.” Tayyip Erdoğan’ın Suriye’deki adamları veya İhvancılar gelip Şam’ı ele geçirip Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayabilir mi? Böyle bir ihtimal bitti, yenildiler. Onların yenilmesi Türkiye için çok iyidir. Suriye’de laik, ilerici, anti-emperyalist ve PKK/YPG’yi temizleyen bir hükümetin olması Türkiye için bir bayramdır.

Dışişleri Bakanı Velid Muallim en son ne açıkladı? “Kesinlikle federasyon ve özerklik olmaz.” Olur mu hiç? Onlar, PKK ve YPG’ye karşı bizim Tayyip Erdoğan hükümetinden çok daha kararlı bir tavra sahipler çünkü orası onların vatanı. Hangi devlet kendi ülkesinin bölünmesini veya topraklarında başka otoritelerin oluşmasını kabul eder? Beşar Esad yönetimini suçlamak için Türkiye’de sürekli bir algı var; “Bunlar PKK/YPG’yi koruyor” diyorlar. Biraz mantıklı olun, korurlar mı hiç? Kendi vatanları orası. Amerika saldırdığında ve bölünmeler yarattığında, süreci bastıramadıkları için bir süre katlandılar ama şimdi adım adım temizliyorlar.

Türkiye için burada tek bir politika ve tarihi bir fırsat vardır: O da Vatan Partisi’nin uygulayacağı politikadır. Beşar Esad’la, İran’la, Rusya’yla, hatta Çin’le el ele verip Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak; İran, Irak ve Rusya’yla dostluğu güvenilir bir temele kavuşturmak. Böylece ucuz enerji bulmak, sanayi ve tarım ürünleri için pazarlar yaratmak ve huzurlu ortamlar sağlamak. Ekonomi ve güvenlik burada buluşuyor. Bunun vazgeçilmez unsurlarından biri Suriye’nin başında Beşar Esad’ın olmasıdır. Başka bir seçenek yok.

Tayyip Erdoğan yönetimi ne istiyor anladığım kadarıyla? Suriye’de bir karışıklık olsun, Beşar Esad’ın otoritesi olmasın, onların ideolojik arkadaşları olan İslamcı, İhvancı unsurlar Suriye’de hâlâ bir güce sahip olsunlar, iktidarı paylaşsınlar. Siz bu politikayla ne İran’la, ne Rusya’yla, ne Irak’la ne de Çin’le beraber gidebilirsiniz. Sayın Cumhurbaşkanı’nı uyarıyorum; bu politika Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnız bırakır ve Doğu Akdeniz’de başlayan bir çözülmenin Hakkari’ye, Diyarbakır’a kadar uzanması gibi bir felakete yol açar. Asıl felaket, Mevlüt Çavuşoğlu’nun savunduğu bu senaryodur.

Esas odak artık Doğu Akdeniz’dir. Dünya çapındaki çelişmeler artık orada düğümlendi. Amerika ve İsrail orada Türkiye’ye karşı tatbikatlar yapıyor; Yunanistan ve Güney Kıbrıs da onlarla beraber. Rus donanması ve Çinliler de orada. Suriye ve Mısır, Türkiye ile birlikte Doğu Akdeniz’de en geniş sınırı olan ülkelerdir. Sizin doğal dostlarınız bunlardır. Amerikan ve İsrail tehdidine karşı kiminle duracaksınız? Rusya’yla, İran’la, Suriye’yle, Mısır’la. “Efendim Mısır diktatör, Mursi’yi devirdi…” E devirir, orası Mısır, sen karışamazsın! İyi ki devirdi, senin oradaki kafadarların temizlendi. Onlar Amerika’nın yanındaydı. Siz bu ülkeleri yanınıza çekmek zorundasınız.

Tayyip Erdoğan Tahran’da masaya oturuyor ama Beşar Esad’a düşman bir tavırla o masaya oturursanız kaybedersiniz. Karşınızda Amerika’ya karşı Suriye ile ittifak yapmış, her şeylerini ortaya koymuş Rusya ve İran var. Beşar Esad’a yan baktığınızda onlardan koparsınız, Çin’den de koparsınız. Türkiye bu devletlerle beraber olmaya mecburdur; aksi takdirde Doğu Akdeniz’de Amerika’ya, Yunanistan’a, İsrail’e direnemeyiz. Bu hükümet dar ideolojik saplantıların içinde; İhvancı siyasetle ne İran’ı, ne Irak’ı, ne Rusya’yı, ne de Müslüman dünyasını yanınızda tutabilirsiniz. Sıcak para dilenerek Türkiye ekonomisini kurtarma şansınız da yok; artık dünyada o kadar sıcak para bolluğu kalmadı. Ekim-Kasım aylarında Türkiye ekonomisi çok şiddetli yeni bir sarsıntının içine giriyor. Dış borç yükü ve acil ihtiyaçlar karşısında Almanya, Fransa veya Amerika Türkiye’yi kurtaramaz.

Sonuç olarak; Türkiye, Beşar Esad’a düşmanlık yapan bir Tayyip Erdoğan’ı sırtında taşımaz. Türkiye’nin Suriye, İran, Irak, Rusya ve Çin ile el ele verme mecburiyeti vardır. Bunu hiçe sayan bir yönetim, Türkiye’nin başında kalamaz. Halkçı, milli çözümlerle Türkiye buradan çıkacaktır.

İdlib konusunda batılı ülkelerin AKP’ye benzer bir frenleme çabası var, Fransa bunu tehdide dönüştürdü. Kimyasal silah bahanesiyle Amerika ve Fransa, Suriye’yi vuracaklarını söylüyorlar. Amerika’nın Rusya ve İran’a karşı bir askeri müdahale gücü kalmadı, yenildiler. Bombardıman yapabilirler, füze atabilirler ama ötesine geçemezler. Artık herkes Amerika’nın bölgede yenildiğini kabul ediyor. Yani yalnız Amerika’daki bir kamp değil, iki kampta da biz yenildik diyor. O nedenle, Amerika’nın dünyayı bir savaşa götüreceği bir durum varsa, o başkadır. Ancak Amerika’dan Suriye’den çok, Doğu Akdeniz’de daha cüretkar girişimler bekliyorum. Bu çok yakın, kısa vadede olmayabilir ama önümüzdeki sürece baktığımız zaman esas ateş Doğu Akdeniz’de yanacak; bu görünüyor. Melih Çavuşoğlu’nun biraz önce bir parçasını aktardığımız konuşmasında Doğu Akdeniz’le ilgili açıklamalar da vardı. “Doğu Akdeniz’de kendi gemimizle, platformumuzda sondaj çalışmasına denizde bu sonbaharda başlayalım.” Evet, bu iyi bir gelişme.

Olayın öneminin farkındalar mı, değiller mi? Hayır, farkında olsalar Suriye politikası değişirdi. Yani “Ben sondaj gemimi yollayacağım” demek tek başına bir şey ifade etmez. Bakın, bunun arkasını doldurmadığınız zaman; sondaj gemisine Amerikan destroyeri, hatta İsrail destroyeri geliyor. Hatta onlar bile gelmez, Güney Kıbrıs bir hücum botu veya Yunanistan bir hücum botu gönderir, iki tane torpido atar. Arkasından da Altıncı Filo, İsrail’le birlikte sana namlularını gösterir. O zaman sen bununla nasıl baş edeceksin? Eğer senin yanında Suriye, İran, Rusya, Çin veya Mısır yoksa nasıl baş edeceksin? Onun için bu laflar, arkası doldurulmamış laflardır.

Mesela ben Amerika’nın yerinde olsam, “Ne yapıyor bu Türkiye Suriye’de?” derim. Türkiye, Beşar Esad’la birlikte hareket ediyorsa, İsrail de Amerika da külahını önüne koyar ve durumu gözden geçirmeye başlar. “Bizi Beşar Esad kurtaracak” demiyorum, Beşar Esad kurtarmayacak. Sen bir ittifak manzumesi kuruyorsun, mesele sırf Beşar Esad meselesi değil. Suriye’nin Doğu Akdeniz’de çok uzun bir kıyısı var; bizim var, arkasından Suriye’nin var, İsrail’i geçiyorum, güneyde de Mısır’ım var. Sen onlarla birlikte hareket edeceksin. Hatta Yunanistan’a şunu söylememiz lazım: “Arkadaş, sen niye Amerika’yla paylaşmaya kalkıyorsun buranın petrolünü, doğalgazını? Paylaşmak da değil, doğrudan Amerika’ya veriyorsun; o da sana ufak tefek yem verecek. Gel, bu Doğu Akdeniz bizlerin denizi; Ege, Doğu Akdeniz, Kıbrıs etrafı… Gel bu işleri beraber yapalım.”

Yani İsrail-Yunanistan-Amerika konsorsiyumlarının karşısına Türkiye’nin Suriye, Mısır, hatta İran ve Rusya ile bir beraberlik getirmesi ve Yunanistan’ı da bir müddet sonra bunun içine çekmesi lazım. Son haftalarda Türkiye’nin Yunanistan politikasında belirgin bir tansiyonu düşürme çizgisi izlediğini görüyoruz. Yakalanan iki Yunan askeri vardı; Türkiye sınırlarına iki yüz elli metre kadar girmiş halde yakalanmışlardı, onları serbest bıraktılar. Bu, Yunanistan’da başbakan seviyesinde olumlu bir adım olarak nitelendi. Yunan Dışişleri Bakanı bugün mü, dün mü, konsolosluklarının yeniden açılışıyla ilgili törene geldi; Hulusi Akar’ı, Savunma Bakanı’nı Yunanistan’a davet ettiler. Orada Yunanistan’ı itmeme, bu tarafa çekme çabası görülüyor. Bence bunların kıymetiharbiyesi yok. Siz asker iade ederek, konsolosluk açılışına çağırarak Yunanistan’ı yanınıza çekemezsiniz. Yunanistan’ı ancak kuvvet göstererek durdurabilirsiniz. Kuvvet dışında hiçbir şekilde durduramazsınız. O kuvvet de nedir? Türkiye’nin Rusya, İran, Suriye ve Çin’le beraber olmasıdır. Onun dışında arkasını Amerika’ya ve İsrail’e vermiş bir Yunanistan’ı hiçbir şekilde buralarda durduramazsınız; çünkü Amerika onu kışkırtıyor ve öne sürüyor. Aynı İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi.

Doğu Akdeniz’de çok kıymetli petrol ve doğal gaz yatakları, muazzam enerji kaynakları var. Amerika’nın da gözü orada, İsrail’in de gözü orada. Biz Türkiye olarak ancak o gücün karşısına, onu dengeleyecek bir kuvvet yığarak başarıya ulaşabiliriz. O kuvveti yığdığımız zaman Yunanistan’ı ikna edebileceğimiz koşullar da ortaya çıkar çünkü bakar ki pabuç pahalı. Benim Yunanistan’daki büyük gazetelerde son bir ay içerisinde manşetlerden röportajlarım yayınlandı ve oralarda bunları söyledim. “Amerika’nın aleti olarak varabileceğiniz bir yer yok. Sizin dostunuz Ege’de, Doğu Akdeniz’de Türkiye olmalıdır. Gelin bu kaynakları birlikte değerlendirelim.” şeklinde çok önemli yazılarım çıktı. Yani burada politika “kuvvet, kuvvet, kuvvet” politikasıdır.

Bakın, Doğu Akdeniz’de göz göre göre, bağıra bağıra bir savaş tehlikesi geliyor. Hatta benim kanaatime göre, dünyada büyük bir savaş olacaksa o büyük savaşın kıvılcımları Doğu Akdeniz’de çakacak. Bunu kim önler? Türkiye önler. Ancak Türkiye, şu anki teslim olan siyasetiyle, Suriye düşmanı siyasetiyle ve İhvancılarla işbirliği yaparak kimi kazanıyorsun Sayın Tayyip Erdoğan? Suriye’deki İhvan’a vefa göstererek değil, Suriye yönetimiyle anlaşarak başarabilirsin. Dersin ki; “Ben bunlarla geçmişte şunları yaşadım…” Belki pazarlıklarda bir şey kazanmak için bu siyasetler izleniyor olabilir, bu benim iyimser yorumum. Ama yapılacak şey; Suriye yönetimine, “Tamam, vatanını bütünleştiriyorsun, iç savaş yaşadınız, bunları affet, bağrına bas ve hapse atmadan bu süreci geçirelim” demektir. Bunu Suriye kabul eder. Vatan Partisi yönetimde olsa bu siyaseti Suriye kabul eder, Tayyip Erdoğan da kabul ettirir.

Suriye masası kurmak gibi saçma sapan bir şey yok. Suriye’de paylaşılacak ne var? Petrol mü, araziler mi, nüfuz alanları mı? Böyle bir şey yok. Suriye’yi kim yönetecek? Bırakın da Suriye’yi Suriyeliler bilsin. Suriyeliler Beşar Esad’ı seçti, bitti. Beşar Esad’ın tartışılmaz bir otoritesi var, büyük bir çoğunluk onun etrafında toplanmış durumda. Güç onda, ordu onda, halk onda. Siz hala orada yenilmiş, kenarlara köşelere sığınmış, geleceği olmayan gruplara dayanarak hangi siyaseti yapacaksınız? Türkiye’nin yapması gereken; Suriye’nin vatan bütünlüğü sağlanacak ve Türk askeri oradan geri çekilecek. Çözüm şudur: Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanır, Suriye devleti bir barış ilan eder, zafer kazanan rejimlerin yaptığı gibi bir afla bu kavga bitirilir. Suriye de buna razı olur, Rusya da razı olur, İran da razı olur ve olay biter. Ama siz geçmişte ateşe sürdüğünüz unsurları korursanız bunun sonu yok. Siz Suriye’yi bölmek mi istiyorsunuz? Bölemezsiniz. Türkiye Suriye’yi bölen bir devlet mi? Suriye’yi bölmek isteyen başka kimse yok ki. Rusya mı bölecek, İran mı bölecek? Sen kimlerle beraber böleceksin? Çekilin hepiniz oradan; Rusya da çekilsin, İran da çekilsin, Türkiye de çekilsin, Amerika defolsun gitsin ve Suriye kendini yönetsin.

Türkiye için Doğu Akdeniz’de niye böyle bir risk olsun? Eğer Tayyip Erdoğan bu yanlış politikayı sürdürürse, Doğu Akdeniz’de Suriye’yi, Rusya’yı, İran’ı karşısına alır. İran’ın Doğu Akdeniz’de kıyısı yok diye düşünmeyelim; İran’ın orada çok büyük menfaati var. Doğu Akdeniz’e, Kıbrıs’a Amerika-İngiltere hakim olduğunda ve Türk ordusu da Kıbrıs’tan gittiğinde, İran Körfezi’nin durumu ne olur? Çok ciddi tehdit olur. İttifak potansiyelini harekete geçirmezseniz karşı taraf pervasızlaşır. Atatürk de milli güçlerle direndi ama dünya ölçeğinde müttefikleri, mesela Sovyetler Birliği’ni yanına alarak direndi. İttihat Terakki döneminde, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’yı, Avusturya-Macaristan’ı yanına alarak direndi. Bugün dünyada tek başına direnme diye bir şey yok. Yunanistan arkasına Amerika’yı ve İsrail’i alıyor, sen ise müttefiklerinle uğraşıp onları soğutuyorsun, güvenlerini kaybediyorsun.

Saddam Hüseyin’e “katil, diktatör” diyen güç geldi, Irak’ı işgal etti ve Irak’ın kuzeyinde Barzanistan kuruldu. Alın size Türkiye’nin ikinci büyük aldanışı. Arkasından Kaddafi’ye “katil” dediler, Libya’yı Amerika aldı. Şimdi de “Beşar Esad katil” diyorsunuz. Siz biraz öğrenin ya! “Katil, diktatör” dendikten sonra neler olduğunu ve Türkiye’nin başına neler geldiğini öğrenin. Kaldı ki, birkaç yıldır “Tayyip Erdoğan katil, Tayyip Erdoğan diktatör” söylemi de var. Siz aynı söylemle Saddam’a “katil” dediniz, Barzanistan’ı kurdurdunuz ve onun bekçisi oldunuz. “Kaddafi katil” dediniz, Amerika’yı Libya’ya yerleştirdiniz. “Beşar Esad katil” söylemiyle de Suriye’nin bölünmesine ve Amerikan-İsrail koridorunun oluşmasına çanak tuttunuz. O “katil” söylemleriyle… Onun için burada katil tartışmak kadar aptalca bir şey yok. Peki, katil değil mi? Türkiye’nin menfaati açısından bakalım. Katilse katildir; biz mahkeme değiliz, cinayet yargılamıyoruz. Biz Türkiye’yiz, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunacağız. Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın bölünmesi; İran’a ambargo; Libya’nın Amerika’nın eline geçmesi; bunların hepsi Türkiye’nin bölünmesine ve Amerika’nın planlarına teslim olmasına yol açan söylemler, senaryolar ve uygulamalardır. Buna bakacaksınız. Dün Habertürk’teki konuda “Saddam Hüseyin katil” dediler. Bakın, böyle politika yapılmıyor; bunlar ilkel tavırlar. Kandırılmış, doğrultulmuş insanların söylemleri bunlar.

Birkaç soru aktarayım size seyircilerimizden. Kars’tan Murat Çevik Bey soruyor: “Rusya, Çin, İran gibi ülkelere ne kadar güvenebiliriz? Bugün Amerika’nın yaptığını yarın Rusya yaparsa ne olacak?” Şimdi bakın, Rusya, Çin, İran gibi ülkelerin kendi menfaatlerini doğru saptayarak o menfaatlere güvenebiliriz. Daha açalım: Rusya, İran ve Çin; Amerika’nın Suriye’yi, Irak’ı bölmesini istemiyor ve istemez. İşte buna güveneceğiz. Niye bölmesini istemiyorlar? Çünkü bunlar Amerika’nın tehdidi altında olan ülkeler. Hem Çin’in kuşatılması hem enerji yollarının Amerika tarafından denetim altına alınması hem de “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin Kürdistan’la, yani ikinci İsrail ile kesilmesi Çin için tehdittir. Ukrayna üzerinden, Doğu Avrupa üzerinden Rusya’yı bir daha parçalama planı gündemde olduğu için bu durum Rusya için de tehdittir. Doğu Akdeniz’in, Suriye’nin ve Irak’ın Amerikan kontrolünde olması Rusya için de tehdittir. Bunların hepsi bizim, yani Türkiye’nin de tehdididir. Bu ülkeler kendi vatanlarını savunmayacaklar mı? İşte buna güvenebiliriz. Rusya gibi, Çin gibi ülkelerin kendi ekonomilerini, kendi vatanlarını savunmalarına güvenebiliriz. Bu hesaplarla biz onlarla müttefikiz.

Atatürk, İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya’ya neden güvendi? Çünkü Anadolu İngilizler tarafından ele geçirilseydi Rusya düşerdi. İstiklal Savaşı’mız başarısızlığa uğrasaydı zaten Rusya’da iç savaş vardı, Rusya düşerdi. O zaman Rusya’ya güvenmek kadar doğru bir şey yoktu. Bugün de Çin’e, Rusya’ya ve İran’a güvenmek kadar akıllı bir hesap yok. Hesap bunlar, güven meselesi. Şartlar değiştiği zaman, Türkiye için Amerika değil de başka bir ülke tehdit haline gelirse ona göre bakarsınız. Amerika kabuğuna çekildiği, Türkiye’ye karşı iddialarını kaybettiği koşulda Türkiye’nin dostu da olabilir. Yani bundan 20, 30 sene sonra… Sürekli düşman diye bir şey yok. Biz Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve üretim ekonomisini inşa etme açısından, yani o mevziye yerleştiğimiz zaman kime güveneceğimizi tespit edebiliriz. Amerika seni tehdit ediyorsa, ona karşı menfaatinin birleştiği ülkelere güveneceksin. Bu bir stratejik dönemdir; o dönem değişir, yeni koşullar oluşur, biz de yeni stratejiler ve siyasetler kurarız.

İstanbul’dan Sevgi Türkoğlu bir özlemini dile getirmiş. Şunu söyleyeyim: “Güvenmeyin arkadaş!” Diyenlere sesleniyorum; Rusya’ya, Çin’e, İran’a, Suriye’ye, Irak’a güvenmeyin ve Türkiye’yi batırın. Tebrik edelim onları! Bir de onları güvenilir mevzide tutmak gibi bir görevimiz var. “Güveneyim mi, güvenmeyeyim mi?” diye bakarsan Amerika’nın kucağına atlarsın.

Sevgi Türkoğlu Hanım diyor ki: “Eskiden Beyazıt gibi bölgelerde küçük atölyelerimiz, Gedikpaşa gibi yerlerde esnaflarımız, zanaatkarlarımız vardı. Şimdi hemen hemen hiçbiri kalmadı. Bunları tekrar canlandırmak için ne yapmak lazım?” Desteklemek lazım. Türkiye’nin bütün atıl kapasitesini harekete geçirmemiz lazım. Bu atölyeler ekonomi açısından çok verimli işletmeler değil ama özellikle büyük sanayiye ara malı üreten; orta ve küçük sanayide paslanmaya terk edilen, depolarına atılan o kapasiteyi; yani mecazi anlamda söylüyorum, Türkiye’nin çalışmayan, üretim yapmayan atıl kapasitesini tekrar harekete geçirmemiz lazım. Çünkü bunları dışarıdan artık alamayacağımız bir sürece giriyoruz. Burada devletin önderlik etmesi lazım. Gümrükleri koyarak… Bunlar daha yüksek maliyetle üretileceği için, yani “Buralarda enflasyon mecburi olacak” diyorsunuz, evet, belli ölçüde maliyet enflasyonuna katlanmayı göze almak lazım. Çünkü sonuç itibariyle bunlar biraz daha pahalı üretecek.

Sadece küçük atölyeleri bir tarafa bırakalım, çok büyük fabrikalarımız da kapandı. Gazete ve kitap kağıdının hemen hemen tamamını döviz vererek alıyoruz. Kendi fabrikalarımız (SEKA gibi) vardı, kapattık. “Daha yüksek maliyetle üretiyordu” denildi, olsun. Şimdi dışarıdan kağıt alamaz duruma düştük. Türkiye’de basılı gazetecilik ve kitap yayıncılığı tıkanmıştır. Aydınlık çok güzel bir kampanya yürütüyor. SEKA için ne mücadeleler yaptık, oradaki heyecanı, işçi hareketini hatırlıyorum. Cumhuriyet ekonomisinin o kalelerinin yıkılması bugünkü çözümsüzlüğü getirdi.

“Türkiye gemisi” ve “Amerikan gemisi” benzetmesine gelelim. Dünkü programdaki konuşmanıza dayanarak söylüyorum; bütün belli başlı kuvvetlerin orada olmasını temenni etmiyorsunuz, gerçeklere bakıyorsunuz. Gemi dediğim şey “cephe”dir. Türkiye bugün bir vatan savaşındadır. Bu bir saray savaşı değil, vatan savaşıdır. Ve öyle bir vatan savaşı ki dünya mevzilendi. Rusya, İran, Suriye; Tayyip Erdoğan’ı sevmeseler de, Çin, Venezuela, yavaş yavaş Almanya ve Fransa Türkiye’nin yanında mevzilendi. İki tane cephe var: Amerika-İsrail cephesi ve Türkiye cephesi. Sen bunların hangisindesin? Üçüncü bir cephe yok.

“Bandırma vapurundayız” diyorlar. Bandırma vapuru bugün yok, Afrin var, Fırat Kalkanı var, Sincar var; savaş oralarda oluyor. “Ben 30 Ağustos’ta, Atatürk’ün Kocatepe siperindeyim” diyorlar. Bugün Kocatepe siperi yok, o 1922’deydi. Mehmetçik Afrin’de, Fırat Kalkanı’nda savaşıyor. Bunlar hep savaştan kaçmak için kullanılan firarilerin sığındığı yerler. Bandırma vapurunda olan, Afrin’de Mehmetçik’in, Fırat Kalkanı’nda Amerikan-İsrail koridorunu yaran Türk ordusunun yanındadır. Bugün Kocatepe’de olan, 15-16 Temmuz gecesi FETÖ/Amerika/Gladio darbesinin ezilmesinde kararlı olanların yanındadır. “Bu bir tiyatroydu, kontrollü darbeydi, Erdoğan yaptı” diyenler Amerika’nın cephesindedir. Veya Ankara’dan İstanbul’a “Adalet yok” diye yürüyenler de Amerika’nın cephesindedir. Kim yürürse yürüsün, PKK’yı veya FETÖ’yü kurtarmak için yüründü. Bugün “Adalet yok” sloganı ne? İçeride Deniz Gezmiş mi, Mahir Çayan mı, İlker Başbuğ mu, Mümtaz Soysal mı, Doğan Avcıoğlu mu, Türk ordusunun askerleri mi var? “Adalet yok” dediğiniz zaman kime adalet yok? PKK’ya, FETÖ’cülere… İşte bu Amerikan cephesidir.

Kimler Türkiye cephesinde? 15-16 Temmuz’da o Gladio/FETÖ darbesine karşı mücadele edenler. O gece sağımıza solumuza bakalım, kim vardı? Tayyip Erdoğan vardı. Düşman tarafta değildi, FETÖ’nün yanında değildi. Geçmişi bırakın, bugün ne? Soner Polat komutanımızı hatırlayalım; gün bugündür. Afrin’de seninle yan yana, Sincar’da yan yana, 15-16 Temmuz’da yan yana, Amerika’nın ekonomik operasyonlarına karşı Türkiye ile yan yana. Sen o zaman Tayyip Erdoğan’ı Türkiye gemisinden kaldırıp denize atamazsın. Hem gücün yetmez hem de bu gerçek değildir. O geminin içindedir.

Şu temel soruyu soruyorum: Bana Tayyip Erdoğan’sız bir çözüm getirin ve bizi zafere götürsün. Tayyip Erdoğan’ı bu geminin dışına atın, farazi olarak, ondan sonra bana bir zafer getirin. Atamazsınız. Çünkü siz Türkiye’yi mağlup etmek istiyorsunuz, Tayyip Erdoğan düşmanlığı yüzünden Türkiye’nin bu savaştan zaferle çıkmasını istemiyorsunuz. Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Bu cepheyi kuvvetli tutmaya çalışıyoruz. Kılıçdaroğlu da, Akşener de bu cepheye gelsin. Değiller mi? Değiller.

Dün Mustafa Balbay’ı Habertürk’te gördük; hep Amerika’nın cephesinde. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, Tayyip Erdoğan’a karşı bir muhalefet yürütmüyor, Vatan Savaşı’na muhalefet yürütüyorlar. Tayyip Erdoğan’a karşı muhalefeti Vatan Partisi yürütüyor. Bize “CHP’nin muhalefetteki konumunu Vatan Partisi ele geçirsin” diyorlar. Bu bir tuzak. Vatan Partisi’nin siyaseti CHP tabanını kazanma siyaseti değil; AKP, MHP, İYİ Parti ve HDP tabanını da kazanma siyasetidir. Biz milleti bir programa kazanmaya çalışıyoruz. Yoksa onların huyuna suyuna giderek, bugünkü konumlarını kabul ederek değil; Atatürk’ün ve bütün devrimcilerin yaptığı gibi Türkiye’nin bağımsızlık, bütünlük ve üretim ekonomisi mücadelesine kazanmaya çalışıyoruz.

Tekrar soruyorum: Bana bu vatan savaşını Tayyip Erdoğan’sız, AKP’siz kazanacak bir formül getirin. Getiremiyorsanız Tayyip Erdoğan düşmanlığını bırakın. Devletin başında olanı dışlayarak vatan savaşını kazanabilir misin? İhanet tarafında, Amerika’nın yanında olursan başka. Ama Afrin’de, Sincar’da, 15-16 Temmuz’da Tayyip Erdoğan Amerika’nın yanında mı? Hayır. CHP ne diyor? “Suriye batağına battık” diyor. Bu, Amerika’nın yanında olmaktır. “Afrin’e girmesin” diyorlar, bu PKK’nın yanında olmaktır. PKK’yı ezecek; ezmesin istiyorlar. Bir ara vereceğiz, ara verdikten sonra konuyu tartışacağız. 3 Eylül tarihli yazınızın son cümlesinde, “Hiç kimse bizden Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenip saplantıların esiri olmamızı beklemesin” diyorsunuz. Dönüşte sorum şu olacak… Türkiye’de bu kadar kuvvetli bir Erdoğan karşıtlığı ve düşmanlığı nasıl oluştu? Bunda sizin bir rolünüz var mıydı? Bunu merak ediyorum; Sayın Perinçek’in bu konudaki cevabını hep birlikte dinleyeceğiz.

Sevgili izleyiciler, “Çıkış Yolu”nun son bölümüne, son viraja girdik. 45 dakikalık hızlı bir bölüm yapacağız. Önceki bölümün sonunda, 3 Eylül tarihli dünkü yazınızın son cümlesinden bahsetmiştim: “Hiç kimse bizden Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenip saplantıların esiri olmamızı beklemesin.” Hangi gemideyiz? Tayyip Erdoğan düşmanlığı yaparsak Türkiye’nin cephesini böleriz, iç cepheyi parçalarız ve Amerika’ya en büyük iyiliği yaparız. Biz, vatansever olarak bu geminin kaptanlığına talibiz. Tayyip Erdoğan’ın bu geminin kaptanlığını yapamadığını biraz evvel uzun uzun konuştuk. Ayrıca AKP iktidarına karşı tek muhalefet biziz; Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, AK Parti hükümetine değil, Vatan Savaşı’na muhalefet yapıyor.

Sorumu tekrar sorayım: Bu kadar kuvvetli bir Erdoğan karşıtlığı nasıl oluştu ve sizin bunda rolünüz var mı?

Bizim hiçbir rolümüz yok. Bugünün Tayyip Erdoğan düşmanlığının arkasında esas olarak Amerika ve İsrail gibi odaklar var. Saddam Hüseyin, Kaddafi ve Beşer Esad’a “katil” veya “diktatör” dedikleri gibi, bugün de Tayyip Erdoğan’ı hedef alıyorlar. Ancak Tayyip Erdoğan’ın geçmişi de bu duruma bir zemin oluşturdu. 2002 yılında bir Amerika operasyonuyla Türkiye’nin başına getirildi. RAND Corporation’ın 1996 tarihli raporlarında, Türkiye’nin başına Tayyip Erdoğan’ın, Dışişleri Bakanlığına da Abdullah Gül’ün getirileceği yazılıydı; biz bunları geçmişte yayınladık.

2002’den sonra Erdoğan, ekonomide ve Kürt meselesinde Amerikan politikalarını uyguladı, hatta Ermeni açılımını benimsedi. Biz İsviçre’de ve Türkiye’de verdiğimiz mücadelelerle buna karşı durduk. Sonra Türk ordusunu ve bizleri hapse attılar, FETÖ ile iş birliği yaptılar. 1970’lerden beri devlet içine sızan FETÖ, Erdoğan döneminde devleti ele geçirme noktasına geldi. 2013-2014 yıllarına kadar durum buydu; sonrasında FETÖ kurslarını kapattı, Silivri duvarlarının yıkılmasına yol açtı ve FETÖ’ye karşı tavır aldı. Yunanistan’ın İzmir’e çıkması nasıl Atatürk’ü savaşa mecbur bıraktıysa, FETÖ’nün Türkiye’ye karşı hamleleri de onları karşı karşıya getirdi.

Bu düşmanlık meselesine gelirsek; biz o dönemde Erdoğan’a “düşmanlık” değil, siyasi mücadele yürüttük. O dönemde bugün Erdoğan düşmanlığı yapanlar, o zaman Erdoğan’a hayırlı bakıyorlardı. Mustafa Balbay’ın kitabında söz ettiği BOP haritasını biz 2004-2005’te yayınlayıp mitingler yaparken, Cumhuriyet gazetesi Abdullah Gül’ün manşetlerini atıyordu. Biz yanımızda kimseyi görmedik; Cumhuriyet gazetesi Ergenekon sürecinde savcının dizinin dibinde oturdu. Kılıçdaroğlu, “darbeciler yargılansın” diyerek Erdoğan’ı destekledi. Tüm bunlar toplumda Erdoğan aleyhine bir hava yarattı. Bizim cesaretimiz, o havaya rağmen vatan savaşında gerçeklere dayanan bir saflaşmayı hayata geçirmektir. Ayrıca Türkiye’de herkes Erdoğan düşmanı değil, bu çok yanlış bir algı.

2008’de Ergenekon operasyonu başladığında, başroldeki odağın FETÖ olduğunu biz saptamıştık ve bunu mahkemelerde de ifade ettik. Erdoğan’ı eleştirmemize rağmen, esas darbeyi FETÖ’ye indirdik çünkü her şey göz önündeydi; FETÖ “gladyo” olarak yerleşmişti. Abdullah Gül ve Erdoğan arasındaki bölünmeyi de 2009’larda açıkça yazmıştık.

Türkiye çok köklü değişikliklere gidiyor. Birkaç yıl içinde bu borçlanma ekonomisinden ve bölünme tehditlerinden kurtulacağız. FETÖ’nün gücü Amerika kadardı; Amerika yenilince FETÖ de çöktü. 30 bin asker, 14 bin polis ve binlerce yargı mensubu tasfiye edildi. Şimdi FETÖ ile mücadeleyi ideolojik ve kültürel zeminde, yani dincilik ve tarikatçılığı temizleyerek yürütmeliyiz.

Biz başından beri FETÖ’yü diğer tarikatlardan ayırdık. Bizim başka bir tarikata karşı mücadelemiz yoktur, çünkü FETÖ Amerika ile doğrudan bağlantılıydı. Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” düsturuyla ortaçağ ilişkilerini temizlemek gerekir. Bu, sadece hukuki değil, fikri bir mücadelenin konusudur.

Son dönemde İslamcı cemaatlere karşı bir takibat olduğu söyleniyor; Adnan Oktar ve Alparslan Kuytul gibi örnekler var. Türkiye, tarihinde irticaya, yani Amerika’nın irticai örgütü olan FETÖ’ye karşı en kararlı yaptırımı uyguluyor. Sözüm ona bazı Atatürkçüler ise “kontrollü darbe” diyerek ya da “adalet” adı altında yürüyerek FETÖ’nün yanında yer alıyorlar. Ama ondan sonra diyor ki: “Biz irticaya karşıyız ve Tayyip Erdoğan irticanın üzerine gitmiyor.” Daha nasıl gidilsin? Bazı eksik noktalar olabilir ama ben şunu görüyorum: Tayyip Erdoğan düşmanlığı yapan ve güya irticaya karşı tavır alanlar, aslında irticayla daha iç içe. Her konuda FETÖ’nün yanında tavır alıyorlar. Gazeteleri de öyle; Cumhuriyet Gazetesi, Sözcü Gazetesi… Ondan sonra kalkıp “Tayyip Erdoğan irticayı temsil ediyor ve irticanın yanında” diyorlar. Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet ile ilgili takıntıları olabilir; ancak bir gerçek var: Türkiye, irticanın çok ağır darbeler yediği bir dönemi yaşıyor. Bunu görelim. Cumhuriyet için mücadele edilecekse, Atatürk devrimcisi olunur. FETÖ’yü kurtarmaya çalışarak veya “kontrollü darbe” diyerek mücadele edilmez.

“Kontrollü darbe” ne demek? FETÖ’yü kurtarmak demek. Yani “Bu darbeyi Tayyip Erdoğan yaptı, FETÖ yapmadı” demek. Alın size FETÖ savunuculuğu! Kontrollü darbe fikrini savunduğunuz an; ey Sözcü gazetesi, ey Cumhuriyet gazetesi, ey Cumhuriyet Halk Partisi, siz FETÖ’nün yanındasınız. “Adalet yok” dediğiniz zaman yine FETÖ’nün ve PKK’nın yanındasınız. Zaten PKK’yı meclise sokan sizsiniz. HDP’ye “oy veriyorum” diyen koca koca yazarlarınız var; benim de dostlarım… Buralarda cesur olacağız, korkmayacağız. Hangi merkezlerden bu FETÖ dostluğu yürütülüyor? Bunu söylemekten çekinmeyeceğiz. Sözcü de Cumhuriyet de CHP de kendini düzeltmeli. Biz bunları söylemezsek görevimizi yapmamış oluruz. Türkiye’ye güveniyorum; Tayyip Erdoğan’ı yola getiren bir Türk milleti, herkesi yola getirir.

“Düşman mevzisinde bir Atatürkçülük icat edildi” diyorum. Evet, “Türk ordusu çamura battı” diyen, “Afrin’e girmesin” diyen düşman mevzisindedir. PKK’yı meclise sokmak düşman mevzisinde olmaktır. Türkiye bugün Amerika’nın üzerimize sürdüğü PKK ile savaşıyor, siz onu meclise sokuyorsunuz. Bunu Amerika istemiyor mu? 15-20 yıldır HDP mecliste olsun diyen Amerika değil mi?

Dışınızdaki bazı kuvvetleri (Sözcü yazarlarını kastederek) yanlış mevzide olmakla eleştiriyorsunuz. Peki, kendi partinizin içinde herkesi ikna edebildiniz mi? Hayır, bizim partimiz içinde de bunun mücadelesi var. 22 Eylül’de Merkez Karar Kurulu toplantımız var, bütün bunları oturup konuşacağız.

“Saray Savaşı” fikri, bugün Türkiye’nin yürüttüğü İstiklal Savaşı’na, Vatan Savaşı’na karşı en haince fikirdir. Sizin partinizde de var bu. “Üçüncü bir gemi var” diyorlar. Amerika gemisinde olamayız, Tayyip Erdoğan’la da aynı gemide olamayız diyorlar. Üçüncü bir gemi yok ki! Hiçbir savaşta üçüncü cephe olmaz. 2013-2014’ten sonra Türkiye’de saflar değişmeye başladı. Cepheler değişiyor ama kafalar hemen değişmiyor. Fransa’da komünistler Hitler’le saldırmazlık paktı yapılınca yeni durumu anlayamadı, intihar edenler oldu. Bizimkiler de durumu zamanla anlayacak; Afrin’i, Fırat Kalkanı’nı, Amerika’nın Türkiye’ye hücumunu, Doğu Akdeniz’deki namluları görecekler. Bakalım bu “Saray Savaşı” diyenler iki gün sonra ne yapacak? Ya Amerika’nın yanında kalacaklar ya da “Ben ne yaptım?” deyip Türkiye’nin yanında saf tutacaklar.

Partimizde gemi tartışması konusunda farklı fikirler var mı? Var, ama etkili veya güçlü şeyler değil. Son derece çekingen tavırlar ama hızla düzeliyor. Liderlik; partinin fikriyatını, stratejik tavrını üreten ve onu partisine benimseten, eğiten organ olmaktır. Doğru bir liderlik varsa doğrular liderlikten başlar, aşağı doğru iner. Genç kadrolar bu durumu daha iyi anlıyor çünkü üniversitelerde PKK gibi unsurlarla doğrudan yüz yüze geliyorlar. Biz de Türkiye’nin ve partinin geleceğini emanet edeceğimiz o liderliği inşa ediyoruz.

Devletçilik konusuna gelince; devletçilik herkesi devlet memuru yapmak değil, karma ekonomidir. Atatürk, milli ekonominin amacını “milletin menfaatlerini gütmek” olarak tanımladı. Biz kar ekonomisiyle, yani özel girişimle kamu ekonomisini milletin menfaatleri temelinde birleştireceğiz ve planlayacağız. Plansız ekonomi yüzünden 200 milyar lira çöpe atılmış durumda. Devletçilik demek; haberleşme, enerji, ulaştırma gibi temel alanlarda devlet yatırımı demektir. Telekom’u özelleştirip Türkiye’yi hem soydular hem de güvenliğini tehdit altına attılar.

İran’la oluşan ittifak, stratejik müttefik sıfatıyla anılıyor, iyi bir şey. Türkiye laik bir ülkeden vazgeçip mezhepsel bir tavra girerse hem kendini böler hem de İran’la olan beraberliğini kaybeder. Hem iç birliğimiz hem de komşularla birlik açısından laik olmak zorundayız.

Fındık konusu önemli ama Suriye kadar Türkiye’nin geleceğini belirlemiyor. Suriye’de yanlış siyaset izlenirse fındıkta doğru siyaset izlenemez; ama fındıkta yanlış siyaset izlense bile Türkiye batmaz.

Federasyon ve konfederasyon, Türkiye’nin parçalanmasına götürür; Kürtler için de en zararlı çözümdür. Bugün Türkiye; Türk’üyle, Kürt’üyle kaynaşıyor. Federasyon “yazıyla çiziyle” olmaz, kanla olur. Türkiye’yi federasyona, Amerika’nın işgaliyle ve kan dökerek götürürler. Bu ihtimal Amerika kazansaydı olurdu, şimdi kalktı.

Ergenekon döneminde yıllarca içeride yattık. Partimizde hiçbir zaman FETÖ bağlantısı çıkmadı. Halkın bize oy vermemesi meselesine gelince; valla aklıma hiç “kızmak” gelmedi. Biz Vatan Partisi olarak Türkiye için doğru çözümler üreterek Türk milletini hızla kazanıyoruz ve önümüzdeki büyük çözüme önderlik edeceğiz. Başka sorular da var ama onları ben size takdim edeyim programdan sonra. Ama hep böyle yapıyoruz, okuyucularımıza haksızlık yapıyoruz. Mümkün olduğu kadar… Başka uzun sorular da vardı ama ne yapayım, çok uzundu; zamanımız bitti.

Sevgili izleyiciler, Ulusal Kanal’ın değerli izleyicileri ve Ulusal Radyo’nun değerli dinleyicileri, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek’ti. Ben gazeteci Rafet Ballı. Haftaya tekrar buluşmak umuduyla hoşça kalın diyorum.

Yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş