Çıkış Yolu • 15.03.2023

Çıkış Yolu • 15.03.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim, Türkiye’nin çözümünün konuşulduğu program “Çıkış Yolu”na hoş geldiniz. Bu hafta Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel ile birlikte sorularımızı, Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Dr. Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. Efendim, hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Bir anıyla başlayalım. Sizin de mücadele arkadaşınız; hukukçu ve hukukun en kutsal olan savunma kısmında çok önder bir isimdi. Mehmet Nuri Aytekin Beyefendiyi kaybettik.

Evet, onunla başlayalım. Mehmet Nuri Aytekin; kahraman bir avukat, mücadeleci, dava adamıydı. Yani hem hukukta dava adamıydı hem de insanlık adına, Türkiye adına, Türk milleti adına davaların adamıydı. Her türlü zorlukta, güçlükte hemen her zaman yanımızda olan bir arkadaşımızdı. İyi bir hukukçu, iyi bir avukat, iyi bir savunmandı. Benim belki 40-50 yıllık arkadaşımdı. Evet, güzel bir fotoğrafımız var. 40-50 yıllık arkadaşım ama aynı zamanda benim avukatım ve iyi bir avukattı. Çok çetin bir avukattı, mücadeleciydi. Mesleğini çok iyi bilirdi. Hakikaten hayatı da zorluklarla mücadele içerisinde geçti. Onu ani bir kalp kriziyle kaybettik. Saygıyla anıyoruz. Bütün ailesine, hukuk camiasına, avukatlarımıza ve Türk milletine başsağlığı diliyoruz.

Aynı dilekleri biz de iletiyoruz. Bugün 14 Mart Tıp Bayramı. Tıbbiyelilere mesajınız ne olur?

Tıbbiyeliler bugün günümüzün kahramanları. Bir kere COVID mücadelesinde bütün sağlıkçılarımız, başta hekimlerimiz olmak üzere şehitler vererek hepimizin sağlığı için mücadele ettiler, çalıştılar, didindiler, sabahlara kadar uyumadılar. Aynı zamanda son deprem olayında da gördük onları. Depremden yaralı çıkan insanlarımızın bir an önce sağlığına kavuşmaları ve şifa bulmaları için bütün sağlık personelimiz; hemşirelerimiz, hasta bakıcılarımız ve hekimlerimiz büyük bir mücadele verdiler.

14 Mart, onların Tıp Bayramı. Çok eski bir tarihe dayanıyor; İkinci Mahmut dönemine kadar uzanıyor. Ancak ilk kutlanması İstanbul’un işgali sırasında oluyor. 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilmişti. İlk defa o tarihlerde bu Tıbbiyeliler Bayramı, bir direniş günü olarak, mücadele günü olarak kutlandı. Zaten bizim tıbbiye tarihimiz devrim tarihidir. İttihat ve Terakki, tıbbiyenin bodrumlarında kurulmuştur. Bizim bütün İstiklal Savaşı’mızda, Birinci Dünya Savaşı dahil, bütün büyük savaşlarımızda tıbbiyeli yalnız hekim olarak değil, aynı zamanda o savaşın ön cephesindeki kahramanlar olarak vardır. Sivas Kongresi’nde de vardır, Erzurum Kongresi’nde de vardır, Büyük Millet Meclisi’nde de vardır. Onun için tıbbiyeliler bizim gururumuzdur, Türk milletinin gururudur. Bayramlarını sevgiyle, saygıyla kutluyoruz.

Saygıyla başkanım. Dış gündem var ama bir son dakika gelişmesine müsaade ederseniz değinmek istiyorum. Karadeniz’de sıcak bir gelişme var. Ajanslara yaklaşık yarım saat önce düştü bu haber: İki adet Rus Su-27 uçağı, Karadeniz’de Amerika’ya ait MQ-9 insansız hava aracını taciz etti. Uçaklardan birinin çarptığı MQ-9 uluslararası sulara düştü diye Pentagon’dan bir açıklama var. Bunu nasıl okumak lazım?

Pentagon açıkladığına göre artık bu bir kabul. Ruslar açıklasaydı “Hayır düşmedi” diyeceklerdi. Pentagon, Karadeniz’de uçaklarının düştüğünü itiraf etti. Amerika ne arıyor Karadeniz’de? İnsansız hava aracıymış, insanlıymış fark etmez; ne arıyor buralarda? Ne arıyor Ege’nin kıyılarında; namlularını Türkiye’ye çevirmiş, üslerini kurmuş? Bunu sormamız lazım. Rusya da ihtar ediyor; “Bu savaşta buralara burnunuzu sokmaya kalkmayın, vururum sizi” diyor. Karşılığı olur mu, bekleyip göreceğiz.

Sayın Putin geçenlerde çok önemli açıklamalar yaptı, ABD’ye meydan okudu. “Gerekirse nükleer silah bile kullanırım, kırmızı çizgilerimiz vardır” dedi. Rusya’nın burnunun dibine sokulmaya, Moskova’nın yakınında NATO üsleri kurmaya, Ukrayna’yı NATO’ya dahil etmeye kesinlikle izin vermem dedi. İşte o Karadeniz’de uçan Amerika’nın insansız hava aracını da Karadeniz’in sularına gömdü. Bu Türkiye için de bir destektir. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi demek, Türkiye’ye doğru namluların ve tehditlerin yaklaşması demek. O nedenle Rusya’nın bu direnişi, aynı zamanda bütün insanlığın ve Türkiye’nin direnişidir.

Seçim sathı mahallindeyiz. Seçimle ilgili son gelişmelerle başlayalım mı? Sayın Perinçek, HÜDA-PAR çıkışınız çok konuşuldu. Bu sert çıkışı neden yaptınız?

Türkiye ile Amerika arasında bir seçim mücadelesi var. Bu, birçok yazar ve aydın tarafından saptanıyor. Bu önümüzdeki seçim, aslında Türkiye-Amerika hesaplaşmasının bir parçası. Vatan Partisi bu seçime Türkiye cephesinden bakıyor. Türkiye cephesinin zaferine hizmet eden her şey Vatan Partisi tarafından alkışlanır. Türkiye cephesine zaaf getiren, yenilgiye yol açabilecek her gelişme de dikkatle ve sorumlulukla eleştirilir.

HÜDA-PAR’ı tartışmıyorum, geçmişini veya şu anki durumunu değil; bir gerçek var: HÜDA-PAR’ı içine alan bir cephe bu seçimlerde çok ağır sonuçlarla karşılaşır ve seçimi kaybeder. Bu kadar dikkatsiz ve yanlış bir tutum. “Bize Batman’da, Diyarbakır’da oy getirecek” gibi izahlar yapılıyor; oysa seçimi kaybediyorsunuz. Buradan AK Parti yöneticilerine, Sayın Cumhurbaşkanı’na ve Sayın Devlet Bahçeli’ye sesleniyorum: HÜDA-PAR’ı içinize alarak gireceğiniz seçimde çok büyük kayıplara uğrarsınız, bu da Türkiye’nin kaybı olur.

Neden kaybettiriyor? Bütün Türk milleti, Kürtler dahil HÜDA-PAR’a tepkili. HÜDA-PAR’ı, bir terör örgütünün yasal plandaki görüntüsü olarak görüyorlar. Egelisinden Karadenizlisine, Marmaralısından Orta Anadoluluya kadar seçmen, HÜDA-PAR’la beraber seçime girilmesine soğuk bakıyor. AK Parti bunu “muhafazakâr dindar Kürtlerin oyunu almak” için stratejik bir adım olarak yorumluyor. Ancak Kürdü kazanmak adına bu adım yanlış; aksine kaybediyorlar.

Kürt nasıl kazanılır? Türk’ü nasıl kazanıyorsanız öyle kazanırsınız. “Kürdü farklı tavırlarla kazanırız” dediğiniz anda onu eşit görmüyorsunuz demektir. Muğlalıyı, Yozgatlıyı, Rizeliyi nasıl kazanıyorsa bir parti; Kürdü de nerede olursa olsun, aynı programla kazanabilir. En başında ne gelir? Üretici olması, elinin ekmek tutması, iş sahibi olması, dükkânını açtığında umutlu olması, traktörünü sürebilmesi… Türkiye’nin her insanını nasıl kazanıyorsa bir parti, Kürdü de öyle kazanır.

Bakın, biz Vatan Partisi olarak ne diyoruz? “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz.” Kürtlere özel yetkiler, federasyon gibi vaatlerde bulunmak, onları eşit görmemektir. Cumhuriyet Halk Partisi de bu kuyuya düşüyor, AK Parti de şimdi aynı kuyuya düşüyor. HDP’siz bir seçim stratejisi kuramıyorlar.

Vatan Partisi Kürdü nasıl kazanıyor? Birincisi; Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü kesinlikle bozulmayacak. Amerika ve İsrail, Kürt vatandaşlarımızı alet olarak kullanamayacak. PKK terörüne son verilecek. Bölgede huzur ve barış sağlanacak. Vatanın bütünlüğü, Kürt vatandaşımıza vereceğimiz en büyük armağandır. Devlet, Anayasa Mahkemesi aracılığıyla HDP’ye milyonlarca lira para verdiği zaman, bölgedeki vatandaş “Devlet bizi gözden mi çıkardı?” diye endişeleniyor. Vatan Partisi olarak biz ise “Türkiye bölünmeyecek, PKK’nın geleceği yok” mesajını vererek, güven vererek kazanıyoruz. Bu AK Parti genel merkez yöneticileri tarafından çeşitli televizyon programlarında bazen dillendirildiği için soruyorum: “Kürtler HDP üzerinden bir tekçi modelin tuzağına düşmesin; biz demokrasiyi ve insan haklarını savunan bir parti olarak Kürtlere istedikleri hakları verebilecek partiyiz” diyerek bölgede aslında siyasi bir tavır koyuyorlar.

Bakın, HDP’nin varlığını kabul ettiğiniz zaman, dolayısıyla PKK’nın varlığını kabul ettiğiniz zaman; bu, Atatürk’ün tekçi modelinin karşılığı mı oluyor? O model; özerklik, federasyon vesaire oraya giden bir yol; bunun karşılığı çoğulcu mu oluyor, ne oluyor? Sizin bahsettiğiniz AK Parti yöneticileri, Kemalist devrimin “tekil devlet, milli devlet; tek millet, Türk’üyle Kürd’üyle tek millet” siyasetini benimsemiyor ki. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Tek devlet, tek millet” diyor ama onlar bunu söyleyemiyor.

Şimdi Atatürk Türk milletini nasıl tarif etmişti? Medeni Bilgiler kitabına ve tarih kitaplarına yazıldı: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Cumhuriyet kurmak ne demek? Aynı zamanda saltanatı yıkmak; devrim yapan bir eylem. Devrim yaparak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kim? Türkiye halkı. Türk halkı değil, Türkiye halkı. Dikkat ediniz. Ben bunları yazdığım zaman Genelkurmay’dan ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan aramışlardı. Bir hata yapmışlardı o zaman; bazı kişilerin alınlarına “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir” diye yazmışlardı. Ben de onu eleştirdim; “Bak orada Türk halkı demiyor, Türkiye halkı diyor” dedim. Aradılar beni, “Bunun doğrusu ne?” dediler. “Doğrusu; Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” dedim. Orada Atatürk “Türkiye halkı” diyor, “Türk halkı” demiyor. Neden? Çünkü Edirne’den Van’a kadar o coğrafyada, Türkiye’de yaşayan halk beraber devrim yapmış, cumhuriyeti kurmuş ve o cumhuriyeti kurma eylemiyle Türk milleti olmuş, milletleşmiştir. Bunu Yusuf Akçura’da da Ziya Gökalp’te de görüyoruz. Türk milleti bir devrimin ürünüdür. Tarihten gelen bir Türk kavmi vardır ama kavim başkadır, millet başka. Kavimden millete sıçramak modern, milli, demokratik devrimlerle olur. Atatürk de bu bilimsel tavırla “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı” şeklinde tarif ediyor. Dolayısıyla bu tarif; Türkiye coğrafyası içinde yaşayan bütün insanlarımızı, ister Kürt kökenli olsun, ister Türk kavminden, ister Alevi, ister Sünni olsun, ayırmadan Türk milleti olarak tanımlıyor. Bu hem sosyolojik ve bilimsel bir tarif hem de Türk tarihine uygun doğru ve devrimci bir tariftir.

Arkada bıraktığımız dönemde Vatan Partisi, diğer siyasi partilerden çok farklı bir noktada durdu. Bir tarafta Seyit Rıza heykeli, diğer tarafta Şeyh Said heykeli… Bu iki ismin de heykeli dikildi. Cumhuriyet Halk Partisi ve Kemal Kılıçdaroğlu “Ben Dersimli Kemal’im” diyerek siyaset yapmaya çalıştığında, o cepheye ilk siz karşı çıkmıştınız: “Bu iki heykel birbirine sessizce bakmaz, bir tanesi ayakta kalır” demiştiniz. Şimdi Diyarbakır’da da Şeyh Said heykeli dikildi. Bunlar Türkiye’yi ve Kürtleri kazanma konusundaki vahim yanlışlardır. Zannediyorlar ki Seyit Rıza heykelini Tunceli’ye dikerse oradaki Kürdü kazanacak; öbürü de zannediyor ki Şeyh Said heykelini Diyarbakır’a dikerse Kürdü kazanacak. Biz ise “Hayır” diyoruz. Kürt, Atatürk’le kazanılır; Türkiye’nin birliğiyle, Türk milletinin bütünlüğüyle kazanılır. Çünkü Kürt’ün en büyük ihtiyacı bu vatanın bütünlüğüdür, bu milletin birliğidir. Kürdün en büyük ihtiyacı iş sahibi olmaktır, zenginleşmektir; hayvanını otlatmak, tarlasını sürmek, ürününü kaldırmak, fabrikada insanca çalışmaktır. Siz ilk Üretim Devrimi Kurultaylarını o yüzden mi Güneydoğu’da başlatmıştınız? Tabii.

Bugün HDP’yi meşrulaştırmak ya da HÜDA PAR gibi Türk milletini kabul etmeyen, federasyon isteyen, Kürtçeyi resmi dil haline getirmek isteyen bir örgütü desteklemek aynı kapıya çıkar. Programlarına baktığımız zaman; HÜDA PAR “Anayasadan Türk milletini çıkaracağım” diyor, HDP de “çıkaracağım” diyor. HÜDA PAR “Kürtçeyi resmi dil yapacağım” diyor, HDP de bunu istiyor. “Türk devleti kavramını reddediyoruz” diyorlar; ikisi de bunu istiyor. Her ikisi de kahramanlarının Şeyh Said ve Seyit Rıza olduğunu söylüyor. Bir ülke, kahramanları farklı olursa bölünür. Bir tarafta Atatürk’ün izinden giderek Atatürk heykeli dikenler, diğer tarafta Atatürk’ün karşısına Seyit Rıza ve Şeyh Said’in heykelini dikenler… Bu heykeller tarihte savaşmıştır. Seyit Rıza ve Şeyh Said; Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne ve Atatürk’e karşı İngiliz emperyalizminin güdümünde silah çekmişlerdir. Siz bu isimlerle Türkiye Cumhuriyeti’ni, Atatürk’ü ve Türk milletini birleştiremezsiniz. Bu isimler Türkiye’ye olduğu kadar Kürtlere de en büyük zararı vermiştir. Vaat ettikleri, emperyalizme teslimiyetten ve orta çağ karanlığından başka bir şey değildir.

Bugün Amerikan veya İsrail silahıyla kurulacak bir Kürdistan vaadi, Kürt halkını köleleştirir. Amerika geldi Irak’ı işgal etti, bir çizgi çekti; Amerikan askeriyle Kürdistan mı olur? Amerikan askerinin sağladığı petrol kuyularıyla devlet mi olur? Amerikan askerinin çizmesinin altında Kürdistan olmaz, kukla bir yapı olur. Bu coğrafyada Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi, Irak’ı bölüp parçaları birleştirmek ancak Amerika ve İsrail ile olur; o da ancak Türkiye’nin işgaliyle mümkün olabilir.

HÜDA PAR’ın 20 yıl önceki yapısı ile bugünkü arasında fark olduğu, artık silah kullanmadığı ve PKK’nın karşısında bir kuvvet olduğu yönündeki itirazlara gelince; HÜDA PAR ne olursa olsun, onu bağrına basan bir ittifak bu seçimde çok ağır yaralar alır ve elindeki en büyük silahı kaybeder. Şu an HÜDA PAR’ı ittifaka dahil etmek, karşı tarafa büyük bir koz vermektir. İstanbul seçimlerinde AK Parti’nin yaşadığı tecrübe ortadadır; yanlış bir stratejiyle 17 binlik fark 800 bine çıkmıştır. Burada da bir tuzak var. Kürtleri kazanayım derken Türkiye seçmenini kaybediyorsunuz. Seçmen, HÜDA PAR’ı gördüğü zaman orada bölücülük olduğunu görüyor. Bu kanaati değiştiremezsiniz çünkü bu kanaat doğrudur. HÜDA PAR’ın programı; Türk milletine, Türk devletine ve Anayasa’nın ilk maddelerine karşıdır.

HÜDA PAR neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekliyor? Çünkü Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetine ihtiyaçları var. Cumhur İttifakı çatısı altında kendilerini sisteme kabul ettirip, yasal siyaset alanında mevziler kazanarak büyümeyi hedefliyorlar. Kendi programlarından vazgeçerek değil, o programla siyaset alanında varlık göstermeye çalışıyorlar. İkincisi, AK Partililer şunları söylüyorlar bağlamında. Bir iki tane daha var da ekleyeyim mi onları? Dördüncüsü buydu. Yani neden şimdi AK Parti ve MHP, Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunma konusunda; FETÖ ve PKK’ya karşı geride bıraktığımız dönemde Vatan Partisi’nin yıllar önce aldığı tutumun aynısını aldılar ve devlet, örgütlerin üzerine gidiyor? Dolayısıyla “Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunan cephe” diye bir algı vardı.

Şimdi bir anda HÜDAPAR ile birlikte; üstelik Numan Kurtulmuş gibi bir ismin doğrudan o partinin binasına gitmesi, Cumhurbaşkanı’nın makamında kabul etmesi gibi bir durum karşısında insanlar şunu düşünüyor. AK Partili vekiller de bize bunu yansıttı: “Ne oldu bir anda acaba? ABD’ye ‘geride bıraktığımız dönemi unutalım’ mesajı mıydı HÜDAPAR üzerinden?”

Yok, bence orada bir Amerika’ya mesaj yok ama biraz evvel söylediğiniz; Kürt’ü kazanmak konusunda Amerika’nın bizim önümüze koyduğu ölçütlere teslim olmak var. Amerika diyor ki: “Sen Kürt’ü kazanmak mı istiyorsun? Ona özerklik ver, ona belediyeler ver, ona yerel yönetimler kurma imkânları ver.” Zaten Cumhuriyet Halk Partisi, 2017 Aralık ayında yaptığı kongrede Özerklik Şartı’nı kabul etti. AK Parti de resmiyette olmasa bile, kongresinde olmasa bile birtakım metinlerde bunu kabul etti. Ama en önemlisi; Birleşmiş Milletler’in meşhur “ikiz ihanet yasaları” vardı. O ikiz ihanet yasalarını hem AK Parti milletvekilleri hem CHP ve bütün parlamento, bir kişinin çekimsel oyu karşılığında toptan kabul ettiler.

O Birleşmiş Milletler’in ikiz ihanet yasaları aslında Amerika’nın Türkiye’nin önüne koyduğu “Kürt böyle kazanılır; siz onlara iktisadi özerklik, siyasi özerklik verin, kendi bölgelerini kendileri yönetsin; bunu da yerel idareleri güçlendiriyoruz, yerel demokrasiyi güçlendiriyoruz gibi kisveler altında topluma sunabilirsiniz” dayatmasıydı. Amerika’nın bu dayatmalarını AK Parti, CHP hep beraber kabul ettiler. Demek ki Türkiye’de böyle bir iklim yaratıldı. Şimdi bu iklimin dışında kalan bir tek Vatan Partisi var. O da ne diyor? “Kürt’e vereceğimiz şey Türkiye’nin bütünlüğüdür. Kürt’e vereceğimiz; Türk milletinin, içinde Kürt’ün de olduğu Türk milletinin birliği ve beraberliğidir.” Çünkü üretim de bu sayede olur. Türk devletinin ve Türk milletinin birliği, bütünlüğü çerçevesi içinde; o zeminde, o temelde üretimi artırırız, zenginleşebiliriz, modernleşebiliriz, çağdaşlaşabiliriz ve orta çağ ilişkilerinden kurtulabiliriz.

Ama bizde bir anlayış var: “Türk devletinin bütünlüğü, Türk milletinin birliği dedik mi Kürtleri rahatsız eder.” İşte bu, Amerika’nın ve Batı’nın önümüze koyduğu hurafedir. Devletin birliğine, milletin birliğine, ülkede huzura ve barışa Hakkârili insanın, Diyarbakırlının, Muşlunun, Bitlislinin; İstanbullunun, Ankaralının, İzmirli kadar ihtiyacı yok mu? En çok da onların ihtiyacı var. Türkiye karıştığı zaman “Kürt Mehmet nöbete” deniliyor. İyi mi yani, Kürt Mehmet nöbeti olsun? Türkiye’de karışıklıklar, asayişsizlik, huzursuzluk olduğu zaman Kürt vatandaşımız “Aman diyor Mehmetçik gelsin buraya” diyor. Onun için Türk devletinin bütünlüğü Kürtleri küstürür mü? Hayır, tam tersine kazanırsın. Bir Yozgatlı’nın, bir Kırklarelili’nin, bir Kütahyalı’nın veya bir Hataylı’nın Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne ne kadar ihtiyacı varsa, Kürt vatandaşlarımızın da o kadar ihtiyacı vardır. Hatta daha fazla ihtiyacı vardır.

Kürt’ümüze ne vereceğiz, Kürt nasıl kazanılır konusundaki, Amerika Birleşik Devletleri’nin kafalarımıza soktuğu zehirlerden arınmamız lazım. O zehir Cumhuriyet Halk Partisi’nin kafasına sokuldu, ben onu yaşadım. “Dersim, Dersim” falan diye başladılar; Kılıçdaroğlu, 30’larda cinayetler yapıldı, katliamlar yapıldı diye Atatürk yönetimi dahil o dönemi suçladı. AK Parti de onunla o sıralarda az çok beraberdi, hatırlayalım; bütün belgeler ortada. Ama AK Parti akıllılık etti, CHP’yi önden sürdü. Yani mayın tarlasına merkepler sürülür ya, mayınları patlatsınlar da arkasından geçelim diye; o Kürt açılımı sırasında AK Parti, CHP’yi mayın tarlasına sürdü, arkasından ilerledi.

Orada beraberlerdi ama bu yanlışlar; devletin birliğinden, milletin birliğinden vazgeçerek veya tam vazgeçmese bile buralarda biraz yuvarlatarak, köşeli gözükmeyerek veyahut da devletin birliği ve milletin birliğinden bahsetmekten korkarak bir dönem yarattılar. AK Parti de maalesef buna katıldı; 2010’daki Kürt açılımı buydu, Ermeni açılımı da buydu. Neyse ki 24 Temmuz 2015’te silahlı mücadele yöntemi benimsendi çünkü başka hiçbir yöntemle PKK terör örgütü tasfiye edilemezdi. Hükümetin aldığı kararla o dönem biraz geride bırakıldı ama o dönemin ideolojik tortuları, siyasetteki gölgeleri maalesef hâlâ etkili AK Parti içerisinde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan; tek millet, tek devlet; Milliyetçi Hareket Partisi, bir de siyasi birikimi ve tecrübesiyle Vatan Partisi… Yani bu kuvvetlerin yanında bölgesel küçük bir kuvvet olan HÜDAPAR, bunun içerisinde zaten erir, değişir, dönüşür. Biz burada buna bir fırsat tanımalıyız diye bir fikir var. Bu, değiştirmeye yönelik bir fikir değil ki. Tabii değişsin. Mesela bu fikri söyleyenler şunu da ekliyor: “İsrail’e karşı, Amerika’ya karşı bu kuvvet.” Dolayısıyla bu büyük kuvvetlerin yanında bunlar aslında cılız… Bakın, yanına HÜDAPAR’ı alan bir Türkiye, Amerika ile ve İsrail ile olan savaşı kesinlikle kaybeder. Sonuç itibarıyla, Amerika ve İsrail ile savaşta yanınıza hangi gücü alıyorsunuz? Milleti kaybediyorsun, cephenin tutarlılığını ve sağlamlığını kaybediyorsun.

Çünkü nedir? O aldığın kuvvet henüz dönüşmemiş. Onu dönüştürelim ama nasıl? İşte benim konuşmalarımda olduğu gibi. HÜDAPAR’daki vatandaşlarımız, yöneticiler, hepsi dahil kazanılmayacak insanlar değil. Onları kazanmak için ben burada konuşuyorum. Onların programındaki Şeyh Said, Seyit Rıza… Arkadaş diyoruz ya, Şeyh Said ile Seyit Rıza ile sen hangi çağdaş, başı dik, üreten bir ülke kurabilirsin? Ya da Amerika’ya karşı gelebilir misin? O zaman Amerika da seni destekler, İsrail de seni destekler. Üstelik sen burada Atatürk’e ve Türkiye’ye silah çekiyorsun. Şeyh Said dediğin an kılıcı kınından çıkarıp Türkiye’ye karşı silahı çekiyorsun. Seyit Rıza dediğin an Türkiye’ye silah çekiyorsun. Bunlar İngiltere ile de iş birliği yaparak, İngiliz planlarında yer alarak Türkiye’ye silah çekmişler ve Atatürk’le savaşmışlar.

Siz hiçbir şekilde Şeyh Said’i veya Seyit Rıza’yı aklayamazsınız. Atatürk’e silah çeken Şeyh Said ve Seyit Rıza’yı tekrar Atatürk’le barıştıramazsınız. O iki heykel birbirlerine bakıp durmazlar; o heykellerden biri öbürünü devirir. Şeyh Said ve Seyit Rıza heykellerini siz Diyarbakır’a, Tunceli’ye dikerseniz ve önünde CHP’nin yaptığı gibi törenler yaparsanız veya AK Parti’nin yaptığı gibi o Şeyh Said heykelini okşarsanız; sonuç itibarıyla o heykeller boş durmuyor ki. Onlar Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne, Atatürk’e, Cumhuriyet’e, vatana karşı savaşın heykelleridir. Ya Atatürk’ün heykeli onları devirir ya da onlar Atatürk’ü devirir.

AK Parti’nin bir ittifak politikasına yöneldiğini sanmıyorum ama Atlantikçiler onu da yapmak istiyorlar. En azından Cumhurbaşkanı’nı bir iş birliğine razı ettikleri gözüküyor çünkü 5 Ocak tarihinde makamında ağırlıyor. AK Parti Genel Başkanı dedi ki: “5 Ocak’ta ben Cumhurbaşkanı ile görüştüm ve bana Cumhur İttifakı’na katılmalarını teklif etti.” Yanındaki AK Parti Genel Başkan Vekili, “Hayır, teklif yapmadık” demedi. Cumhurbaşkanı’nın burada konuya açıklık getirmesi lazım.

PKK’ya karşı mücadelede HÜDAPAR’ın konumu nedir? Burada PKK’ya karşı mücadele eden bir kuvvet var bölgede ve bu kuvvet, Türkiye’nin birliğini savunan bir cephenin parçası olamaz mı? Şimdi bu, devletin zaafıdır. Türk devleti içindeki Amerika ve İsrail yuvalanmasının, Türk devletinin sırtına vurduğu zaaftır. Türkiye’de kurulan Hizbullah’ın, Lübnan’dakiyle hiçbir ilgisi yok. Türkiye’deki o Hizbullah’ı, MİT içindeki CIA-MOSSAD kliğinin iki şefinden biri olan Mehmet Eymür, “Bunu biz kurduk” dedi. Devlet, yani MİT o zaman; kalktı bir terör örgütüne karşı, daha çok İslami birtakım motifleri kullanan başka bir terör örgütü kurdu. “Bir terör örgütüne karşı başka bir terör örgütü…” Bu, Türk devleti için çok büyük bir zaaftır.

Devletin resmi güçleri var; polisi var, askeri var, korucusu var. Bu güçlerle ve vatandaşı kazanarak, ideolojik, kültürel ve ekonomik programını uygulayarak terörü bitirirsin. Ama “PKK ile mücadele ederim diyerek halktan bir bölüme silah verip bunları birbirinin üzerine sürerim” diyorsa; bu akıl Türk devletinin aklı olamaz. Bu akıl zaten Türk devletine Amerika ve İsrail tarafından, onların ajanları tarafından dayatıldı.

Vatan Partisi’nin yönettiği bir Türkiye’de PKK bitirilir. Kandil neye seviniyor? AK Parti hükümetinin Suriye devletiyle iş birliği yapmamasına seviniyor. Çünkü o iş birliği Kandil’i bitirir. Türkiye ile Suriye devletleri, Suriye’nin kuzeyinde terörü bitirmek için iş birliğine başladıkları anda Kandil beyaz bayrak çeker. Bunu yapmıyorsunuz; bunu yapmamanızın sebebi de Amerika’dır. HÜDAPAR’a da kötülük yapıyorsunuz; onlara PKK ile mücadele gibi yasa dışı, illegal görevler veriyorsunuz. Vatandaşa böyle görevler verilir mi? Dolayısıyla bu anlayış, “HÜDAPAR’la PKK’ya karşı mücadele ederiz” anlayışı ikna edici değildir, etkin değildir, doğru değildir. O aşireti bu aşirete kırdırırsın, o etnik grubu bu etnik gruba kırdırırsın; bu örgütün karşısına öbür örgütü yollarsın… Bu, devletin itibarını sarsar. Amerika Birleşik Devletleri, cihanı “böcek yiyen böcekler” yöntemiyle yönetiyor. PKK da bu yöntemle ortaya çıktı. İyi ki bunu sordunuz. PKK, 1970’li yıllarda MİT tarafından niçin örgütlendi? “Güneydoğu ve Doğu’daki solu bu PKK ile gelin temizleyelim” diyerek PKK’yı örgütlediler. MİT, bunu yapıp PKK’yı Doğu’ya saldı; böylece Vatan Partisi ve diğer sol örgütler temizlenecekti. Bunu yaptılar da. 1970’li yıllarda PKK, ilk olarak bizim partimize saldırdı, bizimle savaştı. Biz de onunla savaştık. Diğer sol örgütlere de saldırttılar ve yüzlerce, hatta binden fazla sol örgüt üyesini ve yöneticisini PKK’ya öldürttüler. Sonunda, PKK diye bir bela ortaya çıkarttılar. Ona verilen “sol örgütleri temizleme” göreviyle bu bela palazlandı. Bunu, Amerika aklı Türk devletinin aklının içine yerleştirdi. Bunlar hep CIA yöntemleri ve CIA uygulamalarıdır.

Şimdi benzer yöntemlerle PKK’yı temizlemek için, “Kürt vatandaşlarımızın özellikle İslam’a bağlı, taassup içindeki bağnaz kesimlerini İslami ideolojilerle örgütleyelim, silahlarını da verelim, PKK’nın hakkından böyle gelelim” diyorlar. Bu, PKK’nın ortaya çıkışında uygulanan yöntemin aynısıdır. Bu yöntem PKK belasını üretti, şimdi başka belalar üretir, Türkiye’nin geleceğine büyük yaralar bırakır, devlete olan güveni sarsar ve devleti zaaf içine sokar.

HÜDA PAR’ı bayağı konuştuk, ikinci konuya geçebiliriz. Buradan HÜDA PAR yönetici ve üyelerini bir vatandaş olarak uyarmak istiyorum: Sizin göreviniz devletin verdiği bu tür PKK ile savaşma görevlerini yapmak değil. Bunlar özel ve yasa dışı görevlerdir. Türk vatandaşı sorumluluğuyla hareket edin, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü için mücadele edin, vatanımızı ve milletimizi koruyalım; zenginleşme ve ilerleme yollarına girelim. Kürdümüzü de koruyalım. HÜDA PAR’a “bizim aletimiz” deniliyor, “biz onu kullanıyoruz, işimize yarıyor” deniliyor. Peki, HÜDA PAR yöneticileri bunu dinliyor mu? Ben şunu beklerim: “Ne demek alet miyiz? Biz insanız, biz Türk vatandaşıyız, bizim irademiz var. Bizi Amerika’nın, İsrail’in öğrettiği metotlarla alet olarak kullanamazsınız” demelerini beklerim. AK Parti üzerinden meclise vekil sokunca “alet olmuyor” mu sanıyorlar? Aksine, meclis kürsüsüne yine alet olarak çıkartılıyorlar. Ben onların vicdanına sesleniyorum; alet olmaktan kurtulun. Bunun biricik yolu, alet olarak kurulmuş bu yapıdan vazgeçmektir.

HÜDA PAR yönetimini inciten, onurlarını kıran bir tavır var; Türk devletinin (hükümetin) HÜDA PAR’a alet gözüyle baktığı ortada. Ben onları incitmiyorum, “alet olmaktan kurtulun” diyorum. Size verilen görevler, çeşitli ülkelerde kullanılan “teröre karşı başka terör örgütü kullanma” yöntemleridir; IŞİD’e karşı PKK’yı, PKK’ya karşı başka bir yapıyı kullanmak gibi… Bunların hepsi emperyalist aklın ürünüdür. Onurlu, gururlu Türk vatandaşları olarak yaşamaları için HÜDA PAR yöneticilerine alet olmaya isyan etmelerini öneriyorum. Başka bir programınız yok mu? İnsanlara umut veren, refah, özgürlük, haysiyet ve eşitlik sağlayan bir programınız yok mu? AK Parti onlara “gel sana bir iki koltuk vereyim, benim aletim olmaya devam et” diyor.

Altılı Masa da bir aleti (HDP’yi) kürsüye çıkartıyor. Hatta PKK’ya “mecliste bölücü az kaldı, bir tane daha sokalım” diyerek HÜDA PAR’ı getiriyorlar. HÜDA PAR’ın “ben bölücü değilim” diyecek bir hali var mı? “Anayasadan Türk milletini çıkartırım, Kürdistan’ı kurarım” diyorlar. AK Parti ve MHP’ye buradan uyarı yapıyorum: Bölücüleri meclise sokarak Türkiye’nin hangi sorununu çözeceksiniz? “O bölücü bizden yana” diyerek aklanılmaz.

Anayasa Mahkemesi’nin HDP hakkındaki kararına gelince; bu karar uygulanmalı mı, nasıl uygulanır? 540 milyon lira meselesi… Anayasa Mahkemesi, HDP’nin hazine yardımı üzerindeki bloke kararını kaldırdı. Peki, dün koyduğun blokeyi bugün niçin kaldırıyorsun? Anayasa Mahkemesi mahkeme olmaktan çıkmıştır, o ayrı bir mesele. Kamu idaresinin, yürütmenin anayasaya uyma sorumluluğu yok mu? 540 milyon lirayı PKK’ya vermek, kanuna, kitaba, anayasaya ve vicdana sığar mı? Anayasa’nın 68-69. maddeleri ve Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesi bellidir. Hükümet ve Maliye Bakanlığı, anayasaya ve kanuna uymak zorundadır.

Anayasa Mahkemesi blokeyi kaldırdı diye “ben de anayasayı çiğnerim” diyemezsiniz. Kamu yönetimi, yargı organı bile olsa anayasaya aykırı bir işleme uymak zorunda değildir. Hükümet ve Maliye Bakanlığı, yürütme organı olarak bir değerlendirme yapmalı: “Bu parayı vermek Mehmetçik’e kurşun değil mi? Yollara mayın değil mi?” İçişleri Bakanlığı’nın HDP’nin teröre destek verdiğine dair raporları ortadayken, hükümet bu parayı veremez. Vatan Partisi iktidarda olsa, “bu parayı vermeyiz, hüküm kesinleşene kadar bekleriz” deriz. Anayasa Mahkemesi’nin yanlış kararı sizi sorumluluktan kurtarmaz. Sayın Cumhurbaşkanı ve Maliye Bakanı, o parayı verecek olan sizsiniz. Kamu kaynaklarını bölücülüğe aktaramazsınız. Vatan Partisi olarak, bu paranın HDP’ye aktarılmasını engellemeyenlerden, bu parayı yargı yoluyla tahsil ederiz. Siz kamu kaynaklarını bölücülüğe veremezsiniz, sorumluluk sadece Anayasa Mahkemesi’nde değil, hükümettedir. Anayasa Mahkemesi anayasayı çiğnediği zaman, idare “Tamam, o çiğnedi ben de çiğniyorum, suç benden gitti” diyemez. Ortak olmuş olur. Eğer ekleyeceğiniz başka bir şey yoksa Sayın Genel Başkan; Türkiye’nin çözümünü aradığı program dedik, çözümünü arayanlar var. Şu anda da bağlantıda hazırlar. Sayın Şahin Dağcı ve Sayın Fırat Ermiş uzaktan bağlantıyla programımıza dahil oldular. Akaryakıt istasyonu işletmecisi olan bu iki ismin sorunları var; Kütahya Aslanapa’dan ve Gaziantep’ten. Ben Sayın Şahin Dağcı ile başlamak istiyorum. Sayın Dağcı, akaryakıt istasyonu işletmecileri hangi sorunu yaşıyor, hangi soruna çözüm bekliyorlar efendim?

“Ulusal Kanal’a teşekkür ederim. İyi akşamlar. Bize bu şansı verdiğiniz için Allah razı olsun. İki bin beş yüz, üç bin petrolcumuz mağdurdur efendim. Ana bayilerde dağıtım firmalarının verdiği sahte faturalar yüzünden; bir tanker mazot gönderiyorsun, üç göz mazot, bir göz benzin çıkıyor. Benzinin faturası haklı çıkıyor, mazot çürük çıkıyor. Bu faturayı kime yazdınız? Mağduriyetimiz budur. Biz dört aydır Ankara’da adım adım geziyoruz. Çalmadık kapı kalmadı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin önüne gittik, 300 kişide bir muhatap görmedik, içeri almadılar. Mülk sahibiyle beni kıskıvrak bıraktılar. Ben mülk sahibiyim, 18 aydır kapalıyım. Enerji Bakan Yardımcısı Abdullah Tancan’la görüştüm, mağduriyetimi anlattım. ‘Nasıl olur, saçmalık mı bu?’ dedi. EPDK’yı aradı, bir arkadaşla görüştü, ‘2021’in dördüncü ayının otuzunda böyle bir yasak çıkmıştır’ dendi. ‘Saçmalık’ dedi. Hangi vekile gittiysek, derdimizi anlattıysak adaletsiz, hukuksuz olduğunu söyledi. Sayın Mehmet Muş da, Ticaret Bakanımız bir inat peşinde, nedir bilmiyoruz. Biz Cumhurbaşkanımıza ulaşmak istiyoruz, randevu almak istiyoruz, ulaşamıyoruz. Bizim mülkiyetimizi elimizden kasp ettiler. Benim petrolümde bir adam vursalar ben mi sorumluyum? Benim defterleri inceleme hakkım var mı? Hayır. Efendim, şimdi Hür Parti’nin 155 bin oyu var Türkiye genelinde. Bizim 2500 tane petrolcümüz var; eşiyle, çocuğuyla, akrabasıyla, işçisiyle bir milyon oy eder. Bizi kimse muhatap almıyor. Biz diyoruz ki: ‘Bize bir randevu verin, derdimizi anlatalım.’ Hâkim, savcılar ifade alırken ‘Diyeceğin bir şey var mı?’ diye soruyor. Bunlar bizi direkt idam ettiler. 18 aydır mağdurum, ekmeğe muhtacım. Dört ay Ankara’da it gibi gezdik, dolaştık. Gitmediğimiz kapı kalmadı, gitmediğimiz vekil kalmadı. Gaziantep’te yedi tane milletvekili var, hepsine derdimizi anlattık, ‘Muhatap rahat mısınız?’ diyorlar, ‘Hayır’ diyoruz. Mustafa Ali Taş’a uğradık, Allah razı olsun bizi dinledi. ‘Mehmet Muş inat ediyor, inadını yenmiyor’ diyor. Sizden ricamız; bizi Cumhurbaşkanı ile görüştürürseniz derdimizi anlatırız. İdam edeceklerse idam etsinler. Petrol istasyonları kapalı, herkes ekmeğe muhtaç; vergisi var, işçisi var, sigortası var. Mülk sahibine de kasp ettiler. Benim petrolümde bir adam vursalar ben sorumlu muyum? Hayır. Derdiniz ne? Ben bilemiyorum. Sizden bu yardımı bekliyoruz.”

“Peki. Buradan da… En azından bizim sekiz yüz bin oyumuz var işçimizle, akrabalarımızla. Efendim kalkmış ‘Hür Parti’nin 1550 oyu var’ diyorlar. Muhatap almıyorlar. Biz Cumhurbaşkanı’ndan randevu alamıyoruz. Sayın Genel Başkanım da, Allah razı olsun, evvel gün aradık, derdimize derman oluyor. Sizden de bu yardımı bekliyoruz.”

“Çözüme ilişkin Sayın Dağcı… Müsaade ederseniz bir Kütahya’ya da dönelim, oraya da bakalım. Kütahya’da Sayın Fırat Ermiş bizi bekliyor. Sayın Ermiş, çözüm olarak ne bekliyorsunuz? Sizin talepleriniz nelerdir efendim?”

“Değerli yöneticilerinize çok teşekkür ediyorum. Ekranları başında bizi izleyen izleyicilere iyi geceler diliyorum. Şahin Bey’in az önce bahsettiği gibi, yaklaşık 6 aydır bu haksız uygulamaların düzeltilmesi hususunda 2 bin kişiyi aşan arkadaşımızla beraber bir hukuk mücadelesi vermekteyiz. Geçmiş günlerde sizin ve değerli Genel Başkan’ın desteğiyle bu konuyu dile getirmenizin neticesinde, bazı arkadaşlarımız savcılıklardan ‘kovuşturmaya yer yoktur’ raporunu aldılar, işletmelerini açtılar. Fakat birçok savcı ise önlerine gelen bu dava dosyalarını incelemeye dahi gerek görmeksizin aynı gün mahkemeye sevk ettiler. Depremden itibaren birçok yerde 3 TL’lik keki dahi 30 TL’ye satan fırsatçı işletmecilere karşı, kendisi de bir depremzede olan mağdur petrolcü arkadaşlarımız, işletmelerindeki yakıtı depremzedelere hiçbir maddi beklenti talep etmeden bilabedel dağıtmış, işletmelerinin kapılarını bu insanlara açmışlardır.”

“Bununla beraber, Ticaret Bakanımız Mehmet Muş Bey, bakanlığının 9. gününde, özellikle söylemek istiyorum, sendika temsilcilerinin iftira ve aldatmasıyla bu hukuksuz uygulamanın gerçeğini saptırarak, hayali varsayımlar üzerine yanlış bilgi vermiş ve bu kanunun çıkarılmasına sebep olmuştur. Bunun neticesinde arkadaşlarımız, Mustafa Elitaş Bakanımıza ve birçok siyasiye durumu arz etmişlerdir. Bunun karşılığında af ve torba yasalarından faydalandırılmak suretiyle konuyu çözüme kavuşturacaklarını tarafımıza defalarca bildirdiler. Sonrasında ise Sayın Ticaret Bakanımız Mehmet Muş’un ikna noktasında çaresiz kaldıklarını, bir türlü ikna edemediklerini söylediler.”

“Mesela müfettişlerce defterlerimiz, kayıtlarımızın incelendiği süreçte birçok müfettiş bize şu şekilde söyledi: ‘Biz sizin suçsuzluğunuza inanıyoruz ve kani olduk. Raporlarımızda da özellikle suçsuzluğunuzu belirteceğiz.’ Buna rağmen raporlar yayınlandıktan sonra gördük ki sanki bu raporlar tek bir ağızdan yazılmışçasına bizleri fatura kaçakçısı pozisyonuna sokmuş durumdalar. Özellikle dağıtım firmalarının faturalarının ikiz yapıldığı iddia ediliyor. Bu faturalar e-arşiv, e-fatura yani vergi dairesince anlık takip edilen ve izlenen faturalardır. Ayrıca akaryakıt istasyonlarında ‘otomasyon’ dediğimiz bir sistem var. Bunu bağımsız bir firma denetliyor ve EPDK ile anlık veri iletişimi var. Eğer ortada bir kanunsuzluk ve bir yolsuzluk var ise aynı anda tespit edilebilmekte. Madem kanunsuzluk vardı, devletin kurumları neden bugüne kadar müdahale etmedi? Neden biz tuzağa çekildik? Eğer bizdeki faturalar sahte ise, bunların gerçekleri kimde? Gerçekler bizde ise sahteler kimin? Bunun kasten yapılmış bir işlem olduğunu düşünüyorum.”

“Geçen hafta çıkarılan af yasasında, özellikle ‘sahte fatura kullanma’ kısmında bir af söz konusu oldu. İkiz yapılan faturalar için biz cezalandırılırken, başları belaya girmesin diye o kişiler yasadan faydalandırılarak temizlendi. Lütfen onları da araştırsınlar, onların da peşine düşsünler. Asıl mağdurlar cezalandırılırken kime ne faydası var? Buradaki amaç 2500’ün üzerindeki işletme sahibini ve çalışanlarını devletimize karşı küskün hale getirmek mi? Bu insanların vatan ve devlet sevgisini sabote etmek midir amaç? Bu yaşanan en büyük hatalardan bir tanesi de mülkiyet haklarının, az önce Şahin Bey’in söylediği gibi, yok sayılmasıdır. Kiracı ve mülk sahipleri karşı karşıya gelmiştir. Bu insanların mülkiyet haklarının korunması lazım. Örnek olarak, mahkemeye sevk edilen birçok arkadaşımıza 6-7 ay sonrasına duruşma günü verilmiş. Sonradan bilirkişi süreci olacak, bu işin neticesi aylar belki yılları bulacak. O zamandan sonra suçsuzluğumuz ispatlansa dahi bunun maddi ve manevi sorumluluğu var. Bunlar nasıl telafi edilecek? İtibar kaybı söz konusu burada. Bu itibarlar nasıl geri gelecek? Deprem bölgesindeki işletmelerin, oradaki mahkemelerin kapalı olmasından dolayı böyle bir şansları da yok. Benim kanaatim Sayın Genel Başkan, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu yaşananlardan bilgisi olmadığı yönündedir. Bilgisi olmaz olur mu? Vatandaş sayımız aileleriyle beraber 500 bini buluyorken, Cumhurbaşkanımızın veya hükümet yetkililerimizin bilgisinin olması durumunda buna kayıtsız kalmayacakları kanısındayım.”

“Son olarak söylemek istediğim şudur: Yaşanan olaylara rağmen mağdur olan birçok arkadaşımızla beraber Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, devletin kalbine gittik ama kendilerini ifade edebilecekleri bir ortam bulamadılar. Kıymetli devlet milletvekillerimizle, sizin aracılığınızla Sayın Cumhurbaşkanımızdan veya bakanlarımızdan bir randevu talep ediyoruz. Lütfen bizleri de bir dinlesinler, bizi devletimize karşı kırgın bırakmasınlar. Sizi de sabahtan beri programda takip ediyorum, hayırlısı olsun.”

“Sayın Ermiş, ben Sayın Genel Başkan aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı olarak bir de bu zaviyeden değerlendirmemi sunayım. Sorunlar ortada. Daha önce de çözülmüştü ama demek ki tamamı çözülmemiş. Önce şunu belirteyim: Fırat Bey de, Şahin Bey de çok haklılar. Yani 3000 kadar benzin istasyonu sahibinin ve kiracısının hakkını, hukukunu burada savundular. Burada yapılan büyük bir haksızlık var. Bu benzin istasyonları vatandaşa akaryakıt temin ederek bir hizmet yapıyorlar. Siz o hizmeti veren kurumları kapatıyorsunuz. Hiçbir suç yok. Suç olmadığını zaten savcılıklar ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararlarıyla saptıyor. Ama diyelim ki bir suç var; postanede bir memur suç işledi diye postaneyi kapatıyor musunuz? Askeriyeyi kapatıyor musunuz? Benzin istasyonu da bir kamu hizmeti veriyor. O istasyonlarda pompacısından diğer hizmetlilerine kadar on binlerce, yüz binlerce insan ekmek yiyor.”

“Burada arkadaşlarımızdan bir noktada ayrılıyorum. ‘Biz yüz binlerce oya sahibiz’ diyerek savunmayalım. İsterse bir oyunuz olsun, size haksızlık yapılıyorsa o haksızlığı kaldıracağız. Haksızlığa karşıyız. Hazreti Ömer’in o meşhur hikayesi; Dicle kıyısında bir kuzudan devlet başkanı sorumludur. Dolayısıyla ‘Cumhurbaşkanımızın haberi olmamış’ diyemeyiz; Ticaret Bakanı biliyor, Mustafa Elitaş biliyor, AK Parti yöneticileri biliyor. Cumhurbaşkanı bilmez olur mu? Onun için Sayın Cumhurbaşkanımız da sorumludur. Çok sayıda ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararı, bu insanların suçlu olmadığını yargı tarafından da tespit etmektedir. Bu iş nasıl çözülür? Arkadaşların dediği gibi mahkeme kararlarını bekleyecek olursak 2-3 yıl geçecek. Peki bu insanlar nereden ekmek yiyecek? Bunun bir torba yasayla çözülmesi lazım. Ticaret Bakanlığı, hükümetin Meclis’e getirdiği torba yasalardan birinin içine bir maddelik bir hüküm koyacak ve bu işi toptan çözecek. Vatan Partisi de yetkili olduğu zaman bunu yapacaktır. Bugün de hükümetin önüne bunu koyuyoruz. Sayın Ticaret Bakanımız Mehmet Muş’a da, hükümetimize de sesleniyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın dikkatini çekiyoruz. Bu kadar insanın mağdur olmasına artık son verelim. Açılsın istasyonlarımız, insanlarımız çalışsın, ekmek yesin. Bu konunun takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bu akşamdan itibaren takipçiliğimizi on kat, yirmi kat artıracağız ve başarıya ulaşacağız. Bütün akaryakıt istasyonu sahibi ve işletmecisi arkadaşlarımıza burada söz veriyoruz; kesinlikle sonuç alacağız.” Peki, bu mesajlarla birlikte biz çok teşekkür ediyoruz Sayın Ermiş, Sayın Daci. Mücadelenizde başarılar diliyoruz.

İki kelime söyleyeceğim, buyurun Sayın Hacı. Mahir İlhan, Bitlis Ahlat’ta en azından orada üç yüz beş yüz kişilik arkadaşlarımız vardı. Petrojular orada toplandı; “Bize dönüştürün, ben bu işi gidereceğim” dedi. O günleri yok, diyor ki “Ben söz vermedim.” “Mehmet Muş’la sizi görüştüreceğim” dedi. Bizi henüz Mehmet Muş’la görüştüren bir Allah’ın kulu olmadı. Bu yardımı sizden bekliyoruz. Allah razı olsun. Bizim hedefimiz sadece görüşmek olmamalı; haksızlığın kaldırılması olmalı. Tabii görüşürüz ama merak etmeyin, ne dediğinizi onlar biliyorlar. Siz görüştüğünüz zaman onların bildiği şeyleri tekrar onlara anlatacaksınız. Burada bizim yapacağımız şey görüşmekle yetinmek değil. Bu haksızlık artık devam edemez, bu haksızlık ortadan kalksın. Bunda ısrar ediyoruz. “Yeter artık” diyoruz. Hepinize selam, hepinize saygı ve sevgi. Kenetlenelim, beraber olalım; başarıya ulaşacağız. Beraberiz.

— Ağzınıza, yüreğinize sağlık Sayın Genel Başkanım.
— Sağ olun, sizlere de sağlık. Güzel, mutlu, müjdeli haberlere ulaşacağız. Saygılar sunuyorum bütün arkadaşlarıma.

Evet, çözümünü bekleyen akaryakıt istasyonu sahiplerinin sorunlarını ve çözümle ilgili görüşlerinizi aldık. Dış gündeme yavaş yavaş geçelim. İlerleyen dakikalarda bir bağlantımız daha olacak. Sıcak bir gelişme var; bu akşam Karadeniz’de bir hareketlilik vardı ama yine kuzeyde bir gelişme var. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Moskova’ya gitti. Bu akşamın gelişmesi Moskova’da. Ayın 16’sında da dışişleri bakanları görüşecekler. Bununla birlikte Avrasya’daki gelişmelere, çünkü Avrasya cephesinde yeni gelişmeler de var, bununla girelim arzu ederseniz.

Rusya’daki bu dışişleri bakanlarının görüşmesi arifesinde Sayın Esad’ın ziyareti ne anlama geliyor? Tabii bütün Avrasya, özellikle Batı Asya hızla birleşiyor. Amerika’nın Genelkurmay Başkanı gelmişti. Orada koskoca Genelkurmay Başkanı terörist başlarıyla görüşmeler yapmıştı. Arkasından Amerika Birleşik Devletleri’nin Merkez Komutanlığı geldi. Yani Suriye’nin kuzeyinde bir yoğunlaşma gözüküyor. O Suriye’nin kuzeyindeki yoğunlaşma, Ege’deki ve Doğu Akdeniz’deki çatışma odağından bağımsız, farklı bir olay değildir. Onu da görelim. Yani cephe aslında Ukrayna’dan, Karadeniz’den başlıyor, Ege’den dönüyor, Doğu Akdeniz’den Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinden Hürmüz Boğazı’na kadar gidiyor. Bu cephede olan her olay, cephenin tamamını ilgilendirir. Zaten dikkat ederseniz Karadeniz’de Amerika’nın insansız hava aracı düşürülüyor, Sayın Beşar Esad Rusya’ya gidiyor, Türkiye-Rusya-İran-Suriye Dışişleri Bakanları 16 Mart günü Moskova’da toplanıyor. Bunlar hep aynı cephedeki faaliyetler.

Peki, şimdi bizim neye ihtiyacımız var Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak? Bunun tek bir cephe olduğunu anlamak ve buna uygun, tutarlı; cephenin her yerinde Türkiye’nin menfaatlerini koruyan, savunan kararlı bir strateji kurmak ve siyaset izlemek. Bu yok. Bugünkü hükümette bu yok. Neden? Zelenski’yi desteklersen bu cephede, kalkıp Ukrayna tarafında, o Karadeniz’in kuzeyinde Amerika’yla, İsrail’le beraber oluyorsun. Zelenski ile beraber olmak ne demek? Amerika ile İsrail ile beraber oluyorsun. Suriye’nin kuzeyine geliyorsun, Beşar Esad ile ilgili olarak “katil” diyorsun, şu yapıyorsun, bu diyorsun. Her “katil” deyişinizde Amerika ile ve İsrail ile beraber oluyorsunuz. Ey Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler, Beşar Esad’a her “katil” deyişinizde orada Amerika ve İsrail sizi alkışlıyor ve Türkiye’nin karşısında oluyorsunuz. Neden? Çünkü PKK terör örgütünü orada Suriye ile birlikte, Rusya ile birlikte temizleyebilirsiniz; Amerika ile İsrail ile birlikte temizleyemezsiniz. Tersine Amerika ve İsrail ile birlikte PKK’yı büyütürsünüz. O bakımdan Türk hükümeti bu cephenin her yerinde bocalamalar halinde.

İşte diyelim, Sayın Cumhurbaşkanımız söylemişti ve toplanıyor 16 Mart günü Dışişleri Bakanları: Türkiye, Suriye, Rusya ve İran. Güzel. Ama daha yeni bir süre önce Dışişleri Bakanımız ne diyordu? “Orada Amerika’yı getireceğiz, Amerika ile birlikte çözeceğiz.” Ey hükümet, ey Sayın Cumhurbaşkanı; siz PKK ile mücadeleyi ve Batı Asya’da huzur, barış ve bütünlüğü sağlamayı kiminle yapacaksınız? Amerika’yla mı yapacaksınız, yoksa bölge ülkeleriyle, kardeşlerimizle, dostlarımızla birlikte mi yapacaksınız? Böyle dans etmeye artık son verelim. “Bir Rusya’yla beraber ol, bir Amerika’yla dans et” falan; bu şekilde olmaz, bu iş yürümez. Bunun bedelleri çok ağır ödenir ve seçim de kaybettirir. Bakın bu öyle bir süreçtir ki… Mesela bunu ısrarla belirtiyoruz; Doğu Akdeniz ve Ege. Bu yanlışlarla Doğu Akdeniz ve Ege’de düşmana karşı caydırıcı bir uygulama yürütülebilir mi? Getirmiş ABD; Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanovik, Girit’in kuzeyi, Kıbrıs’ın güneyi, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyinde Amerika Birleşik Devletleri üslerini kurmuş. Donanmalarını da İsrail’le birlikte Doğu Akdeniz’de dolandırıyor ve Türkiye’ye karşı tatbikatlar yapıyor. Şimdi siz bu ortamda efendim bazen Zelenski ile berabersiniz, ondan sonra Suriye’de Beşar Esad’a sayıyorsunuz, ondan sonra İran’a dirsek atıyorsunuz zaman zaman. Bu şekilde olmaz. Bu yanlışlarla veya İbrahim Kalın Bey’i Amerikalara yolluyorsunuz, orada Amerikalılara yalvarıyorsunuz. İbrahim Kalın’ın hallerini görüyoruz orada. Hatta koskoca, utanılacak manzaralar görüyoruz; çay kahve servisleri yapıyor Türk devletinin oradaki temsilcileri. Ayıptır. Bu şekilde bir devletin, bir milletin menfaatleri sürdürülemez. Onun için burada Türkiye’nin bir strateji kurmaya, tutarlılığa, kararlılığa ihtiyacı vardır. Onu da Vatan Partisi kurmuştur. “Bu cephe tektir” diyor; “Bu cephenin karşısında Amerika ve İsrail var” diyor. Bizim tarafta olanlar bellidir diyor; bütün bu Batı Asya ülkeleridir. En başta Rusya’dır. Karabağ’da zaten onunla birlikte vatanımızın bir parçasını kurtardık; Karabağ’dır, Rusya’dır, Azerbaycan’dır, İran’dır, Irak’tır, Suriye’dir, Türkiye’dir, hatta Mısır’dır, Cezayir’dir, Orta Asya Türk devletleridir. Bu cephede bunlar var. Karşıda da Amerika, İsrail ve Yunanistan var. Tutarlı olmak zorundayız.

Ve şimdi mesela Yunanistan’da eski Genelkurmay Başkanı General, daha bir hafta on gün kadar önce ne diyordu? “Fırsat bu fırsattır, deprem de oldu, şu 12 mili çıkaralım kara sularını Yunanistan’ın.” Peki Türkiye devleti, Yunanistan 12 mile çıkardığı zaman buna ne diyecek? Büyük Millet Meclisi buna “casus belli” yani savaş nedeni diye ta 1990’lı yıllarda karar almıştı. Buna ne yapılacak? Amerika sana namlularını çevirmiş; bir yandan Zelenski ile iş birliği yapıyorsun, ona silah veriyorsun; sonra buna nasıl karşı koyacaksın? Bir yandan Suriye’ye bunları yapıyorsun vesaire. Onun için seçimi de etkileyecek şeyler bunlar. Dikkat ediniz; sonuç itibariyle Amerika Birleşik Devletleri şiddet ve silah ayağıyla yürürken bir yandan da parlamenter ayak, seçim falan o iki ayakla yürüyor ve ikisi birbirini destekliyor. Seçim silahı destekliyor, silah seçimi destekliyor. Onun için Türkiye’nin burada tutarlı olması lazım. Barışçı çözümleri getirecek olan da Vatan Partisi’nin siyasetleridir. Vatan Partisi Amerika veya Yunanistan’la savaşa yol açacak siyasetler savunmuyor; bizim bu siyasetlerimiz barışı ve huzuru getirir, caydırıcıdır çünkü. Amerika’yı caydırmazsanız, karşısında bu şekilde tereddütler içinde olursanız —Türkiye hükümetine ve Sayın Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum— Amerika’nın karşısında dik durmaz ve tereddütler halinde olursanız, o zaman Türkiye’nin üzerine yürünmesi için elverişli ortamı sağlarsınız. Onun için son derece kritik bir süreci yaşıyoruz.

Peki, çok kısa bir araya gideceğiz, aranın ardından devam edeceğiz. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Çıkış Yolu, reklamların ardından kaldığı yerden devam ediyor. Yarınki Aydınlık’ın manşetini biraz konuşalım. Onu konuştuktan sonra da yine bağlantımız olacak. Sayın Yücel, buyurun.

— Evet. Şimdi Sayın Genel Başkan, Milli Savunma Bakanlığı’nın önünde bir anlaşma metni imzalanmayı bekliyor. Rusya’dan tedarik ettiğimiz S-400 Hava Savunma Sistemi’nin ikinci partisiyle ilgili anlaşmada bir madde yer alıyor. Üçüncü bir ülkeye satışını engelleyen bir madde olması sebebiyle henüz imzalanmadığı bilgisine ulaştık ve yarınki Aydınlık’ta da manşetten bunu duyuracağız. Aynı sıralarda Aselsan Genel Müdürü’nün “S-400’e ihtiyacımız yok” açıklaması da dikkatimizi çekti. Siz bu iki gelişmeyi, yani S-300 ve S-400’lere ihtiyacımız yok açıklaması, nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Bir kere Sayın Milli Savunma Bakanı’nın masasında beklemesi gerçekten garip ama ben bunun Sayın Milli Savunma Bakanı’nın tasarrufu olduğu kanısında değilim. Yani bu Rusya’yla olan bir sözleşme; Rusya diyor ki, “Sen bu S-400’leri bir başka devlete satamazsın.” Neden? Çünkü onun teknolojisinin başkalarının eline geçmesini tabii ki istemiyor. Bu olsa olsa Sayın Cumhurbaşkanımızın emriyle o masada duruyordur; bence o Cumhurbaşkanı’nın masasında duruyor şu anda, o kanıdayım. Onun haberi olmadan öyle bir şey olmaz. İsterseniz S-400’lere de ihtiyacımız yok diye bir beyanatı var Aselsan Başkanı Sayın Haluk Görgün’ün. Komutanımız, Merkez Karar Kurulu Üyemiz Sefa Uzman’ın görüşüne başvuralım. İhtiyacımız var mı yok mu diye bir komutanımıza başvuralım, sonra ben de ondan da yararlanarak görüşürüm. Uzaktan bağlantıyla Emekli Hava Kurmay Albay Sayın İhsan Sefa yayınımızda diyelim. Komutanım, iyi akşamlar. Aynı zamanda Vatan Partisi’nde Merkez Karar Kurulu Üyesi kendisi.

— İyi akşamlar Sayın Genel Başkanım. İyi akşamlar efendim ve çok sevgili izleyiciler, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

— Peki, bir uzman görüşüne ihtiyacımız var. Sayın Aselsan Genel Müdürü Haluk Görgün diyor ki, “S-300 ve S-400’lere artık ihtiyacımız yok” diye bir beyanı var, gazetelere de yansıdı. Bizim S-300 ve S-400’lere ihtiyacımız yok mu komutanım?

— Şimdi, tabii ben bunu şöyle düşünüyorum; bir dil sürtmesi olduğunu değerlendiriyorum. Muhtemelen Aselsan’ın Gölbaşı’ndaki 750 metrekarelik yeni tesisinin açılışında, 150 milyon dolarlık bir harcamayla, onun verdiği coşkuyla bir dil sürtmesi olduğunu düşünüyorum. “Siper” gelişti diyor, Siper tutuyor mu S-300 ve S-400’ün yerini? Şimdi şöyle söyleyeyim; bir kere S-400’ü biz aldık ve kullanıma hazır. Bu yeni bir silah alınmışsa, bunun üzerine daha yeni bir silah aldığımız zaman bunu kenara koymayız; bu bizim malımız, biz bunu kullanacağız. Yani “gerek yoktur, ihtiyaç yoktur” sözü birazcık dediğim gibi dil sürtmesi olmuştur. Tabii şimdi merakla bekleniyor; biz örneğin 1980’li yıllarda F-16’yı alınca F-4’leri “artık daha modernini aldık” diye kenara bırakamayız. Kaldı ki S-400’lerle Siper’i bir karşılaştıralım; Siper hava savunmamızın gururu. S-400’ler 600 km’den düşmanı görüyor ve 400 km mesafede önleme yeteneği var. Siper ise 150 kilometreden daha yeni yeni gelişiyor, 150 kilometre önleyebiliyor. Yani arada büyük bir fark var. Yine S-400, dört mach hızla hedefe yöneliyor ve 11 mach hızla gelen hedefi vurabiliyor. Mach dediğimde açıklayayım burada; ses hızının bir katına bir mach diyoruz. Yani bir ses hızı 306-335 metre civarında. S-400, 11 ses hızıyla gelen hedefi vurabiliyor ama bizim Siper’imiz daha henüz o seviyeye gelemedi. Bizim Siper’imiz 3-4 mach hızındaki gelen füzeyi veya uçağı vurabiliyor. Yine S-400 30 km irtifaya çıkabiliyor. Bizim Siper ise 25 kilometrelik bir yüksekliğe çıkabiliyor. Yine en önemlisi de bu; bakın S-400’ün balistik füze önleme yeteneği var ama Siper’de böyle bir yetenek henüz yok. Fakat şunu söyleyelim; diğer yönlerden bakarsak, yani aynı anda çok hedefe kilitlenme, aynı anda çok hedefi vurabilme, yine dost-düşman tanıma gibi yeteneklere bakarsak Siper ile S-400 burada uyuşuyor, aşağı yukarı aynı kabiliyetlere sahip diyebiliriz.

— Evet. Şimdi Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir’in bir açıklaması var. Diyor ki, “Biz bu hızla gidersek 2027, 2028 yıllarında S-400 kapasitesine ulaşan bir savunma sistemi geliştirebileceğiz.”

— Evet, evet. Zaten bakınız şu anda bizim Siper hava savunma silahımız Avrupa’nın yaptığı, Fransız ve İtalyan yapımı SAMP-T silahıyla aşağı yukarı aynı seviyeyi şu anda yakaladık biz. Hatta biz bir ara onlardan almayı düşünüyorduk. Şu anda Siper o seviyeyi yakaladı. Yani sonuç olarak bizim savunma sanayimiz o kadar büyük hızla gelişiyor ki… O NATO’ya girmemizle beraber 1940’lardan, 1950’lerden sonra savunma sanayimize getirilen yasaklama, doğrudan bir ambargo ve önüne konulan siper; tıpkı akan bir çayın önüne konulan setler gibi diyelim, yığıldı yığıldı. Ama arkada bir birikim var, orada bir tecrübe birikimi var. İşte o setler yıkılınca akıl almaz şekilde savunma sanayimiz gelişiyor. O kadar büyük hızla gelişiyor ki bütün dünya şaşkın, herkes şaşkın; başta Amerika şaşkın. Yetenek itibariyle bentleri yıkarak savunma sanayimiz büyük bir gelişme sağlıyor. Şimdi son günlerde işte bu Siper’in aldığı başarıdan sonra yine ABD merkezli Atlantik Konseyi’nden Dr. Diana diye bir hanımefendi şunu yazıyor: “Siper’le Türkiye belli bir hava savunma gücü oluşturuyor, artık S-400’e gerek kalmayabilir, dolayısıyla Amerika’yla tekrar sıcak bir ortama girilebilir” şeklinde bir yönlendirme var. Sakın ha böyle bir şeye gelinmesin, çünkü o sıcak ortama girmek, F-35 belasını başa sarmak demektir. F-35 Türkiye’nin başına sarılacak bir beladır. F-35’e tekrar dönülürse, Milli Muharip Uçağımız kalır mı? F-35’in anahtarı Amerika’dadır, biz kullanamayız. Dolayısıyla şu andaki Siper, evet çok iyi bir durumda ama ikinci blok Siperler 2027-2028’lerde devreye girerse, evet, o zaman S-400’le baş başa kalırız. Burada Sayın Savunma Bakanı’nın önünde bekleyen konuya da değinmek istiyorum; muhtemelen bir ortak üretim gündeme geldi. Sanki burada bir takım beklentiler var. Bu konuda belki anlaşmalar yapılırsa, Türkiye’nin ve özellikle ASELSAN’ın gelmiş olduğu nokta; Rusya’yı Türkiye’yle bir S-500 üretim ortaklığına yönlendirebilir. Muhtemelen bunun için bir bekleme yapılıyor düşüncesindeyim. Şu andaki durum bu; S-400’ü biz kullanırız, kullanıma hazırdır. Biz kendimiz S-400 ayarında SİPER’i geliştirsek bile S-400 yine kullanılacaktır, yine bizim silahımızdır ve duracaktır. Benim arz edeceklerim bu kadar.

Biz teşekkür ederiz komutanım, verdiğiniz bilgiler için. Çok değerli bilgiler verdiniz. Biraz bu bilgiler ışığında da Sayın Genel Başkan’ın görüşlerini alacağız. Çok teşekkürler, iyi akşamlar sayın komutanım. Çok güzel aydınlattı komutanımız; bilgileri son derece açık, kesin ve rakamlara dayanıyor.

Önce şunu belirtelim, zaten komutanımızın tavrı da bu; SİPER’imizin en mükemmel, en yetenekli bir şekilde geliştirilmesini alkışlıyoruz ve bundan yanayız. Kesin çözüm nedir? Türkiye’nin kendi silahlarını yapmasıdır. Hava savunma silahı olarak havadan gelecek saldırılara karşı SİPER’imizin geliştirilmesi; S-400, S-500 hatta onun da ilerisinde bir yeteneğe kavuşturulması bizim temel siyasetimizdir, Vatan Partisi olarak bunu belirtiyorum. Ama sayın komutanımız da belirtti, bir tarihten bahsediyor. Şu anda 2023 yılının Mart ayındayız, demek ki 4-5 yıl var. Peki, “Bu bizim artık S-400’e, S-500’e ihtiyacımız yok” diyen otoriteler; bu 4-5 yıl için Amerika’dan bir taahhüt, Yunanistan’dan bir taahhüt aldılar mı? “Arkadaş, ey Amerikalı müttefiklerimiz, sayın NATO’lu dostlarımız; lütfen biz SİPER’i geliştiriyoruz, ondan sonraki 4-5 yıl siz hiçbir şekilde bizimle herhangi bir boy ölçüşmeye girişmeyin, karşılıklı böyle eşit silahlarla yapalım, onun için durun, 4-5 yıl sonra düşünelim karşılıklı ne yapacağımızı” şeklinde bir taahhüt aldılar mı? Yunanistan’dan böyle bir taahhüt aldılar mı? Yani bakın, bunlar hakikaten üzücü açıklamalardır. Bilgiler hiç o açıklamaları doğrulamıyor. 2027-2028’e kadar bizim SİPER’i geliştirme sürecimizdir. SİPER ile S-400 arasındaki karşılaştırmaları sayın komutanımız yaptı. Türkiye’nin herhalde bu 4-5 yıl savunmaya, hava savunmasına ihtiyacı var. Yunanistan, kıyılarında kurduğu üslerin namlularını bize çeviriyor. Yunanistan’ın eski Genelkurmay Başkanı “Tam zamanıdır, fırsat bu fırsattır” diyor. Dünyada “bekleyelim, düşmanımız silahlarını geliştirsin, SİPER’ini geliştirsin, mertçe savaşalım” diye bir savaş stratejisi var mı? Onun için burada bir an önce, Savunma Bakanımız ve Cumhurbaşkanımız bu konuda sorumludur ve onun talimatıyla mutlaka olacaktır.

O anlaşmayı imzalamak bize göre yerindedir. Biz hükümette olduğumuz zaman imzalarız. Sözleşme şu: “S-400’ü başka bir ülkeye satmayacağız.” Çünkü bu S-400’ü başka ülkeye satmakta Türkiye’nin bir milli menfaati, bir savunma menfaati yoktur. Burada ne var yalnız? Rusya, kendi yaptığı silahların teknolojisinin başka ülkenin eline geçmesini istemiyor. Türkiye’ye güveniyor ve ben ayrıntılarını biliyorum; kendisi birtakım güvenceleri sağlamış durumda. Yani Türkiye’de olduğu sürece başkasının eline geçmesini önleyecek güvenceleri sağlamış durumdalar. O zaman bu durumda niye o kâğıt bekliyor? İkinci bataryanın tedariki söz konusu ve Türkiye ciddi tehditlerle karşı karşıya. Bu tehditler aynı zamanda seçimi de etkileyen tehditler. Hiç kimse boş yere oraya o kadar silahı yığmadı; Amerika Birleşik Devletleri o kadar üssü oralara getirip yığmadı. Doğu Akdeniz’de de suların ısındığı bütün dünya tarafından konuşuluyor. Bu durumda bizim başka bir ülkeye S-400’leri satmayacağımız konusunda taahhüt altına girmemiz menfaatimizedir. Yalnız Rusya’nın menfaati değil, bizim de menfaatimizedir. Çünkü S-400 teknolojisini başka bir ülkeye sattığınız zaman o Amerika’nın da eline geçer, Yunanistan’ın da eline geçer. O S-400’ler yalnız Rusya’nın silahı değil, bizim de silahımız değil mi? O bakımdan Rusya’yla bu sözleşmeyi imzalamak ve başka ülkelerin o teknolojiye kavuşmasını önlemek; Türkiye’nin menfaatidir, bunu imzalamak doğru ve vatansever bir tutumdur. Ama esas sorunu çözen köklü çözüm nedir? SİPER’lerimizi hızla geliştirmek. Verilen rakamlara göre daha uzun menzilli olması, daha yüksek irtifaya ulaşması, “Mach” etkisiyle daha güçlü olması vs. konularında SİPER’imizi geliştireceğiz. Uzmanlarımız bu konularda çok başarılı, onları istenen yeteneklere kavuşturmak için gayretimizi artıracağız.

İkinci siyasete dönelim, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerine. Sayın Genel Başkan, siz Türkiye’nin savunulması, birliği, bütünlüğü politikalarında AK Parti ve MHP’nin siyasetleriyle buluştuğunuzu, “Türkiye Cephesi” diye bazen tarif ediyordunuz. Peki, buna rağmen neden Vatan Partisi bir Cumhurbaşkanı adayı çıkarma ihtiyacı duydu?

Bakın, buluşuyoruz ama biraz evvel hep uzun uzun konuştuk; bu buluşma yeterli değil. Burada tutarlı bir stratejiye sahip olmadığını görüyoruz AK Parti’nin. Ukrayna politikaları yanlış, Suriye politikaları yanlış, ABD’nin Suriye’ye davet edilmesi yanlış, masada S-400 ile ilgili sözleşmeyi bekletmeleri, imza etmemeleri yanlış, HÜDAPAR konusundaki tutumları yanlış, PKK’ya karşı bütçeden pay ayrılması yanlış vesaire. Onun için bir buluşma var ama o cephede, “Türkiye Cephesi”nde de AK Parti’nin tutarlı, kararlı, güvenilir siyasetler izlemediğini görüyoruz. O bakımdan Türkiye’nin Vatan Partisi’ne ihtiyacı var. Ama yalnız güvenlikte değil, ekonomide en önemlisi Vatan Partisi’ne ihtiyacı var.

İşte zaten günlük hayatımızda yaşıyoruz; bankalar kârlarını bir yılda yüzde 400 civarında artırıyorlar. Ondan sonra ama çiftçilerimiz iflas ediyor, esnafımız iflas ediyor, sanayimiz kredi bulamıyor; büyük zorluklar içerisindeler ama bankalar kârlarını %366 artırıyor. Veya kıyı bankalarında, İsviçre, Londra bankalarında Türklere ait mevduat 300-500 milyar doları bulmuş. O 300-500 milyar dolar ne demek? 300-500 milyar dolar Türkiye’de olsa, bırakın 500’ü, 300 hatta 200 milyar dolar; Türkiye kanatlanır, uçar. Bunu yatırım sermayesine dönüştürdüğünüz zaman, şimdi onun hesaplarını arkadaşımız yapıyor ama 200 milyar dolar yatırım sermayesiyle 10 milyonun üzerinde işsizimize iş bulunur, üretim patlaması olur, patlıcan biber fiyatı düşer, kiralar düşer, deprem bölgesi yeniden imar olur. Bakın 200-300 milyar dolarla deprem bölgesi 10 kere kurulur. 300 milyar dolar, 20 ile çarptığınız zaman 6 trilyon Türk lirasıdır. O bakımdan bu siyasetleri; üretim devrimi amacıyla, tasarruf ve yatırıma yönelik, üretimi ve istihdamı artırmaya yönelik uygulayamayan, ekonomik konularda da yetersiz kalan bir AK Parti yönetimi var. Dolayısıyla Vatan Partisi’nin Türkiye’nin geleceğinde olması, diğer milli ve üretimden yana hükümetlerle birlikte Türkiye’yi yönetmeleri Türkiye için şart ve kaçınılmazdır. O bakımdan Vatan Partisi “Ben varım” diyor. Türkiye’nin yönetiminde iddialıyım, zorlukların çözümünde bu milletin bana ihtiyacı var diyor. O bakımdan Cumhurbaşkanlığına da aday olarak giriyor. Ama esas, Millet Meclisi’nde bulunmasının Türkiye’nin geleceğini kurtarmak bakımından tayin edici olduğunu görüyoruz.

Yüksek Seçim Kurulu takvimi açıkladı, imza tarihi de çarşamba günü başlamış olacak. Vatan Partisi nasıl bir hazırlık yapıyor?

Vatan Partisi örgütlü; bütün örgütlerini ve dostlarını seferber ediyor. Tek tek imza verecek insanları belirliyor, o insanların telefon numaralarını saptıyor, o insanları seçim kurullarına taşıyacak örgütlenmeleri gerçekleştiriyor. O bakımdan hazır ve amaçlarına, hedeflerine ulaşacak. Elinde Genel Sekreter Özgür Bursal imzalı bir genelge var, bir cümleyi okumak istiyorum: “Görevimiz bu genelgeyi okuduğunuz andan itibaren başlamıştır.” Tarih sahnesine çıkıyoruz, 100 bin imzayı hazır edecek çalışmayı planlıyoruz. Vatan Partisi bütün ayrıntıları planlıyor, çok ayrıntılı bir genelge yayınladı. Arabalar bile tek tek tespit ediliyor. 100 bin imzayı çok hızlı bir şekilde toplamak için bütün parti bu son üç günde bütün planlarını, hazırlıklarını yapmış durumda.

2000’e yakın merkezde Vatan Partisi kadroları hemen bu hedefe kilitlenecek bir çalışmayı yürütüyorlar. Şimdi buradan şuraya geleceğim; bu çalışmalar çarşamba günü başlayıp 6 gün boyunca devam edecek. Vatan Partisi’ne, bu imeceye, bu çalışmaya katılmak isteyenler ne yapabilir, ne yapmalı? Kendisi, akrabası, kardeşi, komşusu, eski sınıf arkadaşı, mahalle arkadaşı, beraber top oynadığı insan, kasabı, bakkalı, metroda giderken yanına oturan insan; karşılaştığı her vatandaşa, Doğu Perinçek’in Cumhurbaşkanı adayı olması için imza atmasını önerecek. Nereye imza atacak? İl ve ilçe seçim kurullarında imza atılacak. Bunların yerleri ilan edilecek. Bizim yayın organlarımız, Ulusal Kanal, Aydınlık gibi bütün yayın organlarında o il ve ilçe seçim kurullarının yerleri, adresleri zaten ilan edilecek. Dolayısıyla vatandaşlarımız kendileri ve çevreleri; “Cumhurbaşkanı adayı olarak Doğu Perinçek’i gösteriyoruz” demek için nüfus cüzdanlarıyla birlikte ilçe seçim kurullarına gidip imzalarını atacaklar.

Doğu Perinçek neden Cumhurbaşkanı adayı?

Türkiye’nin ihtiyaçlarından hareketle bu sorunuza yanıt vereyim. Türkiye’nin önünde büyük zorluklar var, buna bir kişi itiraz edemez. Ekonomideki zorlukları Cumhurbaşkanımız da ifade ediyor, hatta bu “zorluk” kelimesini de kullanıyor. Hem iktidar hem muhalefet Türkiye’nin önünde büyük zorluklar olduğunu görüyor. Dış ödemeler açığı 51 milyar doları geçti, eski düzeylerin üstüne çıktı. O dış ödemeler açığı demek, dolar fiyatlarının “fize” gibi yukarı fırlaması demek. Doğu Perinçek; hayatı zorluklarla, mücadeleyle geçmiş ve zorlukların altında kalmamış, zorlukları yenmiş olan bir Cumhurbaşkanı adayıdır.

Vatan Partisi Genel Başkanı olarak 26 Kasım’da kurultayımız beni Cumhurbaşkanı adayı olarak görevlendirdi. Doğu Perinçek’in hayatını incelerseniz; 12 Mart darbesiyle mücadele etmiş, yıllarca o darbenin hapishanelerinde kalmış, isyan davası açılmasına rağmen o 12 Mart duvarlarını arkadaşlarıyla beraber yıkarak çıkmış, boyun eğmemiş biridir. 12 Eylül’de yine boyun eğmemiş; Maraş katliamında savaşmış, PKK’ya karşı savaşmış, PKK kamyonlarını yapmış, ona karşı savaşmış bir partinin genel başkanıyım. 15-16 Temmuz gecesi darbe başladığında, tepemizde uçaklar uçarken, Genelkurmay ve Jandarma Komutanlığı silahla işgal edilmişken; “Bu bir FETÖ darbesidir, Türk Silahlı Kuvvetleri müdahalesi değildir, Amerika darbesidir, Türk Silahlı Kuvvetleri bu darbeyi bastıracaktır ve Vatan Partisi görevinin başındadır” diyerek ilk açıklamayı yapmışım. Hükümetin ortada olmadığı koşullarda o kritik tavrı almış ve hükümetin harekete geçmesinde etkili olmuşum. 2008’den 2014’e kadar Silivri duvarlarını Vatan Partisi önderliğiyle yıkmışız. İçeriden ve dışarıdan mücadele etmişiz; daha ilk günden hâkimlere “Sizin içeri attığınız hücrelerden çıkacağız, oraya sizi tıkacağız” demişiz. Ermeni soykırımı yalanı Türkiye’ye dayatıldığında, bütün halkı Avrupa’da harekete geçirmiş; Türkiye aydınlarını Lozan’a, Berlin’e, Paris’e taşımış ve oralarda mücadele etmişim. Tutuklanmayı, gözaltına almayı göze almış; İsviçre’de mahkûm edilmiş. Ama en sonunda İsviçre başta olmak üzere, Amerika yanlısı devletleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde üç kez sırtını yere yapıştırmış bir Vatan Partisi liderliği ve Doğu Perinçek’in önderliği var. Dolayısıyla biz, zorluklarla mücadelede ve başarılarda imzası olan bir partiyiz. Hayatımız o zorluklar ve mücadele içinde geçmiş. İşte bu birikimle, bu sınavlardan geçmiş olarak, “yedi ateşten geçmiş, yetmiş yedi ateşten geçmeye de hazır” bir şekilde Türkiye’yi yönetmeye talibiz. Bizim gibi bu zorlukları yenmeye hazır olan, millî ve yerli üretimden yana olan kuvvetlere de “Gelin beraber Türkiye’yi yönetelim, bu durumdan çıkalım” diyoruz.

Vatan Partisi Genel Başkanı, bu göreve partisi tarafından önerilirken; geçmişin birikimi, kazanılan güven ve imtihanlarla elde edilen tecrübelerle bu teklifi yapıyoruz. Zorluklarla mücadele içinde yaşanmış bir hayat ve bu hayatın kazandırdığı tecrübeler var. Vatan Partisi’nde buralarda sınanmış bir karakter, ahlak ve dürüstlük var. Yine bu millî kuvvetlere “Gelin birlikte yönetelim” dediğinizde işaret eden çok önemli bir yazı var. Avrasya cephesinden, bunu da izleyicilerle paylaşmak istiyorum.

Rus filozof olarak bilinen, aynı zamanda Türk kamuoyunda Putin’in akıl hocası veya stratejisti olarak tanınan Alexander Dugin bir yazı yazdı. Bu yazıda, Mayıs ayında Türkiye’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerini değerlendiriyor. Dikkat çeken kısımları müsaadeniz olursa izleyicilerimizle paylaşmak istiyorum:

“Erdoğan 2016’dan bu yana yurtsever Kemalizme ve kısmen de Avrasyacılığa yakın konumlar alarak egemenliğin önceliğini açıktan ilan ediyor. Batı ekonomisini eleştiriyor ve çok kutuplu bir dünya projesini destekliyor. Erdoğan zaman zaman Batı yanlısı adımlar atsa da Rusya ile ilişkiler giderek düzelmeye başlıyor.”

Yazıda partinizi ve sizi de işaret eden, “Yeşil Atatürk” başlığıyla ele alınan bir kısım var. Jeopolitik analiz, Erdoğan’ın ideolojik ve imajdan ziyade bir kaynağı daha olduğunu öne sürüyor. Bunlar, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve onun liberal lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun aksine, Ergenekon davası dönemindeki sert baskılara rağmen kritik bir anda Erdoğan’ın yanında yer alan ve eski şikâyetlerini unutarak onun egemenlik rotasını tam olarak destekleyen vatansever Kemalistlerdir. Dugin, İslami önyargılı popüler bir lider olarak adlandırdığı Erdoğan’ın, her kademeden ordu mensuplarından oluşan Türkiye’de son derece etkili olan bu siyasi grubun desteğini aldığını ifade ediyor. Bu siyasi grubun yüzü, karizmatik lider Doğu Perinçek önderliğindeki sol görüşlü Vatan Partisi’dir.

Dugin, seçim açısından partinin güçlü bir temsile sahip olmadığını ancak önemli bir farkı olduğunu belirtiyor: “Bugün Türkiye’deki en ilgili jeopolitik analizin merkezi, çok kutuplu pozisyonlarda yer alan ideolojik bir Avrasya partisi; tam teşekküllü bir entelektüel merkezdir.” Dugin; Vatan Partisi’nden, Aydınlık Gazetesi’nden, Teori Dergisi’nden ve Ulusal Kanal’dan bahsederek bu oluşumun en önemli koz olduğunu söylüyor. Vatan Partisi’nin Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore ile tarihî güçlü bağlarının dikkate alınması gerektiğini vurguluyor. Batı’ya karşı oynayan Erdoğan için bu çok kutuplu vektörün belirleyici olabileceğini ve Vatan Partisi koalisyona dahil olursa Erdoğan’ın Batı karşısında ellerinin çözüleceğini ifade ediyor.

Sayın Dugin’in görüşleri, bana eksik bıraktığım bir konuyu hatırlattı. Vatan Partisi bugün dünya ölçeğinde saygınlığı olan ve Türkiye’nin önündeki zorlukları yenmesinde dünya ölçeğinde katkılar sağlayacak olan bir partidir. Bunu hükümet de bilir. Covid sürecinde veya başka süreçlerde, dünyadaki dostlarının aktif hale gelmesinde Vatan Partisi’nin rolü bilinmektedir. Türkiye bir hata yaptığında; örneğin Rus savaş uçağı krizinde, Vatan Partisi o hatanın sonuçlarını telafi eden girişimlerde bulunmuş ve başarı kazanmıştır.

Daha birçok örnek vardır. Vatan Partisi’nin dünya ölçeğinde itibarı, Çin’in düzenlediği Bilimsel Sosyalizm ve Dünya Partiler konferanslarında görülmektedir. Vatan Partisi Genel Başkanı’na ya açış ya da kapanış konuşması gibi VIP görevler verilir. Örneğin İran’ın düzenlediği İslam Uyanış Konferansı’na, Türkiye’den sadece Vatan Partisi Genel Başkanı davet edilir. Körfez ülkeleri ve Çin’in düzenlediği Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Çin konferansına da aynı şekilde Türkiye’den tek davetli Vatan Partisi Genel Başkanı’dır. Pakistan’ın devlet eğitim müfredatında Türkiye ile ilgili bölüm, Vatan Partisi Genel Başkanı tarafından yazılmıştır. Rusya’da bu eğitim yılı açılış konuşmasını da yine Vatan Partisi Genel Başkanı yapmıştır. Dolayısıyla Pakistan’dan Çin’e, Rusya’dan İran’a ve Körfez ülkelerine kadar her yerde Vatan Partisi’nin çok yüksek bir itibarı söz konusudur.

Önümüzdeki zorlukları millî ve yerli gücümüzle karşılayacağız, üretim devrimini başaracağız ve Türkiye’nin güvenliğini sağlayacağız. Bunları yaparken uluslararası ittifak potansiyelimizi ve dayanışma birikimimizi de harekete geçirmek durumundayız. Burada Vatan Partisi’nin eşsiz bir konumu var. Önümüzdeki dönemde Türkiye tarafından bunun değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Bu, hükümet sorumluluklarına ve yetkilerine talip olmaktır.

Ekonomi ile ilgili de yoğun sorular var. Türkiye’nin kıyı bankalarındaki sermayesinden bahsediyoruz ama bir de dünya ekonomisinin en büyüklerinden biri olan Çin ekonomisi var. İran’a Çin, on yılda 400 milyar dolar gibi olağanüstü bir yatırım sermayesi veriyor. Türkiye, bulunduğumuz coğrafyada İran’dan çok daha önemli bir ülke. Çin’in elinde trilyonlarca dolarlık muazzam bir rezerv var ve bunları güvendiği ülkelere vermek istiyor. Burada da Vatan Partisi’nin çok etkin bir rolü kaçınılmaz olacaktır.

Türkiye, Çin’in “Kuşak ve Yol” girişiminin doğal üyesidir. Ancak bunun değerlendirilmesi için Türkiye’nin Batı ile Asya arasında dans eden değil, güven veren bir tavır içinde olması gerekir. Üretim devriminde Çin’in katkısını sağlamak için; ortak fabrikalar açmalı, tarıma yatırımlar yapmalı ve ürettiklerimizi ihraç etmeliyiz. Böylece hem dış ticaret açığını kapatır hem de iç piyasanın taleplerini karşılayabiliriz. Bugün Türkiye’nin en büyük ticaret ortakları Rusya ve Çin’dir. Bizim amacımız bu ticaret hacmini büyütmek ve ihtiyacımız olanları alabilmektir.

Mesela Türkiye’nin enerji güvenliği Rusya ve İran dostluğuna bağlıdır. NATO’nun mazotu veya doğal gazı var mı? Uçağımıza koyacak benzini NATO’dan mı alacağız? Neyse ki Rusya, Irak ve İran gibi dünyanın en büyük enerji üreticileri bizim dostlarımız ve komşularımızdır. O dostlarla enerji güvenliğini sağlayacak doğru politikalar ve güven veren bir yönetim lazımdır. O güveni de Vatan Partisi verir.

Dolar saltanatı bitiyor dedik. Amerika’da bankalar batıyor. Dolar saltanatı yıkılıyor diye Teori Dergisi kapaklar yapmıştı; birçok ekonomist buna itiraz ediyordu. Bakın, şimdi dolar saltanatı gerçekten yıkıldı. Dünyadaki doların dolaşım hacmi daraldı ve Amerikan bankaları peş peşe batmaya başladı. Amerika, bu batışın yayılmasını önlemek için telaş içinde ama önleyemeyecek. Bu, dünya çapında çok büyük bir krizin başlangıcıdır.

Sistem zaten kriz içindeydi, şimdi daha da büyüdü. Türkiye’nin önü açılıyor. “Bizi de mi etkileyecek?” diye soruyorlar. Evet, sistemle olan eski ve terk etmemiz gereken bağlantılarımızı etkileyecek, sistemi çökertecek. Ama Türkiye’de büyük çözümün, üretim devriminin önü açılacak. Çünkü biz Batı’dan dayatılan sistemden kurtulma mücadelesi içindeyiz. O sistem batarken bizim sistemimiz; üreten, halkçı, kamucu, paylaşmacı, insancıl, barışçı ve devletçi Türkiye yükselecek. Bir devrim ortamına giriyoruz.

Bu seçenek, sadece lafla veya devrimci gevezeliklerle üretilmiyor. Arkasında 1968’den bu yana 55 yıllık bir birikim, tecrübe, dinamizm ve gençlik var. Gençlik ve kadın hareketi Vatan Partisi’nde. Kadın hareketindeki “mor zehirlenmeyi” temizledik. Üniversitelerde Türkiye Gençlik Birliği; tek sözü geçen, etkili ve kitleleri toparlayan örgüt haline gelmiştir. Aynı şekilde, cinsiyet icatları gibi yozlaşmalara, manevi çözülmelere ve aile yapısının bozulmasına karşı ayakta duran bir Vatan Partisi var. Türkiye’yi bu çöken sistemden kurtarıp bağımsız, başı dik bir Türkiye’yi kurmaya hazır kadrolarımız var.

Manevi çürüme; uyuşturucu, kumar, ailenin çökertilmesi ve diğer yozlaşmaları kapsıyor. Bütün bunlara karşı kültürel devrimle Türkiye’nin halkçı, millî ve devrimci değerlerini yükseltecek bir Vatan Partisi var ve şu anda bu mücadelelerin ön cephesindeyiz.

Haftanın kitabına gelince; Amerika’nın bir iç savaşa doğru gittiğini ve iç kapışmaların belirtilerinin ortada olduğunu görüyoruz. Pentagon’da, Amerikan ordusu içinde sert ayrılıklar var. Amerika’nın geleceği Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor; üzerimizdeki Amerikan zincirlerinin kırılacağı bir süreci yaşıyoruz. Bu konuyu “ABD Yol Ayrımında” adlı kitabımda incelemiştim. Amerika bankalarının batması üzerine bu kitabı tekrar öneriyorum. Çok özlü bir kitaptır ve Amerika’nın buralara geleceği yıllar öncesinden bu kitapta kanıtlarıyla incelenmiştir. Kürt vatandaşlarımızı nasıl kazanırız sorusuna gelince; acıda ve sevinçte ortağız. HÜDAPAR gibi örgütlere karşı da onurlu olmayı ve alet olmamayı öneriyoruz. Dolayısıyla onlara özel, Amerika’nın bizim önümüze koyduğu yöntemleri ve ölçütleri kabul etmiyoruz. Türk nasıl kazanırsa, Kürt de öyle kazanır. Türk ve Kürt, bu milleti oluşturan asli unsurlardır; Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Bu milleti oluşturan Türk’ümüz de var, Kürt’ümüz de var. Bunlar arasında gayrılık görmeyerek Kürt kardeşlerimizi kazanırız. “Sen farklısın, masanın dışında sana özel bazı konumlar var” diyerek onu ikinci sınıf vatandaş konumuna iten politikalarla kazanılmaz.

AK Parti bu konuda yanlış yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisi de felaket derecede yanlıştı ve hâlâ o yanlışta ısrar ediyor. AK Parti de CHP’ye bakarak onu örnek almaya yöneldi; bu da çok büyük bir yanlış. Bugün herkesin Vatan Partisi’ne baktığı bir süreçteyiz.

Güzel bir şey; Aynur Doğan’ın bir Kürtçe şarkısıyla, “Darha Hicroke” (İncir Ağacı) ile… Çok güzel bir şarkı, ben de çok beğeniyorum, çok seviyorum. İzleyicilerimizi “Darha Hicroke” ile baş başa bırakmadan önce ben çok teşekkür ediyorum. Sayın İlker Yücel, ben teşekkür ederim. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek; çok teşekkürler. Eyvallah, sağ olun.

Çıkış yolunda sonuna geldik. Sizi Aynur Doğan’la, “Darha Hicroke” (İncir Ağacı) ile baş başa bırakıyoruz. İyi geceler.

Paylaş