Çıkış Yolu • 11.02.2026

Çıkış Yolu • 11.02.2026

Merhaba, hoş bulduk. Bu hafta Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş ile beraberiz. Aykut Bey, hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Tabii programa yaklaşık 25-26 dakika gecikmeyle giriyoruz; bunun için özürlerimizi iletelim. Teknik bir sorun, elektrikle ilgili bir sıkıntı yaşadık. Geçen hafta yayınımızı Ankara’dan yapmıştık, bu hafta da yine Ankara’dayız. Teknik sorun nedeniyle gecikmeli başladık. O sırada Sayın Perinçek’in İran İslam Devrimi’nin yıl dönümü nedeniyle İran radyo ve televizyonuna verdiği demeç konusuna değinecektik.

Sayın Perinçek, şimdi resepsiyondan geldik. Sayın Büyükelçi de konuşma yaptı. Orada size olan ilgisi çok özeldi. Zaten bu ilgisini dün bir gün öncesinden sizi ziyaret ederek göstermiş oldu. Genel merkezimizdeydi; bütün müsteşarlarıyla ekip olarak geldiler. Biz genelde büyükelçileri takip ederiz, bu kadar geniş bir kadroyla katılmaları dikkat çekiciydi. Muhammed Hasan Habibullahzade, İran’ın seçkin Dışişleri Bakanlığı’nın yüksek düzey görevlilerindendi. Yani Akdeniz Bölgesi’nin genel müdürüydü. Onun Ankara Büyükelçisi olması, Türkiye’ye verdikleri önemi ifade ediyor. Dün bizi ziyaret ettiler, güzel görüşmeler yaptık. Bize bugün İran, Amerika ve İsrail arasındaki süreçleri, dava arkadaşlarına anlatılacak derinlikte ve kapsamda anlattılar. Biraz evvel de İran Devrim Günü’nün yıl dönümündeydik; Tarım Bakanımız İbrahim Yumaklı da oradaydı ve bir konuşma yaptı. Katılım oldukça yoğundu.

İran’a dönecek olursak; diplomasi ve müzakere süreci hızlanmış gibi gözükse de İran bir eli tetikte, bir eli masada bir süreç yürütüyor. Sizce savaş ihtimali gündemden düştü mü? İnsanın gönlü düşmesini istiyor tabii ama sonuçta bu kadar yığınak yapıldı. İran dişli bir ülke; savaş ihtimalini gündemden düşüren olay, İran’ın kararlılığı, direnci ve cesaretidir. Karşı taraf da İran’a yapılacak bir saldırının pahalıya mal olacağını biliyor. Özellikle İsrail çok ağır hasara uğrar. İsrail, İran’la sınır komşusu değil, dua etsinler. Yoksa İran kara harekâtına girişse, bir uçtan girip öbür uçtan çıkar. İran ile İsrail arasındaki çatışma, geçen 12 gün savaşındaki atmosferde olduğu gibi, belki de dünya tarihinde ilk defa füzeler arası bir savaş oldu. İran o savaştan önemli tecrübelerle çıktı. “Devam edelim, bu işi bitirelim” kararında olan güçler de vardı, özellikle askerler İsrail’in hakkından gelebilecekleri bir eşiğe geldiklerini ifade ettiler; ancak İran siyaseti o an için barışı gerekli gördü. Şimdi yeniden benzer tehditlerle karşı karşıyalar. İran büyük ve güçlü bir ülke; orayı ne karadan ne de havadan işgal edebilirler. Ağır silahlarla saldırabilirler ama İran’ın da buna vereceği yanıtlar var ve bu durum Amerika’yı ve İsrail’i korkutuyor.

Amerika’nın bu İran ısrarının amacı ne sizce? Trump çok tehditler savurdu, bir sürü blöf yaptı ama hiçbir harekete geçemedi. Masada, müzakere yoluyla bazı hedeflerine ulaşabileceğini düşünüyor olabilir. Ancak Venezuela, ardından İran; hep Çin Halk Cumhuriyeti’nin petrol ortaklarıyla uğraşmaya başladı. Yani Çin’i Latin Amerika’dan, Güney Amerika’dan ve Batı Asya’dan kuşatma stratejisi mi bu? Bu analizler yapılıyor. İkincisi; İran, bölgemizde İsrail için çok ciddi bir problem, ciddi bir tehdit. İsrail’in Amerika’yı İran’a karşı kışkırttığı gözüküyor. Bir de Kürdistan projesi vardı ama o çöktü. 1990’dan beri Amerika emperyalizminin bölgemizdeki bütün savaşları; Irak’ı bölmesi, Suriye’deki kargaşalıklar, Türkiye’de PKK’yı desteklemesi… Bunların hepsine baktığınız zaman bir “Kürdistan” amacı var ama o da yerle bir oldu diyebiliriz. Suriye Devleti, kuzeyinde PKK ve türevlerini (SDG, YPG, YPD) ezip geçti. Aynı şekilde İran da son kalkışmalarda PJAK’ı etkisiz hale getirdi. Dolayısıyla Amerika ve İsrail’in Batı Asya’da “Kürdistan” adı altında yürüttüğü, aslında Kürtlükle de ilgisi olmayan 36 yıllık “İkinci İsrail” girişimi, çok ağır bir darbe yemenin ötesinde ezildi.

Bunu zaten Aydınlık’ta okudum. Evvelsi günkü Aydınlık’ta mıydı? Cemil Bayık, Suriye’nin kuzeyinde çok ağır bir yenilgi aldıklarını açıkça itiraf ediyor. Bunu inkar edenler vardı ama Bayık, yenilgiyi itiraf etti. Suriye yönetiminin PKK’ya karşı harekâtta bulunduğu ve Amerika ile İsrail’in onların imdadına yetişemediği, bir anlamda boyun eğdiği bu itiraflarda var. Neticede orada Amerika ve İsrail etkisiz kaldı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi makamlarının bu İran sürecindeki tavrını nasıl buldunuz? Bütün Müslüman dünyası, insanlık ve hatta Avrupa’daki halklar İran’a karşı yapılan saldırılara tavır alıyor. Türkiye hükümetinin Amerika ve İsrail ile birlikte hareket etmesi çok zordur. Türkiye’nin ordusu, işçisi, emekçisi ve milleti Amerika’nın müdahaleci tavırlarına karşıdır. Hükümet de halktan kopamıyor. Fakat bir-iki gündür birtakım resmi ağızlardan İran İslam Cumhuriyeti rejimini üstü kapalı da olsa eleştiren ifadeler duyduk. Bu, devlet terbiyesiyle bağdaşmayan bir tavır. Başka bir ülkenin rejimine uluslararası gelenekler ve hukuk bakımından müdahale edilmez. Hele bugün İran tehdit altındayken, “İran rejimi şöyle ama…” demek, İran’da dayanışmayı kıran ifadelerdir. “İran’a saldırıya karşıyız ama rejimi de sevmiyoruz” demek, rejim değişikliğini hedefleyen Amerika-İsrail harekâtlarına yeşil ışık yakmak anlamına gelir. Bu, Türk devletinin gelenekleriyle bağdaşmıyor. İran’ın direnmesi, Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğü açısından hayati derecede önemlidir. Vatan Partisi olarak biz bu soruna Ankara’dan, İstanbul’dan, Kars’tan, Edirne’den bakıyoruz. Türkiye’den baktığımız zaman “Diren İran” diyoruz.

Biz İran’a yönelik tüm ambargoların ve yaptırımların kalkmasını savunuyoruz ve bunları tanımıyoruz. Hükümet olduğumuzda da tanımayacağız. Zaten öyle bir yere geldi ki Amerika’nın ambargoları kendine ambargoya dönüşüyor. Çin’i, Rusya’yı, İran’ı, Küba’yı ve Venezuela’yı topladığınızda, ABD’nin uyguladığı yaptırımlar kendi kendine dönmüş oluyor.

Geçmişte sizin “5 Ülke 5 Deniz” projeniz vardı. Bir yandan da Amerika’nın Hazar’dan Akdeniz’e bir istikrar alanı yaratma projesi var. Bu, bizim projemize karşı bir proje. Bizim projemiz Karadeniz, Hazar, Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizi’ne kıyısı olan ülkelerin beraberliğiydi. Neye karşı? Amerika ve İsrail tehdidine karşı. Birlikte geleceği kurmak ve ekonomiyi geliştirmek için… Amerika’nın Hazar’dan Filistin’e kadarki projesi ise bölgeyi denetim altına alma rüyasıdır. Amerikan rüyası… Güya bu rüyadan uyanmış gibi oldular ama şimdi tekrar istihareye yattılar, yıldızlara bakıp umut üretmeye çalışıyorlar. İsrail, Amerikasız adım atabilir mi bölgeye? Yapamaz ama İsrail vurduğu zaman Amerika’yı da bir emrivakiyle karşı karşıya bırakır. İsrail’in saldırısı tehlikeli bir adımdır ama Amerika da bu durumda seyreden konumda kalamaz.

Peki, Türkiye ile Mısır ilişkilerinin gelişmesini nasıl değerlendirirsiniz? Vatan Partisi, Mısır’daki İhvan hareketleri ve Sisi döneminde Türkiye’nin aldığı tutumun yanlış olduğunu zamanında ısrarla ifade etmişti. Şimdi Cumhurbaşkanımızın hükümeti Vatan Partisi’nin olduğu yere geldi; bu çok iyi bir gelişme. Doğu Akdeniz’de petrol yatakları konusunda Türkiye ile Mısır anlaşma yaparlarsa, bu her iki ülke için de çok yararlı olur. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın oyunlarını bozan bir süreç bu. Rahmetli Genel Başkan Yardımcımız Tümamiral Soner Polat, bir heyetle Mısır’a gidip bu konuları görüşmüştü. Soner Polat’ın stratejik bakışı çok genişti. Şimdi atılan adımlar, birtakım kapıları açacak ve ekonomik boyutları olacak. Mısır, Türkiye ve İran bölgemizin en büyük üç ülkesinden biri. Köklü gelenekleri var. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, benim hemşehrim sayılır; Eğinlidir. Mısır, reformlar konusunda Osmanlı’dan önce davranmış, bizim vilayetimiz olduğu halde Osmanlı’nın önüne geçmişti. Bu durum İkinci Mahmut’u çok etkilemiş ve uyandırmıştı. Nasıl olur da Türkiye Mısır’a mağlup olur? Osmanlı Devleti’nin II. Mahmud dönemindeki reform süreçleri ve Mısır’ın Marmara Denizi’ne kadar gelmesinin tarihsel etkileri, tarihçiler tarafından sıkça vurgulanmıştır. Ancak günümüz bağlamında Türkiye-Mısır ilişkilerinin gelişmesi çok önemlidir. Türkiye’nin Suriye ile, yani Beşar Esad yönetimiyle yapması gereken beraberliği şimdi hayata geçirmesi kritik bir adımdır. Eski başbakanımız Ahmet Davutoğlu da o dönemde Beşar Esad’ın kendisine, PKK’yı Suriye’nin kuzeyinden birlikte temizlemeyi teklif ettiğini açıklamıştı. Biz Vatan Partisi olarak o dönemde bu konuda bir fikir birliği oluşturulması gerektiğini savunmuştuk. Abdullah Öcalan o dönemde bu adımları atmaya hazırdı ancak Ahmet Davutoğlu ve ekibi bunu önledi. 1990’ların başında yapılabilecek olan Suriye ile iş birliği, Beşar Esad devrildikten sonra maalesef 36 yıllık bir gecikmeyle şimdi gündeme gelebildi.

Siz “Bizim çizgimize geldiler” ifadesini kullandınız; bir yandan da “Dün darbeci dediğinize bugün nasıl ‘kardeşim Sisi’ dersiniz?” gibi kolaycı yaklaşımlar sergileniyor. Oysa devlet yönetimi; milletin çarşılarının şenlenmesi, fabrikalarda çarkların dönmesi ve üreticinin tarlasından ürününü kaldırması zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Güvenlik açısından da Mısır’ı veya Suriye’yi karşıya iterek Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemezsiniz. İran’a mezhepsel sebeplerle yan bakmak ya da Amerika-İsrail etkisiyle eskiden birlikte yaşadığımız komşularımızla kavgalı hale gelmek, Türkiye’ye kabul ettirilemez. Hükümetler, ne kadar Amerika-İsrail etkisinde kalsalar da nihayetinde halklarına karşı sorumludurlar. Türkiye, bu mecburiyetler karşısında Rusya-Çin ittifakına ve Mısır gibi bölge ülkeleriyle iş birliğine yönelmektedir.

Irak’ta hareketli bir seçim gündemi var ve Nuri el-Maliki’nin adaylığı söz konusu. Geçen hafta üç Irak, iki İran ve bir Yemen televizyonuyla görüştüm; bana Maliki ve Irak seçimleri hakkındaki görüşlerimi sordular. Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ın iç işlerine burnunu sokması bir edepsizliktir. Devlet terbiyesi olmayanlar bu tür müdahalelerde bulunurlar. Öngörüm şudur ki; 3-5 yıl sonra Maliki yine Irak’ın başında olacak, ancak ABD’nin başında Trump olmayacak. Maliki’nin bölge ülkeleriyle, İran’la, Suriye’yle ve Türkiye ile beraber olması, Amerika’nın ona karşı çıkmasının temel sebebidir. Türkiye derken Tayyip Erdoğan’ın yönetiminden değil, Türkiye’nin milli varlığından söz ediyorum. Cumhurbaşkanımız bu milli varlığın başında olduğu sürece devletimiz Türkiye politikaları üretir; ancak Batı etkisinde kaldığında Türkiye’den ayrışmış olur.

Suriye’deki bütünleşme süreci hızla ilerliyor. Abdullah Öcalan’ın Suriye’nin kuzeydoğusundaki SDG ve PKK varlığının temizlenmesi, İsrail ve Amerika’nın yanında yer alınmaması konusundaki tutumu çok nettir. Cemil Bayık’ın açıklamaları ise Öcalan’ın bu kararlı ve birleştirici duruşuyla çelişiyor. Kandil, Öcalan’ın otoritesine karşı duramaz; Suriye’nin kuzeyinde beklenen direnci gösterememeleri de bunu bir yenilgi olarak kabul ettiklerini gösteriyor.

Ebu Muhammed el-Cevlani (Ebu Şam) yönetimindeki İdlib süreci ve Suriye’nin geleceği ise karmaşık bir konu. İlk etapta aşırı İslamcı bir çizgide olsalar da, devlet otoritesini sağlama ve Suriye’nin bütünlüğünü koruma noktasında bazı olumlu adımlar attılar. Bir devletin en temel vasfı; ülkesinde barışı, can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Suriye, tarihsel olarak Hristiyanlar, Dürüziler ve çeşitli etnik gruplarla büyük bir hoşgörü ülkesidir. Suriye’nin bütünlüğünü sağlamak, iç çatışmaya son vermek şu an en büyük önceliktir.

Bütünleşme süreci; Suriye’nin kuzeydoğusunun terörden temizlenmesi, İran’ın kendi sınırları içindeki tehditleri bertaraf etmesi ve Türkiye’nin milli duruşuyla önü açılmış bir süreçtir. “Terörsüz Türkiye” yerine “bütünleşme süreci” kavramı daha stratejik bir tanımdır. 200 yıldır süren milletleşme sürecimizin özü; Türk, Kürt, Alevi, Sünni ayırmadan “Biz Türk milletiyiz” diyerek kenetlenmektir. Bu, dünya tarihindeki Fransız, Alman veya Çin milletleşme örneklerinde olduğu gibi kapitalizmin ve milli piyasaların doğuşuyla evrilen doğal, tarihsel ve devrimci bir süreçtir. İtalya’da 1870’te, ismini tam hatırlayamadığım, İtalyan birliğinin liderlerinden biri kürsüye çıkıyor ve “İtalyan devrimini yaptık, İtalyan devletini kurduk; şimdi sıra İtalyan milletini oluşturmaya geldi” diyor. Bu, bir milletin devrimle ve devlet hâkimiyetiyle oluşturulduğunu gösteren çok önemli bir an. O dönemde İtalya’daki lider Garibaldi miydi, başka biri miydi; tam anımsayamıyorum ama o söz unutamadığım bir söz.

Ünlü düşünür Machiavelli ise 15. yüzyılda, Batı siyaset biliminin kurucusu kabul edildiği “Hükümdar” (Prens) kitabında, İtalyan milletini kurmanın reçetesini yazıyordu. Floransa prensine, İtalya’daki tüm prenslikleri -tıpkı Fatih Sultan Mehmet’in veya Mısır’daki Memlük Türklerinin yaptığı gibi- kuvvet kullanarak birleştirmesini öğütlüyordu. Fatih de Anadolu’daki Türkmen beyliklerini böyle birleştirmişti.

Gelelim bugüne; biz Türk milleti başlığı altında tarihsel olarak birleşiyoruz. Artık bu milletin ismini tarih koymuştur. Başka bir ad bulmaya çalışsak da bu mümkün değildir. Tarihsel süreci doğru okuyan, milletin devlet ve imparatorluk birikimini gören Abdullah Öcalan da bu gerçeği görerek “Türk milleti” tanımını yapıyor. Bu tarihsel bir süreçtir ve doğal olan da budur.

***

Geçen hafta yaptığınız ve çok ses getiren FETÖ mağdurlarına, FETÖ’nün etkisi altında kalmış tabana yönelik çağrınızı konuşuyorduk. Bu çağrı FETÖ merkezinde panik yaratsa da tabandan çok sayıda mesaj geldi. Burada odaklandığımız nokta, mağduriyetten ziyade Türkiye’nin birliği, bütünlüğü ve üreten, demokratik Türkiye’yi kurmaktır.

Devletin verilerine göre yaklaşık 600 bin vatandaşımız FETÖ ile şu veya bu şekilde ilişkilendirilmiş durumda. Biz bunları çöpe atamayız; bunlar bizim vatandaşımız. Vatan Partisi olarak görevimiz, insanlarımızı dönüştürmektir. Hepimiz mücadele içinde, Türkiye’nin bağımsızlık ve devrim mücadelesinde dönüşüyoruz. Atatürk devrimleri, daha öncesinde Hürriyet devrimi, bugün ise üretim devrimi; hepsi milletimizi daha özgür, daha üretken, daha vatansever bireylere dönüştürdü. Bizim davetimiz, boyun eğmek değil; Türkiye’nin bağımsızlığı ve üretimi için onurlu bir şekilde sorumluluk almaktır.

Türkiye, Amerika ve İsrail merkezli tehditlerle karşı karşıya ve çok büyük bir devrimin eşiğindeyiz. Bu devrim insanla, kazanılan insanlarla yapılacak. FETÖ’nün ideolojik denetimine girmiş olan vatandaşlarımıza sesleniyoruz: Hatalar hayattaki en büyük öğretmendir. Bir dönem hata yapmış olmak, bugün vatanın bağımsızlığı için mücadele etmemize engel değildir. Önemli olan, Türk devrimi temelinde; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı ve vatansever bir çizgide kaynaşmaktır.

Bu çağrının karşılık bulduğunu, Fethullah Gülen’in yeğeni Ebu Seleme Gülen’in de bu sürece katılmasıyla görüyoruz. Bu, omuzlarda taşınan vatandaşlık sorumluluğunun bir sonucudur. Şimdi yapmamız gereken, bu halk hareketini büyütmek, fikirleri milyonlara ulaşan Ulusal Kanal gibi mecralarda tartışmak ve topluma güven vermektir. Toplum, geçmişteki o karanlık dönemlerin, meclisin bombalanmasının, darbe girişimlerinin hesabının sorulduğunu ve bugün bu insanların artık vatan cephesinde, ihanet etmeden duracağına dair güveni görmelidir. Amerika, Yunanistan ve İsrail namlularını bize çevirmişken, hepimizin tek bir cephede birleşmesi zorunluluktur. Sonuç itibarıyla böyle bir sürece girdiği zaman bu toplum ne olacak? Yanımda kim var? Benim kardeşim var. Benim omuzdaşım var. Bana hiçbir şekilde ihanet etmeyecek; Amerika’nın, Yunanistan’ın veya İsrail’in tarafına geçmeyecek. Benim içimde bozgunculuk yapmayacak. Bu güveni vermek çok önemli.

“Efendim, ben mağdurum…” demek tamam, o onların hakkıdır. Ama esas olan şu: “Ben bu vatana sahip çıkıyorum. Bu devlet benim devletim. Ben bu devletle bütünleşme kararındayım. Bu vatan için ölmek gerekiyorsa ben de varım.” diyebilmektir. Bence çözüm buradan çıkacak. En önemli şey, güven vermektir. Çünkü sonuç itibarıyla çözüm, milletin eğilim ve kararlarıyla olacaktır. Türk milleti; “Tamam, bunlar bizim kardeşimizdir” demelidir. Geçmişte hatalar yapılmıştır, suçlar işlenmiştir, vurulmuştur, kırılmıştır, öldürülmüştür; tamam. Ama artık bu insanları kazanma dönemine girdik ve “Ben bu insanlarımıza güveniyorum” dedirtmemiz lazım. İnsanlar samimiyeti anlıyor. Ben de bu büyüyen eğilimde samimiyet görüyorum. Kuşkuların ve güvensizliklerin yeri yok ama o güvenin verilmesi lazım.

Bütün FETÖ ile ilişkisi olmuş insanlarımıza sesleniyorum: Türk milletine güven verin. Tekrar ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti devleti benim devletim, Türk milleti benim milletim. Ben bu devlete ihanet etmem. Bu milletin refahı, ilerlemesi, zenginleşmesi, üretim yapması ve sınırlarını koruması konularında ben varım. Ben iyi bir vatandaşım. Bu güveni verdiğimiz zaman, göreceksiniz ki beklediğiniz çözümler de gelecektir. Püf noktası bu. Bizim çağrılarımıza dikkat ederseniz buraya odaklanıyoruz. “Şöyle oldu, aslında ben katılmadım” demek herkesin hakkıdır; ama esas olan o güveni vermektir. “Bu devlet benim devletim, bu vatan için ölmek var” demek lazım. Ben o şehitliği göze alan bir adamım. Bu milletin refahı için fabrikada, tarlada, büroda çalışmak; emek vermek, alın teri dökmek… Bunların hepsinde varım. Geçmişteki niyetlerin üzerini kapatıyorum çünkü ortada bir gerçek var: 15-16 Temmuz gecesi uşaklar kalktı; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Mürted ve Eskişehir gibi merkezlerinden meclisi bombaladılar, tankları çıkardılar. Bunların içine binen, namlusunu Türkiye’ye çeviren insanlar vardı. “Herkes mağdur, hiçbir suç işlenmedi” demek çok büyük bir yanlıştır. Suçlar işlendi, cezalar verildi. Biz burada birleşeceğiz: FETÖ darbesini, girişimi, Amerika tarafından kullanılmayı mahkum edeceğiz.

Burada “pişmanlık” hukuki bir kavram gibi kalıyor; ben daha yapıcı bir kavram kullanacağım: Vatana ve millete bağlılık, fedakarlıktan çekinmemek. Çok güzel bir dönemdeyiz; Anadolu Alevileri için Hızır Orucu dönemindeyiz. “Kul sıkışmazsa Hızır gelmez” derler. Türkiye sıkıştı, Hızır’ın geleceği bir döneme yani devrim dönemine giriyoruz. Toplum sıkışınca devrimler olur. Bu dönemde “Ben varım, bu vatanın parçasıyım, sizdenim” demek çok önemli. “Şu oldu, bu oldu” diye geçmişe takılmadan, ben “biz” kavramının içindeyim.

Bireylerin mahkemelerdeki sorunları başka bir şeydir, Türk milletinin sorununu çözmek başka bir şeydir. Bireylerin kurtuluşu Türkiye’nin sorununu çözmez. Fethullahçı Terör Örgütü’nün Amerika ile bağlantısı apaçık ortaya çıktı. Buralarda gerçeği kabul etmek, orada birleşmek güven vermenin kritik noktasıdır.

Hz. Vahşi, Hz. Muhammed’in amcasını öldürmesine rağmen Müslüman olup bizden olmuştur. Atatürk döneminde idam fermanına imza atanlar bile Kurtuluş Savaşı’nda mücadeleye katılıp kahraman olmuştur. Samimiyet budur. Bize karşı çıkanlar, “Bu bir tuzak” diyenler hala FETÖ’ye bağlı olanlardır. Evet, biz FETÖ’ye karşı tuzak kuruyoruz; onu temizleyeceğiz, başka yolu yok. “Amerika’yı Ankara’ya getireceğim, PKK’yı yanıma alacağım” diyerek Türkiye’yi parçalamakta ısrar edenlere özgürlük yoktur.

Eskiden beri FETÖ’nün medya yüzü olan isimler bana karşı kampanya başlatmış; “Din düşmanı” diyorlarmış. Beni beş kuşakla hapse atanlar hakkımdan gelemedi, ben dimdik ayaktayım. Silivri ve Tekirdağ’da hapis yattım. Hakimlere, “Siz Cumhuriyet savcısı değil, F-savcısısınız” dedim. Şimdi o koğuşlara onlar girdi. Israr etmek, inat etmek bir çıkmazdır. Türkiye’nin bağımsızlık, üretim devrimi ve kardeşçe yaşama kaderini paylaşmak isteyen herkese yol açıktır.

Kibir ve kin, bizim Anadolu ve İslami geleneğimizde en büyük düşmandır. Hz. Muhammed’in hadislerinde de bu mahkum edilmiştir. Bende kin yok, kimseye kin duymam. Ben sadece vatana, millete ve devlete olan bağlılığa değer veririm. Benim mücadelem, sadece cezalandırmak değil, insanı kazanarak bu yapıyı ortadan kaldırmaktır. Atatürk, İstiklal Savaşı’ndan sonra 150’likleri dahi hapse atmamış, yurt dışına göndermiş, sonra da onları affetmiştir. Bizim “KHK’lıları affedelim” diyenlerle farkımız, hatta zıtlığımız şudur: Onlar FETÖ’yü kurtarmaya, diriltmeye çalışıyorlar; biz ise insanımızı FETÖ’nün etkisinden kurtararak o örgütü insansız bırakmayı amaçlıyoruz. İmamoğlu’ndan Özgür Özel’e kadar uzanan o yapı, FETÖ ile ittifak halindedir. Bizim davetimiz budur: FETÖ çukurundan çıkalım, Türkiye’de bütünleşelim. Bunu “şey” olarak görüyorsanız, yani “Bu bize haksızlıktır” ya da “Bizi hor görmektir” diyorsanız, sizinle beraber olamayız. Çok açık; projemizde FETÖ’yü kurtarmak yok. İnsanı kurtarmak var. FETÖ’yü gömeceğiz ama insanları gömmeyeceğiz. Bu kadar basit. FETÖ’yü gömeceğiz. İnsanlar da “Biz de varız, FETÖ’yü gömmeye hazırız” diyecekler; çünkü bu örgüt ülkemize ve milletimize zararlıdır. Orada birleşeceğiz. “Sen şunu yaptın, hayır ben yapmadım” tartışmalarını bırakacağız. Hep beraber FETÖ’yü ve PKK’yı gömeceğiz; ancak bu yapıların etkisi altında kalan insanlarımızı kurtaracağız. Biz hepimiz “biz” olacağız.

Bu mücadele içinde hatalardan öğreneceğimiz şeyler elbette olur. Kibirli bir tavırla bakmıyoruz; o arkadaşlardan da öğreneceklerimiz var. Programımız bu konuda çok iyi oldu. FETÖ ile mücadele eden isimlerde bile bazı tereddütler var, bu yüzden işin esasını ve özünü ortaya koyduk: FETÖ’yü gömeceğiz, insanı kurtaracağız. Kurtulmak isteyen insanı kurtarabiliriz. Ancak “Ben hâlâ oradayım, Amerika ile birlikte Türkiye’ye şunu yapacağım” diyorsa, onu nasıl kurtarayım? O kendisi kurtulmak istemiyor. Ama bir gün o da kurtulmak isteyecektir.

Biz FETÖ’yü affetmiyoruz, Türkiye’yi FETÖ’den temizlemekten vazgeçmiyoruz. Aksine, en hayati ve en cesur adımı atıyoruz: İnsanı kurtararak FETÖ’yü bitirmek. Çünkü insanı kurtarmadan FETÖ’yü bitiremezsiniz. Hapse atarsınız, hücreye koyarsınız ama fikir orada durur; Amerika’ya veya Avrupa’ya kaçar. Ancak insanı kazandığınız zaman FETÖ diye bir şey kalmıyor. İnsanlarımızı bağrımıza basmaya hazırız. “Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım”ı bırakalım; gelin FETÖ’yü beraber toprağın altına koyalım. Vatanseverlikte, üretimde, çalışkanlıkta, ülkemizin geleceğini kurmakta birleşelim. Fedakârlıkla ve kahramanlıkla birleşelim; bencillikten ve çıkarcılıktan arınalım.

FETÖ’den kurtulmak zorundayız; vazgeçmezsek başımıza çok daha büyük belalar gelir. Bu mücadelede hepimiz eşitiz; ister örgütün içinde yer almış olsun, ister karşısında durmuş olsun, herkes FETÖ’den kurtulma noktasında eşittir. Hapisteki için de, Amerika veya Avrupa’ya kaçmış olan için de bu geçerlidir. Bize “incitici olmama” önerisi geldi; bence de incitici olmamak lazım ama FETÖ’yü gömmekte bir incitme yok. “FETÖ gömülecek” diyorum, şahısları kastetmiyorum. Ahmet, Mehmet, Zehra, Ayşe değil, “FETÖ” yani o örgüt gömülecek. Bu sayede hepimiz kurtulacağız.

***

Geçen hafta “Çıkış Yolu”nda Cemil Meriç ile ilgili bir tartışma başlattık. Teori dergisinde gündeme getirdik, sonra Oda TV haberleştirdi ve televizyonlarda tartışılmaya başlandı. Şimdi, herkesin bir aydını olmaz. Cemil Meriç “herkesin aydını” yapılamaz. “Aydın” kavramı, entelektüelin Türkçedeki karşılığıdır; Azerbaycan Türkçesindeki “zekalı” kavramı aslında bunu daha iyi karşılıyor.

Aydın, pozitif bir kavram gibi algılansa da aslında her sınıfın aydını vardır. Hitler’in de aydınları, müzisyenleri ve filozofları vardı; Mussolini’nin de, emperyalizmin de… Bir de milletin emekçi sınıflarının aydınları vardır. Aydınlar, Roma’daki gladyatörler gibi belli sınıfların fikir silahşörleridir. Nazım Hikmet de bir aydındır, İstanbul Hükümeti’nin Ali Kemal’i de. Ali Kemal de kaliteli bir aydındır ama kimin aydını? Emperyalizmle iş birliği yapan hükümetin aydını.

Aydın, belli bir sınıf adına fikir veya sanat üreten kişidir. Cemil Meriç’i herkesin aydını yapmaya çalışıyorlar, bu büyük bir yanlıştır. Cemil Meriç, Türk devrimine ve Atatürk’e düşman bir noktada şekillenmiştir. Jurnallerinde Hz. Muhammed’e dil uzattığı bölümler bile var. Bir dönem sosyalist olup sonra sosyalizme, Atatürk’e ve halkçılığa söven biridir. İslamcı kesim, kendi fikir dünyalarında bir fukaralık ve eziklik olduğu için Cemil Meriç’e sarıldı. Doğru dürüst fikir adamı üretemediklerini bildikleri için bu boşluğu onunla doldurmaya çalıştılar.

Bakın, Necip Fazıl’ı ele alalım. Onun büyük şiirleri, İslamcı olmadan evvel yazdığı bohem ve anarşist ruhlu şiirleridir. İslamcı olduktan sonra hafızalarda kalan, bu topluma yön veren bir eseri yoktur. Bizim devrimci tarafın ise İsmail Hüsrev Tökin, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Mehmet Akif Ersoy ve Arif Nihat Asya gibi zihinlere yerleşmiş dev ve üretken aydınları vardır. Milliyetçilik; bağımsızlığı, vatan bütünlüğünü ve milli devleti savunduğu için devrimci bir ideolojidir. Cemil Meriç ise bütün bu değerlere, bilimsel sosyalizme ve Atatürk’e sövme derecesinde düşmandır. Fikir hayatında sövme; cehaletten ve fikir zaafından kaynaklanır. Söven insanların derinliği yoktur. Cemil Meriç, Türkiye’nin fikir hayatına ne katmıştır? Yakın tarihimizin Doğan Avcıoğlu gibi isimleri, yanlışları olsa bile Türkiye’nin fikir birikimine ciddi katkılar yapmıştır. Cemil Meriç’in ise birikimi, sadece seviyesiz bir polemikten ibarettir. Mesela İbnülemin Mahmut Kemal İnal. Onun “Osmanlı Son Sadrazamları” diye 5-6 ciltlik bir eseri vardır. O dönemi, yani Osmanlı’nın son sadrazamlarını, son dönem tarihini anlatan İbnülemin Mahmut Kemal hakikaten büyük bir alimdir. Herkes ismini bilmeyebilir ama Türkiye’nin fikri hayatına bir şeyler katmıştır. Karşı cepheden de Türkiye’nin fikir hayatında ağırlığı olan insanlar olabilir. Ancak Cemil Meriç ne katmış? Ne üretmiş fikir hayatına?

Muhafazakâr önemli aydınlarımız da var. Mesela Ali Fuat Başgil. Bence Türkiye’nin en büyük anayasa hukukçusudur. Hakikaten anayasa hukukunda o seviye aşılmadı. “Esas Teşkilat Hukuku” kitabı falan vardır mesela. Muhafazakârdır ama Atatürk düşmanı değildir; Türkiye Cumhuriyeti’ni, Atatürk’ü, Türk devrimini benimsemiştir. Yine de muhafazakâr tarafta tanımlanır. Peyami Safa mesela… Evet, muhafazakârdır ama fikri zenginliği ve derinliği olan bir adamdır. Nurettin Topçu’nun “Türkiye’nin Maarif Davası” gibi çalışmaları vardır. Mümtaz Turhan’ın “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” adlı küçük ama muhafazakâr cepheden fikir hayatımıza katkı sunan bir eseri vardır.

Dolayısıyla Cemil Meriç başka bir enstrümandır. Nedir bu? Fikri bakımından fakirleşmiş, kendine güvenini kaybetmiş bir kesimin, Türkiye’nin devrim hayatına, Atatürk devrimine, Cumhuriyete karşı kullandığı bir enstrüman. Bir derinliği, bir zenginliği yok; sadece sövgüler var. Onun için “solcu muydu, değil miydi?” tartışması da çok anlamlı değil. Bir fikir adamı olarak değerlendirdiğimizde ortada bir şey yok. Çok yazmış ama ben özellikle “Teori” dergisinin son sayısında Atakan Hatipoğlu’nun yazısından çok yararlandım. Hakan Ganimgil de onun devrim, cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını, hatta Hz. Muhammed’e yönelik adi ve terbiyesiz ifadelerini çok özlü bir şekilde ortaya koymuştu. Cemil Meriç’in Türkiye’nin fikir hayatında bir yeri yok; espriler, nükteler, bulduğu ifadeler olabilir ama fikri bir derinliği yoktur.

***

Sayın Perinçek, Türkiye’de son dönemde emek mücadelesinin de hız kazandığını görüyoruz. Özellikle madenlerde; Divriği’de, kömürün başkenti Zonguldak’ta ve Soma’da mücadele sürüyor. Geçen hafta Zonguldak’taki üretim sürecini durduran üst düzey iki genel müdür görevden alındı. Divriği’de ise yüzlerce maden işçisi işine geri dönmek istiyor.

İş geldi şuraya dayandı: Vatanımızdaki yer altı kaynaklarını çıkaracak mıyız, çıkarmayacak mıyız? Tartışmayı “ithal kömür daha ucuz” diyerek yapmak çok yanlış. İthal kömür aldığımızda Güney Afrika’daki veya Rusya’daki işçinin ücretini ödüyoruz. Kendi dağımızın altındaki kömürü çıkardığımızda ise Zonguldak’taki işçinin ücretini ödüyoruz. Hangisi daha ucuz? İthal kömüre verdiğiniz para yabancı bir ekonomiyi, onların yatırımını destekliyor. Kendi kömürünüzü çıkardığınızda ise kendi ekonominizi büyütüyor, istihdamı ve zenginliği artırıyorsunuz. Zonguldak’taki olay; iş güvenliği bahanesinin arkasına gizlenerek orayı özelleştirmek, belki de kapatmaktır. Kendi kömürünü çıkarmadan, işçini işten atarak Türkiye’yi nasıl zenginleştireceksin?

Türkiye’de maden iş kolu dışında cam, tekstil ve diğer sektörlerde de güçlü bir işçi hareketi geliyor. Hani “hızır olayı” deriz ya; kişi veya toplum sıkışmazsa hızır gelmez. Türkiye şimdi “Yetiş Hızır” diyeceği bir döneme giriyor. Hızır kim? Devrim. İşçi hareketi Türkiye’nin Hızır’ıdır. Çiftçi ve esnaf hareketi de ikinci, üçüncü Hızır’dır. Onların tarih sahnesine çıkacağı bir döneme giriyoruz. Bu hareketin başına geçmek, bir üretim devrimini gerçekleştirmek, Türkiye’yi terör örgütlerinden temizlemek ve milletimizi birleştirmek önümüzdeki temel programdır.

***

Türkiye’de işçi sınıfı ciddi bir dönüşüm geçirdi; fabrikalar parçalandı, çalışma alanları bölündü, sendikalaşma oranı düştü. Buna rağmen nitelikli bir dönüşüm bekliyor musunuz?

Türkiye’nin önemli bir sanayisi ve hizmet sektörü var. Emek gücünü ücret karşılığı satan herkes işçidir; memurlar da aslında işçidir. Türkiye’de milyonlarca işçi var. 1970’lerden, 15-16 Haziran’dan bugüne büyük bir işçi hareketi tecrübesi ve yenilenme süreci yaşandı. Sendikalar, alttan gelen işçi önderleriyle değişti. 4 Ocak 1991 genel eylemi, Türk işçi sınıfının tarihindeki önemli bir dönemeçtir. O dönemde sendika başkanlarıyla birlikte o kararı alanlardan biri de bendim.

Bugün Türk-İş, Hak-İş, DİSK gibi sendikaların önemli bir birikimi var. İşçi sınıfı dağınık veya örgütsüz değildir. İşçi sınıfının sendikal ve ekonomik örgütleri olduğu gibi, siyasi örgütü de Vatan Partisi’dir. Biz, emekçilerin önderlik edeceği bir milli demokratik devrim eşiğindeyiz. Bu süreçte milli sanayici ve milli tüccarı kucaklamayan bir üretim devrimi mümkün değildir. İşçi sınıfını yalnızlaştıranlar, onları milli sanayiciye düşman edenler, aslında işçi sınıfına ihanet ederler.

***

CHP konusuna gelince; parti çok derin bir kriz içinde. Çünkü CHP, Atlantik sisteminin Türkiye’deki iktidar koçbaşı konumuna getirilmiştir. 260 sayfalık derin devlet raporlarında, Amerika’nın iktidar projeleri açıklanırken CHP ve DEM Parti’nin adı açıkça geçmektedir. CHP’yi Atatürk’ün devrimci partisi olmaktan çıkarıp Atlantik sisteminin merkezine dönüştürürseniz, parti bu krizlerden ve çamurdan kurtulamaz.

Ancak Türkiye’nin yaşadığı süreç, CHP içinde de bir uyanışı tetikledi. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun önderliğinde, parti içinde tekrar devrimci kökleri canlandıran bir hareket başladı. CHP, içine girdiği bu üretim devrimi süreciyle, bağımsızlık ve egemenlik ekseniyle birleştiği ölçüde krizlerinden kurtulacaktır. Ama İmamoğlu’nun önderliğinde, Özgür Özel’in önderliğinde bu dediğiniz hikayeler hep çıkacaktır ama ben de onlarla hiçbir zaman ilgilenmeyeceğim. Esas CHP’nin kriz sebebini görmemiz lazım. Parti, devrimci köklerinden koptu. Bu, 1945’lerde başlayan bir süreç; aşama aşama gelişti. Peki, o köklere dönebilir mi? Döner tabii; Türkiye’nin yaşadığı süreç onu buna zorlar. İşte Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği hareket, o köklere dönüşü ifade ediyor.

İsmet Paşa, 1973 kurultayından sonra öyle bir noktaya geldi ki, CHP Atatürk’ün çizgisinden vazgeçmeye başladı. 1945’ten sonra “Küçük Amerika olacağız” diyen bir zihniyet vardı. Hükümetin başındaki İsmet Paşa bile 1973 yılında, “Nereye gidiyor bu CHP?” diyerek istifa etti. Atatürk’ün devriminin nispeten en muhafazakar, daha temkinli kanadını temsil eden İsmet Paşa’yı bile dışlayan, onu istifaya zorlayan o CHP, hiçbir zaman bunalımdan kurtulamaz, çamurdan çıkamaz.

Ancak CHP’nin milyonlarca seçmeni var; işçisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla, sanatkarıyla… O kitle içinden mutlaka bir hareket çıkacaktır. Kılıçdaroğlu çizgisi, işte bu devrimci köklere sarılarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci anlayıp çözümler üreterek CHP’deki yenileşme sürecini başarıyla ilerletme beklentisini temsil ediyor. Sonunda Kılıçdaroğlu CHP’sinin, AK Parti ve MHP’deki millici kesimlerle, Vatan Partisi ile birleştiği bir hükümet Türkiye’nin önünde bir seçenek olarak duruyor. Türkiye, üretimden yana olan bu millici hükümet çözümüne doğru gidiyor.

Yargının da bu CHP davalarında hukuka uygun karar verme cesaretini göstermesi lazım. Bu cesareti vermek hepimizin görevidir.

***

Usta ressam Süleyman Karakol’un Ankara Sevgi Sanat Galerisi’nde 14 Şubat’a kadar açık olan 61. kişisel sergisi beni çok duygulandırdı. Karakol, kaybettiğimiz bir dünyayı resmediyor. Biz tarımı, çiftçiliği, toprağı eken biçen, traktörün üzerine çıkan, harmanı kaldıran insanlarımızı kaybediyoruz. İşte o, kadınlı erkekli bu insanlarımızın duruşlarını ve duygularını tuvale aktarıyor. Özellikle elini beline koymuş, o bildiğimiz Anadolu kadını tasviri o kadar etkileyici ki; hepimizin annesini, teyzesini, anneannesini hatırlatıyor. Ressam, sadece renkleri değil, çiftçilerimizin ruhunu, toprağa bağlılığını, çalışkanlığını ve sevgisini resmediyor.

Tüm Ankaralıları, hatta İstanbul’dan gelecek olanları 14 Şubat’a kadar, Yıldız’daki Sokarno Caddesi 673. Sokak’ta bulunan Sevgi Sanat Galerisi’ne davet ediyorum. Süleyman Karakol, Türk çiftçisinin erdemlerini, faziletlerini ve karakterini renklerle buluşturmuş; herkesin bu sergiyi gezmesini öneriyorum. Süleyman Karakol, sadece bir sanatçı değil, Türkiye’nin yaşadığı sürecin içinde tavır alan ve “bu değerleri kaybetmeyelim” mesajını veren bir aydındır.

***

Bu programda aydın konusunu işledik. Benim “Aydın ve Kültür” isimli kitabımda, aydın tanımını ve yanlış tanımların eleştirisini bulabilirsiniz. Azerbaycan Türkçesindeki “ziyalı” kavramı, entelektüeli daha iyi karşılıyor. Aydın deyince hep pozitif şeyler aklımıza geliyor ama hakim sınıfların, emperyalist güçlerin de kendi aydınları vardır; bunu görmemiz gerekiyor.

Son olarak, İran İslam Devrimi’nin 45. yıl dönümü vesilesiyle, direnen İran milletine selam olsun diyerek, İran Milli Marşı ile programımızı noktalıyoruz. İzlediğiniz için teşekkürler.

Paylaş