Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. “Bir Çıkış Yolu” programında daha karşınızdayız. Bendeniz Nadir Temeloğlu. Her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
Hoş bulduk, merhabalar. Nasılsınız? İyisiniz umarım.
İyiyiz, sizler de iyisiniz umarım. Bizler de iyiyiz, çok teşekkürler. Bu akşam da Sayın Perinçek’e sorularımızı Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tevfik Kadan ile birlikte yönelteceğiz. Siz de hoş geldiniz Sayın Kadan.
Evet, gündem yoğun. İsterseniz hızlıca başlıklarımıza başlayalım. İlk konumuz Suriye. Geçtiğimiz haftalarda Suriye’nin harekâtından sonra bir ateşkes sağlandı ve o ateşkes 15 gün daha uzatıldı. Türkiye’de de çok konuşuluyor; Suriye’de ne oldu, kazanan kim, sahadaki gelişmeler ne? İlk olarak sizin Suriye değerlendirmenizle başlayalım isterseniz.
Bütün izleyicilerimizi ve sizleri saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Suriye’de ne olduğunu PKK’nın ve DEM Parti’nin feryadından anlıyoruz zaten. Suriye Devleti’nin silahlı kuvvetleri çok ağır darbeler indirdi; Suriye’nin kuzeydoğusunu PKK’dan —SDG diyorlar, o bir çatı örgütü; YPG ve YPD de onların parçası— temizliyor. Büyük ölçüde de temizledi. Karşısında ciddi bir direniş de olmadı. Ufak tefek çatışmalar var ancak beklendiği gibi değil; çünkü SDG, YPG ve YPD güçleri çok abartılıyordu. Baktık ki ortada ciddi bir güç yok.
Kandil’in Abdullah Öcalan’ın tavrına karşı çıkarak “direnin” demesi çok önemli; bu, Kandil’in de bölündüğünü gösteriyor. Çünkü Abdullah Öcalan, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bu sürece karşı, yani Amerika-İsrail planlarına tavır alıyor. 24 Kasım’daki görüşme tutanaklarındaki tavrı çok açık, tartışma götürmez bir tavır. Öcalan orada, İsrail’in Suriye’nin kuzeydoğusundaki kuvvetleri kullanarak bir devletçik oluşturma çabasında olduğunu ve bunun bölge ülkelerinin olduğu kadar Kürtlerin de aleyhine olduğunu çok net bir şekilde ifade etmiş.
Fakat Saygı Öztürk, eski kıdemli bir gazetecidir, tamamen tersine Abdullah Öcalan’ın ağzından haberler yapmıştı. O zaman da yine galiba üçümüz beraberdik. “Gabar’dan petrolden pay istiyorlar” demişti. Arkadaşlarımız o gazete küpürünü getirebilir; “İmralı, Gabar’dan pay istemiş” başlığıyla 13 Aralık 2025’te Sözcü gazetesinde çıktı. Biz o zaman “Abdullah Öcalan’ın böyle şeyler ifade etmesi mümkün değil, bu 25-27 Şubat deklarasyonuna tamamen ters” dedik. Devletle ve toplumla bütünleşmek isteyen bir Öcalan’ı görmüyoruz bu uydurma haberlerde. Bunlar maalesef kamuoyunu aldatan haberlerdi. Saygı Öztürk’ten şu beklenir: Çıkıp “maalesef ben gerçek olmayan bir haber yaptım” demesi ve haber kaynağının yakasına yapışması lazım. O haberlerin tamamen Amerika ve İsrail güdümlü olduğu apaçık ortaya çıktı.
Peki, olay ne? Kim kazandı, kim kaybetti? Bölge ülkeleri ve halkları kazanıyor. Milli devletler kazanıyor; Suriye, Türkiye, İran ve Irak kazanıyor. Amerika ve İsrail ise kaybediyor. Bazı “sahte sol” çevrelerde “Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı destekliyorsunuz, o şeriatçı” gibi görüşler ortaya atıldı. Yahu, Beşar Esad Amerika ve İsrail ile savaşıyor. Suriye Devleti, Türkiye ve İran ile de aynı safta buluşabiliyor. Bugün Şii İran ile Sünni Beşar Esad’ın iyi ilişkiler içinde olduğunu görüyoruz. Yarın Moskova’da Putin ile Esad buluşacak. Beşar Esad, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve devlet egemenliğini sağlamak için bir gayret gösteriyor.
Suriye kazanıyor; PKK, Amerika ve İsrail kaybediyor. Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” planları çöktü. Bir devlet kurmak için silahlı güç gerekir ama sahada PKK ve YPG’nin silahlı gücünün firar ettiğini, kaçtığını, teslim olduğunu görüyoruz. Bugün Özgür Özel, DEM Parti ile ortak basın toplantısında “Ölmeyi göze almış, cennete gideceğini düşünen, demokrasiyi Allah’a şerik koşmak olarak gören bir zihniyetin…” diyerek Beşar Esad’a hücum ediyor. Bu, CHP’nin Amerikan planlarının merkezinde yer aldığını itiraf etmektir.
Sol kesimdeki arkadaşlara da bir çift sözümüz var: 15-16. yüzyılda yaşamıyoruz. Çağımızda devrim, emperyalizme karşı devrimdir. Lenin’in emperyalizm çağındaki devrim teorisi budur. Artık devrim; feodallere karşı veya sadece işçi sınıfının burjuvaziye karşı devrimi değil, ezilen dünya ülkelerinin emperyalizme karşı kurtuluş ve demokrasi devrimidir. Türkiye, Çin, İran, Meksika, Küba, Venezuela ve Vietnam örneklerinde olduğu gibi, devrimler emperyalizme karşı yapılmıştır. Dolayısıyla bu Beşar Esad düşmanlığı, devrim teorisini anlamayan, tamamen Amerika’nın kucağında olan bir siyasettir. Solun bir kısmı PKK kuyrukçuluğu yaparak karakterini ve kişiliğini kaybetti.
Peki, Amerika neden bir yandan Esad’ı destekler görünüyor? Amerika, engelleyemediği ve karşısında önemli kayıplara uğrayacağı bir süreçte masada kalmak için bu sürece razı oluyor. “Boyun eğmek” çok sert bir ifade olabilir ama “razı olmak” demek, sürece müdahale edebilmek için o zeminde kalmaya çalışmaktır. İsrail ile Amerika arasında bazı farklar olsa da onları birbirinden çok ayıran abartıları gerçekçi bulmuyoruz.
Ümit Özdağ gibi isimler “Suriye’de İsrail kazandı” dedi. O milliyetçi değil, Amerikan milliyetçisi. İYİ Parti yöneticileri, Meral Akşenerler, Ümit Özdağlılar, Musavvat Dervişoğulları; bunlar tamamen Amerikan planlarında başrol oynadılar. Türk milliyetçiliği emperyalizme karşı milliyetçiliktir. Bunlarınki ise fukara Suriyelilere, İran’a, ezilen dünyaya düşmanlıktır. Ümit Özdağ “Öcalan ile müzakereler yanlıştı” diyor; oysa Abdullah Öcalan devletle ve toplumla bütünleşmeyi savunurken, Ümit Özdağ Amerikan ve İsrail konumlarında tavır alıyor.
Özetle, sahada PKK’nın bayrak yakması bir göz boyamadır, hamasettir. Abdullah Öcalan ise o bayrağın yanında duruyor; Türk bayrağı tarafında. Onun tarihsel süreci anladığını ve onurlu bir tavır aldığını görüyoruz. Onurlu olan tavır, Amerika’nın piyonu olmamaktır. Türkiye cephesinde, İran cephesinde, Rusya cephesinde veya Suriye cephesinde bulunmak; haysiyetli bir devrimcinin, vatanseverin veya insanlıktan yana olan bir şahsın alacağı tavırdır.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, yakın zamanda PKK’nın silah bırakma veya bizim tabirimizle “bütünleşme” süreciyle ilgili bir açıklama yaptı. Fidan, “PKK’nın illegaliteden çıkması lazım” dedi. Bu konu üzerinde çok durulmadı ancak notlarımda da yer aldığı üzere, PKK’nın illegaliteden çıkması demek, onu legalleştirme planı demektir ki bence bu vahim bir hatadır. Sayın Bakan bu ifadeyi 24 Ocak günü kullandı; kendi kulağımla televizyon haberlerinde bizzat dinledim.
Bizim yaklaşımımız ise şudur: DEM Parti kapatılmalıdır. PKK’nın legalleşmesini bırakın; PKK, legal veya illegal, silahlı veya silahsız bütün unsurlarıyla kendini feshetmeli, tamamen ortadan kalkmalıdır. Silahlı güçleri de tasfiye edilmelidir. Ancak Sayın Dışişleri Bakanı, PKK’yı illegaliteden çıkartmaktan bahsediyor. Bunu Suriye bağlamında söylüyor olabilir ama sonuç itibarıyla fark etmez; ister Türkiye’de ister Suriye’de veya İran’da olsun, PKK’nın legal örgütlerinin varlığı, bölücülüğe özgürlük tanınması demektir. Bölücülüğe özgürlük savunulamaz.
Bu, Amerika’nın planıdır. Amerika, eskiden beri Türkiye’de bölücülüğe özgürlük tanınmasını istemiş ve “demokrasi budur” demiştir. Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda, PKK’nın kurduğu partilerin arkasında hep Amerika’yı ve Avrupa’yı görürüz; onlar hep bu “bölme özgürlüğünü” desteklemişlerdir. Maalesef Türkiye’de Turgut Özal’lar ve sonraki iktidarlar da “Kürt açılımı” adı altında benzer bir çizgiye savrulmuşlardır. Bölücülüğe özgürlük diye açıkça savunmasalar da, DEM Parti, HDP veya öncesindeki HADEP gibi etnik temelde kurulan partilere alan açtıklarında, aslında bölücülüğe özgürlük savunmuş olmaktadırlar. Etnik temelde, Kürtçülük temelinde bir parti kurarsanız, bu ayrılıkçılıktır. Türkiye’de 85 milyonun partisi olmak yerine sadece bir etnik grupla siyaset meydanına çıkıyorsanız, ayrılıkçı bir amacınız var demektir; bu çok açıktır.
Son günlerde tartışılan bir diğer konu, Suriye’deki DEAŞ kamplarında bulunan 7 bin DEAŞ’lının ve ailelerinin Amerika tarafından Irak’a taşınmasıdır. Irak’ta Şii koalisyonu, Nuri el-Maliki’yi başbakan adayı olarak gösterdi ve kendisi en güçlü aday durumunda. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise doğrudan Maliki’yi hedef alarak, geçmiş iktidar döneminde kendileriyle uyumlu çalışmadığını, İran’a yakın bir iktidarın Irak’a istikrar getirmeyeceğini söyledi. Şimdi bu kadar DEAŞ’lının Irak’a taşınması ve yeni hükümete karşı açık tavır alınması, Amerika’nın bölgedeki operasyonlarını sürdürme arzusunu gösteriyor. Amerika, bu unsurları Suriye Devleti’nin kontrolünde güvende görmediği için başka bir yere naklediyor. Fakat Irak da Amerika’nın tam kontrolünde değil. Amerika onları alıp kendi topraklarına götürsün; buralarda onlara yer yok.
1990’ların ortalarında Türk ordusu Kuzey Irak’a girince, Amerika oradaki eğittiği unsurları alıp Guam Adası gibi yerlere taşımıştı. Şimdi de aynısını yapsınlar. Amerika onları kurdu, ateşe sürdü; şimdi sonuçlarına katlansınlar. Hatta Amerika’nın iç durumu da karışık; göçmen polisi (ICE) üzerinden yaşanan protestolar ve bölünmeler artıyor. Barack Obama ve Bill Clinton’ın Trump karşıtı açıklamaları, Amerikan devletinin içindeki derin çatlakları gözler önüne seriyor.
Bu bölünmenin bir belgesi de Pentagon’un 2026 Ulusal Güvenlik Stratejisi’dir. Bu belgede, ABD hükümetlerinin Soğuk Savaş sonrası dönemde “uluslararası düzen” gibi hayali kavramları savunurken Amerikan çıkarlarını ihmal ettikleri belirtiliyor. Artık müdahaleci politikalardan, rejim değişikliği ve ulus inşası gibi konulardan vazgeçeceklerini söylüyorlar. ABD Savunma Bakanlığı, ismini resmen “Savaş Bakanlığı”na dönüştürüyor ve “İdealizmden sert realizme” geçişi ilan ediyor.
Stratejinin özeti şudur:
* **Savaş Bakanlığı:** “Ulus inşası” kavramı reddediliyor. Artık demokrasi ihracı ile ilgilenmiyorlar, tek odak noktası Amerikan çıkarlarını korumak için yok edici güç kullanmak.
* **Küresel Tehdit Algısı:** Çin, “baş düşman” ve “tek eşdeğer rakip” olarak tanımlanıyor; hedef Çin’i yok etmek değil, Hint-Pasifik’te baskılamaktır. Rusya ise “yönetilebilir tehdit” olarak görülüyor ve Avrupa’nın sorunu olarak çerçeveleniyor. İran, nükleer kapasitesi itibarıyla zayıflatılmış bir düşman olarak değerlendiriliyor. Kuzey Kore ise ABD ana vatanını nükleer silahla vurma kapasitesine sahip bir tehlike olarak tanımlanıyor.
* **Askeri Strateji:** Çin’i çevrelemek için “birinci ada zinciri” üzerinden bir savunma hattı kurulması hedefleniyor. Denizlere açılmasını önlemek için Çin’in ticaret rotaları üzerinde bir denge/baskı mekanizması kurulması planlanıyor.
Özetle, Amerika kendi coğrafyasına ve çıkarlarına odaklanan, müttefiklerinden daha fazla mali yük paylaşımı bekleyen, ideolojik maskeleri indirmiş daha sert ve pragmatik bir “Savaş Bakanlığı” doktrinine doğru evriliyor. Onları BM’de engelleyecek bir nokta var; ama “barış kurulları” falan, bu işler ne olacak? Amerika, silahlı gücün farkında ve dikkatli hareket ediyor. Her durumda Amerika, dünyadaki öncelikli hesaplaşmaları görüyor ve o hesaplaşmalara kuvvetli bir savaş sanayisi ve askeri güç inşa ederek girmek istiyor. Ancak buna ekonomisi yetiyor mu? Soru orada.
Bir diğer görsele geçersek arkadaşlar; bu da Avrupa ve Rusya stratejisi. “Ukrayna Savaşı bitmeli, Avrupa kendi güvenliğini üstlenmeli” diyorlar; burada ekonomik bir gerçekçilik var. Avrupa’nın ekonomisi Rusya’dan katbekat büyük. Korkmak için ekonomik bir sebep yok. Yani Avrupa’daki “Rusya geliyor” şeklindeki savaş çığırtkanlığının gerçekçi olmadığını, Rusya’dan Avrupa’ya bir tehdit gelmediğini Amerika gerçekçi bir şekilde saptıyor. Sadece siyasi irade eksikliği olduğu söyleniyor. Odak değişimi olarak da şunu ifade ediyorlar: ABD kaynaklarını Çin’e ve Hint-Pasifik’e doğru kaydırıyor. Avrupa’ya destek önemli ama sınırlı seviyeye çekilecek. Esas cephe Çin ile kendi arasında; Rusya ile Avrupa’da bir cepheleşme değil. Baş düşman Çin; Çin’i tecrit etmek ve çevrelemek temel amaç. Ama bu tabii Çin’i uzaktan kuşatmak; Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı gibi yerlerden Çin’in petrol yollarını denetim altına almak gibi anlayışları reddetmiyor. Bunu bilmemiz lazım.
Bundan sonraki görsel İsrail ve İran’a ilişkin. Burada İsrail için örnek bir müttefik tanımı yapılıyor. “Ellerinin bağlanması değil, desteklenmesi gerekiyor” diyorlar. 12 günlük savaştaki “Operation Midnight Hammer” operasyonunda, İran’ın nükleer programı ve hava tesislerinin hava saldırılarıyla yok edildiği, yönetimin savunmasız kaldığı iddia ediliyor. Bu doğru mu? Orada bir soru işareti var, bildiğimiz kadarıyla bu doğru değil. Yine Yemen’de yaptıkları “Operation Rogue Rider” operasyonuyla Husilerin saldırı kapasitelerinin yok edildiği ve barışa zorlandıkları söyleniyor. Ayrıca bölgeyle ilgili İbrahim Anlaşmaları konusu var; İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki bütünleşmenin derinleştirileceği ve İran’ın yalnızlaştırılacağı belirtiliyor. Burada İsrail’e “Hamas, Hizbullah, İran ve Yemen zayıfladı; artık İbrahim Anlaşmaları ile sizin için yeni bir savaş başlatmayacağız” mesajı veriliyor. Ama bir yandan da bölgemizde, Batı Asya’da en önemli müttefik olarak İsrail’i gördüklerini ilan ediyorlar. İşin gerçeği de bu zaten.
Bir sonrakine geçersek, burada Amerika’nın savunma sanayisi üzerinde duruluyor. Bir savunma sanayisi seferberliği başlatacaklarını, stratejik üretim tesislerinin ABD topraklarına geri döneceğini belirtiyorlar. Yapay zeka ve yeni teknolojilerin üretim hatlarıyla bütünleştirilmesi, müttefiklerin üretim kapasitelerinin ABD kontrolünde kullanılması gibi savunma sanayisinde atacakları adımları sıralıyorlar. Bir de yeni nesil savunma yetenekleri var; “Altın Kubbe” (Daha önce Trump da söylemişti bunu, öncelik verdiği konulardan bir tanesi) kapsamında kapsamlı bir hava savunma kalkanı kuracaklarını belirtiyorlar. Yine nükleer duruşları aktarılıyor: “Nükleer şantaja asla boyun eğilmeyecek, nükleer envanter yenileniyor.” Tabii buna siber savunma da ekleniyor; ABD altyapısını korumak için siber savunma yetenekleri artırılıyor ve saldırı yetenekleri caydırıcılık unsuru olarak masada tutuluyor.
Sonuncusuna gelecek olursak, özetle ortaya “sert ve bencil bir süper güç” çıkıyor. “Kılıç ve kalkan” diyorlar; ABD küresel polislik görevinden istifa etmiş. Özü bu. Bunun yerine kendi çıkarlarını korumak için askeri gücünü daha bencil ve sert bir şekilde kullanma yoluna gitmiştir. Bunun sonucunda, dünyanın en büyük ekonomik gücü olarak varlığını sürdürmesi hedeflenmektedir. Şimdi bakın, en son cümle bence çok önemli. “Şöyle yapacağız, böyle yapacağız” denildiğinde hemen şu soru masaya getirilir: Hangi güçle? ABD’nin o meşhur Standard Chartered Bankası, IMF, Dünya Bankası ve OECD’nin ortak projeksiyonlarına göre; 2030 yılında satın alma gücü paritesi olarak ABD, dünyanın üçüncü ekonomisi konumunda olacak. Çin 64 trilyon dolar, Amerika 31 trilyon dolar. Yani Amerika, 2030 yılında Çin’in yarısı kadar bile üretemiyor. Şu anda Çin, Amerika’yı geçti. Dolayısıyla bütün bu programı ekonomik bakımdan karşılayacak bir gücü yok. İşin püf noktası orası. Amerika kabuğuna çekilerek ve savunma hatlarını kendi sınırlarına yakınlaştırarak bir güvenlik stratejisi oluşturuyor ama bu stratejiyi finanse edecek maddi güçten yoksun.
Amerika’nın içinde de çok önemli bölünmeler başladı. Dolayısıyla Trump’ın çözümü gerçekçiydi; dünya çapında maceralar peşinde koşmamak, kendi sınırlarının ötesinde rejim değişikliği yapmamak… “Biz dünya jandarmalığından vazgeçiyoruz” diyor. Fakat kurduğu strateji bile Amerika için gerçekçi değil; Amerikan ekonomisi bu stratejiyi karşılayacak kaynaklardan yoksun. Dünyanın geleceğinde ABD’nin kabuğuna çekilmesi ve iç siyasette geleneksel demokratik güçlerin kuvvetlenmesi var. 2030 yılına şurada dört yıl kaldı ve rakamlar değişmez. Pentagon’un geçen yılki raporuna göre Çin’in gemi üretim kapasitesi ABD’ninkinin 232 katı.
(Kısa bir aradan sonra)
TRT’de Fatih Sultan Mehmet’i anlatan bir dizi var. Orada, Türk dünyasında çok iyi bildiğimiz yalanların (Doğu Türkistan meselesi) işlendiği bir sahne çok konuşuldu. Dizide, Türkçenin büyük şairi ve filozoflarından Ali Şir Nevai, Fatih Sultan Mehmet’in yanına geliyor, ona bir divan veriyor. Fatih, Orta Asya’dan haber sorduğunda Ali Şir Nevai, “Padişahım durumumuz çok kötü, Çin bizi baskısı altına aldı, kırıp geçiriyor” diyor.
Birincisi, TRT’yi ayıplıyorum; utanmalı. Tarihte olmayan şeyleri dizilere koyamazsınız. Ali Şir Nevai 1441’de doğdu, 1500’lerin başında öldü. Çok büyük bir filozof, şair ve bilim insanıdır. Sovyet felsefe ansiklopedilerinde bile Türk dünyasının en büyük ismi olarak geçer. Ali Şir Nevai’nin İstanbul’a geldiğine dair tarihte hiçbir belge, bilgi yoktur. Fatih’le buluşması uydurmadır. İkincisi, o tarihte Doğu Türkistan Çin egemenliğinde değildi; Çağatay Hanlığı yönetiyordu. Çin’in Sincan bölgesine girmesi çok daha ileri tarihlerde, 1750’lerde olmuştur. Ayrıca dizide geçen Yerkent Hanedanlığı da 1500’lerin ortalarında kurulmuştur; yani Ali Şir Nevai döneminde böyle bir yapı yoktu.
Dizide Fatih Sultan Mehmet’in “Doğu Türkistan her Türk’ün mukaddes davasıdır” dediği ve Türk milliyetçiliği yaptığı bir diyalog var. Bu kesinlikle uydurma. Fatih Sultan Mehmet’in ideolojisi İslam merkezliydi; Türk milliyetçiliği 19. yüzyılda ortaya çıkan bir kavramdır. Fatih, Anadolu’daki Türk beyliklerini birleştirmiştir; onda bugünkü anlamda bir Türk milliyetçiliği yoktur. Osmanlı’nın kuruluş dönemindeki tek Türklük emaresi, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşi olmasıdır. O da halkla uyum sağlamak için yapılan bir tercihti. Özetle TRT’nin bu uydurmaları, tarihi şahsiyetleri alet ederek toplumu yanıltması çok ayıptır ve mutlaka soruşturma konusu olmalıdır. Biraz İkinci Murat’ta da, yani Fatih’in babasında da, Türk eğilimleri falan var; ama Türkçü bir ideoloji veya Türk milliyetçiliği o dönemin ideolojisi değildir. Peki, bu dizinin hedefi ne? Bu sahnenin hedefi, Çin düşmanlığı yaparak Amerikan planlarına hizmet etmektir. Sayın Devlet Bahçeli, “Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakı” diyor; ancak TRT’nin içinden Çin düşmanı yayınlar yapılıyor. Neden? Demek ki TRT’de Amerikan parmağı var. Yine İran’ı rahatsız edecekler. Evet, yayınımızı TRT Genel Müdürü okusun; TRT’de Amerikan parmağı var diyorum ve altına imzamı atıyorum. Ayıptır. Türkiye’nin Amerikan ve İsrail tehdidiyle karşı karşıya olduğu dönemlerde Çin, İran ve Rusya düşmanlığı yapıp Türkiye’yi Amerika’nın ve İsrail’in yalnızlaştırma politikasına alet ediyorsanız, o TRT’nin başında kalamazsınız. Bunu size açıkça söylüyorum: Ey TRT yöneticileri, Çin, İran ve Rusya düşmanlığı yaparsanız o TRT’nin başında kalamazsınız. Çünkü bu, Türkiye düşmanlığıdır. Bugün Çin, İran ve Rusya düşmanlığı, Türkiye’de Türkiye düşmanlığıdır. TRT’nin başındaki “T” harfine sadakat göstermiyorlar; orası Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’dur, Amerika’nın sesi değildir.
Amerika’nın Sesi (Voice of America) yayınları kapandı, TRT şimdi o rolü üstlenmeye başlıyor. Hem de bunu zorlamalarla, Fatih Sultan Mehmet’i kendilerine benzetmeye çalışarak yapıyorlar. Fatih Sultan Mehmet’in tarihi bir kişiliği ve ideolojisi vardır; onu istediğiniz gibi konuşturamazsınız. Ey TRT’nin senaristleri, bu senaryolar İsrail’den mi geliyor? Bunları takip edeceğiz ve burada bırakmayacağız; yarın da bir programla konuyu geniş olarak ele alacağız.
Maalesef Orta Asya’daki Türk kültürü ve Türk şiiri konusunda bilgilerimiz sınırlıdır. Örneğin Ali Şir Nevai Türkiye’de çok tanınmaz; oysa Türk kültürünün üç büyük filozofundan biridir. Yunus Emre’yi biliyoruz ama Ali Şir Nevai bilinmiyor. Dikkat edelim; Divânu Lugati’t-Türk ve Kutadgu Bilig Karahanlı topraklarında yazıldı. Türkiye coğrafyasında en büyük eserler Hazar Denizi’nin doğu tarafında çıktı. Bizim burada övündüğümüz Kâtip Çelebi’nin “Keşfü’z-Zunûn” gibi eserleri, dünyadaki bilim birikimini bir kitapta toplamıştır ama kendisinin getirdiği yeni bir teori veya icat yoktur. Osmanlı’nın dünya bilimine katkısı pek yoktur; belki uzay biliminde veya mühendislikte bazı ufak tefek şeyler olabilir. Ancak Horasan’da 11-12. yüzyıllarda yaşayan El-Harezmiler, Biruniler, Farabiler çok farklıydı; Türklerin bilime ve felsefeye katkıları daha çok Hazar’ın doğusunda oldu.
Sayın Perinçek, geçen pazar Beykoz’daydınız ve Süleymancılar meselesini işlediniz. Etkinlik nasıl geçti?
Çok muhteşem bir toplantı oldu. Beykoz halkı büyük ilgi gösterdi. O sadece bir toplantı değil, bir başlangıçtır. Biz Süleymancılar konusunda bir aydınlatma toplantısı yaptık; çünkü bu, FETÖ’nün yerini alma girişiminde olan bir örgütlenmedir. Onlara cemaat veya tarikat bile demeyeceğim; çünkü onlar FETÖ gibi Batı emperyalizmine yaranan, o kaynaklardan beslenen ve İslam’ı tahrif eden bir örgüttür. Allah ile kulun arasına rabıtalar sokan, Muhammedi çizgide olmayan bir yapıdır. Diyanet’in 2019 tarihli “Dinsel İstismar Hareketi Fethullahçı Terör Örgütü” raporu gibi belgelerde de bu tür yapıların devlet ve millet düşmanı olduğu saptanmıştır. Süleymancıların Batı istihbarat teşkilatlarıyla ilişkili olduğu, kendi liderlerini Mehdi ilan edecek kadar İslam karşıtı bir konuma geldikleri ortadadır.
Vatan Partisi İstanbul İl Örgütü’nü ve Beykoz örgütümüzü kutluyorum. Bildiri dağıtımlarında halkımızdan çok olumlu tepkiler aldık. Süleymancılar cemaatine kendini kaptırmış vatandaşlarımız da bizim kardeşlerimizdir; onları ikna edeceğiz, aydınlatacağız. Onlara karşı bir husumetimiz yok. Ancak onlar, tıpkı FETÖ gibi Alman emperyalizminin kontrolündedir. Almanya’daki genel merkezlerini Alman devletinin parasıyla açtılar ve açılışını Alman Cumhurbaşkanı yaptı. Türkiye Devleti onları bir tehlike olarak görüyor, Alman Devleti ise destekliyor. Kaan Arslan arkadaşımızın bu konudaki kitabı da çok önemlidir; bu yapıları merak eden izleyicilerimize öneriyorum. Ahmet Hakan da bu konuyu yazdı; Süleymancıların yerinde olmak istemezdim çünkü bir FETÖ deneyi var ve herkes sonucun ne olduğunu gördü.
Sayın Perinçek, 24 Ocak 1980 kararlarının üzerinden 46 yıl geçti. Gelinen son nokta nedir?
24 Ocak ekonomisi artık iflas etmiştir; devam etme imkânı yoktur. Onu bir güzel mezara gömeceğiz. 24 Ocak; Kemalist devrimin kurumlarını, Kamu İktisadi Teşebbüslerini tasfiye etmeyi, özelleştirmeyi, çiftçiye desteği kesmeyi ve ülkeyi yabancı sermayeye açmayı hedefliyordu. Bu program sanayimizi kırdı, köylüyü kambur ilan etti ve büyük bir yoksulluk getirdi. Turgut Özal’ın vaatlerinin, dış merkezlerden dayatılan bir program olduğu ortaya çıktı. O dönemde bu kararlara tek karşı çıkan Vatan Partisi’ydi ve “Bu kararlar ancak sopayla, darbe rejimiyle uygulanabilir” demiştik. Nitekim 1985’e gelindiğinde memurların geliri yarı yarıya düştü, ekonomi mafyaya, sıcak para komisyoncularına ve tefecilere teslim edildi. Şimdi Orta Vadeli Program ile 2026’da 185 milyar liralık özelleştirme öngörülüyor; yani 10 kat artışla yeni bir özelleştirme atağı hazırlığı içerisindeler. Bu özelleştirme furyasını nasıl değerlendirmek lazım? Bakın, 89-90 işçi baharını yaşamıştık. Yani 24 Ocak ekonomisine karşı… 1989-90 yıllarında çok büyük işçi hareketleri oldu ve Vatan Partisi de o işçi hareketlerinin başındaydı. Vatan Partisi’nin lider kadroları; tersane hareketleri, Sümerbank hareketleri, Tekel hareketleri, bütün Telekom hareketleri… Biz bir parti olarak bütün bu hareketlerin başındaydık. İşçi arkadaşlarımız vardı; hepsi partimizin Merkez Karar Kurulu üyesi, Merkez Yürütme Kurulu üyesi veya Genel Başkan Yardımcısıydı. O dönem çok başarılı olduk. Evet, özelleştirmeler gündeme geldi ama onları planladıkları gibi yapamadılar; çok önemli bir dirençle karşılaştılar.
Şimdi yine benzer işçi hareketi yükseliş haberlerini görüyoruz. Genel sekreterimiz ve önder arkadaşlarımız bugün Zonguldak’taydı. Telekom’da özelleştirme var; bu ciddi bir girişimdir. Çünkü özelleştirme yalnız bir ekonomik program değil, aynı zamanda Türkiye ekonomisinin dizginlerinin Batı’ya teslim edilmesi programıdır. Telekom, savaş sanayisi, haberleşme, elektrik ve enerji gibi ekonominin çarkının dönmesinde belirleyici olan sektörler; yabancı sermayeye ve emperyalizme bırakılamaz. Bu durum Türkiye için büyük bir tehlikedir.
İran’da yapılan suikastleri, İsrail’in diğer ülkelerdeki saldırganlıklarını görüyoruz. Eğer biz milli ekonominin kurumlarını, özellikle savaş endüstrisi, nükleer enerji, haberleşme ve gıda gibi kritik alanlarda koruyamazsak, dış tehditler karşısında çok önemli zaaflar yaratırız ve milli devletin temelini çökertiriz. Bu açıdan özelleştirmeye karşı mücadele sadece bir ekonomi sorunu değil, aynı zamanda bir güvenlik sorunudur.
Özelleştirmenin tek bir gerekçesi vardır: “İşçinin maliyetini düşüreceğiz.” Yani “Buralar kârlı çalışmıyor” diyorlar; kâr etmenin tek yöntemi işçi ücretlerini aşağı çekmektir. Dolayısıyla özelleştirme, doğrudan işçi ve emekçi düşmanı, Türkiye’nin bağımsızlığına düşman bir programdır. Önümüzdeki dönemde Vatan Partisi bu mücadeleye önderlik edecek ve AK Parti’nin özelleştirme programını püskürtecektir. Zaten büyük bir itibar kaybı içindeler.
1980’lerde halk özelleştirmenin ne olduğunu bilmiyordu, sendikalar bile bu kuyruğa takılmıştı. O dönemde, 4 Ocak 1990’da Türkiye’nin ilk genel grevini yaptık. Bu grev doğrudan Vatan Partisi’nin merkezinde bulunduğu bir çalışma planı ve komite tarafından gerçekleştirildi. Sendikalarla her zaman çok iyi ilişkilerimiz oldu; sendikaları dışlayarak işçi hareketi olmaz, onlarla beraber olur. Şu anda da Türk-İş, DİSK ve diğer iş kollarındaki sendikalarla bu hareketleri planlıyoruz. Özelleştirmeye karşı kaya gibi dikileceğiz. Esnafı, memuru, işçisiyle; yani Türk milleti olarak buna karşı duracağız. Çünkü siz işçinin, memurun gelirini aşağı çekerseniz çarşılar da biter. Özelleştirme; halk, millet ve devlet için bir tehdittir.
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın internet sitesinde; Türk Telekom, elektrik üretim santralleri, Aliağa kombine çevrim gaz türbinleri, Türkiye Denizcilik İşletmeleri, birçok banka, Türk Hava Yolları, PTT, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Turkcell, TÜRKSAT, tarım kuruluşları, Eti Maden ve Kardemir gibi kritik kurumlar özelleştirme programına alınmış durumda. Bununla hedeflenen miktar 2026 yılı için 185 milyar TL, yani yaklaşık 4 milyar dolar.
Bu rakamlar komiktir. Oysa zenginlerimizin yurt dışındaki bankalarda yaklaşık 500 milyar dolar mevduatı var. Yine banka kasalarında 500 milyar dolar değerinde altın olduğu ifade ediliyor. 4 milyar dolarlık özelleştirme ile borçların küçük bir kısmını dahi ödeyemezler; bu rakamlar iflasın göstergesidir. Çareleri çare değildir. Eğer halktan yana güçlü bir devlet olursa, yurt dışına kaçırılan o servetler Türkiye’ye yatırım sermayesi olarak döner. Biz kimsenin mülkiyetine dokunmuyoruz ama o paralarla Türkiye’de bir üretim ekonomisi inşa etmemiz şart.
24 Ocak denince akla gelen bir diğer isim Uğur Mumcu’dur. Uğur ile lise yıllarından, Bahçelievler Deneme Lisesi’nden arkadaşlığımız vardı. Sonra hukuk fakültesinde asistanlık, ardından Mamak Cezaevi’nde aynı hücrelerde birlikteliğimiz oldu. “Sakıncalı Piyade” o dönemde yazıldı. Uğur, karakterli, ahlaklı, başı dik, taviz vermeyen muhteşem bir devrimci aydındı. Çok şakacıydı, girdiği yere neşe getirirdi. Onu sevgiyle, özlemle anıyoruz; o bizim bilincimizde yaşıyor.
Haftanın kitabı olarak Uğur Mumcu’nun “Kürt Dosyası” eserini öneriyorum. O dönem PKK ile bölücü hareketin ABD ile olan ilişkileri örtbas edilmeye çalışılıyordu. Uğur Mumcu, bu bağlantıları kurma konusundaki kararlılığı nedeniyle hedef alındı ve Amerikan emperyalizminin eliyle şehit edildi. Onun Namık Kemallerden başlayan devrimci aydın geleneğinin son temsilcilerinden olduğunu unutmamalıyız. Haftanın müziği olarak da Uğur Mumcu’nun çok sevdiği “Ankara’nın Taşına Bak” türküsünü seçiyorum. “Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak, uyan uyan, Gazi Kemal, şu feleğin işine bak.” Çok sevdiği bir parçaydı.
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bu hafta da çıkış yolunun sonuna geldik. Sayın Perinçek, çok teşekkür ederiz.
“Biz teşekkür ederiz.”
Sayın Tevfik Kadar, size de teşekkür ediyoruz. Uğur Mumcu’yu yeniden saygıyla anarak programımızı kapatıyoruz ve Ankara’nın Taşı türküsüyle sizleri baş başa bırakıyoruz. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize saygılar, sevgiler ve iyi akşamlar diliyoruz.
Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak.
Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak.
Şu feleğin işine bak, işine bak.
Uyan uyan, Gazi Kemal.
Şu feleğin işine bak, işine bak.
Kılıncını vurdun taşa, taş yarıldı baştan başa.
Kılıncını vurdun taşa, taş yarıldı baştan başa.
Karol dey, baştan başa.
Uyan da bak, Gazi Kemal, başımıza gelen işe, gelen işe.
Uyan da bak, Gazi Kemal, başımıza gelen işe, gelen işe.
Ankara’nın dardır yolu, düşman aldı sağı solu.
Ankara’nın dardır yolu, düşman aldı sağı solu.
Sen gösterdin Paşam bize böyle günde doğru yolu, doğru yolu.
Sen gösterdin Paşam bize böyle günde doğru yolu, doğru yolu.
Altyazı: M.K.

