Çıkış Yolu | 28.01.2025

Çıkış Yolu | 28.01.2025

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Ocak ayının son çıkış yolu programıyla Karşınızdayız. Aydınlık Halisesi Genel Yeni Yönetmeni Tevfik Kadan’la birlikte ben, Ulusal Kanal Genel Müdürü Çağdaş Cengiz, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğuk Perinç’e sorularımızı soracağız. Nasılsınız Sayın Genel Başkan? İyisiniz?Teşekkürler siz de iyisiniz.Sağolun. Çok yoğun bir gündem var.O yoğunluğunuza gidelim.Çok çok konuşacağımız başlık olacak. O yüzden sizden hiç vakit kaybetmeden hemen başlayalım. Biliyorsunuz bir yeniden bir açılım süreci başlamıştı. Son 3-4 aydır çeşitli gelişmelerle bir basamak basamak ilerleyen bir süreçti. İmralı’da Dem Parti heyeti ile Öcalan’ın görüşmeleri. İkinci görüşmede oldu ve onun sonrasında da bununla ilgili ayrıntılar paylaşıldı. İsterseniz bir bakalım, oradaki en çarkıcı kısmını özellikle size sormak istiyoruz.Olur.Bir sonraki görseleye gelebilirsek görüşmenin ayrıntıları. Evet burada ya benim çözümüm ya ABD’nin dediğini aktarıyor görüşmeyi yapanlar. Nedir bu model? şöyle ifade ediyor. ABD ve İsrail artık Türkiye’nin komşusu. ABD, Kürt soruna dair bir çözüme sahip. Sayın Öcalan’ın hegemonya imzalarıyla karşı bir modelin inşası için uğraş veriyor. Nedir bu model? Birlikte yaşam. Bu çizgide ısrar ediyor. Israrını ve uyarılarını görüşmede de sürdürmüş. Genel anlamda, ya benim çözümüm ya ABD’nin çözümü anlamına gelecek bir noktada. Sayın Öcalan 93’te neredeyse hala orada duruyor. Dünün eleştirisini, öz eleştirisini yaparak üzerine katı koyuyor. Dem Parti yetkilisinin aktardığı ayrıntıda bu var. Ya benim çözümüm ya ABD’nin çözümü diyor. Ne demektir bu Sayın Biraz?Bakın burada Önce Ulusal Kanal izleyicilerine Değerli dostları Hepsini saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Burada Ya benim çözümüm ya Amerika Birleşik Devletleri’nin çözümü. Burada bir örtü var. Birlikte yaşam diye Abdullah Öcalan’ın çözümü özetleniyor. Ama o birlikte yaşamın perdesinin altına baktığımız zaman neyi görüyoruz? Türkiye’nin milli devletinin, tekil devletinin bölünmesi, özellik veya federa devlet onu görüyoruz. Yani Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nın ve bunun yüdümünde olan Dem Partisi’nin hedefleri Türkiye’de bir özellik olsun. Tabii ellerinden gelse federe devlet olsun. Fakat özelliği biraz daha umutla ifade ediyorlar. Neden? Cumhuriyet Halk Partisi’nin hatırladığıma göre 2016 ve 2016 Aralık ayındaki kongresinde ya da 2017 olabilir özellik şartı kabul edilmişti. Ak Parti özellik şartını bir tarihlerde savunuyordu ve Avrupa Birliği’nde Türkiye ile ilişkilerinde bakıyoruz hep dört dayatma vardır. Birinci dayatma onların ifadesiyle Kürdistan’a özellik. İkinci dayatma Türk ordusu Kıbrıs’tan çekilecek. Üçüncü dayatma Ermeni soykırımı yalanı. Ermeni Soykırımı’nı kabul edeceksiniz, Türkiye Ermeni Soykırımı’nı tanıyacak. Dördüncü de neoliberal, bizim batının dayakta ekonomik programı uygulayacaksınız. Yani Kürdistan’a özellik Amerika ve Avrupa’nın Türkiye’nin önüne koyduğu şartların her zaman başında geliyor. Şimdi tabii başından beri yine PKK tabi bağımsız bir Kürdistan savunuyor ama o bağımsız Sözüm ona Kürdistan’a giden yolda önce Türkiye’de bir özellik olacak. Yani o bağımsız Kürdistan’la ilgili Amerikan silahıyla belli mesafeler alındı. Irak bölündü, kuzeyinde bir Kürdistan kuruldu. Şimdi Suriye bölündü, onun kuzeyinde sözde Kürdistan kurulması için uğraşıyorlar. Türkiye’de de özellik olduğu zaman bu üç parça biraz da Elan’dan koparılacak. bu üç parça veya İran’dan koparılan da üç buçuk parça diyelim birleştirilecek ve o İkinci İsrail Devleti oluşacak. Bu buya giden bu stratejik hedefte Türkiye’deki hedeflerine özellik veya federal devlet, hatta federal devleti biraz hayalci gördükleri için öncelikle özellik. Amerika Birleşik Devletleri’nin çözümünü o da zaten Türkiye’de özellik istiyor. Ve Amerika Birleşik Devletleri de silahıyla bu PKK programına 1990’dan beri esaslı bir şekilde girdi ve silahıyla önderlik ediyor. Amerika Silahlı Kuvvetleri PKK’nın programına önderlik ediyor ve bölgemizdeki çeşitli Kürt örgütlerini, bölücü Kürt örgütlerini kullanıyor. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin planıyla PKK’nın programı ve hedefi aynı. Yani onun için ya ya diye iki tane seçenek yok, bir tane seçenek var. Ama tabi burada ne var? Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail sizin komşunuz oldu diye tehdit ediyor. Amerika ve İsrail sizin komşunuz oldu diyerek Türkiye’yi tehdit ediyor. Ondan sonra bakın o tehdit karşısında benim ve benim çözümüm dediği de aslında Devlet Bahçeli’nin çözümü. Yani Abdullah Öcalan açısından çok kibirli bir ifade benim için. Abdullah Öcalan kim? PKK kim? Onların çözümünün bölgede hayata geçmesi ihtimali yok. Amerika ve İsrail çözümünün hayata geçme ihtimali var. Bir silahlı güçleri var Amerika ve İsrail’in ve o silahlı güçleri de Suriye’yi böldü, Irak’ı böldü, Kıbrıs’ta yoğun bir şekilde Güney Kıbrıs’ta yığınak yapmış durumdalar, Yunanistan kıyılarında yığınak yaptılar, Doğu Akdeniz’de tatbikatlar yapıyorlar. Dolayısıyla Amerika ve İsrail’in ikinci bir İsrail kurma hedefleri ciddi. Yani Türkiye’sinden de ciddi bir tehdit, bölgemiz açısından da ciddi bir tehdit. Çünkü arkasında bir silahlı güç var ama Abdullah Öcalan, benim falan derken çok kibirli ve çok kendisini ve sınırlarını bilmeyen bir ifade oluyor. Senin gücünle yenilen, kaybeden, devamlı gömülen, toprağa gömülen PKK silahlı güçleri var. O bakımdan aslında ya Amerika ve İsrail’in çözümü ya Amerika ve İsrail’in çözümü. Yani ya ya dediği iki tarafta da Amerika ve İsrail çözümü var. Bunu görmemiz lazım.Efendim aslında daha önce çeşitli PKK yöneticileri de benzer bir şeyi farklı sözcüklerle ifade etmişlerdi. Onlar da diyorlardı ki ya Kürtlerle anlaşacaksınız ya da Kırk parçaya bölüneceksiniz. Buradan biraz ölümü gösterip sıkmaya… Hangi Kırk parçaya bölüneceğiz? Amerika Türkiye’yi Kırk parçaya bölecek. Ama siz bize daha kültürel özellikler verirseniz, daha federatif bir yapı falan kurabilirsek, Türkiye’nin adına bir birlik halinde kalmaya devam edelim.Ama o kadar kültürel özelliğin ötesinde, kültürel özellik ötesinde, doğrudan doğruya, Güneydoğu illerimizi doğrudan doğru yönetmek istiyorlar. özellik olsun. Dolayısıyla sözüm ona bir Kürdistan olsun. O Kürdistan’da otorite biz de olalım.Şartlar iki sözleşmelerde de vardı sanırım.Tabii iki sözleşmelerde ona AK Parti’de oy verdi, AK Parti hükümeti de kabul etti, MHP’de oy verdi, CHP’de oy verdi. İki sözleşmelere bir tek biz karşı çıktık. İki sözlük, bir tek biz karşıyız. Ve ben o zaman Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Cumhurbaşkanımız, Necdet Sezer Cumhurbaşkanımız, onu ziyaret ettim. Ve dedim bu iki sözleşmeleri meclis kabul etti, hükümet kabul etti, arkasından meclis kabul etti. Siz veto edin Cumhurbaşkanı olarak. Bana dedi ki, ben retor etsem ne olacak dedi. Gidecek dedi, tekrar milisten bana geri gelecek. Dedim geri gelsin ama siz tarih yönünde bir tavır alın, bir de geri gelmeyebilir yani sizin tavır almanız. Ve bana o görüşmede generaller dedi bana geldiler, Doğu Perinçek’le görüş ondan sonra, bir tek burada iki sözleşmeler konusunda, bunun ihanet sözleşmeleri olduğunu o savunuyor. diye de bana söylediler dedi. Böyle aramızda Sayın Ahmet Necdet Sezer’le Çankaya’da böyle bir görüşmemiz de oldu. Yani şunu söyleyeceğim, o iki sözleşmeleri bugün AK Parti, bugünkü AK Parti de bugünkü Cumhuriyet Halk Parti de o zaman kabul ettiler. Meclisten çıktı. Hükümetler de kabul etti. İlk önce Ecevit’in başında olduğu hükümet kabul etti. Ki o hükümette Devlet Bahçeli de vardı. Yani sabıkalar oradan başlıyor. Ondan sonra mecliste iki sözleşmeleri kabul etti.Efendim şimdi sizin bu saydığınız dört ülkeyi aslında Abdullah Öcalan da sayıyor. İran, Irak, Suriye ve Türkiye’ye yönelik emperyalist emirlere kapı kapatacak bir modelin inşası için çalışıyorum.”.Diyor. Bu tabii tam bir aldatmaca. Neden aldatmaca? Sen Amerika ve İsrail planını savunuyorsun. Amerika ve İsrail’in silahıyla Türkiye’yi tehdit ediyorsun. Zaten hedefin senin Amerika silahıyla bugüne kadar 1990’dan bu yöne 35 yıldır adım adım mesafe alıyor. Dolayısıyla burada Amerika’ya karşı Eğer samimiyse, onların şunu söylemesi lazım. Türkiye bizim vatanımızdır. Amerika ve İsrail’e cephe alıyoruz. Amerika ve İsrail’in planlarının karşısındayız. Gerekirse bu vatan için canımızı veririz. Yani bu tutumu alırsa Abdullah Hocalan veya PKK yöneticileri o zaman birlikten, beraberlikten yana oldukları inandırıcı olur. Ama öyle bir tutum yok. Hep Amerikan silahını arkalarına alarak mesafe almaya çalışan bir Daha doğrusu stratejinin temelinde bir tek güç var, o da Amerika ve İsrail’in silahlı güçleri. Bunu başından beri koymuşlardır. İsmail Beşikçi bunun teorisini daha 1960’larda, 70’lerde yaptı. 50-60 yıllık bir teoridir. PKK’da ilk başlarda biraz böyle Türkiye solunumun etkisiyle sanki buna, Amerikan emprizmine falan karşı gibi tavırları vardı ama Amerika gelip 1991 yılında Irak’ı işgal edip bölünce birdenbire, ben o zaman Diyarbakır cezaevindeydim 90 yılın sonunda, bir haftada PKK’nın tavrı değişti. Cezaevinde onu gördüm.İsmail Beşikçi de diyor ki özetle ABD’siz Kürdistan’ı kuramayız.En başından beri tek başına diyordu onu. Gerçi onun arkasından giden grup vardı. Rızıkari grubu. Ama PKK ile tam beraber değillerdi. Ama en başından gerçekçi olalım diyordu İsmail Beşikçe. Orta Doğu’nun bu koşullarında dört devleti parçalayıp bir Kürdistan kurmamız için arkamıza Amerika ve İsrail’i almamız lazım. Onlar zaten buna hazır diyordu. O plan en sonunda FKK tarafından da stratejik kabul edildi.Kürdistan planlarının bir ayağı da Suriye’de yürüyor tabi. Oradaki görüşmeler daha ileri boyuta taşınmış vaziyette. En son PKK-PYD’nin Suriye’deki elebaşı Mazlum Abdi ile Yeni Suriye yönetimin lideri Ahmet Eşyara’nın bir görüşmesi oldu. Bu görüşmede bazı pazarlıklar yapıldığı ortaya çıktı ve El Cezire diyor ki yeni HTŞ yani Suriye Yönetim’in PYD’ye, PKK’ya bir teklif sundu. Bu teklifin içeriğinde… Bir görseli de rica.Edelim arkadaşlardan orada paylaşayım.Şu üç maddenin olduğu söyleniyor teklifin içerisinde.Bu hakikaten fotoğrafta böyle sırtı dönük bir şey mi yapılıyor?Yok yok, bu şey bir fotoğraf. Bilgisayarla yapılmış fotoğraf. Ayrı ayrı da paylaşanlar…Bence yanlış yapılmış. Yani şöyle… HTS lideri sırtını dönmüş değil yani öyle bir izlenim veriyor. Fotoğrafları da yapıştırırken anlamlı yapıştırmaktadır.Görüşmede zaten ilk karşılaşmalarında samimi bir buluşma oldu. Ahmet Eşyar Han’ın fotoğraf paylaşılmadı ama Kürtçe hitap ettiği, Kürtçe selamladığı, mazlumatlığı gibi ayrıntılar da düştü. Sonra şu üç maddelik teklifi sunmuş HTS diyor ki Kürtlerin kültürel haklarının tanınması ve yapılacak yeni anayasal konulması Kürtlerin Suriye’ye güvenlik ve askeri kurumlarına katılmasına izin verilmesi, yerel meclislere şehirleri yönetmek için geniş yetkiler veren Adem’in merkeziyetçi bir yönetim sistemi. Bu üç maddelik teklifi sunuyorlar. Fakat PYD bunu kabul etmiyor. PYD bunları ek olarak diyor ki Suriye ordusunun entegreyi bir bütün olarak, blok halinde yapılması istiyorlar.Yani Kürtler asker olmanın ötesinde diyelim bizim birliklerimiz olacak diye Tugaylar, Tümenler falan olacak.İkincisi, mevcut askeri konuşlanma alanlarımızı koruyacağız diyor. Üçüncüsü de petrol sahalarından pay istiyoruz diyorlar.Yani TKK’nın buradaki programı, özel bir Kürdistan, Suriye toprakları içerisinde bir federal devlet olsun, bir özel veyahut da federe bir Kürt devleti olsun. Amerika ve İsrail’in planlarını savunuyor açıkça PKK’nın.Yalnız Mazlum Abdi geçen günlerde Bardani’yle görüşmesinden sonra dedi ki, biz Irak gibi bir model düşünmüyoruz. Orası bir federasyon. Biz dedi, coğrafi, ademi, merkezi, yetçilik düşünüyoruz.Şu coğrafi, ademi, merkezi, coğrafi olunca gene bir merkez kaç var? Federasyon olmasa da, federa devletlerden oluşan bir federasyon olmasa da bir özel yönetim, özellik. Aslında Irak da federasyon değil, orada da bölgesel özellik var.Evet Kuzey Irak bölgesel özellik var.Ama orası neredeyse federasyon gibi. Ama ismin bölgesel özellik. Bunlar da bölgesel özellik istiyorlar. Yani kendi otoritelerinin olduğu, kendi kanunlarını vesaire yapacakları, iktisaden, eğer bakımdan, kültürel bakımdan falan bağımsız karar verecekleri bir toprak parçası istiyorlar Suriye’de.İçimleri yine Suriye ordusu olacak ama Suriye.Ordusunun PYD tümeni… Suriye ordusunun içinde de diyelim Kürt tümeni Tugayları falan olacak.Evet PYD tümeni olacak.Ama şimdi o Kürt Tugayı olunca o Suriye ordusu olmaz. Başında Kürt komutan, askerler Kürt asker onlar Kürt Tugayı falan olunca…Aslında peşmerge gibi biraz Kuzey Irak’ta apayrı bir yapı var.Şey ordusu içinde değiller. Irak ordusu içinde değiller. Bunların ki, Suriye ordusu içerisinde tamamen Kürtlerden oluşan Tugaylar falan olabilir.İntegre bir yapı diye anlamıyorum.Tümenler olabilir. Tümen düzeyinde askerleri varsa, 10 bin kişilik askeri birlikleri varsa Suriye ordusu içinde Kürt tümenleri istiyor onlar.Bugün bir de Mazlumatli Anha haber ajansına konuştu PKK’nın bir yayın organı. Dedi ki bazı haberler çıkıyor HTC ile bazı yerlerde çatıştığımıza dair. Biz hiçbir yerde çatışmadık dedi. Aramızda askeri koordinasyon var. Temel konularda anlaştık. Tekbir orada olacak. Fakat mekanizmalar konusunda görüşmelerimiz devam ediyor. Bu süreci iyi şekilde, olumlu şekilde ilerletiyoruz diye bir açıklama yaptı. Sayın Hakan Fidan şöyle bir ifade kullanmıştı. PYD’yi bitirmek bundan sonra HTS’nin sorumluluğu diye. Fakat HTS tam o sorumluluğu yerine getirmiyor gibi şu an.Bizim Dışişleri Bakanlığımız sağ olsun PYD’yi bitirmek hep HTS’nin sorunu dediği zaman Türkiye Devleti’nin toprak bütünlüğünü sağlamak HTS’nin sorunu gibi yani bu devlet olma iddiasından Türkiye’nin vazgeçmesi gibi bir şey. Yani sonuç itibariyle tamamen Suriye’deki terör örgütünü, PKK terör örgütünü bitirmeyi Suriye yönetimine, o da bir terör örgütüydü, o da bir terör örgütüydü ve ikisi de Amerika-İsrail gödümünde oralara havale ediliyor. Bu tabi bir acizin ifadesi. Yani Amerika İsrail planlarına karşı bağımsız, başürek bir tavır alamayınca bizim yönetimimiz, sonuç itibariyle Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, Türkiye’ye yönelik tehditleri ve taraf etmeyi de Suriye’nin başına geçen HETEŞE yönetimine havale eden tutumlar.HTC ilk Şam’a girdiği günlerde Türk basınında şöyle bir hava vardı yani HTC’de sırada PYD var, Rakka’ya ilerleyecekler, Deir Ezzor’a ilerleyecekler, Türkiye bir operasyon yapacak ve PYD bitirilecek gibi bir hava vardı ama o hava…Bu dediklerinin olması için Amerika ve İsrail’in HTC’ye hadi git PKK’yı temizle demesi ve onu desteklemesi lazım. Yani Amerika ve İsrail’in izni olmadan Hatese’nin bu tür bir harekata girişme şansı var mı? Sıfır. Böyle bir şeyde Hatese kendi iktidarını da kaybeder.Peki Türkiye’nin, şu an Suriye’deki kaotik durumu da bir nevi fırsat görerek oraya bir operasyon yapma, PKK’nın üzerine yürüme Türk ordusunun, onun koşulları var diye konuşulmuştur.Onun koşullarını hazırlamak lazım. Onun koşulları nedir? PKK’nın üzerine Türkiye’nin yürümesi Amerika ve İsrail planını bozmaktır. Yani PKK’nın üzerine yürümek dediğimiz zaman olayı küçük tanımlıyoruz, küçük tarif ediyoruz. Olayın çapının çok altında bir tanım yapıyoruz. Çünkü PKK-PYD’nin arkasında kim var? Hem Amerika var hem İsrail var. Ve Amerika Amerika’da değil. Amerika nerede? Amerika Suriye’nin kuzeyinde askeri güçleri var, Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs’ta, Amerika Doğu Akdeniz’de, bir donanmasıyla Akdeniz’de ve Amerika Yunanistan kıyılarında. Bütün bunlar Kürdistan planı için.Törfez’de yüz binden fazla askeri var.Bütün bunlar Kürdistan planı için. Hatta Yunanistan’ın kıyılarında Türkiye’ye bakan sahillerdeki Amerikan üstleri de Kürdistan planı için. Mesela bizim bazı amirallerimiz ve bazı Ege deniziyle ilgili stratejiler falan savunan uzmanlarımız hep böyle Amerika’nın Yunanistan kıyılarındaki üstlerini Ege’deki bir çatışma bağlamında değerlendiriyorlar. Yani Ege’de bir şeyler olacak, Amerika onun için geldi. Aslında orada çok yanlış bir değerlendirme var. Amerika’yı, Yunanistan’ın toprak bütünlüğünü ve deniz halklarını savunan bir kuvvet savunmada Yunanistan’ın yardımına geldi diye koyuyorlar. Olay öyle değil. Sonuç itibariyle bakın çelişmenin odağı Ege Denizi değil. Ege Denizi odağın tabii içinde yer alıyor ama esas odağın da odağı neresi? Filistin, Suriye toprakları orası sonuç itibariyle ve Kıbrıs. Ondan sonra ama tabi çelişmenin odağı bu Kıbrıs’tan Filistin ve o üçgen diyelim Kıbrıs, Filistin, Suriye kuzeyi üçgenin çelişmenin odağı. Tabi burada Ege’de bunun ortağı ve Ege Kürdistan planında rol oynayacağı için Amerikan üsleri orada yerleştirildi, korudu. Bunu çok iyi anlamak lazım. Türkiye’yi iki cepheden tehdit eden bir planın parçası.Yani Suriye’de bir kargaşa bir yerde…Yani bu düğmeye basıldığı zaman diyelim, Sizin sorunuzdan gelelim. Türkiye bu ışığı nasıl önleyecek? Burada Türkiye Suriye’yle veya PKK’yla baş başa değil. Yani Türkiye oraya harekata geçtiği zaman ondan sonra PKK ile mücadele etmeyecek ne var? Onun arkasında Suriye var, Amerika var ve İsrail var. Ondan sonra bir de Hitese var tabii. PKK’nın kendisi var. Yunanistan da var. Güney Kıbrıs’ta ne kadar gücü varsa o da var. Bu durumda tabii savaşlarda nedir? Kuvvet hesabı temeldir. Türkiye’nin kaybettiğini yeniden kazanması lazım. Türkiye neyi kaybetti son süreçte, son Suriye harekat sürecinde? İran’ın güvenini kaybetti, Rusya’nın güvenini kaybetti, bu ülkelerin kısmen dostluğunu kaybetti. Ama bu ülkelerle Türkiye aynı cephede. Dolayısıyla Türkiye bu ülkeleri yeniden kazanabilir. Ama nasıl kazanır? Vatan Partisi’nin bu politikalarıyla kazanır. Vatan Partisi iktidarı paylaştığı veya iktidarda olduğu zaman Rusya’nın, ondan sonra İran’ın, hatta uzaktan Çin’in, sonra Türk devletlerinin bütün bu ülkelerin ve Arap ülkelerinin önemli bir kısmının desteğini sağlayabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgede Amerika ve İsrail tarafından korunan bir PKK-PED’ye karşı güç kullanması Rusya, İran başta olmak üzere ve Arap ülkeleri bu ülkelerin ve Çin’in Çin’i de uzakta diye düşünmeyelim. Burası çok önemli. Çünkü Çin’in petrol ihtiyacının %60’ı Ürmüz Boğazı’ndan gidiyor. İran petrolleri. Dolayısıyla bölgede Amerika ve İsrail’in hakimiyeti Çin’in enerji kaynaklarının boğazının sıkılmasına kadar gidebilir. O bakımdan Çin buralarla ilgilenmek zorunda. Türkiye Bu gerçeklere dayanan bir akıllı dış politikayla, iyi bir strateji kurarak Amerika planlarını bozabilir. Ama hükümetimizin ciddi yanlışları yüzünden ne oldu? Biz Amerika-Suriye planlarına, Amerika-İsrail planlarına bir anlamda teslim olduk, boyun eğdik. Şimdi o boyun eğmenin bedellerini ödüyoruz ve çırpınıyoruz. Biz değil, Vatan Partisi değil, Türk Milleti de değil. Çünkü buna mevcut iktidar. Yani AK Parti iktidar.Sizin söylediğinizin aksine Sayın Bahçeli diyor ki bir barışın kaybedeni savaşın kazananı olmaz.Ona girmeden istersen bir önce bu şeyi konuşalım yani Rusya, İran, Çin bunlarla beraber Türkiye’nin bu projeyi 2. İsrail projesine karşı bir kararlılık yürütmesi. Tabi hükümetin burada gözünün üstüne daha çok ABD’de olduğuna dair çok fazla olgu var, işaret var. Tabii ABD’de yeni bir başkan seçildi, Donald Trump. Bütün dünyanın şu an en fazla konuştuğu konu Trump sonrası, dünyadaki gelişmeler nasıl olacak şeklinde. Geçen programda da üzerine konuştuk ama biraz daha olgunlaştı yeni gelişmelerle beraber. Nasıl görünüyor Türkiye açısından Trump sonrası dünyanın durumu?Dünyanın durumu, onu konuşalım ve biraz uzun konuşalım. Ama hemen en sonunda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Trump, Dünya küresel politikasında Doğu Akdeniz’e odaklanmayı benimsedi. Doğu Akdeniz’e odaklanmanın seçeneği Amerika açısından Trump. Dolayısıyla Trump’a yaslanarak, Trump’ın elinden tutarak veyahut da Trump’ın bizi desteklemesiyle buralarda çözüm peşinde koşmak hayal, hayal nizesinde Türkiye’ye ihanete varan bir politikadır. Çünkü Trump Doğu Akdeniz’de tamamen 2. İsrail planına ve mevcut İsrail’in Filistin’i ezmesi, tasfiye etmesi planına Amerika’yı getirdi, yoğunlaştırdı, o odağa yöneldi. Bunu görmemiz lazım. Trump’a dikkat edersek bir Ukrayna cephesinde Rusya’ya karşı bir anlamda yenilgiyi kabul etmiş durumda ve orada bir Rusya ile barış yanlısı görüntü veriyor. Buna biraz mecbur çünkü Rusya orada kazanıyor ve ilerliyor. Avrupa da orada buna direnecek bir şeye sahip değil. Hem iradeye sahip değil hem de o kuvvete de sahip. İkincisi, ikinci önemli cephe, hatta Amerika ile Çin’in en büyük rekabeti onlar arasında olduğu için belki de stratejik planda Amerika açısından en önemli cephe, Amerika-Çin cephesi. O cephe de nerede? Tayvan Boğazı’nda. O cephenin ön cephesi Tayvan Boğazı. Yani Tayvan’ı, kendi adası, vatanının bir parçası olan Tayvan’ı başından beri, Çin’in ana karasının kurtuluşundan beri gerekirse silah kullanarak kurtaracağını ifade ediyor. Mao zamanından beri. Deniz kuvvetleri yetersiz olduğu için O zaman Tayvan’ı alamadı. Çankaşık oraya kaçtı ve orada bir yönetim kurdu. Hatta ona Çin dediler. İlk başta Çin Cumhuriyeti falan diye onu tanıdılar. Fakat o yürümedi. Tek Çin politikasını dünya kabul etti. Tayvan da Çin’in bir parçasıdır, onu da kabul etti. Ama Tayvan hala Çin Halk Cumhuriyeti’nin hakimiyeti altına geçmedi. Ama Çin Halk Cumhuriyeti diyor ki, er geç burası Çin vatanına katılacak ama burada ilan da ediyorum. Silahlı kuvvet de kullanma seçeneği benim için mevcuttur. Gerekirse silah da kullanacağım. O cephede Amerika’nın çok iddialı olmayacağını bizzat Pentagon değerlendirmeleri gösteriyor. O Mehmet Perinçek yazılarında ifade etmişti. Harp oyunları yapıyor Pentagon, yani Amerika Savunma Bakanlığı, Amerikan ordusunun merkezi. O harp oyunlarında bir Amerikan-Çin savaşını oynuyorlar. Fakat bizzat Amerika’nın, generallerin oynadığı bu oyunda Amerika savaşı kaybediyor. Dolayısıyla Çin diş geçirilecek bir kuvvet değil. Kendi ana karasına yakın, kendi sahillerinde ve kendi karasında savaşacak. Amerika ise on binlerce kilometre uzakta, Dolayısıyla kendi ana batından uzakta bir savaşta Çin gibi dişli, güçlü, ekonomisi kuvvetli, ordusu çok iyi hazırlanmış ve şu anda da deniz kuvvetlerini çok hızlı bir şekilde inşa eden, yapay zekada da Amerika’nın çok önüne geçmiş olan bir Çin’le hesaplaşmayı da Amerika göze alamıyor. Göze almamakta Haklı çünkü hesap kitap yapıyor Amerika. Kalıyor 3. cephe, Doğu Akdeniz cephesi. Orada Amerika Birleşik Devletleri, Trump, bir kere şu anda bir başarının takipçisi. Başarıyı nedir? Suriye’yi böldü. Suriye’yi hakimiyet altına aldı. Suriye’deki beşer esad yönetimini devirdi. Beşar Esad yönetimi Amerika’ya direniyordu. Şimdi oraya kendi güdümünde olan Hetice’yi getirdi, başına geçirdi. Bir başarı var bölgede. İkincisi, bölge Amerika için çok önemli. Neden? Dünya petrollerinin önemli bir kısmı. Irak petrolleri, Suudi Arabistan petrolleri, Körfez petrolleri, İran petrolleri, Azerbaycan petrolleri, yine Doğu Akdeniz’deki.Hidrokarbon yatakları da olasılıkla potansiyel olarak.Akdeniz’deki onlar, Ege’deki hidrokarbon yatakları, yine Türk devletleri, Orta Asya Türk devletlerindeki petrol, Kazakistan, Türkmenistan gazları vs. hepsi burada ve aynı zamanda rakiplerinin enerji boğazını sıkabileceği coğrafyada orası. Çin’in %60’ı enerji ihtiyacının, petrol ihtiyacının Hürmüz Boğazı’ndan gidiyor. Bölgeye Amerika hakimi olduğu zaman Çin’de çok önemli sıkıntılarla karşılaşacak. Bu aslında Türkiye açısından bir olumlu gerçeklik. Yani neden? Çünkü Çin’i burada Amerika’ya karşı tavır almaya zorlayan bir gerçek bu.Yani sizin renkleminizde Tayvan Boğazı’nda değil, Çin’e dönük bir hamleyi bile bölge uzaklığı olarak yapar.Çin’le hesaplaşmada bile Amerika, Trump’ın çizgisi Tayvan Boğazı’nda bir savaş Amerika’nın yenilgisiyle sonuçlanıyor. Ama Batı Asya’daki bir savaşta Çin için uzak bir coğrafya, Amerika için daha yakın bir coğrafya. Çünkü Amerika’nın doğrudan kuvvetleri hem Yunanistan kıyılarında var, hem Doğu Akdeniz’de var, hem Suriye’nin kuzeyinde var, hem Irak’ın kuzeyinde var. Dolayısıyla Tayvan Boğazı’nda Çin’in avantajlı durumu Asya’da, Doğu Akdeniz’de Amerika’nın avantajlı durumuna dönüşüyor ve Amerika orada ittifaklarını da oluşturmuş. Yani İsrail’i almış, Yunanistan’ı almış. Ondan sonra Fransa da onların müttefike durumunda. Hatta Almanya sonuç itibariyle önemli bir ekonomik güç olarak onlarla beraber. Dolayısıyla Doğu Akdeniz Amerika açısından karşı Asya kuvvetlerinin yumuşak karnı olarak değerlendiriliyor. Ve onun için Trump bütün cephelerde barışlar sağlayarak o dağını Doğu Akdeniz olarak saptırmış gözüküyor. O yüzden bakın dikkat edin ne oldu Filistin yani Filistinliler buradan sürülsün gitsin.Gaziyi boşaltalım, Ürdün’e ve Mısır’a gönderelim.Bu derece aşırı, maydanı bile orada aşan siyasetler izliyor ve aynı şekilde Yunanistan kıyılarındaki yığınaktan, Kıbrıs’taki yığınaktan hiçbir şekilde vazgeçmiyor. Doğu Akdeniz’de bir tahkimat peşinde. Trump buraya niye geldi? Niçin Biden’ın bütün cephelerde siyasetler izlemesini terk ediyor? Tek cepheye odaklandığı bir cephe saflıyor. Bu da Amerika’nın güç kaygıyla bağlantılı. Nedir? Dolar saltanatı yıkıldı. Amerika eskisi gibi dünyadan haraç toplayamıyor. Dolar saltanatı yıkıldığı için yani tamamen kağıt ihraç ederek Nasır karşılığında eşdeğer olmayan diyelim kağıt 18 cent dediniz siz bugün. 18 centli kağıt parçasının üzerine 200 dolar yazıyor.Dolayısıyla 1000 kat daha değerli olarak 1000.Katın üzerinde 1200 kat kadar daha değerli. bir değişim oluyor. 1 veriyor, 1200 alıyor. Bu bir haraç sistemi ama o haraç sistemi çökmeye başladı, çöktü. Neden? Dünyanın geniş alanlarında büyük önemli devletler, Rusya gibi, Çin gibi, İran gibi vs. Dünya ekonomisinde çok önemli dış ticaret hacimleri olan ülkeler kendi paralarıyla, milli paralarla alışverişlere falan başladılar ve doların yayılma alanı daraldı. Başka ülkelerde onları takip etmeye başladı.Sayın Genel Başkan, yeni bir gelişme de orada çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı. Zaten real üretimde, sanayide pek çok noktada Çin’e kaptırmıştı. Ama ne deniyordu? Elimizde teknoloji gücü var. Ama en son Çin’in bir ürettiği yapay zeka, ve 5.6 milyon dolar gibi çok küçük bir maliyetle ürettiği bir şey, şu an bütün teknoloji borsasındaki Amerikan şirketlerine dibe vurdu.Milyarlarca dolar kaybetti.1 trilyon dolar dünkü zarar.1 gecede ABD’li teknoloji şirketlerinin… Aydınlığın yarınki sayısı mı?Evet.Orada okudum, 1 trilyon dolar.1 trilyon dolar, 1 gecede ABD teknoloji şirketlerinin hisseleri düştü.Düştü. Şimdi bunların sonucu da şu. Trump burada gerçekçi Amerika’yı temsil ediyor. Yani biz ekonomimiz zayıfladı, karşımızda önemli silahlı güçler belirdi, Dolar saltanatı çöktü, eskisi gibi dünyadan haraç toplayamıyoruz. Bu gerçekleri dikkate alarak o maceracı siyasetlere yönelmeyelim, içe dönelim, First America diyelim, önce Amerikan ekonomisini veya kaldırmaya çalışalım ama bu arada uluslararası küresel planda da Doğu Akdeniz’de bir üstünlük sağlayabiliriz, oraya yolunlaşalım. Trump bunu temsil ediyor. Dolayısıyla Trump’la cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki çelişme ve Trump’la Biden arasındaki çelişme kişiler arasında bir iktidar kavgası değil. Amerikan büyük sermayesi, tekelci sermayesi içindeki bir bölünme. Yani o tekelci sermayenin daha içe dönük ve daha üretime yönelelim diye özetleyebileceğimiz ve maceralardan vazgeçelim diyen tekelci sermaye grubu Trump’ın arkasına yoğunlaştı. Bunlar daha gerçekçi. Dünya çapındaki dengelerdeki Amerika aleyhine olan gelişmeleri dikkate alan sermaye grubu, tekerci sermaye grubu. Bir de hala biz eski maceracı dünyanın tek efendisi oluruz, dünyanın ağası oluruz. 1990’lardan sonra olduğu gibi tek kutuplu dünya iddiasını sürdürelim diyen Demokrat Parti var. Bu bölünme sınıfsal Amerikan tekerci bujuzi içerisindeki bir bölünme. Buna dayanıyor. Onun için bunlar Trump Biden arasında bir bireysel iktidar kavgası değil bu. Bu bir Amerika sınıfları içerisinde, hakim sınıfları içerisinde ciddi bir kavga. Ama bu hakim sınıfları içindeki bölünme içerideki sınıfları da belli mevzilere çekiyor. Yani daha yoksullar, daha Amerikanın İçine yönelik ufukları olan sınıflar, Kızıl Enseliler falan denen, daha emekçiye yakın veyahut da sermaye içerisinde de küresel değil de daha küçük sermaye içerisinde. Kendilerine Patriot diyorlar zaten yani vatansever diyorlar. O sermaye grupları Trump’ın arkasında toplanıyor Amerika’nın iki okyanus kenarında olan silah sanayisi, kimyas sanayisi, büyük finans sanayisi, En başta finans, kapital, onlar ise Biden’in arkasındaydı. Fakat şimdi tabii Trump kazanınca biraz o sermaye kesimlerinde de yeni başkanlarını kontrol etmeye yönelen bir toparlanma söz konusu oldu. Onun için Trump ile Biden arasındaki çelişme sınıfsaldır, sosyoekonomik ve küresel sebepleri vardır. Amerika’nın gerilemesi ve dolar saltanatının çökmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Trump da bunun ürünüdür. Vatan partisinin katkısı şu. Uluslararası analizleri takip ediyoruz. Çin’in tahliyelerini de takip ediyoruz. Avrupalıların, Amerikalıların falan bir tek Vasant Partisi dünyadaki savaş tehdidinin o dağının Doğu Akdeniz’i olduğunu ve iki yıldan beri falan savunuyor ama şimdi hele Trump’ın gelmesinden sonra bu çok daha açık bir hale geldi. Hele son Suriye’yi Amerika ve İsrail’in ele geçirmesi ve Beşşar Esad’ı yıkmasıyla birlikte Doğu Akdeniz tehdidin odağı haline geldi. Amerika-İsrail tehdidinin odağı bugün Doğu Akdeniz’dedir ve burada da birinci tehdit Türkiye’ye karşıdır. Bunu görmemiz lazım. Zaten kendileri de böyle ifade ediyorlar. İsrail bunu açıkça söylüyor. İran değil, bizim için birinci tehlike Türkiye’dir. Biz en çok Türkiye’nin düşmanıyız diyorlar.Tahminle de biraz birleşen bir son dakika gelişmesini isterseniz paylaşalım. Program başlamadan hemen önce ajanslara düştük. Rum yönetiminin yaptığı bir açıklama. Arkadaşlarımız haberin görselini de gösterebilirlerse Kıbrıs Rum yönetimi Yunanistan’dan çok İsrail’e güvendiklerini açıkladı.Aslında müthiş ya. Yani Kıbrıs Rum yönetimi çok küçük bir devlet ama başının büyük olduğu gözüküyor. Yani stratejik bakışının çok büyük olduğu gözüküyor. Yani böyle Yunanistan benim ırktaşımdır, soydaşımdır şeklinde veya abimdir, büyüğümdür değil de gerçekçi bir şekilde ona sahip çıkacak ülkenin İsrail olduğunu saptıyor. Yunanistan tabi geçmişte de Kıbrıs’a sahip çıkamadı. Yunanistan tabi ek bir kuvvet orada Amerika ve İsrail’in yanında ama Güney Kıbrıs açısından asıl koruyucu, asıl hami İsrail.Yunanlılar kardeşimiz olabilir ama İsrail bizim komşumuzdur, İsrailler tamamen yanı başımızdadır, 3 dakika içinde Kıbrıs’a gelebilir.Amerikan, Yunanistan, Yunanistan jetlerini falan filan Kıbrıs’a gelmesi, İsrail’in gelmesine göre daha zor. Bir de İsrail ordusuyla Amerika ordusu, Yunanistan ordusu arasında çok büyük kuvvet farkı var. Deniz kuvvetleri açısından da.Güney Kıbrıs’ta bulunan BAF’taki üçte de İsrail Hava Kuvvetleri’ne bir ayrıcalık tanımlıyorlarmış. Aynı zamanda Amerika, Andres Papandreou Hava Üssü var Güney Kıbrıs’ta, oraya da bir yatırım yapılıyor. Önümüzdeki dönem Kıbrıs’ın daha da silahlandırılacağı…Şimdi bunlar bizim Türkiye yönetimimize başta Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan olmak üzere ders olsun. Bunlar öncelerden görülmesi gereken gerçeklerdir, tehditler, tehlikelerdir. Vatan parzisi yıllardan beri İsrail-Yunanistan Amerika İttifakı’nın üzerinde duruyor. Zaten onunla görülmemesi mümkün değil, görmemek mümkün değil. Maalesef bizim hükümet iktidarımız AK Parti MHP iktidarı son süreçte Amerika-İsrail planlarına teslim olarak boyun eğerek ondan sonra bu mevcut kuvvet dengesizliğini ve ciddi tehditi hazırlamış ve getirmiş oldular. Dostlarımızı kaybetmemiz bu süreçte çok önemli bir tehlikedir. Kaybettik de demeyelim ama küstürdük demek biraz daha doğru. Rusya’yı, İran’ı küstürdük. Daha doğrusu Türkiye’ye olan güvenlerini kaybetmelerine yol açtık. Ama onlar da Türkiye’ye muhtaçlar. Çin de Türkiye’ye muhtaç. Dolayısıyla Bu stratejik değerlendirme Türkiye’de kaçılmaz olarak iftidar olacaktır. Yani Vatan Partisi’nin şimdi konuştuğumuz stratejik değerlendirmesi. Karşıda Amerika var, İsrail var, Yunanistan var. PKK falan filan onların kullandığı kuvvetler. Onun karşılığı da Türkiye’nin potansiyel şeyleri var, ittifak yetenekleri, kabiliyeti var. Onlar da kimdir? Rusya’nın, İran’ın burada çok kuvvetli çıkarları var. Buralardan vazgeçemezler. Uzaktan da, mesafe olarak uzakta ama Çin’in menfaatleri açısından çok yakında, yani Hürmüz Boğazı’nda olan bir Çin var. Çin’i biz Hürmüz Boğazı’nda diye düşünmemiz lazım. Yoksa Pasifik Okyanusu’nda diye düşünmemek lazım. Çin, petrol ve enerji ihtiyaçlarını Hürmüz Boğazı’ndan %60 getirdiğine göre aslında Çin’in güvenlik sınırı Hürmüz Boğazı’ndadır. Dolayısıyla Türkiye, Rusya’yı, İran’ı ve Çin’i yanında tutan siyasetlerle ve Arap ülkelerine yanında tutan siyasetlerle Suriye halkı buna dahildir. Ondan sonra burada güvenliğini koruyabilir. Dolayısıyla sorunun başına dönelim. Türkiye ne yapmalı? Şimdi bu ittifak potansiyelini inşa etmek zorunda. Potansiyelik, kinetik güce fizikteki tabiriyle söyleyelim. Yani potansiyel gücü…Potansiyel enerjiye, kinetik enerjiye çevirmek lazım.Kinetik enerjiye çevirmesi lazım Türkiye’nin. Bu da Vatan Partisi’nin stratejisiyle, tavrıyla, duruşuyla ve dayandığı sınırsal kuvvetlerle olur.Efendim bu yanlış politikalar devam ederse Kıbrıs özelinde, 74 öncesinde dönüş tehlikesi bekliyor musunuz?Yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin… Kıbrıs kıyametin kopabileceği bir coğrafya olarak gözüküyor. Yani patırtı gülültü Suriye’nin kuzeyi falandan önce Kıbrıs’ta kopabilir. Oraya bu kadar yırnak yapmaları, bundan sonra Güney Kıbrıs’ında İsrail gelir koşar yardımımıza gelir demesi, İsrail Amerika ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Nemesis ve Nabıldina tatbikatlarını yapması, neredeyse bunu söyleye söyleye dilimiz yoruldu. Yıllardan beri o Nabıldina ve Nemesis tatbikatlarına işaret ediyoruz. Şimdi ne oldu? Bunlar önümüze günün gerçekleri olarak çıktı ve AK Parti’nin politikalarıyla burada Türkiye’nin güvenliğini sağlamanın mümkün olmadığı gözüküyor.Bölgemizi Asya’ya konuşuyoruz. Belarus’ta da önemli bir seçim vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve gerçekten tahmin edilen Lukashenko’nun yeniden seçilmesiydi ama oy oranı da dikkat çekti. %86.82 gibi.Bu arada seçimlere katılım oranı da %87 gibi bir oran.Oyun oranı %87. Ezici bir çoğunluk. Orada diyelim Belarus Amerika ile Asya’nın çarpıştığı bir alan. Belarus Doğu Avrupa ülkesi. Yani Ural dağlarının batısında kalıyor ama şeyi Asyalı. meclisi duruşu ve menfaatleri Asya’da. O bakımdan Vatan Partisi’nin de Belarus devletiyle çok iyi sıcak ilişkileri var. Bizim Sayın Lukaşenko’ya yolladığımız kutlama Türkiye’de ilk giden kutlama olmuş, kendileri söylediler. Lokaya Şenko’nun bize yazdığı teşekkür mektubunda, bizi ilk kutlayan Türkiye’de siz oldunuz diyorlardı. Bizim Cumhurbaşkanımız dahi mevkidaşını kutlamakta gecikmiş, öyle gözüküyor. Tabii bu önemli bir başarı. Yani Doğu Avrupa’da, tabi Ukrayna cephesindeki aynı zamanda Amerika Atlantik Kuvvetleri’nin yenilgisinin de bir sonucu. Belarus o cephenin ön kuvveti ve tabi halk da Belarus halkı da kazanan tarafın Rusya ve Belarus olması dolayısıyla orada daha sağlam bir duruş içerisinde ve oylarını da bu belirledi.Kaybeden adaylarla da aslında biz röportaj yaptık. Onlar da diyorlar ki kaybettik evet ama en azından Avrupa Birliği ya da Amerika bu zilin seçimlerimize müdahale edemedi. Hak eden kazanmış oldu.Vatansever bir temel oldu.Çok güzel bir röportaj olmuştu.Aslında konuya girdiğimizde ilk bölümde Tevfik Kadan da sormuştu Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını, çünkü çok çarpıcı vurgular vardı yaptığı konuşmada. İsterseniz o açıklamaları bir dinleyelim. Çünkü bütün bu bölgedeki durum, yeniden açılım süreci vs. o açıdan da çok anlamlı. Rejiden, arkadaşlarımızdan, yönetmenizden rica edelim eğer hazırsa o videoyu da izleyelim, konuşmayı dinleyelim, sonrasında onu konuşacağız.Ayrışmadan uzlaşmak, yönetimde kaynaşmak için varız. Gün bugündür istikbalin yol haritasını birlikte çizmek için varız. Terörü bitirip bölgesel istikrarla yeniden tarihi yazmak için ayaktayız. Emperyal güçlere ödün vermeden tarihi yeniden yazmanın kararındayız. Barışın kaybedeni savaşın kazanan olmaz. O halde barışla herkesin kazanması için hazırız ve buradayız. Gün bugündür ayrışmadan uzlaşmaz.Barışın kaybedeni, savaşın kazanını olmaz.Allah bütün tarihi alt üst etti Sayın Bahçeli. Yani Türk tarihini de, Türkiye’nin milliyetçi tarihini de gömdü. Sonuç itibariyle. Biz 200 yıldır savaşıyoruz. Savaşın kazanını var. Savaşın kazanını olmaz diyor. Nasıl kazanını olmaz? Türkiye İstiklal Savaşı’nı kazandı, ondan evvel Çanakkale Savaşları’nı kazandı. Ki o İstiklal Savaşı bizim 1914 yılında Birinci Cihan Savaşı’nda başladı. Hatta ondan evvel Balkan Savaşı, Trablus-Kalp Savaşı falan. Nasıl savaşın kazananı olmaz? 29 Mayıs’ta Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’a karşı Sırka yaptığı savaşın kazananı yok mu? İkinci Dünya Savaşı’nda Nazirlere karşı, faşistlere karşı bütün dünya birleşti. Ondan sonra Rus orduları Berlin’e girdi. Ondan sonra İtalya’da Mussolini iktidarı devrildi, ayaklarından asıldı. Yani o İkinci Dünya Savaşı’nın kazananı yok mu? Ama bunu niye söylüyor Sayın Bahçeli? aman diyor, Türk Silahlı Kuvvetleri diyor, sakın diyor, vatanı korumak için herhangi bir harekatta bulunmasın. Onu söylüyor. Savaşın kazanını olmaz diyerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin.Uslu durmasını, hiçbir harekata girişmemesini.Ondan söylüyor.Özellikle Suriye’nin kuzeyinde.Barış açısından bakarsak işte Barış’ın kaybedeni olmaz diyor. Nasıl olmazmış Barış’ı? Sever Barış’ı, Versay Barış’ı değil mi? 1918 yılındaki Versay Barışı’nda Almanya o barışta kaybetmedi mi? Versay Barışı’nın bir parçası olan Sever. barışı eğer olsaydı yani İstanbul’da geldi, oylandı bile ondan sonra yani Türkiye Sevil Barışı’nı kabul etseydi kaybedeni yok muydu? Yani Rozan Barışı’nın kazananı yok mu? Rozan Barışı’nın kaybedeni yok mu? Rozan Barışı’nda İngiltere, Fransa kaybetti, Yunanistan kaybetti, Türkiye kazandı. Yani barışların kazananları vardır, savaşın da kazananları vardır. Barışın kaybedenleri de vardır, savaşın kaybedenleri de vardır. Ama en önemlisi barış, savaşla kazanılır. Bakın dünyadaki bütün barışlar silahla kazanılmıştır. Silahla kazanılmayan tek bir barış yoktur. Roma Barışı, Pax Romana, Pax Barışı demek, Amerikan Barışı, Pax Americana, bütün barışlar sonuç itibariyle silahla kazanılır. Silahı güçlü olan barışı sağlar ve karşı tarafa da kendi koşullarını dayatır. Dolayısıyla barışın da kazananı vardır, savaşın da kazananı vardır. Savaşın da kaybedeni vardır, barışın da kaybedeni vardır. Bu Sayın Devlet Bahçeli’nin böyle bir şeyi, bütün Türk tarihini alt üst ettiği gibi Türk milliyetçilik tarihini de yerle bir eden infilak ettiren bir ifade. Yani tarih bilgisinden, savaş bilgisinden, barış bilgisinden son derece yoksun. Ama niye böyle söylüyor? Aman diyor, Türk Silahlı Kuvvetleri diyor, hiç hareket etmesin diyor. Herkes barışladı, kazanmış olur. Savaşta da hiç kimse kazanmaz. Dolayısıyla süngüleri yere çevirelim, silahımızı yere çevirelim. Söylenen bu.Efendim aslında buna benzer bir ifadeyi bir hafta önce 7 Ocak’ta Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’da CNN’cik röportajında söyledi. O biraz daha gerekçelendirdi bu ifadeyi. Diyor ki Ortadoğu coğrafyası artık savaşlardan sıkıldı. gidin diyor, işte Abu Dhabi’ye bakın, Dubai’ye bakın, Kuveyt’e bakın, muazzam kentler inşa ettiler. Herkes kalkınmayı konuşuyor.Dolayısıyla artık… Mayorlarınız da ağladı, oralarda bizim denize girin gibi bir şey.Oralarda muazzam projeler var, herkes kalkınmayı konuşuyor. Artık kimse çatışma ve savaş istemiyor. Suriye’de başta kalkınmak istiyor, onlar da savaş çatışma istemiyor. Bölgede hiç kimse savaş çatışma istemiyor.Bakın, bu Sayın Devlet Bahçeli’nin ve Sayın Hakan Fidan’ın bu iki açıklaması birbirinin aynı. Şunu söylüyorlar, Amerika ve İsrail’in bize dayattığı barışa eyvallah diyor. Sakın Amerika ve İsrail’in Türkiye’yi bölme planlarının karşısında vatanımızı silahlı falan filan korumaya kalkmayalım. Olay bundan ibaret. Dolayısıyla bu Türkiye’nin teröre karşı mücadeleden de Türkiye hükümetinin diyelim ya da Türkiye yönetiminin vazgeçmesi anlamına geliyor. Bu arada Mili Sanonu Bakanlığı kaynakları falan da son teröriste kadar temizleyeceğiz. Türkiye Devleti içinde de vatanseverlerle Batı’ya teslim olanlar arasında bir fark ortaya çıkmış durumda.İsterseniz o farkı biraz daha derinlemesine SETA’nın 2025 raporuyla birlikte konuşalım son ama metin üzerinden de. Ama öncesinde de bir reklam aramız olacak. Reklamların ardından çıkış yolu devam edecek. Sete raporunu çok ayrıntılı bir şekilde konuşacağız. Çok sayıda başka başlığımız da var. O yüzden ekranlarımızın başından şimdilik belki çaylarımızı tazelemek üzere ayrılsak da hemen tekrar buluşalım. Çıkış yolu aranın ardından devam edecek. Aranın ardında çıkış yoluyla yine karşınızdayız. Aydınlık Gazetesi Genel Yeni Yönetmeni Tevfik Kadan ve ben Ulusal Kanal Genel Müdürü Çağdaş Cengiz, Vatan Partisi Genel Başkanı Doktor Doğu Perinçe’ye sorularımızı soruyoruz, gündemi birlikte değerlendiriyoruz. Aranın öncesinde de söylemiştik, SETA 2025 raporunu konuşmaya başlayalım dilerseniz Sayın Genel Başkan. SETA güvenlik radarı… SETA kim?Önce bir SETA bilgisi verelim mi?Evet, SETA Siyaset, ekonomi ve toplumsal araştırmalar var. Hükümete yakınlığıyla bilmiyor. Bir araştırma kuruluşu. Aslında biraz Amerika’daki Tink Tank’lar gibi dizayn edilmiş.Hükümete yakın mı yoksa hükümetin doğrudan kontrolü altında mı?Doğrudan kontrolü altında ama kurumsal bir bağları yok. Biliyorsunuz zaten şu an Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanımız İbrahim Kalın, SETA’da çok etkin görevler almıştı eskiden. Burhanettin Duran, eski Sete Koordinatör, şu an İçişleri Bakan Yardımcısı oldu. Yani bu kurumun içerisindeki çok sayıda insan devlet biyokrasisinde de daha sonra görevler alıyorlar.Resmi olarak direkt devlete bağlı gözükmüyor ama filan… Filin önemi yok.Burası AK Parti’nin kontrolünde olan bir kurum.Dış politikada strateji yaratma, çizme, rota belirleme.İbrahim Kalın da oradan geldi.Şimdi dikkat çekiyor, Ankara ve İstanbul’da ofisleri var ama diğer üç ofisi Washington D.C., Berlin ve Brüksel. Yani o da çarpıcı merede odaklandığını. Raporu tabi uzun bir rapor ama güzel özetleyen tablolar oluşturulmuş. Aslında tablolar toplama aktarıyor. Biz o tabloları şimdi size sormak istiyoruz. Türkiye-ABD ilişkilerinde beklentiler, ilk gösterdikleri önemli tablo. Dinamikler bölümü var. 2025 beklentileri var. İlişkiler üzerindeki etki, üç sütün halinde onları sıralamışlar. Erdoğan ve Trump arası da lider düzeyindeki diplomasi. İkili ilişkilerin gelişmesi ve doğrudan diyalog diye beklentilerini ifade ediyorlar. F-16, F-35, F-61…Ama bak, bunlar fırsat.Tabii bunu fırsat olarak tanımıyoruz.Yani Trump Erdoğan ilişkisi bir fırsat diyor.F-16, F-35 işbirliği NATO’yla ilgili projeler. Savunma ve NATO işbirliğinin güçlenmesi fırsat olarak tanımlanıyor.NATO’nun güçlenmesi, NATO ile bağlarımızın güçlenmesi bir fırsattır diyor.ESEF sonrası Suriye’nin istikrara kavuşturulması için…Ama burada bir terbiyesizlik var. Yani bir stratejik kuruluşa bu yakışmaz. Siz hiç kimsenin ismiyle oynayamazsınız. Yani setadaki herhangi bir… İbrahim’e ben Abraham diyemem. Ayıp yani. Öyle bir şey denmeyiz. Ondan sonra siz de böyle esnada eset… Bunlar küçük hafif kurumların yapacağı işlerdir. Yani burada hafifliğini SETA oradan başlıyor ortaya koymaya.SS sonrası Suriye’nin istikrara kavuşturulması için olası işbirliği, ABD ile işbirliği burada kastediliyor. Bu da fırsat olarak tanımlanıyor. Belirsizlik olarak tanımlanansa ABD’nin PKK’ya desteği, belirsizlik olarak net değil yani, ABD’nin gazete politikası, İsrail eylemleri, Trump yönetiminin öngörülmez dış politikası.Yani ABD’nin bütün olumsuz yanları belirsiz, hiç olumsuz saptaması yok. Ama ABD-Türkiye ilişkileri fırsat diye özetlenmiş sonuç itibariyle. Amerika’ya daha yaklaşalım. İsrail’e iyice yaklaşalım, iyice ipleri Amerika’nın eline, İsrail eline verelim diye özetlenebilecek bir tablo.Devam edelim sonraki tabloya. Öncelikle biraz Atlantik cephesiyle tanımları görelim, sonra diğer şeyleri de geçeceğiz. AB ilişkilerinde beklentiler Türkiye’nin ve orada da yine dinamikler, 2025 beklentileri ve ilişkiler üzerindeki etki. Burada biraz daha detaylı, ayrıntılı anlatılmış. ABD’de daha kısa ve net şekilde tarih edilen durumlar. Ama yine dış ve güvenlik politikasında güvenlik biyoloğuna odaklanma, düşük uyum diye 2025’in beklentileri tanımlanıyor. Güvenlik ve savunma işbirliğinde NATO işbirliğinin devamı, Seçici AB Savunma İşbirliği gelişmiş işbirliği, üyelik konularındaki gerilimlerle beraber tanımlanıyor. Yine Esed sonrası Suriye diye. Suriye konusunda işbirliği, YPG meselesinin gerilim oluşturabilmesi, 2025 ile ilgili beklentiler, fırsatlar ancak Suriye’nin geleceği konusunda çatışmalar diye tanımlanıyor. Rusya-Ukrayna savaşında ateşkes veya çatışmayın devam etmesinin görüşmeleri şekillendirebilmesi, burayı da stratejik diyalog, potansiyel jeopolitik gerilimler diyor. AB ile biraz daha… Evet.Daha Amerikancı, Atlantik sistemi içinde de Amerika’ya daha yakın, Avrupa’ya daha mesafeli.Öyle tanımlayabiliriz. Sonraki tabloya geçelim. Tablo 4, NATO ilişkileri için beklentiler. Türkiye-NATO ilişkileri. Burada 3 konu. NATO, Türkiye ve olası sonuç diye dört tutumda özetlenmiş. İttifakın dayanıklılığı, NATO, Güneydoğu ve Doğu cephelerinde entegre bir savunma hattı inşa etme. Türkiye, yeni normlara uygun olarak belirtilen üç yönet hakkında bulunma.Olası sonuç biz üç cephede ileri karakolu olacağız. Hem de üç tane bir cephede değil, üç cephede ileri karakolu olacağız.Konuş ve savaş stratejisiyle sürekli kriz yönetimi, olası sonuç. sürekli bir kriz yönetimi olarak tanımlandı. Savunma harcamaları, NATO savunma harcamalarının en az %2 gayri sarfi yurt içi hasılat seviyesinde olmasını NATO talep ediyor. Biz de 2.09’unu ayırdık diyor.Yani fazlasını vereceğiz diyor.Trap %5’i çıkaracaksınız diyor.Ama evet NATO’nun talebinin üstüne çıkıyor Türkiye. %2 talep ederken gayri sarfi yurt içi hasılat biz diyor %3 veriyoruz.Burada da Türkiye ulusal olarak üretilen savunma sistemleriyle yaptığı harcamalarla maliyet etkinliğini arttırarak muharebe hazırlığını destekliyor diyor.NATO’nun askeri olacağız, Mehmetçiği NATO cephelerinde kırdıracağız demeye geliyor.NATO operasyonları NATO sütununda NATO birlikte çalışabilirliği ve hazırlık seviyesini arttırmak için operasyonlara doğrudan katkı bekliyor diyor. Türkiye, NATO karargahlarına ev sahipliği yapıyor, yüksek hazırlık kuvvetleri tahsis ediyor ve operasyon komutalarını üstleniyor. Türkiye’nin yumuşak gücünün yanında ara buluculuk ve kolaylaştırıcılık kapasitesi NATO güvenliğini destekleyebilir. Sonuç olarak da Türkiye’nin rolü ittifakın dayanıklılığını arttırıyor. Son iki tabloya da geçebiliriz. Tabii burada geliyoruz akciayla ilişkiler kısmına, Türkiye-Rusya ilişkilerinde beklentiler. Orayı da üç sütunda yine özetlemişler. Makul sonuç, olası sonuç, tercih edilen sonuç. Makul sonuç enerji ticaretinde benzer eğilim, olası sonuç stratejik ekonomik işbirliğin sürdürülmesi, tercih edilen sonuç Rus enerji kaynaklılığına bağımlılığın azaltılması.Nereye? Amerika’dan kaya gazını getirecek. Yani İran alternatifini de kabul etmediğine göre ne kalabilecek? Amerika’dan kaya gazı getirmek.Makul sonuç NATO-Rusya çatışması, Olası sonuç, Ukrayna’da Ateşkes ve Yeni Stasiko, tercih edilen sonuç, Türkiye’nin ara buluculuğu ve Kırım Tatarlarının haklarının korunması.Yani Ukrayna meselesi… Orada yine yani Kırım Tatarlarının haklarının korunması, bir de onun haklarını soracağız ama en azından Kırım Ukrayna’nındır, Rusya’nın değildir diyemiyor. Çünkü o artık Amerika bile Kırım’ı Rusya’ya bıraktı.Yine makul sonuçta son kısım, Suriye’deki tüm Rus kuvvetlerinin ve üslerinin tahliyesi.Makul sonuç.Olası sonuç, güçlerin azaltılması ve asgari üslerin korunması. Tercih edilen sonuç, yeni statikonun tanınması ve PKK’ya karşı iş birliği.Şimdi bakın, burada mümkün olduğu kadar Rusya’yı makul sonuç diyerek Rus kuvvetlerini ülkeden uzaklaştırmaya çalışıyor.Ama PKK’yla iş birliği değil.Kimle Amerika teyitinde, İsrail teyitinde karşı koyacaksın? Makul sonuçta, tercih edilen sonuç arasında da bir zıtlık var. Yine tercih edilen sonuçta, PKK ile PKK’ya karşı iş birliği olumlu bir şey. Yine bir ümit veren bir şey. Ama tutarsız tabi hem NATO’ca olacaksın hem Amerikan’ca olacaksın. Avrupa’yı bile Amerika’ya göre daha uzakta göreceksin. Ondan sonra da PKK-YPG’ye karşı Rusya ile işbirliği. İşbirliği yazmasını da bilmiyorlar. Türkçeyi bilmiyor yani, strateji kuruluşu kurmuş AK Parti. Ama Türkçe yazımı işbirliği birlikte yazılır. Çünkü iş ve birlik kelimeleri birleştiği zaman başka bir anlamda… Sürüyor ve yeni bir kelime oluşuyor. Yani maalesef Türkçe imlayı bilmeyen bir strateji kuruluşu. Yani AK Parti’de yakışır mı diyelim, değerlendirsin bunu. Yani strateji kuruluşu AK Parti’nin Türkçe yazmayı bilmeyen. Belki de Amerikanca yazmayı çok iyi bildiklerinden ikinci ana dil değil diyelim. Türkiye’nin ana dilleri olmadığı çıkıyor.Devam edelim. Sonraki tablomuza geçelim. Türkiye-Suriye ilişkilerinde risk ve fırsatlar. Burada da yine üç başlık var. Tabi ikinci kısım özellikle önemli olduğu için onu kırmızı çerçeveye aldık ama yine okuyalım. Merkezli bir otoritenin kurulması, potansiyel riskler, milislerin parçalanması ve istihkaratsızlığa yol açması. Yani muhalif hareketler açısından özellikle Söğüt’e silahlı olanlar. fırsatlar, devlet kurumlarının ve yönetim yapılarının pekiştirilmesi.Bütün umudu Etheşe’nin, devletin güçlenmesinde. Yani Türkiye’yi Türkiye’nin güçleriyle savunmak değil, Türkiye’nin savunmasını da Etheşe’ye terk eden, başından konuştuğumuz politika.Türkiye’nin ara buluşuk stratejileri açısından da bu kısma şunu yazmışlar, milislerin silahsızlandırılarak ulusal güçlere entegre edilmesinin kolaylaştırılması.Burada da yine Etheşe iftidarına Burada milis.Dediği PKK-PYD ama başta milis dediği, parçalanması dediği HETEŞ.Birleşik bir Suriye inşaatı.Burada yine milislerin silahsızlandırılarak ulusal güçlere entegre edilmesinde Türkiye’nin aktif bir rolü yok. Yani HETEŞ’e PKK’yı silahsızlandırsın diyor.Arabulucu olarak tanınıyor Türkiye’nin buradaki konumu.Yani Türkiye’nin güvenliğini ve teşekkür edeceğiz.Birleşik bir Suriye inşaatı kısmında belirli, PKK-YPG direnişinin bazı bölgelerde devam etmesi potansiyel risk olarak tanımlanan, silahlı grupların etkisiz hale getirilememesi ve uzayan istikrarsızlık diye bir risk tanımı var. Fırsatlar, ayrılıkçı tesislerin ortadan kaldırılması ve toprak bütünlüğünün yeniden tesis edilmesi, YPG’nin silah bırakmayı ve siyasi entegrasyonu kabul etmesi halinde işbirliği potansiyeli.Yani burada da Abdullah Öcalan’a bel bağlayan. Abdullah Öcalan çağrı yapacak, YPG’de silah bırakırsa.Türkiye’nin ara buluculuk stratejileri açısından da iki seçenek aslında tanımlanmış. Bir çatışmacı seçenek, PKK-YPG usullarını ortadan kaldırmak için Suriye ile ortak operasyonların desteklenmesi. İşbirlikçi seçenek, YPG silah bırakırsa müzakere, entegrasyon ve siyasi çözüm süreçlerinin teşvik edilmesi.Burada çatışmacı seçenek, PKK-YPG usullarını ortadan kaldırmak için Suriye ile ortak operasyon desteklenmesi. Yine Türkiye yok orada, bakın.Desteklenme diye tanımlanıyor.Yani Suriye ile ortak operasyonlar yapılması demiyor. Kim yapacak onu?Bir de ortak operasyonun unsurları da tanımlanmış.Amerika, İsrail ve Suriye YPG’yi temizleyecek. Ölme mi diyeceğiz, ne diyeceğiz?Diğer kısımda da bölge diplomasinin güçlendirilmesi, çatışan bölgesel çıkarların diplomatik çabaları baltalaması risk olarak tanımlanıyor. Arap Ligi, İİT ve KİK aracılığıyla bölgesel işbirliği, İslami İşbirliği Teşkilatı, Arap Ligi, bölgesel işbirliği tanımlanıyor fırsat olarak, Arap Uluçluluk Stratejisi olarak da İttigral için bölgesel çerçevelerin ve ortaklıkların teşvik edilmesi. diye Suriye’deki tablo bu şekilde oluşturulmuş.Hepsi bu mu?Yok, diğerlerini de isterseniz hızlıca bilelim. Ya da arada verip sonrasını da devam edelim. Devam edelim. Türkiye’nin, İsrail’in gazete saldırısına yönelik potansiyel pozisyonu. Burada da ana dinamikler, 2025 beklentileri Türk Dilşah politikası üzerine etkiler. Tabii burada İsrail karşıtı vurgular öne çıkıyor. İsrail’in saldırgan genişleniciliği ve Gazze’de soykırım, 2025 beklentileri, İsrail’e karşı süregelen uluslararası protestolar ve hukuki meydan okumalar, Türk dış politikası üzerindeki etkiler, uluslararası ehlat verilebilerek ve insan hakları savunuculuğu çağrılarının güçlenmesi. Yani İsrail’in saldırgan genişlemeciliği ve Gazze’deki soykırma ilişkin, Türk dış politikası açısından uluslararası hesap verilebilirdik ve insan hakları savunuculuğu üzerinden bir etki tanımlanıyor.Fakat burada aslı büyük kuvvetleri olan Rusya ile, İran ile, Çin ile falan iş birliği yok. Yok.Netanyahu’nun bölgesel provokasyonları ve ABD’nin rolü ana dinamiği için…Aslında bakın, siz… Uzak Rusya, İran ve Çin’le işbirliği yapmazsanız Netanyahu’cu olursunuz. Bölgedeki güç dengelerine baktığınız zaman ben Netanyahu’cuyum diyemiyor tabi utandıkları için. Ama ne oluyor? Rusya, İran ve Çin’le iş birliğini reddettikleri için İsrail’in en saldırgan kanadıyla yani Netanyahu’yla, sonuç itibariyle aynı cephede yer alıyor.Burada zaten ABD’nin rolü ana dinamik olarak tanımlanırken, diplomatinin derinleştirilmesi diye dış politikalarını kesinlikle tamamlıyor.Yani sonuç itibariyle bölgede İsrail ve Amerika’yı gemleyecek kuvvet ancak Rusya, İran ve Çin’in desteğiyle oluşturulabilir. Bunları yapmadığın zaman, ki bunun koşulları var, yani biraz evvel konuştuk, o çok önemliydi. Çin, aslında Çin’in sınırı bugün Hürmüz Boğazı’nda. Yani oradan petrolünü, enerji kaynaklarını aldığı için, Çin Hürmüz Boğazı’nda.Aslında ticaret flosunun çok büyük oranında Doğu Akdeniz’den geçiyor, onların güvenliğini sağlamak.Tabii, o da var. Sonuçta sen bunları anlamadığın, idrak etmediğin ve Trump’ın ve Amerika’nın Doğu Akdeniz’e odaklandığını anlamadığın zaman Rusya, Çin ve İran’ın işbirliğini reddettiğin zaman İsrailçi ve Amerikancı olursun. Bu kadar basit. Bunu da örtbas etmek için bir takım İsrail alehtarı gazze mazze diye edebiyat yaparsın.Net bir şekilde de ifade ediliyor. İran’ın zayıflayan rolü ve İsrail hizbulluğa hedef alması ana dinamiği tanımlanırken, Türk dış politikası üzerine etkilenen Suriye ve Lübnan’ı istikrara kavuşturmak için Arap devletleri ile iş birliğini artırıyor.İşte buralarda da İran yok. Halbuki buralarda en kuvvetli ülke İran. Yani oralarda Arap ülkelerinden, Arap ülkeleri önemli tabii ama Arap ülkelerinden daha büyük ve önemli güç İran’dan.İran’la işbirliği… Orada onu ayırıyor buradaki bakış.Onu ayıracak çünkü Amerika’ya teslim olmak İran’la yan yana gelmemeyi gerektiriyor.Türkiye’nin Doğu Kudüs ve İsviçre sınakları konusundaki ilkesel duruşu diye o ana dinamiyi tanımlıyor. Gazze’nin yeniden inşası, ateş-ses görüşmelerinin, Arap’lı çabaların arttırılması şeklinde etkiyi söylüyor. Ve son başlıkta bence önemli, Trump yönetimindeki potansiyel ABD politika değişiklikleri ile ilgili Türkiye, Katar ve Mısır’ın dahil olduğu ABD destekli ateşkes girişimlerini 2025 beklentisi olarak tanımlıyor. Ve Türk dış politikası üzerindeki etkiler kısmında da Hamas ile iletişim kurmak dahil Amerikan politikalarına dayalı stratejik uyum.Amerika politikalarına uyum. Ama arayı Hamas’la ilişki kurmak, yani Hamas’ı da Amerika’yla uyumayacak.Belki bölgedeki en rıd kutuplar savaşan güçler olması itibariyle Hamas ve ABD-İsrail. Bir sonraki tablo da önemli. İran, Türkiye ilişkileri ve olası sonuçlar üzerine. Konu Suriye’de rejim değişikliği. Türkiye, Suriye üzerindeki etkisi artmıştır. İran, Suriye üzerindeki etkisi azalmıştır. Olası sonuçlar İran, Türkiye’den ara buluculuk talep edecektir. Burada İran’a bakış açısı biraz Türkiye ve İran’ı karşı karşıya konumlandırıyor. Yine Kalkınma Yolu Projesi, Rezegür Koridoru, İran’ın nükleer programı, burada da Türkiye ve İran’a hep böyle karşı meraklı konulacak.Bakın bir yandan Rusya’dan enerji ithalinde problemler çıkacağını öngörüyordu. Şimdi orada hani Rusya’nın yerine biz İran’dan enerji alırız demiyor, onu da reddediyor. Türkiye-İran ticareti ulusal etkilenecektir diyor. O zaman ne oluyor? Amerika’dan kaya gazı getirecek, oraya gidiyor. Oradaki bizim öngörümüz de doğru çıkmış oluyor.Zaten toplamda raporun bütününe sinen bir İran ve Türkiye’yi sürekli karşı karşıya tanımlama, hatta bir çatışma ihtimalinin dillendirildiğini rapor içerisinde okumak mümkün.Zengezur Koridoru’nda mesela Türkiye Vatan Partisi ne diyor? Zengezur Koridoru hem doğudan batıya hem güneyden kuzeye olmalı. Yani çift yönlü. Siz İran’dan Rusya’nın ve Ermenistan’ın arasını kesemezsiniz. Değil mi? O çok büyük yanlış. Özellikle İran-Rusya’nın arasına bir kama sokamazsınız Zengizovu Koridoru ile ama ne olacak? Hem Zengizovu Koridoru olacak hem de Güneyden Kuzey, Kuzey-Güney, Güney-Kuzey koridoru da olacak. Dolayısıyla orası İran, Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Rusya arasında 3 artı 3 de öyle olur zaten. Yani o meşhur 3 artı 3 var ya, Türkiye, İran, Rusya, altta da Ermenistan, Gaziantep, Azerbaycan. O 3 artı 3, 3 artı 3, Zenginlik Ordu’ndaki politika 3 artı 3’ü reddediyor.Bir sonraki tabloya da gelelim. Çünkü diğer tablolarda da yine İran ve Rusya’ya ilişkin bazı kısımlar var. Yani Güney Kafkasya’ya ilişkin beklentiler, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan başlığı var. Rusya başlığı var. Rusya’nın Suriye’den çekilmesinin ardından bölgede saldırgan bir duruşa geçmesi, makul sonuç olarak tanımlanıyor.Yani ne güzel Rusya bölgede müdahaleci tavır alır, benim yanımda olur diye sevineceği yerde saldırgan diyerek tam Amerika’nın penceresinden bakıyor.Muhtemel sonuç kısmında Rusya’nın yeniden Güney Kafkasya’ya odaklanarak bölgesel ülkelerle etkileşimini arttırması, tercih edilen sonuç olarak 3×3 formatında işbirlikçi ancak sınırlı bir Rus varlığı.Niye sınırlı? Türkiye’nin ihtiyacı Rusya’nın sınırsız olarak bölgede varlığını göstermesi. Bize kuvvet lazım. Türkiye’nin bağımsızlığı için bize kuvvet lazım. Aynı İstiklal Savaşı’ndaki gibi. Atatürk İstiklal Savaşı da ne yaptı? Rusya’yı cephenin içine çekmeye çalıştı. Aynı Atatürk gibi bugün yapmak durumundayız.Son tablomuzu da gösterelim, sonrasında bütününü yorumlayalım. Türk savunması temel konular ve ana ekmenler. Konu, Türk-Amerikan savunma ilişkileri, olumlu Rusya-Ukrayna savaşı iş birliğini teşvik ediyor diye tanımlanıyor. olumsuz Yunan lobisi kongre güçlerini süreçlerini geciktirebilir diye. Yani bir olumsuzluk unsuru olarak Yunan lobisi burada tanımlanmış.Yunanistan bile değil.Yunan lobisi. Belirsiz denilen Trump’ın kabinesi kişisel desteğine rağmen potansiyel sinah anlaşmalarını baltalayabilir. Bakınız temel konular ve ana etkenler tablosunda Türkiye ve ABD savunma ilişkileri aslında tanımlananlar bunlar.Tabloların tamamı hakkında şunu söyleyebiliriz, bu tablo Washington’dan yazılmış. Biraz evvel siz dediniz ya Washington’da da onların bir ofis karargahları var. Bence bu Ankara’dan yazılan bir tablo değil. Ankara’dan yazıldıysa bile tamamen Washington ruhuyla yazılmış. Anceta Washington’un ve İsrail’in kontrolünde olan örgüt. Başından beri böyle. Biz bunu ta başından beri söyledik ve darmadağın olmuşlardı çeşitli televizyon programlarında. İşin gerçeği budur. Bu aynı zamanda AK Parti açısından da son derece uyarıcıdır. Yani AK Parti’nin stratejik kuruluşu buysa o zaman Sayın Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanımızın da vay haline diyeceğim yani onu devirmek isteyen Amerika’nın tamamen AK Parti’nin koynunda ve içinde kuvvetleri var. Yani, onu çok iyi görmemiz lazım.Efendim, bu 110 sayfalık bir rapor. Bu tavlolarda bazı şeyler özetlenmiş ama özetlenmeyen bölümleri de var. Bir iki ayrıntıyı sormak istiyorum. Raporun Türk-Amerikan ilişkileri bölümünde Suriye’de PYD konusunda ABD ile bir uzlaşı ortamını sağlanabileceği belirtiliyor. Ve bir senaryo işleniyor. Bu senaryoda diyor ki, Türkiye ve ABD, PYD meselesine karşılıklı kabul edilebilir, bir uzlaşıya ulaşabilir. Bu durumda ABD, Türkiye’nin güvenlik endişelerini kabul ederek, PYD’ye verdiği askeri ve siyasi desteği.Sınırlarken.Türkiye’de Suriye’nin kuzeydoğusuna geniş çaplı askeri operasyonlardan kaçınabilir.Kaçınacağı zaman zaten sınırlamasına bile lüzum yok. sen oraya bir operasyon yapmazsan PYD varlığına o da kafa tutar. Bu işte Öcalan planı. Sonuç itibariyle Seta Öcalan planına bir rapor yazdı.Bu kısmı önemliydi. Yani PYD’ye açtığı operasyon yapmamanın teorisini yapıyorlardı. Bir kısmı daha var. Diyor ki Türkiye Çin, Fransa ve Rusya gibi küresel güçlerle rekabetin yanı sıra bazı bölgelerdeki siyasi istikrarsızlık ve terörizm ilişkileri gibi zorluklarla da karşı karşıyadır 2025’te.Peki Çin, Fransa ve Rusya rakip çok enteresan. Amerika hiç yok, İsrail hiç yok.Üç rakip tanımlanıyor.Amerika yok, İsrail yok. Türkiye’ye tehdit, Çin, Rusya ve Fransa’dan mı geliyor? Bakın, Fransa diyerek Atlantik İttifakı’na biraz böyle yaklaşır gibi oluyor ama Atlantik İttifakı’nın asıl merkezi güçleri bölgemizde kim? Amerika ile İsrail. Türkiye’yi tehdit eden güçler de bunlar. Bunlarla rekabet yok. Çünkü baştan sona Amerika ve İsrail’in güdümünde, uyumlu bile demeyeceğim, bu SETA raporu, bir CIA ajanına yazdırsalar böyle yazar. Bir daha söylüyorum. SETA raporunu bir CIA ajanına yazdırsalar, bir Mossad ajanına yazdırsalar bu raporu yazar. Çünkü onlar da akıllı, onları yazarken böyle bir takım perdeler, kamuflajlar, gizlemeler falan da yapmak zorunda. Bir daha söylüyorum, üçüncü defa. Bir CIA veya Mossad ajanına yazdırsa sete bu raporu, aynen böyle yazar.Bunu rica ediyoruz KC kısmına da yazalım Sayın Genel Başkan’ın ağzından. Mahşete ifade etmiş oldunuz.Aslında raporda size, bize, hepimize bir gönderme de var. Şöyle bir cümle diyor. Diyor ki, Türkiye’de kötü niyetli birey ve kurumların eksen kayması suçlamalarına rağmen NATO’nun vizyonu, hedefleri ve amaçlarına bağlı kalmaya devam edecekler.Suçlama diye bir şey yok. Sonuç itibariyle Türkiye’yi hiçbir zaman Atlantik denetiminde tutamayacaklar. Türkiye’nin stratejik gidişi Asya’da yer almaktır ve Asya uygarlığının önce ülkelerinden biridir. Türkiye Asya’nın herhangi bir ülkesi değildir. Yükselen Asya uygarlığının öncüleri eski imparatorluklardır. Onlar kim? Türkiye, Rusya, İran, Çin. Bunlar dört büyük imparatorluk, aynı zamanda bugün Atlantik tehdidine bütün dünya çapında karşı koyan cephe ülkeleridir. Türkiye, İran, Rusya, Çin. Bunlar 20. yüzyılın başında 1905 Rus devrimi, 1967 İran devrimi, 1908 Türk Hürriyet devrimi, ondan sonra 1910 Meksika devrimi, 1911 Çin devrimi orada da beraberlerdi Türkiye, Rusya, İran, Çin. Sonra 1920’lerden sonra Türk devrimi 1920, Sovyet devrimi 1917, Türk devriminden önce. Ondan sonra Çin’de Mao’nun önderliğindeki devrimci yükseliş, Hindistan’ın kurtuluş sömürgeciliğe karşı savaşı. Bugün de dikkat ederseniz hep Türkiye, İran, Rusya, Çin bunlar Asya uygarlığının öncü ülkeleri. Türkiye’nin böyle tarihi bir konumu var bu süreçte. Bunu hiç kimsenin önlemesi mümkün değil. 2000’li yıllardan sonra hep neyi tespit ediyordu? Diyorlardı ki Türkiye’nin Asya’ya yerleşmesi önlenemez. Türkiye’nin çıkarları Asya’dadır. Bakın CIA Türkiye’nin çıkarlarının Asya’da olduğunu açıkçası tatlıyordu. Çünkü bunlar tabi ciddi kuruluşlar. CIA’da Amerika strateji kuruluşları da ciddi kuruluşlar. Propaganda kuruluşları değil bunlar. Türkiye’nin çıkarları Asya’dadır diyordu. Asya’ya yönelişli Türkiye’nin önlenmesi ne yapılır? Türkiye yaralı gitsin. Türkiye Asya’da güçlü bir ülke olarak yaralmasın, onun ayağına çelmeler takalım, ondan sonra ona mızraklayalım vesaire, elini kolunu kesmeye çalışalım. Onun için Türkiye Asya’da madem yaralayacak, orada yaralı olarak yaralsın, bizim karşımızda kuvvetli bir Türkiye olmasın. Amerika’nın politikaları bugün bu. Bu, SETA’da bir Amerika bağımlısı kuruluş olarak. Ben SETA’nın doğrudan Amerika’dan yönetildiği kanısındayım. Yani AK Partili, AK Parti’nin yönettiği bir kurum da işte kafası bozuk, Türkiye’nin menfaatlerini çok iyi görmüyor değil. Bu doğrudan doğruya ancak Amerika’dan doğrudan yönetilen bir kurumun yazabileceği bir rapordur. Onun için dedim ya, CIA veya Mossad ajanına verseler raporu ancak böyle yazar. Bu da tabii hem Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için hem de AK Parti için çok kuvvetli bir uyarı. Kimlere teslim etmişler kafalarını, stratejik kuruluşlarını?Atlantik’te üç merkez söylesek herhalde Washington, Brüksel, Berlin denir. Bu üç yerde de ofisi var.Brüksel, Berlin merkezi ve NATO’nun merkezi. Başlıkta zaten Amerikan emperyizminin merkezi, Berlin’de yani antik sisteminin ikinci büyük ülkesi Almanya’nın merkezi. Valla bunlar herhalde aydınlık okuyucularını ve kamuoyunu Aydınlatacaktır değil mi bu raporla ilgili?Bu raporu önceki gün manşet yaptık. SETA’nın hayalindeki Türkiye, Atlantik’e yakın komşulara uzak diye. Çok ayrıntılı bir şekilde verdik. 110 sayfalık bir rapor. Bundan sonra ayrıntıları işlemeye devam edeceğiz.Bence bir takım ulusal kanalda bazı değerlendirme paneller vesaire de düzenleyebiliriz. Yani bir takım strateji uzmanları ile bu raporu döne döne ve kamuoyu önünde konuşmak lazım.Ve bu görüşlerin yalnızca bir düşünce kuruluşuna ait olmadığı da gözüküyor. Yani dışları içerisinde de örneğin çok kuvvetli fikirler buna yönelir.Uygulamalarla da uyumlu olabilir.Sayın Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ve AK Parti yönetimi de bu strateji kuruluşunu dağıtmadığına göre, başına bir takım ve içine bir takım milli unsurları getirmediğine göre, demek ki bu strateji kuruluşundan memnun. Sonuç itibariyle bu kuruluş aynı zamanda bir kamuoyu yaratıyor. Sırf fikir, strateji ve siyaset sunmuyor AK Parti’ye, aynı zamanda bir kamuoyu da yaratıyor. Değil mi? Bir propaganda aracı, oyunu da var.Efendim süreniz azalıyor, diğer konularımız var.Ama bakın bunların ömrü tükenmektedir. Türkiye öyle bir yere doğru gidiyor ki, başlık bir Türkiye olacak. denetiminden Türkiye kurtulacak, ekonomik bakımdan, boşbatağından çıkmamız da buna bağlı. Güvendiğimizi sağlamamız da buna bağlı. Türkiye’nin parçalanmasını, özel sözüm ona Kürdistan, 2. İsrail Devletleri’ne falan kurulmasını önlemek de buna bağlı. Dolayısıyla bu SETA falan filan gibi kuruluşların ömürleri şeydir, günleri sayılıdır. Ömürlerinin sonları gözükmüştür. Bir diğer konu, bağımsız, başı dik, üreten bir Türkiye’de bu kuruluşların yaşama şansı yok.Bir diğer konumuz son günlerden en çok konuşulan konularından biri, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ göz altından tutuklandı. Hakkında açılan soruşturmanın kapsamı, halkı kim ve düşmanlığı alenen tahrik etmek. Savcılığın Sevkiyası’nda 2020 ile 2024 yıllar arasında sosyal medyadan yaptığı 11 paylaşıma yer veriyor. Özellikle Bu Kayseri olayları hatırlanacak da Suriyelilerle ilgili bir kışkırtma girişimi yaşanmıştı. O olaylarda 25 emniyet mensubu ve bir itfaiye personelimiz de yaralanmıştı. Bu olaylarda da etkin rol aldı değerlendirildiği için. Mahkemede kuvvetli şüpheler olduğu gerekçesiyle. tutukladı. Bu konudaki görüşlerinizi merak edeyim.Önce şunu söyleyelim. Burada bir siyasi tavır söz konusu bu olaya karşı, bir de yargı ve hukuk açısından tavır söz konusu. Vatan Partisi Genel Başkanı olarak siyasi tavrı ifade edeceğim. Ben burada bir hukukçuyum ama konu yargıya intikal etmiştir. Ümit Özdağ’a isnad edilen suç işledi işlemedi, o konularda konuşmayı ben yerinde bulmuyorum ama bizim başından beri daha İYİ Parti kurulurken, ki İYİ Parti’nin kuruluşunda da Ümit Özdağ vardı. Ne dedik? Mhp’yi bölmek, parçalamak Amerika’nın planları içerisindedir. O plan da bir kere yarandı. Daha sonraki adımda İYİ Parti içindeki bölünmelerde de daha kışkırtıcı, ve Afganları ve Suriyeli göçmenleri Türkiye’deki hedef alan, onları düşman ilan eden kışkırtıcı politikalar izledi ve bunu aktif bir şekilde, hatta ortalıklara düşerek falan yaptı. Şimdi kim Afganlı ve Suriyelileri düşman alır? Arkasını Amerika’ya ve İsrail’e dönenler, yani Amerika ve İsrail düşman değil, yahut da tehlike değil, diyelim düşman kavramını kullanmayalım. Amerika-İsrail tehdidi yok. Ne tehdidi var? Ümitimiz daha güzel. Türkiye’de Afganlı fukaralar, çobanlar, göçmenler ve Suriyeli göçmenler, esnaf da şuydu, buydu, çalışanlardı falan. Bunlar Türkiye için tehdit oluyor. Tabi bu doğrudan dolayı bir Amerika ve İsrail projesi tahra. Dolayısıyla bir proje partisi olarak çıktı. Zaten İYİ Parti bir proje partisiydi. İYİ Parti’den yumurtlanarak çıkan Zafer Partisi o da projenin projesi oldu. Projenin projesi yani proje üstü kare, proje karesi bir parti olarak ortaya çıktı. Bu proje partilerinin Türkiye siyasetinde ömürleri sınırlıdır. Proje başarısızlığa uğrayınca bu partilerin de hayatının bittiğini görürüz. Onun için böyle Afgan, Suriye düşmanı siyasetlerinin Türkiye’de geçerli olmayacağı bir sürece girdik. Amerika ve İsrail tehdidini görmeyen, hatta o tehditle birleşen. Çok önemli şeyler var, Mossad’la görüşmesi. Siyasi parti başkanı İsrail’e gidip de Mosad’la niye görüşür? Mosad’la görüşeceği bir siyasi partinin ne var ki bu bir dedikodu değil, kendisi söylüyor Mosad’la görüştüğünü falan. Sonuç itibariyle bunlar anlaşılabilir durumlar, anlaşılmaz demiyorum. Onun Afgan ve Suriyeli düşmanlığıyla da doğrudan doğruya bağlantılı. Ama ben burada bunu ceza hukuku açısından incelemiyorum. Siyasi açıdan inceliyorum. Siyasi bakımdan ve Türkiye’nin geleceğine, çıkarlarına, üretim ekonomisine, bağımsızlığına, bütünlüğüne karşı siyasetlerin temsilcisi maalesef. Aslında açıklamalar da var.Yani özellikle Musab bağlantısının üzerine kendi direkt ağzından canlı yayınıza ifade ettiği ifadeler var. Aydın’ın gazetesinde onunla ilgili bir haber de vardı, onu da paylaşalım. Yani bir iddiadan öte kendisinin bizzat… Hürriyet.Aleyhine’nin programında falan Musab’la görüşüyoruz.Az önce göstermişti arkadaşları.Ondan daha önemlisini söylüyorum. Mossad’la görüşmeden daha önemlisi Suriyeli ve Afganlıları Türkiye’de hedef almasıdır. Çünkü orada bir iş fiile dökülüyor. görüşmede ne konuştu, ne konuştu, niçin görüştü, Türkiye’yi savunmak için görüştü falan da diyebilirsiniz. Ama Afgan ve Suriyelileri hedef alan bir politika ve eylemin içine girdiği an zaten o anda Amerika ve İsrail’in politik hedeflerinde rol üstlenmiş oluyor. Onun için bu daha önemli. Yani ben onun için sosyal medyada işte bu tür itiraflar vesaireden daha çok Zafer Partisi’nin Amerika ve İsrail güdümlü tavrı Afgan ve Suriyeli göçmenleri hedef almasına ve bugün de bakın Ne oldu? Zafer Partisi kendi genel başkanıyla dayanışma çabalarında Atlantikçi güçlerle aynı mevziye girdi. Dostluğunu ilan etti PKK ile.Demirtaş ile Özdağ aynı.Cephede sabır aldı. Ve tamamen Atlantikçi kuvvetler sahip çıkıyor. Dolayısıyla Bunlar tabii Zafer Partisi içinden de milli olan unsurlar itiraz etmeye başladılar ve ne oluyor dediler biz PKK ile yan yana bir dayanışma içerisine girdik falan diye. Bunlar tabii çok anlamlı ve bu partinin de geleceğinin olmadığını gösteriyorlar. Yargı başka, yargı ise nedir? Suç unsuru var mı? Yani nedir? Siz söylediniz başsavcılığı İstanbul’un iddianamesinde ne diyor? Türkiye’de kim ve davet eken, kim ve düşmanlığa toplumu tahrik etme eyleminden bahsediyor. Bunun da eylemleri var, Kayseri’de, şurada, burada. Onlar da zaten bütün televizyon kameraları önünde olan eylemlerdi ve açık siyasetlerdi. Onun değerlendirilmesi bize ait değil, onu mahkeme yapacak. Ben oraya girmiyorum. Burada siyaset benim için yeterli. Tamamen Amerika-İsrail güdümlü bir siyaset gütmesi. Bu tek başına süs süs oluşturmaz ama iş. Eğer hakikaten toplumu kim ve adavete, düşmanlığa tahrik eden bir eylemleri, fiilleri varsa o, mahkemenin takdir edeceği bir husus.Peki, çok uç bir şekilde programda, kendi programlarının adıyla getirdin.Programların nasıl ucu? Hatırlayacaksınız, İYİ Parti’nin programını açıklarlarken, Ümit Özdağ o zaman NATO yandaşı olduklarını, Amerika ve İsrail dostu olduklarını falan çok açık bir şekilde ifade etti. Galiba İYİ Parti’nin programında o mu? O dış politika kısmının yazılmasında onun olduğunu hatırlıyorum.Ama daha açık Zafer Parti’nin kendi programında. İsterseniz çok hızlı onları da gösterelim. İzleyicilerimiz de bir yorum yapmayacak.Kendi programında.Suriyeliler göçle ilgili açıklamalarda öyle bir ifrada varıyor ki neredeyse Türkiye’nin bütün kriz başlıkları tamamı Suriyeliler ve Afganlar bunun problemi gibi.Suriyeliler de Suriyeli ve Afganlı göçmenleri hedef aldığın zaman da Kürdistan’ın kurma projesine tam manasıyla teslim olmuş olursun. Onun için Kürdistan, Mürzistan’a karşıyız falan gibi laflar da palavra oluyor sonuç itibariyle. Bunlar da bir örtü oluyor.Ekonomik krizin sorunu ne Suriyelilerin üstüne? Direkt ifade bu şekilde. Türkistan’ın işsizlik sorunudan…Ayrıca İsrail yok. Batı’dan dayatılan ekonomi programları falan yapıyor.Türk insanının işsizlik sorunu da derinleşecektir diyor bu görüşün yüzünden. Türk çocukları Suriyeli ve diğerlerinin eğitim sistemine uyum sorunlarından dolayı bir sonraki görsel gelirse…Yani Türkiye’deki bütün sorunlar geliyor Suriye ve Afganlı döşmenlerde düğümleniyor. Ama Türkiye’nin tarımcısı, Türkiye çarşıları, Türkiye’nin tarımcısı öyle demiyor. Türkiye’nin tarımcısı diyor ki Afganlar bizim için çok önemli bir iş gücü. Onlar olmazsa koyunlarımızı, sırlarımızı kim otlatacak? Çoban balığımızda kim iş gücü olacak diyor. Sanayiciler de yine ve çarşılarımız da Suriyeli ve Afgan göçmenlerin Türkiye ekonomisi için önemli bir iş gücü olduğunu ifade ediyorlar.Hastane sağlıksız hizmetlerinden kalitesizliği azalması Suriyelilere ve Afganlara bağlanıyor. Uzun süre boyunca kaybolmuş hastalıkları bunlar yeniden getirmişlerdir.Şöyle tekrarlamaya lüzum yok. Ama bir özeti şu. Amerika ve İsrail üzerini örtüyor. Bütün tehlikeler Suriyeli ve Afganlı fukara misafirlerimizden geliyor.Devam edelim. Bu NATO ve ABD ile ilgili kısmı da hızlıca gösterelim izleyicilerimize. Bu yine Filistin davası Türk milletinin değil, Arapların davasıdır.Bu da tam Amerika’nın. Ama bunu Türkiye’de bu kadar cesur söyleyen adam yok.Bu İsrail’in yanındaydı. Ben İsrail’in yanındayım.Bakın Türkiye’de en Amerikancı güç bucağı bu kadar cesur değil. Bu kadar cüretkâr değil. Filistin davası Türk milletinin değil, Arapların davasıdır diyen Türkiye’de bu kadar cüretkâr bir Amerikancı yok. Bu kadar cüretkâr bir İsrailci değil. Türkiye’de İsrailcilik bu kadar kahramanca ifade edilebilir. İsrail’in ve Amerika’nın kahramanı ancak bu şekilde konulur.Devam edelim. Yine programdan ABD ve NATO başlığı. ABD Türkiye’nin önemli bir tekleri arasında yer almaktadır. ABD ile ülkemiz arasında derin, çok yönlü ve köklü bir iş birliği mevcuttur. Partimiz bu iş birliğinin eşit, saygın, egemen iki ülke ilişkileri olarak geliştirilerek devam etmektir.Ama işte bu yeter bence de. Amerika ve İsrail yandaşlığı için programlarına koymuşlar.Yine son Batı kısmını da okuyalım, orada daha da derinleşiyor konu. Daha açık tarif ediliyor. ABD ile ilgili ilişkilerimiz yanında NATO çerçevesinde yakın ilişkilerimiz vardır. Birbirimize yapılmış saldırı, hepimize yapılmış anlayışını temel alan NATO bünyesindeki ilişkiler, Türkiye’nin savunma, güvenlik ve dolayısıyla dış politikasını etkileyen bir unsur olduğunu, bunun Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu katkı yapması gerektiğini düşünmekteyiz diye de devam ediyoruz.Yani sonuç itibariyle Kürdistan falan kuran, bugün herkesin gözü önünde, bugün Türkiye’de Kürdistan’ı Amerika ve İsrail’in kurmak istediğini neredeyse %99’a yakın kabul ediyor. Bunu PKK’da kabul ediyor. PKK’dan daha PKK’cı bu. PKK diyor ki biz Amerika ve İsrail’le birlikte NATO ile Amerika ile İsrail’le birlikte Kürdistan’ı kuracağız diyor. Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi ise NATO’yla birlikte Türkiye’nin savunmasını yapacağız diyerek yani tamamen Türk milletinin gözüne bir kum toz atıyor ve körleştirmek istiyor ve Amerika adına tam manasıyla bir kara propagandanın aleti konumunda. Yani bir kara propaganda programıdır Zafer Padişah’ın bu programı. Çok uyarıcı. Birçok insan anladığıma göre Zafer Partisi’nin programını okumadan o partiye katılıyor. Mesela Beyazıt Karataş, Emin Gürses kim yolladıysa onu oraya birisinin yolladığını söylüyor. Kim yollar? Amerika yollar ancak. Zafer Partisi’nin birisine yollayacaksa Amerika yollar, başkası yollamaz.Bir noktayı biraz daha açarak, aslında başka bir tehdit ile de dikkat çekmek istiyorum. Mesela Türkiye’nin açık kapı politikasına itiraz etmek siyaseten bir eleştiri olabilir. Yani Türkiye bu kadar göçmeni almamalı, kapılarını herkese açmamalı. Ama Ümit Özdağ başka bir şey yapıyor. Yani Suriyelilere hedef alarak bir denkli darbe.Bir iç kardeşlik… O var ama bir de daha önemlisi Amerika ve İsrail’i gizliyor tehdit olarak, onun yerine Suriyeli ve Afganları tehdit olarak gösteriyor. Ayrıca Ayrıca Amerika-İsrail’in Türkiye’nin içini karıştırma, iç cepheyi bölme, iç cephede zaaflar yaratma siyasetlerini aktif bir şekilde, eylemli olarak hayata geçiriyor. Yani o Suriyelilerin üzerine, Afganların üzerine Türk kamuoyunu sürmeye çalışması, çatışmalar yapmaya çalışması tamamen Amerika-İsrail gözümlü siyasetler ve uygulamalar bunlar. Sırf siyaset değil, pratiğine de girdi.Peki ki bu gibi kışkırtmadan neticesinde ya da buna benzer, Türkiye’de bir iç kargaşalık.Ya da renkli darbe temin ediliyor mu? Afgan ve İsrail düşmanlığından Türkiye’de bir iç çatışma ihtimali sıfır. Afgan Suriyelilerden İsrail. Afgan ve Suriyelilerin de düşmanlıkla bir iç çatışma çıkarma şansı yok Amerika’nın. Ama iç çatışma nereden olabilir? Yani Türkiye’nin ekonomik gidişindeki zaaflar, halkın yoksullaşması, hoşnutsuzluklar, bunlar Amerika tarafından ve Batı tarafından kullanılmaz. istemiyor ve bir takım hazırlıkları var. Renkli kalkışma planları ve hazırlıkları olduğu çok açık. Bunu devletin de fark ettiğini görüyoruz. Yani çeşitli emniyette alınan tedbirler, ondan sonra çeşitli açıklamalar vesaire. Yani Türk Devleti de bir takım renkli kalkışma planlarına karşı uyanıklık içinde diyebiliriz. Son günlerde.Ayşe Barım’ın tutuklanması üzerinden bir Gezi tartışması açıldı ve Gezi’nin de bir renkli darbe olduğuna yönelik eleştiriler geldi. Türkiye’de yeni bir Gezi, yeni bir renkli darbe girişimi ya da bunu kim kışkırtır ve kimler buna katılır ve bu nasıl önlenir sizce?Renkli darbedeki önemli kuvvet Cumhuriyet Halk Partisi yönetimidir. Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin bu tür eğilimler içinde ve planlar içinde olduğuna dair bazı işaretler var. Yani ben CHP’nin bütününü bu şekilde kesinlikle suçlamıyorum. Ama CHP’nin büyük çoğunluğu bunu istemeyecektir. Ama Cumhuriyet Halk Partisi yönetimin PKK ile böyle çok sıkı sıkı iş birliği halinde olması ve bir takım böyle zaman zaman renkli kalkışmaları atara getirecek ifadeler kullanmaları ondan sonra CHP yönetiminin bunlara alet olabileceğini düşündürüyor. Ve bunu bir iktidar projesinde ve Amerika ile bağlantılar ve Avrupa ile bağlantılar nedeniyle de bir vazife olarak gören CHP yönetimi var. CHP yönetimi diyorum, bizzat Özgür Özel’in temsil ettiği ve buna karşı gözde görülen bir şey de yok. Muhalefette şu anda yok. Yani bu eksende PKK ile dostluğa karşı çıkan, PKK ile beraberliğe CHP içinde karşı çıkan kamuoyu önünde açık tavır alan bir tavır gözükmüyor. Duyuyoruz bazı bundan hoşnut olmayan şikayetçi olan CHP içinde önemli insanlar var ama bunlar daha bu şikayetlerini kamuoyu önünde açıkça ortaya koymuyorlar. Bu CHP’nin gidişatı hakkında bir seçenek yani vatansever, Atatürkçü, altı oku savunan bir seçenek şu anda CHP içerisinde ortaya çıkmış değil. Ama aldığımız bazı bilgiler ve ondan sonra haberler bazı tavırlardan böyle bir eğilimin olduğunu görüyoruz. O olmaması mümkün değil zaten. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi büyük bir parti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin büyük vatansever kitlesi var ve o yalnız kitle değil, CHP yönetiminde de ve Cumhuriyet Halk Partisi’nde geçmişte yönetimde önemli görevler yapmış insanlar arasında da bu vatansever ve CHP’nin TKK ile işbirliğinden şikayetçi olan, Amerika planlarına uyumlu halinden şikayetçi olan önemli insanlar var. Onlar herhalde çıkacaklardır. Türkiye’nin beklediği budur.Bu renkli darbelerin aslında tencereden çıkacağını söylediniz biraz ekonomik koşullar nedeniyle.Renkli darbe çıkacak demiyorum bakın ama böyle bir şey var. Gezi ile ilgili de birkaç cümle söyleyeyim. Gezi’de hakikaten iki kuvvet vardı. Biri Batı’nın ondan sonra kuvvetiydi. İçinde PKK’lılar çok yoğundu. Sahte soldular PKK’lılar. Ondan sonra CHP kısmen falan. Böyle bir renkli darbe kuvveti vardı Gezi’nin içinde. Ama Vatan Partisi’nin önderliğindeki Mustafa Kemal’in askerleri izleyen çizgi o kuvveti etkisiz hale getirdi. Bir süre sonra ne oldu? Türk bayraklı ve Mustafa Kemal’in askerliği biz diyenler özellikle Anadolu’dan başlayarak Gezi Hareketi’nin önderi haline gelenler. Ve Gezi Hareketi’nde o Atlantikçi kuvvetleri bertaraf ettiler. Dolayısıyla Gezi Hareketi vatansever bir çizgiye oturdu, PKK’yı da tasfiye etti Gezi Hareketi’nin içinden. kitleselleştikçe Gezi Hareketi içindeki vatan karşılığı, Türkiye’ye karşılığı, bayrak karşılığı, bölünmeden yan alan kuvvetleri etkisiz hale getirdi. Vatan Partisi’nin o çok büyük bir başarısıdır. Orada Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganıyla, Mustafa Keser’in askerleriyiz sloganı çarpıştı. adamlar utanmadan PKK ve yandaşları Mustafa Keser’in askerleriyiz diye bir slogan ürettiler. Güya espri yapıyorlar falan filan Mustafa Kemal’in askerleriyiz’e karşı. Hatta CHP yönetiminde de orada hatırlıyorum Mustafa Kemal’in, biz askeri değiliz, Mustafa Kemal’in Nesi izlediler?Mustafa Kemal’in Yurttaşları izlediler.Yani asker kelimesinden hoşlanmıyorlar. Asker düşmanlığı da Türkiye’de bölücülüğün ve vatan düşmanlığının en bariz görüntülerindendir. Yani askere, orduya düşmansan tabii Türkiye’ye düşman olursun. CHP yönetiminde de böyle, Mustafa Kemal’in askerleri değiliz, yurttaşlarıyız falan gibi saçma sapan. Mustafa Kemal’in askeri olmak anlamda. Yani askeri olmak da nedir? Mustafa Kemal’in bağımsızlık davası, demokrasi davası için ben her şeyi göze alıyorum demek. Askeri olmak değil mi? Yoksa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri onun ötesinde ben hayatımı ortaya koyuyorum bu dava için ve Mustafa Kemal’le olan ilişkim de en ileri düzeydedir. Bu anlamda Mustafa Kemal’in askeri.Zaten hiç tutmadı.Bunlar tutmadı. Türk Bayrağı’na karşılardı. Türk Bayrağı’nın altında da ezildiler. Türk bayrağının en sonunda ne oldu? Bu Moda’ya kadar uzanan Kadıköy’de büyük gazven adam resimi yapıldı. 1,5-2 milyon insan emniyet raporlarına göre Vatan Partisi Önderliği’nde sizler onun başındayız.Keste ben vardım, sınırcılığı ben yapmıştım.Vatan Partisi Önderliği’nde Kadıköy’den Moda’ya kadar uzanan 1,5-2 milyon insanın toplandığı Türkiye tarihinin en büyük mitinglerinden biri oldu.Çok sayıda o dönem örgüt de böyleydi.Ve orada PKK, MKK sıfırlandı. Mesela o Gazlana’dan bitinginde Türk bayrağı… Yenicik.Tarlası gibiydi her yerde. Her yerde Türk bayrakları vardı. Yenicik Tarlası gibiydi.Yenicik Tarlası gibi ve PKK falan düşman hale gelmişti yani Gezi Hareketi’nin orada. Fakat burada bir şey ekleyeyim. Bugün tartışmayı Gezi Hareketi üzerinden götürmemek lazım. Burada Gezi Hareketi nedir diye sorduğunuz için gerçekleri ifade ediyoruz fakat burada bir ayrılık, gayrılık çıkartmamak, bugünkü mevzide buluşmak çok önemli. Yani Gezi şöyleydi, böyleydi, bırakalım, şurada buluşalım. Amerika ve İsrail’in, bir sözüm ona Kürdistan, gerçekte 2. İsrail planının karşısında vatanımızı, Türkiye’nin üretim devrimini ve üretim ekonomisini savunuyormuş, savunmuyormuş. Cephe burada. Cepheyi burada kurmak lazım yoksa Gezi Parkı’nın yorumunda cepheleşmek faydalı değil.Peki sizce bu renkli darbelerin panzehri nedir?Renkli darbelerin panzehri aynı Gezi Hareketi’nde olduğu gibi halk hareketidir. Bakın Gezi Hareketi’nin Atlantikçi kuvvetlerin kontrolünde gelişmesini önleyen ne oldu? Gezi Hareketi’nin halk hareketine dönüşmesi oldu. Yani ilk başlarda diyelim onlar bu şeyde Taksim bilmem ne şeyinde falan çok rezil görüntüler vardı değil mi? Yani utanılacak görüntüler vardı ama Türkiye Gençlik Birliği, Vatan Partisi’nin kuvvetleri, diğer üst sefer kuvvetler ve Genel Halk Hareketi ne yaptı? Gezi Hareketi içerisindeki Atlantikçi, Bölücü ve PKK yandaşlarını ve PKK’nın kendisini tasfiye etti. Halk Hareketi tasfiye etti onu. Bugün de renklik kalkışmaya karşı, tabii devletin bir iradesi var, güvenlik güçleri var ama onlarla problemin çözülmeyeceği, tabii en sonunda onların da en sonunda orada da kuvvet kullanmada cesur olunacaktır ama esas önleyecek olan nedir? Bugünkü işçi hareketidir, esnaf hareketidir, halk hareketidir ve gençlik hareketidir. Türkiye’de öyle bir kitle hareketi gelişiyor. Polonez gıdada işçi hareketi başarı kazandı. O işçiler bizim yılbaşı kutlamamıza toplu olarak geldiler. Devamlı işçi hareketinde başarılar oldu. Çayırhan işçi hareketi madenciler ve enerji işçilerini birleştirdi ve çok önemli bir kararlı özelleştirmeye karşı olan Dolayısıyla Atlantik’in Türkiye’ye dayattığı programla cepheden göğüs göğüse dolaşan bir iş hareketi, dövüşen bir iş hareketi.Atatürk iş başkanlar kurulu da orada.Türk İş gibi çok önemli bir kurum Ergün Atalay’in başkanlığında. Sayın Ergün Atalay, Türkiye için bir güvencedir. Ergün Atalay’in ve Türk İş yönetimini ve Türk İş’in varlığı. Onlar da burada vatan ve emek cephesinde sağlam duruyorlar. Türkiye çok doğru bir strateji kurdu, vatan ve emeği birleştirdi, bütünleştirdi. Türkiye’nin zaten önündeki mücadelede vatan ve emek mücadelesidir. Aydın’ın da başlığında ne yazıyor? Vatan, emek, namus. Rahmetli Atilla İlhan’ın da sloganlarıydı bunlar. Namus sözcüğü çok önemli bir sözcük. Sonuç itibariyle o renkli kalkışmaların panzehiri Türkiye’deki emekçi hareketidir, işçi hareketidir, esnaf hareketidir. Esnaf hareketinde de bakın Darende esnafı, Darende’nin çarşısındaki dükkanları yıkmaya kalktılar. Çok başarılı bizim Seçimettin Erdoğan dairende ilçe başkanımızın önderliğinde dairende esnafı iyi mücadele verdi ve şehircilik bakanımız da çok güzel tavırlar aldı ve iptal ettiler. dükkanların yıkılmasını. Fakat şimdi birden yeniden hortlattılar o mücadeleyi ama orada esnaf yine %100’e yakın imza topladı ve o ikinci girişimleri de o dükkanların yıkılması yönündeki ikinci girişimleri de iptal olacaktır. İkincisi çok büyük bir mücadele oldu. Salepçioğlu işranında. İzmir’de. Onları da tebrik ediyoruz. Orada da bütün esnaf birleşti. Muhammed Bey’in başkanlığında çok başarılı bir mücadele yürüttü ve mücadele sırf Salepçioğlu-İşan’ın mücadelesi değil, doğrudan doğruya İsrail’in planlarına karşı ve İsrail’in aleti olan bir takım sözde vakıflara karşı mücadeleye dönüştü. Orada da çok iyi kurdular stratejiyi. Vatan Partisi ile çok güzel uyumlu ilişkilerle esnafımız doğrudan doğruya o İsrail’in Salepçi oğlu İshan’ın bir İsrail planına dönüştürme çabalarına karşı tavır aldılar. Orada da başarı kazandık, iptal edildi. Ve yine esnaf mücadeleler var.Esnaf mücadelesi de çok önemli.Türkiye’de esnaf önemli bir güç. Genellikle muhafazakar bir konumdadır ama şimdi ilk defa Türkiye’de esnafın bir önemli mücadele cephesine girdiğini ve cephesini Amerika ve İsrail’e çevirdiğini görüyoruz. Bu da Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli bir güvence. Gerçek hareketi zaten Türkiye’nin antemperist mücadelesinde gençlik, jöntürkler her zaman önemli rollerdedir.Bir de az önce görselliğe getirdiği arkadaşlarımızı tekrar hatırlatalım. Çünkü bu renkli devrimlerin teorisini yapma anlamında Ağustos 2024 415. teori sayısı da çok önemli bir dosya kapakla çıktı. Emperyalist silah renkli devrimler sayısı. Bu sayıyı da bir kez daha öneriyoruz izleyicilerimize. Bir elimde Bir önemli diğer başlığa geçelim. Aslında bir reklam arası için eğer uygunsak bir ara verebiliriz. Aranın ardından da devam edebiliriz. Şimdi çıkış yolunda bir ara veriyoruz. Yine önemli başlıklarımız var. O yüzden aranın ardından yine karşınıza olacağız. Aranın ardından çıkış yolu devam ediyor. Çok sayıda konuyu konuştuk. Aslında gerçekten aşağı yukarı 10 başlık işledik ama hala çok önemli konu başlıkları var. Onlarla devam ediyoruz. Hepimizin bildiği üzere İstanbul Baro seçimlerine ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığımızın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının bir kararıyla seçimler Yenilenecek.Yenilenmeyecek.Daha doğrusu…Yenilenme meselesi yok. Şu anda seçimin yenilenmesine yönelik bir baro toplantısı yok ama Başsavcılık baro yönetimi hakkında bir soruşturma başladı. Ona karşı baronun bir kendini korumak için yaptığı bir toplantı söz konusu. Seçim yenilenmiyor. Seçimde bir genel kurul değil.Siz bu gelişmeyi nasıl yorumlarsınız Sayın Genel Başkan?Bakın İstanbul Barosu yönetimi çok açık bir şekilde Türkiye’de PKK ile birlikte hareket ediyor. Zaten bugünde bir önemli haber vardı. Baro Yönetim Kurulu’ndan bir üye Avrupa’dan dönüşünde tutuklandı diye öğrendim. Ya da gözaltına alınmış olması lazım. PKK ile doğrudan ilişkili bir unsur. Zaten mevcut yönetim de PKK ile iş birliği yaparak O seçimleri kazandı ve Bölünme konusunda da Türkiye’nin bölünmesi konusunda da Ne yazık ki Mevcut İstanbul Barosu yönetimi Amerika ve İsrail güdümlü meclilerde boy gösteriyor. Bu bir gerçek. O bakımdan İstanbul Başsavcılığını yürekten kutluyorum. bir hukuk hocası olarak, bir hukukçu olarak aynı zamanda İstanbul Başsavcılığı çok Türkiye Cumhuriyeti Hukuku’nu kararlılıkla uygulayan görevini yapmaktadır. Ama maalesef bazı konularda görev yapmak bile kutlamayı gerektirir hale geldi. Çünkü Türkiye’de Atlantik sisteminin Amerika ve İsrail’in bir gücü var ve ona böyle meydan okumak her yiğidin harcı olmuyor ama öyle gözüküyor ki Cumhuriyet Başsavcılığı İstanbul’umuzun o konuda görevini yapan, Türk hukukunu uygulayan, Türkiye’nin bağımsızlığına, bütünlüğüne sahip çıkan bir tavır aldı. Biz de onu yürekten kutluyoruz vatandaşlar olarak. Bunu belirteyim. İstanbul Barosu da İstanbul Barosu yönetimi de ondan sonra Barona sahip çık sloganıyla bir genel kurul düzenliyor. Biz de diyoruz ki Türkiye’ye sahip çıkalım. Aslında onlar Türkiye’yi bölme politikasına ortak olmalarını Barö’ye sahip çık sloganı ile örtmeye çalışıyorlar. Barö’ye sahip çık sloganı bir örtüdür. O örtüyü biz kaldırıyoruz. O örtünün altından ne çıkıyor? PKK dostluğu çıkıyor, Türkiye’yi bölme planları çıkıyor. PKK ile birlikte hareket etmişlerdir. PKK’ya yönetimde bir takım mevkiler, makamlar da sunmuşlardır. Zaten İstanbul Barosu’nun uygulamalarına bakıyoruz. Baro Başkanı da Türkiye’nin ilk dört maddesini kaldıran bir anayasa tasarım içerisinde olmuştur. Bunu kararlı olarak eleştirdik. Onun için oradaki konumumuzu devam ettiriyoruz. Bütün avukatlarımıza buradan sesleniyoruz. Türkiye’ye sahip çıkalım. Baronuza sahip çıkacaksak Türkiye’ye sahip çıkmak zorundayız. Türkiye olmadığı zaman İstanbul Barası olmaz. İstanbul Barosu, New York Barosu değil, Londra Barosu değil. Veyahut da Berlin Barosu değil. İstanbul Barosu Türkiye’nin en büyük kenti olan ve Türkiye’nin ticaret, bankacılık merkezi, kültür merkezi olarak olan İstanbul’un barosudur. Dolayısıyla Türkiye hukukunun sınandığı Türkiye Adalet Sistemi’nin imtihandan geçtiği kenttir İstanbul’umuz ve İstanbul Yargısı. Dolayısıyla İstanbul’un avukatları ve barosu da o Türkiye hukukunun, Türkiye’nin vatan bütünlüğünün, Türkiye’nin devlet tekliğinin ve Türkiye’nin bağımsızlığının sınandığı bir kentte, en büyük kentimizde avukatlık görevini yapmaktadırlar. Dolayısıyla baroya sahip çıkmak hiçbir şekilde bölünmenin, bölücülüğün sloganı haline gelemez. Türkiye’ye sahip çıkacağız ki baromuza da sahip çıkalım. Yani İstanbul borusuna sahip çıkmanın öncelikli koşulu Türkiye’ye sahip çıkmaktır. Türkiye’nin bütünlüğüne sahip çıkmaktır. Türkiye hukukuna sahip çıkmaktır. Bakın bunlar hep liberalizm hukuk adı altında, özgürlükçü, demokrasici sloganlarla yapıyor. Peki, anayasamızın ilk dört maddesi hukuk değil mi? Türkiye’nin vatan bütünlüğü, devlet tekniğini savunan cumhuriyeti temel olarak koyan meşhur bir değiştirilmesi tekliflere edilemeyen ilk 4 madde hukuk değil mi? Hukuk ama hem de hukukun en tepesi. Bakın anayasa hukuku bütün hukuk kurallarının üstündeki hukuktur. Ama bizim anayasamızda da kendi içinde de bir hiyerarşi var. Yani anayasanın değiştirilmesi önerilemeyen dört maddesi var. Dolayısıyla anayasanın bütün maddelerinden farklı bir dört madde var. Dolayısıyla o dört madde Türk hukuk sisteminin zirvesindeki, doğruluğundaki en temel dört maddedir. Dolayısıyla o dört maddeye karşı meydan okuyacaksın.Anayasanın ruhu oradansın.Türkiye’nin ruhu orada, Türkiye’nin vatan bütünlüğü orada, devlet tekliği orada, devlet bağımsızlığı orada, Türkiye halkının refahı, geleceği, başüdülük yaşaması hepsi orada. Dolayısıyla Hem ondan sonra hukuktan bahsedeceksin ama en temel dört maddeli hukuk kurallarını çiğnemeye kalkacaksın. Bunlar tabi kabul edilebilecek tavırlar değil ve tabi bu aynı zamanda ceza kanununda suç oluşturan bazı eylemlerle de sınırdaş olan ondan sonra ilişkili olan uygulamalardır. Dolayısıyla baroların kendi amaçlarından farklı amaçlara yönelmesi durumunda yargıya bazı etkiler verilmiş durumda. Baronun amacı ne? Baronun amacı Türkiye’nin hukuk sisteminde adaletin yerine getirilmesi için mahkemelerde avukatlığın yani savunma tarafının bir taraf olarak bütün yargıyı tamamlayan bir taraf olarak kendi işlevini görmesi. Buna hizmet eder barolar. Dolayısıyla Türk hukukunun uygulanmasının önemli aktörlerinden, yürütücülerinden biridir barolar, avukatlık sistemimiz. Dolayısıyla baroları amacından saptıran uygulamalar, görüşler demeyeyim, görüşün ötesinde uygulamalar aynı zamanda Türkiye Hukuku’nda o barolara müdahale ve o baro yönetimlerini feshetme gibi yetkileri bizim hukuk sistemimize vermiştir. İstanbul Cumhuriyet Marş Sarcılığı daha burada cesur olmak lazım. Ve bu aldatmacılara teslim olmamak gerekir. Yani biz baromuza sahip çıkalım. Baromuz Türkiye’ye sahip çıksın ki biz de o baroya sahip çıkalım. Veya eğer baromuz Türkiye’ye sahip çıkmıyor Türkiye’ye karşı kasıtlı planların Amerika-İsrail merkezi güdümlü bazı planların hizmetindeyse o barolar, maalesef bazı barolarımız öyle bir çizgiye girdi. O zaman avukatların orada mücadele etmesi en temel görevdir. Ama bir de aynı zamanda bizim hukuk sistemimiz yalnız avukatlara değil, kamuya da bazı sorumluluklar ve yetkiler vermektedir. O yetkilerin ve o sorumlulukların kullanılmasında cesur kararlı tavır alan Başsavcılığını İstanbul’u kutluyoruz. Burada da avukatların cesur olması lazım. Böyle işte bir avukatlık dayanışması. Ya baro yönetimimiz, bizim meslektaşımızdır, onu koruyalım falan filan. Onun yerine Türkiye’yi koruyalım. Türkiye’mizi koruyalım. Türkiye, bakın başından beri bu top görüşmede önemli tehditlerle karşı karşıya Doğu Akdeniz’e Amerika Birleşik Devletleri odaklanıyor, yoğunlaşıyor. Üstlerini kurmuş, bütün Ege sahillerine Kıbrıs hedef alınıyor. Suriye fiilen bölünüyor ve Filistin’e karşı aynı zamanda kuzeyden bir kuşatma devam ediyor. Bu koşullarda avukatına, fırıncısına, frezlecisine, tornacısına, doktoruna, hakimine bütün Türk vatandaşına, çiftçisine, işçisine hepimize düşen ortak görevler var. Dolayısıyla bu barolar da o görevlerin içinde olmak sorumluluğuna sahiptir ve bu açıdan bütün milletimiz ve yargı sistemimiz de o baroları tabi ki gözetleyecektir, görecektir ve tavrını koyacaktır. Avukatları da bu bakımdan çok büyük sorumluluk düşüyor.Bu arada bilgilendirme açısından az önce bahsettiğiniz gözaltı olayında İstanbul’un Birnoğlu Barı Yönetim Kurulu üyesi Fırat Epezdemir havalimanında gözaltına alınmış. Sebebi de 2015 yılında Hendek olayları sırasında Cizle, Diren Cizle diye bir WhatsApp grubunda örgütsel faaliyete katıldı, tespit edilmiş. Bu maksatta gözaltına alınmış.Bu gözaltına alınan şahıs da Baru Yönetiminde olan bir şahıs. Zaten PKK ile pazarlıklı olarak, PKK ile ortaklaşı o yönetim adayları belirlendi. Maalesef Baru Başkanımız da başından beri o Atlantik Sistemi’nin güdümünde olan anayasa projeleri içinde Onun ötesinde Baro Başkanımız, Baro yönetimini de PKK’lılarla, DEN Partilerle, HDP’liler, o zaman DEN Parti yoktu da HDP’lilerle falan işbirliği yaparak o yönetime geldiler. Şimdi onları tabi devirecektir o avukatlar ama bu önümüzdeki yapılacak olan kurultay, Baro kurultayı seçimli bir kurultay değil, onu ifade edeyim.Davanın konuşulacağı, soruşturma terör örgütü propagandası üzerinden halka yanıltıcı bilgiye alınan yaymak suçlarına başlanan soruşturma kapsamında. Şimdi yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle dava açıldı. Öyle bir durum var. Yani eğer o davadan karar çıkarsa zorunlu olarak…Ama daha önce kurulta o karardan galiba önce toplanıyor. Yani şu andaki 20’lerin de hangi gün olduğunu şimdi tam bilmiyorum ama Şubat’ın 20’si falan gibi o civarda toplanıyor. O zamana kadar böyle bir kararın çıkması pek beklenmiyor. Onun için kurultay daha çok seçimli değil de bu konuyu gündeme alan bir kurultay olacak.Tabii aslında biraz bu konularla da hukuk konusu üzerinde bir tartışmayı şimdi tekrar açalım. Çünkü FETÖ’nün davalarında yapılan çeşitli konuşmalarda yine Vatan Partisi, Doğu Perinçek adı zikrediliyor.Tabii onlar bizi hapse tıkmışlardı. Şimdi Türkiye onlara hapse çıktı ve o Türkiye’nin Meclisinde de Vatan Partisi var.Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Genel Sekreteri FETÖ’cü Veysel Kavak, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçe’yi ve Türk Yargısını hedef aldı. Görseli de gösterebilirsek, Aydınlık Haberi’nden arkadaşlar. tam oradan okuyalım, bizzat ifadeleri neydi. Sizin de isminizi zikrederek, Doğu Perinçe’in ifadeleri diyerek şunları söylüyor. Arkadaşlar görseli getirebilirsek ben buradan da okuyabilirim isterseniz vakit kaybetmeden. Bir sonraki görselde ifadeleri Evet, siyasi maksatlar için kendisini kullandıran yargı, kimi zaman ideoloji, kimi zaman duygusal nedenlerle siyasetin aracı olmaktan çekinmemiş. Ve tarihe geçecek bu utanç cümlesini, ki kendisine aittir, iade ediyorum, burada sizi kastederek söylüyor, yargı siyasetin köpeğidir şeklinde bir şeye maruz kalmıştır. Bugün ülkenin en önünde gelen programı yargının biyolojik bağnazlığı ve siyasallaşmasıdır diye hem sizi hem de yargıyı. Tabi buradaki ifade şu, yargı siyasetin köpeğidir dediğinizi söylüyor.Hayır ben hiçbir yerde yargı siyasetin köpeğidir demedim, hukuk siyasetin köpeğidir dedim ve o bir gerçektir. Burada şimdi söylüyorum, hukukla yargı farklı. devlet teorisi hocasıyım, kamu hukuku hocasıyım. Bunları biz hukuk fakültelerinde, daha birinci sınıfta hukuk başlangıcı veya hukuka giriş derslerinde öğretilmiştir. Hukuk siyasetin köpeğidir. Onu biraz sonra açıklayayım isterseniz.İsterseniz daha önce bu ifadeleri kullanmışsınız. O videoyu ben izlerim isterseniz.Daha önce izleyelim, sonra ben konuşurum.Sonra üzerinden devam edelim. ifade neydi?Bakın Stalin’in saçma uygulamalarını Türkiye’ye getirmek için bir mücadele veriyor.Fakat burası Sovyet Rusya değil, Mao’nun çiftliği değil.Burası Türkiye Cumhuriyeti’nin topuk felsefesi okuyan, tarihi okuyan. Efendim onların hepsini okuduk biz.Bir saniye, bir dinleyelim. Evet, Sayın Perisek, buyurun.Bir dahaki böyle insanlar çağıracaksanız beni lütfen çağırmayın.Ama yapmayın.Ama şu an çok…Bence yeterince uzun.Ama beyefendi lütfen, nereden uzun konuştum? Hepiniz kilometrelerce…Yapmayın, Allah aşkına.Ayıp ediyorsunuz yani. Ama Sayın Perisek, şöyle bir… Ben konuşmayı aldıktan beri daha konuşamıyorum.Bu siyasetin köpeği olduğunun için bu felsefi bir laf.Şu felsefe dayanayla da hukuku kim yapar? Siyaset yapar. Yani hukuk nedir? Devlet tarafından yapılır. Devlet nedir? Siyasette.Olur mu ya? Geçmiş sözleşmelerine baktığınızda Bir saniye Hocam yapma.Allah’ını seversen Fransız yurttaşatları, evrensel beyanlamışlık, bunlar millet, birey talepleri. Fransız devrimi yaptı, o devrim tabi millet ama devrim o.Hukukun evrensel yetkili hesaplarını siyaset… Sizin bahsettiğiniz siyaset nedir ki? Hukukun siyaseti başka bir şey.Fransız devrimi olur, kendi hukukunu getirir. Kemalist devrimi olur, kendi hukukunu getirir. Hazreti Muhammed devrim yapar, gelir Arabistan’a kendi hukukunu getirir. Yani hukuku kim koyar? Hukukun tarifi şudur, devletin koyduğu kurallar. Bakın, hukuk böyle tarif. Devletin koyduğu…O kadar fazla üstümüze her şey çınlanmış ki. Ama hep hukuk, hukuk siyasetin köpeği.O önemli değil. Hukuk nedir? Hukuk, devletin koyduğu kurallardır. Arkasında devlet yaptırımı olan kurallara hukuk denir. Hukuk böyle tanımlanır. Yani bir derneğin tüzüğü, ondan sonra bir ahlaki kaidelerden hukukun farkı nedir? Dernek tüzüğünün arkasında devletin yaptırım gücü yoktur. Ama hukukun arkasında, diyelim borçlar hukuku, medeni hukuk, ceza hukuku, icra-iflas hukuku, bütün ticaret hukuku, bütün hukukun arkasında devletin polisi vardır, yaptırım gücü vardır, hapishanesi vardır. Dolayısıyla hukuk, bütün hukuk tarihi boyunca şöyle tarif edilmiştir. Arkasında devletin yaptırım gücü olan, devlet tarafından konmuş kurallara hukuk denir. Devletin koymadığı kural hukuk olmaz. Mesela Roma hukukunda meşhur pretorius non facere potest yani pretor hukuk koyamaz diye bir kural vardı. Bir de hukuku kim koyar? Yasama organları devlet koyar veya krallar koyar, o da hukuk. Yani sonuç itibariyle devlete hükmedenler, devletin yasak koyucuları hukuk koyar. Onun dışında kimse de hukuk koyamaz. Mesela Sayın Hocamız orada, şimdi duydum, bireysel hakları, insan hakları falan filan dedi, insan hakları devlet tarafından konduğu zaman hukuk olur. Devlet koymadığı zaman o insan hakkını, insan hakları beyanlamesi olarak beyanlamede kalır. Ama ne zaman devlet kendi anayasasına, Fransız anayasasına, Amerikan anayasasına derken Türkiye Cumhuriyeti anayasasına o insan haklarını koyduğu zaman o insan hakları hukuk haline gelir. Değil mi? Devlet nedir? Siyasetin en üst organıdır ve siyaset de şöyle tanımlanır, devletin faaliyetleri ve devlet iktidarı için yürütülen faaliyetleri siyasetlenir. Dolayısıyla devletin hukuk koyması demek, sonuç itibariyle siyasetin hukuk koyması demektir. Yani yasama organı siyasi bir organ, devlet siyasi, en yüksek siyasi bir kuvveti siyasi organ. Dolayısıyla hukuk devlet tarafından konulur ve bunun çarpıcı ifadesi de nedir? Hukuk felsefesinde, hukuk başlangıcında hukuk siyasetin köpeğidir. Yani devlet Burada hukuku koyar. Bir de insanseverlerimiz niye bu köpekten bu kadar alındılar? Ama bu çok çarpıcı. Yani devletin dışında hiçbir güç yani siyasetin dışında hiçbir güç hukuk koyamaz. O söyleniyor burada. Çünkü yaptırım gücü yok. Ama dernek yüzüğü başka, ahlak kuralları başka, örf adet başka yani çeşitli kurallar var. Örf adet kuralları, ahlak kuralları. Mesela bir ticari kuruluşun kendi iç düzenlemeleri, diyelim bir firmanın veya bir şirketin kendi iç düzenlemeleri onlar nedir? Ticari hukuku tarafından desteklenmediği sürece, devletin kurduğu hukuk tarafından desteklenmediği sürece onlar hukuk kuralı değildir.Aslında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi vs. onlar.Da uluslararası ceza mahkemesi. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi beyannameydi ama ilk defa o beyannameyi Amerikan Birleşik Devletleri Anayasası kabul etti. Arkasından Fransız Anayasası kabul etti falan. O beyannameler kabul edildikten sonra anayasalar da hukuk haline geldi.O da bir yaptırım gücüyle korunuyor. Bir uluslararası ceza mahkemesinde silahlı gücü var.Fransız Anayasası veya Amerikan Anayasası’nda girdiği zaman artık uluslararası mahkeme falan değil, doğrudan dolayı Fransız mahkemeleri, Fransız devletinin yaptırım gücü.Bu arada Avukat İbrahim Tuan, Erdoğan’dan bir not geldi, davayla ilgili. Mahkeme 3 ay içerisinde karar verir diyor. Yani bu dava 3 ay içerisinde karar çıkacaksa o zaman tabii yönetim kurulu ve başkanı ve üyeleri görevi bırakmak durumunda da kalabilir.Öyle bir durumda olabileceğini görelim.Varo için söylüyor. O notu da paylaşmış olalım.Tekrar söylüyorum, hukuk siyasetin köpeğidir. Bu şu anlamında yani siyaset hukuku ipiyle yönetir, istediği hukuku koyar. Mesela Türk Ceza Kanunu, Türk İcra İflas Kanunu, Ticaret Kanunu, Medeniyet Kanunu, Türkiye’nin bütün kanunları kim tarafından konmuştur? Türk Devleti tarafından, Türkiye’nin yasama organı tarafından. Ve tarihte ne var? İşte METEK, MODUK kanunları, Cengiz yasaları, Fatih’in kanunnameleri, Sultan Süleyman’ın kanunnameleri ve Hz. Muhammed’in getirdiği yasalar bunların hepsini devlet tarafından konduğu için hukuk olmuştur. Devlet tarafından konmayan kurallara hukuk denmez. Dolayısıyla hukuk siyasetin köpeğidir. Yargı başka bir şey. Yargı ne? hukuku uygulayan ve hukukun uygulanmasında devlet tarafından desteklenen kamu adına yargı yapılıp hüküm veren kurumlara ve faaliyete yargı diyoruz. Yargı hukuk değil, yargıyla hukuku. Maalesef bizim kamuoyunda, basında, televizyonlarda falan hep yargıyla hukukun birbirine karıştırıldığını görüyoruz. Hukuk kurallardır, yargı ise O kuralları bir ihtilaf olduğu zaman, o kuralları devletin bütün organları, kamu makamları uygulamak zorundadır. Yani diyelim Tapuka Dastur’un müdürlüğü de uygular. Ondan sonra diğer devletin kurumları da uygular. Kendi çocukları, şunları bunları devletin bütün kurallarına uygular ama hukukla ilgili bir ihtilaf, anlaşmazlık oluştuğunda, diyelim bir mülkiyet anlaşmazlığı ya da bir alacak verecek anlaşmazlığı veya kamunun tarafı olduğu bir ceza hukuku, suç konusu o da bir anlaşmazlıktır. O ihtilaflar ortaya çıktığı zaman mahkemeler orada karar verir. O yargı faaliyetidir. Dolayısıyla yargı başka bir şey, hukuk başka bir şey. Yargı tabii hukuka göre karar verir ama yargı eşittir hukuk değil.Ama bu da bir ilişki bir şekilde.Şimdi şöyle bir şey, sayın emekli albay veyahut da ordudan ihraç edilen, yargılanan bir bey kardeşim, hukuk bilmediği için, hukukla yargıyı karıştırdığı için, yani kasıtlı olarak böyle konuşmuş olabilir. Ama ben yargı siyasetin küpeydir demedim. Orada ne var? siyasi makamlar yargıya emir verir anlamına geliyor. Ben öyle bir şey söylemedim. Siyasi makamlar yargıya emir vermez ama siyasi makamlar yargının nasıl hüküm vereceğini, neye göre hüküm vereceğini tayin eder. Yani hukuku, siyasi makam yani yasama organı koyar veya da Yürütme organının koyduğu hukuklar da vardır. Talimatlar gibi, tüzükler gibi, nizamnameler gibi… Yürütme organının bazı kararları da hukuktur. O kararlara göre yargılama kim yapar? Mahkemeler yapar. O yargı faaliyetiyle kanunlar mevzuatı birbirine karıştırmamak lazım. O şahıs karıştırmak işine gelmiş. Orada neyi söylüyor? Bizi FETÖ’cüleri FETÖ’den yargılananları siyasetin emriyle yargılıyorsunuz diyor. Bu bir savunma.Şimdi yeni bir başlık açalım isterseniz. Bu süredir tartışılan da bir konu. Biz de Ulusal Kanal’da Aydınlık Gazetesi’nde konuyu derinlemesine ele alıyoruz, almaya da devam edeceğiz. Ama sizin de yorumunuzu merak ediyoruz. Arabesk üzerine yürüyen tartışmalar. En son Ferdi Tayfur’un vefatı ardından, cenaze türenine katılımlar üzerinden de yoğun tartışmalar oldu. Arabesk müzik üzerine sizin fikirleriniz nedir?Arabesk bir kere Araplarla ilgili terimi ama Türkiye’de çıkan Arabesk, Araplarla ilgili değil. Onu saptıyan. Burada bir Arap karşıtlığı vs. gündeme gelebiliyor Arabesk tartışmalarında. Bir kere Arabesk, Araplarla ilgili değil. İki, Arabesk türkü değil. Yani türkücülere dikkat eder, türkücüler dikkat edersek hep arabeske tavır almışlardır. Türkü tamamen Türk halkının içinden çıkan bir müziktir ve bizim çok tarihi binlerce yıllık bir sesli kültür geleneğimiz var, kopuzumuz var, sözümüz var. diğer kavalımız ve diğer çalgılarımız var. Ondan sonra Türkiye’nin müzik geleneği çok derin tarihsel bir şeyden, birikimden beslenir. Hatta o Uygurların 9 Mugam falan, Çin müziğini etkilemiştir. Yani uluslararası hakikaten Türkiye’nin müzik geleneği uluslararası yüksek kabiliyetlere sahiptir ve çok etkili olmuştur. Ama arabesk o bizim müzik geleneğimize ve müzik mirasımıza dayanmıyor. Yani arabesk ne Türkler’in ürünüdür ne de Diday-ı İsmail Efendiler’in, Itriler’in ondan sonra yani bizim klasik Türk müziği diye anılan ondan sonra müziğimizin bir devamıdır. Oralara o köklerden hiçbir şekilde beslenmez. Arabeskine doğrudan doğruya bizim 1980 sonrasında özellikle bu Amerikan cücuntalardan sonra doğrudan doğruya Amerika ile iş birliği yapan iktidar makamlarının ve hakim güçlerin zavallı, perişan insanlarımıza dayattığı müziktir. Yani onları türküden koparan, onları şarkıdan koparan, ondan sonra bir dayatmadır ve özü şu, göğsünü jiletlemek, eziyetten hoşlanmak, acıdan hoşlanmak, acıyı mutluluk haline getiren, dolayısıyla ezdiği insanların ezilme durumunu iyice benimsemelerini sağlayan bir müzik türü olarak çıktı. Bir daha söylüyorum, Türkiye türküyle direndi emperyalizme, türküyle direndi, türküleriyle. Ondan sonra türkü barlarıyla, hatta türkünün barları çıktı. Türk halkı türküden vazgeçmedi. Türk halkı klasik türk müziğinden de vazgeçmedi. Mesela bir neslinin sipahiği bir beyiye, Aksu’ya sen arabeski dayatamazsın. Ondan sonra bir şeye yine diyelim büyük beşlerimize bir Arif sağa, ondan sonra diğer büyük saz üstadlarımıza. Onlara sen hiçbir şekilde arabeski dayatamazsın. Bugünkü saz ve söz sanatçılarımıza da, türk sanatçılarımıza da arabeski hiçbir şekilde kabul ettiremezsin. Ve dikkat edelim, arabesk hep uyuşturucuyla beraber oldu. Bu hem madde bağımlılığı diye tanımlanan uyuşturucuyla beraber oldu. Yani arabeskin yaygın olduğu çevrelerde uyuşturucu kullanımını görüyoruz ama yalnız maddi bahanada uyuşturucu değil, doğrudan dolayı kafaları uyuşturan, ruhları uyuşturan ve kendi özlemlerinden kopartan, toplumdan kopartan, bireyciliği kışkırtan bir tür ve ezilmekten hoşlanmayı sözleriyle olsun, besteleriyle olsun, ezilmekten hoşlanmayı Türk milletine dayatan bir müzik türü olarak ortaya çıktı.Acı çekenin kutsandığı biraz.Acı çekenin kendisinin memnun olduğu. Acı çeken zilletliyor ya kendisini. Arabesk’te neyi görüyoruz? Arabesk şeylerinde falan insanlar kendilerine jilet falan atıyorlar. Değil mi? Acıdan mutlu oluyor ki kendini jiletliyor. Arabesk müziğin dayaklığı bu. Ama türkü geleneğinde kendini jiletlemek yok. Türkü geleneğinde Köroğlu gibi gidersin. Ondan sonra Çanakkale’de gidersin. Çanakkale… Çanakkale’de vatan için vurulursun. Yoksa Arabesk’te olduğu gibi kendini ciletlemezsin, uyuşturucuya yönelmezsin, intihara kadar gitmezsin. Arabesk kültürüyle bizim halk kültürümüz ve türkü kültürü arasında farklar da demiyorum, karşı karşıya gelen bir cepheleşme var. Onu görmemiz lazım. Arabesk bizi türküden koparmak isteyen, şarkıdan koparmak isteyen, dolayısıyla tarihimizden, Yunus Emre’lerden, Ahmet Yesevi’lerden en son temsilcisi olan, aşık vesillerden bizi koparmak isteyen, aşık vesilesinden arabeski kabul ettirebilir misin? Yunus Emre’ler, Hacı Bektaş Veli’ler, Ahmet Yesevi’lere arabeski kabul ettirebilir misiniz? Arabesk türü bir müziği. Yine Itri’yi, ondan sonra onun bestelerine bakalım. Dede İsmail Efendi’ye bakalım. Yani o klasik Türk müziğinin bestelerine bakalım. Bir Nesrin Sipari’ye bakalım. Bir Bey’ye, Afso’ya bakalım. Onları arabeskin içine çekebilir misiniz? Arabesk başka bir şey. Ve halkın içinden çıkan bir tepki değil, o da çok önemli. Bazı insanlar şunu savunuyor, Arabesk halkın içinden sisteme falan… Özellikle kırsaldan, köyden gelen insanların… Hiçbir alakası yok. Bu yukarıdan aşağıya, sistem tarafından yukarıdan aşağıya dayatılan, bakın bugün AK Parti kongrelerinde bir arkadaşımız bize söyledi, ben onları izlemiyorum ama AK Parti kongrelerinde hep Arabesk müzik çalıyordu. İki Cumhuriyet Halk Partisi kongrelerinde de arabesk çalınıyor diyor. Yani bu hakim sınıf kültürü müziği o hakim sınıf partilerini de sardı ve içine çekti. Bu konuda fikir farkları olabilir. Bizim parti olarak Yani belli bir fikri arkadaşlarımıza hiçbir şekilde dayatmıyoruz. Bu bir tartışma alanıdır. Partinin bu konuda bir kararı, hükmü, bilmem nesi de olmayacaktır, olmaz. Bu sanat konusundaki tartışmaların bir parçasıdır. Ama madem bana sordunuz, ben kendi fikrimi söylemiş oldum. Yoksa bu Vatan Partisi’nin bu konuda arabesk konusunda bir sanat kültürü programı var Vatan Partisi’nin ama Vatan Partisi’nin kendi üyelerine dayattığı Arabesk ile ilgili bir programı yok.Arabesk kavramı aynı zamanda mimariden, görsel sanatlara pek çok şeyde tanımlıyor, Arap kültürü anlamında.Arabesk Hz. Muhammed’in devriminden sonra ne oldu? İslam bir yandan Çin Seddin’e kadar gitti, Türkler Müslüman oldu. Bir yandan Tarık bin Ziyad İspanya’ya çıktı ve Endülüs Emevileri devletini kurdu ve 15. yüzyıla kadar da İspanya’yı yönetti ve İspanya’daki Endülüs Emevi kültürü de Arabesk diye falan anılabiliyor. Bir de Batı’nın çok önemli bestecileri Arabesk başlıklı şeyler bestelediler, besteler yaptılar. Mesela ben arkadaşlarımdan rica ettim Robert Schumann’ın Arabesk’i 1839 yılında.Johann.Bürkmüllerin arabeski, 1806-1874 arasında yaşamış Johan Bürkmüller. Yine Jean Sibelius’un arabeski, Jean Sibelius de 1865-1957 arasında yaşamış, yani çağdaş. Claude Debussy’nin premier arabesk, birinci arabeski, 1888’de bestelemiş. Debussy tabi büyük bir Fransız bestecisi. Yine Claude Debussy’nin Dözyen arabeski, yani ikinci arabeski, o da yine 1888 yılında iki tane arabesk bestelemiş. Ama bu arabesklerle bizim Türkiye’de çıkan, hepimizin bildiği arabeskler arasında hiçbir fark yok. Zaten bu programın sonunda da bu haftanın müziği olarak Debussy’nin birinci arabeskini sunacağız. O arabesk, Batı’yı, Arap kültürü ve Türk kültürü çok etkilemiş, değil mi? 15-16-17. yüzyıla bakıyoruz. Neredeyse bütün büyük bestecilerin Türk marşları var. Mozart’ın Türk marşı en meşhur olanı. Ama aynı zamanda arabesk başlıklı, yani Arap müziğinden etkilenen besteler de olmuş. Onun bulduklarımızı biraz evvel sıraladım. Ama yine mesela Beethoven’ın Atina Harabeleri, Ruinen von Athen Beethoven’un mesela Atina Arabelerinin içinde Muhammed bölümü vardır, Kabe bölümü vardır. Ondan sonra. Onlar da Türk müziğinden, Arap müziğinden etkilenen parçalardır. Yine 9. Senfonisine bakalım ki Avrupa Birliği’nin marşı oldu değil mi? ”Nay nay nam, nay nara nay nam, nay nara nay nay nay nam” ”Nara nay nay nay” Bu tamamen Türk melodileri bunlar. Yani Türk melodileri ve Arap melodileri Batı’nın büyük bestecilerini etkiledi. Beethoven’e kadar, Mozart’a kadar etkiledi. Maaşlar yaptılar. Adına Türk maaşları dediler. Veyahut da demin söylediğimiz gibi Arabesk başlıklı besteler yaptılar. Bunlarla bizim Türkiye’de çıkan Arabesk’in başlıkları dışında en ufak bir ilgisi yok. Onu da tespit edelim. 19. yüzyılın sonunda… Yani burada şu bakımdan önemli. Araplar çok büyük bir kültürü temsil ediyorlar. Arap, Fars ve Türk kültürü. diyelim 7. yüzyıldan Hz. Muhammed 7. yüzyıldan başlayıp 15-16. yüzyıla kadar diyelim Fatih Sultan Mehmed’i hatta Kanuni’ye kadar uzatabiliriz. Kanuni biliyorsunuz 1520-1566 yılları arasında hükümdardı. Oraya kadar uzatabileceğimiz aşağı yukarı 700-800-900 yıllık bir Türk farz İslam Arap-İslam kültürü şey var, önderliği var insanlıkta.Orada müzik… Çağdaş Uygarlık o dönem.Çağdaş Uygarlık o 8-9 yüzyıl İslam’daydı. Türkler, Farslar ve Araplarda o İslam Uygarlığının öncü halklarıydı, milletleriydi, kavimleriydi diyelim daha doğru bir terimle. Ondan sonra… Ama bugün Arabesk diye özellikle bu cuntalardan sonra Türkiye’de meşhur olan, yayılan, halka dayatılan ve halkın içinde de gıçkın falan filan veyahut da kenar mahallelerde itilmiş, kakılmış insanlara sunulup dayatılan yani sen kendini jiletle kardeşim işte falan diye dayatma odur. Veyahut da git esrar çek. Şeyi kullan. Ama hiçbir büyük özlem ve davanın adamı olma, bakın arabesk şarkıların sözlerine bakalım, müziği zaten belli, sözlerine bakalım bir tane bir kamusal, ortak davayı orada göremeyiz. Hepimizi kucaklayan, vatan bütünlüğü, özgürlük, hürriyet, demokrasi, haksızlıklara karşı ortak mücadele falan gibi ortak davalar değil, daha çok bireysel şeyler, sözüm ona isyanlar veya kahrolmalar, kendini harap etmeler şeklinde özetleyebileceğimiz bir müzik. Yani bunun tartışması devam eder, etsin de güzel olur, bunu söyleyeyim. Ben Akan Ganimgil’in birkaç gün önce bir yazısı çıktı Aydınlık’ta, o yazıyı çok beğendim, onu da ifade edeyim. güzel bu konuyu çok iyi ele almıştınız. Bu konudaki tartışmaların devam etmesi bizi aydınlatacaktır.Tabii Ocak ayının son haftasındayız ve Ocak ayında bugün de çok kıymetli çift oldukları için özellikle anmamız gereken önemli isimler var. Zaten biz kapanışı onlarla yapalım. Bugünü de anlamak açısından önemli olduğu için.Yani Uğur Mumcu, Hem liseden arkadaşım, yani Uğur Mumcu ile ilk tanışmam 14 yaşındayken, 56 yılında olmuştur.İki tane fotoğrafımız vardı.Onunla bir adetimiz vardı. Buluştuğumuz zaman ikimiz de yelek giymeyi seviyorduk. Biraz da o itaatçilere falan özenmekten gelen bir şeydi. Böyle buluştuğumuz zaman gel doğup bir fotoğraf çektirelim derdi ve çektirirdik. Abisi Ceyhan Mumcu da partimizin genel başkan yardımcılığını yaptı. Şu anda da abimizdir. Onu da buradan ellerinden öpüyorum. Evet bu Uğur Mumcu’yla bizim fotoğraflarımızdan biri. Bir tane daha olacak. Uğur Mumcu kaleciydi. Bu aynı Bahçelievler Deneme Lisesi’nde. Bahçelievler Deneme Lisesi’nde farklı sınıflardaydık. yine 4-5-6 beraber. Sonra bir İngiltere’ye falan gitti. Ondan sonra hukuk fakültesinde ben hoca olduktan sonra o. Bu da yine Uğur Mumcu ile beraber.Bu üniversite dönemi mi?Evet, üniversite dönemi herhalde ondan sonra. Sonra o benden 2-3 sene sonra, 3 sene sonra hukuku bitirdi ve o da İdari Hukuku’na asistan oldu. Ben kamu hukuku asistanıydım. Üniversitede beraber uzun yıllarımız geçti. Sonra Mamak cezaevinde bir kere daha aynı vücudalarda buluştuk, arka vücudalarda.Sakıncalı tiyatroda.Sakıncalı tiyatroda. Buz kırma falan, kazmayla buz kırma falan onları beraber yaptık. Aynı koğuşta beraber olduk Uğur’la. Uğur aynı zamanda futbola meraklı kaleciydi. çok iyi taklit yapardı. Cemilel taklidi, İnönü taklidi, çok müptedandı, şakacıydı. Ondan sonra çok güzel konuşuldu, hitabetçi, çok güçlü bir arkadaşımızdı ve çok iyi bir vatanseverdi, çok iyi bir gazeteci, araştırmacı gazeteci olarak. Ve Kemalist kimliğiyle hem de bilimsel sosyalizmde de açılan Kemalist kimliğiyle hedef oldu ve o Kemalist aydınlara karşı bir dizi yapılan suikastlerde en önemli hedef alınan devrimci aydınlarımızdandır Uğur Mumcu.Tam da PKK meselesini ve onun ABL bağlantılarını yazdı.Ve oradaki yazılarında da tekrar bakarsak, her yazısında partimize gönderme yapmıştır. Yani aydınlığın ve partimizin PKK konusundaki aydınlatmalarını hep devamlı olarak işlemiştir. Ve o nedenle hedef alındı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail güdümünde olduğunu PKK’nın hep işledi. O zaman bizden başka o konuyu işleyen yoktu. Herkes PKK’yı yalnız bölücü. Amerikancı olduğu için Türkiye’de kamuoyu PKK’ya bir türlü Amerikancı ve İsrailci diyemiyorlardı. Ama bir hakikat aşığı olarak vurmumcu, orada da cesur, tavırlar aldı ve PKK’nın Amerika ve İsrail ilişkileri konusundaki yazılarında da hep göndermeler, Doğu Perinçe’nin yazılarına veya partimizin yazılarına göndermeler yapmıştır. Ahlaklı bir adam, dürüst bir adam onu söyleyeyim. Cesur bir insan, borumumcu. Türkiye tarihine geçmiş kahramanlığı ile cesareti ile unutulmayan bir arkadaşımız. Büyük bir Türk aydını, devrinci bir Türk aydını. Onu tabi saygıyla her zaman anıyoruz. İkincisi Kaşif Kozinoğlu’nu da bu ay kaybettik. Kaşif Kozinoğlu da bir ordu mensubu. Ondan sonra Sonra Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bölüm oluyor. MİT’in çok üst düzeylerinde Asya’da. Sonra bizim Ergün Okun sürecinde tutuklandı. Ve hapishanede bana gizlice 40 tane mektup yolladı.Bu arada vefat tarihi Kasım ama biz bu son dönemde de çok konuştuk.Farklı koğuşlardaydınız ama herhalde.Birbirimizde en uzak koğuş tabi ama o silivri hapishanelerini bilirler. En üstteki B. şeyiyle, blokla F blok iki uç bloktur. İki uç blokun arası 250 metre, 200 metre falandır. Bayağı uzundur yani. Yani iki tane stadyum boyunda diyelim. Ondan sonra o B bloktaydı. Bizim Hasan Ataman yüzbaşı, o da bizim partimizin iyisidir. Atilla Uğur Komutanımız, Partimizin Genel Başkan yardımcılığını yaptı. Üçü bir koğuştaydı. Atilla Uğur Komutanımız ve Hasan Ataman Komutanımız da. İki tane Vatan Partiliği ile aynı koğuşta kalıyordu. Kaşif Kuzunoğlu ve tabii hapishanelerde bir koğuştan, hele o kadar uzak bir koğuştan öbürüne mektupların gitmesi böyle marifet meselesidir. O mektupların hepsi bana yazılmıştır. Ben de o mektupları topladım ve kaynak yayınlarına verdim ve kaynak yayınları da Kâşif Kozünoğlu’nun mezara götürmediği Sırlar başlığı altında Doğu Pençe’ye gönderdiği mektuplar kaç baskı olmuş, 32 mü?33. basın.Türkiye’nin en çok satılan kitaplarından biri. Şimdi şunu söyleyeyim, Kâşif Kozünoğlu çok büyük bir karakterdir, çok sağlam ve çok dürüst bir insan. Mesela siz beni suçladınız, yani bana söylediği şey, siz beni suçladınız ve haklıydınız. Ben hakikaten Amerika Birleşik Devletleri’nin, Cihan’ın falan planlarında MİT mensubu olarak görevler yaptım. Ve oralarda cesur tutumu, beni suçlarken cesur tutumu siz aldınız, onun için size güveniyorum. Bu çok önemli. Yani böyle bireyci, kendine düşkün falan bir insan değil. Ve çok iyi görüyordu Türkiye’nin yaşadığı süreci. Avrasyacıydı. Çin ve Rusya dostluğu olmadan Türkiye’nin bu süreçten çıkamayacağını mektuplarında hep yazmıştır. Yani bu kitabı herkese okumalarını öneriyorum. 33. baskı yapılmış. Bütün herkese bu kitabı okumalarını öneriyorum. Çünkü bu basit sırlar değil. stratejik görüşleri olan, entelektüel birikimi ve yetenekleri çok yüksek olan bir Türk subayının ve bir Türk istihbaratçısının, Türk devrimci ve aydınının yazdığı mektuplardır.Tecrübesiyle.Tabi, er bakımda.Kapaktaki o Elias’ın notu da çok çarpıcı.Biliyor musunuz?Aralarında savaş çıktı ve Recep Tayyip Erdoğan Fethullah Gülen bir döneme işte artık.Diyor.Fethullah Gülen’le Recep Tayyip Erdoğan hakkını kesinlikle birbirini sevmemektedir diye.Yani o zaman Fethullah Gülen’le Tayyip Erdoğan’ın beraber yönettiği dönem Türkiye’yi ama onların arasında çok derin ayrılıklar ve düşmanlıklar olduğunu tabi o zaman görüyordu. Kaşif Kozinoğlu ve bana yazdığı mektuplarda da bu döne döne işlenen bir konudur, tezdir. Çok sağlam, karakterli, kişilikli ve ölümden vesaire korkmayan, onu cezaevinde zehirlediler. Öldürülme şüphesi çok yüksek. Şüphe falan değil, kesin olarak o zehirlendi ve çünkü son derece sağlam, bünyesi çok kuyruklu. Hiçbir hastalığı yok ondan sonra. O zaman tutukların hakları vardı, bilgisayar hakları vardı haftada iki gün falan, ikişer saat gibi. O yine bir bilgisayar, o gün bilgisayar hakkı olan bir şey falan. Neyse nasıl olduğunu tam söyleyemeyiz ama zehirlendiği ve öldürüldüğü, şüphediği kesindir, onu söyleyeyim. Hedef alınacak bir insandı çünkü on gün sonra mahkemeye çıkıyordu ve bana yazdığı mektuplardaki yazdıklarını gümbür gümbür o mahkemede açıklayacaktı. Yani FETÖ’yü teşhir edecekti. Milli İstihbarat Teşkilatı için de Mehmet Eymür Kliği gibi FETÖ ile iş birliği edenleri mektuplarda da zaten ata Mehmet Eymür’ün Hatırladığıma göre 50 bin dolar maaş aldığını falan bana yazdığı mektuplarda belirtiyordu. Beni öldürürler de diyordu. Yaşasaydı Vatan Partisi’nin lider kadrosu içinde olacaktı, onu ifade edeyim. bize güveniyordu sonuna kadar, biz de ona güveniyoruz ve Türk istihbaratı içinde yetişmiş bir kahramandır, onu söyleyeyim. Büyük bir vatanseverdir. Değerli, iyi bir kurma, iyi bir Türk subayıdır. İyi demeyelim ve yani sağlam, iyinin ötesinde çok yüksek erdemleri olan, erdemli bir Türk subayı ve erdenli bir Türk istihbaratçısıdır. Kâşif Kozunoğlu, onu da saygıyla anıyorum. Aslında Uğur Mumcu ile Kâşif Kozunoğlu birbirlerine benzeyen insanlar şu manada, ikisi de cesur adam, ikisi de bu sisteme meydan okumuş, ikisi de bu sistemin içinde belli bir konuma gelmiş, yani Uğur Mumcu bir gazeteci olarak. Kaşif Kozinoğlu’da bir subay ve istihbaratçı olarak belli bir konuma gelmiş, çok üst düzey konumlara gelmiş. Ve ikisi de Amerika ve İsrail’in hedefi olan ve PKK’nın hedefi olan büyük kahramanlarımızdır. Onları her ikisinin de saygıyla anıyoruz.Bir de Uğur Mumcu’yla aynı gün öldürülen Gaffar okkan var aslında, o da 24 yüzyılda.O da saygıyla anıyoruz. Haftanın kitabı da Çarşı Kozunoğlu’nun mezara götürmediği.Bir istihbaratçının falan bir kitabı değil, bu bir yüksek düzeyde bir Türk erdemli aydınının, entelektüelinin bütün stratejik birikimini mektuplara dökmüştür. O bakımdan çok esaslı bir kitaptır.Tabi tabi tıpkı basın el yazıları da var. El yazıları.Birkaç yeri ben koymayı doğru bulmadım. Bazı kişisel bazı şeyler vardı oralar ama onun bir önemi yok. Bütün mektuplar el yazıları ile kondu. Yani uydurma değil kendi el yazısı. O da çok enteresan bakın. Mesela biz bilgisayara çıkıyorduk. Bilgisayarda yazıp yollamadı bu mektupları bana. İstese bilgisayarda yazabilirdi. El yazısıyla yazdı. O da bir zeka. Mesela diyelim Bilgisayarda yazsaydı, ya siz oturmuşsunuz, kendiniz uydurmuş, yazmışsınız diyebilirlerdi. Bunları düşünen bir şey, insan. Yani kendisinin öldürülebileceğini düşünerek o mektupları yazdı bana. O mektuplar posta posta gelmiştir. Kırkın üzerinde mektup. Evet, olabilir.Bir şey de düşünmüş olabilir. Sonuçta bilgisayara yazılanın üzerinde oynama, yapılma, güvenlik açısından problemler… Yalnız o değil.Bilgisayara yapıldığı zaman mesela bilgisayarda olsaydı şu diyeceklerdi, siz uydurdunuz diyecekti. Kendiniz oturdunuz, onun ağzından yazdınız diyeceklerdi. Ama şimdi el yazıları olduğu için Ben hala o mektupları saklıyorum.22 bölüm olarak yayınlamıştık aydınlıkta. Ama bu kitapta tamamdır.Kitapta tamamdır. 2 veya 3, 3-4 cümleyi çıkarttık. O da belli bazı kirsel şeyler vardı, suçlamalar. Oraları yayınlamaya doğru bir, o kitabın özelliğine ve mektupların özelliğine hiçbir şekilde sos konduran şeyler değil.Bu zaman haftanın kitabını plan edelim.Haftanın kitabı, Kâşif Kozunoğlu’nu mezara götürmediği sırlar, yani kendisinin katledileceğini, şehitlerimizdir, yani Uğur Mumcu da büyük şehittir. Kâşif Kozunoğlu da bu Türk milletinin büyük şehididir.Gaffar Okan’da.Gaffar Okan’da, ondan sonra. Kendi öldürüleceğini zaten bana yazdığı mektuplarda ifade ediyor. ama bu sırları ben mezara götürmeyeceğim diyor. Onun için kitabın adını da mezara götürmediği sırlar diye koyduk. Onu bugün, bu haftanın kitabı olarak sunuyoruz. Müzik olarak da Debussy’nin birinci premier arabeskini, yani Arap müziğinden ilham alan Arapların o üstün, büyük, değerli müziğinden ilham alan Büyük Fransız Bestecisi ve demin saydık işte Schumann’dan Debussy’ye kadar uzanan büyük besteciler arabesk başlığı altında besteler yaptılar. Şimdi Debussy’nin premier arabeskini, birinci arabeskini bu haftanın müziği olarak çalıyoruz.Çok teşekkür ediyoruz. Çıkış yolunda bugün Aydemir Kalitesi Genel Yönetmeni tehdit kazanla beraber Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinç’e sorularımızı sorduk. Güzel bir program oldu, dolu dolu konuları işledik. Haftanın kitabı ve haftanın izniyle birlikte vedamızı yapıyoruz. İzlediğiniz için teşekkür.Ederim.Merak etmeyin Altyazı M.K. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Altyazı M.K.Altyazı M.K.

Paylaş