Çıkış Yolu • 14.10.2019

Çıkış Yolu • 14.10.2019

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Büyük milletimiz, iyi akşamlar. Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’le birlikteyiz. Çıkış Yolu programında her pazartesi olduğu gibi önemli konuları konuşacağız. Önemli konular derken aslında merkezinde bir konu var: Türkiye’nin gündemi nedir? Barış Pınarı Harekâtı. Barış Pınarı Harekâtı ile ilgili Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in bugün, özellikle bu programda çok önemli açıklamaları ve değerlendirmeleri olacak. Hep birlikte izleyeceğiz, dinleyeceğiz.

Ama ondan önce bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hafta sonunda yapmış olduğu bir basın toplantısı vardı. O toplantıda Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Adnan Türkan da yer aldı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a bir soru yöneltti. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın o soruya verdiği çarpıcı cevaplarla başlamak istiyoruz. Yani Adnan Türkan’ın sorusu ve Sayın Erdoğan’ın cevabını içeren haberimizi hep birlikte izleyelim. Daha sonra meseleyi geniş kapsamlı konuşacağız.

*Haber metni:*
“Suriye ile PKK arasında anlaşma yapıldı” iddialarına “dedikodu” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz gün gazetecilerle bir araya geldiğinde Suriye’nin YPG’yi savunmadığını net ifadelerle aktardı. Rejimin, YPG ve PYD’ye karşı olumsuz açıklamaları olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı aynı toplantıda Ulusal Kanal’ın, “Harekâtın hedefi PKK’yı bitirmek mi, güvenli bölge mi?” sorusunu yanıtlayarak Suriye hükümetiyle ortak adımların sinyalini verdi: “Aslında Sayın Trump’ın 20 mil dediği, yani 32 kilometreye tekabül eden alan yapıldığı takdirde bizim işimiz kolaylaşır. Ondan sonrası onlara, yani rejime aittir. Çünkü rejim kendisi de devreye girmenin hesaplarını yapıyor. Biz de sadece buralarda lojistik destek olarak, koalisyon güçleriyle bu tür müşterek adımları atabiliriz.”

Erdoğan, Azerbaycan ziyareti öncesi Ankara’da yaptığı konuşmada Ayn el-Arap (Kobani) konusunda Rusya’nın yaklaşımının olumlu olduğunu söyledi. Erdoğan’ın gündeminde Münbiç de vardı: “Münbiç konusunda kararımızı verdiğimiz gibi uygulama aşamasındayız.” Erdoğan, “Oranın gerçek sahipleri aşiretlerdir; Münbiç boşaltıldığında oraya Türkiye olarak biz girmeyeceğiz, oranın gerçek sahipleri olan Arap kardeşlerimiz dönecek” ifadelerini kullandı. Kara propaganda konusundaysa net konuştu: “Bunlar istediği kadar hedef saptırsınlar, halkımız gerçekleri görüyor. Biz de bunları dünyaya yazılı ve görsel medya vasıtasıyla anlatmaya gayret ediyoruz.”

*Söyleşi:*
Sayın Başkan, gerçekten çok kritik bir sürece girdiğimizi görüyoruz. Bugün bir basın toplantısı da yaptınız; akşam saatlerinde bunu da duyuracağız. Kritik bir süreçten geçiyoruz ve Adnan Türkan’ın sorusu üzerine verdiği cevaplar oldukça çarpıcı. Sizce Türkiye ne yapmalı? Böyle başlayalım.

Evet, Sayın Cumhurbaşkanımızın, Ulusal Kanal Genel Müdürü Adnan Türkan’ın sorusuna verdiği cevabı, o toplantının en önemli bölümü olarak görüyorum. Çünkü işin özü orada ve Türkiye’nin ufkunu açan tavır da oradaydı. Sayın Adnan Türkan, “Güvenli bölge mi kuracağız yoksa PKK’yı mı bitireceğiz? Harekâtın hedefi hangisidir?” şeklinde, Türkiye’nin, ordumuzun ve hükümetimizin berraklaştırması gereken en kritik soruyu yöneltti.

Cumhurbaşkanımız, “32 kilometreye kadar PKK, YPG, PYD hepsini temizleyeceğiz; ondan sonrasında rejim orayı halleder” dedi. Bu, Suriye ile Türkiye’nin hedefleri arasındaki paralelliğe ve ortaklığa dikkat çeken çok anlamlı bir cevaptı. Sayın Cumhurbaşkanımız, Adana Mutabakatı’nın bugünkü anlamını da böylece tanımlamış oldu.

Şimdi programa girmeden hemen önce gelen sıcak bir gelişmeyi aktarayım: Milli Savunma Bakanlığı, Bakanımız Hulusi Akar ile Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun bir telefon görüşmesi yaptığını açıkladı. Bir saat öncesinde de Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Sayın Güler ile Rusya Genelkurmay Başkanı Gerasimov bir görüşme yapmışlar. Bu görüşme trafiğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii ki sürecin doğasına uygun bir trafik. Türkiye’nin şunu berraklaştırması lazım: PKK’yı süpürecek miyiz, bitirecek miyiz? Basitleştirelim; “güvenli bölge” süpürmek demektir, “PKK’yı bitirmek” ise imha etmektir. Amerika Birleşik Devletleri bizden bunu istiyor; PKK’ya “Türk ordusuna karşı koyamazsınız, aklınız varsa 30 kilometrenin aşağısına çekilin” diyor. Türkiye bu planı kabul ederse, hedefi “süpürmek” olur. Ama o zaman PKK varlığını sürdürür. Vatan Partisi’nin ısrarla belirttiği ve olması gereken hedef ise PKK’yı imha etmektir. Askeri dilde imha etmek, savaş iradesini kırmaktır.

Milli Savunma Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımızın Rus mevkidaşlarıyla görüşmeleri, PKK’yı imha etmeye yönelik diyaloglardır. Bu süreç aynı zamanda Suriye ile iş birliğini de içeriyor. Rusya ısrarla, İran’la birlikte Suriye ile iş birliğini öneriyor. Bölgedeki terör örgütlerinden kurtulacaksak bunu birlikte yapacağız.

Sizce harekâtın şu andaki stratejisi yeterince berrak değil mi?

Bence değil. “Güvenli bölge” kavramı olayı bulandırıyor. Güvenli bölge 32 kilometre derinliğinde ve 120-400 kilometre uzunluğunda devasa bir alan. Bu büyüklükte bir arazide hangi devletin egemenliği olacak? Hangi hukuk, hangi silahlı güç geçerli olacak? Mahkemeleri kim kuracak, tapuları kim verecek, belediye hizmetlerini kim yürütecek? Bu sorular açmaza götürür. “Güvenli bölge” dediğinizde dostları da kaybedersiniz. İran, “Terör örgütlerini bitirmek istiyorsanız varız, ama güvenli bölgede yokuz” diyor. Çünkü güvenli bölge orada çok ciddi egemenlik problemleri getiriyor. Nitekim Sayın Putin, “Orta Doğu’daki herhangi bir devlet başkasına karşı vaziyet alırsa, Rusya onu asla dost olarak görmeyecek” diyerek çok net bir mesaj verdi.

Türkiye-Suriye ilişkilerini zehirleyecek, düşmanı sevindirecek uygulamalardan kaçınmalıyız. 1980’lerde Türkiye ve Suriye birbirine karşı terörist kullanarak yanlış yapmıştı; bu durum PKK’nın büyümesine sebep oldu. Önümüzdeki dönem devlet aklıyla hareket etmek, yanlışa yanlışla karşılık vermemek çok önemli. Vatan Partisi olarak bugün bu yönde ağırlığımızı koyuyoruz. Hükümetimize, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiği hükümetimize ve Sayın Beşar Esad’ın yönettiği Suriye hükümetine bir gerginlik yaratmama konusundaki tarihi sorumluluklarını hatırlatıyoruz. Bu çok önemli.

Şimdi Sayın Perinçek, haber müdürümüz Mehmet Kıvanç da Bakü’de. Biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan orada temaslarda bulunacak. Ancak Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Bakü’de bir konuşma yaptı ve çarpıcı bir ifade kullandı: “Türkiye’deki terör devletinin amacı İran’ın önünü kesmek ve Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaktı. ABD verdiği sözleri tutmayınca harekâtı tek taraflı başlatmak zorunda kaldık. Bunu bugün yapmasaydık sonra yapmak çok zor olacaktı.” Bu çok doğru.

Şunu belirtelim: Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiği bugünkü hükümetimizin, PKK’yı yok etmek ve orada terör devleti kurma girişimlerini yerle bir etmek için sergilediği silahlı kararlılık tarihi öneme sahiptir. PKK ile anlaşarak, konuşarak, muhabbetle bu sorun çözülmez. Bunu savunanlar (Cumhuriyet Halk Partisi gibi) olsa da durum budur. PKK silahlı bir örgüttür; Amerika’dan 30 bin tır silah almıştır. ABD, silah bırakmasını hiçbir şekilde kabul etmez ve buna izin vermez. PKK ancak silahla ezilir. Sayın Cumhurbaşkanımız da bu kararlılığı temsil ediyor. Bu bir; çok önemli.

Bunun neyle tamamlanması lazım? Bölge ülkeleriyle iş birliğiyle. PKK’yı süpürmek değil, yok etmek istiyorsak bunu bölge ülkeleriyle birlikte yapmalıyız. Yoksa Türk ordusu nereye kadar gidecek? PKK sağa kaçacak, sola kaçacak, dağa çıkacak, tünel kazacak; biz oralarda arayacağız. Bu şekilde olmaz. Ancak bölge ülkeleri birleştiği zaman PKK beyaz bayrak çeker, teslim olur. Kesinlikle teslim olur. O zaman tek bir Mehmetçiğimizi bile kaybetmeyiz. Türkiye için bu harekât son derece ucuza mal olur ve hızla sonuçlanır. Dünyadaki kara propagandalar da bıçak gibi kesilir. O bakımdan bugün ABD’nin, Almanya’nın ve Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik kara propagandalarına verilecek en güzel cevap; başta Suriye olmak üzere İran, Irak ve Rusya ile iş birliğidir.

**”Yani size şunu mu öneriyorsunuz; bir ortak harekât mı, ortak bir merkez mi oluşturulmalı?”**

Tabii ki. Bugünkü basın toplantısında da belirttim. Türkiye, Suriye ve hatta Irak; harekât başkanlıkları ve genelkurmay başkanlıkları düzeyinde ortak bir harekât dairesi veya karargâh oluşturabilir. Birbirleriyle eş güdüm halinde, birbirlerinin ayağına basmadan, omuz atmadan bütün bu harekâtları uyum içinde kesin hedefe ulaştırırlar. Bu üç ülke arasında tam bir beraberlik ve menfaat birliği var. PKK’nın ve ABD-İsrail’in oradaki girişimlerini yok etme konusunda gelecek birliği içindeler. Türkiye ile Suriye’nin, Türkiye ile Irak’ın, Rusya veya İran’ın birbirleriyle alıp veremedikleri bir şey yok; ortak gelecekleri var.

Bölgede barışı sağlamak, toprak bütünlüğünü güvence altına almak, güvenliği tesis etmek ve ticaretin, ekonomik iş birliğinin yollarını açmak… Bizim enerji güvenliğimiz Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’dadır. Suriye de enerji üreten bir ülke olduğu için bizim enerji güvenliğimize dahil olabilir. Bu ekonomiler birbirini tamamlıyor. Rusya birinci ticaret ortağımız oldu zaten. Çin, ikinci büyük ticaret ortağımız ve bu ittifak birikiminin içindedir. Türkiye’nin hem ekonomik hem güvenlik açısından bu ülkelerle iş birliği kaçınılmazdır. Kimse bunun önüne geçemez. Zaten bu iş birliği Astana sürecinde başladı ve çok verimli sonuçlar alıyor.

Suriye, Astana sürecine görünmeyen bir üye olarak aslında katıldı. İran ve Rusya o masada aynı zamanda Suriye’yi de temsil ediyorlar. O zaman neden doğrudan görüşmesinler? İki ülke yüz yüze görüşsün. Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Beşar Esad hemen buluşsun demiyorum, böyle bir ısrara gerek yok. Anlamlı olan iki devletin ve iki ordunun iş birliğidir.

Recai Selman Şavluk bir soru iletmiş: “Sayın Doğu Perinçek Cumhurbaşkanı ile görüşmeli, sahadaki kazanımları Suriye ile anlaşmayla taçlandırıp Doğu Akdeniz’deki tezgâhı tek adımla bozmuş oluruz.”

Bakın, bu çok önemli bir katkı. Biz Suriye ile Doğu Akdeniz’de de beraber olmak zorundayız. Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kim tehdit ediyor? ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs. Türkiye şu anda yalnız gözüküyor. Ama Doğu Akdeniz’de Türkiye’den sonra en uzun kıyısı olan ülkeler Suriye, Mısır ve Libya’dır. Suriye bizim komşumuz ve İsrail tarafından tehdit ediliyor. Golan Tepeleri Suriye toprağı değil mi? İsrail “Golan’ı alacağım” diye ilan etti. Bizim Cumhurbaşkanımız BM’de “One minute” dedi. İsrail’e verilecek en iyi “one minute”, Suriye ile iş birliği yapmaktır. Harita çıkartarak Filistin’i savunan konuşmaların anlam kazanması için Suriye ile birlikte olmalıyız.

Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs ve Yunanistan üye olduğu için Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi karşısına alıyor. ABD ve İsrail, “Nabıldina” gibi tatbikatlarla Türkiye’ye namlu gösteriyor. Burada Türkiye’nin; Rusya’nın, Suriye’nin, İran’ın, hatta Çin’in desteğine ihtiyacı var. Donanmamızın varlığı ve kararlılığımız çok önemli; ancak kendi gücümüzü ittifak birikimimizle birleştirmek hayati önem taşır.

İttifak derken iç cepheyi sağlam tutmak tayin edicidir. Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar uzanan bir cephe var. Kırım’da Rusya ile Ukrayna/ABD karşı karşıya. Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi tehdit eden bir blok var. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ABD ve terör örgütlerine karşı Türkiye, Suriye, İran, Rusya ve Irak aynı tarafta. Bu parça parça görünen yerlerin hepsi aslında tek bir cephedir. Eğer Rusya’yı Kırım’da, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de, İran’ı ambargolar karşısında yalnız bırakırsak hata yaparız. Hepimiz her yerde beraber olduğumuz zaman ABD ve İsrail bozguna uğrar. Bu denendi ve başarıldı. 2017 Eylül’ünde peşmerge ve PKK, bölge ülkelerinin birliği sayesinde Kerkük’te silahını atıp kaçmak zorunda kaldı. Şimdi bu birlikteliği tüm cephelere yaymalıyız.

Son olarak ekonomik yaptırımlar konusuna gelince; korkacak bir şey yok. ABD bize yaptırım uygulayacak da ne başaracak? Aksine teşekkür edelim. ABD yaptırım uyguladıkça aslında kendisine yaptırım uygulamış oluyor; Rusya’yı, Çin’i, İran’ı, Türkiye’yi karşısına alarak dünyayı karşısına alıyor. Bu, akrebin kendini sokması gibidir. ABD’nin tehditleri bizi üretim devrimine zorlayacak. Zaten Türkiye üretim devriminin eşiğine geldi; bu batağından bir devrimle çıkacağız. Doların inip çıkması değil, ne kadar ürettiğimiz önemlidir. Türkiye’nin çözümü üretimdedir. İthal ettiğimiz malların %60 oranında olduğu, Türkiye’nin katma değerinin ise %30-40 civarında kaldığı bir gerçek. Peki, bu durumda ne oluyor? Tabii doların inip çıkması üretim maliyetlerimizi yükseltiyor. Bu durum ihracatta problemler yaratıyor ve borcumuz büyüyor. O bakımdan bu tehditler Türkiye’de belli çevrelerde sarsıntılar yaratıyor ancak Türkiye’nin büyük bir çözümle ortaya çıkacağını düşündüğümüzde, Amerika’ya boyun eğecek bir durumumuz yok. Meydan okuyacak birçok nedenimiz var.

Şimdi Batı Trakya’dan izleyicimiz Fevzi Ahmet Bey’e bağlanalım. “Büyük lider de İskeçe’ye selamlarımızı gönderiyordu” demiş, aleykümselam sağ olsun. “Biz Vatan Partisi’ne güveniyoruz” demiş, sağ olsunlar. Batı Trakya’dan gelmesi, aslında halkımızla tamamen iç içe olduğumuzu gösteriyor. Orada müftümüz vardı, çok iyi tanıyordunuz. Hatta size ödül vermişlerdi, hatırladım. Ne değerli bir insandı, Allah rahmet eylesin. İskeçe müftümüz; maalesef seçilen son müftü olarak da tarihe geçti.

Sayın Başkan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü basın toplantısında NATO ile ilgili bir çıkışı vardı. “PKK’yı NATO’ya mı aldınız da bizim haberimiz yok?” dedi. Çok yerinde bir çıkış. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu o kadar güzel bir tespit ki; bugün Amerika’ya, Avrupa’ya ve NATO ülkelerine söylenecek en güzel söz. İşin gerçeği şu: Hakikaten PKK’yı NATO’ya aldılar, Türkiye’yi de NATO’dan aforoz ettiler. Amerika bunu Obama döneminden beri açıkça, resmi ağızlardan defalarca söyledi; “Orta Doğu’daki müttefikimiz Türkiye değil, Kürtler ve PKK” dedi. Bunu köşe yazarları değil, bizzat Amerika’nın başkanları ve dışişleri bakanları ifade etti. Bakıyoruz, 30 bin tır dolusu silah PKK’ya veriliyor. NATO’nun güya ülkelerin güvenliğini korumakla ilgili maddeleri var ama bunlar artık geçerli değil. Türkiye’ye yönelik bu kadar terör saldırısı varken NATO’nun en küçük bir yardımını görmediğimiz gibi, bir de üstüne düşmanımızı destekliyorlar. Demek ki biz NATO’dan çoktan atılmışız. Biz artık yerimizi bulmaya başladık; biz bir Avrasya ülkesiyiz ve Avrasya’daki konumumuza yerleşiyoruz. Orada Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan gibi Türk devletleri var. Onun ötesinde Çin’e, Hindistan’a, Pakistan’a kadar potansiyel dostlarımız var. Biz zaten bir Asya ülkesiyiz. Türkiye artık NATO’nun zincirlerine bağlı değildir, o zincirleri kırmıştır.

“NATO’dan çıkarsak silahı nereden alacağız?” diye soranlara şunu söylemek lazım: Bu silahı kime karşı kullanacağız? Tehdit bize nereden geliyor? Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail; güneyimizde yine Amerika, İsrail ve üzerimize sürdükleri PKK ve DEAŞ. Her tarafta karşımızda Amerika ve İsrail’i görüyoruz. Onların verdiği silahlarla yine onlara karşı koyma şansımız var mı? Bu soru, askerliğe yakışmayan, çok saçma bir sorudur. Bazı emekli askerlerin de böyle konuştuğunu görüyorum; önce tehdidin nereden geldiğini tespit etmek gerekir.

Türkiye kendi gemilerini, savaş gemilerini yapmaya başladı. Soner Polat komutanımızı burada saygıyla anıyorum; Cem Gürdeniz ve Özden Örnek ile başlayan süreci güvenle hatırlıyoruz. S-400 alımı aslında bir stratejinin benimsenmesidir; “Amerika tehdidine karşı Rusya’dan, Çin’den alırım, başka yerden alırım ve kendim yaparım” demektir. Dayım Tümgeneral Turhan Olcaytu, emekli olduktan sonra Aselsan’da genel müdürlük yaparken bu konuları çok konuşurduk. Dünyanın en iyi gece dürbünlerini, en uzun mesafeyi gören sistemlerini, başarılı telsizlerini yaptık. Türkiye kendi uçağını, gemisini, helikopterini yapabilecek şartlara sahiptir. O bakımdan “NATO’dan silah almazsak ne yaparız?” diye bir soru yoktur; tersine “NATO’ya bağlı kalırsak bu tehdide nasıl karşı koyarız?” sorusu vardır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın açıklamaları çok tartışıldı, büyük tepki çekti. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Mustafa Akıncı, KKTC’nin Cumhurbaşkanı değil, sanki bir Amerikan valisi tavrı alıyor. Kendi milletine, vatanına karşı, düşmanla iş birliği içinde ve Kıbrıs’ı satmaya yönelik bir duruşu var. Kıbrıs Türkünü Türkiye’den koparırsanız, onu yem yaparsınız; Kıbrıs Türkümüz bunun bedelini hayatıyla, malıyla öder. Soner Polat komutanımızın dediği gibi; Kıbrıs’ta tek bir Türk bile kalsa, biz menfaatlerimizi korumak zorundayız. Çünkü bu mesele sadece Kıbrıs Türkünü korumak değil, Türkiye’yi korumaktır. 84 milyonu korumak için Kıbrıs’a sahip çıkmalıyız. Akıncı, düşman güçlerle beraberlik içindedir. Rauf Denktaş’ın koltuğuna oturan biri bu hainliği yapamaz; o koltuk o insanı taşımayacak, sırtından atacaktır. Önümüzdeki seçimlerde Kıbrıs Türk halkı bunu başaracaktır. Bu tavır Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin elini zayıflatır mı? Zayıflatır tabii; düşman, “Bakın, Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı bile bizim tarafta” diyor.

Türkiye’nin önünde iki seçenek var: PKK’yı süpürmek ya da PKK’yı bitirmek. Süpürmek demek, sorunu daha ileriye ötelemek demektir. Oysa şimdi PKK’yı tamamen bitireceğimiz tarihi bir fırsat yakaladık. Bu, Türk ordusunun gücüyle, Sayın Cumhurbaşkanı’nın kararlılığıyla ve PKK ile DEAŞ’a tahammülü olmayan bölge ülkelerinin katılımıyla mümkündür. Suriye ve Irak ile iş birliği yapmanın Türkiye’ye hiçbir bedeli yok; aksine her iki taraf da barışı ve toprak bütünlüğünü kazanacaktır. Kurşun atmadan, Türkiye ile Suriye iş birliği yaptığı an Kandil’de beyaz bayrakların yükseldiğini görürüz. Türkiye’nin PKK’yı bitirmek konusunda berraklaşması lazım. Barış Pınarı Harekatı’nın kesin hedefi bu olmalıdır.

Değerli izleyiciler, bugün konuştuğumuz konuları geniş bir çerçevede dinleyeceğiniz basın toplantımız hemen şimdi ekranlarınıza gelecek. Gazetecilerin sorularıyla mesele daha da netleşti. İzlemenizi ve izletmenizi tavsiye ederim. Türk ordusuna, hükümetimizin kararlılığına ve dostlarımıza güveniyoruz; güvenmek için çok nedenimiz var. Programı her zamanki gibi bitirelim: Varlığımız Türk varlığına armağan olsun efendim. Saygılar.

Paylaş