İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Ulusal Kanal, Ulusal Radyo ortak yayınında her hafta Salı günü olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek konuğumuz olacak. Kendisi gündeme ilişkin sorularımızı ve Vatan Partisi’nin sürece ilişkin çözüm önerilerini bizlere, sizlere, değerli izleyicilerimize ve Türk milletine aktaracak.
Tabii gündemin esas konusu koronavirüs ve koronavirüsle mücadele. Bununla birlikte Türkiye ekonomisinde, dünyadaki ekonomik sistemde ve hem Türkiye’de hem dünyada siyasal sistemlerde yeni bir durum ve yeni bir tartışma var. Bugün bu tartışmayı biraz daha işleyecek, gündeme getireceğiz. Cumhurbaşkanı Erdoğan dün bir milli dayanışma kampanyası ilan etmişti. Biz de buna ilişkin Vatan Partisi’nin bundan 3-4 gün önce, yani 25 Mart’ta açıkladığı çözüm önerilerini konuşacağız. Bu tür ayrıntıları Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’ten dinleyeceğiz.
Efendim, “Çıkış Yolu”na hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, merhabalar.
— Siz de tabii tedbirler kapsamında bu süreci evde çalışarak, mesainizi evde geçirerek devam ettiriyorsunuz. Öncelikle şunu sorayım, vaktiniz nasıl geçiyor?
— Valla çalışıyoruz, fırsat oldu bu da. Kitap yazmak, okumak ve çalışmak için… Toplantılarımızı da çeşitli araçlarla sürdürüyoruz. 100 kişiye kadar toplantı yapabilecek olanaklar var internet üzerinde; denediğimiz zaman da bayağı başarılı oluyor, yüz yüze toplantıyı aratmıyor. İnsanın birbirinin yüzünü görmesi, nefesini duyması başka bir şey ama teknik imkanlar çalışmalarımızı sürdürmemiz için son derece elverişli. Şu an öyle bir düzen kurduk ki Merkez Karar Kurulu gibi 100 kişiyi kucaklayan geniş toplantıları bile herkesin birbirini gördüğü ve konuştuğu ortamlarda sürdürebiliyoruz. Sokağa çıkma yasağı olmayan durumlarda tedbirli bir şekilde dışarı çıkıyoruz ama esas olarak “evde kal” diyoruz bütün Türkiye’ye. En önemlisi karamsarlığa karşı tavır alıyoruz, meydan okuyoruz. Karamsarlık bugün en büyük düşmanımız ve zaten düşman da karamsarlık yaymaktadır. Vatan Partisi olarak halk kitlelerine, milletimize iyimserlik taşıyoruz.
— Efendim, gündemin sıcak başlığı Milli Dayanışma Kampanyası dün ilan edildi ama siz 25 Mart’ta Aydınlık Gazetesi’ndeki köşe yazınızda bir ekonomik çözüm paketi ilan etmiştiniz. Öncelikle onunla başlamak istiyorum. Sizin altını çizdiğiniz Milli Dayanışma Paketi önerisi ile Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı paket arasında benzerlikler veya farklılıklar var mı? Bu adımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın bir milli dayanışma kampanyası açması çok yerinde. Biz hemen bu dayanışmaya katıldık ve bütün partilerimizi, sendikalarımızı, kitle örgütlerimizi, toplumun her kesimini, bütün Türk milletini bu milli dayanışmaya çağırıyoruz. Biz bu milli dayanışmanın ön cephesindeyiz. Hatta biz “Milli Dayanışma Kampanyası”nı 25 Mart’tan da önce, 23 Mart’ta başlattık. Teori Dergisi’nin bugün bayilere çıkan sayısında da “Özel Çıkar Sistemi Çıkmazda, Kamulaştırma Kaçınılmaz” başlığıyla yayımlanan 20 maddelik programımızın 19. maddesi “Milli Dayanışma Kampanyası”dır. Bu kampanya, bizim yürekten benimsediğimiz, organlarımızda tartışıp kararlaştırdığımız bir çalışmadır. O yüzden Sayın Cumhurbaşkanımızın böyle bir kampanya açmasını olumlu bir memnuniyetle karşılıyoruz.
Milletimizde de bu kampanyanın çok iyi yankılandığını görüyoruz. Birtakım bozgunculuklar, dirençler her milli harekette olur; onları yadırgamıyoruz. Ancak fitne fesat peşinde koşan bir avuç azınlık ile iyi niyetli muhalif yurttaşlarımızı birbirinden ayırmamız lazım. Bu kampanya esas olarak bir para toplama kampanyası değildir; Sayın Cumhurbaşkanı da zaten böyle sunmuyor. Türk devletinin kaynağı var, paraya fazla bir ihtiyacı yok. Merkez Bankamız ve matbaamız var. Türkiye’de çok büyük miktarda dolar ve avro mevcut; bunlar hem piyasada hem bankalarda döviz mevduatı olarak duruyor. Bu süreç içerisinde bunların Türk Lirası’na dönüştürülmesi kaçınılmazdır ki bu da Vatan Partisi’nin programıdır.
O nedenle piyasadaki Türk Lirası’nın artması, para miktarını büyütmeyecek; enflasyonu veya fiyatların yükselmesini tetiklemeyecektir. Yastık altlarındaki veya bankalardaki, üzerinde Washington’un veya Lincoln’un resmi olan yeşil dolarlar yerine, üzerinde Atatürk’ün resmi olan Türk lirası elden ele dolaşacak. Bu kampanya; para yardımından ziyade milli dayanışma kültürümüzü, yardımlaşma ahlakımızı, “kömek” dediğimiz, “kom” dediğimiz o yardımlaşma ruhunu ayağa kaldırmak için bir fırsattır. Biz bu krizin üstesinden ekonomiyle ama esas olarak insanımızla, o insanımızın vatanseverliği ve vefasıyla geleceğiz.
— Efendim, son vurguladığınız konu; yani toplum içerisindeki dayanışmanın artması… Sizce bu koronavirüsle mücadele günlerinde Türkiye’de hem aile içi hem toplumsal dayanışma zayıflıyor mu, güçleniyor mu?
— Çok güçleniyor. Bütün felaketlerde ve savaşlarda aile içi dayanışma güçlenir. Sorunlar, kırgınlıklar arkada kalır; herkes birbirine sarılır. Tabii koronavirüs dolayısıyla fiziken sarılamıyoruz ama ruhen herkes birbirine sarılıyor. Türk milletinin tarihten gelen birikimini tanıdığımız için toplumun her kademesinde dayanışmanın güçlendiğinden eminim. Küs olanlar birbirini arıyor, kırgınlıklar gideriliyor. Batı’nın bireyci, yalnızlaşmış toplumlarından farklıyız biz. Bizde aileye, dedeye, nineye verilen değer çok başkadır. Şimdi evde beraber vakit geçirdikçe insanlar birbirini daha çok seviyor. Toplumun şu anki ruh hali sevgi ve beraberlik üzerinedir.
— Efendim, konuşmanızda “para basmak” ifadesi geçti. Ekonomiye ilişkin tedbir paketlerinde yeni bir tartışma başladı. Siz de para basmanın enflasyon yaratmayacağına ilişkin bir vurgu yaptınız. Bunu biraz ayrıntılandırabilir misiniz?
— “Para basmayın” diyen IMF’ydi; yani IMF’nin Türkiye’ye dayattığı program buydu. Çünkü Türkiye piyasasında dolar ve avro dolaşmasını istiyorlardı. Biz kendi paramızı basmadığımızda, piyasada dolaşan her dolar ve avro kadar Amerika’ya ve Avrupa’ya haraç vermiş oluyoruz; onlar bizden havadan para kazanıyor. Türkiye’nin iç piyasasında yüz milyar doların üzerinde döviz var. Biz kendi paramızı basıp (örneğin 600 milyar TL) bu dövizle değiştirdiğimiz zaman piyasadaki para miktarı artmış olmuyor; sadece paranın üzerindeki bayrak ve resim değişiyor. Washington yerine Atatürk resimli paralar piyasaya giriyor.
İkinci bir husus; Türkiye bir üretim devrimiyle bu krizi göğüslemek zorundadır. Elimizdeki kaynakları sürekli herkese “on bin lira ver, sekiz bin lira ver” diyerek dağıtmak yerine, bunları doğru yönetmeliyiz. Sakarya Savaşı öncesinde Atatürk’ün çıkardığı “Tekalif-i Milliye” (Milli Mükellefiyetler) Kanunu buna en iyi örnektir. Atatürk, “çiftçiye şunu verdim” demiyordu; aksine “çiftçiden iki öküzün birini istiyorum, her evden bir çift çorap istiyorum” diyordu. Kamu hizmetlerini götürmek için dürüst olmalı ve milletimize doğruları söylemeliyiz. Vatan Partisi’nin hazırladığı Milli Direnme Programı’nın ilk maddesi gıda güvenliğini sağlamaktır; yani herkesin karnının doymasını sağlamak. İkinci maddemiz güvenliğin güvenliği; polisimizin, askerimizin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Üçüncü maddemiz ise sağlığın güvenliğidir. Bakın, biz bunu üçüncü madde olarak çok önceden öngörmüşüz ve Milli Direnme Programı’nın üçüncü maddesine koronavirüs falan çıkmadan önce sağlığın güvenliğini koymuşuz. Dördüncü madde olarak eğitimi; eğitimin sürdürülmesini ve devam etmesini belirlemişiz. Çünkü üretim devrimi için eğitimin devam etmesi şarttır. Bakın, Türkiye şu an büyük bir eğitimden geçiyor. Sağlık konusunda çok şey öğreniyoruz değil mi? Yalnızca koronavirüse karşı mücadele değil; hijyen ve benzeri konularda çok büyük bir eğitimden geçiyoruz. Sistemin işleyişi devam ediyor; üniversitelerimiz, liselerimiz, ilkokullarımız, ekonomi ve eğitim hizmetlerimiz sürüyor.
Beşinci maddemizde ise her şeyin temeli olan, her türlü hizmet ve üretim için şart olan enerji yer alıyor. “Enerjisiz yürüyemezsin, elini bile kımıldatamazsın” dediğimiz için beşinci maddeye enerjinin güvenliğini koyduk. Vatan Partisi olarak bunu çok önceden hazırladık, şimdi bunun ayrıntılarını hayata geçirmemiz lazım. Sorunuzun en önemli cevabı da budur.
Hükümet çeşitli paketler açıklıyor ve üretimi zinde tutmaya yönelik ekonomik tedbirler alıyor. Bu kredi limitlerinin açılması gibi önlemleri doğru buluyor musunuz? Üretim bugün nasıl ayakta tutulabilir, nasıl canlandırılabilir? Özellikle bu koronavirüsle mücadele günlerinde…
Bu çok yerinde ve isabetli bir soru. Genellikle bir kesim sadece tüketiciyi veya sadece üretim yapan sanayi kuruluşlarını düşünüyor. “Niye işçiye şunu vermiyorsun veya memura bunu vermiyorsun?” tartışmaları yapılıyor. Oysa fabrikaların, hizmet kurumlarının ve işletmelerin çarklarının dönmesi, orada çalışan işçinin, memurun ekmek yemesi demektir. O işletme çöktüğü, iflas ettiği ve üretim durduğu zaman o işçi, o memur nereden ekmek yiyecek?
Böyle kuru kuru bakan, yani bir işçi veya memur dalkavuğu gibi gözüküp aslında ekonominin çarkının kırılmasını, üretim sisteminin çökmesini umursamayan ekonomi bilmez cahil tavırlar var. Bunlar emekçinin dostu gibi gözüküyor ama bugün emekçinin dostu olmak, “asgari ücreti 10 bin lira yap” demek değildir. Emekçinin ve bütün Türk milletinin dostu olmak; mevcut üretim kurumlarının çalışmasını, çarkların dönmesini ve hatta atıl kapasitenin seferber edilmesini sağlamaktır.
Atıl kapasiteden kastım şudur: Çalışmayan kapasite. Yani elinde üretim aracı, torna veya freze makinesi var ama 1980 sonrası dışarıdan ithalatın artmasıyla bunlar depolara atılmış, paslanmaya terk edilmiş. Veya elinde bin adet üretim kapasiteli bir fabrika var ama sen sadece üç yüz tane üretiyorsun. İşte bu atıl kapasitelerin harekete geçirilmesi için devletin müdahil olması lazım. Çünkü bu küçük ve orta ölçekli işletmeler, ithalatla gelen ucuz mallarla rekabet edemedikleri için kilitlerini vurup makinelerini ardiyelere kaldırdılar.
Biz artık maliyeti yüksek de olsa içeride üretmek zorundayız. Kömürü Zonguldak’tan çıkartmak, pamuğu Söke Ovası’nda, Bakırçay Havzası’nda, Iğdır’da, Muş’ta yetiştirmek zorundayız. Çünkü dış ticaret açığımızın sürdürülemez olduğu bir noktaya gelmiştik, şimdi daha da yakıcı bir durumla karşı karşıyayız.
Tabii, bir yandan salgınla mücadele ediyoruz, diğer yandan üretim devrimi ihtiyacı var. Emekçinin sağlığını koruyup fabrikada çalışacak insan gücünü sağlıklı tutmak en önemli meselemizdir. Ancak üretimden ve ekonomiden tamamen vazgeçemeyiz. Belki kısa süreli çok kararlı tercihlerle, örneğin 2-3 ay sokağa çıkmayarak krizi atlatıp sonra bütün gücümüzle üretim devrimine yönelebiliriz. Hükümetin elindeki verileri değerlendirerek isabetli kararlar alacağına inanıyorum.
Türkiye’nin reçetesi bellidir: Üretim Devrimi Programı. Vatan Partisi bunu bütün organlarında tartıştı ve hazırladı. Bu program, Türkiye için ilaçtır. Milli direnme ekonomisi kavramı diğer partilerin ne gündeminde ne de tartışmalarında var. Biz bunu 2000’lerin başından itibaren, Türkiye’nin derin ekonomik krizini ve güvenlik sorunlarını görerek hazırladık. Bugün geldiğimiz aşamada bir savaş ekonomisi uygulamakla karşı karşıyayız.
1914-1918 arasında, çok kıt imkanlara rağmen Çanakkale’den Kafkaslara kadar cephelerdeki askerlerin karnını doyuran, iaşeyi sağlayan ve milleti ayakta tutan İttihat ve Terakki’nin savaş ekonomisi tecrübesi çok başarılıdır. Bugün hükümetin, özellikle Zafer Toprak hocamızın “İttihat-Terakki ve Cihan Harbi” üzerine çalışmaları başta olmak üzere, bu dönemdeki devletçilik uygulamalarını incelemesini öneriyorum.
O dönemde halka “vatan için borç ver” deniyordu ve devlet halkla beraber ayakta kalıyordu. Bugün de buna benzer önlemler gündeme gelebilir. Türkiye, dağıtma anlayışına değil, üretim ve devrimci çözümlere yönelecektir. Halkımız bir müddet sonra köklü çözümler isteyecektir çünkü dönem bunu gerektiriyor.
Bu seferberlik bir örgütlenme meselesidir. Milli devlet bunun için var. Küreselleşme rüzgarıyla emperyalist merkezler milli devletimizi tasfiye etmeye, ekonomimizi özelleştirmelerle yıkmaya çalıştı. Bir tek Vatan Partisi özelleştirmelere karşı tek başına direndi. Sendikalar bile o dönemde “iyi özelleştirme, kötü özelleştirme” ayrımı yaparak hataya düştüler. Bugün birçok sendikacı o gün bizi anlamadıkları için haklılığımızı teslim ediyor. Tarıma desteklerin kaldırılması; yani 1980’den sonra uygulanan program tarıma verilen destekleri kaldırdı. Peki, ne oldu şimdi? Tarımımız çok büyük sorunlarla karşı karşıya kaldı. Sosyal devletle ve halkçı devletle ilgili uygulamaların, yardımların kaldırılması; hatta devletin tasfiyesi gündeme geldi. Tansu Çiller, özelleştirme yasasını çıkarttığı zaman “Son sosyalist devleti de yıktık” demişti. 1994 yılının Kasım ayıydı; Tansu Çiller, özelleştirme yasasını Cumhuriyet Halk Partisi’nin de oylarıyla birlikte geçirdiklerinde, “Son sosyalist devleti yıktık” dedi. Onun gözünde Kemalist devlet ve kurumları, sosyalist devletti. Kaba hatlarıyla bakıldığında, 20. ve 21. yüzyılda Kemalizm’in devletçiliği ile sosyalizmin devletçiliği kardeş uygulamalardır; yan yana giden, birbirinden öğrenen ve birbirini destekleyen yöntemlerdir. Türkiye böyle bir programla karşılaştı ve Vatan Partisi tüm süreç boyunca bu programa direnmek için mücadele etti.
Şimdi o programın iflas ettiği noktaya geldik. Bu çok önemli; onlar zamanında “Son sosyalist devleti yıktık” diyorlardı, bugün ise o sözlerinden utanır haldeler. Hatta şimdilerde “komünizm geliyor” gibi komik iddialara bile rastlıyoruz. Neoliberalizmin şampiyonları, ideologları ve teorisyenleri artık önümüzdeki anahtar kavramın “kamulaştırma” ve “kamuculuk” olduğunu, devlet müdahalesi dışında çare kalmadığını söylüyorlar. Bu talep özel sektörden de geliyor; Türkiye’nin en büyük sanayicileri artık devletçilik talep ediyor çünkü devletçilik olmadan ayakta kalmaları mümkün değil. Yakın zamanda özel hastanelerden de benzer talepler geldi. İflasın eşiğindeki büyük sanayi kuruluşları, devlet müdahalesi olmadan ayakta duramayacaklarını görüyorlar.
Vatan Partisi’nin bu iflas tablosuna karşı üç ayaklı bir çözüm programı var: Birinci ayakta işletmedeki memurlar ve işçiler, ikinci ayakta özel mülk sahibi veya patronlar, üçüncü ayakta ise devlet yer alıyor. Devlet kamulaştıracak; mülkiyetin yüzde 45’ini çalışan işçilere, yüzde 5-10 civarını ise işletme sahibine bırakacak. “İflas ettim” diyen iş insanına, ceketini alıp gitmek yerine, yüzde 5-10 sermaye ile kalıp devleti iştirak ettirerek çarkı çevirmeyi öneriyoruz. Vatan Partisi bu çözümleri üretti ve şimdi bunlar gündemde.
Mesele, Türkiye’nin üretim yapısını ayakta tutmak ve geliştirmektir. Bunu yapabilmek için işletmelerdeki emek gücünü sağlıklı tutmak, Türkiye’nin birinci meselesidir. Sağlıklı işçi, memur, çalışan ve yönetici olacak ki o çark dönsün, fabrikalar çalışsın ve hizmetler görülebilsin.
Siz “zorluk” kavramını sıkça kullanıyorsunuz; Türkiye 2015 yılından bu yana çetin bir dönemden geçiyor. Üretim devrimi programımızı da bu temelde hazırladık. Zorlukları, ancak onları yenecek bir güçle aşabiliriz. Bugün Sayın Cumhurbaşkanı da muhalefet de zorluklardan bahsediyor; herkes zorlukları anlamaya başladı. Ancak zorlukları, Türkiye’nin milli gücünü birbirimizle kavga ederek israf ederek yenemeyiz. İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi, zorlukları yenecek bir hükümet oluşturmamız lazım. Sayın Cumhurbaşkanı’nın önderlik etmesi gereken bu hükümet, sadece zorluklardan bahsetmekle kalmamalı, onları aşmanın anahtarını ortaya koymalıdır. “Milletle yeneceğiz” demek soyut kalıyor; 85 milyonluk Türk milletini, kendi içindeki unsurlarla kavga etmeden kucaklayan bir hükümete ihtiyacımız var.
“Üreticilerin Milli Hükümeti” kaçınılmazdır. Tek başına AK Parti’nin Türkiye’yi yönetemeyeceği bir döneme girdik ancak AK Parti’siz de bir hükümet olmaz. Amerika güdümündeki sözde muhalefetle Türkiye bir yere varamaz. Yanlışları tecrit eden, milli unsurlarla dayanışma içinde olan, ayrıştırıcı değil birleştirici bir hükümet kurmamız lazım. Sayın Cumhurbaşkanı, belediyelerle gerginlik yaratmak yerine onları Çankaya’ya davet etmeli, koronavirüse karşı milli bir birlik oluşturmalıdır. Üreticilerin milli hükümeti, Türkiye’nin salgını göğüslemesi ve üretim devrimini başarması için şarttır.
Propaganda modelimize gelince; şu an koronavirüse karşı omuz omuza veren bir Türk milleti var. Bir de karşısında, bu zorluklardan medet uman, karanlık ruhlu, dış destekli fesatçılar ve fitneciler var. Bu cepheleşmede devlet ve toplum olarak “milli bir propaganda ağı” oluşturmalıyız. 85 milyonun, milli dayanışma ve iyimserlik etrafında seferber olduğu bir propaganda anlayışı, karamsarlığı yenmenin anahtarıdır. Vatan Partisi bu mücadeleyi örgütlemektedir, devletin de bu konuda kararlı tedbirler alması şarttır. Türkiye, büyük bir çözüm ve karar dönemine girmiştir. İşte şimdi girdiğimizi herkes anlamış durumda. Köklü çözümler, kararlar geliyor. Bu devam edecek, bu kaçınılmaz. Böyle “palyatif” denen sıradan önlemlerle bu dönemin içinden çıkmak mümkün değil. Gecikmemek lazım; şu anda gecikmemek lazım. Hükümetin atik, atak, hızlı ve çevik davranması lazım. Kuvvetli bir yürütme lazım, o da çok önemli.
Cumhurbaşkanlığı sistemi yanlış bir sistemdir; milletle meclisin arasını açtı falan ama şimdi bu, olumlu olarak kullanılabilir. Yani karar mekanizmalarının hızlı olması… Ama olay nerede düğümleniyor? Sayın Cumhurbaşkanı’nın doğru kararlar alıp gerekli örgütlenmeyi yapması; üreticilerin, milli hükümetin veya adını ne verirsek verelim, Samsun’da toplanıldığı zaman “Milli İttifak” dendi; onun gerçekleştirilmesi bugün önümüzdeki tarihi adımdır.
Burada Vatan Partisi üzerine düşen görevi yapacaktır. Vatan Partisi’nin programı Türkiye’nin önüne gelmiştir. Vatan Partisi’nin çözümü ve programı dışında şu anda Türkiye’nin önünde ikinci bir seçenek yok ve olmayacaktır. Olamaz çünkü başka seçenek yok; tek seçenek bu. İstiklal Savaşı’nda “Ya istiklal ya ölüm” derken iki seçenek yoktu, tek seçenek vardı. Atatürk aslında bir tane seçenek olduğunu söylüyordu. Bugün de tek seçenek Vatan Partisi’dir.
— Efendim çok teşekkür ederiz. Sorularımızı yanıtladınız, çözümlerinizi kamuoyuyla paylaştınız. Bu yayın için de teşekkür ediyoruz. Yine haftaya salı “Çıkış Yolu”nda, tabii daha özel başlıklar olursa hafta içerisinde de onları paylaşacağımız çeşitli yayınlarla izleyicilerimize ulaştıracağız.
Değerli izleyenler, Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek sorularımızı ve merak edilenleri yanıtladı. Geleceğe dönük, özellikle ekonomik ve siyasal düzlemde nasıl bir çözüm beklediğine ilişkin vurgularını Ulusal Kanal aracılığıyla kamuoyuyla paylaştı.
Birazdan Deniz Adalı arkadaşım yayında olacak. Reklamlardan hemen sonra gıda güvenliğini, tarımın ihtiyaçlarını, tarımın sorunlarını ve Türkiye’de tarımın nasıl ayağa kaldırılacağını konuklarıyla konuşacak. Çıkış Yolu’nu burada noktalıyoruz. Yine görüşmek üzere.

