Çıkış Yolu • 24.06.2025

Çıkış Yolu • 24.06.2025

İsmet Özçelik’le beraber sorularımızı üreteceğiz. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, merhaba. Siz de hoş geldiniz. Tabii gündem yoğun; esasen bölgemizde yaşanan İsrail saldırısıyla başlayan savaş ortamı ve bugün itibarıyla ateşkes ilan edildi. Sayın Perinçek, İran, bu ateşkese ‘Biz dayattık’ diyor. Sizin ilk yorumunuz ne olur?”

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail pes etti. Pes ettiler. Nasıl pes ettiler? İran’ın silahlı direnişi, İran devletinin ve milletinin kendi devleti etrafında kenetlenmesi ve silahlı başarılar sonucunda baktılar ki hedeflerine ulaşamıyorlar; ABD ve İsrail pes etmiştir. Bu ateşkes, ateşkes değildir; bu, Amerika’nın ve İsrail’in pes etmesidir. Peki neye dayanarak bunu söylüyoruz? Hedeflerini ilan etmişlerdi: “Bir, İran’ın bütün nükleer araştırma tesislerini yerle bir edeceğiz; iki, İran halkını ayaklandırıp rejimi devireceğiz.” Bu iki hedefe de ulaşamadılar. Dolayısıyla İran zafer kazandı. Amerika Birleşik Devletleri de son günlerde doğrudan savaşa dahil oldu ama sonuç itibarıyla İran, İsrail’i ve Amerika’yı dize getirdi.

Dünya bir füzeler savaşına tanıklık etti. Tarih boyunca hep cephe savaşlarına alışmıştık ancak burada aralarında 1500-2000 kilometre mesafe olan iki ülke, birbirlerini füzelerle ve hava saldırılarıyla vurdular. İran’ın birkaç gün içerisinde teslim olacağı hayalleri kuruluyordu ama İran’ın füze teknolojisindeki üstünlüğü ve kabiliyeti ortaya çıktı. Bu çok önemlidir. İran hedeflerine ulaşılmasını engelledi ve planlarını bozdu.

Bu durum bizi yakından ilgilendiriyor. Çünkü Amerika ve İsrail’in bölgemizdeki stratejik hedefi, “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaktı. O plan da bozulmuş oldu. Bu planın bozulmasında Türkiye’nin kararlı duruşu, Suriye’nin uzun yıllara dayanan mücadelesi ve Irak’ın direnişi etkili oldu ama en önemlisi Filistin halkının Gazze’deki kahramanlığıdır. İsrail, sınırdaşı olan, Maltepe ilçesi büyüklüğündeki Gazze’yi dize getiremedi. İran’la sınırdaş olsalardı, İran ordusu İsrail topraklarına girer, iki günde çıkardı. Bir de F-35 efsanesi çöktü; İran bunların görüntülerini yayınladı. Bu büyük bir başarıdır.

“Kürdistan” projesi, Kürt halkıyla hiçbir ilgisi olmayan, Kürtleri piyon olarak kullanan ve bölge ülkelerine karşı bir ihanet yuvası oluşturmayı hedefleyen bir plandı. Bu planın bozulması, dünyanın önünü açan çok önemli bir zaferdir. Bu zaferi kutluyoruz ve Vatan Partisi olarak iftihar ediyoruz. Görevimizi yaptık; Cumartesi günü Sakarya ve Ankara’da olağanüstü yankı uyandıran mitingler düzenledik.

Mitinglerimizde şunu söyledik: Türkiye’nin yapması gereken iki iş vardır. Birincisi; Kürecik ve İncirlik üslerine derhal el koymak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni oraya yerleştirmek ve yabancı unsurları ülkelerine göndermektir. Kürecik’ten elde edilen bilgiler NATO üzerinden İsrail’e veriliyor. Sayın Milli Savunma Bakanı bunu inkar etse de silahı, bombayı ve bilgiyi veriyorlar. İncirlik ve Kürecik’e el koymadığımız sürece Türkiye, gizli İsrail dostu konumuna düşer. İsrail’i lafla değil, güçle durdurabilirsiniz. Eğer Türkiye el koysaydı, bu savaş o gün biterdi ve Türkiye büyük bir itibar kazanırdı. Atlantik sistemiyle bağlantılar yüzünden Türkiye henüz el koymadı ama koyacak. 3-5 yıl içerisinde Türkiye kendi vatan topraklarına Türk bayrağını dikecek.

Anayasamıza göre başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndedir ve Cumhurbaşkanı bu görevi Meclis adına icra eder. Biz, Ankara ve Sakarya’dan başkomutana çağrı yaptık: Seyirci kalmayın. İncirlik ve Kürecik’e el konulması çağrımız sosyal medyada 5 milyonu aşkın görüntülenme aldı ve halktan büyük destek gördü. Urfa’dan, Ağrı’dan, Kuşadası’ndan telefonlar alıyoruz; bütün Türkiye bu kararlı duruşun yanında.

Ateşkes süreci, bir psikolojik savaşa dönüştü. Amerikalı bir askeri danışman, “21 Haziran utançla hatırlanacak, Trump Amerika’yı savaşa soktu ama İran çökmedi” dedi. Bu, emperyalist kapitalist sistemin çöküşünün bir habercisidir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Türk, Rus, İran ve Çin devrimleri nasıl gerçekleştiyse, şimdi de İran’ın bu direnişi, büyük bir dünya savaşını önleyen bir işlev görmüştür. Yeni bir İran’a saldırı dalgası beklemiyorum; çünkü bütün güçlerini denediler ve sonuç alamadılar.

Bu savaş; bir masanın değil, füzelerin, vatanın bağımsızlığını savunan kararlı bir halkın zaferidir. İran Silahlı Kuvvetleri, 100 bin füzelerinin olduğunu ve bölgedeki Amerikan üslerini vurmaya hazır olduklarını bildirdi. Amerika ve İsrail bunu bildiği için 12. günde pes ettiler. Atlantik dönemi bitti ve bu savaş buna silahla nokta koydu. Dünya yeni bir çağa giriyor, Asya’dan yükselen yeni bir uygarlık ve peş peşe gelecek devrimler dönemi başlıyor. O bakımdan yeni bir dünyayı selamlama dönemine giriyoruz. Efendim, Amerika’da da sesler yükseliyor. “Önce bizim karnımızı doyurun” protestoları başladı. Ona ne diyorsunuz? Tabii Amerika iç savaşa doğru gidiyor. Trump kendi programından vazgeçti ve bu süreçte Biden’ın esiri oldu. Şöyle ki; bir yanda İran ile İsrail savaşıyor, diğer yanda ise Netanyahu ile Trump arasında bir mücadele var. Başlangıçta Trump, Netanyahu’yu feda ediyordu; fakat bir baktık ki Netanyahu, Trump’ı feda etti. Çünkü Trump kendi kimliğinden vazgeçti, “Trump’lığından” taviz verdi ve Amerika’daki küreselcilerin tuzağına düşerek onların esiri oldu. Netanyahu’nun “savaşa gir” tazyikleri sonucu yaşanan bu durum, Trump için olduğu kadar Amerika için de büyük bir yenilgi.

Yalnızca İran’a karşı bir yenilgiden de bahsetmiyoruz; Türkiye ve Amerika’daki savaş destekçilerinin, ABD’nin bu sürece çok hızlı ve güçlü bir şekilde girmesi yönündeki beklentileri de boşa çıktı. Trump, önce “iki hafta” demişti ancak beklenen “dolu dizgin” girişi yapmadı. Trump neden iktidara geldi ve neden oy aldı? “Dünyanın başını beladan kurtaracağım, savaşları bitireceğim, Rusya ile anlaşacağım, Ukrayna cephesine barış getireceğim” dedi. “Ben olsaydım Ukrayna savaşı zaten çıkmazdı” ifadelerini kullandı. Diğer cephelerde ise doğrudan savaş yerine ekonomik yöntemlerle, gümrükleri artırarak Çin ile ticaret savaşına girerek mücadele mesajları verdi. Programı buydu. Fakat İsrail’in İran’a saldırılarından bir süre sonra, Trump’ın Amerika’daki “derin devlet” denen küreselci yapının kontrolüne girdiğini gördük. “Derin devleti temizleyeceğim, Kennedy dosyasını açıyorum” derken bir baktık ki derin devlet Trump’ı avucuna almış. Yine de bu mücadele devam eder; belki Trump şimdi bu yenilgiden yararlanıp “Bakın, beni böyle bir savaşın içine ittiniz, orada başarısızlığa uğradık, o yüzden ilk programıma dönüyorum” diyerek yeni bir çıkış yapabilir. Bunu zamanla göreceğiz.

Oyları ilk kez %40’ın altına geriledi ve kendi partisinden de çok yüksek sesli itirazlar geldi. Önümüzde bir de senato seçimleri var, bu Trump için hayati önem taşıyor. “Trump’ı suikastlarla öldüreceğiz” diyorlardı; hatta kendi ülkesinde cam mekanların arkasında konuşmak zorunda kalması çok önemli bir detay. Bakalım Trump bunun altından nasıl kalkacak? Oradaki iç mücadelenin devam edeceği çok açık.

Peki, İsrail’in planları neden bozuldu? İsrail’in hedefi rejim değişikliği miydi yoksa kargaşa çıkarmak mı? İsrail için en korkutucu şey İran’ın nükleer silahlara sahip olmasıdır. İsrail bir avuçluk yer. Siz İran’a nükleer bomba atsanız bile İran’ın 1.700.000 kilometrekarelik çok geniş bir coğrafyası var; dağların altına girerler, başka yöntemler bulurlar. Japonya’ya atılan nükleer bombaları biliyoruz ancak İsrail öyle değil; taktik nükleer silahlarla bile İsrail darmaduman olur. Polatlı kadar bir coğrafya, nüfusu da oldukça az. Üstelik bir de kaçışlar var. Savaşı ölümden korkmayanlar kazanır; İsrail askeri ölümden korkuyor çünkü saldırgan konumunda, tecavüz eden tarafta. Ancak Gazzeliler ve İranlılar ölümden korkmuyor. Asya’nın gelişmekte olan ülke halklarında ölüme karşı çok değişik bir tevekkül ve tavır var; sanki ölümden sonra yeni bir dünya olacağına dair bir inanç da rol oynuyor.

Rahmetli Necdet Albay, Kore Savaşı’na katılmıştı. Sabahlara kadar ona Kunuri Savaşları’nı anlattırırdım. Ona, 17 ülkenin savaştığı o dönemde en kahraman askerin kim olduğunu sorduğumda, “Hiç tartışmasız Çin ve Kore askerleri” demişti. “Mitralyözleri kuruyoruz, o Çinliler ve Koreliler dalga dalga geliyorlar, kırılıyorlar ama yine geliyorlar” diye anlatmıştı. Türk askeri Sakarya’da, Dumlupınar’da, Çanakkale’de kahramandır ama Kore’deki o durum başka bir olaydı.

Şimdi Batılı bir gazetecinin çarpıcı bir değerlendirmesi var: “12 günlük savaşı kazandık” diyor tırnak içinde. Peki neyi başardık ve ne pahasına? İran’ın nükleer silahı yoktu, hâlâ yok. İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu duruyor. İran hâlâ radikal bir rejim ve rejimin desteği arttı. Vergi ödeyenlerin parasını İran’ı bombalamak ve İsrail’i silahla desteklemek için harcadık. İsrail ve İran da zarar gördü. MAGA üssü bölündü, Cumhuriyetçiler ara seçimlerde bunun sonuçlarına katlanacak. Yani bizim yaptığımız tahminler Amerika’da da dile getiriliyor. Nükleer araştırmaları bitireceğiz diyorlardı, yapamadılar. Rejimi devireceğiz, halkı ayaklandıracağız diyorlardı, başaramadılar. Sonuç itibarıyla kazandıkları hiçbir şey yok, savaşı kaybettiler.

Peki ya PKK’nın İran’a karşı açıklamaları? Buna çok şaşırdım. Duran Kalkan’ın ağzından, sanki kongrede Abdullah Öcalan’ın tarafında değilmiş gibi, İsrail ile beraber İran’ı istikrarsızlaştırmaya yönelik, Pejak’ı destekleyen açıklamalar yapıldı. Bu, Abdullah Öcalan’ın 25 Şubat’ta yaptığı “İsrail düşmanımızdır” çağrısına tamamen ters bir tutum. Silah bırakma kararı varken İran’da silahlı mücadele desteklemek, Öcalan’ın otoritesine karşı gelmektir. Bu, Amerika-İsrail güdümlü bir kampın yürüttüğü aptalca bir girişimdir. İran, savaşı kazanmış bir devlet olarak böyle bir ayaklanmayı ezer geçer.

Mossad’ın İran’daki faaliyetlerine gelince; belli ki bir şekilde yerleşmişler ancak İran şu an çok önemli bir temizlik yapıyor. Şüpheli araçlar, denetlemeler… İran’da bir iç temizlik yaşanacağı kesin. Savaşın başında İranlı komutanların öldürülmesiyle ilgili psikolojik harekât yapıldı. Büyük ordunun komutanlarını kaybetmek iyi bir şey değil ama bunlar karargâhlarda oturan yaşlı komutanlardı. İstiklal Savaşı’nda da 300 Osmanlı Paşası’nın sadece 6’sı Anadolu’ya geçmişti. Arkadan gelen genç komutanlar görevlerini yaptılar. Hizbullah’ta da Nasrallah ve 15 üst düzey liderin kaybı sonrası İsrail en büyük darbeyi yedi.

Özetle; Amerika ve İsrail pes etti, İran kazandı. Filistin kazandı, Türkiye kazandı, Suriye kazandı, Irak kazandı, Rusya kazandı, Çin kazandı, Yemen kazandı. Mazlumlar kazandı, Asya Atlantik’i yendi. Dünyadaki ekonomik gelişmelere değinerek başlamak istiyorum. Ülkeler, altınlarını Amerika’ya yatırıp Amerikan hazine bonoları alıyorlar. Bir anlamda Amerika hem bu ülkelere kazık atıyor hem de onların paralarını kendi ülkesinde topluyor; böyle bir sistem kurmuş. Türkiye altınlarını geri alarak Amerika’daki altınlarını getirdi. Avrupa’da da “Amerika’daki altınlarımızı geri getirelim” talepleri artmaya başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz? Sistem çöküyor. Bugün Aydınlık’ın manşetinde okudum; Almanya ve İtalya’nın 245 milyar dolar değerindeki altınını talep ettiği haberi vardı. Belki devlet doğrudan “devlet olarak” böyle bir talepte bulunmuyor ama devlete yakın birtakım kurumlar bunun kamuoyunu oluşturuyor. Bir süre sonra belki de doğrudan Alman ve İtalyan devletleri bu talepte bulunacak. 245 milyar dolar ne demek? Amerika Birleşik Devletleri’nin bu miktardaki altını İtalya’ya ve Almanya’ya iade edecek hali yok. Bu, sistemin ve sistemin hukukunun çöküşüdür.

Diyelim ki Almanya ve İtalya, güvenli olsun diye okyanusun ötesine gidip altınlarını Amerikan bankalarına veya finans kurumlarına emanet ettiler. Roma hukukunda buna “komodatum” diyoruz. Sonuç ne? Altınların üzerine soğuk su içme durumuna düştüler. Amerika’nın o altınları iade etme şansını görmüyorum; dolayısıyla Almanya ve İtalya’nın altınlarının üzerine yatmış olacak.

Buradan Türkiye adına bir ders çıkartmak istiyorum. Türkiye’deki zenginlerin Amerika, New York, Londra ve İsviçre bankalarında 500 milyar doları olduğu söyleniyor. MASAK ve Maliye Bakanlığımızın verilerine göre resmen açıklanmasa da zenginlerimizin bu bankalarda 500 milyar dolarlık parası yatıyor. Şimdi herkes “Bu paraların akıbeti ne olacak?” diye düşünüp paralarını çekmeye kalkarsa –ki bu süreç başladı–, ben bunu hep zenginlerimize söylüyordum: O yatırdığınız paraların üzerine soğuk su içmemek için bir an önce almaya bakın. Buradan tekrar çağrıda bulunuyorum. Hakan Topkurlu arkadaşımızın çok emek verdiği bir kanun teklifi de hazırlamıştık. Türkiye’nin tasarrufu olan 500 milyar doları bu yabancı bankalardan çekip Türkiye’ye getirelim ve yatırım sermayesi yapalım. Para sizindir; el koymuyoruz ama oraya ödünç vereceğimize, kendi ülkemizde değerlendirelim. Bir de faiz ödüyoruz; kendi paramızı almak için faiz veriyoruz! İşin matematiğine bakarsak durum bu. Bu 500 milyar doların kaçını kurtarabiliriz? Ama kurtarmaya çalışmalıyız, yoksa üzerine soğuk su içilecek.

Ben neye yanıyorum? Bu, bizim alın terimizin ürünü, Türkiye’de üretilen servetler. Kim üretiyor? Emekçiler. Emekçilerin ürettiği serveti kendi Ziraat Bankamıza, kamu bankalarımıza, VakıfBank’a, Halkbank’a güvenmeyip Amerikan, Londra veya İsviçre bankalarına yatırıyoruz. Güvendiğiniz dağlara kar yağıyor, o paralarınızı kurtaramayacaksınız. Ne yapıp yapıp kurtarabildiğiniz kadarını kurtarın. Türkiye’de ürettiğimiz servetlerin üzerine yatacaklar.

Sistem çöküyor. Amerika, kendisine emanet edilmiş olan 245 milyar dolar değerindeki altını İtalya ve Almanya’ya veremeyecek. Sistem ve hukuku çöküyor; emanet ettiğim altın benimdir ve senin kasanda durması lazım. Sen vermediğin zaman sistem çöker. Bunun birbirini tetikleyen çok önemli etkileri var. Emperyalist kapitalist sistemin sonuna geliyoruz. Asya’dan yükselen uygarlık, peş peşe devrimlerle bütün dünyaya yayılacak; öyle bir dönemin eşiğindeyiz.

İran ve Rusya’yı konuşuyoruz; Batı, savaşta onların mal varlıklarına el koydu ve vermiyor. Oysa uluslararası hukukta böyle bir şey yok. Avrupa Merkez Bankası’ndan Christine Lagarde’ın bir demecini okumuştum; “Bu, sistemi çökertir” diye isyan ediyordu. Çünkü artık kimse parasını oralara emanet etmez. Bu bir gasp suçudur; muazzam bir gasp suçu. Sistemin artık hukukunun kalmadığını gösteren bir gelişme. Dolayısıyla emperyalist kapitalist sistem içerisinde açıklanamayan süreçlere doğru gidiyoruz. Bu beş, on veya on beş sene sürebilir; insanlık tarihinde bunlar kısa sürelerdir. Ancak Almanya ve İtalya’da “Altınlarımızı ver” sesinin yükselmesi, oralarda da sistemin çöktüğüne dair bir kanaatin oluştuğunu gösteriyor.

Amerika’daki bölünmeleri konuşuyoruz. “Ensesi kızıllar” denilen çiftçilerin, emekçilerin, daha çok Trump hareketi içinde seslerini duyurmaya çalıştığını görüyoruz. Önümüzdeki dönem ne bekliyorsunuz? Amerika, Cumhuriyetçiler ve Demokratlarla bu tiyatroya devam mı edecek? Yoksa Amerikan halkı ve emekçiler “Biz de varız” diyecekleri bir döneme mi geçecek?

Dünya tarihinde hâkim sınıflar içindeki çelişmelerde, halk hareketleri bir tarafın içinden filizlenir. Bağımsız halk hareketi hemen pat diye ortaya çıkmaz; hâkim sınıflar arasındaki çatışmalarda kendisine yakın bulduğu tarafa yüklenir. Ancak bir süre sonra oradan bağımsızlaşır. Amerika’da da küreselcilerle “vatansever” (patriot) olduklarını iddia edenler arasındaki mücadelede, o “kızıl enseliler” denen mütevazı emekçi hareketi Trump’ın tarafında yer aldı. Fakat Trump’ın da o kitlelerin taleplerine cevap verecek bir hali yok. Amerikan halkı, sistem içindeki bu çelişkiyi kendi tecrübeleriyle anlamaya başlıyor. Amerika’da yavaş yavaş bağımsız bir halk hareketinin, demokratik geleneklerin ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Trump tarafında Abraham Lincoln’a, İstiklal Savaşı’ndaki Washington’lara, Jefferson’lara atıflar başladı. Onlar da tarihin içinden sahneye çıkmaya başladılar. Bu süreçte o “kızıl enseliler”in yavaş yavaş Trump hareketinden bağımsızlaşacağını öngörebiliriz.

Türkiye nasıl değerlendirilmeli? Türkiye büyük bir karara gidiyor. Sistemin çöktüğünü ve Türkiye’nin Atlantik sistemi dışında, kendi milli demokratik devrimini kesin zafere ulaştırabileceği bir döneme girdiğini görüyoruz. Bu, 2014’te Silivri duvarını yıkmamızla başladı. O duvar, Türkiye’yi bölmek için bizi hapse attıkları yerdi; Vatan Partisi’ni ve Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarını hapsetmişlerdi. O duvarı yıkarak sistemin üzerimize ördüğü çorabı başımızdan atmış olduk. Amerika buna 15 Temmuz 2016 darbesiyle cevap vermeye kalktı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden 24 bin FETÖ/Gladio personeli temizlendi; yargıdan, polisten ve kamudan toplam 140-150 bin kişi temizlendi. Bu, Türkiye’nin özgürleşme sürecidir. Eskiden NATO üyesi olan Türkiye, artık İsrail’e karşı daha mesafeli ve kendi milli çıkarlarını gözeten bir konuma geldi. Türkiye’nin milli demokratik devrimini 3-5 yıl içinde tamamlayacağı bir sürece girdiğimiz kanısındayım. Namık Kemallerle başlayan, Talat Paşa ve Enver Paşalarla devam edip Mustafa Kemal Paşa’yla doruğa çıkan milli demokratik devrimimiz; tam bağımsız, demokratik, üreten Türkiye zaferiyle son hesaplaşmalara giriyor.

İran’ın zaferi de bizim devrimimize büyük bir katkı ve dayanışma oluyor. Güvenliğimiz de üretim ekonomimiz de Atlantik sisteminin dışında. Çünkü bize tehdit oradan geliyor. Atlantik bize borçlanma ekonomisini dayatıyor; bunu elimizin tersiyle iteceğiz. O zaman önümüzde tek bir seçenek kalıyor: Üretim devrimi. Buna toplam olarak bakarsak, Türkiye Milli Demokratik Devrimi’ni tamamlayacak. Emekçiler tarih sahnesine çıkıyor; devrimi tamamlayacak güç budur.

Asya’nın kendi içindeki birliği konusunda, önümüzdeki süreçte Asya İttifakı’nın daha sıkı hale gelmesini nasıl görüyorsunuz? Batı’nın etkisi altında kalan unsurlar Asya’daki bölünmelerin sebebidir. Asya’da daha bağımsızlaşma, Atlantik’e karşı daha cesur, kendi programını dayatan bir yükseliş var. Paylaşımcılığın, halkçılığın ve devletçiliğin –yani kamuculuğun– yükseldiğini görüyoruz. Neoliberal, özel sektörcü, Turgut Özal’ların temsil ettiği sistem bitti. Her yerde bir devlet müdahalesi yükselişe başladı; bu Almanya, Fransa ve Amerika için de geçerli. Dünya devriminin içine insanlık hep birlikte giriyor.

Medyada da Türkiye’de bir devrim oluyor. Ulusal Kanal birinci izlenen kanal oldu. Dijital ortamda YouTube verilerine göre son 28 günde Ulusal Kanal 288 milyon kere görüntülenmiş. CNN Türk 100 milyon, Global Haber 78 milyon, Halk TV 74 milyon. Türkiye’de ve dünyada herkesin “CNN Türk” dediği bir ortamda Ulusal Kanal, onların üç katı kadar izlenerek birinci kanal oldu. Bu bir devrimdir. Milyonlarca izlenmeden bahsediyoruz; 74 milyon ile Halk TV, muhalefetin organı sayılır. Ancak Halk TV, Ulusal Kanal’ın dörtte biri kadar; yani 288’e 74. Bunlar devrimdir. İktidarın yanında duran ya da sistemi destekleyen A Haber gibi kanallar 73 milyon ile 5. sırada yer alıyor. Ulusal Kanal ise 288 milyon izlenmesiyle Milli Bağımsızlığın, Türk bayrağının ve ay yıldızın kanalıdır. CNN Türk ise sistemin kanalı olup bizim üçte birimiz kadar, yani 100 milyon izleniyor. Global ise 78 milyon ile üçüncü sırada. Halk TV, yani Atlantik muhalefetinin kanalı 74 milyon, A Haber ise 73 milyon bandında; neredeyse birbirlerine yakınlar.

Ulusal Kanal’ın bu başarısı bir devrim haberidir. Youtube verilerine göre Ulusal Kanal açık ara birinci izlenen kanaldır. Birkaç ay önce 9. sırada olan kanalımız, geçen ay 5. sıraya, bu ay ise dünyada 3. sıraya yükselmiştir. CNBC, ABC, İngiliz kanalları, Reuters, Alman ve Fransız kanalları, El Cezire, El Arabiya ve bir buçuk milyar nüfusuyla Hindistan kanalları da dahil olmak üzere, Türkçe yayın yapan Ulusal Kanal hepsini geride bırakmıştır. Bu, Türkiye’nin ve Türkçe’nin zaferidir. Türkiye’de artık birincilik yarışı bitmiş, açık ara farkla Ulusal Kanal birinci olmuştur.

Şimdi bu kanala omuz verme zamanıdır. Dünyada üçüncü olmuş ve birinciliğe ilerleyen, Türkiye’de sistem kanallarını arkasında bırakmış bir kanal var. Bu kanalı dünyada birinci yapacağız. TürkSat’a olan 15 milyonluk borcumuzun ödenmesi gerekiyor. Dünya üçüncüsü olan bir kanalı karartmak, Türkiye’nin kendi yolunu karartmasıdır. Bu kanal işçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın kanalıdır. 15 milyonluk hedefin 10 milyonuna ulaşıldı, kalan 5 milyon için bir haftamız var. Bu bir haftada tüm izleyicilerimizin, Türkiye’nin emekçilerinin ve üreticilerinin sorumluluk almasıyla bu borcu fazlasıyla kapatacağız.

Ulusal Kanal’ı dünyada birinciliğe taşıyacağız. Rehavete kapılmak yok; tüm gücümüzle yükleneceğiz. Bu kanal Van’dan Hakkari’ye, Edirne’den Muğla’ya kadar tüm milletin omuzlarında yükselecek. Üç ay içinde dünya birincisi olduğumuzu ilan edeceğiz. Bu bir milli meseledir ve medya alanında devrimdir.

Talat Paşa, 1908 devriminin lideri ve büyük bir devrimcimizdir. Bir posta memuruyken sadrazamlığa yükselmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda vatanı savunmuştur. 2006 ve 2007 yıllarında Berlin’de, Talat Paşa’nın vurulduğu Hardenberg Strasse’de anma yürüyüşleri düzenledik. O, sadrazam olmasına rağmen vurulduğunda cebinden sadece iki buçuk mark çıkan erdemli bir insandı. 2015 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de onun hürriyet kahramanı olduğunu ve ona dil uzattırmayacağımızı gür bir sesle savunduk.

Talat Paşa’nın “Müdafaam ve Hatıralarım” adlı eserini Kaynak Yayınları’ndan ilk defa tam metin olarak yayımladık. Bu kitapta Ermeni soykırımı iddialarını çürüten belgeler ve vatanımızı birlikte savunma çağrıları yer alıyor. Kitapta, Rus albay Bolovitnov’un anlattığı, Rus ordusundaki Ermeni askerlerin katliam girişiminin Rus komutanlar tarafından nasıl engellendiğine dair tarihi gerçekler de mevcuttur. Talat Paşa, devlet geleneği olan, karakterli ve kişilikli bir liderdi. Sabahat Akkiraz gibi sanatçılarımızın, Talat Paşa’yı andığı için maruz kaldığı baskılara rağmen duruş sergilemesi ise Türk aydınının vakur tavrını temsil eder. Kendilerini bu onurlu duruşlarından dolayı selamlıyoruz. “Ama diyor, maalesef diyor, bizim ordumuzda Ermeniler vardı; onlar da bir devlet geleneği, hukuk falan bilmedikleri için girdikleri yerlerde Türk düşmanlığıyla katliamlar yaparlardı. O ‘Müdafaa’ ve ‘Hatıralarım’ kitaplarında çok güzel bilgiler var. O Bohlovitnav’ın anılarını da göreceksiniz. Çok teşekkürler.”

“Ve tabii haftanın müziği… Bir çıkış yolu olsun istedik. Şehram Nazeri’den bir İran marşı çalalım. ‘Vatanım Sonsuz, Vatanım Ebedi’ diyor; madem İran bütün insanlığa bir zafer armağan etti silahlı gücüyle, biz de haftanın müziği olarak Şehram Nazeri’nin ‘Vatanım Ebedi’ marşını hep beraber dinleyelim. Ben tekrar teşekkür ediyorum.”

“Teşekkür ederiz Sayın Doğu Perinçek, Sayın İsmet Özçelik. Evet, ‘Çıkış Yolu’nda Sayın Doğu Perinçek’in de bahsettiği Şehram Nazeri’nin o İran müziğiyle, ‘Vatanım Ebedi’ marşıyla sizleri baş başa bırakıyoruz.”

Altyazı: M.K.

Paylaş