Efendim, Çıkış Yolu programı ile karşınızdayız. Bu akşam Çıkış Yolu’nda İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve eski CHP Milletvekili Sayın Şahin Mengü ile gündemin sıcak başlıklarını değerlendireceğiz.
Söyleşimize başlamadan önce gündemde neler var, bu akşam neleri ele alacağız? Özet geçelim. Türkiye’nin öncüleri bir araya geldi. 2015 seçimlerine az bir zaman kala bölücülüğe ve gericiliğe karşı ortak mücadele için bir bildiri açıkladılar. Dün yapılan toplantının çağrıcıları; CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler, Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum, İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı emekli Albay Hasan Atilla Uğur, eski Devlet Bakanı Ufuk Söylemez ve eski Manisa Milletvekili Şahin Mengü idi. Toplantıda okunan ortak metinle siyasi partilere ve Türk milletine çağrı yapıldı; bu toplantıyla “Cumhuriyeti yeniden kurma” yürüyüşünün başlatıldığı duyuruldu. Kamuoyuna açıklanan bu deklarasyonla tam olarak ne amaçlanıyor? 2015 seçimlerine gittiğimiz süreçte bu deklarasyonun hedeflerini konuşacağız.
Bugünün sıcak gündem maddelerinden biri, 4 eski bakan hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarına ilişkin soruşturma komisyonunun yapacağı oylamaydı. Bakanların MASAK raporlarına yaptığı itirazların incelenmesi için toplantıya ara verildi, ancak değerlendirme tamamlanamadığı için Yüce Divan kararı 5 Ocak 2015’e ertelendi. Gündemin bu maddesi de konuşacaklarımız arasında.
F-tipi yapıya yönelik operasyonla ilgili gelişmeler sürüyor. Aralarında Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ile Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da bulunduğu 31 kişi 14 Aralık’ta gözaltına alınmıştı. Operasyon kapsamında Hidayet Karaca ve eski Emniyet Müdürü Tufan Ergüder dahil 4 kişi tutuklandı. Soruşturma Fethullah Gülen’e de uzandı; Gülen için Interpol dosyası hazırlandı ve “silahlı örgüt liderliği” ile suçlanıyor. F-tipi yapıya yönelik bu operasyonları da değerlendireceğiz.
Açılım sürecindeki gelişmelere gelince; bugün HDP’nin İmralı heyeti ile Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan bir araya geldi. Görüşme sonrası Sırrı Süreyya Önder, “Önemli bir krizi geride bıraktık, yeni mutabakatlar oluştu, meseleyi bu kez kesin çözeceğiz” dedi. Yalçın Akdoğan da görüşmenin hız kazandığını açıkladı. Devletin zirvesi süreçle ilgili sürekli bir “ilkbahar” vurgusu yapıyor. Yeni bir gelişme olarak, İmralı ziyaretlerine bundan sonra Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı da katılacak. Böylece MİT dışında bir devlet kurumu daha Öcalan’la yapılan görüşmelere dahil edilmiş oluyor.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık’tan açıklamalar geldi. Bayık, Kobani’deki çatışmalarla ilgili “Bugün Kobani Savaşı’nı yürüten Türkiye’dir” dedi; Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde Kürt statüsü oluşmasını istemediğini ve Avrupa, Amerika ile NATO’nun Türkiye’ye desteği kestiğini iddia etti. Cemil Bayık’ın açıklamalarını ve açılım sürecindeki bu gelişmeleri de konuşacağız.
Ekonomi tarafında ise Türkiye için kriz uyarıları artıyor. Büyüme hedefleri tutturulamıyor, enflasyon ve işsizlik artıyor, özelleştirmeler ise tam gaz devam ediyor. 12 yıldır sıcak paraya dayalı bir ekonomi politikası yürüten AKP’den son günlerde üretime dayalı ekonomiye geçiş mesajları gelmeye başladı. Peki, AKP hükümetinin politikalarıyla ekonomik çıkmaz aşılabilir mi? Neler yapılması gerekiyor? Hepsini masaya yatıracağız.
İletişim adreslerimizi aktaralım: Sorularınız ve görüşlerinizle programımıza dahil olabilirsiniz. Telefon numaramız 0212 251 50 90. Elektronik posta adresimiz program@ulusalkanal.com.tr. Twitter’da “Çıkış Yolu” etiketiyle, kısa mesaj ile de “ULUSAL” yazıp adınızı ve cevabınızı ekleyerek 3929’a gönderebilirsiniz. Bu akşamki sorumuz: “Ekonomik durumdan memnun musunuz?”
Evet, konuklarıma dönmek istiyorum. Biraz uzun bir açılış oldu ama Türkiye’nin gündemi hareketli. Şimdi müsaadenizle Sayın Şahin Mengü’den başlamak istiyorum. Dün kritik bir süreçte beş isimle –aslında genç arkadaşımız Barış Tınay ile birlikte altı isimle– bölücülüğe ve gericiliğe karşı ortak bir deklarasyon açıkladınız.
Şahin Mengü: Hocam, Perinçek de iyi bilirler; Batı’da bu tip aydın çağrıları çok normal ve yoğun yapılır. Fransa bunun öncüsüdür. Bizim çağrımızın temelinde, ülkenin sorunlarıyla ilgili kendini manen sorumlu hisseden insanların bir araya gelmesi yatıyor. Adına “Cumhuriyet İçin Çağrımızdır” dedik, çünkü Türkiye’de Cumhuriyet değerleri örselenmeye başlandı. Bir Osmanlıcılık hayranlığı ve bölücülük karşısında sadece iktidarı suçlamak yeterli değil; parlamentodaki genel bir sessizlik söz konusu. Bu çağrı, Cumhuriyete gönül vermiş milyonların sesi olma çabasıydı. Dün itibarıyla tahminimizden çok daha geniş yer buldu. Büyük medya görmezden gelse de; Cumhuriyet, Sözcü ve Yurt gibi gazetelerin bu açıklamaya yer vermemesine üzüldüm. Sadece Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi sahip çıktı. Hürriyet Gazetesi ise tahminimden iyi gördü. Toplamda 140 civarında imza oldu. Bu bir patlamadır ve bu patlamanın nasıl kanalize olacağını zaman gösterecek.
İsmail Hakkı Pekin: Toplumda gerçekten büyük bir talep vardı ve bu çağrı toplumun bir ihtiyacını karşıladı. Atatürk devrimlerinin örselendiğini ve Türkiye’nin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gören geniş bir kesim var. Bu kesim, şu an akacak bir mecra bulamıyor. Eğer muhalefet partileri bu talebi karşılayamazsa, bu oluşum mutlaka bir siyasi harekete dönüşecektir. İşçi Partisi de dahil olmak üzere, bu birikim merkez sağ ve solun katılımıyla dördüncü bir güç olarak meclise girebilir.
Şahin Mengü: Bugün Anayasa Mahkemesi kararı ile ilgili televizyonlarda yapılan yorumlarda, antidemokratik barajın kaldırılması konuşulmuyor. “Bölücüler parlamentoya giremezse kıyamet kopar” şeklinde bir tehdit dili konuşuluyor. Asıl haber budur.
Doğu Perinçek: Bu birleşme, bir hükümet projesine; Atatürk rotasında bir halk hükümeti projesine dönüştürüldüğü zaman anlam kazanacaktır. Türkiye’nin önünde verili görevler var: Üretim ekonomisine geçmek ve vatanı bütünleştirmek. Bu şahsiyetler ve bu birikim, Türkiye’nin önündeki hükümeti belirleyecek potansiyele sahiptir. Bu sürecin önderleri, şimdi bu hükümet hedefine doğru planlar yapmalıdırlar. Ve bunun bir an evvel uygulanmasına geçmelidirler. O zaman milletimizin özlemlerine cevap veren büyük bir harekete dönüşecek; o yeteneği ve o birikimi taşıyor.
Merak edilen sorulardan biri şu: Daha önce de Milli Merkez, Cumhuriyet İçin Güç Birliği gibi bazı çalışmalarınız olmuştu, farkı nedir? Farkı şu; Milli Merkez’de Sayın Şahin Mengü de görev aldı ve çok büyük katkıları oldu. Milli Merkez, “yeni anayasa” dedikleri bu cumhuriyeti yıkma ve vatanı bölme girişimine karşı oluştu ve başarı kazandı. Milli Merkez o anayasa girişimini püskürttü. Dikkat edelim, parlamentodaki partiler, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin merkezleri ve yöneticileri Tayyip Erdoğan’ın bu anayasa girişimiyle ortak pozisyonlara düştüler. Ama tabii Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanı ve Şahin Mengü gibi Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın Cumhuriyet Halk Partisi’ni temsil eden arkadaşların katılımıyla; İşçi Partisi ve diğer çeşitli güçler, o Milli Merkez anayasa girişimini bozguna uğrattı. Ancak Milli Merkez, iktidar hedefli bir beraberlik değildi; o görevini yaptı. Cumhuriyet Güçbirlikleri vesaire geçmişte birer projeydi ama bugünden çok farklı koşullardaydı.
Bugünün farkı ne? Bugün Türkiye bir dönüm noktasına geldi. Derin bir krizin içine giriyor Türkiye, hatta girdi ve adımlarını attı. Büyük bir kararın eşiğinde; o eski Cumhuriyet Güçbirlikleri zamanında Türkiye’nin önünde böyle bir karar ve çözüm yoktu. Şimdi söylüyoruz: İki madde; üretim ekonomisi bir mecburiyet, vatanın bütünleşmesi de bir mecburiyet ve bunların koşulu oluştu. Bu saptama çok önemli. Öyleyse bu üretim ekonomisine Türkiye’yi geçirecek ve vatanı bütünleştirecek hükümet, Türkiye’nin görüş mesafesi içinde belirmiştir, ufukta gözükmüştür. Hani baktığımız zaman gemi direkleri ilk önce gözükür ya, bu milli hükümet projesinin direkleri, yelkenleri ufukta gözüküyor. O bakımdan kendimizi bu başarı vaat eden tarihin görevine adadığımız zaman o başarıya ulaşacağımız gözüküyor. Bu girişim, arkadaşlarımın söylediği gibi o mecraya doğru çok ciddi ve kamuoyunun dikkatini çeken bir başlangıç oldu.
Peki, tam bu dönemde partiniz de olağanüstü kurultay kararı aldı, bir ilgisi var mı? Hangi gündemle toplayacaksınız? Biz 15 Şubat günü Ankara’da, stadyum büyüklüğünde 15 bin kişi alan arena salonunu tuttuk. Yarın sözleşmemizi yapıyoruz, tarih kesinleşti diyebiliriz. 15 Şubat… Biz seçime doğru; Türkiye’nin bütün cumhuriyet, vatan, emek, namus birikimiyle birlikte ve bu birikimle önderliğimizi yenileyerek, Atatürk’ün altı ok bayrağını açarak -ki bugün Atatürk’ün altı ok bayrağını programına yazan İşçi Partisi’dir- bu mücadeleyi veriyoruz. En sonunda bu altı oku hükümet yapacak mücadelenin içindeyiz. Biz Atatürk’ün 4 Eylül 1919 günü Sivas’ta kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti geleneğini temsil ediyoruz. Türkiye’de programımızla, mücadelemizle, barikatları yıkarak, aslanlı yolda yürüyerek… O nedenle bu kongremiz bir “Milli Hükümet İçin Birlik” kongresi olacaktır. Kongremizin sloganı da budur. Yani Türkiye’deki bütün Atatürk rotasına, aslanlı yola giren güçleri kucaklayarak ve o güçlerle bir önderlik belirleyerek milletimizin önüne çıkacağız.
Bazı iddialar atıldı ortaya biliyorsunuz, sizin ağzınızdan duyalım isterseniz: Genel başkanlığı bırakma gibi bir düşünceniz var mı? Efendim, her kongre partinin genel başkanını belirler, yönetimini belirler. Hiçbir zaman bizim genel başkanlık diye bireysel bir kavgamız olmaz, olmayacaktır. İşçi Partisi’nde bunlar yok, bunların hepsi görevdir. Kongremiz kimi genel başkan olarak belirlerse hepimiz o genel başkanımızın önderliğinde bu büyük mücadeleye gireceğiz. Hangi arkadaşımıza bu görev verilirse o arkadaşımız o görevi başarıyla yerine getirecektir ve hiç kimse de elbette görevden kaçma gibi bir düşünce içinde olmayacaktır.
Peki bu sözünü ettiğimiz, dün deklarasyon açıklayan oluşum… Yeni bir parti kararıyla çıkarsa? Bakın, ben şöyle açık söyleyeyim: Bugün bu masada üç kişi oturuyoruz. Şahin Mengü’yü ben kırk yıldır, belki otuz yıldır tanıyorum. Biz aslında “biz” kavramı içindeyiz. Ben “biz”i sadece İşçi Partisi olarak tanımlamıyorum. Biz dediğimiz zaman Türkiye’nin bugün vatan, namus, cumhuriyet birikimini ve onun önderlerini kastediyorum. Mesela biz Sayın Pekin’le, Sayın Şahin Mengü’yle ve bu bildiriyi imzalayan arkadaşlarla aynı çatı altında olduğumuz zaman aramızda ayak oyunu olmayacağını, kimsenin kimseye çelme takmayacağını, bir hedefe kilitlenme olacağını biliyoruz. Yani aynı Atatürk’ün CHP’sinde olduğu gibi, daha önce İttihat Terakki’de olduğu gibi büyük işler; Türkiye’ye hürriyet ve istiklal getiren, vatanı bütünleştiren, çağdaşlaştıran işler başaracağımızı biliyoruz. Türkiye işte bu mecraya girdi. Bu insanlar eninde sonunda aynı safta olacak. Yani biz Tunceli’nde Seyit Rıza heykelinin önünde toplananlar değil, bütün Türkiye’nin Cumhuriyet meydanlarında Atatürk’ün heykelinin altında birleşenleriz.
Bakın, bir “Kerbela’dır” dedi Tayyip Erdoğanlar. Tunceli Kerbela’dır diyerek Atatürk’ü ve İsmet Paşa’yı suçladılar. Bir de ona karşı Cumhuriyeti savunan, Türkiye’yi Orta Çağ’a sürüklemek isteyenlere karşı çağdaş cumhuriyeti savunan büyük bir güç var. Şimdi o büyük güç göreceksiniz kendi önderliğini yaratacak ve önder partileşmesini de kuracaktır. Ona hepimizin emek vermesi ve bu amaca kilitlenmesi gerekiyor. Çünkü 2015 yılı benim kanaatime göre AKP’nin son yılıdır, son iktidar yılıdır. Türkiye 2016’ya kesinlikle AKP’yi yıkarak ve üretim ekonomisinin önünü açacak bir hükümetle girecektir. Bizim bu hedefe kilitlenmemiz, nazlanmayı bırakıp zorlukları yenme azmiyle hep birlikte ilerlememiz lazım. Mesela ben Şahin Mengü’yü de, Sayın Pekin’i de kendi parti arkadaşım olarak görüyorum. Onlarla beraber olduğumuz zaman, birleştiğimiz zaman Türkiye’nin önündeki sorunları çözeceğimizi, Türkiye’yi yönetebileceğimizi ve Atatürk rotasına sokacağımızı biliyorum, bundan eminim. Demokrasi dehaların oyunu değildir; demokrasi, vasat kültür ve zekadaki insanların iradelerini bir araya koymasıdır.
Hocam biraz evvel güzel bir şey söyledi: Bizlere düşen görev, ben kendimde o görevi hissediyorum, Atatürk’e ve İsmet Paşa’ya, genç cumhuriyeti kuranlara karşı yapılan saldırıya karşı bir hassasiyet duymak mecburiyetindeyiz. Yani bir imparatorluğun külleri üstünden kurulan cumhuriyetin kendini savunmasını bir Kerbela olayına benzetiyorsanız, bir insanlık ayıbına benzetiyorsanız, bu çok vahim bir durumdur. Genç Cumhuriyet kendini savunur. O kadar savunur ki… Örneğin De Gaulle’e bir Amerikalı gazeteci diyor ki: “Siz Cezayir’de bir milyon insan öldürdünüz, bunun için özür dileyecek misiniz?” De Gaulle düzeltiyor, “Seni düzelteyim, biz orada 1 milyon kişi değil, 850 bin kişi öldürdük ve bunu Fransa’nın güvenliği için yaptık” diyor. Öbür tarafta genç cumhuriyet kendini savunmak için… Elbette her iç savaşta, her iç çatışmada olduğu gibi acılar yaşanıyor ama olayı getirip bir Kerbela olayına benzetmek hakikaten ihanetin en büyüğüdür. Çünkü o olay olduğu zaman Alevilere karşı yapıldı deniliyor; oysa Tokat’ta, Sivas’ta, Türkiye’nin birçok yerinde Aleviler var ve onların burnu kanamadı. Eğer etnik veya mezhebe karşı bir soykırım hareketi olsaydı, oralarda da olurdu. Topu topu 13.000 kişi olduğu söyleniyor; bu rakam bile tartışmalı. Yalanlar söyleniyor, “zehirli gaz kullanıldı” diyorlar; paşam burada, ben o tarihte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde zehirli silah olmadığını biliyorum. Bizde şöyle bir hastalık var; biz her olayı, özellikle ülkenin dışarıdan beslenen okul yazarları her olayı belli bir tarihten başlatıyor. Dersim dediğiniz zaman “gel 1938’den konuşalım” diyorlar. Ondan evveli yok! İşte hocamın çok boğuştuğu Ermeni soykırımı olayı; gel bunu 1915’ten değil, 1890’dan konuşmaya başlayalım. 1894’te İstanbul’da Osmanlı Bankası’nı nasıl bastın, Van katliamını nasıl yaptın, Adana’da ne yaptın? Bunları konuşmayalım, 1915’i konuşalım… Türkiye’nin böyle bir sorunu var. Onun için Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın, kurdukları Cumhuriyet’in korunması gerekiyor.
Sayın Pekin, ekleyeceğiniz bir şey var mı?
Ben şunu söyleyebilirim: Tabii şu anda olayı belki o zamanki Kuvayı Milliye ruhuna bağlayıp; nasıl Kuvayı Milliye ruhu, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, arkasından Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına yönelmiş ve Türkiye o şekilde kurulmuşsa… Şu anda aslında bana göre, biraz evvel söylediniz ya, “niye o listede sağ, sol, sosyalist var?” diye; bunların hepsinin teferruat olduğunu değerlendiriyorum. Tabii ki bütün düşüncelere hürmetimiz var ama teferruat şu; Cumhuriyeti korumak isteyenlerle, Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın kurmuş olduğu Cumhuriyeti yıkıp bölmek isteyenler arasında bir kavga var. Ve bu kavgada mutlaka Cumhuriyeti korumak isteyenlerin galip çıkması gerekiyor. Yani şu anda “vatan” kavgası bence.
Sayın Perinçek, seçime yönelik olduğu için soruyorum: Daha önce “Anayasa Mahkemesi’nin barajı kaldırmasıyla hiç ilgilenmiyorum” demiştiniz, izleyicimiz bunu sormuş. Neden ilgilenmiyorsunuz? Baraj kalkarsa İşçi Partisi meclise girmez mi?
Şimdi efendim, baraj seçmenin iradesine konmuş olan bir engellemedir. Seçimlerden önce “barajı geçecek partiler” diye ilan ediliyor ve seçmen belli merkezlerden o partilere yönlendiriliyor. Onun için bu barajın demokrasiye karşı olduğu çok açık ve barajın ortadan kalkması Türkiye’nin önünü açacak bir karar olacaktır Anayasa Mahkemesi tarafından. Fakat biz İşçi Partisi olarak insanların kafasındaki barajı yıkmaya çalışıyoruz. Çünkü o baraj, beynimize konulmuş bir barajdır ve biz o barajın içinde çırpınmaya başlıyoruz. Yurttaşlarımıza diyoruz ki kafayı oraya takmayalım, hedeflerimize yürüyelim. Türkiye’nin önünde çok büyük, köklü çözümler var. Bakın en temel tespit budur: Türkiye üretim ekonomisine geçecek ve vatanı bütünleştirecektir. Biz bu karara katıldığımız zaman, seçmen olarak ve önderler olarak o barajların yıkılacağını göreceğiz. Biz tarihsel sürece ve bize vaat ettiği başarıya yoğunlaşıyoruz. Tabii barajın yıkılması evvela insanların kafasındaki algıların yıkılmasına bağlıdır. Ama bu seçim barajı hakikaten temsilde adaleti ortadan kaldırıyor. Bu ülkede beraber yaşamaya alışmak istiyorsak, bunu en evvel öğrenmemiz lazım. Bu Türkiye ilk defa “sıfır barajdan” seçime girmiyor; Süleyman Demirel sıfır barajdan tek başına iktidar olmuştu. Hatta “milli bakiye” sistemiyle artık oylar bile değerlendiriliyordu. Bizde şöyle bir yanlış algı var: “Efendim baraj kaldırılırsa koalisyonlara mahkum oluruz.” Sanki koalisyonlar bir suçmuş gibi anlatılıyor. Koalisyonlar bu ülkede özgürlüklerin en geniş yaşandığı dönemdir, ekonomik büyüme de koalisyon dönemlerinde devam etmiştir. Şimdi ekonomi geriye gidiyor. Sokaktaki insana bakın, Beyoğlu’na çıkın, yüzü gülen bir tane insan buluyorsanız ekonomisi iyidir ülkenin. Kızılay’a çıkın, yüzü gülen bir tane insan göremiyorsunuz. Demek ki insanlar mutsuz. İnsanlar niye mutsuz olur? Karnı açsa, çocuğuna ekmek götüremiyorsa, çocuğuna çikolata alamıyorsa mutsuz olur. Sabah yürürken kimsenin yüzü gülmüyor, kahkaha atan birine rastlamıyorsunuz, yanından geçene günaydın diyen yok. Kimse kendini kandırmasın, biz koalisyonlar döneminde yüzümüz daha çok gülüyordu, özgürdük çünkü. Şimdi sabah kapı çalındığı zaman, “Sütçü geldi” demiyoruz, “Hangi polis kimi almaya geldi?” ya da “Banka haciz mi gönderdi?” diyoruz. Bu durum toplumdaki gerilimi gösterir. Peki, toplum bu haldeyken biliyorsunuz bugün 4 eski bakan hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile ilgili soruşturma komisyonu karar vermek için toplandı. Yüce Divan’a sevk edilecekler mi edilmeyecekler mi? Herkes bu beklenti içindeydi. Süreç, 5 Ocak 2015’e ertelendi. Bununla devam edelim. Bu arada ilk arayı vermek için son 10 dakikamız. Büyük abilerine ulaşıp ne oy kullanmaları gerektiğine dair talimat alamadılar herhalde. Ama AKP içerisinde bu Yüce Divan meselesiyle ilgili bir tartışma olduğu görülüyor. Abileri tam talimat verememiş. Büyük ihtimalle AKP içerisinde sorunlar ve kırılmalar var. O kırılmaları önlemek ve 2011 seçimlerine daha uygun bir zeminde gitmek için talimat bekliyorlar, ancak o talimat henüz gelmedi. Büyük bir ihtimalle, duyduğumuz haberlerden yola çıkarak; bir veya ikisini Yüce Divan’a göndermek suretiyle hem AK Parti’yi hem de o yolsuzluklara sebep olanları kurtarma arayışındalar.
Evet efendim, biz İşçi Partisi olarak Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan dosyasını 2005 veya 2006’da hazırlamıştık. Bunu bir kitap olarak da yayınladım. O dosyada Tayyip Erdoğan’ın büyük yolsuzluklarıyla ilgili 45 sayfalık çok uzun bir bölüm vardır. Bakın, bunların hesabı sorulmadı. “Üçe kapat” diye telefon konuşmaları var. Kendi arkadaşlarına birtakım yolsuzluk emirleri vermekte ve arkasından bunların devletin bazı uygulamalarıyla bağlantılı olduğunu söylemektedir.
Şimdi on dakikamız kalmak üzere. Bakanların kuşkusuz yakasına yapışılacak, hiç şüphem yok. Bunun önüne geçecek bir kuvvet de görmüyorum Türkiye’de. AKP’deki bu bölünme, artık dayanma kudretlerinin kalmamasındandır. Ama bu yolsuzluklar kesinlikle en sonunda o Aksaray dedikleri yere uzanacaktır. Peki bunu kim yapacak? Biraz evvel söyledik; Türkiye’nin önünde büyük kararlar, büyük çözümler var. O çözümler hükümet olacak. Şahin Mengülerin, İsmail Hakkı Pekinlerin kurduğu milli hükümet elbette hukuku uygulayacak ve onların yakasına yapışılacak. O Aksaray, göreceğiz ki AKP iktidarına mezar olacak. O bir mezar saraydır. Bu kadar ihtişam, bu kadar debdebe ve saltanat bir yıkılışa işarettir. Yolsuzluk yapanlar saray yapar; bu bir yasadır. O kadar yolsuzluk yaparsanız, en sonunda o sarayı yaparsınız. Sarayın kendisi zaten bir yolsuzluktur. Osmanlı’nın sarayı bile çok mütevazıydı. Yükseliş dönemindeki Topkapı Sarayı’na baktığımızda bunu görürüz. Üstelik kaçak da olduğu için…
Zaten 17 Aralık’taki adamları yargılıyorsanız, 25 Aralık’takileri yargılamaktan vazgeçemezsiniz. Hepsi aynı hukuki mecradan geçerek geliyor. 17 Aralık’ı hukuki, 25 Aralık’ı gayrihukuki görmek insan mantığına ve aklına aykırıdır. 17 Aralık’ta o evlerden kutular çıktı. Tayyip Erdoğan’ın kendi çocukları arasındaki telefon konuşmalarını o zaman bir tek Aydınlık yayınlamıştı. Neleri kamu gözünden kaçırmaya çalışıyorlardı? Her şey ortada.
Burada bir irade gerekiyor ve o irade yavaş yavaş oluşuyor. Bugün Yargıtay Başkanlığı ile ilgili seçimler bu iradenin oluştuğunu gösteriyor; Cumhuriyet Yargısı kazanıyor. HSYK seçimlerinde başladı bugün. Yeni Yargıtay başkanlarımızı, ceza ve hukuk dairelerine seçilen başkanlarımızı tebrik ediyorum. Hepsi pırıl pırıl cumhuriyet hukukçuları ve onlara güveniyoruz. Bu tablodan; Aksaray’da oturanlara kadar uzanan hukukun uygulanması, soruşturmalar, kovuşturmalar ve Yüce Divan sandalyeleri çıkar. Başka bir şey çıkmaz.
Bir toplum en güzel değer yargısını kendi esprileriyle verir. Siz de hocalıktan geldiğiniz için bilirsiniz; bir öğrenci hocasına bir isim taktı mı, ölünceye kadar o isimle gider. Bir toplum bir insanla alay etmeye başladığı zaman duracağı yer belli olmaz. Eğer bu toplumda, birine bir şeyi basitçe anlatmak imkansız hale gelmişse, iş bitmiş demektir. Maç bitmiş, uzatmalar oynanıyor. Ama çok sevenler, hatta tapanlar bile var. Her toplumda olur; biz rahmetli Menderes’in önünde çocuğunu kurban etmeye kalkışacak kadar aşağılık insanları da gördük.
Yargıtay seçimlerine değinmişken; Ergenekon kumpasında hedef alınan isimlerin önemli yerlere gelmesi bir dönüm noktasıdır. HSYK seçimlerinde bu mücadele başladı. Fethullah örgütü kaybetti; Milli Güvenlik Kurulu da onların bir suç örgütü olduğunu belirtti. O süreç devam ediyor. Sayın Şahin Mengü de bizim yargıca toplumu içerisinde uzun yıllar emek verdi, ben de emek veren bir insanım. İsimlere bakıyorum; gerçekten bu isimler Cumhuriyet Yargısı’nın örnek isimleridir. Onların vicdanlarına göre adil kararlar vereceklerine güveniyoruz. Göreceksiniz, bu Türkiye’nin yargı reformunda çok önemli bir dönüm noktası olacak.
Şimdi bir araya gideceğiz. Kısa bir aradan sonra gündemin sıcak maddelerini konuklarımızla; İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve Eski CHP Milletvekili Sayın Şahin Mengü ile değerlendirmeye devam ediyoruz.
— “Bir şeyini düzeltebilir miyim? Müsaade ederseniz, şımarıklık kabul etmezseniz… Ben CHP’nin eski milletvekiliyim. Çünkü CHP bir otomotiv firması değildir. ‘Yeni CHP’, ‘Eski CHP’ diye bir şey yoktur; CHP vardır. Atatürk’ün CHP’si vardır.”
— Tam da ‘Yeni CHP’ söylemleri bu kadar yoğunken denk düşer diye düşündük ama olmadı. Peki. Sizler de görüşlerinizle programımıza dahil olabilirsiniz. Çokça mesajınız geliyor, onları da aktaracağım.
(İzleyici mesajlarının aktarılması bölümü…)
Şimdi Fethullahçı örgüte yönelik operasyonlarla devam edelim. Son olarak Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ile beraber 31 kişi gözaltına alındı. Tabii bu operasyon, bazı kesimlerce basın özgürlüğüne müdahale olarak değerlendirildi. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi de bu değerlendirmeye katıldı ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından sıkça dile getirildi. Ne diyeceksiniz Sayın Perinçek?
— Sayın Mengü de bir ceza hukukçusudur, çok iyi bilir; ceza hukukunda prensip fiilden, yani eylemden gidilir. Ortada bir cinayet var; cumhuriyete ve vatana karşı işlenmiş bir suç. 2007’den başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri komutanları, İşçi Partisi yöneticileri ve Cumhuriyetimizin aydınları, Türkiye’yi bölmek amacıyla hapse atıldılar. Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi böyle uygulandı. Yerde yaralı yatan bir Cumhuriyet ve vatan bütünlüğü var. Siz bunu kovuşturmayacak mısınız? Zaman Gazetesi, Samanyolu… Bunlar basın suçu değildir. Binin üzerinde subayı Türkiye’yi bölmek için hapse atmak suç değil mi?
Bu suçlar doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’ne ve vatanın bütünlüğüne karşı işlenmiştir. Aslında müebbetlik bir suçtur. Türkiye artık bu suçun üzerine gitmeye başladı. Bu süreç, Tayyip Erdoğan’ın veya başkasının elinde değil; Türkiye’de savcılar, yargıçlar ve bir Cumhuriyet adliyesi var. Şunu da söyleyeyim: Bu suçu Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Abdullah Gül birlikte işlediler. Göreceksiniz, bu soruşturmalar en sonunda Tayyip Erdoğan’ın yakasına yapışacak.
Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya kalktığınızda, TSK’yı hapse attığınızda, bu yanınıza kalır mı? Bu uygulamalar hukuka uygundur; bireye karşı değil, kamuya karşı işlenmiş bir suç mevcuttur. Bizim yapacağımız, bu yargı sürecini kamu olarak desteklemek ve o suçu işleyen tepelere kadar ilerlemesi için bir cephe oluşturmaktır. Karşı taraf bunu bir kalkan yapmaya çalıştı; ne yazık ki Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi yöneticileri de o kalkanda yer alıyor. Fethullah Gülen’in arkadaşı oldular. CHP neredeyse “F-CHP” haline dönüştü, MHP de “F-MHP” oldu. Basın özgürlüğü diyorlar; ne alakası var? Danıştay suikastı yapmak mı basın özgürlüğü? Hrant Dink’i öldürmek mi?
Bu bir basın özgürlüğü davası değil; bu, cumhuriyeti yıkmak isteyen Amerikan projesinin ve haçlı görevlilerinin suçuna karşı bir başlangıçtır. Ergenekon davasındaki savunmamda hakimlere şunu söyledim: “Gladio’nun 1 numarası Tayyip Erdoğan, 2 numarası Abdullah Gül, 3 numarası Fethullah Gülen.” Şimdi bunu yeniden ilan ediyorum. Bu soruşturmalar oraya kadar uzanacak.
— Hocam muhteşem bir şey söyledi. Hukuka uygun tabirini kullandı. Ergenekon, Odatv gibi davalarda yazılanlardan ötürü açılan davalar ne kadar basın özgürlüğüne darbe ise, bunlarınki de o kadar darbedir. O gün darbe olmayan, basın özgürlüğünü engellemeyen şeyler, bugün nasıl “basın özgürlüğü” oluyor? Basılmamış kitaptan insanlar hapse atıldı. Basın özgürlüğü diyerek bağıranlar, o gün hiç seslerini çıkarmamışlardı. OdaTV davasında gazeteciler içeri alınırken, Ergenekon davasında, “hocam” dediğimiz isimler ve pek çok yazar-çizer tutuklanırken, kimse düşünce özgürlüğünden bahsetmedi. Burada asıl yargılanması gerekenler konusunda ben gazetecilerle çok alakadar değilim. Eğer siz bu işi tezgâhlayan polisleri, savcıları ve hakimleri yargılamıyorsanız, yaptığınız operasyon ancak bir üstünü örtme operasyonu olur. Çünkü bu insanları tutuklayan, tutuklanmaları için tuzak kuran, düzmece raporlar hazırlayan, kasetleri oraya buraya yerleştiren polisler ve savcılar vardı. İnsanların kanuni savunma haklarını kısıtlayan yargıçlar vardı. Şimdi bunların hesabını sormayıp, yaşananlara sadece “basın özgürlüğü” kisvesi altında itiraz ederseniz, olayın tamamının üzerini örtmeye çalışırsınız.
Olayı sadece iki ya da üç-dört gazetecinin içeri alınması olarak görmemek lazım. Olayın en başından beri görev alan polisine, savcısına, hakimine bakmak gerekir; tabii onlara emir verenleri de unutmamak lazım. Çok iyi hatırlıyorum, buradaki herkes de hatırlayacaktır; “Bu davaların savcısı benim” diyen, dönemin Başbakanı’ydı.
Bakın, biraz evvel hocam Hrant Dink davasına atıfta bulundu. Ben o dönemde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili olarak, Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal tarafından “Git bunu takip et” diye görevlendirilmiştim. Üç milletvekili ve o tarihteki İstanbul İl Başkanımız Gürsel Tekin ile beraber Hrant Dink davasına gittik. Çıktığımızda kameralar geldi, “Ne diyorsunuz?” diye sordular. Biz orada, “Burada yargılananlar tetikçilerdir. Bunun asıl arkasında Trabzon’daki emniyet müdürü, jandarma komutanı, İstihbarat Daire Başkanı ve İstanbul’da Hrant Dink’i çağırıp tehdit eden vali muavini var. Bunlar yargı önüne çıkmadan bu cinayet aydınlatılamaz” dedik. Bu, sekiz yıl önceydi. Bugün gelinen nokta o noktadır; olay sekiz yıl boyunca bilerek ve isteyerek geciktirilmiştir. O gün devletin bütün organları elinde olan Tayyip Erdoğan, bunun böyle olduğunu bilmiyor muydu? 17-25 Aralık patlayınca dostluk bitti ve şimdi insanlar birbirini suçluyor. Benim kanaatim şudur: Eğer suçlu aranacaksa, bir numara o tarihte bütün bunlara göz yuman, “bunu yapın” diyen ve orduyu biçmek için kurulan tezgâhın başında olanlardır. Fethullah Gülen elbette onların tetikçisidir ama iki numara siyasi otoriteyi elinde bulunduranlardır.
Dengir Mir Fırat’ın açıklamaları vardı; “Cemaati MİT’in içine, polise biz yerleştirdik” diyor. Yani cemaat, siyasal iktidarın iradesi dışında bir eylem yapmış değil; bu, siyasal iktidarla beraber yapılan ortak bir harekettir. Karslıoğlu “AKP bir ABD projesidir” demiş; evet, bu bir ABD ve AB ortak projesidir. Amaç Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmektir. O projenin yürümesi için AKP’nin önünü açan ise cemaattir. Cemaatin Silahlı Kuvvetler’e, yargıya ve emniyete yerleştirdiği insanlar vasıtasıyla çok büyük kumpaslar kurulmuştur. Bu kumpasların başlangıç tarihi 1999 yılında Fethullah Gülen’in Amerika’ya gidişidir.
2001’den itibaren Tuncay Güney’in itirafları gelmeye başladı. Şerefli, vatansever polis şefleri, “Böyle bir şey olmaz” diyerek bunları kenara atmıştı. Tuncay Güney’in 6 CD’lik itirafları vatansever bir polis tarafından MİT’e gönderildi ve dönemin MİT Müsteşarı, 2003 yılında bu konuda 150 sayfalık bir kitap hazırlattı. Bu kitap 10 Temmuz 2003’te Genelkurmay Başkanı’na, 26 Kasım 2003’te de Başbakan’a sunuldu. Kıbrıs görüşmeleriyle aynı tarihlere denk gelen bu süreç, Danıştay cinayetiyle devam etti. O kitapçık özetlenerek cinayetten önce ocak ayında Başbakan’a sunulmuştu. Cinayetten sonra ise Genelkurmay İstihbarat Başkanı’na gönderilmişti.
Bütün bunlara baktığımızda, sürecin 2005’teki Şemdinli olayıyla başladığını görüyoruz. Ardından Özel Kuvvetleri tırpanlamak ve Yaşar Büyükanıt’ı hedef alarak Genelkurmay Başkanı olmasını engellemek amacıyla hem “Atabeyler” hem de “Savunma Çetesi” davaları çıkarıldı. Başarılı olamayınca Danıştay cinayeti geldi. Bu cinayete bilerek ve isteyerek mani olunmadı. Belki cinayeti başkası istedi ama sorumluluk kandırılmış bir gencin üzerine atıldı. Rahip Santoro cinayeti de böyledir.
Tüm bu cinayetlerin amacı “Ergenekon” dedikleri ve uydurma belgelerle kurguladıkları bir yapıyı meşrulaştırmaktı. Nisan 2001’de Aydınlık Dergisi’nde, ardından Fehmi Koru’nun köşesinde ve Aksiyon Dergisi’nde yayınlanan şemalarla devlet erkanı tahrik edildi. Toplumun sinir uçlarını teşkil eden aydınların ve generallerin isimleri kullanılarak bir örgüt şeması yapıldı. Genelkurmay Başkanı’ndan Cumhurbaşkanı’na kadar herkesin eline tutuşturulan bu şemalara karşı maalesef kimse ses çıkarmadı. Sonuçta genç subaylarımız casusluk ve fuhuşla suçlandı. Bir subayın casuslukla itham edilmesini hazmetmesi mümkün müdür? Evet, toplumun her kesiminde olduğu gibi orduda da suça meyilli insanlar olabilir ama 200-300 subayın aynı anda hem fuhuşçu, hem şantajcı, hem de casus olması mümkün mü? Bu çocukların istikbalini elinden aldılar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tırpanladılar.
Balyoz davası, yapılan bir seminerden elde edilen CD’lerdeki sahte belgelerle ortaya çıktı ve bu durum kanıtlandı. Soruşturma aşamasında, savcının haberi bile olmadan bu belgeleri yayınlayan bazı gazeteciler, aydınların hapsedilmesi için çığırtkanlık yaptılar. “Toprak altından silah fışkırıyor” diye manşet atanları hiçbir zaman affetmeyeceğim. O çıkan mühimmat, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İç Güvenlik Harekâtı için verdiği, sarf edilen mühimmatlardır. Bunları gömerek insanlara iftira attılar. İnsanları 100-150 yılla yargıladılar.
Şimdi tüm bunların hesabı sorulmalıdır. Bunun basın özgürlüğü ile alakası yoktur; bu bir tetikçiliktir. Ordumuzu ABD’nin istediği algı seviyesine düşürdüler. Bir ülkenin en önemli kuruluşlarından biri olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na kumpas kuruldu. Bir kamyon dolusu el bombasıyla yolda ihbar yapıp, Ankara Emniyet Müdürü’nün önüne yığdılar. Hangi devletin polisi böyle çalışır? Asıl amaç, Özel Kuvvetler’in elindeki “seferberlik” listelerini ele geçirmekti. Yani bir savaş durumunda kimlerin güvenilir olduğunu içeren o listeleri Amerika’ya göndermek istediler. Alınan bir tedbirle, askeri bir hâkimin sürece dahil edilmesiyle bu durum kısmen önlendi.
Sonuç olarak, Türkiye’yi çökertmeye ramak kalmıştı. Şimdi Ekrem Dumanlı ve diğerleri tutuklandığında gidip bildiri imzalamak, “Yarın bir gün başkaları da tutuklanırsa onlar da aynısını yapsın” demek saçmadır. Bunlar aynı şeyler değil. Bir suçlu aranacaksa, bu iki-üç gazeteci zurnanın son deliğidir; onlar sadece propagandaya alet olmuştur. Asıl fail, bu cemaati oraya yerleştiren, o el bombalarını çevirip arayan, o talimatı verenlerdir. Yargılanması gerekenler onlardır. Sayın Pekin, bütün bu kumpasların nasıl kurulduğundan bahsederken; dijital verilerden tutun da hazırlanan tertiplere kadar kumpasın nasıl işlediğini anlatırken, karşımızda bu son soruşturmayla beraber aslında bizzat savcılık tarafından silahlı bir örgüte dikkat çekiliyor. Savcılık, kumpaslarda kullanılan mühimmatların hep aynı kafile numarasına ait olmasına dikkat çekiyor. Dolayısıyla Fethullah Gülen için hazırlanan Interpol dosyasında, bu benzerlikten yola çıkarak örgütün silahlı bir yapı olduğuna kanaat getiriliyor ve emniyet içindeki F tipi yapılanma da bu örgütün silahlı birimi olarak gösteriliyor. Sizin görev döneminizdeki izlenimlerinizden yola çıkarsak, F tipi yapılanmanın silahlı bir örgüt olduğunu söyleyebilir miyiz?
Tabii ki söyleyebiliriz. Şöyle açıklayayım: Biz o dönem güvenlik harekatında, yani PKK ile mücadelede polis özel harekatla çok yakın çalıştık. Onlara ağır silahlar, mühimmatlar ve el bombaları verdik. Genellikle bu mühimmatları Kara Kuvvetleri birlikleriyle Jandarma birlikleri verirdi. Biz her teslimat için sarf tutanağı tutardık. Maalesef bulunan o mühimmatlar, bu sarf tutanağıyla verdiğimiz mühimmatlardır. Emniyet içindeki o grup, bu mühimmatları özel harekattan alıp; Poyrazköy’e, Zir Vadisi’ne ve Gölbaşı’ndaki yerlere gömdüler, sonra da çıkarıp kullandılar.
Bunlar sadece kumpaslar için mi kullanıldı, yoksa faili meçhul cinayetlere de mi işaret ediliyor? Yani silahlı bir örgüt varsa, işlediği suçlar da var demektir, değil mi?
Hrant Dink cinayeti, Santoro cinayeti, Danıştay cinayeti ve Zirve Yayınevi katliamı büyük ölçüde cemaatin azmettirmesiyle işlenmiş suçlardır. Bu çok açık ve net. 2008 yılı Temmuz ayında, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile görüşme imkanım oldu. O dönem emekli orgeneraller gözaltına alınmaya başlanmıştı. İstihbarat başkanı olarak bana gelen bilgileri değerlendirdim. Yanımda adli müşavir Fıstık Çubuklu ile beraber komutanlığa gittim. Bu işin büyük bir olay olduğunu, tüm silahlı kuvvetleri kapsayacağını ve yargılamaları bizim yapmamız gerektiğini anlattık. Ancak komuta kademesi o zaman tedbir almadı; olaylar geliştikçe müdahale etmeyi değerlendirdi.
Halbuki olayların başlangıçtan itibaren bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekiyordu. Tuncay Güney’in ifadesinden başlayıp, evrakların MİT Müsteşarlığına gönderilmesine kadar her şey tertiplenmişti. Daha yeni emekli olmuş bir orgeneralin terör örgütü lideri olarak gösterilmesi, altında gazetecilerin, yazarların ve milletvekillerinin yer alması kabul edilemez bir durumdu. Devletin en üst kademesinin bunu sorgulaması gerekirdi. Maalesef bu örgüt hem cinayet işletmiş hem de polise verilen silahları kullanarak insanları suçlamıştır. Ben de bir evraka parafe attığım için ağırlaştırılmış müebbetle suçlandım. O dönemde mevki kaygısı, insanların umursamazlığı veya “bana dokunmasınlar” düşüncesi yüzünden gereken tedbir alınamadı. Fethullah Gülen örgütü, kılcal damarlarımıza kadar sızmış çok sinsi bir suç örgütüdür. Cezaevinde intihar eden veya ölen Ali Tatar, Denizci Albayımız, Kuddisi Okkır ve Abdülkerim Yıldız gibi isimlerin yaşadıklarının sorumlusu bunlardır. Bu yapıya yardım edenler ve talimatı verenler mutlaka hesap vermelidir.
Sayın Perinçek, silahlı örgüt konusunda eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Silahlı örgüt olduğu ilk defa saptanmıyor, daha önce verilmiş mahkeme kararları var. Sayın Nusret Senem’in Fethullah Gülen ile ilgili belgeleri mevcut. Somut bir örnek vereyim: Trabzon Emniyetine bağlı bir haber elemanları timi var. Bu tim McDonald’s’ı bombalıyor, Rahip Santoro’yu öldürüyor ve en son Hrant Dink’i öldürüyor. Bir emniyet müdürünün kontrolündeki timin, onun bilgisi dışında cinayet işlemesi mümkün mü? Yani aslında bir “cinayet timi” kurmuşlar. Devletin içine yuvalanmış, polisin imkanlarını ve silahlarını milli devlete karşı kullanan bir yapıdan söz ediyoruz. MGK’nın F örgütü hakkındaki “silahlı terör örgütü” tespiti yaşanan gerçeklere son derece uygundur.
Açılım sürecine bakacak olursak; KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık, Kobani Savaşı’nı Türkiye’nin yürüttüğünü ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde Kürt statüsü oluşmasını istemediğini belirtti. ABD ve NATO’nun Türkiye’ye desteği kestiğini iddia etti. Bu açıklamalar ne anlama geliyor?
ABD’nin Orta Doğu’daki ana hedefi, Rusya’nın Avrupa ile bağını kesmektir. Bunun için Körfez ülkelerinin, Kürt bölgesinin doğalgazını ve petrolünü Akdeniz üzerinden Avrupa’ya taşımak ve Rusya’yı tecrit etmek istiyorlar. Cemil Bayık, “Bu işi biz yapalım, boru hatlarını Rojava’dan geçirelim” diyerek ABD’ye taşeronluk teklif ediyor. PKK’nın ve Cemil Bayık’ın kapasitesi bu projeyi gerçekleştirmeye yetmez. Türkiye; köklü devlet geleneği, ordusu ve jeopolitik konumuyla bu bölgedeki en önemli aktördür. ABD ve NATO, Türkiye’nin bütünlüğünü göz ardı ederek bu bölgede bir düzen kuramaz. Yani demokrasisiyle, bürokrasisiyle, idaresiyle ne kadar örselenmiş olsa da cumhuriyet değerleriyle gerçekten şu anda bu bölgede durabilen, dayanabilen bir devlet. Yani öyle bir devlet ki 34 sene bir iç savaşa dayanmış. İç savaş diye nitelendiriyorum; ona dayanmış ve Kürt toplumu ile Türk toplumu karşı karşıya bile gelmemiş. Birbiriyle savaşmamış, birbirlerine mümkün olduğu kadar silah çekmemiş. Silah nasıl olmuş? PKK sivilleri öldürmüş, PKK ile askerler çatışmış; terör örgütünü güvenlik güçleri yakalamış, etmiş. Yani yapılan budur. Bütün bunlara rağmen Türkiye’de bir toplumsal çatışma yoktur.
Şimdi buna baktığımız zaman, PKK’nın böyle bir gücü yok. Bu güç Türkiye Cumhuriyeti’nde var, devletin kendisinde var. Üstelik NATO ve Amerika da Türkiye’ye muhtaç. Eğer Orta Doğu’da istikrar istiyorlarsa, Türkiye’den başka istikrar sağlayacak başka bir ülke yok. İkincisi; Rusya’ya karşı yine ABD ve NATO Türkiye’ye muhtaç. Rusya da ABD’nin ve Avrupa’nın yaptığı hamleye karşı hamle yapmak için Türkiye’ye muhtaç. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni idare edenler, hükümetler eğer bu stratejiyi, bu oyunu uygun oynarlarsa, Türkiye Cumhuriyeti bu faaliyetlerden ve ortaya çıkan sonuçlardan zarar görmez. Ama gidip de Amerika’nın dümen suyuna takılırlarsa, yani kendi milli hedeflerini bir tarafa bırakıp Avrupa’nın, ABD’nin dümen suyuna takılırlarsa, NATO’da her şeye “evet” derlerse, daha evvel olduğu gibi, o zaman tabii yapacak bir şey yok.
Durumu nasıl görüyorsun? Çünkü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği’ne yönelik de artık son zamanlarda sert söylemlerde bulundu. Rusya’yla bir yakınlaşma var. Vladimir Putin’le yaptığı görüşme ılımlı yansıdı. Putin’in Erdoğan’dan övgüyle bahsettiğini biliyoruz.
Doğru. Yani şu anda şunu söyleyebilirim: Tabii gerçekten Putin’in Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’nin de Rusya’ya ihtiyacı var. Ekonomik olarak hem de. Yani bunu kamp değiştirme olarak görmeyin. Ama buna ihtiyacı var ve Erdoğan’ın bunu kullanması gerekiyor. Akıllıca hareket ederek, hükümet olarak bunu kullanması lazım. Hem Rusya’yla yakınlaşma hem de bölgede, yani bizim bölgemizde bir ittifak yaparak; İran’la, Suriye’yle ve Irak’la, hatta Mısır’la… Bugün duydum, Arınç’ın söylediği şu vardı: “Mısır’la, Körfez ülkeleriyle ilişkilerimizi geliştirmek zorundayız, geliştireceğiz” diyor. Hatta “Orta Doğu’da hiçbir ülkeyle kötü ilişkiye girmek istemiyoruz” ifadesi var. Gerçekten akıllı hareket ederlerse Rusya’yla beraber hareket etmek durumundalar. Bu, Türk politikacılarına ve yöneticilerine çok büyük bir manevra alanı sağlar.
Şimdi Rusya daha aktif rol almaya mı çalışıyor? Bir yandan onu sormak istiyorum. Çünkü Selahattin Demirtaş mesela Moskova’ya gidecek. İlk kez oluyor bu. Dışişleri yetkilileriyle görüşecek. Hatta Rusya’nın daha sonra PYD Eşbaşkanı Salih Müslüm’le görüşeceği belirtiliyor. Bu görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şöyle olabilir, bakın bölgedeki işler biraz karışık. Cemil Bayık, İran’la da çok iyi görüşüyor. Şu anda İran’ın PYD ve PKK üzerinde etkisi çok büyük. KDP, PYD ve PKK ile ilişkisi çok önemli ve büyük ihtimalle İran, PKK’yı kullanmaya çalışıyor. Cemil Bayık’ın yaptığı açıklamalar büyük ölçüde Rusya’yı kızdırmıştır. Sanıyorum ki o açıklamalar Rusya’da pek hoş karşılanmayacaktır. Ancak o yazılara bakıldığı zaman, hem Salih Müslüm’e hem de Demirtaş’a “aklınızı başınıza alın” talimatı verilebilir Rusya’dan. “Bu söylemler size karşı değildir, biz sizin bölgedeki çıkarlarınıza karşı bir şey yapmayacağız” gibi bir teminatta bulunacaklardır. Çünkü Rusya’nın desteğine ihtiyaç var. Rusya’nın desteği olmadan ne Amerika ne de Avrupa Birliği Suriye’deki ve Irak’taki olayı değiştirebilir. Özellikle Suriye için mutlaka Rusya’nın ve İran’ın desteğine ihtiyaç var.
Evet, şimdi çok enteresan; bu Orta Doğu olaylarına bakarken ta Irak’ın Kuveyt’i işgalinden bu yana bakmak lazım. Çünkü Orta Doğu’da oynanan oyun, biraz evvel Sayın Pekin’in de söylediği gibi, petrol ve doğal gaz olayına egemen olabilme çabasıdır. Büyük Orta Doğu Projesi’nin, daha doğrusu Büyük Kürdistan Projesi’nin en büyük sonuçlarından bir tanesi; kurulacak bir kukla Kürdistan devleti ile hem İsrail’in güvenliğini sağlamak hem de Musul ve Kerkük petrolleri ile doğal gazını Akdeniz’e akıtabilmek. Bunun iki türlü faydası var: Bir, bu Amerikan tüketicisinin refahını sağlar; bir başka şey daha var, Rusya’nın ekonomik gücünü kırmaya çalışır. Nitekim petrol fiyatlarının düşmesinden en çok zararı gören ülke Rusya. Halbuki OPEC ülkeleri petrol fiyatları düşmeye başladığında üretimlerini kısarlardı, şimdi ise hızla üretimi artırıyorlar. Çünkü her bir doların düşmesi Rus ekonomisinde 3 milyar dolara yakın bir kayıp anlamına geliyor.
Rusya’nın Türkiye ile yakınlaşmak istemesinin sebebi bu. Ama Rusya’nın ekonomisinin bozulması, petrol gelirinin azalması Türkiye’nin Rusya’ya yaptığı ihracatı da azaltacaktır. Bu bir kısır döngü. Olay o kadar karmaşık ki, Orta Doğu’ya bakarken bunu ekonomik bir kavga olarak görmeli. Amerika’nın kimsenin demokrasisiyle bir alakası yok. Kendi halkının refahı ve Avrupa’nın Rus doğal gazına olan bağımlılığını aşağı çekmek için yapıyor bunu. Rus ekonomisi çökünce, toparlanmış bir Rusya dünyayı soğuk savaş dönemlerine çevirebilir. O bakımdan bu olayın temelinde yatan, Orta Doğu ülkelerinin demokrasi aşkı falan değil, Rusya’nın bileğinin bükülmesidir.
Peki, bir ara vereceğiz. Aranın ardından Sayın Perinçek’in bu konuyla ilgili değerlendirmeleriyle devam edelim. İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve CHP eski milletvekillerinden Sayın Şahin Mengü ile gündemi değerlendirmeye devam ediyoruz. Araya gitmeden önce açılım sürecini konuşuyorduk; Cemil Bayık’ın Alman gazetesine verdiği demeci üzerinden “Avrupa, Amerika, NATO Türkiye’ye desteğini kesmiştir” ve Avrupa’ya “Bizimle hareket edin” mealindeki mesajlarını. Sayın Doğu Perinçek, ne diyeceksiniz Cemil Bayık’ın açıklamalarına?
Yarın Aydınlık bunu büyük ölçüde yayınlayacak. PKK şefinin yaptığı açıklamalar, bu topraklarda doğan her insan için utanç vericidir. Bakın, PKK şefi burada açıkça Amerika’ya ve Avrupa’ya yalvarıyor. Kendisini sunuyor; “Biz sizin piyonunuzuz, aman bizi değerlendirin, o Kürt koridorunu biz sizsiz açamazsınız, biz burada her türlü hizmete hazırız” diyor. Rusya’yla ilgili olarak da “Biz olmadan Rus doğal gazına bağımlılıktan kurtulamazsınız ey Avrupa” diyor. Yani Rojava üzerinden doğal gazın Avrupa’ya akmasını sağlayacaklarını, buna amade olduklarını söylüyorlar. Bu söyleşi bir yalvarma söyleşisidir.
Orta Doğu’da mevzilenmeler belirmiş durumda. Amerika, “Artık bizim müttefikimiz Türkiye değildir, Orta Doğu’daki müttefikimiz Kürt örgütleridir” şeklinde beyanlarda bulundu. Fakat Amerika yenildi. Bence en önemlisi bu. Türkiye’de artık PKK’nın bitirileceği koşullar oluşmuştur. Çünkü Amerika o “Kürt koridoru” dedikleri 2. İsrail koridorunu açamadı. İkincisi, Kobani’de Amerika bir kez daha yenildi. Cemil Bayık’ın o konudaki açıklamaları da çok ilginç; “Kobani’de biz size hizmet ediyoruz ey Amerika, Türk ordusuna karşı sizin hizmetinizdeyiz” diyor. PKK’nın Türkiye’deki itibarı baş aşağı gidiyor. Ben bayramda oradaydım, 12 muhtarla Mardin’de toplantı yaptım, Diyarbakır köylerine gittim, Urfa’da gezdim. Kendi gözlerimle gördüğüm; PKK orada hızla zayıflıyor. Çünkü iddiasını kaybetti. Kürt yurttaşlarımız, “Eşkıya devlet kuramaz” gerçeğini gördü.
Rusya da kimin ne olduğunu biliyor. Selahattin Demirtaş Moskova’ya gidiyorsa, kulağını orada çekeceklerdir. Rusya’da çeşitli temaslarda bulunan İşçi Partisi yetkililerimizden aldığımız bilgiye göre; Rusya, Türkiye’de bir milli hükümetin kurulmasını bekliyor. Tayyip Erdoğan’a güvenmiyorlar, onun ne olduğunu biliyorlar. Orta Doğu Projesi eş başkanı olduğunu biliyorlar. Türkiye’nin Asya ile Atlantik arasında bir denge kuracak, milli menfaatlerini savunan bir hükümetin bir an evvel ortaya çıkmasını Rus yetkililer bekliyor ve destekliyorlar.
Bakın, iddiayla söylüyorum: PKK’nın sonu geldi. Amerika yenildiği için ve halk içindeki itibarı hızla düştüğü için PKK’nın sonu gelmiştir. Türkiye’nin kararlı bir hükümete ihtiyacı var. Amerika’ya “Sen benim vatanımı bölemezsin, cumhuriyetimi yıkamazsın” diyecek bir irade lazım. Türkiye’de kararlı bir hükümet çıksın, kesinlikle Amerika “PKK’yı alın, temizleyin” diyecektir. Bu, Türkiye için çok önemli bir fırsattır. Ama bunu Tayyip Erdoğan’lar beceremez çünkü yakayı Atlantik’e kaptırdılar. Büyük Orta Doğu Projesi eşbaşkanlığı yaptılar, açılım süreciyle PKK’yı büyütüp beslediler.
Ekonomik kriz, Türkiye’ye artık gerçek dostlarıyla beraber olmayı dayatıyor. Kimdir o gerçek dostlar? Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Tunus. Tunus’ta Atatürkçüler, Habib Burgiba taraftarları kazandı. Onlar “Bizim modelimiz Atatürk Türkiye’sidir” diyorlar. Mısır’da Mursi’ler kaybetti. Bölge ülkeleriyle iş birliği yapacaklarmış; siz bugüne kadar bölge ülkelerine terör ihraç ettiniz! Yıkım yapmışsın orada. İç savaşta Amerika ile birlikte oradaki vatanı savunan iktidarlara karşı arkadan hançer vurmuşsun. Komşuluğa, vicdana ve ahlaka sığmayan durumlara düşmüşsün. Onun için şimdi tekrar oraya Tayyip Erdoğan’ın falan filan kabul ettirilmesi, Davutoğlu’nun kabul ettirilmesi mümkün değil. Bölgedeki bu gelişmeler, Türkiye’de bir milli hükümetin kuruluşunu mecburi hale getirmektedir. Tarihsel süreç buraya evrilmiştir. Sayın Şahin Mengü de, Sayın Pekin de bir mecradan bahsetti; işte o mecra, Türkiye’yi dünyadaki bütün dengeleri değerlendiren, Atlantik’e karşı başını dik tutan ama onunla da ilişkileri normalleştiren, yani Amerika’dan yönetilen değil, bağımsız bir Türkiye mecrasıdır. Amerika ve Avrupa ile tabii ilişkilerimiz olacak; Türkiye artık bu mecraya doğru girmiştir. AKP hükümeti o noktaya mı geldi? Başka bir şey diyeceğim. Bence bu AKP hükümeti anayasayı da çiğnedi. O gelen peşmergelerin Türkiye’den geçmesi… Bizim anayasanın 92. maddesinde aranan; yani biz ne arıyoruz? Uluslararası hukukun meşru saydığı halleri arıyoruz. Biz orada, savaş ilan etmediğimiz başka bir bağımsız devletin topraklarına, dışarıdan başka bir askeri gücün girmesine sessiz kaldık ve destek verdik. Yani biz bir bağımsız devlete karşı hasmane bir tutum takındık. Evet, bu Türk Ceza Kanunu’na göre suçtur, anayasamıza göre olmaması gereken bir şeydir. Ayrıca uluslararası hukukun aradığı meşruiyet şartları da yoktur. Nedir o meşruiyet şartları? Suriye’den Türkiye’ye karşı bir askeri harekat olur; bu bir meşruiyet şartıdır. Suriye sizden yardım ister; bu bir uluslararası meşruiyet şartıdır. Veya Birleşmiş Milletler bir karar alır ve bana der ki: “Sen de buraya asker vereceksin.” Tabii ona da tümüyle teslim olmak gibi bir zorunluluğum yok; ulusal menfaatim gerektiriyorsa… Tayyip Erdoğan yönetimi, anayasanın 92. maddesini açıkça çiğnemiştir.
Bir ek yapacağım, izin verirseniz. Biraz evvel gelirken arkadaşlarım beni bilgilendirdiler; bütün İran haber ajansları ve televizyonları benim bir sözümü birinci haber olarak veriyorlar. Mersin, Konya, Aydın, İzmir; hepsinde şunu söylüyorum: “Biz İran’la, Irak’la, Suriye’yle iş birliği yaptığımız zaman Kandil beyaz bayrak çekecek. Başka bir şey yapma şansı yok.” Bütün İran televizyonları bunu birinci haber olarak veriyor. Bakın, bu aynı zamanda Türkiye’ye bir mesajdır. Yani diyor ki: “Siz Amerika’nın burada piyonu olmayın. Gelin bir bölgesel iş birliği yapalım ve bölgedeki bölücü terörü, PKK dahil, birlikte temizleyelim.” Türkiye’nin bu imkanı var. Neden? Çünkü İran hiçbir zaman Türkiye’ye karşı bir terör örgütünü destekleme durumuna düşmez. Amerika, PKK ile ikinci bir İsrail, yani bir Kürdistan kurmayı deneyebilir, buna mecburdur; ama İran için bir Kürdistan kurmak aynı zamanda İran’ın bölünmesine zemin hazırlamak demektir. Onun için bizim gerçek dostlarımız İran, Irak ve Suriye’dir. Onlar da bunun farkında. İran’da da, Mısır’da da bürolarımız var. Bu devletlerle ilişkilerimizde şunu görüyoruz: “Biz sizden tek şey istiyoruz, bize hıyanet etmeyin. Komşuluk hukukunu uygulayalım, birbirimize düşman olmayalım. Herkes Amerika’yla ilişkilerini sürdürsün ama birbirimize ihanet etmeyelim, birbirimize terör ihraç etmeyelim.” Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” formülü bugün “Komşularla barışta” düğümlendi.
O nedenle PKK’yı bitirmek istiyorsak; bir, devletin yaptırım gücünü kararlı olarak kullanacağız. İki, komşularımızla iş birliği yapacağız. Üç, Güneydoğu bölgemizdeki halkımızla kaynaşacağız, birleşeceğiz ve PKK’yı onlardan koparacağız, desteğini alacağız. Bu şartların üçü de bugün olgunlaşmaktadır.
Siz çizdiğiniz tabloda zayıflayan, yenilen bir PKK’dan söz ettiniz. Ama bir yandan içeride baktığımızda açılım sürecinin hızlı bir şekilde devam ettiğini söylüyor taraflar. Görüşmeden sonra hem hükümet kanadı hem HDP tarafı, “Krizleri geride bıraktık, son derece hızlı bir sürece girdik, yeni mutabakatlar var” diyor. O zaman ne konuşuluyor açılım sürecinde Sayın Pekin?
Açılım süreci gizli karar altına alındı. Bundan sonra basın açıklamalarını ortak yapacaklarmış. Bir de kamu düzeni ve güvenliği müsteşarlığından personel katılıyor görüşmelere. Açık ve net olan bir şey var: PKK’nın istedikleri belli. “Özerklik istiyoruz, silah bırakmayacağız” diyorlar. Bunlar açık. “Kendi öz savunma güçlerimizi kullanacağız” diyorlar; çünkü “Yarın bir gün bize karşı silahlı kuvvetleri kullanırsınız” diye bir pazarlık var. Bir de Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması meselesi var. Büyük ihtimalle bu pazarlık yapılıyor çünkü Abdullah Öcalan ile MİT ve devlet görevlileri çok sık görüşüyor. Önce gidilip Öcalan ile görüşülüyor, orada bir fikir oluşturuluyor, sonra HDP’nin görüşmeci grubu gidip talimatı alıyor. Şu anda yapılan pazarlıklar bana göre bu üçü üzerine: Özerklik, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması ve PKK’nın silah bırakmaması. Bunların hiçbirisi Türkiye’de Kürt sorununun ve PKK sorununun çözümüne imkan vermez. Çünkü eğer bir silahlı güç bir yerde duruyorsa ve siz açılım yapıyorsanız, o güç sizden her seferinde daha fazlasını isteyecektir. Açılım bittikten sonra, özerklik olduktan sonra bile o silahlı gücü dağıtmak niyetinde değiller.
Bunlar söylenmiyor, gizli görüşmeler yapılıyor ve tamamen 2015 seçimlerine yönelik bir hazırlık var. Milliyetçiler uyanmasın diye, hükümet hem milliyetçi oylara hem de Kürtlerin oylarına talip. “Açılım devam ediyor” diyerek Kürtlerden oy alıyor; “Taviz vermiyoruz, tek bayrak, tek millet diyoruz” diyerek milliyetçilerden oy alıyor. 2006’dan beri bu görüşmeler devam ediyor. Hep seçim dönemlerinde bunlar es geçildi, seçimden sonra birtakım tehditler alındı. Şu anda da aynı şey yapılıyor. PKK bundan memnun çünkü kendilerine dokunulmuyor ve bölge PKK’ya emanet edilmiş vaziyette.
Hükümetin ya da Tayyip Erdoğan’ın buradan faydası ne? “Analar ağlamasın, tabutlar gelmiyor” diyorlar. Halbuki o bölge fokur fokur kaynıyor. Halk, PKK’ya teslim edilmiş durumda; ne ticaret yapabiliyor, ne ziraat yapabiliyor, ne çocuğunu okula gönderebiliyor. Anneler Diyarbakır’da eylem yaptı, İçişleri Bakanlığı destekledi. PKK çok memnun; çünkü o bölgeyi avucunun içine almış. Ama bu PKK’ya yetmeyecek. PKK sınır çizmek istiyor. Özerklik demek, anayasanın değişmesi demek. Anayasanın Türk milleti vurgusunun çıkması, çok milletli bir anayasa olması, her şeyin kendini koruyacak gücünün olması demek. Sınır çizecekler, kendi meclisleri olacak. Hatta “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Lübnan veya Irak’taki gibi bir sistem olsun; milletvekillerinin bir kısmı Güneydoğu’dan seçilsin, Cumhurbaşkanı Kürt olsun” diyecekler. Bunlar ülkeyi kan gölüne çevirir. Hiçbir sınır dünyada kan dökülmeden çizilmez. Türk milleti ve güvenlik güçleri böyle bir sınırın çizilmesine müsaade etmez. O bölgede yaşayan Kürt vatandaşlarımızın da büyük bir kısmı bu sınırın çizilmesine mani olacaktır. Çünkü onların hayat standartlarının yükselmesi, milletin geri kalanıyla birlik olmaktan geçiyor. Başkalarının Kürdistan başbakanı, cumhurbaşkanı olma hevesi uğruna köle olmaktan, sömürülmekten ve Amerika’nın piyonu olmaktan hoşlanmıyorlar.
Sayın Mengü, terör örgütü silahı bırakmadan masaya oturuyorsanız, mahkum başlarsınız. Dünyanın hiçbir yerinde terör örgütüyle silahlar masadayken görüşülmemiştir. İngiltere’de IRA örneğinde; silahlar son mermisine kadar teslim edilmeden ve eli silaha bulaşanlar yargıya gitmeden masaya oturulmadı. Bizde ise “Öyle olmadı” diye yalan söyleniyor. Biz eli silahlı insanlarla masaya oturduk. Silahla masaya oturanlar hep taviz ister. Tek diz çökmeyen devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir; Sevr’i yırtmış, Lozan’ı yazmıştır. Şimdi Türkiye’de oynanmak istenen oyun, Osmanlı’nın son döneminde Ermenilerin yaptığı oyundur. Taşnak ne yaptıysa, bugün PKK aynı şeyi yapıyor. Onların da hedefi önce özerklik, sonra bağımsızlıktı. Bugün bir de çatışma halinde Birleşmiş Milletler’in müdahalesini istemek gibi bir hedef var. Oslo görüşmelerinde üçüncü gözler girdi, yabancı ülkeler girdi; o, Türkiye açısından yapılabilecek ihanetlerin en büyüğüdür.
Peki, süremizin sonuna geliyoruz. Ekonomiyle devam edelim. Türkiye ekonomisi için hem dış dünyadan hem içeriden uzmanlar sıklıkla uyarılarda bulunuyor. AKP hükümeti ise peş peşe üretim ekonomisi mesajları vermeye başladı. AKP’yi bu noktaya getiren nedenler neler ve gerçekten 12 yıllık ekonomi politikalarından sonra çıkabilir mi bu işin içinden? Bütçeyi inceledik, maalesef Meclis’te düzgün bir bütçe eleştirisi de yapılmadı. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde dışarıya ödemesi gereken kısa vadeli borcu 134 milyar dolar. Önümüzdeki yılın dış ödemeler açığını da buna kattığımız zaman toplamda aşağı yukarı 200 milyar dolar ediyor. Bir de bütçe açığı var. O bütçe açığını da eklediğimiz zaman 250 milyar dolara yaklaşan bir dış borç yükü var Türkiye’nin önünde. Yani bir yıldaki toplamından bahsediyorum. Şimdi bu 200 milyar dolarlık sıcak para akışı mümkün gözükmüyor. Bunu iddia edebilecek hiçbir ekonomi uzmanı yok. Uluslararası durumu ve Türkiye’nin koşullarını izleyen hiç kimse buna inanmıyor. Bunlar iflas etti. Bakın, AKP ekonomisi, borçlanma ekonomisi iflas etmiştir.
Davutoğlu’nun yaptığı iki basın toplantısı var. Biri 7 Kasım günü, diğeri ise 3-4 gün önceydi. “Yapısal dönüşüm hamlesi” başlığı altında birtakım programlar ilan ediyorlar. Aslında “yapısal dönüşüm hamlesi” lafı bile bunların iflas ettiğinin ifadesidir. Yapısal dönüşüm diyorsunuz; peki siz bu yapıyı kurmadınız mı? Bu yapının içinde herkes hasta, herkes borçlu değil mi? Borçlu bir millet yarattılar ve şimdi de yarattıkları bu borçlu milletle bir çıkmazın içindeler. AKP çıkmaza girmiştir; işte bu yüzden 2015 yılında yıkılacaklar diyorum. AKP’nin Katar’mış, Ukrayna’dan gelecek paraymış gibi öngörüleri, önlerindeki 250 milyar dolarlık kısa vadeli borcu kapatabileceğine dair hiçbir ümit vermiyor. Böyle bir ihtimal yok. Çıkmazdalar ve mecburiyetler onları bekliyor. Samanı, eti, her şeyi dışarıdan almaya başladılar; bir tek terör ihracında şampiyon oldular.
Peki, bu durumda ne oluyor? Dışarıdan alamayacaklarına göre, kaçınılmaz olarak içerideki üretimi destekleyen bazı programlar açıklıyor, devlet müdahalesi ve karma ekonomi yönünde söylemlere başvuruyorlar. Aslında özetle Türkiye’nin mecburiyetleri kapıya dayanmıştır. Hiçbir seçenekleri kalmamıştır ve Atatürk tekrar Türkiye’nin gündemine oturmuştur. Dikkat ederseniz Tayyip Erdoğan da, Kılıçdaroğlu da 1930’ları hedef alıyor. Hiç kimse İstiklal Savaşı’nı hedef alacak cesarete sahip değil çünkü 30’lar, Atatürk devriminin asıl büyük atağıdır. Nedir 30’lar? Devletçilik, halkçılık, plancılık ve toprak reformudur; Altı Ok’tur. Türkiye yeniden 30’ları keşfedecek, bütün korkuları da buradan geliyor. Borçlanma ekonomisinin çıkmazında olanlar, şimdi o 30’lardaki çareleri aramaya başladılar.
AKP bunu yapabilir mi? Yapamaz. Neden? Çünkü onlar sıcak para komisyoncularının ve tarikat rantçılarının iktidarıdır. Yani 30’ların devletçilik, halkçılık ve plancılık ekonomisine düşman olan, sıcak para komisyonuyla Türkiye’nin tepesine oturan sülüklerin iktidarıdır. Sülüklerden vazgeçtiği zaman AKP iktidarı yıkılır, vazgeçmediği zaman da yine yıkılır. AKP’nin önünde kaçınılmaz bir yıkılış vardır. Bize düşen, sadece AKP’nin yıkılışını tahmin etmek değil, bir iş başı yapma sorumluluğu üstlenmektir. Türkiye’de “AKP yıkılmaz” gibi yanlış bir algı var. Biz bugün AKP iktidarının karşısına karma ekonomiyle; yani ithalatı daraltacak, iç piyasayı güçlendirecek, sanayi ve tarımı destekleyecek, komşularımızla (İran, Irak, Suriye) iş birliği yapacak bir programla çıkmalıyız. Rusya ve Çin’le iş birliği yaparak, Asya’yla bütünleşerek ve içeride üretim ekonomisini cesurca uygulayarak Türkiye, Atatürk tavrıyla bu krizden çıkacaktır. Bu programı “Milli Direnme Ekonomisi” başlığı altında hazırladık; sanayiciler, çiftçiler, esnaf ve tüccarlar da bu programı destekliyor.
Bu program, aynı zamanda iç piyasadaki talebi artırmak için maaş ve ücretlerin yükseltilmesini, devlet harcamalarının artırılmasını ve vergi reformu yapılmasını gerektirir. Bir yargı reformu şarttır; borçlanmış bir ülkede kredi borçlarıyla ilgili yeniden yapılandırmalar yapılmalıdır. Bankacılık sistemini yeniden düzenleyip üretime yönelik bir yapıya geçmemiz gerekiyor. Merkez Bankası’nı büfe olmaktan kurtarıp güçlendirmeliyiz. Özetle, Turgut Özal’ın ve Tayyip Erdoğan’ın ekonomisi çökmüştür. Türkiye, tekrar Atatürk’ü keşfederek, özel sektör ile kamu sektörü arasında millet menfaatine dayalı bir uyum öngören o devletçi, halkçı ve plancı ekonomiyle bu krizden çıkacaktır.
AKP, kamu maliyesini can simidi yapmış durumda. Özelleştirmelerle satacak bir şey kalmadı; aslında Türkiye’nin vücudunu satıyorlar. “Bir ekonomi nasıl fahişeleşir?” sorusunun cevabı, devlet kurumlarını ve teşekküllerini haraç mezat satmaktır.
Ben iktisatçı değilim ama bu ülkede yaşıyorum. Sokağa çıktığınızda insanların yüzünün gülmediğini, ekonominin kötüye gittiğini görüyorum. Aşırı vergiler, doğal gaz, elektrik ve su artışları hayatı yaşanmaz hale getirdi. Osmanlı’nın borçlarını ödeyen genç Cumhuriyet, o dönemde demir yollarını satın almış, şeker ve çimento fabrikaları gibi büyük yatırımlar yapmıştır. Hem de bunları borçla değil, devletin kendi tasarruflarıyla başarmıştır. O dönem, dünya ekonomik krizden geçerken Türkiye’nin ayakta kaldığı ve en hızlı gelişen ekonomilerden biri olduğu çok önemli bir dönemdir.
Bugün devletin asker postalı üretmek gibi bir işlevi kalmamış olabilir ama devletin ekonomiye, halk yararına müdahale etmesi devletçiliğin bugünkü yansımasıdır. Özel sektörün gitmediği yere devlet yatırım yapmalı, iş ve aş götürmelidir. Güneydoğu Anadolu’da, GAP bölgesinde ekonomik umut olan yerlerde terör bitmiştir. İnsanları işsizliğe, kahve köşelerine mahkûm ederseniz suça itersiniz. Devletin görevi, yargıyı bağımsız kılarak ve üretimi destekleyerek özel sektöre ve yabancı sermayeye güvenli bir hukuk zemini hazırlamaktır.
Aynı şekilde, Rusya ekonomisinin düzelmesi bizim menfaatimizedir. Rus turist Türkiye için ciddi bir gelir kapısıdır. Komşularımızla ekonomik iş birliğini güçlendirmeliyiz ancak önce çevremizde bir barış çemberi oluşturmalıyız. İç işlerine karışmadan, eşit ve saygılı bir mesafede siyaset yürütmeliyiz. Osmanlı İmparatorluğu’nu taklit ederek değil, bölgenin büyük aktörü olduğumuzu kabul ederek hareket etmeliyiz.
Sonuç olarak; 12 yıllık AKP iktidarı boyunca Türk insanı borçlandırılarak tüketime yönlendirildi. Üretime yönelik hiçbir şeyimiz kalmadı. Aldığımız bütün borçları demire, çimentoya; yani binalara yatırdık. İnsanları 20-25 yıl borçlandırıp köle gibi çalıştırdık. Şimdi ise her şeyimiz finans ve para ekonomisine bağlı. Yarın bir gün devalüasyon olduğunda, tüm bu üretimsizliğin ve betonlaşmanın bedelini ağır ödeyeceğiz. İnsanların tükettiğini üretmesi gerekir. Ancak biz tüm tarım alanlarını evlerle doldurduk. Zeytinlikleri kesiyoruz, satıyoruz, bir şeyler yapıyoruz. Yarın biz zeytinyağını, zeytini İspanya’dan mı ithal edeceğiz? Ya da Suriye’den mi alacağız? Suriye, sınırlarımızın her tarafına zeytin dikmiş vaziyette ve zeytinyağı satıyor. Bu durum Yunanistan’ın da başına geldi. Yunanistan zeytin yetiştiren bir ülke olmasına rağmen zeytinler dalda kalıyor. Avrupa Birliği bunlara kredi verdiği için zeytinleri toplamadılar; çünkü topladıklarında harcadıkları para, sattıklarında ellerine geçen paradan çok daha fazlaydı. Bu yüzden dokunmadılar ama şu anda dünya kadar borç içindeler. Yani Yunan ekonomisi iflas etmiş durumda. Büyük ihtimalle bizim ekonomimiz de oraya doğru gidiyor.
Yine söyleyeyim, bu tabii ki kriz tellallığı değil. Mutlaka buna karşı önlem alınması gerekiyor ve alınacak önlemler de belli. Üretim ekonomisine geçmek, karma ekonomiyi ve planlı ekonomiyi sürdürmek şart. Devletin, özel sektörün gidemediği yerlerde mutlaka üretim sahası açması ve insanları üretime teşvik etmesi lazım. Yoksa tarım ülkesi olan bir ülke, şu anda maalesef yiyecek maddeleri konusunda kendine yetemez hale geldi. Bunun değişmesi gerekiyor.
Karma ekonomiye ve planlı ekonomiye geçilmeden; tüketim ekonomisi ortadan kaldırılmadan; borçla, lüks yaşama özenerek veya plastik kartlarla harcama yapılarak bu ülke ekonomisinin kurtulacağını sanmıyorum. Mutlaka tedbir alınmalı ve bu tedbirler zaten bildiğim kadarıyla tüm partilerin planlarında var. Bunların mutlaka hayata geçirilmesi gerekiyor. Ekonomistlerimiz de bu konuyu ısrarla açıklıyor ve alınacak tedbirler konusunda uyarıyor.
AKP’nin aldığı tedbirler ise biraz evvel Doğu Bey’in de söylediği gibi sınıra dayandı, yapacak bir şey kalmadı. Tedbir almaya çalıştılar ama bu saatten sonra o tedbirler yürüttükleri ekonomiye fayda sağlar mı, önünü açar mı? İnsanların feryatlarına ve geçim sorunlarına çare olur mu? Çok zor.
Evet, çok teşekkür ediyorum Sayın Doğu Perinçek, Sayın İsmail Akıpek ve Sayın Şayming’e. Değerli katkılarınız için tekrar teşekkürler. Bir “Çıkış Yolu”nu daha bugün noktaladık sayın seyirciler. Haftaya pazartesi günü Çıkış Yolu’nda tekrar birlikte olacağız. Yine gündemin önemli ve sıcak maddelerini değerlendirmeye, çıkış yolunu aramaya devam edeceğiz. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyor, iyi geceler diliyoruz efendim.

