Çıkış Yolu • 21.09.2017

Çıkış Yolu • 21.09.2017

Sevgili izleyiciler merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Hemen kendisine bir hoş geldin diyelim.

Hoş bulduk.

Müziğimiz bugüne ait özel bir seçimdi sizin tarafınızdan. Niye bu müzik?

Bugün Gaziler Günü. Bütün gazilerimizi şu anda sevgiyle, minnetle, şükranla ve saygıyla yüreğimize basarak selamlıyoruz; hepsinin alnından öpüyoruz. Başta rehabilitasyon merkezinde bizleri izleyen Ertan Acır olmak üzere tüm gazilerimizi ve büyüklerimizi saygıyla selamlıyoruz. En büyük gazi tabii ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Hazreti Muhammed de savaşlara katılmış bir gazidir.

Bugün Gaziler Günü çok anlamlı. Hem günün önemi hem de Türk ordusunun büyük zaferlerin eşiğinde olması nedeniyle çok anlamlı bir zaman dilimindeyiz. Dünya tarihini etkileyecek yeni zaferler Türk ordusunu bekliyor. Bugün Gaziler Günü derken sadece geçmişe dönük bir anma yapmıyoruz; önümüze bakarak, umutlarımızla ve özlemlerimizle gazilerimizi kucaklıyoruz.

Bugünkü kitabımız da gazilerle ilgili. Aydınlık yazarı ve her hafta gaziler sayfası hazırlayan Koray Gürbüz çok güzel bir kitap yazdı: “Unutmayın: Gazilerin Gerçeği”. Okuyan arkadaşların hepsi, ilk sayfalardan itibaren gözyaşlarıyla okuduklarını söylüyorlar. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu kitap piyasada mevcut. Kendisi de bir gazi olan Koray Gürbüz, rehabilitasyon merkezindeki arkadaşlarımızla bir arada bu sayfaları hazırlıyor. Çok etkili, hayatın içinden anılarla dolu bir kitap. Ulusal Kanal olarak biz de gazilerimizin gününü kutluyoruz ve Perinçek ile aynı duyguları paylaştığımızı kaydetmek istiyoruz.

Efendim, Almanya’dan bu gece döndünüz, stüdyoya ayağınızın tozuyla geldiniz. Güneyimizde bu kadar sıcak gelişmeler varken bu Almanya seyahati neden gerekliydi?

Biz olayların arkasından değil, önünde koşuyoruz. İran’a gittik, daha önce Suriye’ye gittik. Bölgemizdeki olaylar bizim öngördüğümüz ve planladığımız yönde gelişiyor. Ancak bunun bir ayağı eksik: Avrupa ayağı. Almanya’yı da Batı Asya ülkelerinin; yani İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin yanına kazanmamız lazım.

Şu an öyle bir hava gözükmüyor ama eskiden İran, Suriye ve Rusya için de öyle söyleniyordu. Vatan Partisi, bu süreçlere önderlik eden ve müdahale eden bir partidir. Beşar Esad’la görüştük. Değerli komutanlarımız ve Yunus Soner, Moskova’ya giderek Rus devletini ikna ettiler; Rusya da “Vatan Partisi geldi, bizi ikna etti” diye açıklama yaptı. İran devlet yöneticileriyle de görüştük ve kendilerine “Kurulacak devlet bir Kürt devleti değil, İkinci İsrail’dir” dedik. Artık herkes “İkinci İsrail” kavramını kullanıyor.

Almanya’da parlamento binasındaki basın konferans salonunda bir toplantı yaptık. Bu, Ermeni soykırımı tasarısı döneminde Sayın Hakkı Keskin ve Beyhan Yıldırım ile yaptığımız toplantıdan sonraki ikinci basın toplantımız oldu. Alman kamuoyuna, Goethe’lerin, Hegel’lerin, Schiller’lerin temsil ettiği Alman vicdanına ve aklına seslendik. Almanya’ya “Amerika’dan bağımsız, başı dik yaşamak istiyorsanız, Asya’daki Amerikan planlarına uyum göstererek güçlü bir Almanya kuramazsınız” dedik. Almanya Dışişleri Bakanı Gabriel, “Batı Asya’nın Trump’laşmasına izin vermeyeceğiz” açıklamasını yaptı. Bu, Amerika’ya bir meydan okumadır. Trump’ın Merkel’in elini sıkmaması gibi aşağılamalara karşı Almanya’da artık NATO’dan çıkmayı gündeme getiren partiler var. Alman kamuoyunda yükselen değer; bağımsız, güçlü ve kendi çıkarlarını gözeten bir Almanya özlemidir.

Programımız zorunlu sebeplerden ötürü bu akşam kısa sürecek. Sizin Almanya’daki konuşmalarınızın ve Soner Polat ile birlikte yaptığınız sunumun geniş bir özetini programdan sonra yayınlayacağız.

Aslında o bir sunumdan ziyade bir tiyatro salonunda Sayın Komutanımız Soner Polat ile yaptığımız bir paneldi. Çok canlı sorular soruldu. Programı kısa kesiyor olsak da aslında o panelle devam etmiş olacağız.

Bir soru sormak istiyorum: Almanya’da bir taraftan anti-Amerikancılık ve “Avrasya” kavramı gelişiyor; diğer taraftan Türkiye’ye karşı saldırgan ve itici bir politika izleniyor. İkisi birbiriyle çelişmiyor mu?

Alman kamuoyuna şunu sorduk: “Siz deli misiniz? PKK ile Almanya nasıl iş birliği yapar?” Bir tarafta Türkiye, İran, Irak ve Suriye var; siz bunları terk edip Amerika’nın piyonu olan PKK’nın arkasında saf tutuyorsunuz. Bu akıl mı, dostluk mu? Önümüzdeki dönemde bunların çok etkili olduğunu göreceğiz. Almanya’nın politikaları fevri çıkışlar değil, bir hesaba dayanıyor. Atlantik sistemi içindeki Almanya, bu politikalardan koparken henüz tam bir tutarlılık içinde değil. Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunduğunu öngördüğümüz gibi, Almanya’nın da bunu anlayacağından eminiz. Ancak burada, kaba saba tavırlarla devlet adamlarını aşağılamak çok yanlış. Türk devletinin edep ve erkan geleneğine uygun bir dille, kendi menfaatlerinin Türkiye’nin yanında olduğunu onlara kavratmalıyız.

Bölge ülkeleri arasındaki çatlakların kapanması ve Türkiye-İran yakınlaşması Almanya’nın politikasını doğrudan etkileyecektir. Almanya’nın bölgede “parsa toplama” şansı yok çünkü silahı olanlar etkili olabilir. Türkiye, İran ve Rusya artık bir blok oldu. Türkiye karşıtlığı, artık İran ve Rusya karşıtlığı anlamına geliyor. Almanya bu gerçeklere çarpacak ve politikası düzelecektir. Süreçleri anlamak ve bilime dayanmak çok önemlidir; ırmağı tersine çeviremezsiniz.

Haklısınız. Önümüzdeki süreçte partinizin Irak ve Suriye’de olduğu gibi Avrupa’da da birtakım girişimlerde bulunacağını öngörüyorum.

Doğru. Geçenlerde Almanya’nın en etkili gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da çıkan bir makalede, “Türkiye Avrasya’ya yöneliyor, bu yönelişin başında Vatan Partisi ve Doğu Perinçek var” denildi. Türkiye’yi anlayan tavırlar artık rastlanan bir durum olmaya başladı. Sorunları suçlamaktan ziyade kendi hükümetimizi doğru yola sokmalı ya da Vatan Partisi olarak hükümet olmalıyız. Biz hükümet olursak, hepsi Türkiye’yi anlayacak. Çünkü kendi çıkarlarını anladıkları gün, Türkiye’nin vazgeçilmez bir müttefik olduğunu kavrayacaklar.

Sürece müdahale etmek, süreci etkilemek ve yönlendirmek… Almanya’daki gelişmeleri vatanseverlik (patriotizm) temelinde izliyoruz. Vatan Partisi de özünde bir “Patriotische Parti”dir.

Almanya seçimlerine beş gün kaldı. Sonuç ne olur?

Merkel’in birinci, Sosyal Demokrat Parti’nin ikinci olacağı ancak çok oy kaybedeceği gözüküyor. İkisinin koalisyon yapması bekleniyor. Asıl sürpriz, Alman milliyetçiliğini savunan Alternatif Parti’nin ana muhalefet olmasıdır. Bu partinin içinde de Avrasyacılık ve Rusya dostluğu eğilimi oldukça kuvvetli. Bu mevziye girdikçe Türkiye’yi daha iyi tanıyacaklar. Seçim tablosu; Merkel, Sosyal Demokratlar ve ardından %16-17 ile Alternatif Parti şeklinde oluşacaktır. Yeşiller ve Sol Parti ise %5-8 bandında kalacaktır. Bakarsanız Yeşiller %5’in altında bile kalabilirler. Yani artık asıl Türkiye düşmanlığını temsil eden, “Sol” adını taşıyan ama sol ile hiçbir ilgisi olmayan bir parti var. Amerika’ya yakın olan Dilinke ve Yeşiller artık irtifa kaybediyor.

Peki, son dedim ama sizin açıklamalarınızdan sonra bir soru daha sorma ihtiyacı duyuyorum. Merkel, galiba dördüncü seçimi de kazanacak. Ne oluyor böyle? Sağdaki ve merkez sağdaki partiler, döneme uygun politikalar izlemekte daha kuvvetli reflekslere sahip oluyorlar, daha ön alabiliyorlar. Sebebi ne?

Bakın, Merkel Doğu Almanya kökenli. Alman politikasında ağırlık Doğu Almanya’ya kaymış durumda; cumhurbaşkanları, başbakanlar… Birçok yerde Doğu Almanya kökenli siyasetçilerin ön planda olduğunu ve mecliste ağırlıklarının bulunduğunu görüyoruz. Sebep ne? Bunlar Almanya’nın birliğini, bütünlüğünü, güçlü Almanya’yı ve Alman milliyetçiliğini daha çok temsil ediyorlar. Daha “Alman”lar tırnak içinde. Batı Almanya tamamen Amerika’nın güdümünde kurulduğu için, Sovyetler Birliği ile dost olan Doğu Almanya, dediğiniz gibi daha Alman kalmış.

Berlin’de Nevzat Bey isminde çok değerli bir şoför arkadaşımız var, aynı zamanda spor hocası. Bana, “Biz Merkel’den daha Almanız, onlar yine Alman oldu,” diyor. “Biz burada 40 yıldır çalışıyoruz, emek veriyoruz. Türkler olmasa Almanya’nın üretimi devam edemez, gelecekte de Türkler olmazsa Almanya’nın yaşama şansı yok. Çünkü nüfus ihtiyarlıyor ve o yaşlı nüfusun gelecekte üretimi kaldırması mümkün değil.” diyor. Türk emekçisi ve işçisi Almanya için vazgeçilmez bir güç haline gelmiş durumda. İş adamlarımız da çok aktif ve başarılı; Alman iş adamlarından daha hızlı büyüyorlar.

Bir dönem bir Alman dergisi, “Geleceğin şansölyesi Türk olacak” diye bir kapak yapmıştı. Bence bu öngörü ihtimal dışı değil; 25 sene sonra orada bir Türk başbakan görürsek şaşırmayacağız. Zaten artık Türk bakanlar ve milletvekili adayları var.

Avrupa ile ilgili bir soru daha sormam vacip oldu: Türkiye ile Almanya arasındaki bu atışma ve uygulanan ambargolar, kısıtlamalar oradaki Türkiye kökenlileri nasıl etkiliyor?

Olumsuz etkiliyor. Almanya’da yaşayan Türkler, Türk hükümetinin ve devletinin; Türk vakarına, onuruna ve devlet geleneğine yakışan, edep ve erkân içinde hareket etmesini istiyorlar. Bunun hem Türkiye’nin çıkarları hem de orada yaşayan vatandaşlarımızın geleceği açısından son derece önemli olduğunu günlük hayatlarında görüyorlar. Çünkü onlara, “Bak, sizin Cumhurbaşkanınız şöyle diyor” diyerek hesap soruluyor.

AKP döneminde dış politikada bu tür kabalıklar çok sık yapılıyor. Bu durum, sadece dış politikayı yürütecek birikime sahip olmamakla mı ilgili yoksa buradan bir çıkar mı bekliyorlar? Bence burada bir çıkar yok. AKP yöneticileri nazik olmayı bilemiyorlar; bir ayakları Orta Çağ’da ve o dönemin ideolojik kaynaklarına dayanıyorlar. Şeyhler, ağalar gibi bir kültürden geliyorlar. Dolayısıyla devlet geleneği, birikimi ve tecrübeleri yok. Dünyayı bilgiye dayanarak, süreçleri inceleyerek değerlendirmiyorlar. Siyasetleri kaba saba ve sürekli başarısız. Rusya’da, Suriye’de, İran’da hep bir yerlere çarpıyor, hasarlı bir şekilde dönüyorlar.

Güçlü Almanya Türkiye’nin, güçlü Türkiye de Almanya’nın lehinedir. Ancak Almanya bunu idrak edemiyor. Güçlü Almanya, Amerika’nın karşısında başını dik tutan Almanya olacaktır. O zaman bundan Rusya, Çin, Türkiye ve İran kârlı çıkacaktır.

***

Siz Almanya’dayken biz Suriye’deydik. Orada bir konferansa katıldık, ciddi temaslarımız oldu. Konferansın son günü delegasyonlara bir yemek ve eğlence verildi. Bu arada, Ulusal Kanal Almanya’da bir imza kampanyası başlattı. Kanalın Alman kablolu yayın sistemine girmesi için Berlin’de bir talep topluyoruz. Yurt dışındaki, özellikle Almanya’daki seyircilerimize çağrıda bulunuyorum; lütfen bu dilekçelere imza vererek Ulusal Kanal’ı evinize getiriniz.

Güneyimizdeki duruma, referanduma gelecek olursak… Şam temaslarımdan sonra %70-80 oranında bir ertelenme ihtimali olduğunu düşünüyordum. Şu ana kadar ertelenmedi ve İsrail, Amerika ile birlikte bu Kürdistan planının arkasında duruyor. Ancak Amerika, İsrail kadar ısrarcı ve inatçı bir pozisyonda değil. Bölgede savaş boruları ötüyor. Türkiye, İran ve Irak alarm durumunda. Türk ordusu Habur’da tatbikat yaptı. Bu manzara karşısında Barzani’nin durumu pek parlak görünmüyor. Burada asıl PKK’nın da sona doğru gittiği görülüyor.

Amerika ve İsrail’in bu işten beklentisi ne? Referandumun kendisinden ziyade, çelişkileri derinleştirmek istiyorlar ama karşı tarafı birleştiriyorlar. Bu referandum olmasaydı Türkiye-İran beraberliği bu kadar hızlı oluşmayacaktı. İran artık birinci tehdit olarak bölücü örgütleri (PKK) ve bölücü faaliyetleri görüyor. Vatan Partisi’nin yıllardır söylediği gibi, tehdit Amerika’nın piyonlarından gelir. 30 bin ton silahı PKK’ya veren Amerika’dır. İran devlet adamları da artık olayı anlamış durumda.

Krizin merkezi Suriye’den Irak’a kayıyor. Türkiye’nin “İstikamet Irak’ın bütünlüğü” demesi, sadece referandumla ilgili değil; bir harekatı çağrıştırıyor. Amerika’nın bölgedeki ülkeleri birbirine kırdırma planı, Katar ile Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye ile yan yana gelmesiyle çöktü. Amerika doğrudan savaşa girmezse orada tutunamaz, girerse de çok daha feci kaybeder. Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya’nın birleştiği bir ortamda Amerika’nın işi artık çok zordur. İsrail ile olan savaş kısa sürer. İsrail doğrudan savaşa girerse kıyamet kopar ve o savaş da çok uzun sürmez, bütün dünya etkilenir. Amerika tarafının elinde bölgesel bir halk gücü yok; PKK, YPG, Barzani gibi unsurların dışında bir varlıkları yok. Bunlar ne halk olarak ne de silahlı güç olarak bir şey ifade ediyor. İsrail ve Amerika kitle imha silahları kullanmazlarsa askeri sonuç alamazlar, kullanırlarsa da çok daha beter bir durumla karşılaşırlar. Herkes bu silahların Uzak Doğu’da kullanılacağını beklerken buralarda kullanılması, Amerika’nın prestijinin yerle bir olduğu ve itibarının kalmadığı bir dönemde kendisi için çok kötü olur. Amerika’nın bir askeri başarıya ve yıldırıcı bir güce ihtiyacı var.

İran kaynakları da İsrail’in askeri olarak müdahil olabileceği ihtimalini ciddi şekilde tartışıyor. Tahran’da görüştüğümüz Stratejik Araştırma Merkezi başkanının bu konuda uzun bir makalesi var. İsrail işin içine silahla girdiği zaman olayın çapı ve boyutları çok değişecek. İran Genelkurmay Başkanı’nın apar topar Türkiye’ye gelmesi, dünyada çok kuvvetli ve devrimci bir gelişmeye yol açar. Amerikan yüzyılı dediğimiz, 1945 sonrası dönemin ve o iddialı şaşanın bittiği bir sürece giriyoruz.

Suriye’de en üst düzeyde sorduk; Fırat’ın doğusuna geçme konusunda kararlılar. “Geçtiğiniz zaman Amerika ile çatışma ihtimaliniz var mı?” diye sorduğumuzda bunu kuvvetli görmüyorlar. Aynı şekilde PKK’nın da kendilerine direnebileceğini öngörmüyorlar. Ancak Irak için durum farklı; orada Türkiye, Irak ve İran, Amerikan kuvvetlerini kuşatmış durumda. Irak’ta Barzani’nin bu üç ülkeye karşı koyma şansı sıfır. Ben burada muhtemel bir teslim olma durumu görüyorum; ellerini havaya kaldırıp beyaz mendil çıkarsalar şaşırmam. Amerika bunu hesap edemiyor mu? İşte orada İsrail’in devreye girmesi gündeme gelebilir, ancak İsrail’in askeri gücüyle girmesi de kendisi için çok tehlikeli olur. İran’ın elinde İsrail’i vurabilecek çok önemli silahlar var. Hizbullah’ın elinde 2006’da 40 bin civarında olan kısa menzilli füze sayısı, İsrail kaynaklarına göre şimdi 150 bine çıkmış durumda. Nasrallah bir çağrı yapsa 500 bin silahlı insan toplanır; bu ciddi bir caydırıcılık unsurudur.

Çin’in enerji ihtiyacının yüzde altmışı İran Körfezi’nden sağlanıyor. Çin, burada çıkacak bir savaşa kayıtsız kalamaz. Silahlı güçleriyle savaşa girmese bile enerji kaynaklarındaki bir sarsıntı Çin ekonomisi için ciddi tehlike oluşturur. Şam Stratejik Araştırma Merkezi başkanının dediği gibi, mesele sadece Amerika’nın kurmak istediği devlet politikası değil; proje, Çin’in “Kuşak ve Yol” hattının İran, Irak, Türkiye ve Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşmasını önlemektir. Biz Çin yöneticilerine, “Sizin İpek Yolunuzu kesmek için Kürdistan kuruluyor” diyerek durumu anlattık ve bunu çok iyi idrak ettiler. Almanya da Batı Asya’dan enerji ithal ettiği için bu bölgedeki uzun süreli bir savaş Almanya için de ağır tehlikeler doğurur.

Amerika, Trump’ı devirmek isteyen derin devletin baskısıyla mı yoksa kendi politikasıyla mı hareket ediyor? Trump’ın seçimden önce İran, Almanya ve Çin karşıtı bir pozisyonu zaten vardı. Fakat işi bu boyutlara getirmesi büyük bir başarısızlıkla sonuçlanırsa bu Trump’ın da sonunu getirir. Türkiye-İran yakınlaşması ve Genelkurmay Başkanlarının ziyareti; Amerika’yı, İsrail’i ve Barzani’yi caydırmayı hedefliyor. Eğer caymıyorlarsa bu, ortak tepki verileceği anlamına gelir. Amerika 1991 Körfez Savaşı’ndan beri Kürdistan projesini sürdürüyor, 2003’te bunu pekiştirdi ve Türkiye’ye yönelik tehdidi güçlendirdi. Şimdi bu yolun sonuna gelindi; sonuçlar çok ağır olacak. 2018’de Türkiye ekonomisine yönelik baltalayıcı siyasetlere gireceklerini üst düzey Amerikalı diplomatlardan biliyorduk. Almanları da bu işe sokmaya çalışıyorlar, ancak Almanya’nın buna ne kadar yatar olduğu seçim sonrası hükümet politikalarıyla belli olacak.

Türkiye’nin dinamikleri ve mecburiyetleri, AKP iktidarını ve Tayyip Erdoğan’ı farklı bir rotaya sürüklüyor. Almanya’daki önemli bir gazetede çıkan yazıda, “Tayyip Erdoğan artık İslamcı Kemalist oldu” analizi yapılıyor. Amerika’daki Foreign Policy ve New York Times gibi gazetelerde çıkan “Erdoğan’ı Kemalistler esir aldı” şeklindeki tahliller artık Alman basınında da görülüyor. Erdoğan’ın kendine özgü eski siyasetleri arkada kaldı; Türkiye’nin mecburiyetleri artık öne çıktı.

Irak hükümetini Amerika getirdi ama şimdi o hükümet Amerika ile savaşıyor. Aynı durum Afganistan’da Karzai ile yaşandı; Amerika’nın piyon olarak getirdiği hükümetler artık elinde tutulamıyor. Amerika, dolar imparatorluğu dönemini bitirip tıpkı İngiltere gibi inişe geçti. Ekonomisi zayıfladı ama askeri olarak böl-parçala-yönet politikasıyla Türkiye’yi yaralı, mecalsiz ve Avrasya kampında zayıf bırakmaya çalışıyor.

İç cephede de Amerika’nın bazı ataklara geçeceği tahmin edilebilir. Adalet Yürüyüşü veya sokak hareketleri tutmadı ama suikast gibi yöntemlere başvurabilirler. FETÖ’nün ezilmesiyle Amerika elindeki imkanların çoğunu yitirdi ancak PKK veya IŞİD gibi örgütleri kullanmaya devam edebilir. Batı için Kemalizm, laiklikten ziyade emperyalizme karşı bağımsızlık ve milli devlet demektir. Türkiye’nin Fırat Kalkanı ile sahaya inmesi ve PKK’ya karşı mücadelesi, onlara İstiklal Savaşı’nı hatırlatıyor. Dış cephede bir direnme rotası görülürken, iç cephede milli bayramların kutlanması veya müfredat gibi konularda yaşanan zafiyetler büyük bir çelişkidir. Türkiye, İstiklal Savaşı ruhuna sahip çıkmadan Amerika’ya karşı nasıl direnecek? Yani tabii savaşır da… İşte Tayyip Erdoğanların, Vatan Partisi’nden farkı bu. Tayyip Erdoğanlar birtakım takıntıları, ideolojik kökleri, kaynakları, kendilerini var ettiklerini düşündükleri ideolojik bağlantıları, sınıfsal temelleri; inatları, bağnazlıkları, yobazlıkları vesaire nedeniyle Atatürk’e bir türlü sahip çıkamıyorlar. Hâlâ bir hesaplaşma çizgisini sürdürüyorlar. Bunlara affedersiniz, “aptalca” diyeceğim. Ülkemiz açısından çok zararlı. Vatan Partisi işte bu yüzden hükümet olmalı; bu politikalarla çok bedeller öderiz. Ülkemiz açısından çok çok zararlı. AKP’nin geleceği açısından da aptalca.

Bunları tırnak içinde söylüyorsunuz, değil mi?

Tırnağı falan kaldırıyorum, hiç tırnak içinde söylemiyorum. AKP bunu tartışsın. Milli bayramları falan kaldırarak nasıl vatan istiklali… Sayın Binali Yıldırım “İstiklal Savaşı vereceğiz” diyor. Efendim, 15 Temmuz gecesinden sonra 16 Temmuz sabahı AKP genel merkezinin önüne kocaman Atatürk posterleri asıldı. Dara düştükleri zaman Atatürk’e sığınıyorlar. Türkiye böyle bir İstiklal Savaşı’nın içine girmiş ve çok ciddi tehlikelerle karşı karşıya iken herkes Atatürk’e sarılıyor. İran Atatürk’e yer veriyor, Rusya Atatürk’e yer veriyor, “Atatürk Türkiye’de canlansın, onunla Türkiye savaşabilir” diyorlar. Şimdi siz en büyük silahı harcıyorsunuz. Türkiye neyle savaşacak? Atatürk’le savaşacak. Senin bazukan, füzen, tankın, topun; hepsinden önemlisi Türkiye’nin İstiklal Savaşı ve Atatürk’tür. Onun için bu tür müfredat değişiklikleri aptalcadır ve vatana karşı bir suçtur. Türkiye Cumhuriyeti vatanına ve Türk milletine karşı işlenmiş suçlardır bunlar ve hesabı eninde sonunda sorulur.

Peki, ne yapacaksınız bu konuda?

Vatan Partisi başından beri hem bunları anlatıyor hem de Danıştay’a iptal davaları açıyor. Bu düzenlemelerin kaldırılması için hukuki mücadelemizi veriyoruz ve siyaseten de takip ediyoruz. Bunlar yürümeyecek, göreceksiniz. Türkiye’de hangi güç 23 Nisan’ın, 19 Mayıs’ın, 30 Ağustos’un kutlanmasını önleyebilir? Yok öyle bir güç. Kendilerinde öyle bir güç evham etmesinler. Eğer bunları yaparlarsa AKP’nin nasıl hızla baş aşağı gidip seçimleri kaybedeceğini hepimiz göreceğiz. Çünkü AKP’nin tabanına sorduğunuz zaman bu bayramların ortadan kalkmasını alkışlayacak olanlar, 100 seçmenden 3’ünü, 4’ünü geçmez.

Aptalca şeyler bunlar. Kriz etkenleri… “Aptalca” sözünü tırnak içinde söylemezsem başımıza bir şey mi gelir acaba? Affedersiniz ama bunu böyle söylemek zorundayız. Onların da akıllarını başlarına toplaması lazım. Bir vatan savaşı veriyoruz ve o savaşta AKP de bize lazım; onu kaybetmek istemiyoruz. Fakat sizin gösterdiğiniz bu özel hassasiyet AKP yönetiminde yok. Niye? O zaman kaybeder. Eğer bu duruşu göstermezse kaybeder; zaten Tayyip Erdoğan da bu yüzden önümüzdeki seçimi kaybedecek. Bayramları milli eğitimden kaldıran bir Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamaz.

Bir taraftan çok ciddi bir dış kriz var. Amerika neredeyse bütün gücüyle İsrail’le birlikte abanmış durumda. Irak ve Suriye büyük oranda yaralanmış. Türkiye bir krizden çıkmaya çalışıyor. Beyefendiler, kendi rejim projelerini uygulamak için körlemesine hareket ediyorlar. Öyle bir rejim kurmalarının imkânı yok. Bugün 70 bin kişi hapislere atıldı, bunun 51 bini FETÖ’cü. Devletin içinden on binlerce kişi temizlenmişken, “AKP şeriatçı bir rejim kuracak” ihtimali hiç yok. Başarıya ulaşma şansları yok. Türkiye vatan bütünlüğüne ve Avrasya’ya doğru gidiyor. Avrasya’da AKP’nin Atatürk karşıtı politikasını Çin mi, Rusya mı, İran mı, Suriye mi, Hindistan mı yoksa Orta Asya Türk Cumhuriyetleri mi destekleyecek? Destekleyecek güç yok. Girdikleri havzada, Türkiye’nin yerleştiği Avrasya ikliminde AKP’nin Atatürk düşmanı politikalarına en küçük bir destek bulamazlar.

Bakın, Myanmar’da da “Arakan Müslümanları” diyerek oradaki PKK’yı ve IŞİD’i destekliyorsunuz. Amerika orada da İpek Yolu’na karşı bir kışkırtma yaptı. PKK’lılar, IŞİD militanları Müslüman değil mi? Amerika Müslüman etnik grupları ve terör örgütlerini kullanıyor. AKP’nin içindeki bu uyanışı görüyoruz; ilk başta “Müslümanlar katlediliyor” derken, şimdi herkes gerçeği görüyor. Ama siz ne yapıyorsunuz? Aynı propaganda Türkiye’ye karşı yapılıyor. Türkiye’nin menfaati, ezilen dünya ülkelerinin toprak bütünlüğünü savunmaktır; Amerika’nın rejim değiştirme girişimlerine ve bölücü faaliyetlere karşı çıkmaktır.

Eğitimdeki gerilemeye karşı mücadele planımızı uyguluyoruz; gösteriler, itirazlar, toplantılar yapıyoruz ve Danıştay’a davalar açıyoruz. Ancak bu mücadelenin tutarlı ittifaklarla yürütülmesi lazım. Milli Eğitim Bakanlığı’nın adı “Milli”dir, “Laik Eğitim Bakanlığı” değildir. Atatürk, “Milli Eğitim” adını koydu. Şimdi görüyoruz, birtakım platformlar kuruluyor ve içlerine ana dille eğitimi savunan unsurları sokuşturmaya çalışıyorlar. Siz müfredat değişikliğine karşı, PKK’nın elini tutarak veya “ana dille eğitim” gibi Türkiye’nin birliğini bozacak talepleri dile getirerek AKP’yi haklı hale getirirsiniz. Bizim talep ettiğimiz eğitim; milli, demokratik, laik ve halkçı eğitimdir. Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü konusunda duyarlı olmayan bir eğitimle nasıl milli bayramların kaldırılmasına itiraz edeceksiniz? O zaman Tayyip Erdoğan “Adam ana dille eğitimi savunuyor, bir de Atatürk’ü müfredata koy diyor” der. Onun için bu tür platformlar düzgün mutabakatlar üzerine kurulmalı; bölücülüğün ve bölücü eğilimlerin yeri olmamalıdır.

Politikada “Dışarıda doğru rota izliyorsanız bu içeriye de yansır” denir. Şimdi içeride tam yansımadığı söylenemez ama dışarıyı zehirleyebilir mi? Vatan bütünlüğü konusunda yan çizen bir iktidar Türkiye’nin tepesinde duramaz. Tayyip Erdoğan’ın Irak’ın bütünlüğü noktasında İsrail’e karşı tavır alması, girilen yolun çok açık olduğunu gösteriyor. Buradan dönüş yok. Geçmişte de “Türkiye Suriye’ye giremez” dediler, girdi; “PKK’yı hendeklere gömemez” dediler, gömdü. Artık Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor, Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetemiyor.

Askeri öğrencilerin durumu konusunda ise Hıdırokka arkadaşımızın önderliğinde çok güzel bir mücadele yürütüyoruz. Her cumartesi Beşiktaş’ta, birçok il merkezimizde “Harp okulları açılsın” sloganıyla nöbet tutuyoruz. Kuleli Askeri Lisesi’nin önünde çok başarılı bir eylem gerçekleştirdik. Milli Savunma Üniversitesi çatısı altında Harp Okullarının açılması önemli bir dönüş. Savaşan bir Türkiye’nin arkasında “sivil harp okulu” olmaz. Türkiye’nin zorunluluğu gereği okullar adım adım tekrar açılıyor. Askeri okullardan çıkarılan öğrenciler konusunda ise 15 Temmuz’da suça bulaşıp bulaşmadıkları noktasında tereddütler var. Biz bu öğrencilerin tekrar geri dönmelerini savunuyoruz. Onları vatansever, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneklerine bağlı, Mustafa Kemal’in subayları olarak yeniden eğitebiliriz. Oralarda cesur olmamız lazım.

Paylaş