Çıkış Yolu • 19.03.2025

Çıkış Yolu • 19.03.2025

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bir salı akşamı yeniden “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Çok değerli konuklarımla bugün Trump ve Türkiye konusunu esas alarak dünyayı, Türkiye’yi ve gündemi konuşacağız.

Hemen hızlıca konuklarımızı sizlere tanıtmak isterim: Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek; İstanbul Gedik Üniversitesi ASEAN Merkezi Başkanı Doç. Dr. Sibel Karabel; Star Gazetesi yazarı ve İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Mehmet Yalçın Yılmaz. Hoş geldiniz.

Bugün izleyicilerimizi dolu dolu bir program bekliyor. Trump, aslında ilk başkanlığı döneminden beri çok konuşulan bir figür. Biz bugün bir şahsı tartışmaktan ziyade, o şahsın temsil ettiği hem Amerika’daki hem de dünyadaki durumu, özellikle de Türkiye’den bakarak değerlendireceğiz.

Sözü öncelikle Sibel Karabel’e vermek istiyorum. Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi başladı. Göreve gelir gelmez attığı adımlar ve uygulamalarla büyük bir çalkantı yarattığını söyleyebiliriz. Bu dönemi bir giriş olarak nasıl değerlendirirsiniz? Türkiye’den bakınca Trump ne anlama geliyor?

“ABD’nin 47. Başkanı Trump, aslında Amerikan dış politikasının genel yansımalarını belli ölçüde uyguluyor gibi görünüyor. Sorulması gereken temel soru şu: ABD, küresel sistemle angajmanını ne ölçüde sürdürecek veya ne ölçüde geri çekecek? Bu stratejik bir karar. Ancak bu kararı sahada uygulayabilmek için elinizdeki kaynakları gözden geçirmeniz gerekir. ABD’nin son dönemdeki ekonomik kaynakları ve müttefiklerle olan ilişkileri, dış politika tercihlerini anlamamıza yardımcı oluyor.

Her değişen başkan, ‘bir enkaz devraldığını’ söylüyor. Obama döneminde 2008 küresel finans krizinin etkilerini, Biden döneminde ise Covid-19 sonrası tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmaları gördük. Trump yönetimi ise ‘ABD küresel sistemde her şeyin bedelini ödüyor’ vurgusunu artırarak devam ettiriyor. Avrupalı müttefiklerine ‘artık herkes elini taşın altına koysun’ diyerek, son derece nobran ve Amerikan istisnacılığını öne çıkaran bir söylemle hareket ediyor. İkinci döneminde de bu tavrın sürdüğünü görüyoruz. Başkan Trump için jeopolitik meseleler; Gazze’den diğer çatışma alanlarına kadar, alınıp satılabilen veya yer değiştirebilen metalar gibi algılanıyor.

Trump’ın 19. yüzyıldaki gibi dünyadan bütünüyle izole olması beklenemez çünkü küreselleşme, karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu. Trump bunun farkında. Ancak 1. dönemine kıyasla şu an çok daha karmaşık jeopolitik riskler var. 2023 yılında 54 farklı noktada çatışma yaşanıyor. Trump yönetimi, Rusya-Ukrayna veya Gazze gibi meselelerde ‘yıldırım harekatı’ tarzında hızlı, sonuç odaklı ve pragmatik çözümler arıyor. Fakat burada içerideki aktörlerle –Rubio, Vance veya İsrail lobisi gibi– tam bir bütünlük arz eden bir yönetimden bahsetmek zor.

Ekonomik cephede ise durum çok daha keskinleşti. İlk dönemindeki ticaret savaşları döneminde 380 milyar dolarlık mal üzerinden konuşurken, bugün 1.4 trilyon dolarlık bir kapsamdan bahsediyoruz. Üretim içeride tam olarak istenen düzeyde olmasa da Trump, popülist söylemiyle Amerikan halkını bu ekonomik zararın dış güçlerden kaynaklandığına ikna etmeyi başarıyor.

Türkiye açısından bakarsak; F-35 meselesi, Suriye’deki durum, Yunanistan ile artan güvenlik iş birliği ve Kıbrıs konusu gibi çözülmemiş başlıklar bizi bekliyor. Özellikle Suriye’de YPG konusu ve yaptırımların kaldırılması başlıkları öne çıkıyor. Başkan Trump, Suriye’deki askeri varlığı veya yaptırımları, müzakerelerde elini güçlendirecek bir ‘kaldıraç’ unsuru olarak kullanmaya devam edebilir.” Çünkü ne İsrail oradan Rusya ve Amerikan varlığının tamamen çekilmesini istiyor, ne de içerideki şahinler… Aslında Amerika içindeki şahinler bir ruh istiyor. Dolayısıyla bu mevzu önemli.

Rusya konusuna gelince; sanıyorum konuşacağız, o iş biraz çözüldü gibi. Rusya’nın tutumu dediğiniz gibi; orada da çok ikircikli ve göze batan noktalar var. Başkan Trump’ın Zelenski ile görüşmesi, Putin ile görüşmesi, doğrudan sinyaller vermesi ve farklı delegasyonlarla görüşmesi dikkat çekiyor. Batı medyasının, ABD’deki düşünce kuruluşlarının son dönemde altını çizdiği bir husus var: İki analoji yapılıyor. Rusya ve yaptırımlar denince Batı perspektifinden işin içine tamamen Çin de eklemleniyor. Çin ile Rusya’nın son dönemdeki ilişkisi asimetrik bir ilişki olarak görülüp bu durum köpürtülüyor. “Küçük ortak Rusya, büyük ortak Çin” denilerek Rusya’nın şovenist duyguları kabartılmaya çalışılıyor.

Ancak Sayın Putin bir-iki gün önce bir açıklama yaptı ve aslında o açıklamasında çok şey söylüyor. 2014’te gazetecilere verdiği demeçle bugünkü yaklaşımını birbirine çok yakın buldum. 2014’te Çin ile ilişkileri hakkında, “Biz Çin ile hassas noktalarımızı bilerek ve saygı göstererek bir ilişki yürütmeyi öğrendik” demişti. İki gün önceki açıklamasında ise “Çin ile ilişkimiz stratejik temelli ve Rusya tarafından özellikle uzun dönem istenen bir ilişkidir” dedi. Yani bu, Batı’nın sürekli “Putin, Amerikan başkanıyla görüşüyor, Çin’i ekarte edecek” şeklindeki köpürtmesine, hem doğrudan hem de zımni bir yanıt olarak okunabilir.

1938’e, Nixon’a ve Kissinger-Nixon ikilisine çok fazla atıf yapılıyor. Şahsi değerlendirmem; ne konjonktür, ne aktörler, ne de ilişki ağları birbirine benziyor. Dolayısıyla 30’lar veya 70’ler dünyasında değiliz. Trump’ın ilk dönemiyle kıyaslandığında bile çok gözle görülür farklılıklar var. Bu analojiler, tarihçi perspektifinden ziyade, uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında biraz anakronik, bir şeye saplanmış, indirgemeci bir bakış açısı gibi geliyor bana. Dolayısıyla Türkiye’nin bu karmakarışık konjonktürde Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkisinin ilk önemli testlerinden biri Suriye olacak gibi gözüküyor.

Güzel bir toparlamayla pek çok kriz noktasını ve mevcut tartışma iklimini çok güzel ifade ettiniz, çok teşekkürler hocam. Şimdi hemen Sayın Mehmet Yalçın hocama dönmek istiyorum. Sibel Hanım’ın ifade ettiği gibi, Trump bir popülizm kavramı üzerinden tanımlanıyor. Ama aynı zamanda ABD menşeli bir pragmatizm de var. Trump bu pragmatizmin tam temsilcisi mi, yoksa tam zıttı mı? Özellikle küreselleşme bağlamında Trump nereye oturuyor? Gerçekten ABD’nin pragmatik çıkarlarına göre mi hareket ediyor? Onun siyasi konumunu nasıl tanımlamak gerekir hocam?

Tabii, Trump’ın öngörülemeyen tarafları çok konuşuluyor. Hakikaten inişli çıkışlı bir seyri var. Birinci dönemindeki işleri, atmak istediği adımlar, bölgemize dönük girişimleri ve içerideki popülist politikaları bir veri. Bir de “Project 2025” diye 900 sayfalık bir kitap var. O kitapta birçok Amerikalı akademisyen ve düşünür yazı kaleme aldı. Amerikalılar bu kitabı çok sağcı ve sert buldular ancak içerisinde Trump’ın neler yapmak istediğine dair önemli emareler var. Seçim kampanyası döneminde ciddi bir ekip tarafından kaleme alınmıştı ama çok tepki çekince Trump bunu reddetti.

Burada kültürel meselelerde çok keskin, içe dönük bir sesleniş var. “Woke” kültürüne karşı, LGBT’ye karşı, aile değerlerini önceleyen bir Trump var. Bu durum Cumhuriyetçi eyaletlerde çok saygı görüyor ve anladığımız kadarıyla buralarda düzenlemeler yapılıyor. Tabii Trump, tedirginlik ve korku üzerinden bir siyaset geliştiriyor. “Amerika’yı tehlikeler bekliyor, onun için Yeniden Büyük Amerika (America First)” diyerek kitleleri bir rüzgara kaptırmaya çalışıyor. İçe dönük söylemlerinde başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak ekonomide getirmek istediği süreç biraz daha merkantilist yorumlanıyor. Küreselleşme öncesi, daha korumacı bir düzen istiyor. Fakat bu kadar dağılmış bir Amerikan finans sistemiyle nasıl bir düzen arz edecek? İçerideki sermayeyi de rahatsız ediyor çünkü uluslararası şirketler var. Gelir dağılımındaki uçurumun çok yüksek olduğu bir tabloda bu korumacı politikalar ne getirecek veya nasıl bir dirençle karşılaşacak? Bu bir tartışma konusu. Ağırlıklı olarak hizmet sektöründen gelen bir tüccar aslında; finans kapital sistemiyle bir çatışma yaşayacağı belli.

Trump, teknoloji alanında Çin’i taklit ediyor. Çin’in yükselişi ve önlenemez bir çip üretimi var. Yapay zeka ile insanlar artık belirli hizmetlere abone olacaklar. Trump, buradaki büyük varlığı görüyor ve bunu çekmek istiyor. Bunun için de çiplere sahip olmanız lazım; bu da nadir elementler demek. Yeşil enerjinin siyasal arka planı ve küresel çatışmadaki rolü de bize bunu hatırlatıyor.

Trump’ın Grönland, Panama ve Kanada’ya bakışı, aslında yeni bir sömürgeciliği dile getiriyor. Kılık değiştirmiş bir ABD görüyoruz. Demokratları daha inşacı olarak tanımlıyoruz, ama Trump daha neorealist bir perspektifle; hızlı, kesin, güvenlikçi ve her şeyi rasyonel zemine oturtup tahsilatı yapıp uçağa binmek üzere konumlanmış bir aktör. Diplomasi bilmiyor, hiçbir diplomasi geleneğine sadık değil. Bir emlakçı edasıyla “Bastırırım parayı, alırım” diyor ya da Zelenski’ye yaptığı gibi “Elindeki kartlar çok zayıf” diyerek bir kumarhaneci üslubuyla hareket ediyor.

Bu durum, özellikle müesses nizamın, medyadaki yerleşik yapıların ve Amerikan elitlerinin tepkisini çekiyor. Ancak dünyayı şaşırtan şey şu: Herkes Çin ile kapışacak diye düşünürken, Çin ile masaya oturabilecek bir Trump var. Rusya ile de Arktik Denizi’nde, Ukrayna konusunda uzlaşabilir. Bu, Trump’ın “kazan-kazan” siyaseti izlediğini, pragmatik ve rasyonel adımlar attığını gösteriyor. Birinci döneminde de neorealist bir bakış hakimdi; Rusya ile çatışmaya girmeden süreçleri yürüttü.

Trump’ın içe dönük korumacı süreci, bence arkası boş bir iktisadi bilgisizliğe dayanıyor. Mevcut rezervin karşılığı olmayan ciddi bir köpük var ve açıklar çok yüksek. Bu parayı çekebilmesi için nakit alabileceği Suudi Arabistan gibi ülkelere yönelebilir. Avrupa ile yaşadığı krizde ise, savunma harcamalarını %2’den %3-4’lere çıkartarak Avrupa’yı yeniden haraca bağlayacak bir düzeni tesis etmek istediğini söyleyebilirim. Avrupa’da bir korku havası var. Münih’teki korku veya köpürtülen Rusya korkusu, gerçek bir korku değil; abartılan bir durum. Ancak Avrupa’da bu işi tetikleyen aktörlerin yanı sıra Amerika’da da bir silah lobisi var. Ukrayna’ya giden süreçte NATO’nun ve AB’nin genişlemesi, Rusya’yı düz ovada sıkıştırdı.

Trump, bir çözüm adamı olarak dünyada yüceltilmeye çalışılıyor. Kennedy suikastı ile ilgili belgeleri açıklayacağını duyurması gibi popülist hamlelerle Amerikan siyasetinde popülerliğini koruyor. Biz de merakla izliyoruz.

Kısa bir reklam aramız var. Reklam arasının ardından Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile devam edeceğiz. HepsiJet iş birliği ile ürünlerinizi 59 TL’den başlayan fiyatlarla güvenle kargolayabilirsiniz. Üstelik Fibabanka’dan İKAS’lılara özel, %0 faizli 75.000 TL’ye varan ticari kredi imkanı var. E-ticaretteki tüm ihtiyaçlarınıza çözüm İKAS’ta; İKAS, KOBİ’lerin yanında.

“Emperyalist Dayatma: LGBT” kitabı çıktı. LGBT nedir, ne değildir? Cinsel tercih özgürlüğü mü, yoksa ideolojik ve kültürel bir saldırı mı? LGBT propagandasının kaynağı ve hedefleri ile bu dayatmaya karşı ulusal ve uluslararası mücadele birikimini konu alan, birbirinden değerli yazarların makalelerinden oluşan bu başucu eserini Avukat Zerrin Öztürk derledi ve Kaynak Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuldu. Satın almak için iletişim: 0539 501 5599 – 0532 385 6906.

“Ben size taarruzu emretmiyorum, ben size ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize takviye kuvvetler gelecektir.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve bu topraklar için gözlerini kırpmadan can veren tüm Çanakkale şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. Biliyoruz ki şehitler toprağa değil, yüreklere gömülür.

Ev, araç ve iş yeri almak isteyenler önce Eminevim’e geliyor; Eminevim, ev, araç ve iş yeri almanın en kolay yolu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ulusal Birlik Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Hasipoğlu, Ulusal Kanal’da. Cenevre’de neler yaşandı? Tarihi zirvede hangi kararlar alındı? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Doğu Akdeniz’de neler bekliyor? “Gün Ortası” programında gazeteci Yeşim Eryılmaz soracak. Özel yayın, Çarşamba saat 14.00’te Ulusal Kanal’da.

***

Evet, reklam arasının ardından yine karşınızdayız. Programımız, reklam arasında da sürdürdüğümüz sohbetle bir nevi devam etti. Trump ve Türkiye’yi, Teorinin yeni sayısı düzleminde konuşuyoruz. Konuklarımı sizlere yeniden takdim etmek istiyorum: İstanbul Gedik Üniversitesi ASEAN Merkezi Başkanı Sibel Karabel, Star Gazetesi yazarı Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz ve Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek.

Konuklarımız konuya oldukça hakimler; bizleri aydınlattıkları için çok teşekkür ederiz. Amerika Birleşik Devletleri bir yol ayrımına geldi ve Trump bu yol ayrımındaki seçeneklerden birini temsil ediyor. 1990’da Sovyetler Birliği dağılınca Amerika, “tek kutuplu dünya” iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Fakat artık bu iddiayı sürdüremiyor; bir yere tıkandı.

Amerika içinde iki yol çıktı: Biri Biden’ın temsil ettiği, tek kutuplu dünyada direten anlayış; diğeri ise Trump’ın temsil ettiği gerçekçilik. 1945 ve 1950 sonrası Amerika; II. Dünya Savaşı’ndan çıkmış, Demokrasi Cephesi’nin lideri olan, dünyanın üretiminin %50’sini karşılayan, dolar saltanatı ve haraç sistemiyle yönetilen müthiş bir güçtü. Ancak bugün doların yayılma alanları sınırlanmaya başladı. Rusya ve Çin gibi Amerika’yı dengeleyen silahlı güçler oluştu. Amerika’nın tek kutuplu dünya hayali bir kayaya çarptı.

Bu durum Amerika’ya çok ağır maliyetler yükledi; yoksullaşma, işsizlik ve toplumsal huzursuzluklar arttı. Trump, “dünyada maceralar peşinde koşmayalım, içimize dönelim, ekonomimizi geliştirelim” diyerek gerçekçi bir seçenek olarak ortaya çıktı. Ukrayna-Rusya cephesinde ve Çin ile doğrudan bir çatışmaya girmek istemiyor; stratejisini Doğu Akdeniz cephesine odaklıyor.

Yunanistan kıyılarına (Dedeağaç, Kavala, Selanik) yapılan yığınaklar ve İsrail ile birlikte yürütülen tatbikatlar, aslında Suriye’de bir “Kürdistan” kurma projesine işaret ediyor. Türkiye’yi hem Ege’de hem Doğu Akdeniz’de çevrelemeye çalışan bu strateji; İsrail’e verilen destek, Yemen’in bombalanması ve İran’a yönelik tehditlerle birleşiyor.

Suriye’nin kuzeyindeki PKK/YPG varlığı, Amerika’nın kara gücü haline gelmiş durumda. Türkiye’nin bu noktadaki “demir yumruk” seçeneği gerçekçidir; çünkü silahlı bir güç ancak silahla silahsızlandırılır. Rusya ve İran’ın da YPG/PYD’yi tehdit olarak görmesi, Türkiye için bir fırsat yaratıyor. Ancak bölgede sular ısınırken, Trump’tan kurtarıcı bekleyenlerin yanıldığı, aksine Doğu Akdeniz’de tehdidin yoğunlaştığı bir döneme giriyoruz.

Dünya, 1980’lerden itibaren neoliberalizmin yükselişini gördü; Reagan’lar ve Thatcher’lar eliyle dünya bir küreselleşme sürecine sokuldu. Şimdi ise Trump, bu küreselleşmeci süreçle hesaplaşacağını iddia ederek sahneye çıkıyor. Cumhuriyetçi bir ABD başkanı olarak Trump, bu sefer daha korumacı bir tavırla küreselleşmecilerle hesaplaşacağını ilan ederek sahneye çıktı. Bu durum nasıl olabiliyor? Siz nasıl görüyorsunuz? Kennedy suikastine dair belgeleri açıklayacağını söyleyerek Amerikan derin devletine bir tehdit mesajı gönderdi; adeta “Sizin boyalarınızı ortaya dökerim” der gibi. Trump, ekonomi politikasının yanı sıra yargıyla, yargıçlarla ve müesses nizamla da hesaplaşacağını hem seçim öncesinde hem de sonrasında açıkça dile getirdi. Bir de o kurşun kulağından geçti; bir söz vardır, “Suikastlardan kurtulan liderler, Tanrı’nın kendilerini kurtardığını ve daha yapacak çok işleri olduğunu düşünerek fikirlerinde daha keskinleşirler.” Belki Trump da bu inançla kavgayı daha sert sürdürecektir. Tıpkı Aşil efsanesinde olduğu gibi, onu da yalnız topuğundan vurabilirler.

Aralık 2024’te Lindsey Graham, bir kongre oturumunda Türkiye’yi çevrelemeyi, özellikle Suriye özelindeki “agresyonunu” hedef alan ve Kongre’yi yaptırım konusunda aracı olmaya zorlayan bir yasa tasarısı sundu. Amerikan Kongresi’nin politikalarını doktora çalışmalarım vesilesiyle yakından irdelediğim, pek çok doküman incelediğim için içerideki işleyişi, lobilerin ve çıkar gruplarının yasama ile yürütme arasındaki dengeleri nasıl etkilediğini görme fırsatım oldu.

Kongre Araştırma Servisi’nin 4 sayfalık bir raporunda, “20 Ocak’ta her şey değişeceği için ön alıp Türkiye’de umumi bir hava yaratmalıyız ve yaptırım uygulamalıyız” ifadesi yer alıyordu. Bu gerçekten çok ilginç. ABD’de Trump her ne kadar “geri çekileceğim” dese de, içerideki askerî kesim, 10 asker bile olsa orayı ABD’nin kaldıraç kuvveti olarak kullanmakta kararlı. Bu, oldukça güçlü bir anlayış.

Trump yönetiminin ilk dönem ulusal güvenlik stratejisinin mimarlarından biri olan ve Çin’e karşı sert retoriğin arkasındaki isimlerden Hall Brands de yakın zamanda dikkat çekici bir yazı kaleme aldı. Brands, neorealist perspektiften bakıldığında güçler dengesini referans alan dış politika sistemini savunan bir isimdir. Ancak makalesinde Trump’ın “ipin ucunu kaçırdığını” belirtiyor. Kendi ekibinde yer almış birinden gelen bu ifadeler oldukça çarpıcı. Trump, Filistin gibi konularda insani boyutu göz ardı edip geri çekilmeye başladığında, sadece rakiplerinden değil, kendi destekçilerinden de tepkiler alıyor. Bu, ilk 100 gününü henüz doldurmamış bir yönetim için alışık olmadığımız bir durum.

Daha önce hiç olmadığı kadar yumuşak güç harcamalarını kıstılar. Amerikan Kalkınma Ajansı’nın fonları, medya grupları ve “bağımsız” denilen gazeteciler üzerindeki etkisiyle bilinirdi; Trump bu yapıyı ve Amerikan’ın Sesi gibi kurumları altüst etti. Görünüşe göre artık “soft power” denilen süreçlere para harcamayı vakit kaybı ve israf olarak görüyor; tehditler ve yaptırımlarla muhataplarını hizaya getirmeyi amaçlayan sert güce odaklanıyor.

Çin meselesine dönersek; Batı’daki uzmanlar Çin’in yükselişini sistemde bir anomali olarak görüyor. Bu, “olumsuz” bir anomali değil; Çin yükseliyor ancak Hindistan gibi sadece ekonomik olarak değil, askeri modernizasyon ve üretim kapasitesiyle de yükseliyor. Trump’ın kongre konuşmalarında gemi yapımına vurgu yapması, 19. yüzyılın izolasyonist Amerika’sını anımsatıyor. Pentagon’un Çin raporlarına baktığımızda, 2015-2016 yıllarında Çin’in tonaj bakımından ABD’yi geçtiğini görüyoruz. Üstelik Çin, sadece Batı’nın kurumlarını takip etmiyor; Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi kurumlarla sisteme alternatifler üretiyor. Biden yönetimi Çin’i, “sistemi değiştirmeye muktedir ve buna niyeti olan tek güç” olarak tanımlıyordu. Tarih boyunca yükselen güçlerin statükoyu taklit ettiği görülmüştür ancak Çin taklit etmiyor, alternatif inşa ediyor. Sıkıntı tam da burada başlıyor; çünkü bu ilişki nasıl yönetilecek, bilinmiyor.

Küreselleşme 90’larda popüler bir kavramken şimdi yerini korumacılığa ve merkantilist politikalara bırakmış durumda. Ancak yaptırımların tarihi çok eskidir; Atina’nın uyguladığı ekonomik yaptırımların Peloponez Savaşı’nın sebeplerinden biri olduğu söylenir. Pax Britannica döneminde de benzer denge arayışları mevcuttu. Dolayısıyla sorun Trump’ın korumacı olması değil; bunu bir dış politika aracı olarak kullanma biçimidir. Ancak bu noktada bir virgül koymamız gerekiyor; kısa bir reklam arasından sonra bu konuyu derinleştireceğiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Doğu Akdeniz’de neler bekliyor? Gün Ortası programında gazeteci Yeşimer Yılmaz soracak; Ulusal Birlik Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Hasipoğlu, canlı yayında İstanbul stüdyomuzda yanıtlayacak. Özel yayın, çarşamba saat 14.00’te Ulusal Kanal’da.

“Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa, mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.” Olayların perde arkası, kritik bilgiler, düşündüren ve uyaran yorumlar… Bugün Rusya’ya karşı düşmanlığın temelinde İngiltere yakınlığı var. Her söylediği çok konuşuldu, her program gündem oldu. “Azil, azil, sosyalizm lazım memlekete. Kuşturuşu yok başka ya.” Her zaman emperyalizmin karşısında ve hedefinde. Emperyalizm sıkışmadıkça çok demokrat görünür. Doktor Emin Gürses, işin aslını anlatıyor. “Faşizm küreselleşiyor. Başını kaldıran herkesin başını ezmek, benim sistemimi korumak için gerekli,” diyor Amerika. “İşin Aslı”, çarşamba saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.

Ramazan; dillerimize barışın, vahdetin, kardeşliğin, ahlakın ve eldenmeliğin şarkılarını yerleştirir. Üzerimize insanlığın son ilkbaharının ışıltısını bırakır. Ramazan; Allah ayı, Kur’an baharıdır. Yoksulların konuk sofrası, sınıfsız bir toplum yaratmaya ilahi bir çağrıdır. Ramazan; 30 günlük bir aydınlanma, rahmet, bereket, hikmet ve arınma bayramıdır. Kültür, dil, edebiyat ve ilahiyat sahalarının yetkin ismi Prof. Dr. Muhammed Nur Doğan, Ramazan ayı boyunca her gün saat 18.30’da Ulusal Kanal ekranlarında.

Teori mart sayısı çıktı. “Trump ve Türkiye” – Dr. Doğu Perinçek; “Türkiye’deki Trump umutlarına kar yağdı” – Dr. Alexander Dugin; “Trump ve Putin yeni dünya düzenini ele alacak” – Dr. Fernando Esteece, Oscar Rotondo, Tadeu Pationi; “Trump’ın Beyaz Saray’a gelişine dair Latin Amerika’nın yorumu” – Şule Perinçek; “61. Münih Güvenlik Konferansı raporu üzerine çok kutuplu dünya ve Trump yönetimindeki ABD”. Hepsi ve daha fazlası için Teori sayısı tüm bayilerde ve Vatan Partisi örgütlerinde.

Dalgalan ey benim ölmez zaferim, hürriyetim, cesaretim. Dalgalan ey benim inancım, nefesim, gayretim. Dalgalan ey benim vatanım, yürüyüşüm, yükselişim. Dalgalan ey benim mührüm, göğüm, istikbalim. Dalgalan ey benim inmeyen sancağım, dinmeyen ezanım. Dalgalan ey benim umudum, şarkım, sesim. Dalgalan ey benim şanım, duruşum, tarihim. Ey benim milletim, toprağım, kudretim. Dalgalan ey benim onurum, rengim, bayrağım. Türkiye yüzyılının temellerini atan kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz.

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Reklam arasının ardından “Çıkış Yolu” devam ediyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, Sibel Karabel ve Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz ile sohbetimizi sürdürüyoruz. Sibel Hanım’da kalmıştık, bir virgül koymuştuk. O yüzden sizinle devam edelim. Yine diğer başlıkları konuklarımızla beraber konuşacağız.

Tabii. Küreselleşme başlığında… Küreselleşme ile korumacılık aslında tam da birbirinin zıttı değil demiştiniz. Yani şöyle; dediğimiz gibi önceki oturumda küreselleşme, 90’lı yıllarda daha popüler olan, yaygın kullanımda jargon olarak da dilimize geçen bir kavramdı. Küreselleşme çalışanlar aslında küreselleşmenin çok yeni, 20. yüzyıla ait bir olgu olmadığını, 15. yüzyıla dayandırılabileceğini ama hem içeriğinin hem kapsamının çok farklı olduğunu öne sürerler. Şimdi, eğer biz Trump yönetiminin küreselleşmeye bakışını ve korumacılığı nasıl kullandığını değerlendiriyor isek şunu söyleyebiliriz: Evet, korumacılık önlemleri kullanılabilir. Ülkeler çeşitli amaçlarla ekonomi politikte korumacılık önlemleri kullandığında aklımıza birkaç sebep gelir. Ya kâr elde etmek istersiniz; 15. ve 16. yüzyılda kullanılan merkantilist politikalar büyük ölçüde bu amaçlıydı; yani altın ve gümüş toplamak. Bu korumacılık önlemleri, yaptırımlar, tarifeler ve tarife dışı önlemler; oradaki enstrümanlar farklıydı ama amaç kâr etmekti.

Ama devletler 19. ve 20. yüzyılda yavaş yavaş bunu bırakmaya başladı. Şimdi ise bir ülkeyi, yapmak istemediği bir şeyden dolayı cezalandırmak isterseniz bunu kullanıyorsunuz. Trump yönetiminin ikinci dönemi aslında tam olarak bu korumacılık önlemlerinin bu yönünü bize gösteriyor. Her söyleminde –ilk oturumda da konuştuk– Ürdün’e aynı şeyi söylüyor, Tayvan’a aynı şeyi söylüyor, Türkiye’ye bile… Her ülkeye %10 tarifeden bahsetmişti. Bu ticaretle ilgili bunu öne sürebilir. En ufak bir şeyde bunu söyledi. Yani önünde tutan hiçbir şey yok. Bunu yapacağını da beyan etti. Çin, Meksika, Kanada mevzunda ikinci döneminde bu yöntemi uyguluyor gibi gözüküyor.

Bir sebep de şu aslında: Siz bir kronik dış ticaret açığınız varsa bu önlemleri kullanabilirsiniz. Trump yönetiminin ilk dönemiyle, korumacılık enstrümanlarını kullanması arasındaki en büyük fark bu gibi gözüküyor. İlk döneminde dış ticaret açığını, özellikle Çin ile olan muazzam dış ticaret açığını çok vurguluyordu. Fakat ekonomik kurmayları bunun gayet farkında. Bu durum, Çin’in uluslararası ticarete entegre olmasıyla ilişkili. Yani Çin 100’ün üzerinde ülkeyle dış ticaret fazlası veren bir ülke. Bu, Çin-Amerika ilişkisine özel bir durum değil; bu ithalat-ihracat dengeleri ve 2001 yılında sisteme kurumsal olarak girmesiyle ilgili yapısal bir durum. Dolayısıyla ithalat-ihracat kalemlerinde teknik oynamalarla çözülecek bir problem değil. Ekonomistler bunu çok uzun zamandır tartışıyor.

Burada kritik bir nokta daha var; bu korumacılık önlemlerinin küreselleşme karşıtı olmadığını savunmaya çalışırken şunu söylemek istiyorum: Trump yönetimi bu dış ticaret enstrümanını dış politikada bir silah olarak kullanıyor. Biz her ağzından çıkan lafta bu tarifeyle ilgili bir tehdit bekliyoruz. Bu da şunu gösteriyor: Trump yönetimi müttefiklik anlayışını tamamen ikinci plana atmış durumda. Evet, ilk döneminde de Avrupa’yı tehdit etmiş, “düşman” demişti. Yine Kanada ve Meksika ile aynı hadiseleri yaşadık ama şu an tamamıyla elinin tersiyle itiyor. Demokratlarla arasındaki en büyük farklardan bir tanesi bu. Biden ve Obama yönetimleri de liberal değillerdi; Çin’e karşı aynı politikaları onlar da güdüyordu, dengelerdeki değişimin ve asimetrinin farkındalardı. Fakat kullandıkları enstrümanlar farklıydı. En önemli farklardan bir tanesi de müttefiklik anlayışıydı.

Trump’ta ideoloji, değer ve prensipler çok farklı. Biden ve Obama yönetimleri, “Aynı düşünen, aynı değerlere sahip ülkeler” derdi; Biden’ın demokrasi zirvelerini hatırlayalım. Trump’ta bu ideolojik arka plan yok. Rusya ile ilişkisini de görüyoruz; Batı ve Avrupa Rusya’yı “illiberal, demokratik olmayan, otoriter bir ülke” olarak çerçeveliyor. Dolayısıyla Batı, Rusya’yı “öcüleştirerek” başka eylemlerine gerekçe sunuyor. Trump ise bunu tamamen siliyor. Müttefikleriyle böyle ciddi bir ayrışmaya giriyor.

Dolayısıyla korumacılık önlemleri Trump için bir dış politika tercihidir. Ama bu hoyratça kullanılan enstrümanların uzun vadede Amerika Birleşik Devletleri’ne ne gibi rotalar açacağı soru işareti. Amerika Birleşik Devletleri bunu 1930’da Smoot-Hawley Yasası ile birlikte ipin ucunun nerelere gideceğini çok ciddi bir şekilde deneyimlemiş bir ülke. 1935’te yeni yasayla senatonun ve kongrenin dış ticaretteki etkisini azaltmaya yönelik yasa çıkarmıştı. Kennedy’nin şu sözü kayıtlardadır: “Amerikan başkanı dünyanın en güçlü başkanı gibi gözükür ama içeride güçler ayrılığından dolayı aslında çok güçsüzdür.” Trump yönetimi, yürütmeyi personel çıkararak manipüle edip güçlendirmek isterken aslında tam da bu aradaki rekabeti yönetmeye çalışıyor.

Küreselleşmenin kaybedenleri hep 90’ların sonlarında konuşuldu ama bundan nemalananlar da vardı ve bunu yayan, teşvik eden ülkelerin başında ABD geliyordu. Şimdi bu kavram düşmanlaştırıldı. 1945 sonrası Bretton Woods sistemi ve 90’lı yılların Washington Konsensüsü varken, şimdi bir de Beijing Konsensüsü çıkıyor. Bu gerçekten hem alternatif hem rakip. Boşa çıkan çok fazla öge var ve bunlar düşmanlaştırılarak korumacılık önlemleri için uygun zemin oluşturulmuş oluyor. Bu enstrümanların sürdürülebilirliği büyük bir soru işareti. Kendi değerleriyle ördüğü küresel ticaret sistemini, bir başkanın tamamen bir kenara atacağını söylemesi Amerika için ironik. Dünya dengeleri de zaten bu radikal tavırları zorluyor.

(Mehmet Yalçın Yılmaz’a dönerek) Hocam, yaptırımlar konusuyla devam edelim. Rusya’ya yaptırımlar ve Putin’in bu yolla diz çöktürülmesi hedeflenmişti ama böyle olmadı. Tam tersine, Avrupa ekonomileri açısından bu yaptırımlar Atlantik cephesi için ters tepen bir duruma geldi. ABD, Çin’in ithal ettiği her şeye %10 gümrük koyuyor; Çin ise karşılık olarak enerji ve gıda alanında yükseltme yapıyor. Trump’ın yaptırım tehdidinin, Putin örneğinde gördüğümüz gibi, ABD açısından olumlu sonuçlar doğuracağını orta ve uzun vadede düşünüyor musunuz?

Ukrayna Savaşı’na girerken yaklaşık 2-3 ay önce The Guardian’da bir yazı çıktı; analist, Almanya ve Rusya’nın doğal gaz anlaşmasını (Kuzey Akım 2) “Molotov-Ribbentrop Uzlaşması”na benzetmişti. Hakikaten iki ay sonra savaş başladı ve o boru hattı açılmadı. Burada en büyük dayağı Almanya yedi çünkü 5 sene boyunca Merkel döneminde 400 milyar dolarları bulan cari fazlalar vermişti. Hegemon güç, giderek büyüyen ve yüksek cari fazla veren bir gücü engelliyor. Ukrayna Savaşı başlayınca Almanya o üretim hacmini Çin’e kaptırdı çünkü ucuz gaz alamadı. Rusya’nın boru hattı da biliyorsunuz Ukraynalılar tarafından patlatıldı.

Biden’ın ilk döneminde bir düşünce kuruluşunun raporunda, “NATO içindeki en tehlikeli müttefikler kim?” sorusuna “Almanya ve Türkiye” cevabı verilmişti. Tarihsel olarak Almanların ve Rusların kendi çıkarları doğrultusunda buluşması; Erdoğan, Merkel ve Putin ilişkileri enteresan bir şekilde iyi gidiyordu. Şimdi bu savaş Almanya’yı zayıflattı. Enerji akışında ise Amerika, Katar ve Avustralya ön plana çıktı. Çin’i durdurmak için ister istemez Çin’in petrol aldığı ülkeler hedef listesinde. Rusya, en büyük enerji satıcısı olarak bu savaşın etkisinde öne çıktı. Bunun yanı sıra yaptırımlar nedeniyle Malezya üzerinden satış yapan İran; Suudi Arabistan ve Umman gibi ülkeler de listede yer alıyor. ABD, Ukrayna’daki pozisyonu ve bölgedeki finansal hareketliliği nedeniyle İran’ı çeşitli boyutlarıyla hedefe koyuyor. Amerikalıların temel meselesi, bu müdahalenin finansmanının nereden geleceğidir. Körfez ülkelerinin İran ile sönümlenmeyen bir sorunu olduğu düşünüldüğünde, bölgedeki stratejiler bu gerilim üzerinden şekilleniyor.

Sayın Başkan, bana kalırsa İran’a yönelik müdahaleyi sertleştirerek çözüm bulamayacaklarını biliyorlar. Havadan yapılacak herhangi bir müdahalenin sonuç getirmeyeceğinin farkındalar. Bu nedenle kara unsuru olarak SDG’yi konumlandırıyorlar. SDG’nin temel motivasyonu bu oldu ve buna sosyolojik olarak da inandılar. Süleymaniye’nin doğusundan Körfez’e çıkış yapmaya dair planlar ürettiler. PKK ve PJAK unsurlarının da bu senaryoya odaklandığını görüyoruz. İsrail’in motivasyonu da temel olarak buna dayanıyor. Bu işin maliyetinin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi zengin ülkelere fatura edileceği konuşuluyor. Trump’ın böyle bir hikayeye girip girmeyeceği veya buna ne kadar mantıklı bakacağı belirsiz olsa da, buradaki temel hedef Çin’in boğazını sıkmaktır. Üretim maliyetini sağlayan petrolü kısarak Çin’in işini zorlaştırmayı ve Hindistan’ı yükseltmeyi planlıyorlar. G20 Delhi toplantısının temel amacı da buydu; Yeni Delhi’yi yanlarına çekerek IMEC koridoru üzerinden İsrail’e, oradan da dünya pazarlarına açılmak istediler.

Doğu Akdeniz ticaretinin hacmi giderek dünya ticaretinde yüksek bir tonaja ulaşıyor. Deniz güzergahı, karayoluna kıyasla çok daha yüksek bir bareme hitap ediyor ve tüketim nüfusu da bu havzada yoğunlaşıyor. Bu hattı kontrol ettiklerinde İran’ı bypass ederek dünya ticaretinde Çin’i önemli bir alanda budamış olacaklardı. Bu kavga sanırım buraya oturuyor. Bir Şii-Sünni çatışması tetiklenmek ve arzulanmak isteniyor. Bu durumun hem Suriye’de yaşanan süreçlerde hem de Türkiye’ye sıçratılmak istendiğini görüyoruz. İran ile Arap dünyasının kavgası bitmediği sürece İsrail, ABD’deki lobisini kullanarak Amerikalıları bu noktaya odaklamaya devam edecektir. 7 Ekim süreci de G20 zirvesinden hemen sonra yaşandı; bu ilişkiyi çok yakın görüyorum. 2020’de Beyrut Limanı’nın patlatılması ve İsrail limanlarında Çinli Shanghai Port’un çıkartılıp Hintlilere verilmesi, dünyada bir Çin-Hindistan ayrışmasının körüklendiğini gösteriyor. Medeniyetler çatışması köpürtülerek, iki kadim medeniyetin kavgası üzerinden bir süreç yürütülüyor. Yemen’de yaşananlar da bunun bir yansıması; Yemen, İsrail ile savaştığını belirtmesine rağmen İran ile iş birliği içinde olduğu iddiasıyla hedef alınıyor.

Trump’ın parçaladığı denklemi nasıl birleştireceği ise ayrı bir soru işareti. Kanada ve İngiltere ile sorunları var; Çin’e karşı inşa edilen AUKUS hattı da çökmüş görünüyor. Trump geçmiş senaryolara sahip mi çıkacak, yoksa kendi kazanma formülünü mü inşa edecek? Bunlar şimdilik belirsizlikleri koruyor.

Ticaret yolları konusu çok önemli. Rusya’ya yönelik yaptırımlardan sonra Rusya ile Çin arasında enerji hattı, Sibirya koridoru ve kuzey hattı üzerinden güçlenen önemli bir iş birliği oluştu. Bu hat, yılın 10-11 ayı aktif hale gelerek ciddi bir alternatif oluşturdu. ABD ve Atlantik Cephesi planlar yapsa da Asya ülkeleri hızla alternatiflerini geliştiriyor. Ancak bu koridorların nihai tüketiciye ulaşması gerekiyor. Nihai tüketici ise Avrupa’ydı. Her şeyi Çin’de, Hindistan’da veya Bangladeş’te üretip kendisi sadece tüketen 300 milyonluk Avrupa nüfusunun, ekonomik olarak Rusya ile barışması gerekir. Dünya ticareti barış döneminde çok daha akışkandır. Devletler savaş döneminde kazanımlar elde etse de piyasanın akışkanlığı diplomasiye bağlıdır.

Münih Güvenlik Zirvesi ve ardından Paris’teki strateji zirvesi, Avrupa’nın Rusya karşısındaki ikilemini gösteriyor. Macron, kendisini De Gaulle’e benzeterek Avrupa’nın lideri olmaya çalışıyor. Ancak Avrupa, güvenlik konusunda Washington’a bağımlı ve kendi savunma sanayisini finanse etmekte zorlanıyor. “Rusya, Avrupa’yı işgal edecek” söylemi, kültür endüstrisiyle üretilmiş bir öcü haline getirildi. Oysa Rusya’nın Avrupa’yı tehdit ettiği iddiası gerçeği yansıtmıyor. Bu öcü söylemi, Avrupa hükümetlerinin kendi sanayilerini, özellikle de savaş sanayisini ateşlemek için ihtiyaç duyduğu bir gerekçedir. Savaş sanayisi; kimya, demir-çelik, maden ve yapay zeka gibi tüm sektörleri canlandıran, istihdamı koruyan ve çöküşü önleyen bir siyaset aracıdır.

Avrupa’da yükselen vatansever hareketler ve Trump ile olan ilişkileri de dikkat çekici. Trump, bu sistem karşıtı hareketlerle bir “enternasyonel” oluşturuyor. Ancak ABD’nin emperyalist kimliği, yönetime kimin geldiğinden bağımsız olarak sosyoekonomik sisteminin bir sonucudur. ABD, dünyanın başlıca emperyalist ülkesidir ve bu haraç sisteminden vazgeçmesi mümkün değildir. Yine de büyük devlet geleneği gereği hesap ve kitap her zaman ön plandadır. Standart Chartered, OECD, Dünya Bankası ve IMF’nin projeksiyonlarına göre 2030 yılına gelindiğinde Çin’in 64 trilyon, Hindistan’ın 40 küsur trilyon, ABD’nin ise 31 trilyon dolar üreteceği öngörülüyor. Yani ABD, 2030 yılında Çin’in üretim kapasitesinin yarısının altına düşme riskiyle karşı karşıya. Şimdi bu, tabii dengelerde müthiş bir değişim. O bakımdan Çin Halk Cumhuriyeti bundan memnun. “Zaman benden yana,” diyor. “Ben barış içinde o Amerika’yı geçiyorum,” diyor. Onun için cam çerçeve kırılmasın, biz barışı koruyalım, ben aldım gidiyorum politikası izliyor.

Amerika buna nasıl cevap verecek? Sibel Hanım o soruyu önümüze getirdi. Yani böyle barış içerisinde Çin’in Amerika’yı geride bırakması, Amerika’nın altı boşalan bir ekonomiye dönüşmesi… Tabii bütün bu dünya dengelerinde, sonuç itibarıyla Çin o kadar güçlü olduğu zaman önemli bir üstünlük sağlamış oluyor. Amerika buna ne yapacak? Eskiden savaşları arkadan gelenler çıkarıyordu. Yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşı; arkadan gelen Almanya’ydı. Yükseldi ve “Dünyayı yeniden paylaşalım,” dedi. “Siz bütün sömürgeleri almışsınız; Fransa, İngiltere falan, bize bir şey bırakmadınız, gelin yeniden paylaşalım,” diye iki savaş çıkarttılar.

Şimdiyse durum çok enteresan. Arkadan gelen Çin, barışçıl yoldan geçiyor. Onun için “savaşçı değil,” diyemeyiz; evet, o da endüstri ve savaş sanayisi kurmaya çalışıyor. Deniz Kuvvetleri’ne yaptığı her yılki yatırımlar çok arttı. Ama toplam gücüne baktığınız zaman, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri bakımdan hâlâ çok büyük bir gücü var. Çin ise daha çok kendini korumaya odaklı. Diyelim ki bir savaş Tayvan Boğazı’nda mı çıkacak? O bölge zaten Çin’in burnunun dibinde ve kocaman bir ana karası var. Amerika’nın ise on binlerce kilometre uzaktan donanmaları, hava kuvvetleri olsa da orada Çin’e üstün gelmesi pek muhtemel görünmüyor, üstelik bu çok pahalıya mal olur. Çin’in nükleer silahları da var. Dolayısıyla Çin barışçıl yoldan gidiyor.

Fakat Amerika Birleşik Devletleri ne yapacak? Ben mesela birkaç yıl içerisinde, bir fırsat bulduğu zaman Çin’in Tayvan’ı silahlı güç kullanarak kendisine katma ihtimalini görüyorum. Çok uzun boylu bir silahlı güce de ihtiyaç duymayabilir; deniz kuvvetleriyle çevirdiği zaman zaten Tayvan meclisinde de Çin’le birleşmek isteyenler büyük bir kuvvet olmaya başladı. Amerika buna ne cevap verecek?

İkincisi, bizim bölgemizdeki, yani Doğu Akdeniz’deki gelişmeler çok kritik bir yönde ilerliyor. Hürmüz Boğazı burada çok önemli. Çin’in enerjisinin %60’ı oradan geçiyor. Amerika o boğazı sıktığı zaman, Çin’in enerji tedarik kanalını kestiğinde neler olacak? Dünyanın önünde önemli sorular bunlar. Burada kararı yine Amerika verecek. Çin barıştan yana olduğu için ateşleyici, fitilleyici olan taraf; bölgesel çapta (dünya savaşını o kadar kolay görmüyorum ama bölgesel savaşları Suriye olayında gördüğümüz gibi) Amerika ve İsrail tarafı gibi duruyor. İsrail ve Amerika Suriye’yi böldüler; biz de İdlib’de o şeriatçı güçlerin iplerini bıraktık. İşi silaha götüren girişimlerin daha çok Amerika ve İsrail’den geldiği gözüküyor.

Türkiye savaşı önleyecek en önemli güç, anahtar güç olarak görülüyor. Amerika’yı ve İsrail’i durduracak bir güç olarak Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusundaki PKK varlığına karşı Öcalan’ın çağrılarından sonra karşı tarafta bir korku ve çözülme yarattı. PKK’nın maneviyatını ve direnme gücünü kırdı. Türkiye bu koşulları kullanacak mı? Cumhurbaşkanımızın söylediği “demir yumruk” seçeneği gündeme gelecek mi? Ancak savaşı bu şekilde Türkiye önleyebilir. Yoksa Amerika ve İsrail adım adım Yemen’i bombalıyor, Suriye’yi bölüyor, Türkiye’nin kapısına dayanıyor. Mehmet Yalçın arkadaşımızın ifade ettiği gibi, Şii-Sünni kamplaşmasını kışkırtıyor ve Suriye’deki bölünmeyi Türkiye sınırlarından içeri ihraç etmeye çalışıyor. Ayrıca Türkiye-İran arasında bir kutuplaşma yaratmak, Amerika açısından stratejik öneme sahip. Çünkü Türkiye ile İran sır sırta verdiklerinde, bütün Amerika ve İsrail planlarının bozulması işten bile değil.

Sizin verdiğiniz bilgilerle birleştirdiğimizde, İran’ın PKK bölücülüğüne ve “ikinci İsrail” (Kürdistan) kurulmasına karşı duyarlılıklarının arttığını görüyoruz. Eskiden bize göre daha serin bakıyorlardı, şimdi bu tehdidi ciddi olarak görmeye başladılar. Ovaköy’den inen Irak Kalkınma Yolu projemiz hayati önemde; dünya ticaretini canlandıracak, Çin’in ve Hindistan’ın işine gelecek bir proje. Doğu Akdeniz’e çıkıyoruz, harika bir yol. Ama yukarıdan, Kirmanşah’tan aşağıya Kürtlere vaat edilen bir İsrail senaryosu var. Gerçi orada Kürt inisiyatifinin fazla bir yapacağı yok, PKK’nın güçlü olmadığı bir alan orası. Ama SDG’yi o kadar büyüttüler ki…

Bütün bölgenin düzenini bozacak proje, Türkiye-İran çelişmesidir. Bir de Hazar meselesi var. Hazar’ın statüsüyle ilgili bir tartışma yaşanması veya İran içerisinde bir Azerbaycan/etnik kapışma kışkırtmak, Huzistan veya Belucistan’ı parçalamak çok kanlı olur. Kazakistan ile Çin’in yaptığı 40 yıllık petrol-doğalgaz anlaşmaları, Çin’in enerji konusunda kendine bir alternatif geliştirdiğini gösteriyor. Çin’in etki alanı çok boyutlu.

Hindistan konusuna gelince; Çin’in Suriye, Suudi Arabistan ve İran’ı yakınlaştırma çabaları önemli diplomatik hamlelerdi. Hindistan ise çok farklı bir ülke. Hindistan’da çok makul akıllar var, gelenekçi bir yapı hakim. Hindistan-Çin arasındaki sınır çatışmaları bence büyüyecek bir mevzu değil, çok basit bir şey. Ancak ekonomik rekabette nasıl karşı karşıya getirilebilirler? I2U2 (Hindistan, İsrail, BAE, ABD) ittifakı enerji koridoru ve ticaret yolu üzerine kurulu. Hindistan, “çok kutuplu, çok vektörlü” bir dış politika uyguladığını savunuyor. Amerika’nın Hindistan’a bakışı ise Çin’i çevrelemeye yönelik. Ancak büyük ülkeleri, ciddi temel çelişmeler olmadığı sürece birbirine kırdıramazsınız. Hindistan’da bir devlet aklı var ve maliyet hesabını yapacaktır. Çin’in en son isteyeceği şey Hindistan’daki istikrarın bozulmasıdır. 21-28 Mayıs tarihleri arasında yapılacak bu unutulmaz tur için yerinizi hemen ayırtın. Ayrıntılı bilgi almak ve kaydolmak için bize şimdi ulaşın.

Avrupa Temsilciliği, tüm medyayı takip etmekte zorlanıyorsanız tek bir çözüme ihtiyacınız var. Medya Takip Merkezi; yapay zeka destekli araçları, editoryal çözümleri, hızlı ve yenilikçi medya takip sistemleriyle tüm medyayı kapsamlı olarak takip etmenizi sağlar. Basın bülteni dağıtımından izlemeye, tüm sosyal ağlardaki yayılımından medya analizine kadar tüm dünya medyasını takip ederken geriye dönük medya arşiviyle haber ve reklamlara anında erişebilirsiniz. Bilginin doğru adresi: Medya Takip Merkezi.

Sevdiğin içerikler hep seninle; T-Smart Go ile götür gittiğin yere.

“Ya sabır. Oğlum şu malları bir türlü satamadım be.”
“Nereden satacaksın baba? Kendi e-ticaret sitenden. Ben mi anlatayım? Dur, ben anlatayım.”
İKAS’la kendi e-ticaret sitenizi ücretsiz açabilirsiniz. Pepsijet iş birliğiyle ürünlerinizi 59 TL’den başlayan fiyatlarla güvenle kargolayabilirsiniz. Üstelik Fiva Bank’tan İKASlılara özel, %0 faizli 75.000 TL’ye varan ticari kredi imkânı var. E-ticaretteki tüm ihtiyaçlarınıza çözüm İKAS’ta; İKAS, KOBİ’lerin yanında. Ev, araç ve iş yeri almak isteyenler önce Emin Evim’e geliyor. Emin Evim, ev, araç ve iş yeri almanın en kolay yolu.

(Altyazı: M.K.)

Reklamların ardından çıkış yoluna devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, ASEAN Merkezi Başkanı Sibel Karabel ve İstanbul Gedik Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz’la birlikteyiz. Tam da önümüzdeki süreci konuşuyorduk; Trump sonrası dünyadaki vaziyeti, özellikle Türkiye açısından değerlendiriyorduk.

Şunu görüyoruz: Standard & Chartered’ın 2019 yılında yayınladığı belgeyi; OECD, IMF ve Dünya Bankası da olduğu gibi benimseyip yayıyorlar. Kaynaklarda IMF, OECD ve Standard & Chartered araştırmalarının sonucu olarak 1990’lardan 2030’a kadar bir tablo görüyoruz. Burada en çok dikkat çeken, Çin ve Hindistan’ın çok hızlı yükselişi. Ayrıca Türkiye de beşinci sıraya yükselerek dikkat çekiyor. 2030 yılında Türkiye dünyanın beşinci büyük ekonomisi konumunda. Avrupa’nın durumuna baktığımızda ise Almanya onunculuğa düşmüş, İngiltere ve Fransa ilk on içinde dahi değil. Avrupa, ihtiyarlayan ve iddiasını kaybeden bir kıta olarak görünüyor.

Asya ise yükseliyor; Brezilya ve Mısır da Asya’nın Amerika ve Afrika’daki kolları gibi düşünüldüğünde, 2030’da dünya ekonomisinde Asya’nın olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor. Bir Asya çağına girdiğimiz söylenebilir. Amerika buna nasıl bir tepki gösterecek? Avrupa’nın zaten buna verecek bir gücü yok. Çin ve Hindistan bu sürecin iki kazananı; ancak ABD’nin bu iki gücü birbirine düşürme hesabı tutar mı? En anlamlı soru bu.

Sibel Hanım, ekonomik büyümeyi yakalayabilmek için istikrarın ve barışçıl bir ortamın gerekli olduğunu vurguluyor. Çatışmalar, devlet insanları ve şirketler tarafından jeopolitik risk olarak değerlendirilir. Büyümenin önündeki en büyük engel budur. Hindistan, batıya göz kırpan “çok vektörlü” bir dış politika anlayışına sahip. Dengeleri çok iyi gözetiyor. Amerika, Hindistan’ın Rusya ile S-300 gibi anlaşmalar yapmasına dahi stratejik sebeplerle göz yumabiliyor. Çin ise bütün çatışmalara tarafların dikkate alındığı bir barış süreci öneriyor; çünkü Çin’in de Hindistan’ın da önceliği kalkınma ve ekonomik ajandadır.

Ülkeler, kutuplaşmanın doğrudan içine yer almak istemiyor; daha pragmatik ve çok kutuplu bir dünya arayışındalar. Suudi Arabistan hem Rusya hem Çin hem de ABD ile ilişkilerini geliştiriyor. Çin ve Hindistan arasında üretim maliyetleri üzerinden bir rekabet olsa da bu silahlı bir çatışmaya dönüşmeyecektir; bu kaçınılmaz bir ekonomik rekabettir. Amerika ise şu an farklı sorunlarla uğraşıyor; tedarik zincirlerinin tıkanması ve teknolojik norm koyucu olma yarışı gibi konular gündemde. Çin’in son yapay zeka hamlesi DeepSeek, Amerikan borsasında ciddi bir karşılık buldu. ABD, bu kapışmada sürekli güç kaybeden taraf gibi görünüyor.

Dünya bir nevi normale mi dönüyor? 1860’a kadar Çin ve Hindistan dünyanın fabrikasıydı. Batı, oraya hükmederek büyüdü. El-Harezmi ile İslam medeniyetinin 7-8 yüzyıl süren bir önderliği vardı; şimdi o birikim bir nevi kendi yurduna dönüyor. Ancak Çin’in kendi içindeki sınıfsal dengeleri koruması ve sosyalizm rotasından çıkmaması, dünya barışı açısından kritik bir önem taşıyor. Eğer Çin’de küçük bir azınlık sermayeyi ele geçirir ve saldırgan bir siyasete yönelirse, bu dünya için bir tehdit olabilir. Fakat şu an Xi Jinping yönetimindeki Çin, yolsuzluklarla ve sınıfsal kamplaşmalarla mücadele ederek kamu ekonomisini ve planlı yapıyı korumaya çalışıyor. Yani o duvarlar yalnız Kuzeylilere karşı yapılmış duvarlar değil. Çin’in biraz içe dönük bir özelliği var. Çin; yüzyıllar, bin yıllar içerisinde baktığımızda barışçıl ve üretime odaklı bir geleneğe sahip olsa da şiddetin rolünü çok iyi bilen, kuvvetin ve zorun önemini kavramış bir ülkedir. İmparatorluklar tarihi de bunu doğrular ama sabır çok önemlidir.

Bu arada Güney Kore’de de sol yükseliyor ve enteresan şeyler duyuyoruz. Güney Kore’de Kuzey Kore’nin çok büyük taraftarı var. “Biz kardeşiz, tek Kore” diyenlerin sayısı sürekli artıyor. Güney ile Kuzey’i bölen, tıpkı Berlin Duvarı gibi bir duvar var. 2-3 kez oraya gittim; enteresan bir şekilde o duvarı Kuzey değil, Güney yapıyor. Çünkü güneydeki yoksulluktan dolayı “Kuzeyde daha eşitlikçi bir toplum var” düşüncesiyle kuzeye kaçışlar oluyordu. Güney Kore aynı zamanda gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu yerlerden biri; ekonomik büyüme var ama dağılım dengesiz. Bir de halkın din değiştirmesi konusu var; Güney Kore Hristiyanlaştı. 1950’lerdeki Kore Savaşı’ndan sonra Amerika’nın etkisiyle dünyada çok az görülen bir şekilde güçlü bir Hristiyan kitle oluştu.

Çok güzel bir tartışma oldu. İsterseniz son turu şu soru üzerinden götürelim: Bu toplam tablo içerisinde Türkiye nasıl hareket etmeli? ABD ile ilişkileri nasıl kurmalı? Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında kurulacak diyalog nasıl şekillenmeli? Türkiye bu yeni dönemde uluslararası düzlemde nasıl hareket etmeli? Hocam sizinle başlayalım.

Ben şöyle bir fotoğraf çekmeyi seviyorum: Ne oluyor ve Ankara’da nasıl bir bakış açısı hakim? Ankara’da, Ukrayna-Rusya sürecindeki tutum ve bunun getirdiği kazanımlarla doğru bir iş yapıldığına dair bir hava var. Hem Putin’le iyi bir ilişki yürütülmesi —özellikle Rus şirketlerinin Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye’nin Rusya’nın dünyayla ilişkisinde rol alması— hem de Kiev’le diyalogların sürdürülmesi stratejik bir kazanç olarak görülüyor.

Bunun Avrupa ile ilişkilere de bir çıktısı var. Avrupa’da son haftalarda Türkiye’ye karşı yükselen bir ilgi var. Avrupa Birliği, Türkiye’nin dinamik gücüne ve Erdoğan’ın güçlü liderlik söylemine odaklanmış durumda. Özellikle Suriye’deki sürecin fazla kan akmadan çözülebilmesi, Erdoğan’ın liderliğine artı puan yazdı. Esad sonrası süreçte Avrupalı dışişleri bakanlarının Ankara’ya akın etmesinin temel sebebi, Suriye’de yaşanabilecek yeni bir göç dalgasını ve çatışma ortamını önlemekti. Ankara’nın Şam’da bir düzen tesisi Avrupa’yı memnun ediyor.

Trump’ın buraya nasıl bakacağı konusuna gelince; dışişleri kaynakları, Amerikalıların artık SDG konusunda ısrar etmediğini ve örgütün Şam’a entegre olmasının gündemde olduğunu söylüyor. İsrail, Suriye’yi Dürziler, Kürtler, Aleviler ve Sünniler olarak parçalamayı hedeflerken, Ankara bütünlüklü bir Suriye tezini öne sürüyor. Bu, dünya sisteminden bağımsız bir süreç değil; Amerikalılar, Ruslar ve Körfez Arapları ile yürütülen bir diplomatik konsensüsün sonucu.

Suriye’deki dönüşüm, bölgeden İran etkisini tasfiye etmek isteyen herkesin işine geldi. İran oradan Lübnan’a, Hizbullah’a uzanıyor ve Gazze üzerinde etki sahibi oluyordu. Bu alanın İran gruplarından temizlenmesiyle İran kaybetti, Türkiye kazandı. Körfez Arapları ise bu süreçte çok etkili oldu; diplomasiyi ve parayı ciddi bir kaldıraç haline getirdiler. Rus entelektüeller de Suriye’de dönüşümün kaçınılmaz olduğunu doğru okudular.

Ankara, Suriye’de istikrarlı bir düzen tesisi istiyor ve başat aktör konumunda. Ancak bu kolay bir süreç değil; İsrail’in sahada çok fazla oyuncusu var. Trump’ın ailesindeki İsrail ve Lübnan lobisi ilişkileri etkileyebilir. Yine de Türk devletinin SDG konusunda kararlı olduğunu, bu unsurların sadece yerel zabıt olarak kalması gerektiğini görüyorum. Türkiye, bölgedeki Kürtlerin İran’a karşı kullanılmasını istemiyor; çünkü bunun Erbil ve Süleymaniye’yi kana bulayacak, kitlesel bir faturası olur. Suriye’deki YPG baskısından kaçan Kürtlerin ülkelerine dönmesi Ankara’nın temel tezi.

Bu dengede “Öcalan formülü” süreci işledi. Buna destek verenler kadar karşı çıkanlar da var; süreç PKK içinde çatışmaya varabilir. Öncelikle 18 Mart’ta 110. yılını kutladığımız Çanakkale Zaferi’nin şehitlerini analım.

(Reklam arası ve program akışı sonrası)

Konjonktür karmaşık; önceki dönemlerle benzerlikleri olsa da ciddi ayrılıklar barındırıyor. Suriye’deki hadiselerde gördüğümüz gibi dengeler çok hızlı değişiyor. Bu atmosferde Türkiye’nin, ulusal güvenlik stratejilerini devam ettirirken aynı zamanda esneklik göstermesi gerekiyor.

Türkiye, Suriye mevzusunu kişiselleştirmedi. Avrupa Birliği ile ilişkilere baktığımızda, 1963 Ankara Anlaşması’ndan bu yana tamamlanmayan bir müzakere süreci var ancak Türkiye’nin elinde önemli bir kaldıraç gücü bulunuyor. Avrupa Birliği, Türkiye ile olan simbiyotik ilişkiden vazgeçemiyor. Tam üyelik perspektifi her şey demek değil; Gümrük Birliği ve yaptırımları bypass etme imkanı Türkiye için önemli bir güç haline geldi. ASEAN ile sektörel diyalog ortaklığımız bulunuyor. ASEAN, moratorium ilan etmesine rağmen Türkiye, yeni üye alımı ya da ilişkileri üst düzeye taşıma bağlamında girişimlerini sürdürüyor. Dışişleri Bakanlığı’nın bölgeyi tanıma ve ilişkileri geliştirme konusundaki ciddi angajmanı; Cumhurbaşkanı’nın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik son ziyaretleri, Türkiye’nin Asya ile kurumsal bağlarını güçlendirme çabasında olduğunu gösteriyor. Bu dış politika hamleleri birbirine alternatif değil, seçenekleri artıran bir strateji olarak ilerliyor. Türkiye, Rusya-Ukrayna krizi gibi zorlu konjonktürlerde diplomatik olarak kendini kanıtlamış önemli bir bölgesel aktör olarak dengeleri ihtiyatlı bir şekilde gözetiyor. Bu çalkantılı süreçte, kuş bakışı bakıldığında, uluslararası sistemin Türkiye’nin lehine işlediği söylenebilir. Amerika Birleşik Devletleri ile olan CAATSA yaptırımları ve havada kalan konu başlıklarının nasıl çözüleceği ise önümüzdeki dönemin gündemini oluşturuyor. Bir diğer önemli husus da Türkiye’nin özellikle Amerikan Senatosu nezdindeki lobicilik faaliyetlerini artırması gerektiğidir.

Türkiye’nin 2030 yılında dünyanın 5. büyük ekonomisi olacağına dair Standard Chartered, OECD, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların yayımladığı 9,1 trilyon dolarlık satın alma paritesi verilerine, AK Parti tabanı bile şüpheyle yaklaşsa da bu tablolar gerçekçi veriler üzerine kuruludur. Türkiye; genç nüfusu, dinamik yapısı, devlet geleneği, Atatürk devrimlerinin kazandırdığı aydınlanma mirası ve güçlü ordusuyla geleceğin dünyasında önemli bir role taliptir. Dünya bir “Asya çağına” girmiştir; Batılı ülkelerin gerileyen güçler olarak görüldüğü bu tabloda Türkiye, yerini iyi seçmelidir.

Atlantik sistemi içerisinde Türkiye için bir gelecek görmüyorum. Batı’nın dayattığı neoliberal ekonomi modelleri, Kıbrıs ve sözde Kürdistan projeleri, Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla örtüşmemektedir. Amerika ve İsrail’in stratejik hedeflerinin, bölgemizde ikinci bir devlet kurmak olduğu açıktır. Hükümetin Ukrayna ve Suriye’deki denge politikaları, beklentileri karşılamamıştır. Suriye’de kurulan SDG/YPG yapılanması bir “mayın” niteliğindedir ve ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücüyle tasfiye edilebilir. Türkiye’nin Rusya, İran ve Irak ile dostluk ilişkilerini güçlendirerek Asya’da mevzilenmesi ve bölgedeki bu çıbanı temizlemesi kaçınılmazdır.

Türkiye, Atlantikçiliğe teslim olan eski politikaları terk etmeli; kendi güvenliğini ve ekonomisini yükselen Asya değerleri üzerinde inşa etmelidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin aşırı atlantikçi tavrı da Türkiye’nin geleceğiyle uyumlu değildir. Türkiye’nin önü açıktır; Namık Kemallerden Mustafa Kemallere uzanan çağdaşlaşma ve tam bağımsızlık hedefi, önümüzdeki zaferlerle taçlanacaktır. Çanakkale’den bugüne uzanan bu mücadele ruhu, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak yeniden doğuşunun teminatıdır.

*(Altyazı Haber)*
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkındaki diploma soruşturmasında yeni bir gelişme yaşandı. Savcılık tarafından şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılan Girne Amerikan Üniversitesi kurucusu ve eski ortağı Özalp Tozan, üniversitesinin Türkiye ile denkliğinin bulunmadığını belirtti. Tozan, “Amerika’dan alınan diplomalar, bağlı olduğu üniversitenin denkliği üzerinden fayda sağlayabilir ancak Girne Amerikan Üniversitesi’nin Türkiye’de doğrudan bir denkliği yoktur. Yatay geçiş, birbirine denk olan kurumlar arasında yapılır. Özel üniversiteden devlet üniversitesine geçişin mümkün olmadığı o dönemde, bu geçişin nasıl yapıldığını anlamlandıramıyorum” ifadelerini kullandı. Ekrem İmamoğlu’nu şahsen tanımadığını söyleyen Tozan, İstanbul Üniversitesi’nin de kendisini bu konuda hiç aramadığını belirtti. “Partiden makbul muhalefet MHP çıkmadı. Çıkmayacak, çıkaramayacaksınız.” diyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin son genel kurultayına yönelik başlatılan şaibe soruşturmasına bir kez daha tepki gösterdi ve iktidarın CHP’yi bir aparat haline getirmek istediğini savundu. Özel, “Bir takım meczupların repütasyonları ve ilişkileriyle CHP’ye soruşturma açanların niyeti şudur: Aynı MHP’nin başına geldiği gibi… Diyorlar ki; bu kayyum eliyle oraya birilerini koyarsak, bugün bize ip atan MHP nasıl en büyük destekçimiz olduysa, bu yeni yönetim eliyle Türkiye’nin ana muhalefetini de bize muhalefet etmeyecek, seçim kaybettirmeyecek, kendisi seçim kazanmayacak ve bizi iktidarda tutacak bir aparata dönüştürebiliriz.” ifadelerini kullandı.

Partisinin grup toplantısında konuşan Özel’in gündeminde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik soruşturmalar da vardı. “İktidara teslim olmayacağız” diyen Özel, “Partiye saldırıyorlar, Ekrem Başkan’a saldırıyorlar. Kendisini geçmişte dört kez yenmiş, yapılacak ilk seçimde aday olursa beşinci kez yeneceğinden emin oldukları Cumhurbaşkanı aday adayımıza saldırıyorlar. Biz bugüne kadar bunlara teslim olmadık.” şeklinde konuştu.

CHP lideri Özel, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı İsrail’in Gazze saldırılarına karşı sessiz kalmakla da suçladı. Özel, “Dün bir telefon görüşmesi gerçekleşti; evvelsi gün Trump’la görüştü. Hepimiz bekliyoruz ki İsrail’e karşı sert bir dil, Filistin’i sahiplenen bir duruş ve Trump’a bir meydan okuyuş olsun. Ancak bizimkilerin açıklamasında Filistin’in esamesi yok. İsrail’e karşı bir söz, barış, ateşkes, 1967 sınırları veya bağımsız Filistin yok. Ne var? Hiçbir şey yok.” dedi.

İmralı ile DEM Parti heyetinin görüşmesinden sonra ortaya çıkan çağrıyı, terör örgütünün feshine ve silahları bırakmasına yönelik “çok önemli bir aşama” olarak nitelendiren Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Nevruz’da görüntülü mesajın söz konusu olmayacağını vurguladı. Tunç, “Ceza infaz mevzuatımızda hükümlülerin yakınlarıyla görüşmesi, dışarıyla nasıl temas edeceği belli şartlara bağlıdır. Mektup gönderebilir, telefonla görüşebilirler; bunlar mevzuatta var. Ancak video veya canlı bağlantı ile temas kurması söz konusu değil” ifadelerini kullandı.

Aydınlık ve Ulusal Kanal Ankara temsilcileriyle bir araya gelen Bakan Tunç, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “umut hakkı” çağrısına da yanıt verdi: “Umut hakkı bizim mevzuatımızda, kanunlarımızda olan bir konu değil. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlülerinin koşullu salıverilme süresi 30 yıldır.” Tunç, silah bırakma şartı yerine getirilmezse terörle mücadelenin süreceğini, Öcalan’ın fotoğrafının ve video kaydının ise sadece devletin güvenlik ve istihbaratı açısından alındığını belirtti.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ise Adalet Bakanı’nın “umut hakkı mevzuatımızda yok” açıklamasına tepki göstererek, Öcalan için umut hakkı çağrısını yineledi. Bakırhan, İmralı’ya gitmek için başvuru yaptıklarını duyurdu. Bu arada, altı siyasi parti bir araya gelerek terörsüz Türkiye süreci hakkında ortak bir basın toplantısı düzenledi ve Abdullah Öcalan’ın çağrısına destek verdi.

Kandil’den gelen açıklamalarda ise PKK’nın sözde yürütme komitesi üyesi Murat Karayılan, kongrenin toplanması için Öcalan’ın aktif rol üstlenmesi gerektiğini savundu. Karayılan, “Mevcut durumda ikna olmayan arkadaşlarımız, savaşçılarımız ve komutanlarımız var. Devlet tarafı sürecin hayata geçmesini istiyorsa herkes üzerine düşeni yapmalı” diyerek yasal düzenleme talebinde bulundu. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ise “Ateşkes gibi metinde yer almayan hususlar gündeme getirilmemelidir; böyle bir şey asla söz konusu değildir” diyerek süreci değerlendirdi.

Çanakkale Deniz Zaferi’nin 110. yıl dönümü, Gelibolu Yarımadası’ndaki Şehitler Abidesi ve Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen törenlerle kutlandı. TCG Kınalıada’nın top atışları ve Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerin geçişiyle renklenen etkinliklerde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy birer konuşma yaptı. Resmi törenlerin yanı sıra, Gebze’den yola çıkan bisikletçiler 420 km pedal çevirerek Çanakkale’ye ulaştı. Ankara’da Anıtkabir’de, İstanbul’da ise Edirnekapı Şehitliği’nde düzenlenen törenlerle şehitler anıldı. Savunma sanayisindeki gelişmelere dikkat çekmek amacıyla, TUSAŞ tarafından geliştirilen Anka-3 uçağının iki prototipi de 18 Mart’ta havalandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Devlet Övünç Madalyası töreninde yaptığı konuşmada, “Emperyalistlerin işgal ruhu Çanakkale’de hüsrana uğramıştır. Şehitlerimizin izinde geleceğe yürüyeceğiz” ifadelerini kullandı. CHP lideri Özgür Özel, “Çanakkale geçilmez sözünü tarihe yazmış destanın adıdır Çanakkale” mesajını paylaşırken, MHP lideri Devlet Bahçeli ise “Düşmansız Türkiye’yi başaranların ahvadı, terörsüz Türkiye’yi inşa ve ihya edeceklerdir” açıklamasında bulundu.

Paylaş