Çıkış Yolu • 15.07.2025

Çıkış Yolu • 15.07.2025

Gündemimiz çok yoğun. Hoş geldiniz efendim. Hoş bulduk. Konuşacağımız çok şey var. Özel bir gündeyiz. Sizin de merakla beklediğiniz kampanyamızdan bahsediyorduk; ancak artık “kampanya” demiyoruz. Bu kelimeyi pek sindiremedik, içimize bir seferberlik duygusu yerleşti. Seferberliğimizin son gününü de atlattık ve güzel sonuçlar elde ettik.

İzniniz olursa, Sayın Genel Başkan, bu sonuçları takdim etmek istiyorum. Hedefimize ulaştık, hatta hedefimizi aştık. Bunu öncelikle belirteyim. Şu anki rakamlardan bahsediyorum; katılımlar ve taahhütler hala devam ediyor. An itibarıyla 14 milyon 613 bin Türk lirası toplandı. Bunun yanında 5,5 milyon liralık taahhüdümüz var. Toplamda 20 milyon 113 bin liralık bir hacme ulaştık. Stüdyoya girmeden önce arkadaşlarla sohbet ederken bu rakam 600 bin lira daha düşüktü. Stüdyodan çıkınca bu heyecanın devam ettiğine tanık olacağız.

Ulusal Kanal, hedeflerine başarıyla ulaştı. Stüdyodan çıkarken bu rakamlar arkada kalacak; çünkü borçları ödemenin ötesinde Ulusal Kanal, Eylül ayından itibaren ekranıyla, insan kaynaklarıyla ve dünya çapındaki televizyon yarışıyla ön planda olacak. İddialı bir televizyonuz. YouTube verileri zaten bizi en önde gösteriyor. Çok küçük kaynaklarla büyük başarılar elde ediyoruz. O bakımdan izleyicilerimizi, bütün vatandaşlarımızı bu 20 milyon 113 bin liranın ötesindeki hedeflere ulaşmak için katkıya çağırıyoruz.

Takipçi ve üye sayımızda çok ciddi bir artış var. Bir konunun yanlış anlaşılmasını istemiyoruz; Türkiye’de birinci, dünyada üçüncü olduğumuzda grafik hep yukarıya doğru gidiyor. Bunu altın borsası gibi düşünün. İzlenme oranları bir yere gelip direnç sağlıyor, sonra biraz daha yukarı çıkıyor. Bazen dinlenmeye geçiyor ama genel perspektifte grafik hep yükseliyor. Bizim yaslandığımız parametre bu. Bazı izleyicilerimiz, YouTube’da anlık 1000-2000 kişi izlendiğini görüp tereddüt edebiliyor. Ancak totalde; kısa paylaşımlar, “short” videolar ve canlı yayınlar gibi tüm parametrelere baktığımızda Türkiye’de birinci, dünyada ise üçüncü sıradayız. Hedefimiz, dünyadaki yerimizi daha da sağlamlaştırmak.

İlker Yücel, sizin bu seferberlikle ilgili heyecanınız nedir?

Sonbaharda çok güzel sürprizler yapacağız. Yayın akışımızı yeniliyoruz, yeni programlar hazırlıyoruz ve haber merkezimizde ciddi bir hazırlık içindeyiz. Ana haber bültenlerimizde özel haber sayısını artıracak, daha etkili siyasi yayınlar yapacağız. Bu iki ay boyunca harıl harıl çalışacağız. İzleyicilerimizin heyecan duyacağı, gümbür gümbür bir Ulusal Kanal inşa edeceğiz.

Ben de bir Ulusal Kanal çalışanı olarak izleyicilerimizden şunu rica ediyorum: Gittiğiniz her yerde övüne övüne bunu anlatın. Ulusal Kanal bizim evladımız; yetiştirdiğimiz, bizden öncekilerin emanet ettiği bir kurum. Bugün Ulusal Kanal’ın mihenk taşı olan çok kıymetli büyüğümüz Ferit İlsever ile birlikteydik. Onun gözlerindeki heyecanı hissetmek çok güzeldi. YouTube verileri çok açık; kendi başarımızı biz uydurmuyoruz, YouTube’un grafiklerini paylaşıyoruz.

Sayın Genel Başkan, buyurun.

Ben de başlangıçta inanamamıştım ancak veriler ortada. Fox News, Hindistan kanalları, CNN ve El-Arabiye gibi devlerin olduğu listede beşinciyken şimdi üçüncülüğe çıktık. Ayrıca, dün beni Germencik’ten Malik Uçar aradı. “Başkanım, bu verileri anlatma, zaten kahvehanelere girdiğimde televizyonlarda Ulusal Kanal açık” dedi. Halil Zıt, Urfa’dan mesaj attı; Hacı Baysal, Şırnak’tan aradı. Batısıyla, doğusuyla her yerde Ulusal Kanal izleniyor. Çünkü toplum aradığı gerçekleri ve tavrı bizde buluyor.

Başlayalım mı gündeme? Sayın Genel Başkan, 15 Temmuz 2016’da ne yaşadık? Darbe bastırılmasaydı Türkiye nereye giderdi?

NATO’nun yer altı örgütü olan FETÖ Gladiosu, 15-16 Temmuz gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ezildi. Bu, NATO tarihinde tek olan bir olaydır. Almanya, Fransa, İngiltere veya İtalya kendi ülkelerindeki NATO Gladiosu’nu tasfiye edemedi. Ancak Asyalı Türkiye, 15-16 Temmuz gecesi NATO’nun Gladiosu’nu aldı, ayağının altına aldı ve ezdi. Bu, Türkiye’nin özgürleşmesi ve NATO zincirlerini kırması için çok büyük bir olaydır. 14 yılı Mart ayında Silivri duvarını yıkıp çıkmamızla başlayan süreç, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hapisten kurtardı ve Türkiye’nin önünü açtı.

FETÖ esas olarak askeri gücüyle ezildi. 24 bin subay, 30 bin polis, 14 bin yargıç ve savcı olmak üzere toplam 140 bin kişi kamudan tasfiye edildi. Bu, Türkiye tarihinde görülmemiş bir temizliktir. FETÖ sadece Amerika bağlantılı değil, aynı zamanda bir ortaçağ örgütlenmesidir. Türkiye bu başarıyı sağlayarak önemli bir engeli aştı.

İdeolojik mücadele yapılabiliyor mu peki?

Kolluk kuvvetlerinin aldığı önlemlerle çok önemli başarılar sağlandı ancak ideolojik temizlik esas meseledir. FETÖ’nün zehirlediği insanların beyinlerini cumhuriyet değerleriyle, milli değerlerle buluşturmak köklü çözümü oluşturur. 600 bin kadar insan FETÖ soruşturmalarından geçti. Bu insanları hapse atarak çürütmekle sorun çözülmez; onları milli değerlerle kazanmalıyız.

Geçmişle ilgili şunu da ekleyeyim: 1955’teki 6-7 Eylül olayları da dört dörtlük bir Gladio operasyonuydu. Bunu, o dönem Özel Kuvvetler Komutanlığı yapmış olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu bizzat ifade etmiştir. 1961 yargılamalarında da bu Gladio operasyonunun izleri görülmüştür. Türkiye bu karanlık yapıları bir bir temizleyerek yoluna devam ediyor. FETÖ’nün aslında yeni bir din yaratma noktasına kadar gittiği, o Siyonist ve Evangelist kokuyu tam anlatabildik mi? Mesela Pensilvanya’da sokağa çıktığınızda; Fethullah Gülen demediğinizde, Pensilvanya’dan çıkıp, çok affedersiniz, salya sümük yerinde zıplayan bir adam figürü görüyorsunuz. Böyle bir figür var, bu bir kenarda kalsın.

Fakat biz, örneğin TRT’nin çok sağlam bir Fethullah Gülen belgeseli çekmesi gerekirdi; bir 15 Temmuz filmi yapılması gibi. Bir film yapıldı ama o film gayet romantik, sadece milli duyguları okşayan bir yapıdaydı. Mesele şu ki; okullarımızda ve müfredatımızda bu hareketin ne olduğu net bir şekilde anlatılmadı. İdeolojik misyonu tam olarak anlaşılamadı. Mesela “dinler arası diyalog” konusundaki teolojik karmaşanın aslında nereye götürdüğü, dinin kendisini ve bu ülkenin samimi Müslümanlarını nasıl karşısına aldığı gibi konular didiklenmeden bir yol haritası çizildi.

Şimdi bu anlaşılmazlığı nasıl karşılıyorsunuz? Katılıyor musunuz? NATO’ya bağlı iktidarlarla, NATO’nun yer altı örgütlenmesini anlatamazsınız. Bir yandan “NATO’ya bağlıyız, NATO bir müdafaa örgütüdür” diyorsunuz; diğer yandan NATO, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hangarlarından tanklarını çıkarıyor, üslerinden uçaklarını kaldırıyor, meclisi bombalıyor. Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, Vatan Partisi liderlerini öldürmeyi amaçlıyor veya 15 Temmuz gecesi 253 vatandaşımızı katlediyor.

Bunu nasıl anlatacaksınız? “Alçak FETÖ” demek anlatmak değil, sadece sövmektir. Bugün bakıyoruz, söylem sadece sövmekten ibaret. Oysa Vatan Partisi olarak biz, bunların açıkça ABD’nin NATO içerisindeki Gladio örgütlenmesi olduğunu söylüyoruz. Almanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da ve Türkiye’de bu yapı var. NATO’ya girerken her ülke, kendi topraklarında böyle bir yapılanmayı peşinen kabul etmiş oluyor. Dolayısıyla NATO’ya bağlılık; aynı zamanda FETÖ’ye müsamaha etmek, ona katlanmak, hatta bazen FETÖ’yü baş tacı etmek ve kendi vatanseverlerini, kendi ordunu hapse atmak demektir.

2008-2014 Ergenekon ve Balyoz süreçlerini hatırlayalım. Tayyip Erdoğan yönetimi, o dönem FETÖ ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarını, binlerce subayı, Vatan Partisi yöneticilerini ve Cumhuriyet’e bağlı aydınlarımızı hapse attı. NATO’ya bağlı bir iktidar olarak FETÖ’yü nasıl anlatacaksınız? Sadece “Alçak FETÖ” diyebilirsiniz ama “Bu FETÖ, NATO’ya ve Amerika’ya bağlı bir gütme örgütüdür” diyebilir misiniz?

1964 yılında Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çıkmasına karar verdiğinde kendi halkına şöyle seslenmişti: “Ey Fransız milleti, bu NATO dediğiniz şey, Fransa’yı gütme örgütüdür; diğer NATO ülkelerini Amerika tarafından denetleme mekanizmasıdır.” Kendi halkına gerçeği anlatmak zorundaydı. Bizim yöneticilerimiz ise bir yandan NATO’ya bağlılık yemini edip diğer yandan “Bu nasıl müdafaa örgütü?” diye şikayet ediyorlar.

FETÖ ile ilgili yargı sürecinde, Yargıtay’dan “FETÖ terör örgütü değildir, çünkü silahı yok” kararı çıkmıştı. Biz o zaman Ergenekon kumpasıyla hapisteydik ve “Silahı var, silahı Türk ordusunun ve polisinin cephaneliklerinde” diyorduk. 15 Temmuz’da gördük ki, o Türk ordusunun hava üslerinden FETÖ çıktı. Bu bir NATO gerçeğidir. FETÖ’yü anlatmak için önce NATO’nun ne olduğunu tespit etmeniz, Türkiye’nin bağımsızlığından yana olmanız lazım. NATO’nun esirleri FETÖ’yü anlatamaz, sadece ona söver. “Alçak” demek, gerçeği söylememek için bir sığınaktır.

12 Mart 1971’de Türkiye hizadan çıkınca tepemize Gladio satırı indi. 1980’de FETÖ oluşmaya başladı. En son 2008-2014 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tek kurşun atmadan hapislere tıktılar. Bu bir NATO operasyonudur. Türkiye’nin Gladio tecrübesi diğer NATO ülkelerine göre çok ağır bedeller ödenen bir tecrübedir.

(Soru: Sizin bahsettiğiniz kitlelerin büyük bölümü serbest kaldı, örgütsel bağları devam ediyor mu?)

Silah burada belirleyici faktördür. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine örgütlenmiş generallerden bahsediyoruz. AK Parti yönetiminin burada çok büyük günahları var; Türk Silahlı Kuvvetleri’nden duydukları korku nedeniyle, vesayetle mücadele adı altında FETÖ’ye dayanarak bir güç yaratmak istediler. Askeri şuralarda FETÖ bağlantılı unsurları terfi ettirdiler. Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle Cumhuriyetçi komutanları hapse atıp FETÖ’cülerin önünü açtılar. Cumhurbaşkanımız da bu hataları zaman zaman belirtmiştir.

Ancak silahlı bir örgütü sadece ideolojik dönüşümle değil, silahlı güçle ezmek gerekir. Örgütü çökerttikten sonra ise, 500-600 bin kişilik insan malzemesini kazanmak için Cumhuriyet ideolojisiyle, vatanseverlikle ve halkçılıkla eğitmek gerekir. AK Parti bunu yapamaz, çünkü kendi ideolojisi buna müsait değil. “Ümmet” kavramına sığınmak, aslında FETÖ ile ideolojik bir akrabalığı sürdürmektir. Hz. Muhammed döneminde ümmet, kabile savaşlarını bitiren ilerici bir devrimdi. Ama bugün millet çağına girdik; Türk milleti, Rus milleti, Çin milleti var. Ümmet vurgusu yaptığınızda, modern devletin hedefleriyle çelişir ve FETÖ’nün ideolojik alanında kalırsınız. Türkiye’nin ihtiyacı olan, devrimci ve halkçı bir milliyetçiliktir. AK Parti iktidarından, ideolojik olarak o vatandaşlarımızın cumhuriyete, vatana ve millete kazanılmasını beklemek çok saf bir tavır olur. Çünkü AK Parti, kendisi ümmetçilik ve milliyetçilik arasında henüz tam bir karar vermiş değil; ikisinin ortasında, biraz milliyetçi, biraz ümmetçi. Dolayısıyla, FETÖ’yü dönüştürebilmesi için önce kendisinin dönüşmesi lazım.

Esas konumuza geçelim. Peki, AK Parti kendisi dönüşmüyor diye böyle mi olacak? Hayır, öyle olmayacak. FETÖ’yü ve herkesi Türkiye’nin milli ideallerine, davasına kazandıracak iktidarların oluştuğu bir döneme giriyoruz. Tabii ki AK Parti’nin içinden de çok büyük bir kuvvet bu hükümet formülü içerisinde yer alacak.

Esas konumuza geçmeden evvel, 15 Temmuz akşamı çok tarihsel bir misyonu yüklendik. Hem Ulusal Kanal ekranı, hem Sayın Genel Başkan, hem Vatan Partisi olarak… Hatta bayağı bir stüdyoya girip çıktım. Meselenin ne olduğu kamuoyunda tam anlaşılmamışken, “Ne oluyor, kim yapıyor?” derken… Hatırlayalım mı, izniniz olur mu? O çok önemli çünkü, o bir tarihe tanıklık. Arkadaşlar herhalde hazırdır o akşamın Ulusal Kanal stüdyoları.

Söylenen “Ülke yönetimine bütünüyle el konulmuştur” lafı, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlanmamaktadır. Bu laf, darbe girişiminde bulunan, kalkışma girişiminde bulunan Amerikancı Fethullahçı gruba ait bir laftır. Türk ordusu bu kalkışmayı ezecek kuvvete sahiptir. Buna inanıyoruz. O açıdan, TSK adına yapıldığı söylenen “Ülke yönetimine bütünüyle el konulmuştur” iddiası tamamen gerçek dışıdır. Biz Türk ordusunun bu kalkışmayı boşa çıkaracağına inanıyoruz. Milletimiz sağduyulu olsun, Türkiye bu süreci atlatacaktır. Türkiye’ye karşı bizzat Amerikancı ve Fethullahçı grupların yaptığı bir darbe vardır ve biz bu kalkışmanın tamamen karşısındayız. Türk ordusu bunu boşa çıkartacak güçtedir; bunun altını çiziyorum.

Hedefleri vatandı, cumhuriyetti, meclisti; hedefleri Türkiye’ydi. Karanlığa gömmek istediler ülkeyi. Kana buladılar cennet vatanı. Kim olduklarını çok iyi biliyorduk. Asker içerisindeki Fethullahçı yapıya karşı bir operasyon düzenlenecekti ve soruşturmalar genişletiliyordu. Bu soruşturmalara karşı bir grubun asker içerisinde operasyon yapmaya kalktığı an, aldatmak istedikleri milletti. Kuvvetler ayrılığına dayalı laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek, milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek zorundaydı.

O geceyi şöyle anlatayım: Ankara’dayız, Genel Merkezdeyiz. FETÖ’nün uçakları alçak uçuşla meclisin üzerinden geçiyor, neredeyse tabanımızda uçuyorlar. Biz hemen, sığınakları olan genel merkezimizde kendimizi güvenceye almak için sığınaklara indik. Biz, Fethullah Terör Örgütü’nü 50 yıl öncesinden işlemeye başlamışız; darbe hazırlığında olduklarını kamuoyuna açıklıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki komutan arkadaşlarımızdan, amirallerimizden bilgi alıyoruz. Genel başkan yardımcılarımız Atilla Uğur ve Soner Polat, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde böyle bir hazırlık olduğunu bize bilgi olarak vermişlerdi.

O günlerde Türkiye’de olan Aleksandr Dugin bana, “Rus devleti olarak Türk ordusu içinde bir huzursuzluk ve karışıklık görüyoruz” dedi. Binali Yıldırım’la, Melih Gökçek’le ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlarıyla görüşecekti. “Aman git bunları onlara da anlat” dedim. Akşam yemek yedik, “Hepsini anlattım” dedi. Atilla Uğur komutanımız bu bilgileri Yeni Şafak gazetesine de anlattı. Yeni Şafak, darbeden iki gün önce böyle bir darbe hazırlığı olduğunu söyleyen o söyleşiyi, darbeden iki-üç gün sonra yayınladı.

Herkes şunu soruyor: “Peki, öğrendiği halde niye önlemedi?” Bu bir yere bomba koymak gibi bir olay değil. Burada büyük bir silahlı güç harekete geçiyor ve arkasında Amerika var. O dönem Cumhurbaşkanımızın ve hükümetin elinde bu darbeyi bastıracak, kumanda ettiği bir güç yoktu; o güçle arasına mesafe koymuş, cumhuriyete sahip olan vatansever milli güçle arasını soğutmuş, onları hapse atmıştı. Problem buydu.

Ertesi gün Başbakan Binali Yıldırım aradı, teşekkür etti. O gece biz hemen toplantı yaptık. Utku Reyhan, Serhan Bolluk, Şule Perinçek ile beraberdik. “Bu bir FETÖ darbesidir, Amerikancı bir darbedir, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbesi değildir” dedik. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu güruhu ezeceğini, Türk milletinin de silahlı kuvvetlerle birlikte hareket edeceğini kararlaştırdık. Hemen sosyal medyadan yaymaya başladık. Bazı arkadaşlar beni güvenli bir yere götürmeyi teklif etti, “Biz bu günler için varız, fare gibi gizlenemeyiz” dedim. Bütün televizyonlara haber yolladık, ekranımızı bize verin dedik. Bir tek kanal kabul etti, geri kalanlar korkudan stüdyoyu terk etti veya FETÖ’cüleri çıkardı. Kendi televizyonumuzda bile darbe lehine laf etmeye kalkanlar oldu; onları derhal uzaklaştırdık.

Yargılamalarda ortaya çıktı ki, Vatan Partisi’nin “Bu bir FETÖ darbesidir” açıklaması üzerine, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları darbecilerden ayrılıp onları bastırmaya başladı.

Şimdi gelelim hazırladığımız Af Kanunu’na. PKK’nın silah bırakacağı çağrısını Abdullah Öcalan 25 Şubat’ta yazdı, 27 Şubat’ta ilan edildi. Biz bu işin bir tek afla olacağını, pişmanlık yasasıyla çözülemeyeceğini biliyorduk. 15 bin kişiyi nerede yargılayacaksın? Köklü çözüm için devletle ve milletle bütünleşmek şarttır. Silahı bırakıp beyninde ayrılıkçılık tutarsan, fırsat bulduğunda yine silah alırsın. Bizim Af Kanunu’nun amacı, Türkler ve Kürtler ile Anadolu ve Trakya’da yaşayan bütün insanlarımızın kucaklaşması, yani 200 yıllık devletle milletle bütünleşme sürecini tamamlamaktır. Türkiye, üretim ekonomisine yelken açıyor. Türkiye’nin önünü durduramazlar, tıkayamazlar. Türkiye’de çiftçiye, kamyoncuya “Bu pahalı petrolü kullanmak zorundasınız” deniliyor. Ama sevindirici bir rakam geldi; işsizliğin düştüğünü söylediler. Gerçekten düştü mü? Neoliberallerin bildiği tek şey budur; çözüm diye sundukları aslında bir problemdir. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Ekonomi Siyasetleri Bürosu Başkanı Hakan Topkurulu, ekonomide anlatılmayanları anlatıyor. Devletin müdahale etmediği yerlerde özel sektör patinaj yapıyor. Büyüteç, çarşamba saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.

Çıkış Yolu programına devam ediyoruz değerli izleyiciler. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Metnin başlığını kendi ifadelerinizle okuyayım: “Feshedilen PKK terör örgütü mensuplarının devletle ve toplumla bütünleşmelerine ilişkin af kanunu önerisinin gerekçesi.” Bunu “bütünleşme” olarak tarif ettiniz. Şimdi izleyicilerden soru yağıyor. Bir izleyicimiz diyor ki: “PKK’nın ve Öcalan’ın inşa ettiği düşmanlığı ve ideolojiyi ortadan kaldırmadan nasıl bütünleşeceğiz ve topluma kazanacağız?”

O bütünleşme sürecini de süreç içerisinde gerçekleştireceğiz. Bu arkadaşımızın söylediği endişeler haklı olabilir ama tek taraflı bakmamak lazım. Öncelikle dili düzeltmek gerek. Mesela “bebek katili” gibi ifadeler, içinde bulunduğumuz süreçte yanlıştır. Abdullah Öcalan, Türk devleti ve toplumuyla bütünleşmek için silahı bırakacaklarını ve örgütü feshedeceklerini söylüyor. Ona hala sivri bir dil kullanmak, siyasi planda sövmek, nezaketsizliktir; biz Vatan Partisi olarak bunu doğru bulmuyoruz. Trump’a da İsrail’e de sövmeyiz; sövmek başka bir şeydir. Sürece uygun bir dil geliştirmemiz şart.

Bir başka soru: Birkaç gün önce Habertürk yayınında “DEM Parti’ye ihtiyaç yok” dediniz. Bugün ise “Öcalan Meclis’e girebilir, bunun ne sakıncası olabilir?” diyorsunuz. Bu çelişkili değil mi?

Böyle bir şey demedim, yanlış aktarıyorlar. Şunu söyledim: Mecliste zaten DEM Parti var. “Öcalan affa dahil olmasın” gibi şeyler söylüyorlar; bunu yapamazsınız. Hukukta bir kanun çıkardığınızda “Fatma’ya, Ahmet’e uygulamayacağım” diyemezsiniz. Kanunlar geneldir. PKK mensuplarını affediyorsanız, bu kapsam kimin için geçerliyse herkes yararlanır. Öcalan’ın Meclis’e girip girmeyeceğine ben karar vermem, buna seçmen karar verir.

DEM Parti’yi süreçte nereye oturtuyorsunuz? Ayrılıkçı örgütlenme ayrılığa götürür, birlik halinde örgütlenme birliğe götürür. DEM Parti bir metamorfoza girer mi? Bence giremez. Etnik, aşiret, bölgesel veya mezhepsel temelde parti kurarsanız, bu kaçınılmaz olarak ayrılıkçılığı geliştirir. Bizim formülümüz şudur: Ayrılıkçı örgütlenme ayrılığa götürür; birlikte örgütlenme birliğe götürür. Türkiye’de her partide Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Arap hep birlikte olmalıdır.

Son iki haftadır çok sayıda DEM Parti yöneticisiyle bu sürece ilişkin görüşüyoruz. Güneydoğu’dan sanayicileri ve kanaat önderlerini yayınlarımıza konuk ettik. Bir milletvekili, DEM Parti’nin bu süreçte “emek” vurgusunu öne alacağını söyledi. Ancak mevcut haliyle DEM Parti, kimlik siyaseti üzerinden bir Kürt partisi çizgisi izliyor; bunu kendileri de inkâr edemez. Fakat Abdullah Öcalan’ın kimlik temelli parti fikrinden uzaklaşacağını tahmin ediyorum. DEM Parti içerisindeki eğilim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milletiyle bütünleşmek, emekten yana olmak yönünde gelişiyor. Bu süreçte Abdullah Öcalan’ın tavrı samimi ve ağırlığı büyük.

Sırrı Süreyya Önder ile olan görüşmenizde bir yakınlaşma sezdiniz mi?

Sırrı Süreyya Önder, Türkiye temelli, birlikte kaynaşan bir mücadele isteyen değerli bir aydınımızdır. Görüşmemizde bana “yoldaş” diye hitap etti. Yoldaş sözcüğü, bizim halk edebiyatımızda, Yunus Emre’de de olan, bin yıllık bir serüveni ifade eden çok güzel bir sözcüktür. Bu süreç hızlı yaşanıyor aslında. Türk ile Kürt’ü yıllarca birbirine düşman edemediler; halkımız bu imtihandan başarıyla geçti.

Abdullah Öcalan’ın “Mektup bekliyorum” dediği notlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Adalet Bakanlığı’na bir dilekçe verdik; Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı ve Genel Başkan Yardımcımız Ferdi Tanhan’dan oluşan bir heyetin İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmesi için başvurduk. İzin çıkarsa önerilerimizi ileteceğiz: Bu iş turuncu kalkışmalarla değil, Türk devleti ile birlikte çözülür. Amerika’ya ve İsrail’e tavır almak şarttır; zaten Abdullah Öcalan da örgüt de bu tavrı almıştır. PKK’nın silah bırakması, Amerika ve İsrail’in bütün umutlarını çökertir. PKK’nın lider kadrolarından bazılarını Türkiye’ye verip, Suriye’nin kuzeyindeki yapılandırmayı Türkiye’ye kabul ettirme planı olabilir diye uyarıda bulunuyor. Türkiye’ye verme şeklinde ben söylemiyordum; Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına göre… Devlet Bahçeli, birkaç ay evvel şunları söyledi: “Irak’ın kuzeyinden, ardından Suriye’nin kuzeyine PKK kuvvetleri, kadrolar, askerler, militanlar geçiyor. Bunu birlikte örgütleyelim; eş güdüm halinde, koordineli yapalım” dedi. Bu, Suriye’nin kuzeyinde Amerika ve İsrail’in istediği bir silahlı yoğunlaşma projesiydi. İşte o proje, sizin bahsettiğiniz gibi olumsuz seçenek; yani Suriye’nin kuzeyinde PKK kuvvetleri yığılsın, orada federe bir devlet veya özerklik olsun, Suriye’yi bölerek bu iş başlasın şeklinde.

Ancak Türkiye buna karşı; Esad yönetimi buna karşı; Abdullah Öcalan da İsrail’i karşısına alarak buna karşı çıktı. Demek ki Türkiye, Suriye ve Abdullah Öcalan beraberliği o planı bozuyor. Ama en önemlisi, silah bırakıldığı an o plan bozuluyor. Ölçü bu. Çünkü Amerika ve İsrail’in istediği devlet neyle kurulur? Silahla. Silahsız devlet kuramazsınız; federe devleti de, idari özerkliği de ancak silahla kurarsınız. Silahı bıraktığınız an Amerika ve İsrail’in planları çöker. Dolayısıyla burada ölçü şudur: Silah bırakmadan yana olanlar nesnel olarak Amerika ve İsrail’e karşıdır; “Hayır, silah bırakmasın” diyenler ise ne söylerse söylesin, nesnel olarak Amerika ve İsrail’in yanındadır.

Sayın Genel Başkan, tam bu sırada Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi, SDG’ye “Artık Şam’a bakacaksınız, Şam’a tabisiniz. Tek Suriye, tek vatan. Biz size devlet vaat etmek zorunda değiliz” dedi. Şimdi sizin bu söylediğiniz plan bunun neresine oturuyor? Herkes bunu soruyor. Silahlı bir PKK ile amaçlarına ulaşma planları bozuldu. Yeni süreçte, kazananın içine yuvalanarak mevziler tutarak ilerleyebilirler. Sonuç itibarıyla bugün bir Türkiye-Suriye iş birliği var ve Abdullah Öcalan da o iş birliğinin içerisinde yer alıyor. Amerika da bu yapının içine sızarak iddialarını sürdürmeye çalışıyor; geri bir mevzide kendisine alan açma çabasında.

Mithat Sancar’ın İmralı heyetine üye olmasıyla birlikte bir değişiklik öngörünüz var mı? Ben kişiler üzerinden yorum yapmak istemiyorum. Ancak şu var: DEM Parti’nin içinde Abdullah Öcalan’ın çizgisinde olan, devlet ve milletle bütünleşmek isteyen, emek ağırlıklı politika arayanlar var. Bir de hala Amerika ve İsrail’in bölücü, ayrılıkçı kışkırtmalarının etkisi altında olan unsurlar var. Mithat Sancar’ın hangi tarafta duracağını göreceğiz.

Bugün Milli Savunma Bakanlığı, kamuoyuna bir bilgi yansıttı; muhtemelen bililmesi istendiği için bir köşe yazarına yazdırıldı. AK Parti’nin toplantısında, “Silah bırakanların askerlik durumu ne olacak?” sorusuna, “Elbette alınacaklar. Bir suça karışmamışlarsa askerlik görevlerini yerine getirebilirler” cevabı verildi. Aydınlık.com.tr’de yer alan 17 sayfalık kanun teklifimizin 9. maddesinde şunu diyoruz: “Aftan yararlanan PKK mensuplarının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak askerlik yükümlülükleri ilgili kanunlara göre uygulanır. İlgili, askerlik hizmetine başlaması veya hizmeti tamamlaması için üç ay süre verilir.” Bu bizim kanun teklifimiz. Üç ay verelim, anasının elini öpsün, kardeşine sarılsın, sonra hepimiz gibi askerlik görevini yapsın.

Hükümet kaynaklarından öğrendiğimize göre, onlar kademeli bir af planlıyorlar; örgüt içerisinde hiyerarşi belirleyip, KCK içerisindekilere farklı uygulama yapma gibi. Bu, süreci zehirlemekten başka bir şey değildir. 15-20 bin silahlı insanı “kim yönetici, kim değil” diye yargılamaya kalkarsanız bu 4-5 yıl sürer; bu da “biz bu işi yapmıyoruz” demektir. Bizim önerimiz ise çok basit; bir ayda bitecek bir süreç. Pişmanlık yasası veya infaz indirimiyle olmaz, çünkü yargılamanız gerekir. Biz tek şart koyuyoruz: “Türkiye devleti ve toplumuyla bütünleşme amacıyla bu af kanunundan yararlanmayı talep ediyorum.” Ağır ceza mahkemesi 10-15 dakikada kimlik tespitini yapıp bu iradeyi gördüğü an infaz durdurulur. Başka bir seçenek yok, tek seçenek af.

Bu, büyük devlet refleksidir; toplumsal bir rehabilitasyondur. Bir otama sürecidir. Nasıl Müslüman olunduğunda “daha önce ne yaptı” denilmiyorsa, burada da ikrar esastır. Bu, Türkiye’nin geleceği bakımından çok önemlidir. Şehitler de bunu ister; daha fazla acı yaşanmasın, vatanın önü açılsın. İstiklal Savaşı’nda nasıl Mahmut Berzenci ile Mustafa Kemal iş birliği yaptıysa, biz de ondan 105 sene sonra aynı kucaklaşmayı gerçekleştirebiliriz. Kemalbaşaran.com.tr 0266 281 10 50

15 Temmuz 2016; milletimizin vatanına, bayrağına ve demokrasisine canı pahasına sahip çıktığı, karanlık bir geceden onurlu bir direnişle aydınlığa uyandığı tarihi bir gündür. Türk-İş, bir milyon işçisiyle bu darbenin sonuna kadar karşısındadır. Sendikal haklarımızın, bağımsızlığımızın…

(Altyazı M.K.)

Evet, değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelttik. Artık son birkaç dakikaya girdik. Sayın Ekrem Ateğer ve Genel Yayın Yönetmenimizle birlikte süreyi eşit paylaşacağız. Öyle mi? O zaman ben hakkımı Ferdi Tanhan’a veriyorum. Ferdi Tanhan arkadaşım çok güzel bir yazı yazdı. Süleymaniye’deki silah bırakma konusu… Aydınlık.com.tr’den o yazıyı herkes okuyabilir.

Ferdi Tanhan arkadaşımız bir not yolladı, onu rejiye ilettim. Bismil’de tabelalar asılırken çekilen fotoğraflar… Çok güzel verdiniz Ali, teşekkürler. Bismil’den selam var. Vatan Partisi’ne katılan 170 kişiyi, bütün Ulusal Kanal izleyenlerini ve Türkiye’yi selamlıyoruz. Muhammed Biten, Vatan Partisi Bismil İlçe Başkanı olarak atandı. 20 Temmuz’da da Genel Sekreter Özgür Bursalı’nın katılımıyla bir tören düzenlenecek; İlçe Başkanlığı’nın açılışı yapılacak. Yani bugün ayın 15’i, beş gün sonra Bismil’de Vatan Partisi Genel Sekreteri’nin katılacağı bir tören var. Bizi şu anda bölgeden, Diyarbakır’dan izleyen bütün dostlarımızı Sayın Muhammed Biten açılışa davet ediyor. Muhammed Biten kardeşimizle telefonla konuştum; çok başarılı olacağından eminiz. Muhammed Bey’e üreten ve birleşen Türkiye mücadelesinde başarılar diliyoruz.

Ben birkaç dakikamı Ferdi arkadaşıma vermek istedim, öyle mi? Çok güzel, size bırakıyorum. Sayın Başkan, mutlaka söyleyeceğiniz bir şeyler var ama haftanın kitabı konusunda… Haftanın müziğini sizden öğrendik: “Çakal Çökerten” zeybeği…

“Gladio çökmüştür. Çakalları çökerttiğimiz gün… Gladio çöktüyse, FETÖ Gladiosu’nun çöktüğü gün… ‘Çakal Çökerten’ zeybeğini yapacağız. Kitap olarak da; ben 1970’lerden beri süregelen FETÖ ile mücadele tecrübemi kitaplaştırdım: ‘FETÖ Darbesi: Kökleri, Yükselişi, Ezilmesi ve Sonuçları’. Bir de Nusret Senem’in ‘Devlet Arşivlerinde FETÖ’ eseri… Şimdi biz Nusret’le beraber aynı koğuşta kalırken bir akıllılık yaptık. Ergenekon davasında, FETÖ ile ilgili, bizimle ilgili devletin bütün arşivini talep ettik. Mahkeme de kabul etti. Savunmamızı buna dayanarak yapacağız dedik. Emin olun, şu duvar büyüklüğünde klasörler geldi. Epey de para verdik fotokopileri için. Nusret Senem o klasörlere daldı ve ‘Devlet Arşivlerinde FETÖ’ diye 6-7 ciltlik bir seri çıkardı. Bu, Nusret Senem’in çok büyük bir hizmetidir. Bu seriyi konuya meraklı olan bütün dostlara, araştırmacılara ve vatandaşlarımıza öneriyoruz. ‘FETÖ Darbesi: Kökleri, Yükselişi, Ezilmesi ve Sonuçları’ kitabı da bu haftanın önerisidir.”

Peki efendim, şu isim de hep çıkmıştır; Fethullah Hoca’nın Beyaz Saray önündeki fotoğrafı… O Beyaz Saray değil, Vatikan mı yoksa?

“Montaj ama yapı çok yakın. Bir de onların namaz kıldıkları, diz çöktükleri sembolik bir resim var. Ama ‘Çakal Çökerten’ konusuna dönersek; efeler, zeybekler dağlarda geziyorlar. Bu adamlar şehirde, asfaltta falan değil. Fakat o kadar kuvvetli bir melodisi var ki… Sazda ama asıl kaba zurnayla çalınıyor. Dağda çakallar var, bizde ‘çakal’ denince hain, pusu kuran anlaşılır. Gladio da bu devletin yıllardır mücadele ettiği hainin pusu kuranın dik alasıdır. Şimdi çakalla bunu özdeşleştiriyoruz. Çakal, bu muazzam müziği dinlediği vakit olduğu yerde kalıyormuş; donuyor hayvanlar. Işık tutulmuş tavşan gibi… Çakal Çökerten zeybeğini binlerce yıl öncesinden bize getirsinler. Çakal çökmüştür, iyi akşamlar diliyoruz.”

Paylaş