İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar, iyi akşamlar. Çıkış Yolu programı ile karşınızdayız. Bu hafta, Çıkış Yolu’nun genel formatının dışında bir konuyu konuşacağız; kurucu kralları tartışacağız. Fatih Sultan Mehmet başta olmak üzere Rusya’da Korkunç İvan, Fransa’da XIV. Louis ve İngiltere’de VIII. Henry gibi kurucu kralları ve onların bıraktığı imparatorluk miraslarını bugün uzun uzun değerlendireceğiz. Programı Emrah Maraşo ile birlikte sunuyoruz. Bildiğiniz gibi programın değişmez konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek de bizlerle. Hoş geldiniz.
“Hoş bulduk Emrah.”
Konuya başlamadan önce isterseniz İdlib üzerine değerlendirmelerinizle başlayalım. Çünkü bugün muhalefet kanadından çok sayıda açıklama geldi. Videolarımız da hazır, onları da yansıtalım ve sizin değerlendirmelerinizi onun üzerine alalım.
*Video görüntüleri yansıtılır.*
“Şimdi bakın, herkes bunun farkında zaten; tehlikeli bir tırmanış var. Bugün Aydınlık gazetesinin manşetinde bu süreç çok güzel özetlenmiş: ‘Tehlikeli tırmanış.’ Bu tırmanış şu bakımdan tehlikeli; sonuç itibarıyla karşı karşıya gelmemesi gereken, ortak çıkarları olan, teröre karşı Batı Asya’da ve Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail’e karşı ortak çıkarları bulunan, Kudüs meselesinde de beraber olması gereken Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getiren bir kışkırtma süreci başladı.
Türkiye’nin geçen gün bir Kemal Yebu Vakfı toplantısı oldu. Orada AK Parti Erzincan Milletvekili Sayın Süleyman Karaman bir konuşma yaptı ve ‘Bizim üç tane mevzimiz var: Birisi Güneydoğu mevzimiz, birisi Mavi Vatan Doğu Akdeniz mevzimiz, birisi de Kudüs mevzimiz’ dedi. Evet, hakikaten Türkiye’nin bu mevzileri var. Ancak bu mevzilerde Türkiye’nin sağlam durması için karşıdaki Amerika-İsrail tehdidine karşı Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin ile birlikte olması lazım. Sayın Milletvekili Süleyman Karaman da ‘Tamamen bu fikirlerinize katılıyorum’ dedi.
Türkiye’nin bu girdiği süreçte bir stratejisi ve hedefi olması lazım. Hedefimiz nedir? Türkiye’nin vatan bütünlüğünü korumak, Türkiye’den terörü temizlemek ve Vatan Partisi olarak ifade ettiğimiz şekliyle Kemalist devrimi tamamlamaktır. Bu Demokratik Devrim’i tamamlama hedefinde tam olarak AK Parti veya Milliyetçi Hareket Partisi ile birlikte olmayabiliriz, belki de birlikteyizdir; yahut onlar başka türlü ifade ediyorlardır. Ama en azından vatan bütünlüğü konusunda, FETÖ ve PKK terörüne karşı 2014-2015’ten sonra mücadele eden bir çizgiye giren bugünkü hükümetle beraberiz. Milli kuvvetlerin Türkiye’de asgari olarak birleştiği hedef; vatanımızın bütünlüğü, bölgemizi terörden temizlemek ve tehditleri göğüslemektir. Tabii Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan da bu vatan bütünlüğüne dahildir.”
“Bozkır kavmi olduğumuz için köken olarak kara merkezli bir düşünce hakimdir; ancak gerçek şudur ki denizler de bizim vatanımızdır. Kıta sahanlıklarımız, Mavi Vatan diye tanımlanan kıyılarımız vatanımızın bir parçasıdır. Hedefimiz; deniziyle, karasıyla vatan bütünlüğünü savunmak ve terörü temizlemek ise dostları ve düşmanları da bu hedeflere göre belirlemek lazımdır. Türkiye’yi hem karada hem denizde Amerika ve İsrail tehdit ediyor. Peki, bu tehdide karşı ittifak potansiyelimiz kimdir? En başta Suriye, Irak ve İran; çünkü onlar da Amerika’nın ‘İkinci İsrail’ planının hedef aldığı ülkelerdir. Daha Asya derinliklerine gidersek Çin’e kadar uzanan bir ittifak potansiyelimiz var.
Burada Suriye kilit noktadır. Neden? Çünkü Türkiye’nin ittifak potansiyeli Suriye’ye bakıyor. Türkiye, Suriye’de Amerika ve İsrail’in karşısında mı duruyor, yoksa NATO’nun, Atlantik sisteminin ileri karakolu görevini mi yapıyor? Dünyadan Türkiye’ye bakanların sorduğu soru bu. Ruslarla, Çinlilerle, İranlılarla ve Suriyelilerle görüşmelerimizde bize hep ‘Türkiye ne kadar güvenilir? Avrasya’ya yöneldi ama tekrar Amerika’nın yanına döner mi?’ diye soruluyor. İşte bu ortamda Türkiye, tehditlere karşı bu ittifakla birlikte olmak zorundadır.”
“2011’de Amerika, Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri, Suriye’yi istikrarsızlaştırma operasyonuna başladılar. Maalesef bizim hükümetimiz de ‘Emevi Camii’nde namaz kılacağız, Beşar Esad’ı devireceğiz’ gibi Türkiye’yi tehlikeye atan bir anlayışla hareket etti. Ancak 2014-2015’ten sonra hükümet terörün üzerine yürüdü; PKK’yı hendeklere gömdü, FETÖ darbesini ezdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları bizi Rusya, İran ve onlar üzerinden Suriye ile buluşturdu. Astana süreci başladı.
Suriye ile karşı karşıya geldiğimiz zaman bu ittifak dağılıyor. Rusya ve İran, Suriye ile dövüşen bir Türkiye’nin sadece Amerika’nın işine yarayacağını görüyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak olan, Beşar Esad yönetimi ve Suriye ordusudur. Bunun alternatifi yok. Alternatif aramak, 2011’in kaosuna dönmektir. O kaos, Suriye’nin parçalanması ve sınırlarımızda bir PKK devletçiği kurulması demektir. Türkiye’nin Suriye ile dostluk dışında bir seçeneği yoktur. Bugün Türkiye yönetimi bir tuzakla karşı karşıyadır. Amerika Büyükelçisi’nin ‘Esad rejimini normalleştirmeye karşı çıkacağız’ mesajı, Türkiye’yi kışkırtan bir uyarıdır. Saddam Hüseyin de vaktiyle Amerika’nın bu dolduruşuna gelmişti, sonuçları ortadadır.
Kim ilk vurdu tartışmasını bırakmalıyız. Önemli olan, bu tehlikeli tırmanışı kimin durduracağıdır. Büyüklük, kışkırtmalara gelmeyip sağduyulu davranmaktadır.”
“Bakın, bazıları ‘Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad’ diyor. İdlib’deki gerginliği tırmandıracak açıklamalar yapıyorlar. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli de ‘Esad tahtından indirilmeden huzur gelmeyecektir, Şam’a girmeyi planlamalıyız’ dedi. Bunlar, Astana ve Soçi süreçlerini reddeden, diplomatik temasların sonucunu hiçe sayan açıklamalardır.” Esad’ın defterini dürmek varken, hatta bu sorumluluk ahlaki, tarihi ve hukuki bir mecburiyetken; temas ve görüşme önerisiyle hareket edenler, cinayete ve ihanete ortaktır. İdlib’deki askerlerimize yapılan saldırıda beş Mehmetçiğimizi daha şehit verdik. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Bu olayın ardından yapılan açıklama, geçen haftaki açıklamanın aynısıydı: “Saldırı noktaları ateş destek vasıtalarıyla ateş altına alınmış ve gerekli cevap verilmiştir.” Devletin sözüne inanmak zorundayız; ancak bu inancımız, tahammül sınırlarını zorlayan bir noktaya geldiğimiz gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu iş, öyle kuru açıklamalarla olmaz. Ülkemizi soktuğunuz Suriye bataklığında Mehmetçik can veriyor. Siz daha neyi bekliyorsunuz? Diplomasi seçeneği elbette kıyıda durmalı ama Mehmetçik toprağa düşerken ve bunu bir devletin askeri yaparken lafı uzatmanın anlamı yok. Mikrofon delikanlılığını artık bırakın ve gereğini yapın.
Sayın Devlet Bahçeli’nin ve Meral Akşener’in konuşmalarında hangi milliyetçilik var? Var mı burada milliyetçilik? Varsa varsa Amerikan milliyetçiliği var. Hedefsiz bir milliyetçilik olur mu? Türk milliyetçiliği; çağdaşlıktır, modernleşmedir, akıldır. Bizim Yusuf Akçuralardan, Namık Kemallerden, Ziya Gökalplerden süzülüp gelen ve en büyük temsilcisi Mustafa Kemal Atatürk olan milliyetçiliğimizin en önemli özelliği rasyonalizmdir. Akıl çağıdır; orta çağdan, müneccimlerden, hurafeden ve dolduruşlardan kurtulmaktır. Hesap, kitap, matematik demektir. Milliyetçilik budur.
Şimdi soruyorum: Bahçeli ve Akşener’in konuşmalarından hangi hedefi çıkarıyoruz? Bunlar Türk milletine hangi hedefi gösteriyor? Burada Türkiye’nin toprak bütünlüğü var mı? Burada PKK veya FETÖ ile mücadele vurgusu var mı? Yok. Neden yok? Çünkü “Şam’ı yıkacağız” diyorlar. Suriye yanarsa Türk milliyetçiliği kazanamaz; tam tersine Türk milliyetçiliği yanar. Devlet Bahçeli, Türk milliyetçiliğini ateşe atıyor. Türkiye’yi Suriye ile savaştırarak oradan Türk milliyetçiliği çıkaramazsınız, oradan ancak Amerikan ve İsrail milliyetçiliği çıkar. Bu tablo, teröre karşı başarı getirmez; aksine Türkiye ile Suriye’yi kapıştırarak Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” planına hizmet eder.
Devlet Bahçeli’ye soruyorum: “Esad kahrolsun” diyorsun. Bir kere ona gücün yeter mi, yetmez mi o ayrı mesele; ama Esad yıkıldığı zaman oradan ne çıkar? Türk milliyetçiliği adına hangi hükümet kurulur? Beşşar Esad’ın yerine koyacakları; Amerikan ve İsrail planlarına direnecek, Kudüs’te senin yanında duracak bir yönetim mi olacak? Tayyip Erdoğan’a da soruyorum: Beşşar Esad’ı yıktığınız zaman, Şam’a bir Amerikan kuklası oturttuğunuzda, oradan Türkiye dostu bir yönetim, İsrail’in karşısında dik duracak bir hükümet mi çıkacak? Çıkmayacağı çok açık. Amerika onları neden yıkmak istiyor? İsrail’i kurtarmak, PKK’ya ve DAEŞ’e can suyu vermek, Suriye’nin kuzeyindeki terör koridorunu Barzanistan ile birleştirip Akdeniz’e açmak için…
Bu milletvekillerine şaşırıyorum. İnsan bu kadar dolduruşa gelir mi? Atatürk milliyetçiliği dolduruşa gelir mi? Ziya Gökalp, Yusuf Akçura veya Mahmut Esat Bozkurt bugün yaşasaydı bu konuşmaları alkışlar mıydı? “Siz ne yapıyorsunuz? Durun, akıl sahibi olun” derlerdi. Türk milliyetçiliğinin daima bir hedefi vardır: İstiklal Savaşı’nı yapmak, tam bağımsızlığı kazanmak, vatanı savunmak. İntikam gibi rasyonel olmayan, kabile toplumuna özgü duygularla değil; akılla, hesapla ve devlet ciddiyetiyle hareket etmek gerekir. Atatürk’ün 30 ciltlik eserlerini inceledim; oralarda şehit edebiyatı yok, akıl ve hesap var. Anadolu’da bir hükümet kuracağız, milleti seferber edeceğiz, milli orduyu örgütleyeceğiz ve milletin azmiyle vatanımızın istiklalini sağlayacağız. Atatürk’ün konuşmalarında hamaset yoktur, gerçekler vardır.
Bugün Türk milliyetçiliğini Vatan Partisi temsil ediyor. Bizim hedefimiz belli: Terörü temizlemek, vatanın bütünlüğünü sağlamak. Bu da Rusya, Suriye, Irak ve İran ile iş birliği yapılarak olur. Amerika ve İsrail ile birlikte hareket ederseniz Türkiye’yi bölersiniz. Kudüs edebiyatı yapıp milleti kandırmayın; Esad düşmanlığıyla İsrail’in Kudüs planlarına hizmet ediyorsunuz. Vatan Partisi olarak bu dolduruşlara karşı cesur olacağız ve diğer partilerdeki milliyetçileri de cesarete çağırıyorum: Dolduruşa gelmeyin.
Türkiye, 2015’ten sonra doğru işler yaptı; PKK hendeklerine müdahale edildi, FETÖ darbesi ezildi. Şimdi bu süreci tehlikeye atan bir macera ile karşı karşıyayız. Amerika, Tayyip Erdoğan’a da tuzak kuruyor. Türkiye; Suriye ile Rusya veya İran üzerinden değil, doğrudan görüşerek meselelerini çözmelidir. Suriye ile iş birliği yapıp, Rusya, İran ve Irak’ın desteğiyle terörü topraklarımızdan temizlemeliyiz. Stratejik hedef budur.
Savaş kışkırtıcılığı, Amerikan milliyetçiliğinin bir ürünüdür. Amerika, Türkiye’ye “Suriye’nin üzerine yürü” diyor. Biz vatan savaşına karşı değiliz, PKK ve FETÖ’ye karşı yürütülen “İkinci İstiklal Savaşı”nın yanındayız. Ancak Suriye’ye karşı bir savaş; 5 yıllık kazanımlarımızı, vatanımızın varlığını ve Mavi Vatan’daki haklarımızı tehlikeye atar. Amerika, Erdoğan’ı artık güvenilmez buluyor ve kellesini istiyor. ABD ile tekrar sarmaş dolaş olma hayali, Erdoğan’ı sadece yeni bir “Ahmet Davutoğlu” konumuna düşürür. Amerika’nın, 2015 seçimleri ve 15 Temmuz darbesiyle gerçekleştiremediği operasyonları, şimdi bu kışkırtmalarla başarmaya çalışması üçüncü bir denemedir.
Soçi ve Astana süreçleri ise Türkiye, Rusya ve İran için mecburi süreçlerdir; ufak tefek çatlaklar bu yapıyı yıkamaz. Türkiye’nin Asya ülkeleriyle, Rusya ve İran’la olan dostluğu zorunludur. Dolayısıyla bu geçici zikzaklar, o büyük binayı yıkmaya yetmeyecektir. Sözde bağımsızlıkçı diyebileceğimiz bir tavır var. “Bağımsızcılık” kisvesi ve maskesi altında bir Suriye ve Rusya düşmanlığı örgütleniyor. Buna ilişkin yorumunuz nedir?
Şimdi bakın; bir kere Türkiye, Suriye’nin denetimine girmez. Yani Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkide “Türkiye Suriye’ye bağlanacak, Suriye’nin denetimi altına girecek” gibi iki ülke arasındaki kuvvet ilişkilerine baktığımızda bu sorular bile anlamsızdır. Rusya açısından baktığımız zaman ise; Türkiye ile Rusya arasındaki kuvvet ve ekonomik dengeler, Türkiye ile Amerika arasındaki geçmişte yaşandığı gibi değildir. Türkiye ile Rusya az çok dengelidir; ikisi de imparatorluk geleneğinden gelmektedir. Askeri ve ekonomik güçlerine baktığımızda, Türkiye’yi Rusya’ya bağlayacak bir dengesizlik yoktur.
Zaten 2030 yılına ait Kanadalı ve Amerikalı strateji kuruluşlarının projeksiyonlarında ne gözüküyor? Türkiye dünyanın beşinci, Rusya ise sekizinci ekonomisi. Yani 2030’da Türkiye milli üretim olarak Rusya’yı bile geçiyor. Hadi geçmesin, dengeli olsun; iki dengeli ekonomiden biri diğerinin bağımlısı haline gelmez. Askeri güç olarak da Türkiye, Rusya’ya bağlanacak bir yapıda değildir. Ancak her iki ülkenin ortak çıkarları nedeniyle bir dayanışma söz konusudur. Türkiye Rusya’dan enerji kaynakları alıyor ama İran ve Irak gibi alternatifleri de var. Yani enerji bağımlılığında da Türkiye Rusya’ya mecbur değil.
Rusya da Türkiye’den önemli miktarda ithalat yapıyor. İki ülke arasındaki ilişki Türkiye’nin dış ticaret hacminde kendisini gösteriyor; Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Rusya, ikincisi Çin, üçüncüsü Almanya’dır. Türkiye zaten Rusya ve Çin’in de içinde bulunduğu Avrasya’ya, ekonomik olarak yerleşmiştir. Bu ilişkiler içerisinde Türkiye’nin Rusya’ya bağlanması veya Rusya’nın Türkiye’ye bağlanması diye bir ihtimal yoktur. Ancak iki ülkenin ortak çıkarları, onlara ortak bir stratejiyi ve dostluğu dayatıyor. Yani beraber olmaya mecburdurlar. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Rus Çarlığı yıkılınca Sovyetler Birliği ile kurduğumuz dostluğa benziyor. Türkiye’de İstiklal Savaşı olmasa yukarıda Sovyet Rusya yaşayamazdı, Sovyetler Birliği olduğu için de Türkiye İstiklal Savaşı’nı verebildi. İki devrimci ülke, hem devrim yapmada hem de devrimlerini ayakta tutmada birbirlerine dayanmış oluyorlar. Ortak bir hedef ve paylaşılan mevziler var. Bu durumlarda her iki ülke birbirinin hatırını saymak, birbirine yardım etmek ve dayanışma yapmak zorundadır.
Amerika, Türkiye’yi tekrar kendi kontrolüne almak için “Sen Rusya’nın kucağına düşüyorsun” diyerek kışkırtıyor. Medyadaki Amerikancı kesimler ve sözde Türk milliyetçileri atağa kalktı. Mesela Sayın Devlet Bahçeli son zamanlarda bazı olumlu politikalar izliyordu ancak bu olaydaki tavrına gerçekten şaşırdım. Çünkü burada bir Türk milliyetçiliği yok; burada Amerikan milliyetçiliği var. Devlet Bahçeli’nin bu konuşmasını dünyada bir tek Amerika alkışlar, Türk milleti alkışlamaz. Türk milletinde bir sağduyu vardır; şehit edebiyatıyla kışkırtarak, Türk milletini Beşar Esad’ın ve Suriye’nin üzerine yürütemezsiniz. Türkiye’de “Yansın Suriye” sloganını destekleyecek adam bulamazsınız. Büyük çoğunluk, Suriye dostluğunun ve Beşar Esad’ın orada ayakta kalmasının Türkiye için hayati öneme sahip olduğunu bilir.
Türkiye için İdlib bir beka sorunu mudur? Türkiye için İdlib değil, güney sınırlarımızda PKK’nın yuvalanmaması, DEAŞ’ın barınmaması ve orada Amerika’nın bir “Kürt Koridoru” kurmaması bir varlık sorunudur. Ancak 400 kilometre boyunda, 30 mil (42 kilometre) eninde güvenli bölge kurmak çıkmaz bir yoldur. Orada okul yapacağız, karakol kuracağız, postane açacağız diyerek devletçilik oynanmaz. Türkiye oraya yerleşirse, “Hangi hukuk geçerli olacak? Hangi devletin mahkemeleri, hangi ticaret hukuku, hangi dil geçerli olacak?” gibi soruların önümüze gelmesi kaçınılmazdır.
Barış Pınarı Harekatı doğrudur ancak bunu hemen Suriye ile iş birliği yaparak terörü tamamen bitirecek bir sürece tamamlamak lazım. Bugün hükümet terörü “süpürme” yolunu seçti ancak tek çare Suriye, Irak, İran ve Rusya ile iş birliği yapmaktır. PKK’nın korktuğu da budur. Sığınmacı sorununun tek çaresi de Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır. Sığınmacıların ezici çoğunluğu kendi tarlasına, dükkanına ve yurduna dönecektir.
Suriye’nin PKK ile iş birliği yaptığı iddiaları da gerçekçi değildir. Suriye kendi ülkesindeki terör örgütlerini temizlemek zorundadır. Kaldı ki Türkiye’de PKK’nın 70-80 milletvekili mecliste, 80 vilayette örgütleri var, belediyeler onlara tahsis edilmiş durumda. Sen kendi ülkende PKK’nın yasal partisinin kapatılması için Yargıtay Başsavcılığı’na başvurmuyorsun, sonra başkalarını PKK ile iş birliği yapmakla eleştiriyorsun.
Türkiye 2014’ten sonra, BOP Eşbaşkanlığı rolünden vazgeçip başka bir sürece girdi. 2015’ten sonra Türkiye, Kürdistan senaryosuna ve Amerikan Gladiyosu olan FETÖ’ye karşı taarruza geçti. Bu süreç ilerlerken eski dönemin tortuları, hataları ve alışkanlıkları bir çıban gibi ortaya çıkıyor. Meral Akşener’in Amerikancılığı dizginsizdir; Devlet Bahçeli ise onun arkasından yetişmeye çalışıyor. AK Parti bünyesindeki büyük çoğunluğun bu duruma kuşkuyla baktığını ve huzursuz olduğunu biliyorum.
Suriye’nin Rusya’dan onay almadan harekat yapması mümkün değildir; arkasında Rusya ve İran var. Ancak Rusya ve İran, Suriye’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmıyor; onların planı teröristleri ve Amerika’yı bölgeden temizlemektir. Bu noktada Rusya ve İran, terörle mücadelede bizden daha tutarlıdır. Beşar Esad’ın Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacağını ve başka bir seçeneği olmadığını, yani Suriye’de Beşar Esad’ın yerine geçip toprak bütünlüğünü sağlayacak ikinci bir alternatif olmadığını Sayın Putin de İran yönetimi de görüyor. Bizim de bunu görmemiz lazım; Türkiye’de Vatan Partisi bunu görüyor. Rusya ve İran politikasına yön veren nedir? Bir an evvel Beşar Esad’ın kendi ülkesini bütünleştirmesi, terörden temizlemesi ve Amerika’nın buradan gitmesidir. Çünkü İdlib temizlendiğinde sıra nereye gelecek? Doğu Fırat’a gelecek.
Peki, biz Suriye’nin İdlib’deki terör temizliğine niye karşıyız? Suriye İdlib’e girip halkı katledecek diye değil; orada Heyet Tahrir Şam (HTŞ) denen terör örgütü var. HTŞ’nin bir terör örgütü olduğunu kabul eden kim? Türkiye. Birleşmiş Milletler de HTŞ’yi terör örgütü olarak tanıyor. Suriye burayı temizleyecek. Bunu bizim temizlememiz, kontrol etmemiz lazımdı; yapmadık. Bırakalım Suriye temizlesin, bu bizim lehimize olur. HTŞ temizlensin ki sıra PKK’nın temizlenmesine gelsin ve burada iş birliği yapalım. “Tamam, HTŞ’yi temizliyoruz, PKK’yı da beraber temizleyeceğiz” diyelim. Bu, Suriye’nin de meselesidir. Suriye’de PKK’nın elinde silahla dolaştığı, ikinci bir askeri güç olarak varlık gösterdiği bir düzeni hangi devlet ister? Buna itiraz edenler mantıksızdır, devlet aklı yok onlarda; Amerika aklı var. Suriye’yi farklı göstererek Türkiye’de tahrik yaratıyorlar.
Her devlet kendisine yönelen terör tehditlerini bir sıraya sokar. Türkiye açısından birinci tehlike PKK, ikinci FETÖ, üçüncü DEAŞ’tır. Suriye açısından birinci tehlike DEAŞ ve yobaz terör örgütleri, ikincisi PKK’dır. Suriye, Şam’a en yakın tehditten uzağa doğru bir sıralama yapıyor. Bu, kendi açısından doğru bir sıralamadır. İran ve Irak da kendi sıralamalarını yapıyor. Burada herkes birbirinin önceliğine hürmet edecek, kendi toprağında terörü temizleyecek ve birbirine yardımcı olacak. İşte o zaman bundan kurtulacağız. Bu yüzden Suriye’nin terörü temizlemek için yürüttüğü harekât Türkiye’nin menfaatinedir, zararına değil. Ama kafamıza “Esad’ı devirme” fikrini sokmuşlarsa, yani Amerika o “böceği” kafamıza yerleştirmişse, Suriye’nin İdlib’de HTŞ’yi temizlemesinden rahatsız olur ve HTŞ’yi koruyan duruma düşeriz.
Rusya, Suriye’nin askeri harekâtlarından tabii ki memnun. Neden? Çünkü Amerika oradan adım adım temizleniyor, İsrail’in zemini kayıyor ve Kudüs’te daha kuvvetli bir beraberlik oluşuyor. Burada tutarlı olanlar; Rusya, İran, Suriye, Irak, Türkiye hükümeti ve Vatan Partisi’dir.
***
Yakın zamanda bir dijital platform, İstanbul’un fethi üzerine bir dizi yayınladı. Çok tartışıldı; eleştirenler de var, beğenenler de. İçerik ve teknik bakımından beğeni topladığı anlaşılıyor. İki önemli eleştiri var: Biri metafizik kaynaklar üzerinden değerlendirme yapıldığı, diğeri ise dizinin Bizans merkezli kurgulandığı ve Osmanlı’nın İstanbul’u işgaliyle tarihin önünü açması meselesinin, arka planda Bizans’ın direnişi üzerine bina edildiği yönünde.
Fatih Sultan Mehmet’in 6 bölümlük dizisini baştan sona izledim. Estetik ve sinemasal açıdan başarılı, büyük masraflar yapıldığı anlaşılıyor. Fatih’in oynadığı tarihsel rol, tarihsel materyalist açıdan çok parlak bir şekilde verilmese de yaşanan olaylar ve olgular tarihsel sürece uygun. Filmin kahramanı Fatih’tir; onun hedefi, iradesi, kararlılığı ve zekası ön plandadır. Bizans tarafında savaşan Cüstinyani’nin abartıldığı söyleniyor ancak bu bir tarihsel gerçekliktir; Bizans’ın son direnişi de oradadır. Zaten kapılar kendiliğinden açılsa Fatih’in kahramanlığı ve cesareti bu kadar öne çıkmazdı.
Metafizik açıklamalar o dönemin ruhuna uygun. O devirde müneccimler var, bu bir motivasyon kaynağı. Esas hurafeler zaten Bizans tarafında; Meryem’in geleceğine dair saplantılı inançlar var. Osmanlı’da ise akıl ve teknoloji öne çıkıyor. Topların yapımı, Urban’ın getirilmesi, karadan gemilerin yürütülmesi… Bu zeka ve teknoloji hamleleri Osmanlı’dadır. Çöken Bizans hurafeyi, yükselen Osmanlı ise aklı, kuvveti ve örgütlenmeyi temsil ediyor.
Bu bir Hristiyan-Müslüman savaşı değil, ilerici ile köhne arasındaki savaştır. Halil İnalcık, Bizans’ın o dönemde “işgal” edildiğini söyler; Hikmet Kıvılcımlı ise “tarihin önünde bir ölü, bir ceset” olduğunu, Osmanlı’nın bu cesedi kaldırdığını belirtir. 11. yüzyıldan itibaren Türkler Anadolu’ya barış, huzur ve asayiş getirdiler; pazar güvenliğini sağladılar. Bizans ise kalelere kapanmış, üretim güvenliğini sağlayamayan, halktan haraç alamayan bir yapıya dönüşmüştü. Osmanlı ise devletin görevini yerine getirerek ekonomiyi canlandırdı. Fatih’in başarısı da sadece bir fetih değil, o coğrafyaya yeniden asayişi getirmesidir. Fatih, kendisini “Sultan-ı İklim-i Rum” olarak tarif eder; yani Rum coğrafyasının sultanı. Bu, Roma’yı ele geçirme vizyonunun bir parçasıdır. Fatih, 1481’de Roma’yı fethetmek üzere yola çıkmışken zehirlenerek öldürülmüştür. Sofu Beyazıt genellikle önemsizleştirilir ve gerici olarak gösterilir. Ancak Deniz donanmasını ilk kuran Fatih Sultan Mehmet olsa da, iddialı bir donanmayı inşa eden ve Akdeniz hâkimiyetini başlatan II. Beyazıt’tır. O, Fatih’in oğludur. Eğer II. Beyazıt olmasaydı; Barbaros Hayrettinler, Yavuz Sultan Selim ve 1520-1566 yılları arasındaki esas Akdeniz hâkimiyeti mümkün olamazdı. Yavuz Sultan Selim, 1512-1520 arasındaki çok kısa döneminde aslında babası II. Beyazıt’ın çizgisini izlemiştir. Osmanlı, çöken Akdeniz ticaretine karşı karayolu üzerinden Mısır ve İran’ı alarak Hindistan’a ulaşmayı hedeflemiştir. Batılılar Afrika’nın altından dönerek (Macellan gibi) Hindistan’a ulaşmaya çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu deniz ticaret yollarını karayolundan kontrol etme stratejisini izlemiştir. Bu süreçte donanmanın kurulması II. Beyazıt döneminde başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde zirveye çıkmış ve Akdeniz bir Türk Gölü haline getirilmiştir.
Fatih’in kendisini Roma geleneği içerisinde tarif etmesi; Anadolu Türk, Batı Roma ve İslam geleneği olmak üzere dönemin toplumsal ve sınıfsal ilerici birikimini kucaklama arzusunu gösterir. Halil İnalcık, evrensel hâkimiyet kaynakları olarak üç ana unsur sayar: İslam-Türk kaynağı ve Batı Roma kaynağı. Burada Cengizlerden ve Metelerden gelen bir imparatorluk ideali vardır. Firdevsi’nin Şehname’sinde dendiği gibi: “Gökyüzünde bir tane güneş varsa, yeryüzünde de bir tane güneş vardır.” Cengiz’in torunu Mengü’nün Bizans’a yazdığı mektupta da ifade ettiği bu şiirsel anlatım, Türk hükümdarlık ideolojisinin temelini oluşturur. Fatih’in “Cihangir” (dünyayı tutan) sıfatı da bu cihan hâkimiyeti idealine dayanır. Bu ideal; ticaret yollarına hükmetmek, büyük zenginliklere ve kaynaklara el koymak, güç ve ihtişama sahip olmak demektir.
Fatih ile başlayan kardeş katli de bu imparatorluk idealinin bir parçasıdır; mutlak ve tek hükümdar olma, rakip kabul etmeme anlayışıdır. Bu durum, İngiltere’de V. Henry, Fransa’da XIV. Louis ve Rusya’da “Korkunç” (veya “Müthiş”) İvan ile benzerlik gösterir. Bu hükümdarların hepsinde ortak olan, merkezi ve güçlü devlet kurma çabasıdır. Machiavelli, “Hükümdar” adlı eserinde, İtalya’yı birleştirmek için Fatih Sultan Mehmet’i model gösterir. Fatih’in Anadolu’yu silah ve kuvvetle birleştirip merkezi bir imparatorluk kurmasını, siyaset biliminin kurucu bir örneği olarak sunar. Siyaset bilimi üzerine İbn-i Haldun, Nizamülmülk’ün Siyasetname’si ve Kutadgu Bilig gibi eserler, aslında Machiavelli’den çok daha önce devlet yönetimi, ordu, hazine ve töre konularını işlemiştir.
İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in Anadolu’daki beylikleri (Karamanoğulları, Akkoyunlular gibi) tasfiye etmesi, feodal beyliklerden merkezi devlete geçiş sürecinin bir gereğidir. Çandarlı Halil Paşa ile olan çatışması da merkezi devlet ile feodal yapılar arasındaki anlaşmazlığın sonucudur. Osmanlı’nın Bizans sınırında olması, ona ekonomik kaynak bulma ve genişleme alanı sağlamıştır. Bu yüzden Fatih, ilkel bir aşiret lideri değil; devlet kurma yeteneğine sahip, medeni bir Türk hükümdarıdır. Türk kavramını aşiret kültürüne indirgemek yerine, imparatorluklar kuran, ticaret yollarını kontrol eden ve uygarlık inşa eden bir kavim olarak tanımlarsak, Fatih ve Atatürk bu tanımın en üst temsilcileridir.
Türklerin İslamiyet’e geçişi de bir ilerleme ve atılımdır. Göktürklerden beri var olan “Tek Tengri” inancı, büyük devletler kurma idealiyle birleşmiştir. Özellikle atlı çoban kültüründen sınıflı topluma geçiş, zenginlik birikimi ve devlet organizasyonunu beraberinde getirmiştir. Altın elbiseli tiginler gibi arkeolojik bulgular, o dönemde gelişmiş bir devlet ve sınıflaşma düzeninin varlığını kanıtlar.
(Mehmet Perinçek’in notuna istinaden) “Grozny” ifadesi hem korkutucu hem de güçlü/şiddetli anlamlarını içerir. Bu kelime, Türkçedeki “korkunç” ifadesiyle kökensel benzerlikler taşıyabilir. Rusçaya geçmiş binlerce Türkçe kelime olduğu göz önüne alındığında, İvan için “Korkunç” yerine “Müthiş” sıfatını kullanmak tarihsel gerçekliği daha iyi yansıtır. Grozny’yi Türkçeye çevirirken, İvan bağlamında “müthiş” diye çevirmek daha doğru. Müthiş kelimesi, “tetiş”ten gelir; yani yıldırıcı, güç, korkutmak ve yıldırmak gibi anlamları bünyesinde barındırır. Yaptığı işe ve tarihsel rolüne baktığımızda, “korkunç” ifadesi bir hayalet için de kullanılabilir; ancak burada İvan’ın esas özelliği müthiş ve güçlü olmasıdır.
Bu yönüyle Yavuz Sultan Selim’e benzer. “Yavuz” kelimesi de eski Türkçede oldukça olumsuzdur; halkın nefret ettiği, şiddetli, zalim kişi anlamında kullanılırdı. “Müthiş İvan” da böyledir. Şiddet kullanır, ezer, hatta kendi oğlunu bile öldürür; ancak tüm bunları merkezi bir çarlık kurmak için yapar. “Çar” kelimesinin Sezar’dan geldiğini biliyoruz. Fatih Sultan Mehmet için de aynı durum geçerlidir; Anadolu beyliklerini kılıçla ortadan kaldırmış, Bizans’ı yıkmış ve “her kim ki evladımdan padişah ola, nizam-ı alem içün karındaşını katletmek münasibdir” düsturuyla kanunnameler koymuştur. Bunu, imparatorluğun bölünmemesi ve merkez kaç kuvvetlerin zaafa uğratmaması için yapmıştır.
Bu, merkezi devlet idealinin bir gereğidir. Göktürk tarihine baktığımızda da Bilge Kağan ve Kül Tigin arasında uyum olsa da, esasen imparator olanın diğerini etkisiz hale getirmesi merkezi devletin nesnel bir gerekliliğidir. Fatih’in pratiğinde de Bizans’ın kardeşi Cem Sultan’ı bir koz olarak kullanması durumu vardır. Öte yandan Fatih döneminde, tekrar Türk isimlerine (Oğuz gibi) dönüş olması da çok ilginçtir; bu, Anadolu beyliklerini kontrol altına alırken Oğuz geleneğini zapturapt altına alma çabasıdır. Fatih, tarihin ruhunu ve omuzlarına yüklediği rolü çok iyi anlamış bir padişahtır.
İkinci Murat ise daha geleneksel, kabile geleneklerine yakın duran, taht hırsı daha az olan bir padişahtı. Yıldırım Bayezid ise Fatih gibidir; Timur 1402 Ankara Savaşı’nda araya girmeseydi, o da Fatih gibi merkezi imparatorluk ideolojisini tam anlamıyla hayata geçirecekti. Bu bakımdan Yıldırım’ı erken bir Fatih, Fatih’i ise olgunlaşmış bir Yıldırım Bayezid olarak görebiliriz.
Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan çıkan “Korkunç İvan” kitabındaki çevirmen notunda da belirtildiği gibi; İvan’ın unvanı olan “Grozny”, İngilizceye “terrible” yani “korkunç” olarak çevrilse de, Rusça orijinalinde insanda huşu ve hürmet hissi uyandıran bir haşmeti ifade eder. İvan’a “müthiş” yakışır; o, şiddeti kendi şahsı için değil, tarihsel bir rol üzerinden kullanan bir hükümdardır.
Sovyet lideri Stalin’in İvan’a bu denli önem vermesi, Rus tarihine dair derin birikimiyle ilgilidir. Stalin, Eisenstein’a İvan filmini çektirirken, ülkeyi birleştirmeyi ve Nazilere karşı savaş bağlamında bir tarihsel bilinç oluşturmayı hedeflemiştir. Stalin, İvan’ı büyük ve bilge bir yönetici olarak tanımlar. Hatta İvan’ı 11. Louis ile karşılaştırarak, İvan’ın milli bakış açısına sahip olması ve ülkeyi dış etkilerden koruması bakımından çok daha yüce olduğunu ifade eder. Eisenstein’ın “Aleksandr Nevski” filmi de, Töton şövalyelerine karşı verilen mücadeleyi anlatarak Rus vatanseverliğini ateşlemeyi amaçlamıştır.
Günümüzde bazı çevrelerin Osmanlı padişahlarına veya bu tür kurucu hükümdarlara yönelik “katliamcı”, “faşist” gibi yaftalamaları, tarihteki şiddetin rolünü anlamamaktan kaynaklanan yanlış bir bakış açısıdır. Roma İmparatorluğu’ndan Yunan devletlerine, Hz. Muhammed’den Cengiz Han’a kadar bütün uygarlık kurucuları, merkezi bir düzeni kılıçla, yani otoriteyle sağlamışlardır. Devletin şiddeti, kabileler arası boğazlaşmaları, kervan soygunlarını ve anarşiyi ortadan kaldırarak medeniyeti kurar. Adaletin simgesinin elinde kılıç olması tesadüf değildir; kılıç, barışı ve güvenli bir pazar ortamını tesis eden bir araçtır. Bu anlamda kurucu hükümdarlar, daha az insanın öldüğü, merhametin ve nizamın egemen olduğu bir düzen kuran tarihsel figürlerdir. Emevi İmparatorluğu ve Abbasi İmparatorluğu, merkezi devlet kuruculuğuna örnek olarak gösterilebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nda da Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethiyle birlikte ekonomik gelişmede olağanüstü adımlar atmış ve merkezi devlet yapısının temellerini atmıştır. Halil İnalcık, eserinde bu dönemi şu sözlerle özetler: “Bölge arası ticarette Osmanlı tebaası olan Müslüman tüccarlar; Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler İtalyanların yerini almıştır. Gümrük defterlerinde İtalyan gemileri ve tüccarından çok daha fazla bu unsurları görmekteyiz. Batı Anadolu’da kuvvetli bir pamuklu sanayi, Ankara ve Tosya’da sof sanayi, Bursa ve İstanbul’da ipekli sanayi, Avrupa ve kuzey memleketlerine önemli miktarda ihracat yapabilmekteydi. İstanbul’da ve Selanik’te çuha sanayi, Edirne’de deri işleri, ayakkabı sanayi, Yambul’da aba-kebe yapımı gibi Balkanlarda önemli sanayi kolları mevcuttu.” Bu dönemde neredeyse kapitalizme doğru bir açılma süreci yaşanmıştır.
Avrupa’daki merkezi devletlerin ve mutlakiyetçi krallıkların ilk filizlenmesi bakımından Fatih Sultan Mehmet önemli bir modeldir. İvan ve Fatih gibi kurucu hükümdarların ortak özellikleri vardır: Merkezi bir devlet kurmak, aristokrasiyi yönetim kademesinden tasfiye etmek, kendi kişiliğinde otoriter ve mutlak bir güç oluşturmak ve kendine bağlı bir ordu kurmak. Ancak İvan ve Fatih arasında ilginç bir fark da mevcuttur; İvan kendisini “Üçüncü Roma”ya dayandırırken, Fatih de Roma mirasından esinlenmiştir. Avrupa’daki Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu geleneği, kabile toplumu olarak gelen Cermenlerin Roma’nın hukuk, adalet, bilim ve tıp birikimiyle buluşması sonucunda doğmuştur.
Bu krallar, “Roma’nın devamı” olma iddiasının yanı sıra kendilerini “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olarak tanımlarlar. Bu anlayış, hem Kur’an-ı Kerim’deki hükümdarlık tasvirlerinde hem de Göktürklerin “Tengri Kağan” geleneğinde karşılığını bulur. Göktürk hakanlarının kudreti ve meşruiyeti, doğrudan göğe bağlanmıştır.
İvan, müthiş bir şiddet uygulamakla suçlansa da benzer bir şiddet, devlet birleştirme gayesi gütmeyen Avrupa’daki engizisyon mahkemelerinde ve cadı avlarında da mevcuttu. Fatih Sultan Mehmet ve Yıldırım Beyazıt gibi kurucu krallar, şiddeti belli kanun ve nizamlara bağlayarak daha büyük bir kaosun önüne geçmişlerdir. Bu, Hz. Muhammed’in kervan yağmalarını durdurarak getirdiği nizamla benzer bir “şiddeti şiddetle dizginleme” biçimidir.
V. Henry’nin hükümdarlık dönemi, bu kurucu kralların dönüşümünü anlatmak açısından oldukça öğreticidir. Merhametli kişiliğiyle bilinen V. Henry, tahta geçtikten sonra tarihsel rolünün bir gereği olarak, mutlak otoriteyi sağlamak adına şiddeti bir araç olarak benimsemiş ve zorlu bir hükümdar profili çizmiştir. Kurucu kralların en belirgin özelliği, feodal senyörlerin ve yerel beyliklerin otoritesini zayıflatarak merkezi devleti güçlendirmeleridir.
XIV. Louis’nin “Devlet benim” sözü, bu merkezi otoritenin ve mutlakıyetin zirve noktasıdır. Feodal dönemdeki “eşitler arasında birinci” (primus inter pares) anlayışı, yerini kralların senyörleri tasfiye ettiği mutlak sisteme bırakmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in büyük beylikleri ortadan kaldırıp tımarları merkezi denetim altına alması da benzer bir mantığa dayanır. Bu süreç, feodalizmin zayıfladığı ve burjuvazinin gelişmeye başladığı döneme denk düşer; krallar, kendi feodal kökenlerine rağmen büyük soylulara karşı tüccar ve burjuvaziyle ittifak kurarak kapitalizmin gelişmesine zemin hazırlamışlardır. Bu tarihsel süreç, Boden gibi kuramcıların devlet teorileriyle şekillenmiş ve nihayetinde İngiliz ve Fransız devrimlerini hazırlayan siyasi iklimi oluşturmuştur. Kapitalistleri ve burjuvaları devlet makamlarına getiren Fatih Sultan Mehmet, devleti kendisinden öncekilerden farklı yönetmiştir. Herkesle görüşmek yerine, sadece devletin en üst kademesindeki yöneticilerle bir araya gelmiş ve meclis toplantılarına katılmamıştır. İkinci Murat, feodal dönem bey ve halk ilişkileri açısından halka daha yakınken; Fatih Sultan Mehmet, daha merkeziyetçi bir “imparator” ve adeta bir “tanrı kral” profili çizmiştir. Fatih, tarihsel rolünü kavramış ve bu doğrultuda hareket etmiştir. İkisi de merkez kaç kuvvetleri bastırmak için doğrudan kendilerine bağlı, Sekban ve Obrişnina gibi silahlı kuvvetler oluşturmuş ve bunları finanse etmek için halktan vergi toplamıştır.
Yeniçeri ordusu bu bağlamda muazzam bir kurumdur. Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde de belirttiği üzere, merkezi devletleri kurarken başka kavimlerden faydalanmak, denetimi kolaylaştırır. Yeniçerilik sisteminde Sırp veya Rum çocukları alınır, Türk ailelerin yanında eğitilir ve ardından askerileştirilirdi. Bu kişilerin kaçacak bir köyü, ocağı veya aile bağı yoktur; her şeyleri padişaha bağlıdır. Sipahiler Anadolu’da toprak sahibi ve köylüyle bağları olan bir kesimken, Yeniçeriler tamamen padişahın elindedir. Taşrada değil, doğrudan merkezde bulunan Yeniçeri ordusu, imparatorluk kurumlaşmasının en önemli adımıdır. Ayrıca bu sistem, Bektaşi öğretisiyle harmanlanmıştır. O dönem Anadolu’da Türklerin çoğu Alevi olduğu için, Yeniçerilerin yetiştirilme sürecinde Bektaşi kültürüyle kurumlaşmaları, halkla uyum sağlamaları açısından oldukça stratejik bir hamledir.
İstanbul’un fethi konusuna gelecek olursak, Hikmet Kıvılcımlı’nın bu konudaki eseri oldukça değerlidir. Kıvılcımlı, İstanbul’un fethini sadece bir dinin zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferi ve bir medeniyet hamlesi olarak tanımlar. Bizans, nasıl orijinal Roma medeniyetinin barbar aşısıyla batıdan doğuya uzanan bir Rönesans ise, Osmanlılık da İslam medeniyetinin doğudan batıya uzanan bir dirilişidir. 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa’da kapitalizm gelişirken, krallar büyük soylulara karşı tüccarlar ve kapitalistlerle birleşerek merkezi devletleri kurmuşlardır. Fatih’in kurduğu model de hem güvenlik sağlayarak feodalizmin sınırlarını aşmış hem de kapitalizmin önünü açan bir zemin hazırlamıştır.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi konusuna gelince; bu kavramı demokrasiyle eş tutmak tarihsel olarak yanlıştır. Kuvvetler ayrılığı aslında feodalizmin bir kalıntısıdır ve merkezi devletin gücünü bölerek devrimci iktidarların elini kolunu bağlamak için kullanılan bir araçtır. Montesquieu, yarı kralcı ve muhafazakâr bir teorisyen olarak kuvvetler ayrılığını savunurken; Jean-Jacques Rousseau ve Atatürk, merkezi, güçlü ve yasamanın, yürütmenin, yargının tek bir otoritede toplandığı “kuvvetler birliği” modelini esas almıştır. 1921 Anayasası da güçlü meclis hükümeti sistemine dayanır. Elbette bu sistemler kötü ellere geçtiğinde sakıncalı olabilir, ancak devrimci bir devlet için tüm erkleri elinde toplamak, toplumu kökten değiştirebilmek adına büyük bir imkândır.
Son olarak fetih ve işgal kavramları arasındaki ayrıma değinmek gerekir. Orta Çağ’da fetih, devletlerin kurulması ve meşru bir süreç olarak kabul edilirken; modern dönemde milli devletlerin oluşmasıyla birlikte bir milletin bir başka toprağı ele geçirmesine işgal denir. Bu kavramlar tarihseldir ve bağlamlarına göre değişir. Benzer şekilde, Osmanlı’daki sosyal ilişkileri “sosyal adalet” olarak tanımlamak da zordur; çünkü sosyal adalet kavramı modern bir olgudur. Osmanlı’daki düzen, rıza ve itaat dengesine dayalı, feodal merhamet anlayışıyla yürütülen bir yönetim biçimidir. Devlet, kılıçla itaat ettirdiği kadar, ideolojiyle de rıza oluşturmak zorundadır. “Tanrı’nın yeryüzündeki padişahın gölgesi” dediğiniz zaman ya da Hristiyanlıktaki buna denk düşen ideolojiyi koyduğunuzda; yani “krallara tahtlarını, tacını Tanrı verdi” dediğiniz zaman, sonuç itibarıyla siz o tahta ve taça dokunamıyorsunuz. Bu, bir rıza oluşturuyor. Yani din, o rızayı ve o uzlaşıyı (konsensüsü) sağlıyor. Ama o rızanın dışına çıkar, isyan ederseniz bu sefer tepenize kılıcı yiyorsunuz. O da itaati getiriyor. Yani aslında mevcut devletlerde, devletin varlığını sürdürebilmesi için hem rıza hem de itaat unsurları, yani bir tür cebir olması gerekiyor.
Az önce Erkin arkadaşımızın bahsettiği şiddet konusuna biraz değinmek istiyorum. İfade ettiğiniz gibi devlet aslında bir şiddet tekelidir. Ancak şiddet tekelini ele geçiren kimi yöneticilerin bu gücü kötüye kullanmaları ve yaşanan tarihsel tecrübelerden sonra, modern devlet teorisinde iktidarların sınırlandırılması ve kuvvetler ayrılığı ilkelerinin ön plana çıktığı görülmektedir. 21. yüzyılda çağdaş hükümet sistemleri… Bence burada “kötüye kullanma” gibi kavramlardan ziyade tarihsel sürece uyumlu bir yaklaşım geliştirmek gerek.
Şiddet kullandığınız zaman —örneğin kurucuların, medeniyet getirenlerin, diyelim ki Hz. Muhammed’in kullandığı kılıç— o kılıçla neyi kuruyorsunuz? Ticaretin geliştiği, herkesin alışveriş yapabildiği, yağmanın önüne geçildiği bir toplumu kuruyorsunuz. Bu, haklı şiddettir. Kılıcın ilerici rolü de vardır, gerici rolü de; tarihsel süreçler bunu belirler. Mesela Atatürk’ün Yunan ordusunu denize dökmesi de bir şiddettir ama ilerici bir şiddettir. Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki şiddeti de öyle. Ayarı kaçırdığınız zaman o ayrı mesele tabii.
Stalin’in İvan’a bir eleştirisi var, o çok müthiş. Diyor ki: “Korkunç İvan’ın hatalarından biri, beş büyük Boyar ailesini yok etmemiş olmasıdır.” Eğer onları yok etseydi, karanlık dönem hiçbir şekilde yaşanmazdı. “Madem kral oldun, madem Rus Çarlığını kurdun; o beş büyük beyi ve ailelerini keseceksin ki tarihsel süreç ilerlesin” diyor. Bu, Fatih’in kardeş katli fermanını vermesine benziyor. Yani birtakım feodal bölünmelere ve parçalanmalara izin vermemek… Biz buna “kardeşini katletti, ne zalim adam” diyoruz ama kardeş katli, belki de on binlerce insanın ölümünü önlüyor. Çünkü o kardeşler arasındaki savaşlarda on binler hayatını kaybediyor. Stalin’in orada Eisenstein’ın İvan’ına yaptığı eleştiri tam olarak budur; İvan yeterince şiddetli olamamıştı. Bu, hakikaten tarihsel materyalizm dersi niteliğinde bir görüşme.
Molotov da Hristiyanlığın ilerici rolünü görmek gerektiğini söylüyor. Nasıl İslam’ın ilerici bir rolü varsa, Roma’da da Hristiyanlığın ilerici bir rolü olmuştur. Köleler Hristiyanlığı benimsediler ve Roma İmparatorluğu’na karşı isyan ettiler. Evet, iktidarı ele geçirip kendi devletlerini kuramadılar ama sonuç itibarıyla o ağır zulüm ve yükü zayıflatan, daha sonraki devletlerin zeminini hazırlayan süreçleri ateşlediler.
Türk solunda ilginç bir durum var; imparatorluk geleneğini küçümseme kültürü oluştu. Aklıma Yaşar Kemal’in *İnce Memed* romanı geliyor. Göçebeliği kutsayan… Kemal Tahir bunu çok eleştirir. Kemal Tahir, devletin ana rolünü, olumlu fonksiyonunu vurgular. Kemal Tahir, devletin rolünü anlamada Yaşar Kemal’e göre daha doğru bir noktada duruyor. Ama devleti her zaman kutsamak da yanlıştır; gericileştiği dönemlerde ona ilerici roller yüklemek hatadır. Kemal Tahir, *Devlet Ana* romanında Osmanlı’nın kurucu dönemindeki ilerici rolünü anlatır.
Osmanlı’nın kuruluş dönemi bir kabile kültürüdür, tam kabileden geçiş demesek de zaten büyük ölçüde çözülmüş kabileler söz konusudur. Türklerin kabile toplumundan feodalizme geçişi milattan önce binlerden başlar, milattan sonra binlere kadar iki bin yıllık atılımlar ve gerilemelerle dolu bir süreçtir. Her çözülme, kabile toplumunun tekrar fışkırmasına yol açar. Arkasından gelen her merkezi imparatorluk ise ticaretin ve ekonominin gelişmesini sağlar. İmparatorluklar eşittir ticaretin gelişmesi, ekonominin yükselmesi ve daha az kan dökülmesidir. Feodal bölünmeler ise merkez kaç kuvvetlerin güçlenmesine, haydutluğa ve yağmaya yol açar. O dönemlerde devletin ilerici rolünü anlamak lazım; devlet düşmanı tavırlar tarihsel süreçlerle uyuşmaz.
Her durumda devlete karşı olmak, devletsizliği savunmak insanı ilkelliğe götürür. Anarşiye değil, devletin niteliğine bakmak lazım. Nazi veya faşist devletine karşı olacaksınız. Ya da çürümüş, bitmiş bir Osmanlı veya Bizans… Fatih gelip onu yıkıyor. Veya Osmanlı devleti çürümüş, toplumun üstünde ağır bir yük haline gelmiş ve vatanı savunamaz olmuş; Atatürk ve Türk milleti onu yıkıyor. Abdülhamid zamanındaki hürriyet mücadelesiyle başlayan bir süreç bu.
Sultan Osman veya Fatih ile Abdülhamid’i aynı kefeye koyamazsınız. Fatih ve Osman ilerici roller oynadılar ama Abdülhamid artık tutucuydu. Abdülhamid’de de bir Tanzimat reformculuğu vardı ama bu, feodal sistemi ve kendi iktidarını korumaya çalışan bir reformculuktu. Namık Kemallerle, Genç Osmanlılarla ve İttihat Terakki ile başlayan süreç ise modern devletin ideolojisini ve kurumlarını getirdi.
“Devlet mi toplumu yarattı, toplum mu devleti?” sorusu biraz tavuk-yumurta meselesi gibidir. İkisi de doğrudur. Ancak devlet olmadan sınıflı toplumu ve medeniyeti kuramazsınız; medeniyetin kendisi, ticaretin gelişmesi de devleti oluşturur. Japon, Alman, Türk ve Rus toplumlarında devletin kurucu rolünün daha belirgin olduğunu görüyoruz. Kapitalizmin gelişmesinde de iki model çıkıyor; İngiliz, Fransız ve Amerikan modeli gibi aşağıdan yukarı devrimlerle gelen kapitalizm ve Almanya, Japonya örneğindeki gibi yukarıdan aşağı, devletten gelen kapitalizm. Atatürk ve Kemalist devrimciler de devlet sosyalizmini, yukarıdan aşağıya örgütlenen yapıyı benimsediler.
Merkezi devletin kurucu rolü tarihte çok baskındır. Çin Seddi’ni yapan, sulama kanallarını inşa eden, kervansaraylar kuran bir devlet geleneğinden bahsediyoruz. Diğer toplumlarda ise sivil toplumun, devlet örgütü dışındaki ticaretin ve özel mülkiyetin gelişmesinin, yani aşağıdan yukarı devrimin daha etkin olduğunu görüyoruz.
Programımızın sonuna geldik. Devlet nedir sorusunun cevabını 14. Louis “Devlet benim” diyerek vermişti. Fatih’e de yakışan bir sözdür bu. Katıldığınız için teşekkürler. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile kurucu hükümdarları konuştuk. İyi akşamlar.

