Maden, demir, çivi, çinko, pamuk ve hizmet üretimi gibi bir ülkedeki tüm üretim faaliyetlerine “toplam mecmu üretimi” diyoruz. Bir daire içerisinde gösterdiğimiz bu üretilen değerlerin tamamının bir parasal karşılığı vardır ve ekonomide buna “gayrisafi milli hasıla” denir. Yani bu, bir ülkenin ürettiği değerlerin toplamıdır.
Peki, bu değerleri kim üretir? Emekçiler üretir. Ancak emekçilerin ürettiği değerlerin bir kısmı ücret, maaş veya esnaf-zanaatkâr geliri olarak onlara geri döner. Örneğin, bir fabrikada 50 bin fincan üretildiğini varsayalım. Bunun 20 bin kadarı fabrikadaki işçi ve memurlara ücret veya maaş olarak dağıtılır. Geriye kalan 30 binine ise “artı değer” yani kâr diyoruz. Bu miktar, emekçiye verilmeyen ancak üretilen değerin bir parçasıdır; kâr veya vergi şeklinde tasarruf edilmiş olur. Sermaye sahibinden vergi alsanız bile, o gelir emekçinin ürettiği değerlerle sağlandığı için, alınan vergiler, kâr ve faizler aslında emekçinin ürettiği değerlere el konulmasıdır.
Emekçiye verilen ücret ve maaşlar tüketime gider; yani ekmek, peynir, et almak veya çocuğunun eğitim masrafını karşılamak için harcanır. Tüketilmeyen kısım ise bankaya konur veya tasarrufa dönüşür. Toplamda bir ülkenin ürettiği değerlerin bir kısmı tüketilir, bir kısmı ise tasarruf edilir. Bu tasarruflar (kâr ve vergi dahil) yatırıma yönlenir. Dolayısıyla tasarruf, yatırıma eşittir. Ülke, tüketmediği değerleri tasarruf etmiş olur ve bu tasarruflar yatırıma esas teşkil eder.
Bütün kalkınma modellerinin ortak bir tarafı vardır: İster devletçi, ister sosyalist, isterse kapitalist olsun, hepsi emekçiden alınan artı değerin yatırılmasıyla mümkündür. Vatan Partisi, Türkiye’nin tasarruf oranını %40’a çıkaracağını savunmaktadır. Yani üretilen 100 birimin 60’ı ücret, maaş ve devlet masraflarına giderken, 40’ı fabrika açmak, tarımı desteklemek ve esnafa kaynak sağlamak üzere yatırıma yönlendirilecektir.
Bu durumu bir çiftçi örneğiyle daha iyi anlayabiliriz: Çiftçi, buğdayın bir kısmını tüketir, bir kısmını ise bir sene sonra ekmek için tohumluk olarak ayırır; işte o yatırım odur. Sattığı buğdayın geliriyle gübre veya traktör alması da yatırımdır. Bireysel ekonomilerle milli ekonomi arasındaki benzerlik budur. Bir terzi düşünün; 20 kalfa çalıştırıyor, parasının bir kısmını maaşlara ve tüketime ayırıyor, bir kısmıyla da yeni dikiş makineleri alıyor; o makineler de yatırımdır. Milli ekonomide de tüketmeyip fabrikalara, tarıma ayırdığımız kısım yatırımdır. Büyük iktisatçı Keynes’in de kanıtladığı gibi, tasarruf ettiğimiz değerler yatırıma dönüşür.
Bugün sunulan ekonomik paket ise bir üretim veya yatırım atağı değildir. Devletin bazı harcamalarını kısarak bütçe açıklarını kapatmayı amaçlayan, aksine üretimi ve istihdamı kısıtlayan bir pakettir. Örneğin, “3 yıl devlet yatırımı yapmayacağım” demek, yeni fabrika açmaktan vazgeçmek demektir. Bu durum, ekonominin küçülmesine yol açar; çünkü makineler eskir, yıpranır ve yatırım yapılmazsa üretim kapasitesi düşer. Mehmet Şimşek’in açıkladığı gibi, bu paket sadece mali disiplini sağlamak ve borçları ödemek için devletin giderlerini kısmaya yöneliktir. İstihdamda da emekli olan memur kadar yeni alım yapılacağı söylenerek, nüfus artışına rağmen hizmet ve istihdam kilitlenmektedir.
Peki, neden üretimi artırarak açığı kapatma yolu seçilmiyor? Bunun nedeni, 1980’de Türkiye’ye dayatılan ve Turgut Özal ile özdeşleşen “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programıdır. Bu program, Türkiye’nin gümrüklerini indirip kapılarını dünyaya açarak ucuz ithal malın içeri girmesine sebep olmuştur. Sonuçta Denizli, Bursa, Kayseri ve Gaziantep’teki küçük ve orta boy sanayi iflasla karşılaşmış; yerli üretim yerine Avrupa ve Amerikan malları gelmiştir. İhracat odaklı olduğu iddia edilen bu program, sanayide kullanılan ara mallarını (pamuk, kömür vb.) dışarıdan ucuz ithal etme üzerine kurulmuştur. Ancak bu durum, Türkiye’nin üretimini çökertmiş ve ithalat patlamasına yol açmıştır.
Bu ekonomi iflas etmiştir ve 2016-2017 yıllarında dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da bu modelin sürdürülemez olduğunu itiraf etmiştir. Ancak 2023 seçimleri öncesinde tekrar aynı Turgut Özal modeline, yani dış borçlanmayla çarkı döndürme yöntemine dönülmüştür. Ekonominin çarkını ancak üretim döndürür; dışarıdan gelen parayla çark dönmez, sadece geçici bir süre ayakta kalınır. Bugün uygulanan politikalar, geliri artıran bir üretim ekonomisine değil, tam tersine Türkiye’yi çıkmaza sokan bir programa yöneliktir. Amma tantana yaptın. Daha 60 çuval var. Hadi!
“Bu ağır oldu be teyze.”
“Valla çiftçiye hafif geliyor. Üretici kartla alıyor, hesapta ödüyor, değil mi?”
Köyün en meşhur yeri deyince ben restorana gideceğiz sandım. Buranın dinamik şubeleri meşhur, Turgay Bey. Yani artık her şubenin merkezinde tarım, her çalışanın odağında çiftçimiz var. Peki, akşam yemekte ne var? Denizbank’ta her şey çiftçimizin yüzünü güldürmek için… 20 yılı aşkın süredir gelen desteğimiz, tarımı merkeze alan dinamik şubelerimizle biz Tarımın Bankası Denizbank’ız.
Tam 6 kitap: “Uygarlığın Kökeni Sümerler 1: Tarihte İlk Edebi Eserlerden Seçmeler”, “Uygarlığın Kökeni Sümerler 2: Sümerler’de Günlük Yaşam”, “İnanla’nın Aşkı: Sümer’de İnanç ve Kutsal Evlenme”, “Sümerler’de Tufan”, “Sümerlerde Türkler” ve “Sümer-Türk Kültür Bağları”. Ayrıca “Atatürk ve Sümerler”. Türk-Sümer kültürel yakınlığını ve Atatürk’ün tarihe, arkeolojiye ve Sümerlilerin araştırılmasına verdiği önemi doğrudan aktaran bu seti kaçırmayın.
Şimdi bu paketi açıklarken Sayın Mehmet Şimşek ve Cevdet Yılmaz, bu borç miktarının büyüklüğünü kısmen kapatabileceklerini ve çarkı döndürebileceklerini ifade ettiler. Ama bu finans kapitalistleri olarak bilinen, aslında büyük fonları yöneten ekonomistler bunun geçerli olmadığını ve Mehmet Şimşek’in mutlaka memur ve emekli maaşlarından kesintiye gitmesi gerektiğini ifade etti. Kim mesaj veriyor? Timothy Ash isimli, çok ünlü, sosyal medyayı da aktif kullanan bir ekonomist. Timothy Ash’in tweetinde aynen şöyle diyor: “Memur ve emekli maaşlarında kesinti olmadan Mehmet Şimşek’in tasarruf programı yeterli olmayacaktır.”
Çok doğru söylüyor. Yani şu manada doğru: Teklif ettiği şey yanlış ama Sayın Mehmet Şimşek’in bu programı, memur maaşlarını, işçi ücretlerini ve diğer halk gelirlerini aşağı çekmeden, onların bir kısmına el koymadan yürümez. Şimdi tasarruf nasıl yapılıyor? Üretilen değerler olur; ama siz bu değerlerin bir kısmını ücret ve maaş olarak verirsiniz. Ücret ve maaşları aşağı çekerseniz tasarrufu artırırsınız. O bakımdan Timothy Ash’in söylediği bir matematiksel gerçeklik. Türkiye’nin geldiği bu noktada Ash diyor ki: “Sen tasarrufu artırmak istiyorsan, arabadan, marabadan, memurun kullandığı kalemden, kağıttan kısarak yaparsın ama o devede kulak kalır; binde bir, yüzde bir katkısı olur.”
Ücretleri düşürürsen, maaşları düşürürsen veya enflasyonla bunların bir kısmına el koyarsan… Çünkü enflasyon ne demek? Cebinizdeki paranın erimesi demek. %70 enflasyondan bahsediyorsak, bir yıl içinde cebinizdeki para da %70 erimiş oluyor. Dolayısıyla gelirler de eriyor. Enflasyon aynı zamanda halkın gelirlerine el koymanın, vergi almanın bir yoludur. Timothy Ash işte onu söylüyor: “Tasarruf yapmanın tek çaresi vardır; halk daha az patlıcan alacak, daha az et alacak, daha az peynir alacak, çocuğunu okutmayacak, eğitim ve sağlık giderleri kısılacak.” Yani emekçiye ne kadar az verirsen tasarrufu o kadar artırırsın. Emekçi derken işçiyi, memuru, esnafı, zanaatkârı kastediyorum; çünkü değerleri onlar yaratıyor.
Atatürk de bunu yaptı ama Atatürk, emekçinin gelirlerini belli sınırlarda tutmakla birlikte üretimde patlama yaratarak tekrar emekçiye kazandırdı. Bir terziyi düşünün; bir yılda 10 milyon kazandı. Çocuğuna az harçlık verdi, evine eti az götürdü, artırdığıyla iki dikiş makinesi daha aldı. İki makineyle daha çok üretti, gelirini artırdı; bir sene sonra daha çok et yedi. Dolayısıyla tasarrufu yaptıktan sonra uygulayacağın dağıtım ve bölüşüm politikası çok önemli. O üretimi emekçiye mi dağıtacağım, yoksa sermaye sahiplerine kâr veya bankalara faiz olarak mı vereceğim?
Tasarruf paketinde eleştirilen bir nokta da vergi. Büyük sermaye gruplarına çok ciddi oranda vergi muafiyetleri yapılıyor. Vergilendirmedeki adaletsizlik büyük bir eleştiri konusu. Çok kazancı olandan daha çok almak temel bir vergi prensibidir. Burada alınan verginin nerede değerlendirileceği çok önemli. Eğer aldığınız vergiyi büyük sermaye sahiplerine kredi olarak dağıtırsanız veya arkada kalan dönemlerde olduğu gibi büyük zenginlere aktarırsanız; onlar da bu kazançlarını Londra, New York veya İsviçre bankalarına yatırırlarsa, Türkiye’nin tasarrufu olmuyor. Türkiye’de yatırıma yönelmeyen bu paralar, başka ülkelerin ekonomilerine katkı sağlıyor. Bizim alın terimizle İngiliz, Amerikan veya Alman ekonomisini zengin ediyorsunuz. Türkiye’deki rantiyelerin ve büyük sermaye sahiplerinin Batı bankalarında 500 milyar dolar civarı mevduatı olduğu hesaplanıyor. Yani biz aslında onlara borç veriyoruz.
Devlet, “Ben 3 yıl yatırım yapmayacağım, kamu yatırımlarında %15 tasarrufa gideceğim” diyor. Devleti küçültüyor; üreten devleti, yatırımcı devleti küçültüyor. Milli devletin tasfiyesi mi bu? “Tasfiye” çok ileri bir söz; milli devleti kimse tasfiye edemez. Ama 1980’de Türkiye’ye dayatılan program, milli devletin ekonomik temelini aşındırmaya yönelikti. Tarıma destekleri kaldırarak, gümrükleri indirerek yerli üretime darbe indirdiler.
Bu ekonomi, “Ben sana borç veririm ama Kürdistan’a özerklik verirsen, PKK’nın kurduğu partileri kapatmazsan, Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekersen…” diyerek dayatıldı. Batı’nın Türkiye’ye sunduğu ekonomik program ile Türkiye’nin bölünmesi programı ikiz kardeştir. Dolayısıyla “Ben borç alırım ama siyasi şartlarını kabul etmem” diye bir şey yok. Borçlanma ekonomisi, Türkiye’nin bölünmesi programıyla bir bütündür.
Neden 3 yıl? Dördüncü yıl seçim var ama önemli olan şu: Senin yatırımdan vazgeçmen, üretimi daraltman ve Türkiye’yi o tuzakların içinde çırpınır hale getirmen. Bu, Batı’nın dayattığı bir boyun eğme programıdır. Türkiye’nin çok büyük bir tasarruf ve yatırım kabiliyeti var. 500 milyar dolar zenginlerimizin yabancı bankalardaki parası, 300 milyar dolar da yastık altındaki altınımız… Toplamda 800 milyar dolarlık bir kaynak, bizim emekçilerimizin alın teriyle elde edilmiştir. Mesele, bu kaynağı üretime ve halkın refahına mı yönelteceğimiz, yoksa büyük sermaye sahiplerine mi bırakacağımızdır. Girişimcilerimizin yabancı bankalarda paraları var. Yalnız bizim o büyük zenginlerimizin banka kasalarına kilitlediği ve yabancı ülkelerdeki bankalara yatırdığı tasarruf 850 milyar dolar. Kendi tasarrufları değil; emekçilerden aldıkları, emekçinin yarattığı değerin bir kısmına el koyarak kazandıkları kârlar bunlar. Türkiye’nin muazzam bir tasarruf kabiliyeti var: 850 milyar dolar.
Timothy Ash’in beyanlarından bahsettiniz; “Emekçinin gelirini kesersen tasarruf yapabilirsin” diyor. Bu zaten yapılmış. Emekçinin ürettiği değerlerden el konulan, emekçiye ve memura daha az ücret/maaş verilerek elde edilen 300 milyar dolar altın, 550 milyar dolar da yabancı bankalara yatırılanlar… Emekçi 100 fincan üretiyor, siz bunun 40 tanesini elinden alıp götürüp yabancı bankaya yatırıyorsunuz. Türkiye çok muazzam bir üretme ve tasarruf etme kabiliyetine sahip. Peki, problem ne?
O tasarruf edilen değerler yatırıma yönlendirilmiyor. Yabancı bankaya yatırılıyor; oradan yatırıma gidiyor ama Amerika’nın veya Almanya’nın yatırımı oluyor. Bizim yatırımımız olmuyor ya da bize yüksek faizle kredi olarak geri geliyor. Banka kasalarındaki para da yatırıma gitmiyor, kilitlenip mühürleniyor. Sonuç itibarıyla Türkiye’de üretilen kaynak yatırıma yönlendirilmiyor; banka kasalarında kilitli duruyor. Türkiye’nin, alın terini ve ürettiği değerleri yatırıma yönlendirecek bir iradeye, bir hükümete ihtiyacı var. Üretim devriminin başına geçecek, üretime odaklanacak bir hükümete… Her şey burada düğümleniyor.
Ekonomik boyutta devletin zaaflarından kurtarılması lazım. Türkiye’nin başındaki devlet, kısmen milli olsa da Batı’ya ve finans merkezlerinin para babalarına teslim olduğu için onların çıkarlarına hizmet ediyor. O zaman bu devleti bütün yönleriyle bir milli devlete dönüştürme ve zaaflarından kurtarma programı önümüzde duruyor. Bu da ancak üreticilerin milli hükümetini kurmamızla olur.
(Program akışı ve reklamlar…)
Tasarruf ve yatırım konusuna ek yapalım. Tasarruf edeceğiz, bu tasarrufları yatırıma yönlendireceğiz; böylece daha çok insanı iş sahibi yapıp üretimi artıracağız. Üretim nasıl artar? Çalışarak artar. Ülke bağlamında konuşursak, daha çok insanı istihdam ederek üretimi artırabiliriz. Teknolojiyi sabit tutarsak, insanların emeğini verimli bir şekilde seferber etmeliyiz.
Üretimi artırdığımız zaman evimize daha fazla et, ekmek, peynir götüreceğiz; çocuğumuzu okutabileceğiz, daha kaliteli sağlık hizmeti alacağız. Refah artacak. Tasarruf artarsa, yatırım artarsa sen iş bulursun; işsizsen iş sahibi olursun. Üretilen bu değerler aramızda hakça paylaşılacak, enflasyon düşecek ve Türkiye borçlanma ekonomisinden kurtulacak. Türkiye şu anda iflasa gidiyor. Maliyet enflasyonu da talep enflasyonu da ancak üretim artırılarak giderilebilir. Dolayısıyla bu konu, insanca yaşamamız ve emekli olduğumuzda huzurlu olabilmemiz için uygulanacak bir programdır. Tasarrufu %40’a çıkaracağız, fabrikalar açacağız, tarıma yatırım yapacağız; böylece istihdam ve üretim büyüyecek.
Genel başkan yardımcımız Hakan Topgurlu beni uyardı; “Çok ekonomik düzeyde anlatıyorsun, bunun halkın refahına yansımasını da ekle” dedi. Haklı, çünkü konuştuğumuz konular aslında en sonunda bizim insanca yaşamamıza hizmet ediyor.
Gelelim ikinci konuya; yani dışarıdan gelen sıcak paranın dayatmalarıyla ilgili meseleye… Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis dün Türkiye’yi ziyaret etti. İki lider ortak basın toplantısında pozitif gündeme, siyasi diyaloğa ve güven artırıcı önlemlere yoğunlaştıklarını ifade ettiler. Ancak Yunanistan’daki tehditleri görmeden bu süreci değerlendirmek mümkün mü? “Bahar havası” diyorlar, peki bu nasıl bir bahar?
Dedeağaç’tan başlayıp Selanik, Larissa, Girit’in kuzeyi, Kıbrıs’ın güneyi ve Suriye’nin kuzeyine uzanan Amerikan üslerini gösteren haritaya bakın. Bunun neresinde bahar var? Namlular ve ateş var. Amerika, Yunanistan’ın kıyılarına tanklarını, uçaklarını yığmış. Düğmeye bastıkları an o uçaklar bizi bombalayacak, tanklar üzerimize yürüyecek. Akdeniz’de 1 trilyon dolarlık enerji rezervi var. Amerika, Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya getirip oraya yerleşiyor. Ege’de bir kıyamet koptuğunda karşımızdaki güç Yunanistan değil, Amerika olacak. Türk-Yunan savaşı olmaz; olsa olsa Türkiye-Amerika savaşı olur.
Vatan Partisi iktidarda olsa ne yapardı? Biz de görüşmeler yapıyoruz ama şeffaf bir dille şunu söyleriz: “Seninle görüşüyoruz ama bu tanklar, uçaklar nedir? Amerika’yı bölgeye getirip yerleştirmen Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorundur.” İncirlik ve Kürecik’teki üslere de karşıyız ancak Yunanistan’daki yığınakla karşılaştırılamayacak kadar farklı bir boyuttalar. Yunanistan’a şunu anlatmalıyız: Bu sana pahalıya mal olur. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İzmir’e çıktın, Polatlı’ya kadar geldin, sonuç ne oldu? Akdeniz’den kovuldun. Üstelik o savaşı başlatan kendi başbakanlarını, savunma bakanlarını ve generallerini yargılayıp kurşuna dizdin. Türkiye’ye saldırdığın zaman senin yöneticilerin sonun eninde sonunda kurşuna diziliyor. Bunu kibar bir dille, onlara üzmeden anlatmamız lazım. Ama niye bu kadar pahalıya mal edelim aramızdaki ilişkileri? Gel Amerika’yı bir kenara bırakalım, seninle Ege Denizi’nin ortasından bir hat çekelim. Orası artık bir Adalar Denizi olsun. Yani o adalar bile Anadolu’nun bir uzantısıdır. Zamanında savaşlarda sana hediye olarak verilmiş olabilir, hadi onun hesabını sormayalım. Ama buradaki deniz statüsü farklıdır; diğer denizlere benzemez. Çok sayıda ada olduğu için adaların etrafındaki karasuları, münhasır ekonomik bölge falan diye hesaplar yaparsan, ben Ege’de ayağımı sokacak yer bulamam. Onun için biraz hakikatperver olalım, karşılıklı saygı içinde kalalım. Hukukumuza ve menfaatlerimize saygı gösterirsek kârlı çıkarız. Buranın trilyon dolarlık rezervi varmış; gel bunları beraber çıkartalım, denizin altından hakça paylaşalım.
Bakın, Yunanistan’a söylenecek şudur: Sen bu denizin altındaki enerjiyi, petrolü Amerika ile paylaşırsan sana bir kemik atar. Benimle, Türkiye ile paylaşırsan kardeşçe paylaşırsın. Amerika ile paylaşırsan iki kemik atar, benimle paylaşırsan gerçek bir kardeşlik olur ve herkes daha kârlı çıkar.
Ziyaret öncesi Sayın Cumhurbaşkanı, Yunan basınına geniş bir mülakat verdi ve orada Amerika’ya bir çağrı yaparak “Amerika, Yunanistan ile Türkiye arasındaki dengeyi korumalı” dedi. Geçen günlerde eski Amerika Büyükelçisi Murat Mercan da benzer bir ifadeyle Amerika’nın Türkiye’den vazgeçmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla Yunanistan ile aramızda bir dengesizlik olsa da zamanla kurulacağını söyledi.
Sayın Cumhurbaşkanımızın bu sözleri yanlış. “Amerika, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi korumalı” demek; “Ona verdiği uçak kadar bana da vermeli” demektir. Yani “Birbirimizi yiyelim ama dengede kalalım” demek, sorun bu değil ki. Amerika’ya söylenecek şey; “Sayın Amerika, burada ne işin var arkadaş?” demektir. Diplomaside bu dil yumuşatılabilir ama özü budur. Biz Yunanistan ve Rum halkıyla yüzyıllardır beraber yaşamışız; bırak biz burada kardeşçe yaşayalım. Sen gelip bu denizlerin altına elini sokup bizim petrolümüzü almaya kalkma. Yoksa “İkinize de silah vereyim, birbirinizi boğun” mantığıyla hareket etmek, söylenecek söz değildir.
İşte yine aynı yere dönüyoruz; Amerika’yı sorgulamıyoruz. Akdeniz Akdenizlilerindir, Ege Denizi Türk ve Yunan denizidir ve ortadan bölünmelidir. İki sene önce Cumhurbaşkanı Dedeağaç’taki Amerikan varlığına tepki göstermişti ama son iki senedir ekonomik krizin yoğunlaşmasıyla hem oradaki varlık konuşulmaz oldu hem de Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri durma seviyesine geldi. Bunu ekonomik buhranla ve dışarıdaki kredi arayışıyla birleştirebiliriz.
2023 seçimlerinden önce Tayyip Erdoğan yönetimi Batı’ya ve Amerika’ya meyletti. İsrail politikalarında bazı olumlu değişiklikler olsa da ekonomide gelinen çıkmazı dünya finans merkezlerinin inayetiyle çözme çizgisine girdi. O çizgiye girince de Yeniden Refah Partisi’ni, HÜDAPAR’ı koluna taktı. Şimdi ise Cumhuriyet Halk Partisi ile bir “yumuşama” süreci yürütülüyor. Sayın Cumhurbaşkanımız maalesef bu tertibin içinde.
Burada bir seçenek daha var: CHP’yi PKK ve FETÖ’den koparmak. CHP ile AK Parti ilişkileri iyileşsin ama neden iyileşsin? Amerika’nın Türkiye’deki hegemonyasını tazeleyecek bir koalisyon için mi, yoksa CHP’yi FETÖ ve PKK’dan kurtarıp Türkiye’nin safına çekmek için mi? Şu anda Sayın Tayyip Erdoğan’ın CHP’yi bu örgütlerden kurtarma diye bir siyaset izlemediği gözüküyor. İzleseydi Ege’deki politikası, ekonomi politikası ve Rusya ile ilişkileri de farklı olurdu.
AK Parti ve CHP genel başkanları arasındaki görüşmeler, bir bakıma Amerika’nın nezareti altında yürütülüyor. Görüşmede Namık Tan var; Amerika’ya çok sıkı bağları olan, Türkiye’den çok Amerika’nın memuru gibi hareket eden bir şahıs. CHP’de hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen, genel başkan yanına onu alıyor. Sayın Genel Başkan, “Ben senin gözetimin altında, senin tarafında bu görüşmeyi yapıyorum” mesajı veriyor Amerika’ya.
Sayın Yaşar Güler’in Milli Savunma Bakanlığı’ndaki açıklaması çok önemli: “ABD’nin DEAŞ ile mücadelede PYD-YPG güçlerini desteklediğini belirtiyor, biz ise terör örgütü olarak görüyoruz. Eğer kardeşim siz burada bizler gibi yüzlerce yıl kalacaksanız sorun yok; fakat terör örgütü de bilmeli ki ABD bir gece ansızın gidebilir.” Bu, Türkiye’nin geldiği yerin önemli bir tanımıdır; Amerika burada kalıcı değildir ve terör örgütlerine “Sizi koruyacak Amerika yarın yok” ihtarıdır. PKK’ya da buradan söyleyelim: Elindeki Amerikan silahlarını at ve teslim ol; senin önünde ya hendeklere gömülmek ya da Türkiye’nin eşit bir vatandaşı olarak insanca yaşamak var.
Amerika’nın dışa saldırgan politikaları iflas etti. Artık dünya karşısında Çin, Rusya, Türkiye, İran ve BRICS ülkeleri gibi baş edebilecek güçler var. Amerika’nın dünyaya “efendi” olma iddiaları yerle bir oldu. ABD Genelkurmayı’nın savaş oyunları da bir savaşta Amerika’nın yenileceğini tespit ediyor. Yenileceği bir savaşa girmeyeceğine göre Amerika’nın önünde tek seçenek var: Kendi kıtasına çekilmek, iç problemlerini çözmek ve kurucu demokratik değerlerine dönmek.
Tayyip Erdoğan hükümeti Amerika’ya boyun eğiyor olabilir ama yarının Türk hükümeti Amerika’ya meydan okuyacaktır. NATO’cu politika sürdürülemez çünkü bize bölünmeyi dayatıyorlar. Hepsi İsveç’in, Finlandiya’nın NATO’ya girmesine oy verebilir ama yarın Türkiye NATO’dan çıkacak. Buradan ilan ediyorum; Kürecik ve İncirlik üslerine Türk Silahlı Kuvvetleri tam olarak el koyacak ve Amerikalı askeri personel ülkelerine dönecek. Türkiye, bağımsız, milli ve üretici bir ekonomi sürecine kaçınılmaz olarak girecektir. Üreten millet, güçlü devlet. Efendim, yine bu konuyla alakalı olduğunu düşünüyorum. 9. Yargı Paketi’ndeki bir düzenleme tartışılıyor: “Etki Ajanlığı” konusu. Devletin yararına olmayan faaliyetlerde bulunan ya da araştırmalar yapıp bunları raporlaştıran kişilere hapis cezası öngören bir düzenleme planlanıyor. Bu konu, etki ajanlığı kapsamına herkesin dahil edilebileceği endişesiyle çok tartışılıyor. Siz böyle bir düzenlemeyi gerekli görüyor musunuz?
Biz, bu konuda arkadaşlarımızı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderdik ve önerilerimizi sunduk. Çeşitli sivil toplum kuruluşları —yani “Non-Governmental Organization” dedikleri NGO’lar vesaire— ile LGBT gibi kuruluşların dışarıdan para almalarını cezai yaptırıma tabi tutan önerilerimizi hem kamuoyuna açıkladık hem de Meclis’e sunduk. Sendikalar, kitle örgütleri, LGBT örgütleri; bunlar yabancı fonlardan paralar alıyorlar ve bu durum kendi bütçelerinde zaten görünüyor. Bir de masanın altından, el altından gizlice ceplerine konanlar var; onlar da olmazsa olmaz zaten. Bir de resmen ilan edilen Avrupa ve Amerika fonları var; bunları görüyoruz. “Parayı veren düdüğü çalar.” Kimden para alırsan onun kılıcını sallarsın; bizim atasözlerimiz binlerce yıllık hakikatlerden süzülmüştür. Dolayısıyla bunların cezai yaptırıma tabi tutulması son derece yerindedir. “Etki ajanı” kavramının ceza hukuku açısından ne kadar elverişli olduğu tartışılabilir ancak şunun tartışılmaması gerekir: Türkiye’de bazı kurumlar, örgütler ya da şahıslar, yabancı emperyalist devletlerin çıkarlarını sağlamak, onlara istihbarat temin etmek veya maddi menfaat elde etmek için çalışıyorlarsa, bunun cezai yaptırıma tabi tutulması gerekir. Vatan Partisi olarak bu konuyu yıllar öncesinden gündeme getirdik ve kanun önerilerimizi sunduk. Tabii burada çok duyarlı olmak, haksız yere kimsenin suçlanmaması için dikkatli formülasyonlar üretmek lazım.
Öte yandan, “raportörlük” adı altında yapılan işlerin çok yaygınlaştığını görüyorum. Bazı raporlar hazırlanıp büyükelçiliklere veriliyor. Sayfası 100 dolara, hatta daha küçük paralara açık kaynaklardan derlenen raporlar bunlar. Deva Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Metin Gürcan da büyükelçiliklere düzenli olarak rapor verdiği gerekçesiyle otoparkta zarfla para alırken tutuklanmıştı. Alman İstihbarat Teşkilatı’nın kurduğu enstitülerde birtakım isimleri istihdam ettiler, onlara yüksek maaşlar ödediler; bu insanlar o paralarla evler aldılar. Hamburg Enstitüsü’ndeki görevleri ve yapılan ihanetleri biliyoruz. Maalesef bizim eski arkadaşlarımızdan biri de o tuzağa sürüklendi.
İç politikadaki hareketliliğe ve partiler arası ziyaretlere gelince; Sayın Özgür Özel ile Sayın Cumhurbaşkanı’nın görüşmesi ve anayasa yapım süreci kapsamında devam eden temaslar gündemde. Bugün Sayın Numan Kurtulmuş, Sayın Devlet Bahçeli’yi Meclis’teki makamında ziyaret etti. Bu genel havayı ve “Vatan Partisi’nde bir yumuşama var mı?” sorusunu nasıl yorumladığıma gelirsek; Türkiye’nin önünde bir “yumuşama” değil, kara kış gibi zorluklar var. Ekonomi ve güvenlik alanlarında sorunlar devam ediyor. Amerika’nın namluları Ege’de bize baktığı, Amerikan üsleri çevremizi sardığı sürece nasıl bir yumuşama olabilir?
Bunun bir de iç uzantıları var. Seçimden sonra Güneydoğu’da PKK’nın otorite alanları oluştu. Devletimiz, bölücü örgütlere siyasi faaliyet hakkı tanıdığında vatandaş da “devlet kararsız” diye düşünüyor. Türkiye’nin içinde, Van’da gördüğümüz gibi kalkışmalar, terör hareketleri başladığı zaman; Amerika’nın o bölgeye yığdığı tankları ve uçakları kullanıp kullanmama kararı gündeme gelecektir. 15-16 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı veya iç çatışma derinleşseydi, Amerika Birleşik Devletleri “demokrasi” adına Türkiye’ye askerini sokacaktı. Biz koca Türk devleti olarak, bizi bölmek isteyen, Mehmetçiğimizi şehit eden, yollarımıza mayın döşeyen bir örgüte siyasi mevki sunduk; bunun sonuçları olacaktır. 1 Mayıs’ta Taksim’de barikatları zorlayan zihniyet, polise tekme atanlar, Van’daki mazbata olayındaki şiddet eğilimi… Tüm bunlar bir psikolojik ortamın sonucudur. Dolayısıyla Türkiye’nin önünde ne ekonomide ne güvenlikte bir yumuşama havası söz konusudur; bu sadece uydurulan bir algı operasyonudur. “Yumuşama” bir safsatadır; gerçeklikten kopuk bir hayaldir. Yapılmak istenen, Türkiye’nin milli kuvvetlerinin vatanlarını savunma ve üretim ekonomisi kurma iradesini uyuşturmaktır. Türkiye çetin bir döneme giriyor. Şehit cenazelerinin geldiği bir ortamda kim yumuşama nutku atabilir?
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, grup toplantısında Sinan Ateş cinayetiyle ilgili emniyet içerisindeki operasyonlara değindi ve “Hedef MHP, AK Parti ve Cumhur İttifakı’dır” dedi. Sinan Ateş olayı, bir suikast soruşturmasından öte, doğrudan MHP’yi yalnızlaştırmaya, AK Parti ile arasını açmaya ve AK Parti’yi CHP’nin partneri yapmaya yönelik bir tertibin parçasıdır. Bundan önce Meral Akşener önderliğinde MHP’den bir grup kopartılması operasyonu da bir Amerika tertibiydi. Bugün de Cumhur İttifakı’na karşı yeni bir tertip yürütülüyor. Avrupa Parlamentosu’nun Ülkücü Hareketi terör listesine ekleme önerisi de hepsiyle bağlantılıdır.
Anayasa tartışmalarına gelecek olursak; mevcut anayasada “ilk dört madde değiştirilemez” hükmü olduğu için bu anayasaya göre yeni bir anayasa yapılamaz, ancak değişiklik yapılabilir. Türkiye’nin köklü bir üretim devrimine ve güçlü bir devlet yapısına ihtiyacı vardır; bu da kendi anayasasını getirecektir. Önümüzdeki süreçte şartlar olgunlaştığında bunu göreceğiz.
Son olarak, değerli ağabeyimiz Servet Bora’yı kaybettik. Eski Yozgat senatörü ve uzun süre Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş, hukukçu, halk adamı ve Ergenekon davasının kahraman avukatlarından biriydi. Türk milliyetçiliğini aydınlanmacılık ve laiklikle harmanlamış, devrimci kimliğiyle örnek bir insandı. Kendisini saygıyla anıyoruz. Atatürk Devrimi’nin o milli devrimci programı; Namık Kemaller’den gelen, Talat Paşa, Enver Paşalar ve Mustafa Kemal Paşa gibi o davanın seçkin önderlerinden biri de yaşadığımız dönemde Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcılığı yapan, Sami Çavuş’un oğlu Servet Bora ağabeyimizdi. Türk milliyetçiliğinin seçkin bir entelektüeli, dava ve eylem adamı olan Servet Bora’yı saygıyla anıyoruz.
Birkaç gün önce Akif Yılmaz’ı kaybettik. O, 1970’teki meşhur 15-16 Haziran İşçi Hareketi’nin önderlerinden biriydi. 15-16 Haziran’ın ruhuna çok yakışan, tam bir eylem adamı ve pehlivandı; aynı zamanda güreşçiydi. Partimizde Merkez Karar Kurulu üyeliği ve İstanbul İl Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1989 bahar eylemlerinde işçi sınıfının önderlerinden, belediye işçisi ve DİSK bölge temsilcisiydi. Hayatı işçi sınıfıydı; yani işçi sınıfıyla yatar, işçi sınıfıyla kalkardı. İyi bir partiliydi; parti davasına bağlılığı, yoldaşlık ve arkadaşlık ilişkileri olağanüstüydü. Raciye, Uğur ve Recep başta olmak üzere bütün çocuklarını ve torunlarını çok iyi yetiştirdi. Aynı zamanda partimizin öğretmenlerindendi; eğitimlerde sınıf davasını ve işçi sorunlarını çok iyi anlatan, kavratan bir arkadaşımızdı. Güçlü bir karakter, çok iyi bir mücadele ve eylem adamı olan bu değerli emekçimizi kaybettik. Soner Polat komutanımızla yan yana çekilmiş fotoğraflarını gördüm; bir işçi önderiyle bir amiralimizin Vatan Partisi önderliğinde birleşmesini gösteren çok güzel bir kare. Akif arkadaşımızı Çorum’da vatan toprağına emanet ettik. Hüseyin Karanlık ve diğer liderlerimiz cenazesine katıldılar. Kucağı ve sofrası bütün insanlara açık olan bu değerli arkadaşımızı saygıyla anıyoruz.
Dün de öğretmenlerimden biri olan Ayten Gökçer’i kaybettik. Ben Devlet Tiyatrosu’nda yetiştim. İlkokuldan ortaokula, liseye kadar Zehra Sunar gibi çok kaliteli öğretmenlerim olsa da asıl öğretmenim Devlet Tiyatrosu’dur. 7-8 yaşından itibaren annem bizi sürekli oraya götürürdü. 1950’li ve 60’lı yıllarda Devlet Tiyatrosu’nda görmediğim tek bir eser yoktur. Cüneyt Gökçer, Ayten Gökçer, Şahap Akalın, Yıldız Kenter ve o “Yıldız Kadro”nun hepsi benim öğretmenimdir. Bana fedakârlığı, cesareti, kahramanlığı, zorbalığa karşı mücadele ruhunu ve kalleşliğe karşı dik durmayı onlar öğretti. Türkçesi çok güzel olan, çok güzel şarkı söyleyen ve Cumhuriyet değerlerine bağlılığı aşılayan bu değerli sanatçımızı, öğretmenimi saygıyla anıyorum. Milletimizin başı sağ olsun; Ayten Gökçer, milletimizin bir sanat kahramanıdır.
Haftanın kitabına gelecek olursak; Say Yayınları’ndan çıkan, Jean-Paul Roux’nun “Orta Asya Tarih ve Uygarlığı” kitabını öneriyorum. Lale Aslan tarafından çevrilen bu eser, çok farklı bir Orta Asya tarihidir. Roux’yu okurken kendinizi bir Saka çadırında, bir Hun otağında ya da bir Göktürk cengaverinin atının üzerinde hissedebilirsiniz. Soğuk ve kuru bir tarih anlatımı değil; o coğrafyanın ruhunu, onuru, inadı ve kahramanlığı yaşatan bir kitap. Türk, Moğol ve Orta Asya kültürünü, erdemlerini öğrenmek isteyen herkese tavsiye ediyorum.
Müzik olarak da Ege’den, Adile Kurt Karatepe’nin seslendirdiği “Deniz Üstü Köpürür” türküsünü seçtik. Kendisi Elazığ ve Keban türkülerini de çok güzel yorumlar. Programımızı bu güzel Ege türküsüyle noktalıyor, bir sonraki yayında görüşmek üzere diyorum.
Son olarak dünyamıza yeni katılan evlatlarımızı selamlıyoruz. Güneş doğdu; Beyhan’ın güneşi dünyamıza geldi, hoş geldin Güneş! Bir de Ebru ve genel saymanımız Yıldırım’ın oğlu Demir geldi. Demir ve Güneş, Türkiye’mizin geleceğini yaratacaklar. Analı babalı büyüsünler, tebrik ediyoruz. Görüşmek üzere, iyi akşamlar.

