Karşılıksız emeğe saygımız var. Hepimizin bu emekleri paylaşacağı bir döneme girdik. Ramazan ayının bende yarattığı duygular, bütün Türk milletinin ve inananların ortak duygularıdır. Fakat televizyonları açtığım zaman şunu görüyorum: Ramazan sanki nefsin kontrol edildiği, dizginlendiği bir ay değil de yeme içme ayı gibi algılanıyor. Mısır Çarşısı’na gidiliyor; pastırma, helva, baklava… Ramazan, pastırma ve baklava demek değildir. Ramazan, insanın nefsini yendiği, ona teslim olmadığı aydır. İnsanı hayvandan ayıran felsefenin ve duyguların yoğunlaştığı, oruç tutarak nefsimizi terbiye ettiğimiz, bencillikten ve çıkarcılıktan arındığımız bir aydır. Ramazan’ın bize verdiği mesaj esas itibarıyla budur.
Ancak televizyonlara baktığınızda, akşam iftar sofralarının sanki bal börek yemek için hazırlandığını görüyorsunuz. Oruç, akşamki ziyafetlere hazırlık gibi sunuluyor. Doktorlar ekranlarda “çok yediğiniz zaman patlamayın” diye tavsiyeler veriyor. Böyle bir Ramazan olabilir mi? Maalesef özel çıkar felsefesini yücelten sistem, Ramazan’ı da kendine benzetmeye çalışıyor; topluma bencil ve çıkarcı bir Ramazan imgesi veriliyor. Oysa Ramazan; paylaşma, fedakârlık, yardım ve dayanışma ayıdır. Nefsinize teslim olduğunuzda hayvani bir çıkarcılığa düşersiniz, “kurtlar sofrasında” olursunuz. Ancak nefsinizi terbiye ettiğinizde, hayatınızı buğdayı eken, onu öğüten, ekmeği yapan ve soframıza getiren emekçilere borçlu olduğunuzu fark edersiniz. Kamil insan, başkaları sayesinde yaşadığının bilincindedir.
Pir Sultan Abdal’dan Yunus Emre’ye, Hacı Bektaş Veli’den Mevlana’ya kadar uzanan büyük geleneklerimizde yardımlaşma esastır: “Bir elin verdiğini diğer el görmez.” Edebiyatımızda “gül alırlar, gül satarlar” ifadesiyle anlatılan şey menfaat değil, güzelliklerin değiş tokuşudur. Bizim kültürümüzde bencillik ve bireycilik her zaman mahkûm edilmiştir. Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’deki “üryan olmak”, insanın bencilliğinden arınmasıdır. Ramazan da bu arınmanın ayıdır; sofraya baklava fiyatı yazmak veya iftarda sofraya hücum etmek değildir. İftardan sonra dizginleri bırakıp sofraya hücum etmek, orucun nefis terbiyesi ilkesine aykırıdır. Lüks otellerde, oruç tutmayanların da katıldığı o ballı börekli ziyafetler, Ramazan’ın özüne terstir. Ayrıca ibadetin, özellikle orucun gösteriş için yapılması İslam inancına tamamen aykırıdır.
Ramazan, bu paylaşma ve iyilik felsefesinin hikâyelerle, fıkralarla ve beyanlarla anlatılması gereken aydır. Bu sene Ramazan seçime denk geldi. Adaylar meydanlarda vaatler açıklıyor; ancak vaatlerin ölçüsünü kaçıran yalan söylemeye başlıyor. Ramazan bir tövbe ayıdır; bu vesileyle ülkenin gerçeklerine sırt çeviren ve çıkar peşinde koşan Atlantikçi parti liderlerini tövbe etmeye çağırıyorum.
Siyasilerin, ibadet ederken kameraları çağırması veya cenaze namazlarında protokol düzeni kurması yanlıştır. Cenazede devlet büyüğü, general veya müdür yoktur; orada sadece cemaat vardır ve herkes eşittir. İnsanları itip kakarak ön safa geçmeye çalışmak Müslümanlığa yakışmaz. Müslümanlık bizi eşitler. Hatta Hz. Peygamber’den bahsederken “Abduhu ve Resulü” deriz; yani o da Allah’ın kuludur. Bu “kul” kavramı, herkesin Allah katında eşit olduğunu vurgular. Ne yazık ki bu eşitlik mesajı, bazı dualardan ve anlayışlardan sansürlenmektedir.
Turan Bey, iftar menüleri hakkında bir not paylaşmış; tam bir şatafat ve israf örneği. Kişi başı 4 bin TL’den başlayan iftar menüleri, bir emekçinin yarım aylık maaşına denk geliyor. Bu, İslamiyet’in istismar edildiğinin ve toplumdaki sınıfsal tahakkümün bir göstergesidir. Eskiden zeytinle, hurmayla oruç açılırdı; bu hem tevazuyu hem de eşitliği simgelerdi. Şimdi ise adını bile bilmediğimiz lüks yemeklerle israf yarışına giriliyor.
(Katılımcı): Öncelikle davetiniz için teşekkür ederim. Ramazan ayı, Kur’an-ı Kerim’in indirildiği aydır; dolayısıyla Kur’an ayı olarak anılmalıdır. Onu anlayarak okumak, insana eşitliği, haksızlığa karşı durmayı ve mazlumun yanında olmayı öğretir. Peygamberimiz için Kur’an’da “De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim” denilmektedir. Maalesef “kulu ve resulüdür” kavramını birçok yerden çıkardılar ve Kur’an’ı anlamamızı istemeyen bir kesim türedi. Peygamber Efendimiz, “Zenginlerin çağrıldığı, fakirlerin davet edilmediği yemek, iftarların en hayırsız olanıdır” buyurmuştur. O ne sevimsiz bir manzaradır. Birincisi; bu konuya temas ettiğiniz için hakikaten çok sevindim. Cenaze namazları… Ben cami imamı iken bu durumdan çok rahatsız oluyordum. Siz tabii daha iyi bilirsiniz; birisi vefat ettiğinde köylü, ahali toplanır; cenaze evine yemek götürülürdü. Cenaze sahiplerinin yükü hafifletilir, acıları paylaşılırdı. Çünkü atalarımız “Acılar paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça büyür” demişlerdir. Biz şimdi ne yapıyoruz? Cenaze evinden çıkan yemeği konuşuyoruz. “Acaba bugün bize etli pilav verecek mi?” vesaire… Toplumsal anlamda bir ahlak erozyonuna uğramış durumdayız. Bu konuya dokunduğunuz için teşekkür ederim. Keşke protokolle sınırlı kalsa.
Sayın Genel Başkan, Fransız *Libération* gazetesi sol bir dergi olarak tanınıyor; evet, liberal solun bir kolu. Bu karikatürist, genelde İslam karşıtı çizgileriyle tanınan birisi. Gazze’de Ramazan ayını konu alan bir karikatür yayımladılar. Fransızca bilen arkadaşlarımızdan çevirmesini rica ettik; “Gazze’de Ramazan” diyor. Önde fare koşuyor, arkasında bir adam onu kovalıyor. Kadının konuşma balonunda ise “Şimdi değil, akşamı bekliyor” yazıyor. Yani iftar zamanını kastederek “Fareleri yeme, akşam yersin” demek istiyor. İsrail’in bombardımanı altında aç kalan insanlarla alay eden bir terbiyesizlik. Maalesef bu gazetede ve Fransa’daki pek çok karikatürcüde bu terbiyesizliklere sık sık rastlıyoruz. Bunlar kendilerini aşağılamış oluyorlar. Hiç kimse İslam’ın değerlerine dil uzatarak boyunu uzatamaz, İslam’ın değerlerini küçültemez.
Ancak burada başka bir şey var: Bunlar Gazze’den öyle bir sopa yediler ki İsrail’in bütün yaldızları, sırmaları döküldü. “İsrail yenilmez” efsanesini Gazze halkı yerle bir etti. Şimdi İsrail’in boynu bükük, ordusu bölünüyor, hükümetin ömrü tartışılıyor. Tabii emperyalist dünyanın, yani İsrail ve Amerika eksenli medyanın Gazze halkına karşı bir kini var; bu kini karikatürlerine dökmüşler. Ancak bu kin, kahraman Gazze halkının itibarına en ufak bir zarar veremez. Amerika ve İsrail, bir avuç toprak parçasını onlardan alamadı. 5-6 gün önce Hamas yetkilileri buradaydı, beni ziyaret ettiler. Onlar hakikaten bütün dünyayı hizaya getirdi. Dostlarını umutlu hale getirdiler; Filistin halkının dostları bile bu denli yüce bir kahramanlığı beklemiyordu. Şimdi düşman bile hizaya geldi; Amerika’nın bile boynu bükük, İsrail parçalanıyor. Dolayısıyla bu karikatürün sebebi, Filistin ve Gazze kahramanlığının onlara verdiği acıdır. Bu acının altında terbiyelerini kaybetmişler.
Diyanet İşleri Başkanlığının son dönemde yayımladığı cuma hutbelerinde Çin’i hedef alan açıklamalar yapılıyor. Özellikle Doğu Türkistan’da zulüm yaşandığı ifadeleri ekleniyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?
Bakın, Çin Halk Cumhuriyeti bugün İslam dünyasının yanında yer alan, Filistin’i en güçlü şekilde destekleyen ülkelerden biri. Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu hutbelerini gidin Hamas’a, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, Gazze halkına veya İslam dünyasının herhangi bir yerinde okuyun; hiçbiri hoş karşılamayacaktır. Bugün İslam dünyasının bağımsızlığının, egemenliğinin yanında olan ülkelerin başında Çin, Rusya ve İran geliyor. Ben bunu üzüntüyle karşılıyorum çünkü değer verdiğim bir kurum ve insanlar var orada. İslam’ın dostu olan ülkelere vurmanın bir alemi yok.
1977 yılından bu yana 6-7 kez Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne gittim. En son 2019’da ziyaret ettim ve yalnız değildim; AK Parti’den, Cumhuriyet Halk Partisi’nden ve MHP’den arkadaşlarımız da vardı. Urumçi’de, Kaşgar’da camilere gittik. Tamir edilmiş, özgürce ibadet edilen camileri ve çağ atlayan bir toplumu gördük. Afganistan’la, diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırın; oradaki Uygurların, Kazakların, Tatarların refah içinde yaşadığını görürsünüz. Bu hutbe, İslam dünyasının duygularını yansıtmıyor. Endonezya’dan Mısır’a, Suriye’den Filistin’e kadar hiçbir yerde bu hutbeyi dinletemezsiniz; “Amerika ve İsrail’in hizmetinde misiniz?” diye sorarlar.
Kaldı ki “Türkistan İslam Partisi” adını taşıyan örgüt, Birleşmiş Milletler ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Mehmetçiğe kurşun sıkan, Fırat Kalkanı Harekatı’nda askerlerimizi şehit eden bu örgütü kollayan hutbeler kabul edilemez. Diyanet’in bu tutumunun, hükümetin Amerika ve İsrail ile uyumlu çizgiye girmesinden kaynaklandığı kanısındayım. Amerika’nın gizli bütçelerinden kaynak sağlanan bir örgütü, Diyanet İşleri Başkanlığımızın övmesi çok acıdır.
Ben Hamas liderleriyle görüştüm. Diyanet İşleri Başkanımız da onlarla görüşsün, Çin’in İslam’a zulüm yaptığını söylesin; bakalım ne cevap alacak? 1949’dan beri Çin Halk Cumhuriyeti, dünya Müslümanlarının yanında yer alan siyasetler izlemiştir. İran’da katıldığım Filistin’le dayanışma toplantılarında Çin temsilcilerini gördüm ama bir tane bile Amerikalı veya İsrailli temsilci görmedim. Çin ve Rusya’nın desteği olmadan Filistin davasının başarıya ulaşmayacağını herkes biliyor.
Kilise saldırısı sonrası gözaltı listesine baktığımızda, Türkiye’ye sızan terör bağlantılı isimlerin olduğunu görüyoruz. İki yıl önce bir Çinli kızın kaçırılıp öldürülmesi olayında da benzer yapılar vardı. O dönemde Washington merkezli ekibe dikkat çekilmişti. Şimdi ise kilise saldırısında Uygur kökenli terör bağlantılı şahısların kullanılması, devletin iç güvenlik zafiyetini gösteriyor. Bu kişilere Türk pasaportu verilmesi ve üstelik bu şahısların Diyanet’in protokol listelerinde ağırlanması büyük bir sorundur.
Hükümet, Diyanet üzerinden “Doğu Türkistan’ı özgürleştirme” söylemini pompalarak aslında sadece Amerikan politikalarına hizmet ediyor. Bugünkü dünya dengelerinde Çin’i karşımıza almak, Türkiye’nin güvenliğine de zarar verir. Türkiye’nin Suriye, Irak, İran, Rusya, Azerbaycan ve Türk Cumhuriyetleriyle; Çin’le beraber olması gerekir. 7 Ekim’den sonra “İnsanlık Cephesi” inşa etmemiz gerektiğini söylemiştim. Ancak hükümet, cepheyi daraltan ve Hamas’ın arkasındaki kuvveti dağıtan bir çizgi izliyor. Bu durum, Amerika ve İsrail ile uyumlu bir çizgiye girmenin kaçınılmaz bir sonucudur. Ve oraya 50-60 ülkeden çok üst düzey insanlar geldi. Ben oradaki başkonuşmacılardan biriydim. Hatta konuşmamı böyle bir sahnede gösterebilirler; yani Tahran’da yapılan konferansta. Orada şunu belirttim: Dedim ki, yalnız Araplarla, yalnız Müslümanlarla Filistin davasını zafere ulaştırmak mümkün değil. Bugünkü dünya dengelerine baktığımız zaman emperyalizme karşı olan, Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı olan bütün ülkeleri yanımıza almamız lazım. Bu, en çok alkış alan ve herkesin desteklediği bir konuşmaydı; 13 İran basın kuruluşu benimle röportaj yaptı. Orada, İran kamuoyunun en çok desteklediği ve alkışladığı konuşmayı yaptım. Bunu ben kendim söylemiyorum, İran devlet yöneticilerinin bana söylediği bir gerçek.
Sebebi ne? Ben orada “Yalnız Müslümanlarla, yalnız Araplarla bu dava başarıya ulaşır” demedim. Evet, Müslümanlar ve Araplar bu cephenin önemli bir gücüdür; ama aynı zamanda dünyanın dengeleri var. Bunu en fazla da savaşın ön cephesindekiler görüyor. Çünkü savaşıyorlar. Yani ben Çin’den, Rusya’dan vazgeçersem bu savaşı nasıl kazanacaklar? Sürekli şehit mi verecekler? Onlar savaştığı için durumu görüyorlar; ancak buradan tuzu kuru olanlar, Filistin adına bu tür iddialarda bulunuyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bunu hiç yakıştıramadım. Diyanet İşleri Başkanlığı’na çok değer veririm ve bunu düzeltmelerini ümit ederim.
Diyanet İşleri Başkanı deyince, kanayan yaralarımdan birisi de bu kurum. Buradan Sayın Ali Erbaş’a seslenmek istiyorum; sosyal medyada kendisini gerçekten çok seviyorlar. Sayın Erbaş ekibiyle beraber sosyal medyaya bakarsa, Türk milletinin vicdanındaki yerini net bir biçimde görecektir. Şimdi İslam’ı konuşuyoruz, Ramazan ayındayız.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyasallaşması, hutbelerin ve camilerin bu sürece dahil edilmesi uygun bir şey midir? Bir kere Sayın Ali Erbaş’a değer veriyorum, kişiliği bağlamında söylemiyorum ama Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk devletinin çok önemli ve köklü bir kurumudur. Siyasallaşması yanlıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi kanunla bellidir; Türk milletinin İslami eğitimi ve ibadeti açısından hizmet etmektir. Siyasete yön veren veya uluslararası siyasette hüküm kesen bir konumda olmaması gerekir. Bırakalım Dışişleri Bakanlığımız ve hükümet bu konulardaki tavrını belirlesin. Maalesef hükümetten gelen yanlış sinyallerin veya hükümetin içine girdiği Amerika ve İsrail’le uyumlu politikanın bir yansımasını Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görüyorum.
Diyanet İşleri Başkanlığı, İslami esaslar içerisinde ve İslam dünyasına sadakatle hareket etmelidir. Filistin’i yalnızlaştırmak veya İslam dünyasını yanındaki Çinlilerden, Ruslardan ve hatta Amerikan halkından koparmak doğru değildir. Bakın, Amerikan ve Alman halklarının önemli bir kısmı Filistin mücadelesini destekliyor. Onlara “Siz Hristiyansınız, biz size düşmanız” mı diyeceğiz? Hz. Muhammed’in pratiğinde böyle bir Müslümanlık yok. Peygamberimiz, Müslüman olmayan çeşitli kavimlerle gerektiğinde iş birliği yapmış, ortak cepheler kurmuş ve o sayede İslamiyet’i yayabilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı maalesef büyük bir liyakatsizlik içerisinde. Diyanet İşleri Yüksek Kurulu üyesi İdris Bozkurt isimli beyefendi, “Torpille işe girmek hoş değil ama kazanç helal” diyor. Diyanet İşleri Yüksek İstişare Kurulu, Türkiye’deki din işleriyle alakalı en yüksek organdır. Burada çalışan kişilerin liyakattan, vicdandan, ilimden ve irfandan uzak oldukları ortada. Çünkü böyle bir cümleyi İmam Hatip Lisesi’ndeki bir öğrenci bile kurmaz. Birinin hakkını yiyerek işe giriyorsanız haram işlemiş olursunuz.
Gazze’ye gelecek olursak; Aydınlık gazetesi çalışanları yetenekli ve ahlaklı insanlardır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’nın her kentinde din adamları —Museviler, Hristiyanlar ve kanaat önderleri— yaklaşık 135 gündür sokaklarda Gazze’deki insanlık katliamını eleştiriyorlar. İnsanlar soğuğa aldırış etmeksizin büyük bir insanlık savaşı veriyorlar. Amerikan halkı, kendi kongre üyelerini ve Dışişleri Bakanlığı’nı “Elinizde mazlumların kanı var, bu suça ortak olmak istemiyoruz” diyerek protesto ediyor. Diyanet İşleri Başkanımızdan da beklediğimiz; hutbelerde bu insanlık suçunu işlemek ve toplumda bilinç oluşturmaktır. Gazze için sadece dua etmek yeterli değildir.
Biz Vatan Partisi olarak Gazze şehitleriyle kan kardeşiyiz. 21 Şubat 1973 günü Nahrel Baret’te, İsrail komandolarının yaptığı çıkartmada dokuz arkadaşımızı şehit verdik. Bora Gözen ve diğer yoldaşlarımız, Filistin topraklarında şehit düştüler. Bizim Filistin’e karşı tutumumuz dışarıdan basit bir destekleme değil; biz kan kardeşiyiz. Filistin devletinin bağımsız ve bütün topraklarıyla tanınması, Doğu Kudüs’ün başkent olması programında onlarla beraberiz. Bizim şehitlerimizin mezarları Filistin topraklarındadır ve isimleri oradaki örgütlerin kuralları içerisinde anılmaktadır. Bu bizim için bir onurdur. Az da olsa ulaşabiliyoruz ama genel olarak ulaşmak çok zor. Ben kendim ulaşmışım, mesele değil. Herkesin tenceresi kaynıyor, onu söyleyeyim. Hiç kimse “Evimize kırmızı et girmiyor” demiyor. Ayda bir defa da olsa girer, girer. Nedir? Pahalılık. Fakir yiyemiyor. En son geçen yıl kayınbabamlar Adana’da kurban kesmişlerdi, orada çektirip getirmiştim, hâlâ onunla idare ediyorum.
Biz Düzce’den geldik. Dolaplarımız dolu, bahçemizde her şeyimiz var. Maaşlarımız da çok, zamlar da. Emekli misiniz? Emekliyiz. Her şeyimiz var hem de sanal değil. Allah bu günlerimizi aratmasın. İstanbul’da yaşayanlar ne durumda? İstanbul’da kızlarım yaşıyor, ikisi de öğretmen. Onlar da hiçbir şey demediler, çok memnunlar. Destek de yapıyorum. Yani “hiçbir şey yok” desem Allah sorar.
Üretenlerin kanalı Ulusal Kanal. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Rum yönetimi arasında file gerginliği sonrası şimdi kamera krizi yaşanıyor. Gündemin nabzını her yönüyle sizler için tutuyoruz. Vatandaş dertli; iğneden ipliğe her şeye her gün zam geliyor. Ekonomi, piyasalar, çarşı pazarın durumu, tezgahtaki son durum nedir? Siyasetin öne çıkan başlıkları her gün bu ekranda. Hoş geldiniz, gün ortasına saatler 12’yi gösteriyor. En sıcak, en taze bilgiler ve en güncel gelişmeler saat 12’yi gösterdiğinde sizlerle olacak. Anı yakalamakta kalmıyor, yarını da anlatıyoruz. Yeşim Er Yılmaz’ın hazırlayıp sunduğu “Gün Ortası”, hafta içi her gün saat 12’de Ulusal Kanal’da.
Efendim, “Çıkış Yolu”na devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel ve araştırmacı yazar Yusuf Aydın’la birlikte sorularımızı iletiyoruz.
Efendim, isterseniz biraz dış politika ağırlıklı gidelim. Hakan Fidan’ın ABD ziyaretiyle başlayalım. İlker Bey, alt başlığı açalım isterseniz. Sayın Genel Başkan, Hakan Fidan’ın bir cümlesinin altını çiziyorum, yorumlamanızı rica edeceğim: “Yenilenmiş bir psikoloji ile pozitif gündem yarattık Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte.” Neyi yeniliyoruz? Psikolojiyi istediğiniz kadar yenileyin ama Amerika Birleşik Devletleri’nin PKK’ya silah verdiğini yenileyemiyoruz. Orada bir değişiklik yok; para verdiğinde, uluslararası diplomasi desteğinde bir değişiklik yok. Amerika’nın İsrail’i desteklemesinde, Gazze halkının katledilmesine yönelik verdiği desteklerde değişiklik yok. Bunlar yenilenmiş değil. Yenilenen ne? Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve hükümeti kendisini yeniliyor. Nerede? 2014-2015’ten sonra FETÖ’nün üzerine yürüdü. 15-16 Temmuz 2016’da Sayın Cumhurbaşkanımız bizimle birlikte FETÖ darbesinin karşısında tavır aldı. Bu doğru ve Türkiye cephesindeki konumunu değiştiriyor. Yenilenme bu.
Tabii burada bir “pozitif tavır” durumu var. Eskiden Türk devleti yöneticileri, 2015’ten sonra Fırat Kalkanı, Barış Pınarı, Zeytin Dalı Harekatları sırasında Amerika’yı suçluyordu; şimdi Amerika’ya karşı pozitif bir tavra gelindi. Sayın Hakan Fidan bunu anlatmış oluyor. Ayrıntılarda şunlar var: S-400’ler konusu, Türkiye-ABD savunma ticaret diyaloğu toplantısında önümüzdeki aylarda masaya yatırılacak. Siz S-400 konusunda bir geri adım bekliyor musunuz AK Parti’den? Bak şimdi; Türkiye’nin bu konuda geri adım atması mümkün değil, bir cinayet olur. Geri adım atanlar Türkiye’nin karşısına düşer ve sonuç itibarıyla iktidarlarını sürdüremezler. Orta ve uzun vadede Türkiye’nin S-400’den vazgeçmesi mümkün değil. Ancak Tayyip Erdoğan hükümeti bugün içine girdiği bu yanlış Amerika ve İsrail dostu siyasette devam ederse S-400’lere bir şey olmaz ama AK Parti hükümetine bir şeyler olur. Çok açık söyleyeyim, Türkiye önümüzdeki dönem Amerika-İsrail dostu veya onunla uyumlu bir yönetimi sırtında taşımaz. Çünkü bu yönetim, Türkiye ekonomisinin batması, enflasyonun fırlaması ve güvenlikte bir zaaf oluşturulması anlamına gelir.
Bu süreçte bir anda Irak gündeme geldi. Sayın Cumhurbaşkanı, “Irak’ın kuzeyinde bu yaz benzeri görülmeyen adımlar atacağız” dedi. Savunma Bakanımız da Irak’ın kuzeyinde bir temizlik olacağını belirtti. Bir anda Irak nasıl Türkiye’nin gündemine girdi? Suriye’nin kuzeyinde bir devlet yapılanması varken dikkatimizi Irak’a yönlendiren bir kuvvet mi var, yoksa Türkiye’nin bir hesabı mı var?
Türkiye’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerini temizlemesi iyidir. Ancak öncelik ve strateji konusunda mevcut hükümetin hataları var. Mesela Suriye ile, Rusya ve İran ile birlikte çok hızlı bir şekilde başarı kazanma şansı var. Ama bakıyorum; Savunma Bakanlığı yetkilileri, askerler ve hükümet PKK’yı bitirmekten hiç söz etmiyorlar. Hep “PKK’nın 40 kilometre aşağıda tutulması”ndan, “süpürülme”den söz ediyorlar. O eskidendi. Bugün PKK sınırın 40 kilometre altında tutulursa tehdidin kalmayacağını söyleyemiyorlar, “tehdit zaafa uğratılır” diyorlar. Halbuki PKK’yı bitirme imkanı var. Hükümet 40 km eninde, 900 km boyunda bir güvenlik şeridi oluşturmayı ve PKK’yı güneye sürmeyi hedefliyor. Bu yanlış bir strateji. Çünkü Türkiye’nin elinde; Suriye, İran, Irak ve Rusya ile iş birliği yapıldığında tüm terör unsurlarını bitirecek tarihi bir fırsat var. Amerika ve İsrail ile uyumlu siyasete girdiğiniz zaman ise PKK’yı bitirmekten vazgeçiyorsunuz. Amerika, PKK’yı güneye çekerek Türkiye’nin elinden kurtarıyor; böylece PKK ve YPG’yi kullanarak Türkiye’ye karşı tehdidini sürdürme konusunda mevzi kazanıyor.
Sayın Genel Başkan, bu anlattıklarınızla “Kalkınma Yolu” projesi çelişmiyor mu? Ulaştırma Bakanı birkaç kez Bağdat’a gitti. Türkiye çok istekli. Bu proje Ovaköy’den geçecek ve Barzani’nin etkili olduğu alanı bypass edecek. Bazı güvenlik bürokratları, “Suriyeli ABD kuvvetlerinin lojistik hattı Irak; Türkiye bu hamleyle ABD’nin lojistik hattını kesmek istiyor” şeklinde yorum yapıyor. Siz bu yoruma katılıyor musunuz?
Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyini birbirinden ayırmamak lazım. Bunlar iki ayrı coğrafya değil; Barzanistan’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir şerit. Tutarlı politika; Suriye, Irak, İran ve Rusya’nın desteğiyle PKK’ya toptan tavır almaktır. Siz Suriye ile iş birliğini gündeme almıyorsunuz veya erteliyorsunuz. Bunlar netice alıcı politikalar değil. Bu durum Türkiye’ye karşı bir güvensizlik yaratıyor.
Birkaç izleyici, Hakan Fidan’ın “Suriye’nin kuzeyinde Amerika’yla karşı karşıya gelebiliriz” cümlesini uyarıcı olarak nitelendiriyor. Ne dersiniz?
Bu güzel bir soru ama buradan büyük sonuçlara varmamak lazım. O, sanıyorum Amerika’dan bazı tavizler koparmak ve Türkiye kamuoyunu tatmin etmeye yönelik bir açıklama. İzlenen politikanın bütününe baktığımız zaman, hükümetimizin PKK’yı bitirmek diye bir hedefi yok. Askerler “son teröristi imha edene kadar” diyor ama bu edebiyatta kalıyor. Terörle mücadeledeki kararlılığımızı değiştiren siyasal faktörler hakkında yorumlarınızı aradan sonra alalım. Evet, terörle mücadeleyi konuşuyorduk. Bu arada, bir şehit çocuğu olarak buradan bütün şehit ailelerine ve gazilere saygılarımı, hürmetlerimi sunuyorum. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir ve terörle sonuna kadar mücadele edecektir. Biz de terörün ve terörün siyasi oluşumlarının her zaman karşısında, milletimizin yanında olmaya devam edeceğiz. Doğu Bey’e sormak istiyorum: Terörün, yani PKK ve benzerlerinin tamamen bitirilmesi noktasında siyasal bir direniş var mı? Terör örgütü PKK’nın siyasi uzantılarıyla da eşit oranda mücadele ediliyor mu? Çünkü Mecliste bölücü başı, bebek katili Apo’yu selamlayan milletvekilleri görüyoruz.
Tabii, aslında Türkiye’nin gücü, Türk askerinin, polisinin ve korucularımızın gücüdür. Korucularımız da çok fedakârca çalışıyorlar. Bu arada, bizi izleyen tüm köy korucularımıza, subaylarımıza, uzman çavuşlarımıza, erlerimize ve erbaşlarımıza selamlarımı gönderiyorum. Terörün arkasındaki gücü bütün dünya biliyor: Amerika ve İsrail. Türkiye’nin güvenlik belgelerinde hedef alınan PKK dışında, bir de DAEŞ diye bildiğimiz, İslam bayrağı ile İslam’a karşı olan ve Amerika tarafından kurulduğu itiraf edilmiş bir örgüt var. Dolayısıyla Amerika ve İsrail’le uyumlu politikalar izleyerek Türkiye’nin teröre karşı kesin bir sonuç alması mümkün değildir.
Bakıyoruz, Türkiye’de Atlantik sistemine ve ABD’ye en yakın olan partiler aynı zamanda PKK’nın dostları. Bugün DEM Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin tamamen iş birliği halinde olduğunu; hatta DEM Parti adaylarının CHP listelerinden belediye meclislerine sokulacağını herkes ilan etmiş durumda. İstanbul’da, özellikle üçüncü sıra adaylarının çoğu PKK ve DEM Parti’nin adaylarıdır. Buna “Kent Uzlaşısı” diyorlar, ancak bu durumun kaynağında Atlantik’le olan bağlar yatıyor.
Tayyip Erdoğan yönetimi de maalesef son zamanlarda, özellikle 2023 seçimleri öncesinde rotayı Amerika’ya ve İsrail’e doğru çevirdi. 2014-2015’ten sonra izlenen, Amerika ile cephe cepheye gelen siyasetten vazgeçildi. 15-16 Temmuz sürecinde Amerika ile yüz yüze, cephe cepheye gelmiştik. O dönemde, “FETÖ kazansaydı Sayın Cumhurbaşkanımızla toprağın altında komşu olacaktık” diye kendisine de ifade etmiştim. Buna rağmen yönetimin rotayı değiştirmesi terör örgütleri için bulunmaz bir fırsat oldu. Atlantik sistemiyle bağ, Türkiye’de terör örgütlerinin en büyük dayanağıdır. Bu sistemden kopmadan, bu zinciri kırmadan terör belasından köklü olarak kurtulmak mümkün değildir. Bakın, Metina baskınında Türk uçaklarına hava sahası Amerika tarafından kapatıldı; Türk İHA ve SİHA’ları düşürülüyor. Kamuoyuna yansıyanların dışında çok sayıda SİHA’mız Amerika tarafından düşürüldü ama bu gerçekler, Amerika ile dostluk politikasını yürütebilmek adına açıklanmıyor.
Maalesef Atlantik sistemiyle beraberlik sadece terörle mücadele açısından değil, Türkiye’nin ekonomik kurtuluşu açısından da ayağımızdaki bir zincirdir. Amerika’nın dayattığı ekonomik program yüzünden bugün çiftçimiz, sanayicimiz, işçimiz, esnafımız, emeklimiz; bütün Türk milleti büyük ekonomik sıkıntılar çekiyor. 24 Ocak kararlarından beri uygulanan bu siyasetler yüzünden Türkiye’nin güvenliği ve ekonomisi Amerika’nın denetimi altına girmiştir.
Ekonomiden bahsetmişken; uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Mehmet Şimşek’le ilgili peş peşe olumlu mesajlar paylaşıyor. 12 yıl aradan sonra Türkiye’nin kredi notunu yükseltmeleri, seçim sonrası Şimşek’in görevde kalmasına verilen bir destek olarak yorumlandı. Bugün de “ekonomi politikasının dayanıklı olduğuna güvenimiz arttı” şeklinde bir açıklama yaptılar. Bence bu, Mehmet Şimşek’e verilen desteğin çok ötesinde, doğrudan Sayın Tayyip Erdoğan’a verilen bir destektir.
İzleyicimizden gelen bir mesajı da paylaşmak isterim: “Tekirdağ şehir merkezinde tırlarla yardım kolileri dağıtılıyor. Koli almaya gelenlerin çoğu iyi giyimli, ticari taksiyle gelen insanlar. Sayın Genel Başkanımız, gençlerin sokaklarda sadakaya alıştırılmasına nasıl bakıyor?”
Türk milletinin en büyük üstünlüğü çalışkanlığıdır. Ben Almanya’da hem ekmek fabrikasında çalıştım hem de kuryelik yaptım; Alman patronlarının en beğendiği işçi her zaman Türk işçisidir. Ancak bu sadaka ekonomisiyle milletimizin çalışkanlığı törpüleniyor. Üretime değil, üretmemeye prim veren bir sistem kurdular. Türk köylüsü ekmeğini taştan çıkarırdı, şimdi bu insanlarımızı sadakaya muhtaç ederek Türkiye’nin önündeki çözüm yolunu da tıkıyorlar. İşsizlik, Londra veya New York bankalarından kredi dilenerek değil; tasarruf ve yatırımla, yeni fabrikalar açarak ve tarımı destekleyerek önlenir. Geçmişte Türkiye’ye giren yabancı sermaye üretime değil, inşaat sektörüne ve faiz gelirlerine gittiği için işsizliği bitirmedi.
Son olarak, seçim süreci ziyaretlerimize değinmek isterim. Bitlis Federasyonu’nu, OF’luları ziyaret ettik. Bizimle çok samimi, üretim odaklı sorunlarını paylaştılar. Anadolu’dan büyük şehirlere göçün temel sebebi, uygulanan yanlış ekonomi politikalarıyla Bitlis’teki tütünün, hayvancılığın ve sanayinin bitirilmesidir. O insanların hikâyesi, aslında Türkiye’nin yakın tarihidir. Ama o buluşmalarda umut buluyorum; bu çalışkan, namuslu insanları seferber edecek, üreticilerin milli hükümetini inşa etmemiz gerekiyor.
Sözü bitirirken şunu ekleyeyim: Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ahlaksızlığın Kurumsallaşması” başlıklı yazısını bütün vatandaşlarımızın tane tane okumasını rica ediyorum. Özellikle İstanbul seçimleri sürecinde gündeme gelen, sosyal medyada paylaşılan o “para kuleleri” görüntüsü ciddi bir tepki uyandırdı. Gazetecilik onurlu bir meslektir; ancak o cenahın gazetecileri bu çirkin manzaraları aklamaya çalıştılar. Oysa paraların hangi amaçla toplandığına dair açıklamalar, olayın il binası alımıyla ilgili olmadığını gösteriyor. Soru şudur: Bu paralar nereden geldi, kime gitti? Bugün eurolar da çıktı İlker Bey. Dolarları ayrı balyalayıp kule yapmışlar, euroları da ayrı balyalıyorlar. Bugün onlar da ortaya çıktı, bomba gibi düştü. Ben buradan sesleniyorum; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla alakalı soruşturma başlatmış durumda. Bu paralar nereden geldi? Daha sonra bu paralar nereye gitti ve bu paraların devamı var mı?
Bir de şöyle bir manzara var Doğu Bey. Açıkçası Türkçeden çok uzaklaşmak istemiyorum ama bizim Erzurum’un, Kars’ın bu anlamda çok deyimleşmiş sözleri vardı. Vaktimizi uzatmayayım; adamlar parayı sayarken yoruluyorlar. Dört buçuk saat para sayıyorlar, sonra biri yoruluyor, “Acıktım, bir yemek yiyeyim” diyerek yemeğe geçiyor, öbür arkadaşlar gelip para saymaya devam ediyor. Buradan İmamoğlu’na sesleniyorum: Sayın İmamoğlu, o paralar nereden geldi, nereye gidiyor? Paraları nerede kullandınız? Kurultayla ilgili korkunç iddialar var. Vaktimiz var ama oralara girmiyoruz. Bize bunun açıklamasını yapmalısınız. CHP kurultayı ile alakalı şu anda gizli soruşturmalar yürütüldüğü de konuşuluyor. Eğer bu iddiaların %5’i bile doğruysa İlker Bey, kurultay iptal edilir. %95’ini demiyorum, %5’i bile yeterli. Kemal Bey’e, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na müthiş bir vefasızlık yapılmış, adeta arkasından hançerlenmiş.
Bu süreçle ilgili Erenlerin meclisine uğramış bir tweet attım. Nezaketinize sığınıyorum; sizin ve Ulusal Kanal’ın nezaketine… Şöyle bir tweet attım ve bu hakikaten içime oturdu: “Erenlerin sofrasında oturmuş, kırkların suyunu içmiş, ehlibeyt sevdasında, ekmek ve namus davasında ömrünü geçirmiş, Kerbela’da ihanete uğramış, şehitler vermiş bir vatan evladına, Kemal Kılıçdaroğlu’na yaptıklarınız yanınıza mı kalır sandınız?” dedim. Sonuna kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında olacağız. Bu ihanet sürecinin aydınlatılmasında ve İstanbul Belediye Başkanlığı alınsın diye verilen bütün tavizlerin kamuoyuna yansımasında sivil inisiyatif alarak mücadele ediyoruz. Bu, sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorunu değil, Türkiye’nin sorunudur. Burada zarara uğrayan tek kişi Kemal Kılıçdaroğlu değil, bütün Türkiye’dir. Sizin de belirttiğiniz gibi, büyük bir ahlaki çöküş ve demokrasi dışı müdahaleler görüyoruz. O dolar ve avrodan yapılan kuleler aslında Türkiye siyasetinin, demokrasi adı verilen yapının kuleleri değil, çukurlarıdır. “Mafyokrasi” tanımı vardı; demokrasi değil, mafyokrasi. Bunların aydınlanması lazım. O paralar nereden geliyor ve nerede kullanıldı? Savcılıkların bu görevi yerine getireceği kanaatindeyim.
İmamoğlu ile ilgili olarak; Üstadım, Sayın Başkanım (Doğu Bey), 15 yaşından beri siyasetin içindeyim, böyle bir şey olabilir mi? Göreve başlarken “işe başlama töreni” diyor. Sayın İmamoğlu, İstanbul tarihinin gördüğü en başarısız belediye başkanıdır. Etrafındaki insanlar bir çalışma yapıyor gibi görünüyor ama aslında yapılmıyor. İmamoğlu’na “İstanbul’un altyapı sorunları var” diyoruz, “Süt dağıttım” diyor. “Sel götürdü, insanlar mağdur oldu” diyoruz, “Kayak yapmaya gitmişsin” diyorlar. İnsanlar karda perişan oldu, Bakan Süleyman Soylu ile beraber Esenyurt’ta logar kapaklarını vatandaşlar açtı. Biz bunları yaparken o “Ben kreş açtım” diyor. Allah aşkına, İmamoğlu’nun takılmadan sayabileceğiniz 5 tane projesi var mı? Biz adayları eleştirerek değil, Türkiye’ye çözüm önererek bu işten çıkacağız. İstanbul’da Vatan Partisi’nin bir adayı var, İbrahim Özkan; kendisi bir pırlantadır. Bütün adaylarla kıyaslayalım, onu söyleyeyim. Ancak bu iki kutuplu aday meselesine de bir şey söylememiz lazım. Halkı iki kişi arasına sıkıştırıyorlar. Önceki seçimlerde “oy bölüyorsunuz” denilerek yıkılan bir sistem bu. İki duvarı devamlı toplumun önüne koyuyorlar. Sayın Kurum ile ilgili de bir şey söyleyeyim; karşısındaki en güçlü aday Sayın Murat Kurum ancak onun da projeleri izaha muhtaç. Çünkü Sayın Murat Kurum’un bütçesi yok; bütçesi olmadan vaat veriyor.
Türkiye’de kaynak göstererek bu seçimlere giren tek parti Vatan Partisi’dir. Türkiye’nin çok muazzam bir tasarruf kabiliyeti var; 500 milyar dolar yabancı bankalarda yatıyor. Kaynağı belli değil mi? İbrahim Bey’in bütün vaatlerinin kaynağı belli. Birinci kaynak, yurt dışına yatırılmış olan 500 milyar dolarlık Türk mevduatı. Onların parasına el koymayacağız ama “İki ay içerisinde bu 500 milyar doları getireceksiniz ve Türkiye’de yatıracaksınız” diyeceğiz. İkincisi, banka kasalarında kilitlenmiş olan altınlar var; Cevdet Yılmaz bunun 300 milyar dolar olduğunu ifade etti. O 300 milyar doları ekonomik süreçlere soktuğunuz zaman Türkiye uçar.
Haftanın kitabı olarak “Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi” adlı kitabımı öneriyorum. Bu kitapta, bütün insanlığın seveceği Hz. Muhammed’i; bir Japon’un, bir Amerikalı’nın, bir Çinli’nin, bir Alman’ın, kutupta veya Ekvator’da yaşayanın seveceği, medeniyet devrimine önderlik etmiş İslam peygamberini yazdım. Hz. Muhammed’in o büyük kişiliği konusunda Goethe gibi Alman filozoflarının, Beethoven gibi büyük bestecilerin ve Karl Marx gibi dünya çapında devrimci teorisyenlerin değerlendirmeleri de söz konusudur. Beethoven’ın “Atina Harabeleri” adlı senfonisinin içinde “Hz. Muhammed ve Kabe” adlı bir bölüm vardır. Beethoven bir Hz. Muhammed hayranıydı. Müzik olarak da onu öneriyorum.
(Özgeçmiş anlatısı): Çok gencim, lisede okuyorum. Babam Balıkesir’de bir ilçede kaymakam. Balıkesir’e yazları gittiğim zaman yerel gazeteler geliyor. Bir tanesinde, o zaman CHP’nin çok itibar ettiği “Garipçiler” şiiri methediliyor. Ben de buna tahammül edemiyorum, oturdum bir yazı döşendim ve o gazeteye gönderdim. Yayınlayacaklarını beklemiyordum ama yayınladılar. Yayınlayınca bir başkası cevap verdi, biz bir kapıştık. Benim lisede öğrenci olduğumu da bilmiyorlar. O sırada Balıkesir’de başka bir gazete daha çıkıyor, oraya da bir yazı gönderdim çünkü o gazete benim kafama daha yatkın geliyordu. Gazeteyi çıkaran kişi beni çağırdı, gittim görüştük. Bana “Öyle tartışıp durma, herkese cevap vermek zorunda değilsin, fikrini söyle geç” dedi. Örnek olarak da İttihat ve Terakki’nin gazetesi Tanin’in başyazarı Hüseyin Cahit Bey’i verdi. Hüseyin Cahit Bey, aleyhinde ne yazarsa yazsınlar tek kelime cevap vermezmiş. Bunu bana söyleyen Sıtkı Yırcalı’ydı. Belçika’dan yeni dönmüş, avukatlığa başlamıştı. Orada Esat Adil Bey ile beraber okumuşlardı.

