Çıkış Yolu • 14.05.2025

Çıkış Yolu • 14.05.2025

Eylem olarak öngörülüyor. Tekrar ediyorum; hedef Türk milletiyle ve Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle bütünleşmektir. Bu çok önemli. Ancak kongre kararına baktığımızda, bundan hiçbir eser göremiyoruz. Kongre kararı hem Abdullah Öcalan’ın çağrısında belirttiği anlayışı, ruhu, ifadeleri, kavramları, hedefleri ve unsurları içermemekte hem de Sayın Sırrı Süreyya Önder’in 15 Nisan günü bizleri ziyaret ederek anlattığı süreci ve neticeleri kapsamamaktadır. Yani bizzat Sırrı Süreyya Önder’in beklediğinden ve aktardığına göre Abdullah Öcalan’ın öngördüğünden farklı bir karar çıkmıştır.

Kararın özüne baktığımızda, Amerika ve İsrail güdümlü olduğunu görüyoruz. Bunu çok açık söylüyorum ve kamuoyunun bunu çok net bilmesi gerekiyor: Bu kararda Amerika ve İsrail parmağı vardır; küresel programların etkisi mevcuttur. Bu yüzden bu karar, PKK’nın feshedilmesi ve silah bırakması sürecini kirleten; sürece zarar veren ve onu çelmelemeye yönelik unsurlar içeren bir karardır. Aslında bu kararın oluşması sürecinde bir zehirleme girişimi yaşandı. PKK 12. Kongresi, Abdullah Öcalan’ın öngördüğü üzere örgütün feshedilmesini ve silah bırakmasını zehirlemeye çalıştı. Bunu tam anlamıyla başaramasa da netice itibarıyla süreci kirletti, baltaladı. Bunu önümüzdeki dönemde hep beraber yaşayıp göreceğiz.

PKK silahı bırakmaya ve dağılmaya mecburdur; bunu esaslı olarak saptayalım. PKK bir lütufta bulunmuyor. Kongre sonuç itibarıyla feshi ve silah bırakmayı kabul etmiş gibi gözüküyor; ancak bu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk polisinin büyük fedakarlıklar ve kahramanlıklarla yürüttüğü uzun yıllara dayalı mücadelenin bir başarısıdır. Aynı zamanda, Türk’üyle Kürt’üyle bütün halkımızın birlik ve beraberlik konusundaki kararlılığı, isteği ve azmi bu başarının en büyük teminatıdır. Bir yandan silahlı kuvvetlerimizin başarısı, bir yandan da milletimizin bir arada yaşama azmi bu sonucun başlıca etkenleridir.

Abdullah Öcalan da “PKK ömrünü bitirmiştir” şeklinde çok önemli bir tespit yapıyordu ve bunu tarihsel, nesnel gerekçelere dayandırıyordu. Buna dayanarak da örgütün kendini feshetmesini ve silahları bırakmasını öngörüyordu. Fakat PKK Kongresi kararına baktığımızda, “fesih” lafı bir yerde geçse de örgütün devamlılığına yönelik çok açık ifadeler görüyoruz. “Biz faaliyetimizi sürdüreceğiz”, “Bölücülüğe devam edeceğiz”, hatta “Silah kullanmaya devam edeceğiz” mesajları veriliyor. PKK ismiyle faaliyete son verilmesi, sadece isim değiştirerek bölücülüğü sürdürecekleri anlamına gelmektedir.

Kongre kararında “özgürlük hareketi için yeni bir dönem başlıyor” deniliyor. Bu da örgütsel faaliyete devam edileceği anlamına gelir. Hatta “daha güçlü bir örgütlenme” hedeften bahsediliyor. Kadınların ve gençlerin öncülüğünde, “sosyalist, demokratik toplum” adı altında ayrılıkçı stratejilerde ısrar ediliyor. Ancak hiçbir güç, PKK’nın tekrar diriltilmesine sebep olamaz. PKK bitmiştir. Kongre kararı, Abdullah Öcalan’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milletiyle bütünleşme stratejisine ve Türk devriminin 200 yıllık milli demokratik devrim programına karşı çıkan bir karardır.

Sayın Özgür Bursalı genel sekreterimiz bir çalışma yaptı; Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile PKK 12. Kongresi’nin kararını karşılaştırdığımızda; Öcalan’ın devlet ve toplumla bütünleşme hedefinin kongre kararında olmadığını görüyoruz. Karar baştan sona ayrı kalmayı, bölücü olmayı ve kin ve intikamı kışkırtmayı amaçlıyor. Öcalan bağımsız bir Kürt devleti veya federasyon peşinde olmadıklarını net bir şekilde ifade etmişken, kongre kararı “komünel örgütlenmeler” gibi kavramlar altında idari özerklik ve federasyona yönelik sinsi çabalar içeriyor. Ayrıca Lozan Antlaşması’nı hedef alan, sürekli “soykırım” iddiasını tekrarlayan ifadelerle, emperyalistlerin piyonu rolünü benimseyen bir dil kullanılıyor.

Vatan Partisi olarak vurguluyoruz: Ayrı örgütlenme ayrılığa götürür, birlikte örgütlenme birliğe götürür. Etnik veya mezhepsel temelde ayrı örgütlenmek, emperyalizmin böl-parçala-yönet stratejisine hizmet eder. Biz Türkiye’deki bütün vatandaşlarımızı tek bir çatı altında, demokratik devrim zaferine ulaştırmak için birleştiriyoruz.

Sonuç olarak; PKK’nın silah bırakma sürecinde atılan her adımın en önünde olacağız. Çok zorlu da olsa, bu fesih iradesinin oluştuğunu görüyoruz. Abdullah Öcalan’ın cesur tutumu, Kürt halkımızın ezici çoğunluğu ve Türk milletimizin kararlılığıyla bu süreç başarıyla tamamlanacaktır. Bu çok büyük bir güç. Aynı zamanda bölge ülkelerinin; kardeşimiz Suriye’nin, Lübnan’ın, Irak’ın, İran’ın, Rusya’nın, kuzeyimizde uzaktan Çin’in, Orta Asya’daki Türk devletlerinin ve Asya ülkelerinin, hatta Avrupa’da belli bir ilerici kamuoyunun bu süreci desteklediğini biliyoruz. Bütün bu sürecin karşısında Amerika ve İsrail’in PKK’yı yeniden ateşlere sürme, silahlı mücadeleye sevk etme, bölücü ve ayrılıkçı bir güç olarak kullanma imkanlarının çok daraldığını tespit ediyoruz.

Ancak buna rağmen şunu da görüyoruz: Ege kıyılarında Dedeağaç’tan başlayarak; Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in kuzeyi, Kıbrıs, Güney Kıbrıs ve Suriye ile Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üslerini görüyoruz. Bu üslerin Ege için değil, sözde “Kürdistan” planı için kurulduğunu saptıyoruz. Tekrar ediyorum; Dedeağaç’tan Girit’in kuzeyine kadar olan o üsler, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in “ikinci İsrail” planı için kurulmuştur. Planlarına göre Türkiye’de bazı karışıklıklar çıkarılacak, gerici kitle hareketleri ateşlenecek, PKK önderliğinde birtakım isyanlar tertiplenecektir. Bu koşullarda, Özgür Özel’in de ifade ettiği gibi “insan hakları çiğneniyor, soykırım yapılıyor” denilerek uluslararası müdahale gerekçeleri oluşturulacak; silahlı güçler o an için hazır bekletilecektir. Amerika bu üsleri merasim yapmak için kurmamıştır.

PKK’nın cürmü kadar yer yakabileceğini, Abdullah Öcalan’ın tavrı karşısında erimek dışında bir akıbeti olmadığını görüyoruz. Ancak Amerika ve İsrail’in Türkiye düşmanı programlarını ve amaçlarını biliyoruz; bu nedenle tehdidi hiçbir şekilde küçümsemiyoruz.

Şu anki tabloda, Abdullah Öcalan’ın devletle ve milletle bütünleşme sürecine karşı cepheden bir tavır söz konusudur ve bu tavır “Kürt Demokratik Ulusallaşması” adıyla bir program haline getirilmiştir. 1850’lerden bu yana 200 yıldır Anadolu ve Trakya’da kader birliği yapmış, Türkler ve Kürtler olarak aynı milleti oluşturan bir süreç varken; PKK Kongresi, “Kürtlerin ulusallaşması”ndan ve “küresel demokratik toplum”dan bahsetmektedir. Bu, emperyalist güçlerin güdümünde bir demokrasi kurma çabasıdır. “Demokratik modernite” söylemi de emperyalist ideolojik çevrelerin ürettiği, milli devlete ve sosyalizme karşı olan bir kılıftır.

Dünyada ulus devletçi olmayan bir sosyalizm pratiği yoktur. Marx’tan Mao’ya, Lenin’den Stalin’e, Çin’den Küba’ya, Vietnam’dan Venezuela’ya kadar sosyalizm, ulus devletin inşası ile bütünleştirilmiştir. Sosyalizmi milli devletten koparmaya çalışanların pratikte vardıkları yer, Amerikan ve Avrupa emperyalizminin güdümündeki “sahte” bir sosyalistliktir. PKK’nın kongre kararlarında bu küresel programlara selam çakılması, feminizm ve LGBT gibi kimlik siyasetlerini merkeze alması, Amerika’nın dünyadaki “böl-yönet” stratejisiyle tam uyumludur.

Kongre kararlarında tek Türk ismi olarak Turgut Özal’ın geçmesi de dikkat çekicidir. Turgut Özal, 12 Eylül liberalizminin, dünya ekonomisiyle bütünleşme programının ve Türkiye’deki Kürdistan planlarının sembolüdür. Abdullah Öcalan bu çizgiyi terk edip devletle bütünleşmeyi hedeflemişken, PKK içindeki bazı kanatların hâlâ Turgut Özal’dan medet uman köklere sarılma gayreti içinde olduğu görülmektedir.

Kongre kararının dili, Abdullah Öcalan’ın önerdiği kardeşlik dilinden tamamen uzaktır. Tarihi düşmanlık malzemeleriyle beslenen, Lozan’a kin kusan, zehirli ve kindar bir dil hakimdir. Hiçbir yerde Türk milletine karşı sıcak bir ifade yoktur; aksine kibir, hakaret ve düşmanlık kışkırtan bir üslup vardır.

Sonuç olarak; Tayyip Erdoğan hükümetinin “Terörsüz Türkiye” sloganı bu süreci yönetmeye yeterli değildir. Terörsüz Türkiye istiyoruz ancak bunun ötesinde, bu insanları Türkiye Cumhuriyeti ile kaynaştıracak ekonomik, kültürel ve siyasi bir bütünleşme programına ihtiyaç vardır. Silah bırakan insanlar nerede çalışacak, nasıl üretim yapacak? Bunların yanıtı verilmeden süreci başarıyla götüremezsiniz. Vatan Partisi olarak ısrarla vurguladığımız “Bütünleşen Türkiye” stratejisi, terörsüz Türkiye hedefinin anahtarıdır. PKK Kongresi, bu bütünleşme iradesini çelmeleyen ve kirleten bir açıklama yapmıştır. Bizim rehberimiz, Abdullah Öcalan’ın koyduğu devletle ve milletle bütünleşme stratejisidir. Türk devleti ve hükümeti bu stratejiyi esas almalı, “bütünleşen Türkiye” hedefiyle köklü çözüme ulaşmalıdır. İşte demin belirttiğimiz gibi; Lozan karşıtlığıyla, PKK’yı soru kırımcılıkla suçlayarak, ayrı örgütlenmede ısrar ederek, hatta federasyona ve idari özerkliğe yönelik bir takım sinsi unsurları o kararın içine koyarak bu süreci kirletmeye çalışıyorlar. Biz bu kirleri temizleyerek, bu süreci arındırarak ilerleyeceğiz. Önümüzde zor işler var. Bu kirletmenin arkasında Amerika ve İsrail var. O bakımdan da zorluklarımız büyük, yolumuz çetindir.

Vatan Partisi, PKK’nın somut olarak silah bırakması ve örgüt olarak kendini feshetmesi yönündeki her gelişmenin, her adımın ve her pratiğin en önünde olacaktır. Eğer bir adım atılıyorsa o adımın önünde Vatan Partisi olacaktır; bunu özellikle belirtiyoruz. Yani sürecin karşısında değiliz ama bu sürecin başarısının önündeyiz; başarısının önder ve öncü partisiyiz. Bu sürecin başarısının kesin olduğunu da biliyoruz; “inanıyoruz” demiyorum, kesindir. Çünkü bu sürecin önünde, arkasında ve içinde doğrudan doğruya Türk milleti vardır. Türküyle, Kürdüyle bütün milletimiz; kardeşlik, refah ve üretim devrimini başarma isteğiyle el ele, gönül gönüle Türkiye’mizin geleceğini inşa etme azmindedir. Bunun önüne kimse geçemez; ne Amerika’nın ne de İsrail’in kışkırtmaları, tertipleri, PKK kongresine kadar uzanan elleri ve parmakları bu süreci kesinlikle önleyemeyecektir. Zafer, Türk’üyle Kürt’üyle bütün Türkiye halkınındır.

Anayasamızın temel hükümlerini değiştirmeye yönelik birtakım sinsi ifadeler de kesinlikle beyhudedir ve boşa çıkacaktır. Seçim başarıları uğruna o ifadelerle ittifak yapmayı düşünenler çok büyük bir yanlış içindedirler. O ifadeler onları seçim başarılarına götürmez; olsa olsa Türkiye’yi yönetemeyen konumlara ve Türkiye’nin yönetim sorunlarına millî, devrimci ve üretimci çözümler bulma arayışına götürür.

***

Teşekkür ediyoruz sayın basın mensuplarımız. Şimdi sizden rica ediyorum, sorularınızı açıkça sorun. Yanlışlarımız varsa ifade edin veya bizden açıklanmasını istediğiniz konular varsa onları da açıklıkla burada konuşalım; toplumumuzu ve dünya kamuoyunu hep birlikte aydınlatalım.

***

Sayın Genel Başkan, PKK kongresinin açıklamasının ardından DEM Parti’den de bir değerlendirme geldi. DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit; “Gerçek bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Lozan’da olanlar da hakikat. 24 Anayasası’ndaki o tekçi yapının ülkeyi getirdiği yer de bir hakikat” diyor. Siz bu süreçte DEM Parti’nin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lozan’da masada kimler oturuyordu? Lozan masasının insanlık tarafında Türkiye vardı. Emperyalizm tarafında İngiltere, Amerika ve Fransa vardı; yanlarında da Yunanistan gibi devletler vardı. Türkiye’nin yanında ise bir tek Sovyet Rusya vardı. Gülistan Hanım, sen bu masada İngiltere, Fransa ve Amerikan emperyalistlerinin yanında bile değilsin, ayaklarının altındasın. Lozan’ı saflaşmanın merkezine oturttuğunuz zaman, o masadaki yeriniz emperyalistlerin yanı değil, onların ayaklarının altıdır. Kongre kararı da onların ayaklarının altındadır. Lozan’la hesaplaşmaya kalktığınız zaman medet umacağınız güçler Amerikan emperyalizmi ve İsrail’den başkası değildir.

Lozan’la hesaplaşmak ihanettir. Bu, basit bir olay değildir. Çünkü Lozan; Mehmetçiğin süngüsüyle, kanıyla yapılmış bir antlaşmadır. Sen Lozan’a karşıyım dediğinde o süngünün karşısındasın demektir. Türk devletinin temelleriyle, İstiklal Savaşı’yla hesaplaşmaya kalktığın zaman boyundan büyük işlere girişirsin; bunun sonucunda ezilmekten başka bir şey yoktur. Biz, bu ülkenin evlatlarını sizin karanlık ve onursuz emellerinize teslim etmeyeceğiz. Siz konforlu koltuklarınızda oturup kongre kararları yazacaksınız, sonra birtakım delikanlıları Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine süreceksiniz; bunun sonuçlarına katlanırsınız. Lozan’la hesaplaşma bir imzayla, mürekkeple veya kağıt parçasıyla hesaplaşma değil; Türk milletinin iradesiyle, süngüsüyle ve bağımsızlık aşkıyla hesaplaşmadır. O hesaplaşmanın altından İngiltere, Fransa, Amerika kalkamamış; siz mi kalkacaksınız?

***

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kongre açıklaması sonrası “önemli bir eşik aşıldı” dedi ancak bütün unsurların kapsanması gerektiği uyarısını yaptı. Devlet Bahçeli ise silahların bırakılma şartları, PKK’dan PYD-YPG’ye olası geçişler, suça bulaşmış olanların tasnifi ve siyasi reformlar gibi netleşmesi gereken noktaları sıraladı. Bu iki değerlendirmeyi nasıl yorumluyorsunuz?

Sayın Cumhurbaşkanımız “eşik aşıldı” diyor. Peki, bu kapıdan girdikten sonra nereye gidiyoruz? Bizi ne aydınlatıyor? Eşik aşıldıktan sonra Cumhurbaşkanımızın elinde bir fener yok, bir program yok. “Eşik aşıldı” demek muammadır. Eğer gizli bir programınız varsa bu, milleti arkasına alamaz; gizli programları ancak emperyalistler yapar. Oysa “Bütünleşen Türkiye” stratejisi, arkasında 150-200 yıllık bir birikim ve Mustafa Kemal Paşalar, Talat Paşalar, Namık Kemaller olan devrimci bir programdır. Vatan Partisi olarak “Bütünleşen Türkiye”de ısrar ediyoruz.

Sayın Bahçeli’nin PYD-YPG’den bahsetmesi ve bu geçişleri “eş güdüm halinde denetleyelim” demesi bir dil sürçmesi değilse çok büyük bir yanlıştır. Hani PKK bitmişti? Şimdi PKK’nın Suriye’ye geçişini mi organize ediyorsunuz? Bu, PKK’yı ve YPG’yi muhatap almaktır. Ayrıca “suça bulaşmamış terör örgütü mensubu” ayrımı da hukuk dışıdır; terör örgütüne üyelik başlı başına bir suçtur. Bu perspektif son derece hatalıdır. PKK terör örgütü mensuplarının suça bulaşıp bulaşmadığını incelemeye kalkmak başlı başına bir sorundur. Bir örgüt üyesinin suçlu olduğu gerçeği konusundaki bilgisizliği bir tarafa bırakıyorum; bu, ağır ceza mahkemelerinin yapacağı bir iştir ve yıllar sürer. 15-20 bin terör örgütü mensubunu “suça bulaştı mı, bulaşmadı mı” diye incelemeye kalkarsanız, bu sürecin sonunda yine ağır ceza mahkemelerine gidilir. Suça mahkemeler karar verir; bu süreç 10-15 yıl sürer ve süreç bu arada zehirlenir, biter.

Sayın Devlet Bahçeli değer verdiğimiz bir insandır, kendisine şifalar diliyoruz, sağlığına kavuşmasından da çok mutlu olduk. Ancak “suça bulaşmış, bulaşmamış” gibi ayrımlarla bu işin peşine düşülmesi, sürecin iyi incelenmediğini gösteriyor.

Son dönemde lider kadrosuyla ilgili bazı çözüm önerilerinden, basında da yer aldığı gibi “İsveç’e gitsinler, Norveç’e gitsinler” gibi söylemlerden bahsediliyor. Neden İsveç’e veya Norveç’e gitsinler? PKK’nın elinde kalanlar Türkiye’ye gelsin; onların vatanı Türkiye’dir. Onlar Urfa’nın, Ağrı’nın, hatta Edirne’nin, Manisa’nın çocuğudur. Kendi vatanlarına dönsünler. Bu öneriler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hudutları içerisinde, Türk kanunlarına göre çözümler değildir. İsveç’e gidecek olan zaten Erbil’den veya Süleymaniye’den uçağa atlar gider; bunun için Türk Devleti’nin bir şey yapmasına gerek yoktur.

Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı’ya ve devrim yapan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar uzanan Türk Devleti geleneğinde, vatandaşını İsveç’e veya Norveç’e yollamak yoktur. Sadece Atatürk dönemindeki “150’likler” uygulaması vardır; o da oldukça aydınlatıcı bir örnektir. İstiklal Savaşı sırasında ihanet etmiş binlerce kişinin içinden 150 tanesi ayırılmış, hapse atılmak yerine yurt dışına gönderilmiş, sonra da geri alınmışlardır. Geri kalanların hepsi affedilmiştir. Türk devletinin geleneği budur.

Hükümetin iki ortağı olan AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu süreçle ilgili hazırlıklarının yeterli olmadığını, aşılan eşikten sonra önlerini aydınlatacak bir programa sahip olmadıklarını görüyoruz. İşte burada Vatan Partisi’nin “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle ve Türk Milleti’yle Bütünleşme Programı” devreye giriyor. Ben bunu hem AK Parti’ye, hem Milliyetçi Hareket Partisi’ne, hem tüm partilere hem de milletimize, Vatan Partisi Genel Başkanı olarak öneriyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel, PKK kongresiyle ilgili olumlu bir yaklaşım sergileyerek adaletten, hukuktan ve demokrasiden bahsetti; ancak açıklamaları daha genel geçer ifadelerden oluşuyordu. Sayın İmamoğlu’nun açıklamaları ise daha dikkat çekiciydi. “Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün fertlerini eşit hak sahibi vatandaşlar, Cumhuriyetimizin eşit hissedarları; vatandaşımız olmayan Kürtleri de kardeşlerimiz kılmamız gerekiyor” diyor.

Sayın Özgür Özel’in adalet ve hukuk vurgusu yeterli değildir; bunun altını doldurmak gerekir. Vatan Partisi olarak biz yaklaşık iki buçuk aydır çalışıyoruz ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile ve Türk Milleti ile Bütünleşmeye İlişkin Kanun Teklifi”mizi hazırladık. Hukukumuz da adalet anlayışımız da hazır.

Sayın İmamoğlu’nun “eşit vatandaşlık” vurgusu ise anayasamızda zaten mevcuttur. Anayasamızın kamu hürriyetleri bölümünde vatandaşların dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin eşit olduğu yazılıdır. Eğer kastedilen anayasanın 66. maddesindeki “Türk milleti” kavramıyla oynamaksa veya anayasaya farklı milletlerin, etnik grupların varlığını eklemekse, buna gerek yoktur. Zaten bizim anayasamızda ırk, din, mezhep ve sınıf açısından eşitlik ilkesi yer almaktadır.

(Gazetecinin sorusu üzerine) PKK kongresinden böyle bir açıklama geleceğini öngörseydim, af konusundaki açıklamalarımı yine yapardım; görüşümde bir değişiklik yok. Devletten gelen açıklamalarda sadece silah kısmına vurgu yapılması, “zehirlenme” veya “kirlenme” dediğimiz hususların görülmediği veya şimdilik ifade edilmediği anlamına geliyor olabilir.

Türkiye’de şu an üç irade var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iradesi, İmralı’daki Abdullah Öcalan’ın iradesi ve Kandil’in (PKK dağ kadrosunun) iradesi. Benim çağrım şudur: Abdullah Öcalan’ın devlet ve toplumla bütünleşme, silah bırakma ve örgütün feshedilmesi yönündeki stratejik programı değerlidir. Ancak PKK kongresi bu çağrıya isyan etmiştir. Kongre ikiye bölünmüş durumdadır; bir yanda Öcalan taraftarları, diğer yanda Amerika ve İsrail taraftarları vardır. Damgayı vuranın Amerika ve İsrail yanlıları olduğunu görüyoruz.

Onlara çağrım şudur: Amerika ve İsrail’in piyonu olmaktan vazgeçin. Bu küresel güçlerin sürece müdahalesine izin vermeyin. Lozan düşmanlığı yapmak, Türkiye’ye düşmanlıktır. Bütün kardeşlerinizle, Edirne’den Hakkâri’ye kadar tüm Türk milletiyle birleşin ve Amerika ile İsrail’i bu sürecin dışına atın. Liderinizi dinleyin ve isyan etmeyin.

Rahmetli Sırrı Süreyya Önder ile yaptığımız görüşmelerde, kendisi bize Abdullah Öcalan’ın Amerika ve İsrail’e karşı konumlandığını ve onların bölgedeki etkisinden kaygı duyduğunu ifade etmişti. Bizim beklediğimiz, Öcalan’ın çağrısının esas alınmasıydı. Ancak kongreden çıkan kararlar, bu beklentilerimizle çelişmektedir. Biz yine de süreci geliştirmek adına infaz kanunlarında yapılması gereken düzenlemeler ve af kanunu taslağımızla hazırlıklı bekliyoruz. Biraz evvel Sayın Devlet Bahçeli’nin, suça bulaşıp bulaşmama ayrımına ilişkin söylediklerini değerlendirdim. Yani ağır ceza mahkemelerinin 15-20 bin kişiyi yargılaması ve bu sürecin 10 yılda bitmesi gibi bir durum söz konusu olamaz; bu olacak bir iş değildir. Bir af kanunu hazırlamıştık.

(Reklam ve altyazı içerikleri metinden çıkarılmıştır.)

Ancak siz diyorsunuz ki: “Eğer böyle bir karar çıksaydı, çıkacağını bilseydiniz, yine de televizyonlarda aftan bahseder miydiniz?” Bahsetmezdim. Yani benim beklediğim karar, afla ancak ilerletilecek bir karardı; affı gerektiren bir karardı. Bizim af kanunumuzun özü şudur: Af talep eden bireylerden ve vatandaşlarımızdan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti ile bütünleşme arzumu ifade ediyorum ve buna dayanarak af kanununun bana uygulanmasını talep ediyorum” şeklinde bir irade bekliyoruz. Af kanunumuzda bu var; bunu talep eden, yani Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve milletiyle bütünleşmeyi kabul edenlerin af talebini kapsam içinde gören bir kanun.

Ama şimdi o; Türk devletiyle, milletiyle bütünleşme değil; bütünleşmeme, ayrılma, ayrılıkçılığı hep cebinde tutma, hatta bunun ötesinde bunu örgütleyecek tavırlar sergilenince, af bugün konuşulacak iş değil.

Silaha vurgu konusuna gelince… Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün hep silah bırakmaya vurgu yapıyor diyorsunuz. Öyle mi hakikaten? Bilmiyorum. Ama bunu şuradan çıkarmış olabilirsiniz: Devlet Bahçeli’nin PYD’ye gelip katılmaları, PKK unsurlarının hakikaten örgütün feshedilmesini değil, devam etmesini ifade ediyor. Hatta silah bırakma da yok orada; silahıyla girip de katılabilir. Koordinasyondan bahsediyor. Yani “beraber eş güdüm yapalım, bu işi beraber kontrol edelim” gibi… Bunlara dayanarak silaha vurgu yapıldığını belirtiyorsunuz. Veyahut da Sayın Cumhurbaşkanımızın “bütün unsurlar” vurgusu… Esası o zaten değil mi? Ama orada da Abdullah Öcalan’ın gerisine düşüldü.

Bakın burada kongre kararından önce hükümetimizi eleştiriyorum. Neden? Çünkü kongre kararının bizimle ilgisi yok; o başka bir örgüt, hem de terör örgütü. Ama Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu işin yöneticisidir. Yönetim Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde. Bu süreç, Türkiye Cumhuriyeti’nin tek taraflı kararlarıyla yürüyecek; pazarlıkla, karşılıklı anlaşmalarla falan olmayacak. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütünleşme hedefine yönelik bir çalışma ve karar içinde olsaydı, bu tablo çıkmazdı. Milli Savunma Bakanlığı sık sık “Bütün unsurlar silahları bırakacak” derdi. Bu hazırlanırdı. Çünkü Abdullah Öcalan da senden yana. Onun için biz, Abdullah Öcalan’a inisiyatif verilmesini, etkin olabilmesi için tedbirler alınmasını da savunuyorduk. Bütün unsurların silahı bırakmasını ayarlayacak bir Türk Devleti var.

Ama bende şu kuşkular da başladı: Devlet Bahçeli’nin eski Halep çıkışları gibi Türkiye’yi bölmeye yönelik amaçları vardı ya… Şunu düşünmeye başladım: PYD’ye falan geçilecek, orada bütün güçler yığılacak; sonra o PYD, YPG, Türk devletine ve Türk ordusuna selam çakıp bağlanacak. Oradan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planına geçilecek. Bunu bile düşünmeye başladım.

Sonra, “Üç tane irade var” dediniz: Devletin iradesi, Öcalan’ın iradesi ve şimdi bir de bu kadronun (PKK Kongresi’nin) iradesi… Doğru ama aslında dört irade var: Vatan Partisi’nin iradesi. Vatan Partisi’nin iradesi Türk milletinin iradesidir. Vatan Partisi’nin iradesi hakim olacak, göreceksiniz. Çünkü hükümetimizin “terörsüz Türkiye” iradesinin bittiği yere geldik. Eşik aşıldı tamam da, aşılan ışıktan sonraki şu anda karanlık olan alanı kim aydınlatacak? Vatan Partisi aydınlatıyor.

Mehmet Uçum’dan söz ettiniz. Ben de okudum; orada Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bütünleşme vurgusu var. İstiklal Savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün birikimi, Türk meselesinin çözümüne ait tüm tarihi mirası vurgulayarak getirmesi çok önemli ve faydalı. Ama orada bir şeye dikkat etmemiz lazım: 1924 öncesi program, başka amaçlar için kullanılabilir. “Türkiye, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır” gibi 1924 öncesi ifadeler… O dönemde bunu aştı Türkiye. Süleyman Demirel’e de bunu söylediğimde bana “24’ten sonra Türkiye bunu aştı” demişti. Şeyh Said isyanı, Ağrı isyanı, Dersim isyanı o 24 öncesi programı sabote etti. Artık Türkler ve Kürtler bütünleşiyor, kaynaşıyoruz. Kaynaştığımıza göre, bu devrim sürecinde onların ayrı ayrı anayasada ifade edilmesinin ötesine geçtik.

1993’te ben gazeteci olarak Bekaa Vadisi’ne gittiğimde, Abdullah Öcalan şunu söylemişti: “Eğer Şeyh Said isyanı olmasaydı, Kurtuluş Savaşı’nın kadrosu ve programı başka türlü gelişebilirdi.” Yani devlet başka türlü ilerleyebilirdi. Orada Mustafa Kemal’i anladığını ifade eden bir tutum koymuştu. Abdullah Öcalan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Atatürk’ün Şeyh Said’i ve Seyit Rıza’yı ezmesinin ilerici, gericiliğe ve emperyalizme karşı bir hareket olduğunu söylemiştir. Bu, benim “Abdullah Öcalan ile Görüşmeler” kitabımda çok net yer alıyor.

ABD hala PKK’yı kara gücü olarak görüyor mu? Eğer görmeseydi bu karar çıkmazdı. Bu kararın kendiliğinden, PKK’nın 12. kongresinin kendi iradesiyle toplandığı bir karar olduğunu görmek çok yanlış olur. İçinde “küresel özgürlük hamlesi yapan dostlar” gibi ifadeler var; bu öyle bir şifre ki, bir münasebet olmasa o önderlik bu ifadeyi koymaz. PKK’nın çok tecrübeli bir önder kadrosu var, böyle ifadeleri laf olsun diye koymazlar. Kongre kararlarında bir çarpışma olduğunu, Amerika-İsrail taraftarları ile Abdullah Öcalan taraftarlarının çekiştiğini, ancak damgayı Amerika ve İsrail taraftarlarının vurduğunu tahmin ediyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu kararı gördü mü? Evet, ilan edilmeden önce gördü, onayladı, “Olur” dedi. Abdullah Öcalan da “Siz kabul ediyorsanız ben de kabul ediyorum” dedi. AK Parti ve MHP buraya çok angaje oldular; bütün varlıklarını, hedeflerini, anayasa değişikliği beklentilerini buna bağladılar. DEM Parti’nin meclisteki desteğine ihtiyaçları var. Türkiye’yi arka plana atan, tamamen parti çıkarlarına yönelik bu tavırlar yüzünden, “Aman bu bir an evvel olsun” diye fırsatı böyle değerlendirdiler. Onlara göre fırsat bu. Ama Abdullah Öcalan’ın Türk devletiyle bütünleşme gibi tarihi ve stratejik bir hedef koymasını, ne Cumhurbaşkanımız ne de AK Parti ve MHP sözcüleri bugüne kadar dile getirdiler. Niçin yaptılar bunu? Onların kafasında anayasayı değiştirmek, Cumhurbaşkanının bir daha seçilmesini sağlamak var. Kanımca AK Parti ve MHP, iktidar hedefi açısından çok tarihi bir fırsatı kaçırmıştır. Yanlarına çok büyük bir kuvvet alarak bu yolda ilerlemek, büyük bir iktidar projesi sürdürmek varken, stratejik bakmadıkları ve “al-ver” bezirgan anlayışıyla hareket ettikleri için o büyük fırsatı heba ettiler. Suriye’de de benzer bir tutum sergilediler; Suriye ordusunun kritik anlarda girip ülkenin kuzeydoğusunu düzenleme şansı varken bunu yapmadılar. Problemler yığılınca da statükoya uyan çözümler ortaya çıkıyor. PKK’nın Suriye’nin kuzeyine geçmesine, ancak “kendi kontrollerinde” olmasına razı oluyorlar.

Devlet Bahçeli’nin kafasında, Suriye’nin kuzeyindeki PKK yığınağıyla birleşip Türkiye himayesinde bir “Kürdistan” projesiyle Halep’i fethetme gibi bir anlayış olabileceğini düşünüyorum. “Devlet Bahçeli gibi bir şahsiyet nasıl olur da PKK’nın silahlı güçlerinin Suriye’nin kuzeyinde yığınak yapması için eşgüdüm ve kontrol teklifinde bulunabilir?” sorusuna bir yanıt bulamıyorum. PKK örgütü ve silahlı gücü hâlâ varlığını sürdürüyor, ortada sadece bir organizasyon ortaklığı var. Cumhurbaşkanımız ise bütün unsurların temizlenmesi gerektiğini savunuyor. Abdullah Öcalan’ın “tüm unsurlar” çağrısı, bu süreci temizleme planlarıyla yürütebilirdi; ancak temizlemek yerine Suriye’nin kuzeyinde onları yığıp himaye altına alarak Suriye’nin parçalanma planlarına ortak olmak mı hedefleniyor? Yoksa Amerika’nın Doğu Akdeniz’e odaklandığı bir dönemde bazı başka hesaplar mı var?

Tayyip Erdoğan’ın 2014’ten bu yana ABD ile cephe cepheye geldiğini ve Amerika’nın onu devirmek istediğini görüyorum. Acaba “Böyle yaparsam Amerika beni devirmekten vazgeçer” gibi bir düşüncesi mi var? Federasyon konusu ise bambaşka bir durum. Türkiye’de federasyon kağıt üzerinde anlaşmalarla veya PKK kongresinin ricasıyla kurulamaz; bunun için Amerika’nın Türk ordusunu tankla, topla yenmesi gerekir. Silahla kurulan Türkiye ancak silahla bölünür. Amerika bu girişimi PKK aracılığıyla yapmaya çalıştı, olmadı. Şimdi Yunanistan kıyılarına tanklarını, uçaklarını yığdı. Türkiye içinde bir bölünme yaratıp, “Soykırım yapılıyor” bahanesiyle müdahale etmeye çalışıyorlar. Ancak bu cesareti gösterebilecekler mi?

Atlantik cephesinin ciddi yetmezlikler yaşadığı ve içinde ciddi yarılmalar olduğu bir gerçek. ABD ile Avrupa arasında, hatta bu ülkelerin kendi içlerinde keskin bölünmeler var. Kürt meselesinde de İsrail ve Amerika’nın tavırlarında bir farklılaşma olabilir mi? Bence olabilir, ancak bu Türkiye’nin gücüne bağlıdır. Eğer bugün Türkiye’yi Vatan Partisi gibi millî bir hükümet yönetse, ekonomik olarak Asya ile bütünleşse ve bölge ülkeleriyle (Rusya, İran, Irak, Suriye) iş birliği yapsa, Amerika diş geçiremeyeceği bir güçle karşılaşır. Atatürk’ün İngiltere ve Fransa’yı süngüyle masaya oturttuğu gibi, bugün de Batı’yla eşit ilişkiler kuran bir Türkiye, bu politikaları değiştirir.

Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli arasında temel stratejik programlarda farklar yokmuş gibi görünse de aslında nüanslar mevcut. Bahçeli’nin süreci kendi ajandasıyla yönlendirme çabası ve PKK’nın Malazgirt’te kongre yapması gibi teklifleri, Erdoğan tarafından tam olarak paylaşılmıyor. İkili arasında bir çelişki çıkmasını istemiyoruz çünkü bu durum sadece Atlantik sisteminin işine yarar. Amerika geçmişte Meral Akşener’i MHP’den kopararak buna benzer bir operasyon yapmıştı.

PKK’nın kendi tabanını konsolide etme çabası olduğu gerçek; örgüt bitmediğini ve daha güçlü faaliyet göstereceğini savunarak tabanını tatmin etmek istiyor. Ancak “soykırım” ithamları ve dış etkiler, sürecin Amerika ve İsrail tarafından manipüle edildiğini gösteriyor. Öcalan’ın liderlik tutumu, dış etkilere rağmen kendi tabanına yön verebilecek güçte. Sonuç olarak Türkiye’nin kararlı bir duruş sergilemesi, dış müdahaleleri boşa çıkaracak yegâne yoldur.

Paylaş