Yaşamayı, dayanışmayı ve bunları gelecek kuşaklara miras olarak bırakmayı öğütleyen Kurban Bayramı’nı, milletçe güzel ve beraber geçirdik. Bu süreçte değerlerimizi tazeledik; yüreklerimizde ve bilinçlerimizde o değerleri yeniden yeşerttik. Kurban Bayramı’nda en önemli şey kurbanı dağıtmaktır; bunun anlatılması ise çok daha önemlidir.
Geçenlerde Ethem Sancak bir fıkra anlattı. Hz. Peygamber, kurban kesildikten sonra Hz. Ayşe’ye “Ne kaldı?” diye sormuş. Hz. Ayşe “Bir tane but kaldı” cevabını vermiş. Peygamberimiz ise “Hayır, esas bizim olan, bize kalan dağıttıklarımızdır” demiş. Yani biz verdiğimiz, dağıttığımız ve paylaştığımız kadar varız. Öbür türlü “hep bana” dediğimizde, aslında ortada bir “biz” olmadığı gibi “ben” de yoktur; sadece bencillik vardır. Bu bakımdan Kurban Bayramı bizim için çok değerli; gelecek kuşaklara bırakacağımız erdemlerin günüdür.
Üryan geldik, üryan gideceğiz. Dünyanın en büyük hakikati bu. Ozan ne güzel söylemiş: “Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün / Dünya kadar malın olsa ne fayda?” Tarihimizdeki vakfiye mantığı da bu erdemlere dayanıyor. İnsanın dünya malını bir davaya vakfetmesi; yani biz gittikten sonra bu dünyada kalan, hayır olarak devam eden bir eser bırakmasıdır. Vakıf geleneği, toplumumuzun yaşayan yönüdür.
Bayram sürecinde iki üç gün Çanakkale’de, Ayvacık civarındaydım. Birçok evi ziyaret ettim, köy kahvelerine girdim. Sevindirici bir haberim var: Ulusal Kanal yakından takip ediliyor. Bir kasaba kahvesinde, çok samimi bir mesaj aldım. Vatandaşlarımız, “Sayın Perinçek çok ciddi ve can alıcı konuları anlatıyor ama anlatırkenki güler yüzü bizi ekrana bağlıyor” dediler. Bu beni çok mutlu etti. İyimserlikle bir şeyler başarılabilir; kötümserlikle ise hiçbir şey yapılamaz. Bardağın dolu tarafıyla yeni bir şey inşa edebilirsiniz, yok olanla ise hiçbir şey yapamazsınız.
Türk milletinde her zaman olumluya bakma kültürü vardır. Bir şey kırıldığında “Eyvah” demez, “Yağ gelecek” deriz. Felaketlerden olumlu sonuçlar çıkarabilmek, insanlığın en büyük kazancıdır. Hayata Nasrettin Hoca, Bekri Mustafa, Eşref ve Can Yücel gibi güler yüzle bakabilen, mizah yoluyla zorlukları aşabilen bir milletiz.
Amerika’daki gelişmelere gelince; bugün Amerika bir yol ayrımına geldi. İkinci Dünya Savaşı sonrası doları silahlı gücüyle dünyaya dayatarak bir haraç sistemi kurmuştu. Kağıt verip karşılığında çelik, buğday, ham madde alıyordu. Bu, tarihin gördüğü en büyük haraç sistemiydi. Ancak artık Çin, Rusya ve yükselen diğer güçlerle birlikte bu sistem tıkandı. Amerika eskisi gibi dünyayı sömüremiyor. Trump, “Dünyada silah dayatarak bu haraç sistemini sürdüremeyiz, içimize dönelim” diyen bir akımı temsil ediyor. Biden ise eski düzeni, yani küreselci yapıyı temsil ediyor. Bu iki güç arasında bir çarpışma var.
Bir de üçüncü bir güç olarak Amerikan halkı var. Covid sürecinde Amerikan halkının yaşadığı perişanlık, sağlık ve eğitim hizmetlerinden mahrumiyet, halkı uyandırdı. Eskiden sistemin kuyruğuna takılan bu insanlar, artık kendi bağımsız hedeflerine doğru bir eğilim göstermeye başladılar. Amerikan emperyalizmi kendi içinde çürürken, insanın da çürüdüğünü görüyoruz. Nüfusun yaşlanması, uyuşturucu, intiharlar ve kültürel yozlaşma, Batı sisteminin en büyük problemi. Çünkü sanatsal, ekonomik ve kültürel çözümlerin tamamı insana dayanır; kirlenen bir insanla ise geleceği inşa edemezsiniz.
Amerika’daki olayları değerlendirirken, küreselciler ve vatanseverler (patriotlar) arasındaki çatışmanın ötesinde, halkın kendi tecrübeleriyle yavaş yavaş bağımsızlaşma sürecine girdiğini görüyoruz. Geleceğin kuvvetleri henüz berrak olmasa da, emperyalist sistemin maceraları artık sürdürülemez bir noktaya gelmiştir. “Hüküm fermanı olacağım, ondan sonra silahı da alacağım, oradan haraç toplayacağım, buradan haraç toplayacağım.” Artık bu gerçekçi değil. Dolayısıyla o, sert bir kayaya çarpma arifesinde. Onu görmek lazım. Burada bizi esas ilgilendiren; Amerika’daki halk hareketinin yavaş yavaş kendi hedeflerine, kendi bağımsız örgütlenmesine ve kendi bayrağı altında bütün bu mücadelelere katıldığı bir sürece evrilmesidir. Tabii, halk hareketini temsil eden bazı partiler de var. İzleyeceğiz, izliyoruz.
Tabii Türkiye’yi çok ilgilendiriyor çünkü Türkiye’ye yönelik tehditler var; Amerika var, İsrail var… Yani onlara vurulan her darbe, kendi ülkelerinde sonuç itibarıyla bizi rahatlatacak ve hedeflerimizi ilerletmemiz için daha gelişmiş koşullar yaratacaktır. Takdir edersiniz ki dünyada hem milliyetçi rüzgarlar yükseliyor hem de buna bağlı olarak işçi hareketleri güçleniyor. Bununla bir paralellik kuruyor musunuz?
Eninde sonunda o paralellik oluşur. Yani kuruyoruz tabii. Çünkü sonuç itibarıyla sistem çıkmaza girince, toplum yerine yeni bir sistem kurmak zorunda kalır. Çark dönecek çünkü; çarkın dönmesi lazım. Diyelim ki bu sistem artık çarkı çeviremiyor. O zaman ne olacak? Çarkı çevirecek yeni bir sistem kurulacak. Tarih hiçbir zaman kötümser değildir. Neden? Çünkü insanlık ve bütün toplumlar en sonunda bir çözüm üretiyor; üretmek zorunda, yaşamak için. İnsanların ömrü sınırlı; 60, 80, 90 sene… Ama toplumlar öyle değil. Toplumlar kendilerini devam ettirmek, çarkı çevirmek zorundalar. “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” diyerek yeni çözümler üretiyorlar.
Kendi tarihimize bakalım: Osmanlı Devleti çıkmaza girince Cumhuriyet çıkıyor. Amerikan tarihine bakalım: İngilizlere karşı İstiklal Savaşı veriyorlar; Washingtonlar vs. 1861-1865 Amerikan İç Savaşı’nda Abraham Lincoln’larla yine Amerika bir çözüm üretiyor. Şimdi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Amerika yine bir çözüm dönemine girdi. Savaşlar, iç çatışmalar o çözüm döneminin alametleri oluyor. Amerika bir iç savaşa gidiyor çünkü çözüm o savaştan çıkacak. Mevcut sistemin içinde bir çözüm kalmadığına göre birileri çözümü getirecek, öbürleri “hayır” diyecek. O “hayır” diyenlerle çözümü savunanlar arasındaki çarpışma gittikçe şiddetleniyor ve tarihin vaat ettiği kuvvetler, birtakım gitgellerden ve zikzaklardan sonra galip geliyor. Çözümler yumuşak geçişlerle olmaz.
Tam da onu soracaktım. Bir dev kabuk değiştiriyor ve bir taraftan da kapitalizm entübe edilmiş vaziyette. Ya da edilmek üzere. Fransa’da Macron, kapitalizmin liderlerinden biri, NATO için “beyin ölümü gerçekleşti” dedi. Şimdi NATO’nun beyin ölümü oluyorsa, emperyalizm de çok zor durumdadır. Fakat şu da bir tehlike: Batan bir balıkçı teknesi değil, bir transatlantik batıyor. Transatlantiğin batması uzun sürecektir ve batarken yarattığı anafor, etrafında ne var ne yoksa büyük bölümünü içine çekecektir.
Bu bir dünya savaşını tetikler mi? Amerika’nın bu saldırganlığı bir dünya savaşına dönüşebilir mi? Amerika, dünya savaşına karar verecek tek devlet. İki cevap olabilir: Biri, bu batışı “Efendi efendi kabul edelim, gerçeğe uygun çözümler üretelim” diyenler. Diğeri ise “Çin bizi geçiyor, buna silahla karşı koyalım” diyenler. Amerika bu iki seçenek arasında bir karar verecek. Pentagon’un yaptığı savaş oyunlarında, Çin ile Amerika arasındaki bir savaşı Amerika’nın hep kaybedeceği saptanıyor. Çünkü Çin’in hem ekonomik üstünlükleri hem de insan kaynakları var. Amerika ölecek adamları nerede bulacak? Çin’in ise vatansever, devrimin yarattığı insan kaynağı, disiplini ve örgütü var. Covid’de de gördük; Çin buna disiplinle cevap verdi. Dolayısıyla Amerika, Çin’in barışçıl yükselişinden korkuyor. Savaşa karar verecek merkez Amerika’dır. Yoksa ne Çin ne de Rusya; Rusya sadece kendini savunmaya çalışıyor. NATO’nun doğuya genişlemesi karşısında “Üzerime gelmeyin” diyor.
Ne zaman Amerika’da ortalık karışmaya başlasa, “Kaliforniya ayrılacak” sesleri yükselir. Tabii Kaliforniya bohçasını toplayıp “Hadi ben gidiyorum” demez, bu ancak savaşla olur. Amerika eyaletlerden oluşuyor; bu eyaletler aslında hukuken birer devlettir. 1861-1865’te iki çözüm çarpıştı: Güney, konfederasyon (bağımsız devletler) çözümünü; Kuzey ise federasyon çözümünü temsil ediyordu. Kuzey kazandı ve federasyon kuruldu. Fakat Amerika’nın kuruluşu da 1776’da bir istiklal savaşıyla olduğuna göre, Amerika’da çözümler savaşla oluyor.
Bunu Elon Musk ile Trump arasındaki bir düello gibi yorumlayanlara çok katılmıyorsunuz, değil mi? Bu tür siyasetçiler arasındaki kapışmalar büyük fotoğrafın içinde bir yere oturuyor. Asıl çarpışma, Biden’ın temsil ettiği küreselciler ile Trump’ın temsil ettiği, “içe dönelim, Amerika’ya öncelik tanıyalım” diyen kesim arasında. Fakat Amerikan Derin Devleti ile Trump arasında da bir mücadele var. Bu Amerika’nın yol ayrımı; kolay, yumuşak formüllerle çözülmeyecek. Silahların ve kuvvetlerin kullanıldığı bir sürece girildi. Amerikan ordusu ve eyaletler arasında kamplaşma ve silahlı bir bölünme söz konusu.
Bir tarafta yaşlanan, iş gücü çöken, ekonomisi tabelada kalmış bir Avrupa; diğer tarafta 2030’larda dünya ekonomisi içerisinde ciddi bir noktaya gelmesi beklenen bir Türkiye var. Direksiyon sizde; Türkiye bu süreçte nasıl konumlanmalı?
Batan bir Avrupa, batan bir Amerika var. Sanayisinin çarkını çevirecek insan bulamıyorlar. Uyuşturucuya batmış bir gençlik… Türkiye onlara benzemiyor; Türkiye’nin umudu var, genç nüfusu var, dinamik iş adamları var. Türkiye bu batan tarafta olmayacak, Asya’da olacak. Asya çağının kuruluşu 20. yüzyılın başlarında Rus, Türk, İran ve Çin devrimleriyle başladı. Bunlar mazlumlar dünyasının ülkeleri ama aynı zamanda eski büyük imparatorluklar. Tarihsel birikimleri, yönetme kabiliyetleri, edebiyat ve sanatlarıyla tekrar gelişen dünyanın önderleri olarak “Biz varız” diyorlar. Türkiye, geleceğin dünyasını kuranlar arasındadır. Nesnel olarak bunu idrak etmemiz ve kendimize güvenmemiz lazım. Batan bir gemiye sarılmanın alemi yok, onlarla beraber batarız.
Pekâlâ, Amerika’nın defterini kapatalım. Zaten kendisi kapatacak. Şimdi PKK sürecine dönelim. Şubat 2015’te Abdullah Öcalan’ın yaptığı o çağrı bir umut ve ivme yarattı. O çağrının en önemli noktası, PKK’nın silahları bırakacak olmasıydı. PKK kendini feshedecekti. Devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla feshedecekti; bu durum çok önemli bir umut yarattı. Türk devleti de bunu benimsedi. Zaten bu süreçte aktif olan ve süreci belirleyen Türk devletidir. PKK ise sürecin pasif unsurudur; kendileri de “Ömrümüz bitti” diyorlar. “Ömrümüz bitti” demek, “Biz pasifiz, etkin değiliz” demektir. Yani, “Ömrümüzün bittiğini notere tasdik ettireceğiz” gibi bir olay. Fakat bu iyimserlik dalgasının şimdi bir mukavemetle, bir dirençle karşılaştığını görüyoruz. Bu da çok normal. Neden? Çünkü PKK’nın silah bırakmasını istemeyen bir Amerika ve bir İsrail var.
Amerika, PKK için “Bizim kara kuvvetimiz” diyordu. “Benim deniz kuvvetim var, hava kuvvetim var; karada da bu Kürt delikanlılarını Türkiye’ye, İran’a, Irak’a ve Suriye’ye karşı ateşe sürüyorum; bu benim kara kuvvetim” diyordu. Şimdi hiç kimse kendi kara kuvvetinin silahsızlanmasını istemez. Dolayısıyla Amerika ve İsrail’in; hem Türkiye’deki güçleri hem de PKK içindeki unsurları üzerinden bu süreci baltalamaya çalıştığını görüyoruz.
Türkiye’deki güçler, açık söyleyeyim, Zafer Partisi ve İYİ Parti; süreci milliyetçilik taslayarak, Amerika’nın kendilerine verdiği görevleri milliyetçilikle süsleyerek baltalıyorlar. Bir de sol içinde “sahte sol” dediğimiz, yani Amerika’nın kontrolünde olan bir kesim var. Onlar da PKK’ya, “Vay, sen silah mı bırakıyorsun?” diye çıkışıyorlar. PKK’daki bazı isimler de onlara, “Sizin elinizi mi tutuyoruz? Biz savaşı bırakıyoruz, siz savaşmak istiyorsanız buyurun savaşın” diyor. Aslında bu çok çarpıcı bir durum.
PKK içindeki Amerika ve İsrail etkili güçler de o kongrede sahneye çıktılar. Dolayısıyla hem Türkiye’nin siyasi tablosunda hem de PKK içerisinde, her iki kutupta da bu güçlerin PKK’nın silah bırakmasını ve feshedilmesini engellemeye çalıştığını görüyoruz. “Gladio” dediğimiz, Amerika’yla geçmişte hep alışverişi olan bir sözde Türk milliyetçisi güç vardı; şimdi onlar MHP’den koptular, Zafer Partisi ve İYİ Parti gibi yapılarla o Gladio kimliklerini daha serbestçe ortaya koyuyorlar. Soldaki sahte sol da aynı şekilde. Sonuç itibarıyla geldiğimiz yerde yine bir tıkanma var gibi görünüyor ama bu sürecin karakteri budur; tıkanmalar olacak, o tıkanmalar aşılacaktır.
Burada bizim bir kılavuza ihtiyacımız var. Hükümeti eleştiriyoruz; “Terörsüz Türkiye” dedik, silahlar bırakıldı diyelim. Sonra eğer etnik veya dinsel kimlik üzerine partiler kurulacaksa, silah bıraksa bile Amerika veya başka bir güç yine eline silah verir ve o yola tekrar girilebilir. Ya da o yola girilmese bile toplumdaki bölünme, ortak değerlerin ve ideallerin olmayışı; toplumda çatlaklık ve bölünme sebebidir. Vatan Partisi olarak “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle ve Türk milletiyle bütünleşme” hedefini koyduk. 200 yıldır Namık Kemal’lerden İttihat ve Terakki’ye, oradan Mustafa Kemal’lere kadar biz Türkler, Kürtler; Anadolu’da ve Trakya’da yaşayan insanlar bir millet hâlinde bütünleşiyoruz. Tarihsel süreç budur. Bütün büyük milletler devrimci süreçlerde kaynaşarak oluşur. Biz de şimdi bunun tamamlanma noktasına geldik.
Aslanoğlu köyü, Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı, fakir bir köydür. Orada o kadar büyük bir incelikle Türk bayraklarını tenekelere çimento dökerek dikmişler, bütün köyün damlarını Türk bayraklarıyla donatmışlardı. İşte o bütünleşme budur. Biz ırk değil, milletiz; milletler bu süreçlerle oluşur. “Teori” dergisi, bu süreci anlatan çok esaslı yazılar barındırıyor; bu ayki sayı çok önemli, herkesin okumasını öneriyoruz.
Önümüzde 15 milyonluk bir hedef var ve biz o hedefe dört nala koşuyoruz. TÜRKSAT’tan gelen yazı çok net: “Parayı ver, yoksa karartacağız.” Uyduya çıkamazsak Ayvacık’tan Şırnak’a, Ağrı’dan Artvin’e kadar her yer simsiyah olur. Buna hiçbirimizin müsaade etmesi düşünülemez. Ulusal Kanal sadece gerçekleri taşımıyor, bir de çözümleri ve bir yolu taşıyor. Yol; yoldaş, yol erenleri, Yunus Emre’ler, Abdallar demektir. Ulusal Kanal yolumuzu aydınlatan, bize kılavuzluk eden bir kanaldır. 15 milyonluk ödemeyi 30 Haziran’a kadar toplayacağız. Bin lirası olan bin, beş bin lirası olan beş bin versin; atın nalındaki bir mıh orduyu, ordu da ülkeyi kurtarır. 19 günümüz kaldı, rehavete kapılmadan hızlanmamız lazım.
Dünya genelindeki YouTube sıralamasında beşinci sıradayız; bu bir olimpiyattır ve biz ipi göğüsleyenlerdeniz. Türkiye’yi dünya yarışında bu noktaya taşıyan Ulusal Kanal’ı diptiri tutmak için bu desteği talep ediyoruz.
Son olarak; toplumda büyük bir gerginlik var. Siyasetçiler, ana muhalefet gergin. Ekonomik sıkıntılar karamsarlık yaratıyor, bu da gerginliği besliyor. Ancak biz Türk milleti olarak sakin kalmalıyız. Tarihsel sürece bir kartalın gözüyle bakmalı, umutsuzluğa kapılmamalıyız. Sertab Erener’in şarkısında dediği gibi; “Şşşt, sakin olun, sinirlerinize hakim olun.” Toplumu germeyelim. Yarınımızın daha aydınlık olması için ekranımızın kararmamasına dikkat edelim. Herkese çok teşekkürler, sağ olun, var olun. 15 Temmuz’a kadar Kulüp üyelerine TotalEnergies istasyonlarındaki akaryakıt alışverişlerinde 1000 TL’ye varan yakıt puan hediye. Hocam, “Selfie” ile gigabaytları ikiye katlasak mı? Var arkadaşım, o da var. Türk Telekom Prime’da bir dünya ayrıcalık sunuyoruz; 5000 liraya varan ayrıcalıklar sizi bekliyor. Fiberin gücü mobile taşınıyor; “Fiber Mobilite” var. O zaman herkes Türk Telekom’a geçsin!
Bakın; otomotiv tamir, ahşap, metal, kompozit, inşaat ve dekorasyon sektörlerine özel ürünler; zımpara makineleri, toz emiciler ve aksesuarlar, aşındırıcılar, parlatma ürünleri ve özel çözümler… KB Zımpara, çözüm ortağınız. kemalbasaran.com.tr | 0266 281 10 50
İzlediğiniz için teşekkür ederim, hoşça kalın.

