Gündem yoğun, hafta yoğun; her zamanki gibi. Biz de sorularımızı hazırladık. FETÖ meselesini, Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasındaki tartışmaları konuşacağız. Daha sonra NATO gündemimiz var, ona değineceğiz. Vatan Partisi’nin yaptığı etkinlikler ve USMER’in önemli bir çalıştayı var; bunlarla ilgili merak edilen soruları sizlere ileteceğiz. İsterseniz başlayalım.
Evet, ilk konumuz FETÖ. Biz 5-6 gündür arka arkaya Vatan Partisi Genel Sekreteri Sayın Özgür Bursalı’nın yaptığı açıklamaları haberlerimizde veriyoruz. Aydınlık gazetesi de düzenli olarak manşetlerinden bunu veriyor. Şırnak Üniversitesi’nde bir şeyler oluyor, Vatan Partisi düzenli açıklamalar yapıyor. Biz sizden de dinlemek isteriz; neden arka arkaya bu tarz açıklamalar yapma gereği duydunuz? Neden bu kadar üzerine gittiniz? FETÖ yeniden mi hortluyor? İnsanların kafasında bu sorular var.
FETÖ yeniden hortlamıyor; ama FETÖ’nün üniversitedeki ayağı temizlenecek. Türkiye, Fetullahçı Terör Örgütü’nün ordu içindeki yuvalanmasını, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Gladyo’sunu, yine o Gladyo’nun parçası olan emniyet ve yargı içindeki yuvalanmasını büyük ölçüde, büyük bir başarıyla temizledi. Özellikle de 15-16 Temmuz 2016’dan sonra… Ama hâlâ üniversitelerde FETÖ’nün bir yığınağı var. Şırnak Üniversitesi’nden başlıyoruz o temizliğe; “başlıyoruz” derken Türkiye’yi kastediyorum.
Şırnak Üniversitesi Rektörü, FETÖ’nün üniversite imamına dijital ortamda raporlar yolluyor. O raporlar, tıpkı Karen Fogg’un e-postaları gibi Vatan Partisi’nin eline geçti ve Sayın Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı, o raporları bütün çıplaklığıyla ve içerdiği ağır suçlarla kamuoyuna açıkladı. Üniversite rektörü, kendi üniversitesindeki akademisyenleri, profesörleri, doçentleri fişliyor; onlar hakkında çok ağır ithamlarda bulunuyor ve aynı zamanda FETÖ’ye bağlılığını yazdığı o raporlarla ispatlıyor. Bu delilleri ortadan kaldırmaları mümkün değil, deliller bizim elimizde ve suç işlemektedirler.
Vatan Partisi, 1970 yılından beri, yani 53 yıldır FETÖ’ye karşı mücadele ediyor ve bu mücadeleden zaferle çıkmıştır. Şu anda Silivri’de, Ankara’da, Sincan’da FETÖ’nün yargıdaki sorumluları dahil hepsi ikamet etmektedirler. Bunlar, FETÖ’ye bağlılığın hangi mecralara gireceğini ve nerelerde istirahatte bulunacağını gösteren tecrübelerdir. Önümüzde bu üniversitelerden, Türkiye’nin bilim dünyasından, Amerikan emperyalizminin ve Gladyo’sunun uzantısı olan FETÖ’nün temizleneceğine tanık olacağız. Çok güzel gelişmeler.
Burada Cumhurbaşkanımız… Çünkü bu Şırnak’taki FETÖ yuvalanmasının AK Parti içinden de korunduğunu görüyoruz. AK Parti içinde bu yapıyı koruyanlar var. Hem merkezi hem de yerel düzeyde. Zaten AK Parti içinden Abdullah Gül çıkmadı mı? Abdullah Gül’den, Babacan’dan, Ahmet Davutoğlu’ndan sonra bunlar AK Parti’nin başbakanları, cumhurbaşkanları ve FETÖ’nün dostları değil mi? Bugün hâlâ AK Parti merkezinde ve Şırnak yönetiminde FETÖ bağlantılı unsurlar var. Bu yapılar, Şırnak Üniversitesi’ndeki FETÖ yuvalanmasının ortaya çıkmasını ve yargı konusu haline gelmesini engellemeye çalışıyorlar. Ama şunu söyleyeyim; engellemeleri mümkün değil. Arkamızdaki tarihe bakarsak, 2015-2016’dan sonra ve 2014 baharında Silivri duvarını yıkmamızdan sonra hiç kimse FETÖ’yü kurtaramaz.
**Soru:** Sayın Genel Başkan, Şırnak Üniversitesi’ndeki yapılanmada üyelikten ceza alan ve dosyası çok uzun süredir Yargıtay’da bekletilen Bedirhan Önem var. 6 yıl 3 ay ceza aldı. Biz rektörün, Sayın Bursalı’nın bir haftadır belgelerini açıkladığı bu şahsı koruduğuna dair çok haber yaptık. Üniversitede kaydı var, SSK kaydı var, lojmanı kullanıyor. Belgeyi yayınladıktan sonra şahsa soruşturma açtılar, YÖK’e bildirdiler. Halbuki bir sene önce de yayınlarımızı yapmıştık. Yeni rektör de önceki rektörün çizgisini devam ettirdi. Kim atadı bu rektörü? Cumhurbaşkanı değil mi?
**Cevap:** Evet, Cumhurbaşkanı atadı. Sorumluluğu var, konuya eğilmesi lazım. Kendi atadığı rektörün yaptıklarından dolayı siyasi sorumluluğu var. Bir FETÖ mensubunu atamak suretiyle yetkisini yanlış kullanmış. Bir de ortada bir itirafçı var; Gürcistan’daydı en son. “Yetiş Ahmet” isimli şahsın itiraflarını bir hafta boyunca Aydınlık’ta yayınladık. O itiraflarda Barzani bölgesindeki para transferleri, şirketler ve Türkiye içerisinde yapılan operasyonlar anlatılıyor. AK Parti içindeki milli unsurları pasifize eden bir ekipten bahsediyoruz. YÖK’e tüm belgeleri sunduk fakat bir hareketlilik göremiyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?
**Cevap:** YÖK’ün başındaki sorumluların görevlerini yapmadıklarını ve önlerine gelen bu sorunu araştırma cesaretinden yoksun olduklarını düşünüyorum. Bu kadar açıklamaya rağmen işlem yapılmıyorsa, YÖK’ün başında da bir sorun var demektir. Ama kimse bizim bu mücadelemizin önünde duramayacak.
**Soru:** Sayın Genel Başkan, şöyle bir izahatla gelenler var: “Devlet, FETÖ’nün akademideki sayısının çokluğu nedeniyle böyle bir tercih yapıyor olabilir; akademiye dokunmasın, silaha ve yargıya odaklansın.” Buna ne dersiniz?
**Cevap:** Bundan daha büyük bir hata olabilir mi? Türkiye’nin gelecekteki insan kaynağını FETÖ’cülerin önüne bırakıyorsunuz. “Al bunları istediğin gibi şekillendir” diyorsunuz. Sonra da o kadrolar darbe yapıyor. Darbedeki Adil Öksüz akademisyendi. Komuta merkezindeki isim akademisyendi. FETÖ, doktoru, mühendisi, hakimi yetiştiren fakülteleri elinde tutuyor. Sonra da “yargım, okullarım, ordum Cumhuriyete sadık olsun” diyorsun. Bu mümkün değil. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu süreci seyredeceğini sanmıyorum. Eninde sonunda harekete geçecektir çünkü FETÖ onun hayatına kastetti. Şerif Ali Tekalan’ın yazdığı mektupta Sayın Cumhurbaşkanımıza ve size yönelik hakaretler vardı; bunlar silinmesi mümkün olmayan kanıtlardır. Sayın Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı, yarın Ankara Savcılığı’na tüm kanıtları teslim edecek.
Ayrıca tespitimiz şu ki; FETÖ’cüler Şırnak’ta Süleymancılarla ortak çalışıyor. Aydınlık’ın yayınlarından sonra önlem alanların genelde Süleymancı emniyet ve yargı mensupları olduğunu gördük. Süleymancılar boylu boyuna bu operasyonun içerisindeler. Atatürk’ün dediği gibi; Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, cemaat ve tarikat mensupları ülkesi olamaz. Cemaat ve tarikatlar ortaçağa ait kurumlardır, insanları esir ederler. YÖK’ü bir kez daha göreve çağırıyoruz, Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuya mutlaka el koymalıdır. Adalet Bakanlığı harekete geçirilmelidir. Reklamı verelim, sonra devam edelim. Evet, çıkış yolu kaldığı yerden devam ediyor. Reklama gitmeden önce Sayın Yücel, sizin bir notunuz vardı. Bu raporda; Şerif Ali Tekalan’a sundukları ve firar ederek Amerika’ya gittiği görülüyor. Yani Fethullah Gülen’in “A takımı”ndan, terör örgütünün merkezinden bir şahıs. İlk beşin içinde yer alan Şerif Ali Tekalan, mektubu ve raporu kendisine sunulan isim. Bir anlamda FETÖ’nün üniversitelerdeki teşkilatlanmasının zirvesindeki şahıs değil mi Şerif Ali Tekalan? Zaten Sayın Bursalı’nın açıklamasından sonraki ikinci gün, Amerika’dan hemen telaşla açıklama yaptılar. “İddialar gerçek dışıdır” diyerek kendi adamlarını korudular.
Şimdi burada, o raporda bir şey dikkatimizi çekti: Rektörün, “Valiyi ve emniyet müdürünü kendi safıma çektim” dediği bir cümle var. Tabii, rektörün cümlesi. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?
Bir kere şunu söyleyeyim: Ben rektöre inanmıyorum. Söyledikleri doğru değil. Zaten rektörün bu süreçte hep yalan söylediği de ortaya çıktı. O, kendi yandaşlarına ve amirlerine; Şırnak’taki valinin, emniyet müdürünün, tümen komutanının kendisine iyi ve olumlu baktıkları, onu korudukları yönünde yanlış bilgiler vererek onları da zor durumda bırakıyor. Burada kendi konumunu kuvvetlendirmeye çalışıyor. Ben Şırnak Valisi’ni tanımıyorum, tanımama da gerek yok; tümen komutanımızın ve emniyet müdürümüzün o rektörü koruduğuna inanmıyorum. Bu sözler benim açımdan gerçeği temsil etmiyor.
Fakat burada Sayın Valimize, Sayın Tümen Komutanımıza ve Sayın Emniyet Müdürümüze bir sorumluluk düşüyor. Açıklama yapmak zorundalar. FETÖ’ye rapor veren o rektör; vali, tümen komutanı ve emniyet müdürü hakkında “Beni koruyorlar, onları kazandım” gibi cümleler kuruyor. Bunlar benim kanaatime göre doğru cümleler değil. Ancak sayın vali, emniyet müdürü ve tümen komutanı buna seyirci kalamazlar. Çünkü kendileri hakkında FETÖ’yü koruduklarına dair bir rapor ve ortaya çıkan yalanlar var. İlk başta “Görüşmedim” dedi, ancak fotoğraflar ortaya çıkınca inkâr edemedi. Valiliğin sitesinden görüntüler yayınlanınca Sayın Bursalı hemen o paylaşımları sildi. Yani yalancı olduğu da kanıtlanmış oldu. Sildiği o paylaşımın ekran görüntüsünü yarınki Aydınlık’ın manşetinde göreceksiniz.
Kısacası; mülki amir, askeri amir ve emniyet amiri konumundaki en yüksek görevliler, tavırlarını açıklamak durumundalar. Hakikaten bu FETÖ bağlantılı rektörü koruyorlar mı? Ben olmadığı kanısındayım ama benim kanaatim değil, onların açıklamaları önemlidir. Susamazlar çünkü rektörün yazdığı raporlarda, isimleri kendisini himaye ettikleri yönünde anılıyor. O zaman gerçek nedir? Sayın Vali, Sayın Tümen Komutanımız ve Sayın Emniyet Müdürümüz açıklama yapacaklardır.
Rektör, Ankara’da olduğunu söylemişti. Haber kaynaklarımız Ankara’da olduğunu doğruladı, sonra “Hayır, Ankara’ya gitmedim” dedi. Biz aradığımızda da Ankara’da YÖK’ün bir toplantısında olduğunu iddia etti. Rektör ile haber müdürümüz görüştü ve biz o görüşmenin tam metnini yayınladık. YÖK’ün basın birimine, rektörlerin katıldığı bir toplantı yapılıp yapılmadığını sorduğumuzda ise “Hayır, böyle bir toplantı yapılmadı” cevabını aldık. Orada da yalan söylemiş. Ankara’ya gelmesinin sebebi resmi görev değil; Ankara’daki güvendikleri unsurlarla temas kurmak ve birtakım önlemler almaktı. Ama bu gelişini “Rektörler toplantısına geldim” diyerek örtmeye çalışıyor.
Sayın Bursalı’nın bütün açıklamalarını dakika dakika izliyorlar. Yayın bittikten 10 dakika sonra tweet attıklarını görüyoruz. Demek ki toplu izliyorlar. İşin bir diğer gerçek yanı da şu: Şırnak’taki bu FETÖ’cü ekibin ciddi bir para mekanizması kurduğunu, AK Parti içerisindeki bağlantılarını bu parayla yönlendirdiklerini ve bir kısmını hızlıca zenginleştirdiklerini dair duyumlara ulaştık. Bunu somutlaştırdıktan sonra yayınlayacağız. Vatan Partisi olarak, bu rektörle iş birliği yapmış akademisyenlere de çağrıda bulunuyorum: Bu yol yol değildir, dönün. Bilim insanına yakışır bir tavırla bildiklerinizi Aydınlık’a, Ulusal Kanal’a ve Vatan Partisi’ne gönderin. Bu rektörün suç ortağı olmayın.
Rektörün FETÖ merkezine yazdığı raporlardaki her bilginin doğru olduğunu söylemiyoruz ama raporun kendisi gerçektir. İnsanlar hakkında haksız suçlamalar, özel hayata müdahaleler ve teşhirler olabilir. Sayın Bursalı bunları açıklamadı, elinde olduğunu söyledi. Bizim prensiplerimiz gereği özel hayata girmiyoruz. Bugün Biden’ın veya emperyalistlerin özel hayatına da girmeyiz; 60 küsur yıldır sürdürdüğümüz mücadelede ilkemiz budur.
Yargı ise Türkiye’de altın çağını yaşıyor. PKK’nın üzerine yürüdü, FETÖ’nün üzerine yürüdü. Binlerce FETÖ mensubu yargılanıyor ve çok isabetli kararlar alınıyor. Yargıtay’ın ve 3. Ceza Dairesi’nin tutumu, Yargıtay Başkanımızın açıklaması destan gibiydi; bir hukuk metni olarak mükemmeldi. Şırnak olayı henüz yargının önüne getirilmedi; savcılıkların ve mahkemelerin önüne suç iddiasıyla götürüldüğünde, Türk yargısının hukuka uygun kararlar vereceğini göreceğiz. Eğer bir zafiyet varsa bu, suçu tespit edip savcılıklara ulaştırma noktasında hükümetin veya kolluk kuvvetlerinin zaafıdır.
Geçmişte MİT raporlarını, Susurluk olayını ve FETÖ ile ilgili gerçekleri açıkladığımızda da basın bunları görmezden gelmişti. Ancak sonunda hepsi patlak verdi. Bu durum, Karen Fogg’un e-postalarına çok benziyor. Onlar özel bir şifreli programla yazışıyorlardı. Ancak vatanseverlik her türlü şifreyi kırar. Bu kanıtlar Vatan Partisi’nin elindedir ve bunları ortadan kaldırma şansları yoktur.
Karen Fogg, Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki büyükelçisiydi ve Türk Devleti’nin hakkından gelineceğini, Rauf Denktaş’ın indirileceğini, Türk ordusunun etkisiz kılınacağını planlıyorlardı. “Karen Fogg’un E-postalları” adlı kitabımda bunları anlattım. O dönemde hükümet ve basın Fogg’u korudu ama biz tek başımıza Vatan Partisi olarak üzerine yürüdük, onu Türkiye’den kaçmak zorunda bıraktık ve mahkemelerden lehimize kararlar çıkarttık. Şimdi ise Aydınlık’ta yeni bilgiler öğrendik. Derin bir sessizlik varsa basında, demek ki haberin etki alanı çok kuvvetli. Tahmin ettiğimizden daha ciddi bir olayı patlattık ki merkezden o derin sessizlik yönlendiriliyor. Yani sistem, sessizlik bombalarıyla üstünü örtmeye çalışıyor ama örtemez, örtemeyecektir, örtememiştir. Aynı Karen Fog olayında olduğu gibi örtemediğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ben o dönemi hatırlıyorum Sayın Genel Başkan; siz de konuştukça hatırlıyorum. Kod ismi Ahmet olan biriyle tanıştım. Bana telefon etti, ben de “Senin adın Ahmet olsun” dedim. Bizi bir ilçemize götürdü; dosyalar, dosyalar… Günlerce üstünde çalıştık. Bir ekip kurduk, İngilizce olan bütün metinleri incelettik, araştırdık. Bunların doğru olduğunu gördükten sonra üzerine yürüdük. O şahıs, dosyaları Avrupa Birliği’nin resmi sitesindeki bir dosyanın içerisine de gizlemişti. O zaman bilgisayar mühendisi arkadaşlarımız bunu görmüş ve oradan da doğrulatmışlardı.
Evet, kısa bir reklam aramız var. Ardından devam edelim.
Çıkış Yolu kaldığı yerden devam ediyor. Geçtiğimiz hafta ve hâlâ yoğun şekilde tartışılan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi (AYM) meselesini size sormak isteriz. Herkes sizden gelecek açıklamayı ve yorumunuzu merak ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönüşte uçakta yaptığı açıklamalar vardı, 10 Kasım törenlerinde de yeni bir açıklama yaptı. Muhalefet, Anayasa Mahkemesi’ne sahip çıktı ve bunun bir darbe girişimi olduğunu savundu. Siz olayı nasıl gördünüz? Yargıtay’ın yaptığı açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önce şunu belirteyim: Burada olay, Türk yargısının içinde yer alan iki yüksek mahkeme arasında bir mücadele değil. Yani yargının tepesinde, adli yargının en yüksek mercii olan Yargıtayımız ile anayasa yargısını temsil eden Anayasa Mahkemesi arasında bir çekişme yok. Bu, daha yüksek bir yerden bakarsak Türkiye ile Amerika arasında ya da Türkiye’nin milli güçleriyle gayrimilli güçleri arasında bir mücadeledir. Zaten Can Atalay olayı, sonuç itibarıyla bu boyutun çok ötesine geçti.
Şimdi burada ne var? Bir Anayasa Mahkememiz var; bu mahkemenin başkanı ve çoğunluğu sürekli olarak PKK’yı koruyor. Nasıl koruyor? PKK’nın partisini kapatmıyor, süründürüyor. İkincisi, PKK’nın yasal partisi gibi görünen yapıya 540 milyon Türk lirası verilmesini sağlıyor. Bunu devletin kasasından veriyor. Üçüncüsü, çeşitli kararlarıyla PKK ile ilişkili unsurları mecliste dokunulmazlık gibi açılardan koruyor. Böyle bir Anayasa Mahkemesi çoğunluğu var. Bu yaptığı iş, Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi’nin saptadığı gibi, en sonunda suç boyutuna varmış durumda. Sürekli PKK’yı besleyen, kararlar alan bir çoğunluktan bahsediyorum; ancak Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyeleri de hep bu kararlara muhalefet ediyor, karşı çıkıyor.
Bu çoğunluk, kararlarına bakıldığında hep PKK’yı koruyan, ona parasal yardım yapan ve Batı ile tam uyumlu bir çizgi izleyen bir yapı sergiliyor. Dolayısıyla mesele iki mahkeme arasındaki içtihat farkı değil; Türkiye ile Batı emperyalizmi arasında, Türkiye’nin milli yargısıyla Batı’nın müdahalesini temsil eden AYM çoğunluğu arasında bir mücadele var. Bunu görmemiz lazım.
Dikkat ederseniz siyasi saflaşmada da herkes kendi mevzisinden cephe tuttu. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi her zaman olduğu gibi emperyalistlerin yanında saf tuttu ve AYM çoğunluğuna arka çıktı. Çünkü zaten kendisi de PKK ile beraber hareket ediyor. Milli kuvvetler ise; Vatan Partisi başta olmak üzere, Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi’nin hukuku, anayasayı ve devletin egemenliğini savunan kararlarını destekledi. Yani herkes olayı bir hukuk yorumu olarak değil, bir milli mesele olarak gördü ve ona göre tavrını aldı.
Barolar Birliği’nin aldığı tutuma gelince; Ankara Barosu, İstanbul Barosu, İzmir Barosu… Hepsi LGBT’yi savunuyor. Niye bir anda LGBT’ye geldik? Çünkü konu AYM ile sınırlı değil. PKK’yı korumakla LGBT’yi Türkiye’de kültürel ve ideolojik olarak yaymak aynı şeydir; ikisi de emperyalist programın parçalarıdır. Türkiye’ye hem bölünmeyi dayatıyorlar hem de LGBT’yi dayatıyorlar. Bu bir paket programdır.
Türkiye’ye bu bireysel başvuru hakkı denetimini kim dayattı? Batı emperyalizmi dayattı. Yine uluslararası sözleşmeleri Türk hukukunun üstüne koyan 90. madde hükmünü de Batı bize dayattı. Dolayısıyla Türkiye’de bir milli hukuk ile Batı’dan bize dayatılan hukuk arasında da bir mücadele var. Vatandaş “Ne güzel, doğrudan AYM’ye başvurma hakkım var” diye düşünebilir ancak zaten vatandaşın hakkını koruyacak ceza, hukuk ve idare mahkemeleri mevcuttur. Türk yargısı, hakkını araması için bütün imkânları sunmuştur.
Ancak burada hukuk sistemini bozan bir yapı icat edildi. Yargıtay’ın kesin hükmüyle çözülen bir meseleye, kesin hükmün üzerine bireysel başvuru hakkı tanıdığınız zaman, hukuk sisteminin temelindeki kesin hüküm kurumunu sarsarsınız. Bazıları “Efendim, o anayasa yargısıdır” diyebilir. Mahkemeler hukuka göre karar verir ve o hukukun en tepesinde de anayasa hükümleri vardır. Dolayısıyla herhangi bir mahkeme anayasa hükümlerini uygulamak zorundadır. Anayasa hükmü uygulanmadı diye anayasa yargısına başvurmak sistemi bozar.
Anayasa Mahkemesi’nin esas görevi kanunların anayasaya aykırılığını denetlemek ve Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapmaktır. Bireysel başvuru ile AYM’ye gitmek, Yargıtay ve Danıştay kararlarının kesinliğini tahrip etmektedir. Bu durum, üst yargı kurumları arasında anayasa dışı bir hiyerarşi yaratmaya yönelik bir yöneliştir. Oysa anayasamızda Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi arasında bir hiyerarşi yoktur. Hukukun içinde bir hiyerarşi vardır; yönetmelikler, tüzükler, kanunlar ve anayasa. Tüm mahkemeler anayasaya uygun karar vermekle yükümlüdür. Bir mahkeme “Anayasa beni bağlamaz” diyemez. En başta anayasa bütün mahkemeleri bağlar. Anayasanın ilk dört maddesi tüm mahkemeleri bağlar. Dolayısıyla “anayasaya göre hüküm vermek yalnız Anayasa Mahkemesi’nin görevidir” şeklindeki bir anlayış hukuka aykırı ve çok yanlıştır. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de bireysel başvuruya gerek yoktur ve bu hak kaldırılmalıdır. Çünkü bireysel başvuru hakkı, tüm Türk yargısına ve Yargıtay’a duyulan güvensizliğin bir göstergesidir. Yargıtay’ın anayasa açısından bir karar vermesi gerekirken, siz yetkiyi Anayasa Mahkemesi’ne vererek Türk hukukundaki “kesin hüküm” kurumunu dinamitlemiş oluyorsunuz. Toplumda da kesin hükme karşı bir güvensizlik oluşuyor; herkes “Nasıl olsa Anayasa Mahkemesi’ne veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gider, bu hükmü iptal ettiririm” düşüncesine kapılıyor. 130.000 başvuru var ve bu dosya yükünden dolayı asıl davalara bakılamıyor.
Bireysel başvuru hakkı, anayasa değişikliğiyle kesinlikle kaldırılmalıdır. Cumhurbaşkanı değişikliği yapabileceğini, ancak AYM’nin iptal edebileceğini söylüyor; o zaman önce AYM’yi değiştirmek gerekir diyor. Oysa anayasayı değiştirme hakkı Cumhurbaşkanı’na ait değil, Meclis’in üçte iki çoğunluğuna aittir. Vatan Partisi olarak bizim de anayasayı değiştirme ve yeni anayasa yapma iddiamız vardır; çünkü iktidar olmak aynı zamanda kanun ve anayasa yapma iddiasıdır.
Bireysel başvuru hakkı 2010 yılında Avrupa’nın baskısıyla getirilmiş, 2012’de uygulanmaya başlanmıştır. Türk yargı sisteminde zaten istinaf, Yargıtay ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gibi yeterince denetleme mekanizması mevcuttur. Siz kesin hüküm oluştuktan sonra bir de bireysel başvuru hakkı tanıdığınızda, ortada kesin hüküm kalmıyor. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay veya Danıştay’ın kesinleşmiş hükümlerini ortadan kaldıracak bir karar veremez; olsa olsa hak ihlali tespiti yapabilir. Ancak iş çığırından çıktı. Anayasa Mahkemesi’nin başında Batı’dan yönlendirilen veya bölücü çevrelerin etkisi altındaki bir çoğunluk oluşursa, sonuç bugünkü gibi olur.
Vatan Partisi olarak görüşümüz nettir: Bireysel başvuru hakkı kaldırılmalı, 90. maddede uluslararası sözleşmeleri Türk hukukunun üstüne çıkaran hüküm ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) süreci iptal edilmelidir. AİHM, Türkiye’de hüküm kesemez; zaten AİHM de sadece ihlal tespiti yapıp tazminata hükmedebiliyor, yerel mahkeme kararını ortadan kaldıramıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bireysel başvurunun zamanında AYM’nin iş yükünü hızlandırmak için getirildiğini söylüyor ancak bu yanlış bir bilgidir. Bireysel başvuru AYM’nin yükünü artırır, AİHM’in yükünü hafifletir. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın, “Yargıtay’ı yerip Anayasa Mahkemesi’ne övgüler dizenler yanlış yapıyor” ifadesi doğru ve yerinde bir tespittir. Ancak “Bu tartışmada taraf değil, hakem konumundayız” açıklaması hukuken yanlıştır. Cumhurbaşkanı’nın Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında bir hakemlik görevi yoktur. Devlet organlarının uyumlu çalışmasını temin etmek ile iki mahkemenin hükmü arasında hakemlik yapmak farklı şeylerdir. Eğer Cumhurbaşkanı bu mahkemelerin üstünde bir hakemlik yaparsa, bu durum yargı bağımsızlığını ve kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırır. Problem bireysel başvuru hakkından kaynaklanmaktadır; bu hak olmasa iki kurum arasında bir çatışma da çıkmaz. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin görevi anayasaya aykırılığı denetlemektir, Yargıtay’ın görevi ise ayrıdır.
Yargıtay’ın AYM üyeleri hakkındaki suç duyurusu, devletin içine düştüğü zaafa bir isyandır. En yüksek yargı organı olan Yargıtay, bir diğer yüksek yargı organının üyeleri hakkında “suç işlemişlerdir” diyorsa, bu Türk tarihinde görülmemiş bir olaydır. Bu, devletin bir zaaf içinde olduğunun kanıtıdır. Hangi zaaf? Devlet, toprak bütünlüğünü hedef alan ve terörle iç içe geçmiş bir sözde siyasi partiyi kapatmıyorsa, Anayasa Mahkemesi üyeleri PKK’ya hazineden 540 milyon lira aktarılmasına göz yumuyorsa, burada hukuki bir yorumdan değil, PKK’yı koruyan bir çoğunluktan bahsediyoruz. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu duruma karşı çıkarak aslında Türk devletinin içine düştüğü acze isyan etmektedir. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün 1927’de Nutuk’ta anlattığı gibi; devlet zaafa düştüğünde orduyu ve milleti o acziyete karşı isyan ettirmek gerekir. Onların yönettiği bir Türkiye’de çıkış yolu yok. O zaman Mustafa Kemal Paşa ne yapıyor? İsyan etmek ve ettirmek lazım geliyor. Ona benzer bir tavır bu. Dolayısıyla ben Yargıtay 3. Ceza Dairesi hakkında kendim bir şey söylemeyeyim ama o tutuma hayran kaldım, onu söyleyeyim. Bu hakikaten Türk devriminin belirlediği, Türkiye Cumhuriyeti hukukuna bağlılıkta çok cesur ve çok kararlı bir tutum.
“Aklıma bir soru geldi ama biraz uzatacak.” Söyle, söyle. “İsyan etmek yasal mı?” Yasal. Nasıl yasal? Zaten bakın, tamamen söyledim; Türk devriminin getirdiği Cumhuriyet hukukuna bağlılıkta son derece cesur bir karar. Eğer siz Anayasa Mahkemesi olarak PKK’yı korursanız, bu devletin zaaf içinde olduğunu gösterir. Çünkü PKK’yı bir belediye, bir dernek korumuyor; PKK’yı Anayasa Mahkemesi koruyor. Bunun çaresi ne? Anayasa Mahkemesi PKK’yı korursa devlet zaafa düşmüş demektir ki devlet sadece Anayasa Mahkemesi’nin bu kararlarında zaafa düşmüyor.
Anayasa’nın 90. maddesinin 4. fıkrasına “Yabancı ülkelerle yapılmış sözleşmelerin anayasaya aykırılığı iddia edilemez” diye hüküm koyduğunuz zaman, o da bir devlet zaafıdır. Yani kendi devletinizin hukukunu ve egemenliğini yabancı devletlerle yapılan sözleşmelerin altına çekiyorsunuz. Yani uluslararası sözleşmeleri Türk hukukunun üstüne koyuyorsunuz; bu da bir devlet zaafı örneğidir.
Veya PKK’ya belediyeleri bırakıyorsunuz; PKK’nın para toplamasına, Türkiye’yi bölme faaliyetine devlet olarak göz yumuyorsunuz. PKK’nın Meclis kürsülerine çıkıp propaganda yapmasına izin veriyorsunuz. Bunların hepsi devlet zaafıdır. FETÖ’nün rektörlükleri ele geçirmesi karşısında Türk devletinde ne var? Bir atalet var. Devlette bir zaaf, bir çözülme, bir dağınıklık var. Yani Atatürk dönemindeki devlet gibi değil; hatta 1960’lardaki, 70’lerdeki devlet gibi de değil bugünkü devlet. Bunu görmemiz son derece önemlidir çünkü bunu görmeden Türkiye’nin sorunlarını çözemeyiz.
Devlet zaaf içindeyken, devlet maalesef Tayyip Erdoğanlar tarafından yönetiliyor. Ve Tayyip Erdoğan, “Ben mahkemelerin üzerinde hakemim” diyor. Bunu dediğiniz zaman bu da bir devlet zaafıdır. Koskoca Cumhurbaşkanı kendisinde Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında bir hakemlik rolü vehmediyor. Ya da başdanışmanları ona, “Sayın Cumhurbaşkanım, sen her şeyin üstündesin” diye bir kibir telkin ediyorlar. Metinden okumuş aslında o ifadeleri. Bu bir mazeret değil ama ona böyle bir şey söylendiği gözüküyor.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın, “Ben Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında hakem olamam. Türk Anayasası bana hiçbir şekilde böyle bir görev ve yetki vermiyor” demesi lazım. Çünkü bu çok tehlikeli ve tamamen anayasaya aykırı bir açıklama. Türk Devleti’nde bir zaaf var ve bu zaaf, devletin yeniden düzenlenmesini; Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılmasını, anayasanın yeniden yazılmasını, bütün devlet kurumlarının devrimci bir tavırla yeniden örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Türkiye’nin gelip dayandığı yer burası. O bakımdan Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bu kararını ben bir “isyan” diye niteliyorum. Ama neye isyan? Devletin zaafa düşmesine. Yargıtay, devleti korumak istiyor; Anayasa Mahkemesi çoğunluğuyla devletin korunamadığını görüyor ve tarihi bir çıkış yapıyor.
***
Devlet birikimi demişken; sizin de konuşmacı olacağınız “Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Yılında Asya’da Devlet Birikimi Uluslararası Çalıştayı” var. 17-18-19 Kasım 2023 tarihlerinde, 3 gün boyunca Şişli Cevahir Otel’de gerçekleşecek. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi ile Uluslararası Strateji Merkezi’nin düzenlediği bu çalıştaya Japonya’dan, Çin’den, Rusya’dan, İran’dan, Arap ülkelerinden ve Türkiye’nin üniversitelerinden çok önemli devlet teorisyenleri katılıyor. Cüneyt Akalın, Osman Karatay, Birgül Ayman Güler, Ali Murat Özdemir, Aleksandr Dugin, Doğu Perinçek, İlker Mutlu, Özge Yahşi Ergen, İlber Ortaylı, Etem Sancak, Oktay Uygun, Caner Karavit, Lian Ying ve Orta Asya cumhuriyetlerinden gelen değerli profesörler orada olacak.
Konu devletin ana yurdu olan Asya’daki devlet birikimi. İlyas Topsakal, Abdullah Kadir Gül, Avnur Nagayeva, Aziz Alibeyli, Kuntay Gücüm gibi isimlerin katılımıyla çok düzeyli tartışmalar yapılacak. Katılım serbest. Biz de 3 gün boyunca Ulusal Kanal’ın YouTube hesabından sabahtan akşama kadar canlı olarak vereceğiz. Dünyanın her yerinden izlenebilecek. Son 15-20 yıldır böyle düzeyli bir kurultay düzenlenmedi, o yüzden heyecanla bekliyorum.
***
Sayın Genel Başkanım, bir de “Umuda Ortak Ol” kampanyamız var. Bu ayki hedefimiz 13 milyon. Birinci ayki 10 milyonluk hedef aşıldı. Türkiye çok önemli bir döneme girdi; yargının çıkışı, Filistin’deki olaylar, ABD’nin kıyılarımızı kuşatması, ekonomik sıkıntılar, Türkiye’nin kendi düşmanlarını (Zelenski gibi) desteklemesi ve Filistin davasındaki duruş zaafı… Bunların hepsi Türkiye’de köklü değişikliklerin habercisidir. Büyük bir çözümün eşiğindeyiz. “Umuda Ortak Ol” kampanyası, Türkiye’nin yeni kararının medyasını, yani Ulusal Kanal’ı ve Aydınlık’ı güçlendirme kampanyasıdır.
Tuluğ Çizgen, Metin Külünk gibi isimler ve Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç, Ulusal Kanal’ın yapıcı ve milli duruşuna dikkat çekerek kampanyaya destek verdiler. Bir tek Aydınlık ve Ulusal Kanal; Şırnak Üniversitesi’ndeki FETÖ’cü yuvalanmayı ve Yargıtay’ın kahramanca kararını ısrarla kamuoyuna getiriyor. Türkiye’nin aydınlanması ve üretim devriminin başarılması için bu medyaya ihtiyacımız var.
***
Haftanın kitabına gelince… Çalıştayla bağlantılı olarak Yusuf Has Hacib’in 1070 yılında yazdığı “Kutadgu Bilig”i öneriyorum. Manazgirt Savaşı döneminde, Karahanlılar zamanında yazılmış bir devlet teorisi kitabıdır. Hem devlet yönetimindeki erdemleri hem de toplumdaki erdemleri işler. Machiavelli’den 500 yıl öncedir. Batılılar devlet teorisini Machiavelli ile başlatır ama bizim Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Firdevsi’nin Şehname’si ve Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i, 11. yüzyılın kurucu eserleridir. Her Türk’ün okuması gereken bir kitaptır. Kabalca Yayınları’ndan çıkan çevirisi çok iyidir. Bugünün Türkiye Türkçesine aktarılmış diyelim; ancak “çeviri” yanlış bir ifade oldu, “aktarılmış” demek daha doğru. Manzum olarak aktarıldığı zaman, yani kafiyelere ve biçimsel özelliklere titizlik gösterdiğinizde içerikte bazı sapmalar olabiliyor. Bu nedenle ben Kabalcı Yayınları’nın çevirisini tercih ediyorum; bir kurumun yaptığı çeviriydi. Ancak isteyen İş Bankası Yayınları’ndan manzum çeviriyi de okuyabilir. Herkese tavsiye ediyorum, herkes Kutadgu Bilig’i okumalıdır. Kutadgu Bilig’i okumadan Türk tarihini, Türk birikimini ve Türk devlet teorisini hiçbirimiz anlayamayız. Bugün yaşadığımız süreci ve bize bugüne kadar taşınan örgütlenme, kahramanlık ve erdem birikimini de ancak bu şekilde kavrayabiliriz. Bu nedenle Kutadgu Bilig’i bugün özellikle tavsiye ediyoruz.
Müzik konusuna gelince… Diyarbakırlı Celal’den bir eser sunacağız. Neden Diyarbakırlı Celal? Çünkü bu hafta, Silvan’da doğmuş olan ve partimizin 1968’lerden bu yana, yaklaşık 55 yıldır önde gelen kadrolarında ve yönetiminde yer almış Bayram Yurtçiçek arkadaşımızı kaybettik. Evet, Silvanlıydı, Diyarbakırlıydı ama Türkiye’nin, Türk ve Kürt kardeşliğinin bir temsilcisiydi. İyi bir insan, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş, iyi bir dosttu; bütün bu özellikleriyle çok iyi bir yurttaştı. Onu hep böyle hatırlayacağız ve gelecekte de bilincimizde yaşatacağız. Çok kıymetli ve sevgi dolu bir insanımızı, Bayram Yurtçiçek arkadaşımızı saygıyla anıyoruz. Soyadı gibi, yurdun çiçeği olan bu değerimizi şimdi yurt toprağına veriyoruz; ancak onun hatıraları bu topraklarda hep çiçekler açacaktır.
Bayram Yurtçiçek arkadaşımız, 1968’den bu yana 55 yıllık parti hayatı boyunca hep iyi sınavlar verdi. Cezaevlerinde, farklı mücadelelerde, parti içi çalışmalarda ve emperyalizme karşı yürütülen halk hareketlerinde hep en ön safta yer aldı. Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü konusunda her zaman örnek bir arkadaşımız oldu. “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” sloganının en örnek temsilcilerindendi.
Programımızın sonuna geldik, teşekkür ederiz, sağ olun. Diyarbakırlı Celal Güzelses’ten, Bayram Yurtçiçek’i anarak bir uzun hava sunuyoruz. “Karagözler” ile haftanın müziği eşliğinde programımızı sonlandırıyoruz.

