Hoş bulduk, merhabalar. Aydınlık Gazetesi yöneticilerinden Hikmet Çiçek, siz de hoş geldiniz.
Bilgisayarı almışlar, fareyi unutmuşlar. Kısa bir reklam aramız var, ardından başlayacağız. Evet, çıkış yoluna başlıyoruz. Sayın Perinçek, daha şimdi aşağıda bir konferanstaydınız. Zannediyorum İran ile ilgili bir etkinlikti. Biz de yarın haberini yansıtacağız. Ne konferansıydı bu? Zannediyorum başkonuşmacıydınız.
İran devletinin düzenlediği ve İran Cumhurbaşkanı Sayın Reisi’nin de katıldığı bir konferans. Uluslararası hukuk açısından Siyonist rejimin suçlarının araştırılması konferansı. İsrail devletinin yöneticilerinin ve onların emriyle hareket eden “zulüm memurlarının” —biraz hukukçu çerçevesinin dışına çıkıyoruz ama— yani asker, komutan gibi emirlerini ve harekâtlarını uygulayan, halkı kıran, hepimizin bildiği bu vahşeti uygulayanların yargılanması konusu.
Beni de başkonuşmacı olarak davet ettiler. Tarhan’a gitme koşullarım müsait olmadığı için gidemedim ama Zoom üzerinden katıldım. Soykırım konusunda çok önemli bir tecrübemiz var; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) hem ikinci dairede hem de Büyük Daire’de davalar kazandık. Ali Mercan ve diğerlerini de kattığımız zaman 4-5 dava kazandık. Soykırım konusunda uzmanlaştık. O bakımdan son derece pratik ve hukuki bir sunuş yaptık.
Soykırım suçu, Birleşmiş Milletler’in 1948 Sözleşmesi ile tanımlandı. O suçta “kasıt” çok önemlidir. Kasıt; bir kavim, dinsel grup veya bir topluluğu bütünüyle yok etme kastıyla onlardan birisini öldürmek, yaralamak veya kısırlaştırmak gibi eylemleri içerir. Yani bütün grubu yok etmeye gerek yoktur, bir kişiye dahi bu kastla zarar verirseniz soykırım suçunu işlemiş olursunuz. Bin kişiyi savaşta öldürürsünüz, bu soykırıma girmez; ancak bir kişiyi dahi o grubu yok etme kastıyla hedef alırsanız, o soykırıma girer. Ayrıca ceza hukukunda suçun öznesi daima bireydir; devletler veya hükümetler değil, bireyler yargılanır. Bugün Filistin halkına karşı İsrail’in uygulamasına baktığımız zaman, dört dörtlük bir soykırım suçu görüyoruz.
Peki, bunu kim yargılayacak? 1948 Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre yetkili olan, ya suçun işlendiği yerdeki (Gazze) mahkemedir ya da İsrail yöneticilerinin bulunduğu yerel mahkemedir. Bir de Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) vardır. UCM, Roma Statüsü ile belirlenmiştir. Filistin devleti Roma Statüsü’ne taraf olduğu için, UCM’ye giderek İsrail yöneticileri hakkında, isim vererek (Netanyahu, falanca komutan gibi) dava açabilir.
Konferanstaki bir diğer önerimiz şuydu: Neden Asya’nın bir mahkemesi yok? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi varsa, neden bir “Asya İnsanlık Mahkemesi” veya “Dünya İnsanlık Mahkemesi” olmasın? BRICS veya Şanghay İşbirliği Örgütü bu süreci başlatabilir. Meğerse 2010 yılında kurulmuş “Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadil Kuruluşları Birliği” diye bir kurum varmış. Güney Kore Anayasa Mahkemesi Başkanı da bir makalesinde, “Bizim neden AİHM gibi bir mahkememiz yok?” diye sormuş. Biz de bu teklifi İran’daki konferansta dile getirdik. Ben “insan hakları” demiyorum, çünkü o kavramın ideolojik/kapitalist bir örtü olarak dayatıldığını düşünüyorum; bu yüzden “İnsanlık Mahkemesi” diyorum.
Sizin hukukçu kimliğiniz mi etkili oldu bu davette? İslam Uyanış Konferansı’nda, Çin’deki konferanslarda veya Rusya’daki etkinliklerde her zaman başkonuşmacı olarak çağrılıyorum. Uluslararası alanda Vatan Partisi’nin büyük bir saygınlığı var. Bir de “Perinçek-İsviçre” davası ile dünya çapında bir soykırım hukuku uzmanı haline geldim. Mahkeme içtihadı açısından bu dava, soykırım hukukunun en önemli pratiğidir.
Karadeniz’deki gerginliğe gelecek olursak; üç önemli gelişme oldu. Birincisi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, “Karadeniz’de NATO’yu istemiyoruz” dedi. Arkasından ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı, Bulgaristan’dan “Karadeniz’i özgürleştirmeye hazırız” açıklaması yaptı. Üçüncüsü de Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın Ankara’da NATO inisiyatifi dışında yapacağı kıyıdaş ülke toplantısı. Karadeniz ısınıyor. Karadeniz aslında kapalı bir denizdir, Hazar Denizi gibidir. Orada Amerika’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin ne işi var? Karadeniz, Karadenizlilerindir. Amerika’yı özgürleştirelim derken, Karadeniz’i açık deniz gibi herkesin istediği gibi girip çıktığı, Boğazların “yol geçen hanı” olduğu bir duruma dönüştürdük. Lozan’dan beri önemli olan Boğazlar meselesi, arkasından gelen Montrö Sözleşmesi ile bir dünya meselesi haline gelmiştir. Neden? Çünkü o Boğazları Rusya, Bulgaristan, Romanya, Abhazya, Gürcistan ve şimdi de Ukrayna kullanıyor. Karadeniz’e kıyısı olan bütün ülkeler dünyaya bu boğazlardan açılıyor. Dolayısıyla Boğazların güvenliği ve ticaretin özgürce yapılması, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler için hayati önem taşıyor. Onlar için bir başka önemli konu ise kendi güvenlikleri açısından yabancı unsurların oraya girmemesidir; özellikle de Rusya açısından.
Bu noktada, bu konuda büyük emeği ve mücadelesi olan, birikimi, zekası ve cesaretiyle tanıdığımız Soner Polat komutanımızı saygıyla anıyoruz; kitapları mutlaka okunmalıdır. Deniz Kuvvetlerimiz, 2000’li yıllardan bu yana Karadeniz’in kıyıdaşı olmayan ülkelere kapalı olması konusunda prensipli bir tavır almıştır. Sayın Deniz Kuvvetleri Komutanımız Tatlıoğlu’nun bu tavrı yeni değildir; Türk Silahlı Kuvvetleri, 2000’li yıllardan başlayarak Amerika’nın Karadeniz’e girmesine karşı kesin bir prensip tavrı almıştır.
Hükümetin Ukrayna yanlısı politikası ile bu durum çelişmiyor mu? Hem de çok çelişiyor. Hükümetin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Deniz Kuvvetleri’nin bu tavrına soğuk baktığı ve iyi karşılamadığı belli olmuştur. Ancak Türkiye’nin egemenliği, bağımsızlığı ve ekonomik çıkarları bakımından bu, sadece Deniz Kuvvetleri Komutanımızın değil, tüm Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türkiye’nin milli güçlerinin geleneksel tutumudur.
Doğu Akdeniz ise Karadeniz’den farklıdır. Karadeniz’e bir kapıdan girilirken, Akdeniz çok daha geniştir; Süveyş Kanalı ve Cebelitarık olmak üzere iki kapısı vardır. Akdeniz daha uluslararası bir deniz karakterine sahiptir. Yine de “Akdeniz, Akdenizlilerindir” diye haklı ve doğru bir görüş vardır. Cumhurbaşkanımızın “Amerika’nın Doğu Akdeniz’de ne işi var?” minvalindeki sözleri doğrudur. Amerika; İsrail ve Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye karşı tatbikatlar yapmaktadır. İki yıl önce Cumhurbaşkanı’nın, Fransız zırhlıları Yunan karasularına girdiğinde önerdiği “Doğu Akdeniz Kıyıdaş Ülkeler Konferansı” bu açıdan önemlidir.
Ancak konferanstan önce Türkiye’nin yapması gereken, Suriye, Lübnan, Libya ve Mısır ile deniz yetki alanları konusunda anlaşmalar yapmaktır. Bu anlaşmalarla Amerika’nın bölgedeki iddialarını boşa çıkarabiliriz. İsrail’in kıyısı sınırlıdır ve deniz yetki alanı iddiası zayıftır. Mısır ile yapılacak iş birliği, özellikle enerji yatakları konusunda Türkiye’nin ekonomik haklarını güvence altına alacaktır. Hatta bu sürece denizden petrol çıkarma teknolojisinde çok ileri olan Çin de dahil edilebilir.
Öte yandan, Cumhurbaşkanı’nın birkaç ay önce Ukrayna’nın NATO üyeliğini destekleyen açıklaması, NATO’yu Karadeniz’e çekmek anlamına gelmektedir. Bugün de hükümet, Ukrayna Savaşı’nda maalesef NATO ve Amerika ile beraber hareket etmektedir. İsveç’in NATO’ya alınması veya buna verilen destek, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtan saldırgan siyasetlerdir. Türkiye’nin, Yunanistan kıyılarına yığılan Amerikan tanklarına ve namluları Türkiye’ye dönük tatbikatlara rağmen bu çizgide olması kabul edilemez.
İncirlik ve Kürecik üsleri konusu da çok kritiktir. Türkiye topraklarından İsrail’e silah taşınmasına göz yummak, Filistin halkına karşı yürütülen vahşete ortak olmaktır. İncirlik ve Kürecik derhal Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tam kontrolüne alınmalı ve Amerikan personeli 15 gün içinde ülkeden gönderilmelidir. “Türkiye’den İsrail’e mühimmat gitmiyor” açıklamaları, mühimmatın önce Güney Kıbrıs’taki Ağrotur üssüne, oradan İsrail’e gönderilmesi gerçeğini değiştirmeyen bir kurnazlıktır. Bu, Türk gururuna ve kardeşliğine hıyanettir.
Türkiye’nin başında NATO’cu bir yönetim kalmayacak; önümüzdeki 3 yıl içinde bu süreç tamamlanacaktır. NATO’ya sadakat ile Türkiye’ye sadakatin çarpıştığı bir döneme girdik. Artık komşularımızla (Suriye, İran, Rusya, Azerbaycan) olan ilişkilerimizde, geleneksel Türk komşuluk hukukunu terk eden bu tavırdan vazgeçilmeli ve milli bir siyasete dönülmelidir.
Geçtiğimiz günlerde Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi ve Ulusal Strateji Merkezi (USMER) iş birliğiyle düzenlenen “Asya’da Devlet Birikimi” çalıştayı, oldukça nitelikli ve başarılı bir etkinlikti. 10 ülkeden gelen devlet teorisyenleri ve bilim insanları, emperyalizme ve siyonizme karşı mücadelede ortak bir duruş sergilediler. Asya’nın yükseliş çağında, savaş cephelerinde emperyalizme karşı devletlerimizin yanında olduğumuzu vurgulayan çok ahlaklı ve erdemli bir sonuç bildirgesi ile çalıştayı tamamladık. Ve hepimiz bu konuda güçlerimizi birleştiriyoruz. Devamı gelecek mi? Evet, gelecek. Çünkü herkes çok arzulu. Çalıştaya katılan Özbek bilim insanları, Japonya’dan gelenler, Kazaklar, Kırgızlar, Ruslar; hepsi “Bunun devamını getirelim” diyor. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Akın Levent hocamızın da çok büyük katkıları oldu; o da bu tür çalıştayların sürdürülmesinden yana.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden Prof. Dr. Birgül Ayman Güler hocamız, Rektörümüz Akın Levent, Şule Perinçek, Yıldırım Fikret Ura, İzmir Ege Üniversitesi ve Çanakkale Üniversitesi’nden gelen hocalarımız oradaydı. Çok kaliteli ve özgün tebliğler sunuldu. Özellikle Asya’da devletin kuruculuğu, göçebe ve yerleşik toplum ilişkileri, çiftçi-çoban etkileşimi, ticaret uygarlığına geçiş gibi konular etraflıca tartışıldı ve iyi sonuçlara ulaşıldı.
Hunların devamı olan ve Orta Asya’ya hâkim olup güneye, Çin’e inen, orada Kuzey Vey (Wei) Hanedanı’nı kuran Şiyenbeylerin devletleşme süreci Caner Karavit tarafından çok somut ve pratik bir şekilde anlatıldı. Gerçekten çok başarılı ve esaslı bir kurultaydı. Şule Perinçek’i ve Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Akın Levent’i yürekten tebrik ediyoruz; bize bir bilim ziyafeti sundular. Sunulan tebliğler Teori dergisinde de yayınlanacak. Cevahir Otel’de düzenlenen kurultayda her şey aksamadan ilerledi, kendilerine teşekkür etmek gerekir.
Kurultay uluslararası düzeyde, farklı dillerde gerçekleştirildi; İngilizce tebliğler sunuldu ve Aleksandr Dugin Moskova’dan bağlandı. Toplamda 10 ülkeden katılım vardı: Türkiye, Rusya, Çin, Japonya, İran, Tataristan (Rusya Federasyonu), Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan.
Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdem İlker Mutlu ve Prof. Dr. Ali Murat Özdemir gibi olgun, düzeyli ve bilim ahlakına sahip çok değerli akademisyenlerimiz de oradaydı. Osman Karatay hocamız, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Birgül Ayman Güler hocamız; hepsi ciddi bilimsel birikime sahip isimlerdi. İlber Ortaylı hocamız ise son gün felsefeye uzanan bir konuşma yaptı; kendisine “Tarihçiliği bıraktınız, filozof oldunuz” diye takıldım. Atakan Hatipoğlu’nun bildirisi de olağanüstü ve nitelikliydi. İstanbul’dan, Erzincan’dan ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen akademisyenlerle adeta bir Türkiye mozaiği oluştu.
Sempozyum devam ederken Türkiye’nin gündemine 50+1 konusu geldi. Sayın Cumhurbaşkanı, Almanya dönüşü uçakta 50+1’in değişmesi gerektiğini belirtti. Bugün de Sayın Devlet Bahçeli grup toplantısında, “50+1, demokratik bir modeldir. Cumhurun bütününü temsil edecek bir cumhurbaşkanı seçiyoruz. MHP olarak geçmişte ne söylediysek aynı görüşteyiz” diyerek sistemin korunması gerektiğini ifade etti.
Mevcut hükümet sistemi bir nevi başkanlık sistemidir ve Cumhurbaşkanı’na önemli yetkiler verilmiştir. Başkanlık sistemlerinde anayasa hukuku gereği 50+1 değişmez kuraldır; çünkü başkana olağanüstü yetkiler veriyorsunuz. Bu yetkiler %20-30 oy oranıyla kullanılacak yetkiler değildir. Halkın çoğunluğunun onayı, Cumhurbaşkanının kanun hükmünde kararname çıkarma, uluslararası sözleşmeleri feshetme ve meclisten güvenoyu almadan kabine kurma yetkileriyle doğrudan ilişkilidir. 50+1’i kaldırmak, halka dayanmayan ve denetlenemeyen bir yapıya yol açar. Bu durum, Türkiye’yi parlamenter sisteme döndürmez; aksine denetimsiz, otoriter bir rejime sürükler.
Peki, 50+1 tartışması durduk yere nereden çıktı? Bu, çıkmazdaki bir çırpınıştır. NATO’ya bağımlı, üreticiyi kambur gören, Türkiye’nin kapısını dışarıya sonuna kadar açan bir programla ülkeyi yönetemeyeceklerini anladılar. Halkın çoğunluğunu kaybettiklerini görüyorlar. MHP ile ittifak konusunda da NATO gibi konularda görüş ayrılıkları olduğu görülüyor.
Anayasa değişikliği konusunda ise 50+1’in değişmesi hiç mümkün değil. Meclis aritmetiğinde 3’te 2 çoğunluğu sağlamak mümkün görünmüyor; MHP itiraz etmişken bu değişiklik yapılamaz. AK Parti hükümeti, Batı’ya teslim olan siyasetiyle çıkmaza girmiştir. İsveç’in NATO’ya üyeliği konusunda AK Parti ve MHP tabanından da ciddi itirazlar var. Türkiye’de bir NATO referandumu yapılsa, teyzelerimiz ve dayılarımız büyük bir farkla “hayır” diyecektir.
Diğer yandan, FETÖ ile mücadele konusunda Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından yapılan açıklamalar, Vatan Partisi’nin kararlı mücadelesinin sonucudur. Şırnak Üniversitesi rektörlüğü koltuğunu işgal eden FETÖ bağlantılı şahsın, Pensilvanya’ya gönderdiği raporların hakiki olduğu emniyet, MİT ve diğer devlet kurumlarınca tespit edilmiştir. FETÖ’yü korumaya kalkanlar, tarihin çöplüğüne gömülecektir. Vatan Partisi, FETÖ’nün sızamadığı tek kaledir. Suça karışmış kişilere çağrım şudur: Gelsinler, bildiklerini anlatsınlar. Türkiye’nin FETÖ belasından kurtulması için aydınlanmış insanlar ve vatanseverler bir aradadır.
Kısa bir reklam arasından sonra “Çıkış Yolu” programına devam edeceğiz. Sayın Profesör Doktor Osman Karatay’ın iki kitabı üzerine konuşmak istiyorum; ancak bu iki eser arasında seçim yapamadım. Bunlardan ilki “Türklerin İslam’ı Kabulü”. Sayın hocamız bu kitabında, Türklerin İslamiyet’i kılıç zoruyla değil, kendi tarihsel süreçlerinin bir ürünü olarak kabul ettiklerini anlatıyor. Tengricilik, Türklerin geleneksel, tek tanrılı inancıydı ve Türk devletleri aynı zamanda bir ticaret uygarlığı yaratıyordu. Türkler İslam ile karşılaştıklarında, bunun kendi ideolojileriyle örtüştüğünü ve uygarlık havzasına girmelerinde kendilerine rehberlik edeceğini gördüler. Bu kitap, bahsettiğim tezi kanıtlayan çok değerli bir çalışma.
İkincisi ise “Türklerin Kökeni” adlı eserdir. Hocamız şu sıralar bu kitabın İngilizcesini hazırlıyor ve kapsamını genişleterek 700-1000 sayfalık bir hacme ulaştırıyor; bunu da merakla bekliyoruz. Kitap, Türklerin ana yurdunun Altaylar değil, Karadeniz ve Hazar Denizi’nin kuzeyi olduğu tezini bilimsel verilerle ortaya koyuyor.
Osman Karatay hocamız, Ege Üniversitesi’nde profesör. Son “Devlet Birikimi Çalıştayı”nda yaptığı sunumda çok önemli bir tezi savundu. Hocamız, atlı çobanların ve konar göçerlerin, tarla tarımı yapan yerleşik toplumlardan çok daha ileri bir kültüre sahip olduğunu ileri sürdü. Genellikle çobanların daha geri bir halk olduğu yönünde önyargılar vardır. Ancak hocamız, konar göçer yaşamın gerektirdiği zekayı, teknolojiyi ve örgütlenme becerisini çok mantıklı bir şekilde açıklıyor. Bir çadırı arabanın üzerine kurup coğrafi koşullara boyun eğmeden binlerce kilometre yol kat etmek; yeni ufuklara açılmak; soğuğa, sıcağa ve düşmana karşı koymak büyük bir donanım gerektirir. Hocamızı ve bu kıymetli çalışmalarını saygıyla selamlıyorum. Kripto Yayınları’ndan çıkan bu eserleri mutlaka okumalısınız.
Müziğe gelince; bu hafta Ekrem Ataer’in tavsiyesiyle Picoğlu Osman’ı dinleyeceğiz. Ekrem Ataer, sadece bir müzisyen değil; aynı zamanda halk müziği ozanı ve enstrüman kullanmadaki maharetiyle çok değerli bir şahsiyet. Kendisinin hazırladığı yüzüncü yıl bestesi de dilimden düşmüyor; birkaç dinleyişte insanın zihnine yerleşen çok kıymetli bir eser.
Osman Karatay’ın çalıştayda dile getirdiği “konar göçerlerin üstünlüğü” tezi, Marx ile Engels arasındaki mektuplaşmalarda da karşımıza çıkar. Engels, Türklerin ve Moğolların binlerce kilometre öteye 150-200 bin kişilik orduları taşıyabilmelerindeki muazzam örgütlenmeye dikkat çeker. Marx ise bunun sırrını “para ekonomisi”nde arar. Bu orduların hinterlandlara dağılan tüccarlar aracılığıyla ihtiyaçlarını parayla karşılayarak ilerlediğini belirtir. Bu durum, Osmanlı’da Yeniçerilerin alışveriş yaparken uyguladıkları dürüstlük prensibinin de tarihsel bir temeli olduğunu gösterir.
Bu tez, Seyfettin Aziz’in “Türklerin İslamlığa Geçişi” (asıl adıyla Satuk Buğra) adlı kitabındaki görüşlerle de örtüşüyor. Karahanlılar, tarihsel birikimleri ve Tengrici gelenekleri sayesinde İslamiyet’in getirdiği tek tanrılı ve merkeziyetçi yapıyı kolayca benimsemişlerdir.
Özetle; önerim Osman Karatay’ın “Türklerin İslam’ı Kabulü” ve “Türklerin Kökeni” kitapları ile müzik olarak Picoğlu Osman’dır. Programımızın sonuna geldik; Ulusal Kanal’ın 23. yıl klibini de izlemenizi öneririm. Ayrıca bu akşam Galatasaray’ın maçı var, onu da kazanacağımıza inanıyorum. İyi akşamlar.

