Çıkış Yolu • 04.02.2020

Çıkış Yolu • 04.02.2020

Evet, değerli izleyiciler… Çıkış Yolu programında bu kez bir sürprizimiz var. Dr. Faruk Şen arkadaşım, benim can kardeşim ve 40 yıllık dostum. Türkiye’nin sayılı seçkin aydınlarından, namuslu, dürüst ve örnek bir hayatı olan bir dostumuz. Dostluğumuz 1988’den başlıyor. Yani yaklaşık 32 senelik bir arkadaşlığımız var. Çok güzel devam ettirdik, sık sık buluşuyoruz. Aramızda çok güzel bir ilişki var. Değerli eşi İnci Hanım da çok sevdiğimiz bir arkadaşımız, o da Şule’yi çok sever. Hepimiz aile gibi sık sık buluşur, konuşur ve tartışırız. Faruk arkadaş çok güzel bir şey düşündü: “Bu tartışmaları, bu görüşmeleri, bu muhabbeti niye kamuoyu önünde yapmıyoruz?” Ben de onun bu önerisine çok sevindim. Böylece Çıkış Yolu programında bir değişiklik yaptık.

Teoman Ali’ye izin verdik. Rafet Ballı zaten bu programın esas sahibi, ona buradan tekrar selamlarımızı gönderiyoruz. Eşini bir hafta on gün kadar önce kaybetti, başı sağ olsun. Şimdi işin başında değil, biraz sağa sola gidecek; tekrar iş başı yapınca onunla da inşallah burada buluşup görüşmeler yaparız.

Artık siz Faruk arkadaş, buraya gelmeye başladınız, bizim kadroya girdiniz. Bundan sonra bizden kurtulamazsınız. Sizinle beraber program yapmak benim için zevk. Bunu sizin elemanlarınızın hepsi için söyleyemem; ben açık sözlü bir adamım. Hani bir kadın moderatörünüz vardı ya, bir ödül törenimizi yönetmişti. Parasını tam 6 gün sonra verdiğimiz için bana etmediği kalmadı, o yüzden artık onun programlarına çıkmıyorum.

Doğu Perinçek, benim hakikaten sevdiğim, Türkiye’nin medarıiftiharıdır. Sadece seni değil Doğu, senin aileni de bir pırlanta olarak görüyorum. Özellikle oğlun Can’ı çok severim. Sana çıraklık etti ve çok şey öğrendi. Can çok iyi bir diplomat olacak; inanıyorum ki yakında bela ülkelerinden birinde büyükelçi olarak görürüz. Normal, rahat ülkelere gitmesin; bela ülkelere gitsin ki başarsın. Mücadeleyi sever, sen de onu iyi yetiştirdin.

“Faruk abiden çok şey öğreniyorum” derdi. Hocam, ona biz hafif de bir kazık attık; Uygur Türklerine yönelik bir projenin içine çektik. Avusturyalılarla beraber yaptığımız bir projede de yer alıyor. İnşallah o konuda da insanlığı ve Türkiye’yi aydınlatan çok güzel işler yaparsınız.

Değerli dostum, bu sohbet programına ben de sevindim. Bir akşam yemek yerken bunu karşılıklı önerdik ve “moderatör olmasın, sohbet toplantısı yapalım” dedim. Tabii sohbet ederken şunu belirtmeliyim; Doğu Perinçek, Türkiye’de bir açıdan çok sevilen, bir açıdan da nefret edilen bir adam. Benim dostlarım arasında sizi seven o kadar çok kişi var ki; banka yönetim kurulu başkan yardımcıları, avukatlar, iş dünyasından insanlar hepsi sizinle yemek yemek için birbirleriyle yarışıyor. Bu programı açıkladığım zaman bana “Nasıl Doğu Perinçek’le programa çıkarsın?” diyenler oldu ama ben zevkle çıkıyorum. Özgeçmişine baktığımız zaman Doğu Perinçek 1942 doğumlu, dört dönem milletvekilliği yapmış bir babanın oğlu. Ama ondan önce baban Yargıtay’da çalışmıştı. Hakikaten babanın yargıçlığıyla her zaman gurur duyarım. Annem de öyleydi; babam Türk hukukunun iyi ceza hukukçularındandı. Cumhuriyet yargıcı tipini, yani aşırı dürüst, hukuka bağlı ve Atatürk değerlerini içselleştirmiş bir profili temsil ederdi.

Doğu Perinçek, Mart 1968’de “Türkiye’de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi” konusunda çok ciddi bir doktora tezi yazmış kişidir. Bu senin ilk eserin ve çok ciddi bir çalışma. Bu programa gelmeden evvel sahaflardan buldum ve okudum; artık böyle kitapları bulmak bile bir iş. 1964’te bilimsel sosyalizmi benimsemiş bir kişi olarak karşımdasın. Dev-Genç’ten tutun her türlü politik akımın içinde yer almış ve hakkını veren bir kişi olarak geliyorsun. Türkiye sana çok haksızlık etti, defalarca cezaevine soktu. Üstelik bu kadar haksızlığa uğramış olmana rağmen, Türkiye hükümetlerine en ufak bir serzenişte bulunmadın. Bu, iftihar edilecek bir olay. Başkaları en ufak olayda Türkiye’yi terk ederken sen sonuna kadar bu işin hakkını verdin.

12 Eylül darbesinden sonra 1980’de 8 yıla mahkûm edildin. İnfaz kanununa göre bir miktar yatıldı tabii. Şimdi son zamanlarda MHP, yeni bir infaz kanunu çıkararak belirli kesimleri daha evvel çıkarmak istiyor. Onları da Türkiye’nin bir ayıbı olarak görebiliriz.

Bilimle özdeşen bir diğer noktan da Almanya tecrüben. Almancan ve İngilizcen çok iyi. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier seçildiği zaman, ona Goethe’nin “Doğu-Batı Divanı”nı (West-östlicher Divan) içeren bir kutlama mesajı yollamıştım. Bu çok hoşuna gitmişti. Zira Steinmeier benim Dışişleri Bakanlığından beri çok iyi bir dostumdur. Eşine böbreğini veren, böyle özverili bir devlet adamıdır.

Doğu dostum, Türkiye ve Almanya’nın arası açıkken, ben Steinmeier’e gittim. “Cumhurbaşkanı sizi Türkiye’ye davet etse gelebilir misiniz?” diye sordum. “Hayır” dedi. Ben de Tayyip Erdoğan’ı Almanya’ya davet etmesi ve Angela Merkel ile görüştürmesi için bir jest yaptım. Bunu yapmak çok büyük bir özveriydi ve başardım. O görüşmeden sonra diyalog, iki ülke arasında tam düzelmese bile eski sertliğini bıraktı. Mektubumda, büyük şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Batı Acısı” şiirinden bahsetmiştim: “Almanlar makineleri sever, biz Almanları severiz.” Mektubun o kısmını okuyan Steinmeier’in özel kalem müdürü çok gülmüştü.

Değerli Doğu, maalesef biz tek taraflı aşka mahkûm bir ulusuz. Birinci Dünya Savaşı’ndan evvel Almanları sevmeye başladık ve onlar için savaşa girdik. Ben 40 yıl Almanya’da kaldım; orada Türklere karşı bir sevgi olduğunu görmedim. Bana her zaman korkarak ve bela olarak baktılar. Almanya’nın nüfusu 82 milyon, 3 milyon 200 bini Türk kökenli göçmenlerden oluşuyor. Türkiye’de ise yanlış politikalarımız nedeniyle 5,4 milyon Suriyeli sığınmacı var. Bu bizim bir ayıbımız.

Mustafa Kemal Atatürk çerçevesinde Türk kimliğimizi öne çıkardık. Türk kimliği, Türkiye’de katiyen ırkçı bir kavram değildir; 47 ayrı etnik ve dinsel gruptan oluşan bir ulusuz. Fakat “Ne mutlu Türk’üm diyene” söylemimiz vardır. Suriyeliler geldikten sonra Türklükten biraz ümmetçiliğe dönüşüyoruz ve bu beni çok rahatsız ediyor. İlk olarak size, Türkiye’deki Suriyeli geçici sığınmacıların kalması mı yoksa dönmesi mi gerektiği konusunda görüşlerinizi sorarak başlamak istiyorum.

Tabii onlar vatanlarına dönmek isteyecekler ve dönecekler. Türkiye’de kalanlar %20’yi geçmeyecektir; toprakları, evleri, dükkânları, işleri ve komşuları orada. Bunu sağlamamız lazım. Suriye’nin toprak bütünlüğünü Suriye hükümeti ve devleti sağlar; Suriye ordusu ülkenin tamamına hakim olur, terörü temizlerse o zaman dönme koşulları oluşur. Hükümetimizin 32 kilometre derinliğinde “güvenlik bölgesi” kurup orada konut inşa etme projesi ise çok yanlış ve uygulanabilir değil. Orada hangi devletin hukuku, polisi, bankası olacak? Eğer Türk devleti olacaksa bu işgale dönüşür. Vatan Partisi olarak teröre karşı “süpürme değil bitirme” stratejisini savunuyoruz. Suriye devleti, İran ve Rusya ile iş birliği yaparak Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamalıyız.

Suriyeli sığınmacıların maliyeti konusu da ayrı bir sorun. 2011’de kişi başına düşen milli gelirimiz 12 bin dolardı, şimdi 8 bin 870 dolara düştü. Ümit Özdağ’ın verilerine göre 5 milyon 300 bin kişiye bakmak çok büyük bir yük. Yalnız, Rusya’nın bu süreçteki rolü önemli. İdlib saldırısında sekiz askerimizin şehit olmasıyla Rusya’nın güvenilirliği tartışılır hale geldi. Türkiye’nin direkt görüşmelerle, Esad’la eski dönemlerde olduğu gibi (fenerbahçe’yi Halep’e götürdüğümüz zamanlardaki gibi) bir diyalog kurması gerekmiyor mu? Bir anekdot anlatayım, vaktimiz var. 2008 yılı yılbaşında eşimle birlikte bir Türk çiftiyle Suriye’ye gittik. Suriye’de, Şam’da taksiye bindiğimiz zaman kim olduğumuzu sorar, Türk olduğumuzu öğrenince para almamaya kalkarlardı. O dönemde bir Türk firması, Fransızlardan devraldığı bir oteli işletiyordu. Oteldekilere bana bir restoran tavsiye etmelerini söyledim. “Muhakkak gidin, en azından bir hafta evvel yer ayırtın” dediler. Hem Halep’e hem diğer kentlere hem de Şam’a gidecektik. Ben bir emrivaki yaptım; eşimi ve diğer aile dostlarımızı alarak o restorana gittik.

Adam kapıda karşıladı ve “Rezervasyonunuz var mı?” dedi. İçeride Esad ile eşinin, Tayyip Erdoğan ile eşinin yan yana yağlı boya resimlerini gördüm. “Rezervasyonum yok ama ikisi de benim çok iyi dostumdur, muhakkak buraya gidip yemek yememi söylediler” dedim. Adam, “Aaa!” dedi ve bizi en iyi masaya buyur etti. Öğle yemeğini yedik, izzet-i ikram korkunçtu. Çıkarken hesabı istedim. Adam, “Biz Esad ve Tayyip’in dostlarından para almayız” dedi. “Kardeşim bunu yapma, ben parayı ödemek istiyorum, bu ayrı bir şey” dediysem de almadılar. Bunun üzerine akılsızca bir hareket yaptım; “Tayyip Erdoğan beni tanır, ben de onu tanırım ama Esad’la hayatımda hiç el sıkışmadım, karısını da tanımam; ben sadece yemek yemek için bunu söyledim” dedim. Adamların yüzü aşağı düştü, parayı aldılar ve çıktık. Bu kadar büyük bir sevgiden, şu anda karşılıklı nefrete nasıl gelmişiz!

Rusya bu konuda biraz ikili oynuyor. Amerika zaten hep ikili oynadı; çünkü Amerika’nın Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt devleti kurdurmak gibi bir hedefi var. Biliyorsunuz, Almanya’nın savunma bakanı iken Ursula von der Leyen, Barzani orada bir devlet kurabilsin diye bütün askeri yardımları yaptı. Ancak biz Irak merkezi hükümetiyle anlaşıp referandumu önlediğimizde Barzani silahı bıraktı ve Almanların emeklerinin nasıl boşa gittiğini gördük. Şimdi Amerikalılar bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Rusya ile Amerika arasında bir anlaşma var; Amerika bölgenin kuzeydoğusunu, Rusya ise Lazkiye limanını ve Akdeniz’e açılmayı istiyor. Suriye ise kendi toprak bütünlüğüne kavuşmak istiyor.

Böyle bir durumda Rusya Türkiye’ye namuslu davranıyor mu, yoksa o da Amerikalılar gibi emperyalist emelleri olan bir ulus mu? Rusya’nın menfaati, Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması ve oradan Amerika’nın gitmesidir. Rusya orada bir egemenlik kurmaktan ziyade Amerika’nın gitmesini istiyor çünkü onu bir rakip olarak görüyor. Lazkiye’de limanı aldılar, oraya yerleştiler. Suriye’nin menfaati; Rusya, İran ve hatta Türkiye ile beraber hareket edip Amerika’yı oradan kovmaktır. O limanların Rusya’ya açılması Suriye hükümetinin kendi takdiridir; bu bizim reddedebileceğimiz bir konu değil.

Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak menfaatleri var: Orada, sizin de bahsettiğiniz, sözde Kürdistan adı altında bir ikinci İsrail devletinin kurulmasını önlemek. Bu üç ülke de bu yapıyı istemiyor. Zaten bahsettiğiniz referandumun önlenmesi de bölge ülkelerinin birleşmesiyle mümkün oldu. 2017’nin Eylül ayında İran’a gittik ve bu projenin önlenmesi için en yüksek düzeyde görüşmeler yaptık. Bir Kürdistan kurulmasına karşı olan bölge ülkeleri ve onlarla birlikte hareket eden Rusya var; karşı tarafta ise Amerika ve İsrail bulunuyor. Bu noktada Rusya ile ortak çıkarlarımız söz konusu. Bu cephe; sadece Suriye ve Irak’ın kuzeyinde değil, Doğu Akdeniz’de, Libya’da ve hatta Karadeniz’de de önemli.

Ancak maalesef hükümetimiz birkaç gün önce ciddi bir yanlış yaptı; Ukrayna’ya silah alması için 200 milyon Türk lirası değerinde yardımda bulundu. Bu durum, kurulan dostlukları tartışmalı hale getiriyor ve güven kaybına yol açıyor. Bir yandan Ukrayna’ya Rusya’ya karşı silah kullansın diye yardım edip diğer yandan Rusya’yla dostluk kurmak, ciddi bir yanlıştır. Bu durum Amerika ve İsrail için fırsatlar yaratıyor.

Burada önemli bir olayı da açıklayayım; Moskova’daki arkadaşlarımız Rus basınından bazı belgeler ve fotoğraflar buldular. Daha önce dört Rus subayı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin denetiminde olan bölgede katlediliyor. Bu durum Türkiye’den gizlendi, Rusya’da da resmen açıklanmadı. Ancak fotoğraflarını ele geçirdik ve ilk defa bu ulusal kanaldan Türkiye’ye duyuruyoruz. İşte bu tür provokasyonlar ve tertiplerle her iki ülke karşı karşıya getirilmeye çalışılıyor. Bir kuvvet, Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya ve Türkiye ile Suriye’yi birbirine düşürmeye çalışıyor. O kuvvet Amerika ve İsrail’dir; bunları dikkate almalı ve bu provokasyonlara karşı uyanık olmalıyız.

“Rusya’nın emperyalist emelleri yok” diyorsunuz ama PKK’nın Moskova’daki güçlü temsilciliğini neye bağlıyoruz? Tavşana kaç, tazıya tut mu diyor Rusya? Bakınız, Türkiye’de sadece PKK’nın temsilciliği yok; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de PKK var. HDP milletvekilleri meclise giriyor, kürsüyü kullanıyor. Ondan sonra da “Moskova’da niye PKK temsilciliği var?” diyoruz. İkisini ayıralım; HDP seçimlere katılmış, halkın oylarıyla gelmiş bir parti. Mecliste olması, halkla diyalog kurmak açısından kötü değil. Elbette HDP’nin PKK ile arasına mesafe koyması lazım ancak bunlar halkın oylarıyla seçilmiş kişiler. Demokrasiye inanıyorsak durum budur. Hitler de yüzde 44 oyla, halkın oylarıyla iktidara gelmişti; nereye gittiğimizi çok iyi biliyorsunuz. Türkiye’de PKK’nın etkisi kırıldıkça HDP’nin oyları da düşüyor, halkın uzaklaştığını görüyoruz. Eğer Türkiye HDP’yi kapatırsa PKK’ya çok ağır bir darbe vurmuş olur.

HDP ile PKK’yı ayırmak hayalci bir şey. HDP, doğrudan Kandil’den emir alıyor; düğmeye basılarak yönetiliyorlar. Belediye seçimlerinde büyük başarı gösterip adaylarını YSK’da onaylatmaları ve sonrasında görevden alınmaları, sistemin büyük bir zaafıdır. Yasal fırsat vermek, parti kurdurmak, meclise sokmak bu sistemin hatasıdır. Belediye imkanlarını, iş makinelerini PKK’ya tahsis etmeleri, belediyeyi kendi kurumları gibi kullanmaları kabul edilemez. Bu yüzden kapatılmaları gerek. Anayasa’nın 68. maddesi ve Siyasi Partiler Kanunu uyarınca, devletin ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı faaliyetlerin odağı haline gelmiş bir parti kapatılmalıdır. Selahattin Demirtaş, hiç tartışmasız ayrılıkçı bir liderdir.

Rusya’nın PKK’ya göz yumması meselesine gelince; rahmetli Soner Polat komutanımızın da aralarında olduğu beş kişilik bir heyetle Moskova’ya gitmiştik. Orada masaya yumruklarımızı vurarak PKK’nın Amerika’nın kontrolünde olduğunu, ikinci bir İsrail devleti kurmaya çalıştıklarını anlattık. Ancak onlar bize inanmadılar; “Madem Amerika onu kontrol ediyor, biz de onu Amerika’nın elinden alıp kontrol edelim” diye düşündüler. Bu akılsızca bir stratejiydi. Amerika orada Kürdistan vaat ediyor, siz ne vaat ediyorsunuz? Sonunda İran’ı, Türkiye’yi, Suriye’yi kaybedersiniz dedik. Rusya da İran da bu konuda büyük hata yaptı.

Bugünkü tabloda, emperyalist olup olmadıkları tartışmasını bir kenara bırakalım. Amerika bölgeyi karıştırıp Suriye’yi bölünmeye zorlarken, Rusya ve İran kendilerini korumak ve dengelemek için oraya geldiler. Burada önemli olan, Rusya’nın Amerika’ya karşı koyuyor olmasıdır. Bu bizim menfaatimizdir. Amerika-İsrail tehditleri karşısında bu durumu çok iyi değerlendirmeliyiz. Değerli dostum, söyledikleriniz konusunda çok ikna olduğumu söylersem yalan söylerim ama zaten burada birbirimizi onaylamak için değil, meseleleri tartışmak için buluştuk. Rusya, Suriye’nin Lazkiye kentindeki limanı aldı. Buna karşılık diğer emperyalist ülke Amerika’nın da Kürdistan adıyla bir yapı kurmasına yeşil ışık yaktı. Yani Suriye’nin kuzeybatısını Rusya, kuzeydoğusunu Amerika işgal etti. Diğer taraflarını, İdlib’den aşağıya kadar olan kısımları Suriyelilere bırakmak istiyorlar. Gönül ister ki herkes çekilsin, Suriye toprak bütünlüğüne kavuşsun. Ancak iki büyük ülkenin de böyle bir emeli yok. İran da Suriye’ye ciddi destek veriyor; onun da belirli emelleri olduğunu biliyoruz.

Şimdi değerli dostum, bugün iki görev üstlendim. Hem sizinle çok canlı bir sohbet gerçekleştiriyoruz hem de gözüm kameramanda. Yavaş yavaş ara verelim mi diyor? Evet, reklam arası verelim. Sohbet çok iyi gidiyor, reklamdan sonra olayları biraz daha derinleştirelim. İdareyi ele aldın, bundan sonra beni program direktörü olarak alıyorsun.

(Reklam Arası)

Evet, merhabalar. Sohbetimizin ikinci bölümüne geçiyoruz. Doğu Perinçek’i biraz tanırım ama faaliyetlerinizi incelediğimde; 22 dernek ve kurumda kurucu üye veya hâlâ üye olduğunuzu, Türkiye’de bu denli aktif olan birini daha önce görmediğimi söyleyebilirim. Önderlik ettiğiniz dergi ve gazeteler, yazı kurulu üyelikleriniz… Çok aktif olduğunuzu görüyoruz.

İlkokuldan beri gazete çıkardım, duvar gazeteleri falan hazırlardık. Alman Lisesinde de Çamlıca’da da bunu yapardık. Tabii ki bu aktivizm var, fakat başarılı bir politikacının arkasında çok akıllı ve başarılı bir kadın olduğunu da söylemek istiyorum. Şule Perinçek’in sizde emeği çok büyüktür, çok klas bir kadın.

Can Bey bakıyor mu? Can’ı da buradan selamlayalım. Eğer Türkiye’nin dış ilişkilerinde kafası çalışıyorsa, Can’ı en kısa zamanda dış işleri bünyesine katar ve başarılı bir büyükelçi olmasında katkısı bulunur. Bu, Can’ı sevmenin dışında Türkiye’yi sevmekle özdeşleşmiştir. Mesai arkadaşlığınız, abiliğiniz oldu; sizi ilk defa 12 Mart 1971’de cezaevinde tanıştırmışlar.

1974 affında 20 yıl hapis cezası almıştım ancak af çıktı. Bu, Rahşan affı değildi, Ecevit’in çıkardığı 1974 affıydı. Fakat o affın oylamasında Ecevit’in ortağı olan Milli Selamet Partisi bize oy vermedi. 141. maddeden hüküm giyenler affın dışında kaldı, 146’dan terörden mahkûm olanlar ise affın içinde kaldı. Anayasa Mahkemesine başvurduk, aylar sonra mahkeme “Bu, eşitlik ilkesine aykırıdır, herkesin yararlanması gerekir” dedi ve o şekilde çıkabildik.

1999’da, 2006’da ve 2008’de cezaevine girdiniz. 1999’da 10 ay kalmanızın Ergenekon davası ile bir ilgisi yoktu, değil mi? O mahkûmiyet, Kürtlerin hak ve hukukunu savunmakla ilgiliydi. O zaman Kürtlerin hakkını savunan kişi, bugün Kürtlerin partisini kapatmak istiyor. Biraz çelişkili değil mi?

Hayır, o doğru değil. O zaman da o partilerin kurulmasına karşıydık ama vatandaşların Kürtçe yazabilmesi, enstitü kurabilmesi, kitap çıkarabilmesi gibi birtakım demokratik haklarını savunuyorduk. Bunların hepsi Türkiye’de hayata geçti. Biz her zaman Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve Cumhuriyetin birliği çerçevesinde mücadele ettik. 1990 yılında Turgut Özal “sansür sürgün kararnamesi” çıkardı ve basın toplantısında bu kararnameyi Doğu Perinçek için çıkarttığını, kimsenin endişelenmemesi gerektiğini söyledi; buna rağmen bizi içeri aldılar. “2000’e Doğru” dergisini çıkarıyorduk, Diyarbakır Cezaevinde bir müddet misafir kaldık. Fakat Doğu Perinçek hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerine sitemde bulunmamıştır; vatanımıza, ülkemize her zaman sahip çıktık.

Sizin için üç şey geliyor aklıma: HDP karşıtlığı, CHP karşıtlığı ve anti-emperyalizm. Dördüncüsünü son bölümde açalım; Çin ve Doğu Türkistan olayı. CHP’ye, İmamoğlu’na ve Kılıçdaroğlu’na bu kadar insafsızca çatmanızı, MHP ve AKP’ye aynı sitemi yöneltmemenizi anlamıyorum.

Bakın, 2014 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin bir Büyük Orta Doğu Projesi vardı ve Tayyip Erdoğan yönetimi tamamen o projenin içindeydi. Biz de Amerika yanlısı ve Türkiye’deki gericilikle ilişkileri nedeniyle AK Parti’ye karşı bir mücadele yürüttük. Ama 2014-2015’ten sonra AK Parti, PKK’nın üzerine yürüme ve FETÖ’yü temizleme kararı aldı. Amerika ile 15-16 Temmuz gecesi büyük bir savaş yaşandı. AK Parti o tarihten sonra kamp değiştirdi.

Cumhuriyet Halk Partisi ise 2014’ten sonra FETÖ ve PKK dostu bir çizgiye savruldu. Mağdurlara dayanarak hükümet olma projesi kurdular; o mağdurlar da PKK ve FETÖ’dür. Hazırladıkları anayasa yol haritasında Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti kavramını anayasadan çıkarıyorlar.

Peki, geçmişte AKP de “TC” ibarelerini indirmedi mi?

Evet, o zaman da biz onlarla mücadele ettik ve hapishanede yattık. Bugün AK Parti cephesini Amerika’ya döndüğü ve FETÖ ile savaştığı için destekliyoruz. CHP ise Rusya ve İran düşmanı bir söylemle, Batı Asya’daki devletleri diktatörlük olarak yaftalıyor. Seyit Rıza’yı Tunceli’de kahraman ilan ediyorlar. İmamoğlu’na bakıyoruz; Patrikhaneyi ziyaretle başlıyor, ardından belediyede “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” gibi söylemler… Bunlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin istediği konumlanmalardır.

Demokrasiye inanan bir partiden bahsediyoruz; Hz. Muhammed’in Mekke’de, Atatürk’ün Samsun’a çıkmadan önce kaç oyu vardı? Yeni fikirler ilk başta azınlıkta kalır. Ben demokrasiye “sandık demokrasisi” olarak bakmıyorum; Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” sözündeki devrimci anlayışı savunuyorum. Ekrem İmamoğlu’nun PKK ve FETÖ ile dostluğunu, danışmanlarının karanlık ilişkilerini ve milli devlete karşı konumlanmalarını eleştiriyorum. Şunu yapsa haberimiz yoktu. İçimize sızmışlar deyip işine son verse güzel; yalnız Enver Altaylı, Demirel’in, Turgut Özal’ın ve belirli bir zaman Tayyip Erdoğan’ın da en güvendiği adamlardan biriydi. Bu doğrudur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı her hatada şöyle bir savurma yapılıyor: “Efendim bunları AK Parti de yaptı.” Evet doğru, AK Parti de yaptı ama AK Parti’nin yanlış yaptığını Cumhuriyet Halk Partisi devam ettiriyorsa bu bir mazeret değildir. Yalnız bir haksızlık da şu değil mi? AK Parti’nin en önemli üç adamını, AK Parti’den biraz uzaklaştırdılar diye “FETÖ’cü, bölücü” diye yaftalıyorsunuz. Abdullah Gül demiyorum ama Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu… Bunların üçüne de Tayyip Erdoğan; Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yaptı, Ali Babacan’ı çok uzun bir süre Maliye Bakanı yaptı. Bana hep bunları söylemeyin. Ben Tayyip Erdoğan’ın bunları yaptığı zaman, 2014-2015’e kadar onunla mücadele eden partinin genel başkanıyım. Yani ben Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarında hep sizinle beraberim ama bugün Cumhuriyet Halk Partisi ondan o politikaları devraldı ve sürdürüyor. O zaman AK Parti yaptığı zaman karşısına çıkıyoruz; şimdi CHP yaptığı zaman da karşısına çıkacağız.

Amerika’nın projeleri içerisinde tamamen bunlarla bir ittifak halinde, çok açık, hepimizin gözü önünde. Bakın işte en son bu tasarıların üstünde CHP’nin amblemi var. “Yahu TC amblemini kaldırdı AK Parti” diyorsunuz. Ya bana bunları söyleme Faruk arkadaş. Tabii kaldırdığı zaman onun karşısına çıkıp o amblemleri oraya yapıştıran da bizim öncü gençliğimiz, bizim Türkiye gençliğimizdi. Sadece o değil, CHP’liler ve diğerleri de buna yaptılar. Evet, yaptılar; burada da haksızlık etme. AK Parti o hataları yaptığı zaman, o AK Parti ile en başta biz mücadele ettik. Şimdi tutarlı olmak zorundayız; o çizgiye CHP girdi, öyleyse biz onunla da mücadele edeceğiz.

Ama Tayyip Erdoğanlar da bugün PKK ile savaşıyor, FETÖ ile savaşıyor, ölümüne savaşıyorlar. Abdullah Gül’ler, Davutoğlu’lar, Ali Babacan’lar bu yüzden oradan kopuyor. “FETÖ’den mi koptu?” diyorsunuz? Tabii onlar Amerika’nın, İngiltere’nin AK Parti içerisindeki adamları. Mesela Foreign Policy, “America loses its man in Ankara” dedi. Davutoğlu uzaklaştırıldığı zaman oldu bu. Bunu “Amerikalılar ‘bizim adamları darbe yaptı’ dedi” şeklinde bir sloganla kullanırlar. Amerika bu sloganı hep kullanır.

Ben size bir şey diyeyim mi? Size de “PKK ile görüşme yapıldı” diye çok suçlama yapıldı. Abdullah Öcalan’la gidip görüşmemiz… Kaç sene evvel olan bir olay ama insanlar… Orada siz de gittiniz. Ama ben öldürdüğü, il başkanlarını katlettiği bir partinin genel başkanıyım. Ben PKK ile kanla canla savaşan bir geçmişe sahibim. 1990’da PKK bana dört milletvekilliği teklif ettiği zaman CHP listesinden, onu reddettim. E artık onu da kabul etseydim biraz ayıp olurdu. Ama CHP onlara 22 milletvekilliği verdi. Bakın o çok önemli. Cumhuriyet Halk Partisi, 1991 seçiminde… Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) o zamanın CHP’siydi. Yani İnönü’ler, Karakaş’lar… Deniz Baykal da o sırada onun genel sekreteriydi. Yani o CHP, 22 milletvekilliğini verdiği zaman CHP’nin genel sekreteri de Deniz Baykal’dı. Yani o zaman CHP, CHP’nin köküydü. Şimdi orada 22 milletvekili verdi. O 22 milletvekilinin dördünü APO bize teklif etti, biz reddettik. CHP onlara 22 milletvekili verdi ve bugün CHP onlarla beraber.

Yalnız ben sana bir şey diyeyim mi? HDP hangi güçle PKK’ya sizden 4 milletvekilini seçtirebilecek? Hayır, CHP listesinden veriyorlar bize. Bakın, bana telefon etti Murat Karayılan. Dedi ki: “Şimdi ben size Abdullah Öcalan’ın teklifini sunuyorum. Abdullah Öcalan’a Cumhuriyet Halk Partisi 22 milletvekilliği verdi, bunun dördünü size veriyoruz.” Ben de reddettim. Biz dedim, CHP-PKK ittifakı içinde veya PKK’nın verdiği milletvekillerini kabul etmiyoruz. Abdullah Öcalan da dedi ki: “Doğu Perinçek tenezzül etmedi, bizim dört milletvekili önerimizi reddetti.” Bakın şunu diyorum: CHP onlara 22 milletvekilliği veriyor ve parlamentoya soktu. Yani CHP’nin bu sabıkası eski, köklü.

Bugün CHP’de olanların hepsi o zaman da CHP’liydi. Değil, çoğu arındı. Erdal İnönü vefat etti, diğerleri ayrıldı. Deniz Baykal oranın genel sekreteriydi falan filan. Neyse, o geçmişi silelim. Bugün yaptığına bakalım. “Bütün el ele verdiler” diyorsunuz, nerede el ele verdi? Hiçbir yerde seçimlere beraber girmedi. Her yerde çok açık bir şekilde HDP, “CHP’ye oy verin” dedi. MHP’de “AKP’ye oy verin” dedi. Ama lütfen, MHP ile HDP bir mi? MHP Türkiye tarafında, HDP düşman. Yalnız ben size bir şey diyeyim mi? Ben sizinle HDP’nin PKK’dan çok etkilendiği konusunda ne zaman hemfikir olurum biliyor musunuz? Yeni seçimler olur, Süleyman Soylu’nun dediği gibi, 500 teröristi kalan PKK yeni hedefi seçtirirse “işbirliği var” derim. Seçtiremez. Hah, olay bitti.

Neden bitti? Çünkü CHP artık HDP’yi hiçbir şeye sokamaz. Bakın, Kemal Kılıçdaroğlu dahil, CHP açık bir şekilde HDP %10 barajını geçsin diye propaganda yapmadı mı? Yalnız Doğu Perinçek dostum, CHP bunu MHP için de yaptı. MHP başka ama MHP Türkiye tarafında. Ben CHP’nin MHP için yapmasını eleştirmiyorum ki. MHP bizden farklı da olsa, şu anda çok yanlış politikalar savunsa da sonuç itibarıyla her şeye rağmen Türkiye tarafında olan bir partidir. Yalnız Doğu dostum, MHP’yi böyle methetmeni de ben Doğu Perinçek’e yakıştıramıyorum. Hayır, siz HDP ile aynı kefeye koyunca onu kabul etmem. HDP ile aynı kefeye koyacak bir tek FETÖ var. Yani FETÖ ve PKK. Ama CHP de aynı kefeye konmaz.

FETÖ uzun bir süre AKP’nin içindeydi, seçtirdi ve bütün AKP milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu Pensilvanya’dan ayrılmadı. Doğru, onları kabul ediyoruz ve bunu Tayyip Erdoğan da kabul ediyor. “Tövbeli, milletimiz bizi affetsin, bu yanlışı yaptık” diyor. “Tamamen arındı” da demiyoruz. Ama bir gerçek var; bu 40-50 bin FETÖ’cüyü Tayyip Erdoğan iktidarının iradesi hapse tıktı. Bunu hayal edebilir miydik? FETÖ’cüler 2002’den 2015’e kadar Tayyip’i hep iktidara taşıdı. Ben orada “doğru değil” demiyorum çünkü benim alnım açık, ben AK Parti ile mücadele etmişim. Ama 2014’ten sonra 30-40 bin tanesini içeri tıktı, 104 bin tanesini devletten, 30 bin askeri ordudan, 33 bin polisi, 4 bin yargı mensubunu temizledi. Bu muazzam bir temizlik, Türkiye tarihinin görmediği bir temizlik oldu.

Geçmişte onlarla koalisyon kurdular, bizi içeri attılar; ben onlarla savaşmış bir adamım, onların hapishanesinde 6 yıl yattım. Burada ben onlarla uzlaşmış veya o dönemde AK Parti ile beraber olmuş bir insan değilim. Ama şu dönem nedir? Amerika AK Parti’yi devirmek istiyor, AK Parti Amerika’ya direnmeye çalışıyor. Rusya’yla iş birliğine geçti, İran’la iş birliğine geçti, Çin’e elini uzatıyor. Yani kamp değiştirdi. Kamp değiştirdiği zaman “yanımıza gelen bir güce istemiyoruz seni” demek…

Peki, şimdi bu dedikten sonra… PKK dört tane milletvekili önerdi. Şimdi önümüzdeki seçimlerde Tayyip Erdoğan sizin partiye o milletvekili önerirse ne diyeceksiniz? Ben hayaller üzerine konuşmam. Vatan Partisi tek başına girecektir ve çok büyük bir başarı kazanacak; o gözüküyor. Bugün görüyoruz, Türkiye’nin her yerinden davet ediliyoruz. Televizyonlara bakın; her gün üç veya dört tane Vatan Partili, üç-dört ayrı televizyona çıkıyor. Çünkü bütün toplum Vatan Partiliyi istiyor.

Değerli dostum, şimdi bir şey diyeceğim. Siz Cumhurbaşkanlığına aday olduğunuz zaman 100 bin imza toplamanız lazımdı. Ben partiye oy vermedim ama biz Kanlıca ve Beykoz’da sizin için imza topladık. Demokraside Doğu Perinçek’in adı var. Fakat kaç oy aldınız? 160 bin oy aldık. O öyle bir seçim oluyor ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde sonuçta %50’yi geçen kazanacak. Orada senin gerçek oyların sana gelmiyor. Sana gelecek oyların büyük bir kısmı, “kazanabileceği söylenen” iki aday arasına bölünüyor. Yani onlar bir ölçü değil. Ama şimdi çok farklı bir Türkiye’ye gidiyoruz; AK Parti aşağıya iniyor, artık Türkiye’yi tek başına yönetemez.

Kamuoyu araştırmalarında Vatan Partisi yüzde bir bile görmedi mi? Hayır efendim, kamuoyu araştırmaları tamamen satılık araştırmalar. Yani parayı bastıran, “yüz bin lirayı vereyim, beni yüzde on beş göster” diyor; bunu teklif ediyorlar zaten. Maalesef. Fakat Vatan Partisi’nde de bir zamanlar Yaşar Okuyan gibi adamlara siz genel başkan yardımcılığı verdiniz ve sizi sattı gitti. “Sattı” demeyelim, ama geldiler, sonra ayrıldılar. Çok büyük bir yükseliş oldu Vatan Partisi’nde, o bir dalgaydı. O dalgaya kapılıp gelenler oldu; dava adamı olmadıkları için tekrar kendi sistemlerine döndüler. Bazıları da CHP’ye gitti, o da Cumhuriyet Halk Partisi’nin ayıbıdır.

Bambaşka bir şey diyeyim; siz Pekin’deki kongreye katıldınız. Onlarca ülkeden hem hükümet hem siyasal parti düzeyinde katılım olan bu toplantıda, Urumçi’deki dört onur konuşmacısından biri sizdiniz. Diğerleri Pakistan Meclis Başkanı, Mısır Meclis Başkanı ve Rusya Komünist Partisi Başkanıydı. 46 ülkeden 50-60 parti vardı, ana toplantıda Çinliler dört kişiyi belirledi. Birinci olarak ben konuştum, ikinci olarak da Rusya Komünist Partisi lideri konuştu. Benim konuşmamdan sonra Tacikler, Afganlar, Kazaklar, Asyalılar, Afrikalılar etrafıma toplandılar ve “en etkili konuşmayı siz yaptınız” dediler.

Türkiye; Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz’deki ve Türk Akımı’na yönelik tehditlerin kaynağını iyice fark etti. Amerika ve İsrail, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı tatbikatlar yapıyor; Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı da yanlarına alarak namlularını Türkiye’ye çevirmiş durumdalar. Bu tehdide karşı bir ittifak manzumesini kurmamız lazım. Çin ve Rusya ile birleşmeli, ittifak yapmalıyız; bu bize mevcut durumun dayattığı bir tablodur. Onu Türkiye çok iyi yaptı. Libya ile Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapılan anlaşma, Türkiye’nin… Bu demin bahsettiğimiz Çin’deki o meşhur toplantı, 60-70 ülkeden insanın katıldığı bir toplantıydı. Ben de orada başkonuşmacıydım. İşte ön sıradaki koltuğum, o tablo, o konuşma… Vatan Partisi’nin şu anda İran’da, Rusya’da, Çin’de, Cezayir’de, Orta Doğu’da, Suriye’de, Irak’ta uluslararası itibarı çok yüksek. Almanya’da da bize karşı bir ilgi gelişmeye başladı.

Almanya, “Doğu Perinçek, Türkiye-AB ilişkileri konusunda neler düşünüyor? Partisi bundan sonra nasıl bir politika izleyecek?” diye soruyor. Biz Almanya’yı potansiyel dost olarak görüyoruz. Neden? Almanya, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı kendini korumaya çalışıyor ve Amerika’nın ticaret baskılarına göğüs geriyor. O bakımdan Almanya’yı ve Amerika’ya direnen diğer Batı Avrupa ülkelerini, Türkiye’nin müttefik potansiyeli içinde görüyoruz.

Ama Avrupa Birliği’ne girmek başka bir şey. Avrupa Birliği’ne girdiğimiz zaman hükümetimizi onlara devretmiş, başkentimizi Brüksel’e, Avrupa’nın merkezlerine taşımış oluyoruz; Ankara’yı kaybediyoruz. Avrupa Birliği’nin beş ayağı var: Politik katılım, yani parlamentoda yer almak ve ülkelerin büyüklüğüne göre Avrupa Konseyi’nde söz sahibi olmak… Eğer ben Avrupa Birliği’ne girersem, Almanya, Fransa ve İtalya gibi sahip olunacak haklara sahip olacağım. İngiltere bitti artık. İtalya ve Fransa gibi 74 milletvekilim olacak ve Avrupa Birliği’ne politik yön vermede payım yüzde 9 olacak.

İkincisi, Avrupa Birliği’nin bütçesine para vereceğim, para alacağım; verdiğimizin beş kat fazlasını geri alacağız. Üçüncüsü Gümrük Birliği, ki biz hiçbir zaman tam iyi olmadık; Gümrük Birliği kararlarını uygulamayla yükümlüydük. Dördüncüsü serbest dolaşım hakkı. Beşincisi ise Avrupa güvenlik ve savunma kimliği. Eğer girersek… Bakın Almanya ve Fransa yeni bir ordu kurma peşindeler. Trump, “Artık ben seni korumayacağım” diyor. Almanya’yı öyle bir zorladı ki… Kimden koruyacak? Rusya’dan mı? Yok canım, Rusya’nın Avrupa üzerinde bir askeri tehdidi var mı? NATO niçin kuruldu? O 50’li yıllardaki Soğuk Savaş vardı ama şimdi Rusya’nın Avrupa üzerinde bir askeri tehdidi yok, olamaz da zaten.

De Gaulle çok güzel anlattı; “Bu NATO denen örgüt bizi savunan bir örgüt değil, bu Amerika’nın Fransa’yı, Norveç’i, Türkiye’yi kontrol etme örgütüdür” dedi. NATO, Avrupa’yı savunmuyor; Amerika, NATO üzerinden Avrupa’yı kontrol ediyor. Trump’ın dayatmaları karşısında Almanya her yıl 16,5 milyar euro NATO’ya ödüyor. Trump, “Sen bana, benden aldığının yüzde 80 fazlasını mal satıyorsun, zenginleşiyorsun ama NATO’ya katkıda bulunmuyorsun” diyerek baskı yapıyor. Almanya ve Fransa bu yüzden ordu konusunda tartışıyor.

Ben Avrupa’nın ordu kurmasından yanayım, çünkü bu onların Amerika’dan bağımsızlaşmasını sağlıyor. Fakat şu bir muamma: Avrupa’nın bu askeri gücü nerede kullanılacak? Tehdit Avrupa’ya nereden geliyor? Hala Rusya’dan mı, yoksa İslam’dan mı? İslam’ın ne askeri tehdidi olabilir? İçeride polis görevi yapabilirsin ama koskoca ordular kurduğunda benim aklıma şu geliyor: Avrupa’nın Afrika’da birtakım iddiaları olacak ve bunlara askeri güç mü gerekiyor? Her ülkenin dış emelleri vardır. Almanya’nın Orta Doğu’da, Kafkaslar’da, Kuzey Afrika’da emelleri var; orduya bu yüzden ihtiyaç duyuyor. Rusya korkusu ise Amerika tarafından üretilen bir durum. Rusya ile Almanya, doğalgaz ve petrol boru hatlarıyla birbirine bağlanmış durumda; yani Rusya, Almanya için bir tehdit değil, bir partnerdir. 2030 yılında Rusya’nın ekonomik gücü ve buna bağlı olarak askeri gücü, Amerika’nın abarttığı kadar büyük değil. Daha çok savunmaya yönelik bir güç.

Amerika’nın askeri gücüne gelince; Kore’de kaybetti, Vietnam’da kaybetti, Afganistan’da kaybetti, Irak’ta kaybetti, Suriye’de kaybetti. Hiçbir yerde kazanamadı. Amerika’nın askeri gücünü fazla abartmamamız lazım. Amerika’nın İran’a saldırması felaket olur, İran kolay yutulur bir lokma değil.

(Program arası)

Kemaliye bir medeniyet merkezidir; kadınların ve erkeklerin ayrı ses getiren tokmakları bile farklıdır. Üç kere festivallerine katıldım, Hasan Basri Akhtan zamanında. Bu sene tekrar gideceğim.

Kanal İstanbul konusuna gelince; biz her zaman Türkiye’nin yanındayız. Kanal İstanbul çok yanlış ve göreceksiniz olmayacak. Hem ekonomik bakımdan 60-70 milyar dolarlık bir kaynak israfı hem de çevreye çok büyük zararları var. O parayla büyük bir üretim devrimi hamlesi yapılır, fabrikalar açılır, istihdam oluşur. Boğaziçi varken yeni bir yola ihtiyaç yok. Anadolu ile Trakya’nın arasına bir su yolu koyarak onları koparıyoruz; bu, savunmamız açısından da büyük bir hata. Ayrıca Montreux Sözleşmesi’ni de tartışmalı hale getiriyoruz.

Türkiye’den sermaye kaçışı var; Malta vatandaşlığı alan Sabancı’dan tutun, Yunanistan’dan ev alanlara kadar büyük bir göç yaşanıyor. Avrupa’ya yeni bir göç dalgası daha başlayacak; 1 Mart 2020’den sonra Almanya’ya sağlık personelinden başlayarak teknik branşlarda da yeni bir göç kapısı açılıyor. Türkiye nüfusunu kaybeden Bulgaristan ve Ermenistan gibi olma yolunda ilerliyor.

Sanayide yeni fabrika açılmıyor, olanlar da kapatılıyor. Manisa’ya Volkswagen firmasının gelmesi 1,4 milyar euroluk bir yatırımın yanı sıra, 900 tane irili ufaklı firmanın gelmesi anlamına geliyordu. Ancak şu anki politik atmosferde yabancı sermaye gelmiyor.

Avrupa Birliği’ndeki çözülmeye gelince; İngiltere ayrılıyor ama kendi içinde de bölünmeler başladı. İskoçya ve Kuzey İrlanda’da bağımsızlık eğilimleri artıyor. İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrıldı ama kendi içinde çok büyük problemler üretti. Boris Johnson bir bıçkınlık yaparak bunu hızlandırdı ama sonuçları İngiltere için muamma. İngiltere bu süreçten zararlı çıkıyor. Bir kere finans dünyası oradan kaçacak. İngiltere zaten Avrupa Birliği’nin (AB) tam üyesi değildi; özel statüde bir üyeydi. Birincisi, para birliğini kabul etmedi. İkincisi, Schengen’e girmedi. Üçüncüsü, AB bütçesine verilen ve alınan paralar 27 ayrı ülke için apayrı kıstaslara tabiydi, İngiltere için ise farklı bir kıstas uygulandı. Benim düşüncem şu; bunu sizin televizyonunuzda da dile getirmek istiyorum: İngiltere dört büyükten biriydi, şimdi üç büyüğe indi.

İngiltere’ye benzer özel bir statüyle Türkiye de AB’nin kapısını çalabilirdi. Hepimiz bir hata yaptık. Ben 2002 yılında Almanya’dayken, Merkel iktidara geldiğinde Sarkozy ile birlikte Türkiye’ye özel bir statü önerdiler. O zaman hepimiz ayaklandık; “Yarım hamilelik olmaz, ya tam üye olacağız ya da olmayacağız” dedik. Keşke o zaman bu “yarım hamileliği” kabul etseydik, şimdi olayın tam içinde olabilirdik. Şimdi Türkiye; Almanya, Fransa ve İtalya’nın yanında dördüncü bir ülke olarak üye olabilir.

İngiltere’nin ayrılmasıyla AB ikilem içinde, ancak birlikten ayrılacak başka bir ülke yok. Bakın, altı Balkan ülkesi kapıda, tokmak ellerinde bekliyor. Tayyip Erdoğan’ın gittiği Ukrayna artık ikiye bölündü; Doğu Ukrayna Rus bölgesi, Batı Ukrayna ise Avrupa bölgesi. Yakın bir gelecekte kopma gerçekleştikten sonra Batı Ukrayna’yı da bizden evvel AB’de görürsek şaşırmayalım. Ben AB taraftarıyım; Türkiye AB’ye yakışır ve birliğe güç verir. Avrupa Birliği, Balkan ülkeleriyle pek fazla gelişecek bir yapı değil. Bir kere dış politikası tam oluşmadı, sadece ekonomi politikası var, askeri politikası yok. Bakın, bir ara Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği çerçevesinde, Gerhard Schröder zamanında bir karar alındı: “60 bin kişilik vurucu bir ordu kuralım.” Bunun 6 bin askerini de biz veriyorduk. Buna karşılık, NATO’ya üye olan ülkeler aynı zamanda AB üyesi iseler bu ordu hakkında söz sahibi olacaktı. Ancak sadece NATO üyesi olup AB üyesi olmayanlar söz sahibi olamayacaktı; bunlardan biri de bizdik. Şimdi güvenlik ve savunma kimliği biraz zayıfladı fakat Türkiye AB’ye yakışır. Türkiye’nin özlük haklarında bir kayıp yaşanmaz.

Seyircilerden biri “Türkiye halkı” dediğim için rahatsız olmuş. Ben her zaman “Türk halkı” derim fakat “Türkiye milleti” de ayrı etnik ve dinsel gruplardan oluşan bir bütündür. Biz Türk halkıyız. Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle, bazen “Türkiye halkı” da denebilir çünkü iki kavram farklıdır, ikisi de doğrudur ve başka anlamları yoktur. “Türkiye halkı” dendiği zaman Kars’tan Edirne’ye kadar o coğrafyada oturan bütün insanları kapsayan bir kavramdır. Atatürk de “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyordu. Atatürk’te de “Türkiye halkı” kavramı var. Bu kavramları kısırlaştıramaz, daraltamayız. “Türk halkı” daha çok etnik kökene vurgudur; “Türkiye halkı” ise burada yaşayan bütün nüfusu kucaklar. Her ikisine de siyasi ve coğrafi dilde ihtiyaç var. Bu tür taassuplara ve yobazlıklara şiddetle karşıyım, dilimizi fakirleştirmemeliyiz. “Türkiye halkı” da “Türk halkı” da bizim favorimizdir.

Ancak ümmet olmak istemiyoruz, zaten olamayız, o defter kapandı. Eğer İdlib’den ayrılan 1 milyon kişiyi biz kazara içeri bırakırsak, ülkemizdeki Suriyeli geçici göçmen sayısı 6,5 milyonu geçecek. Artık onlar misafir değil, tam kalıcı olacaklar. Dış politikaya tam girmeden önce bir konuda Doğu Perinçek’i övmek istiyorum. İsviçre’deki olayda, Milli Meclis Adalet Komisyonu’nda, İsviçre Ceza Kanunları’na göre soykırımı konusunda Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın yapamadığını yaptın. Orada insanlarımızın “Türkiye soykırım yapmamıştır” terimini kullanmasını sağladın. Türk halkı bunun bilincinde fazla olmadı. Türkiye Devleti’nin bu olaydan sonra Doğu Perinçek’e çok ciddi bir nişan vermesi lazımdı. Maalesef bunu atladık, bu bir ayıptır. Aradan dört yıla yakın zaman geçti ama hala verilebilir. Doğu Perinçek’i bu konuda takdir etmek lazım.

Aydınlık gazetesi dijital alanda büyük bir atılım yapıyor; Aydınlık.com.tr’ye esaslı bir yatırım yaptılar, arayüzünü değiştirdiler ve altyapısını mükemmelleştirdiler. En son gelişmiş teknolojiyle, büyük kaynaklar ayırarak yapıldı. Onun için Aydınlık.com.tr’yi önümüzdeki dönem çok daha uygun koşullarda, teknik bakımdan gelişmiş haberciliğiyle izleyebiliriz.

Gelelim Avrupa Birliği’ne… Bizim dostumuzdur ama biz onun tarafından yönetilmeyelim; kanunlarımız orada yapılmasın. Zaten bizi almazlar ve kendilerinden görmüyorlar. Helmut Schmidt, “Der Zukunft von Europa” kitabında ve sonrasındaki açıklamalarında, “Biz bir zenginler kulübüyüz, Türkiye’nin bu kulüpte olması mümkün değil” dedi. Ayrıca “Biz bir Hristiyan kulübüyüz” diyerek Türkiye’yi dışlayan açıklamalar yaptı. Yani Avrupa Birliği bizi ekonomik düzeyimiz ve dini yapımız nedeniyle kendilerinden görmüyor. O dönemde Amerika bize baskı yapıyordu; “Gelin şu Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlayalım, ne kaçabilsin ne de içeri alalım, aday üye yapalım” dediler. Avrupa Birliği ilişkimizin anlamı budur. İçeri almayacakları kesin. Aldıkları zaman da biz onlar tarafından yönetileceğiz; Anadolu’daki köylünün, emekçinin, aydının, sanayicinin veya tüccarın menfaatleri orada niçin gözetilsin? Avrupa parlamentolarında kaç üyemiz olursa olsun, orası Avrupa Birliği’dir ve kararlar bizim menfaatimize uygun alınmayacaktır. Bizim yerimiz Asya’dır.

Doğu Bey, getirdiğiniz üç gerekçeye de karşı gerekçelerim var. Bir; artık AB zenginler kulübü değil. Bulgaristan ve Romanya’da asgari ücret bizden az, Macaristan bizimle aynı seviyede. İki; Hristiyan kulübü hiç değil. 11 milyon Ortodoks Yunanlı var. Ayrıca Sarkozy ve Merkel de görüyor; Avrupa Birliği sınırları içinde 23 milyon Müslüman yaşıyor. Bunun 5,7 milyonu benim insanım. Bu insanlar Avrupa’da köklü bir Müslüman kitle oluşturuyor. Üç; Avrupa Birliği’nin 154 milyar Euro’luk bütçesi var. Bunun %25’i bölgesel yapılanma, %20’si sosyal yapı, %45’i ise tarımsal garanti fonuna ayrılıyor. Türkiye olarak üye olursak tarım politikasında bu paralardan destek alarak ihya oluruz. Şu an Türkiye’de et ve sebze fiyatları Almanya’dan daha pahalı. Bu açıdan Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerini kesmemeli.

Bakın, Avrupa’nın geleceği üzerine yazılan kitaplarda, “geleceğimiz karanlık, çürüyen bir toplumuz, umut yok” diyorlar. Türkiye ise çok dinamik, genç bir nüfusa sahip. Avrupa’da insani ilişkiler, komşuluk, kardeşlik, akrabalık bağları dağılmış durumda. Biz aynı zamanda bir ideolojiye ve kültüre katılıyoruz. Asya’ya gelince; Çin ve Hindistan aldı yürüdü. Dünyanın geleceği Asya’da. Projeksiyonlara göre 2030’da Türkiye 5. büyük ekonomi olabilir. Çin 64 trilyonla birinci, Hindistan 36 trilyonla ikinci, Amerika ise 30 trilyonla üçüncü sırada olacak.

Doğu Bey, Çin’e en çok giden adamsınız. Ben de gittim; insanlar günde 16 saat, “bir lokma bir hırka” felsefesiyle çalışıyorlar. Siz ise bana gelişmekte olan, büyüyen ülkelerden (İran, Rusya, Kuzey Kore vb.) bahsediyorsunuz. Kuzey Kore’de şehirciliğin hayranlık uyandırıcı olduğunu söylüyorsunuz. Oysa Avrupa ülkeleri (Almanya, Fransa, Kanada, Japonya vb.) yaşlanan nüfuslarıyla artık dinamik değiller. Türkiye’nin ise olağanüstü genç bir nüfusu var. Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yapılanlar konusunda Avrupa ve Amerika kınama metinleri yazıyor ama Müslüman ülkeler sessiz kalıyor. Çünkü Müslümanlar, orada bir zulüm olmadığını biliyorlar. Peki bu diğer ülkeler; Suudi Arabistan, Özbekistan falan… Bunlar demokratik ülkeler mi? Suudi Arabistan oradaki teröristlerin hamisi. Bakın, Doğu Türkistan İslami Partisi’nin bütün mali kaynakları ve desteği Suudi Arabistan’dan geliyor. Zaten bunlar El-Kaide gibi örgütlerin ve HTS’nin içinde yer alan yapılar. Suudi Arabistan onları destekliyor.

Bir kere Türk Cumhuriyetlerine bakalım; Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan… Bunlar Çin’i kınayan bir tavır içinde değiller. Almanya gibi ülkeler için “emperyalist” deniliyor. Yahu yapmayın, Çin ile en iyi ilişkisi olan ülkeler Almanya ve Fransa. Yani bir yandan Uygur Türklerine orada mezalim yapılıyor mu, yapılmıyor mu diye soruluyor. Bakın, bu soruyu soracağınızı bildiğim için yanımda getirdim; Divanü Lûgatit-Türk. Bunu Çince ve Uygurca basmışlar.

Şunu açıkça söyleyeyim; 5 milyon Uygur Türk’ünün toplama kamplarında olduğu iddiası uydurmadır, öyle bir şey yok. Atatürk dönemindeki Köy Enstitüleri ile burayı kıyaslamak büyük bir yanlıştır. Siz burada Batı’nın propaganda ettiği imajları dillendiriyorsunuz. Çin’in orada teknik bilgi verdiği ve ailelerin Çinli erkeklerle zorla evlendirildiği gibi iddialar büyük yalanlardır. Orada geçmişte bir takım hadiseler oldu; 2012 yılında karşılıklı kavgalar yaşandı ve ölenlerin 90 tanesi Han Çinlisi, 10 küsur tanesi Uygurdu. Çin hükümeti, aileler arasında ziyaretleri teşvik ederek düşmanlığı bitirmeyi amaçladı.

Ben Çin’e 13 kez, Uygur bölgesine ise 5 kez gittim. Her gidişimde orada tarımı, refahı ve kültürel hayatı gözlemledim. Örneğin, Uygurca, Tatarca, Kazakça ve Kırgızca yayın yapan dört ayrı televizyon kanalı var. 1991 yılında, Türk Cumhuriyetleri özgürlüğüne kavuştuğunda Almanya’da bir araştırma yapmıştım. O dönemde “İnşallah bir gün Uygur Türkleri de özgürlüğüne kavuşur” demiştim. Ardından Çin basın ataşesi gelip beni Çin’e davet etti. Beni Şangay ve Pekin’e götürmek istediklerinde, “Ben oraya turist olarak giderim, Urumçi ve Kaşgar’ı görmek istiyorum” dedim.

Daha sonra Türkiye Araştırmalar Merkezi’ndeki çalışmalarım sırasında, Çin’e gitmeye karar verdik. Urumçi, Kaşgar ve Turfan’ı ziyaret ettik. Çin gizli emniyeti bizi dördüncü güne kadar tespit edemedi. O dönemde, o bölgede ekonomik kalkınmanın hızla sürdüğünü, köylerde villaların yapıldığını ve insanların eğitimle refaha kavuştuğunu gördüm.

Camiler konusunda da durum anlatıldığı gibi değil. Mart ayında gittiğimizde camileri ziyaret ettik, yüzlerce insan orada ibadet ediyordu ve imamlar Türk’tü. Suudi Arabistan’dan Vahabileri getirenler, bölgeyi istikrarsızlaştırmak isteyen o terör örgütleridir. Çin, oradaki Türklerin yobazlaştırılmasını ve teröristlerin eline geçmesini ister mi? Aksine, Çin orada yobazlıkla mücadele ediyor.

Ayrıca, IŞİD içerisinde 30 bin civarında Uygur kökenli teröristin olduğu biliniyor. Bunlar Türkiye’nin de Çin’in de düşmanıdır. Nasıl ki Türkiye’de PKK terörüne karşıysak, Çin’de de IŞİD terörüne karşı olmalıyız. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) gibi kuruluşların Türkiye’ye yönelik taraflı ve bölücü tavrını biliyoruz; aynı bakış açısını Çin’e de yansıtıyorlar.

Rusya ile Türkiye arasında ise bir kader birliği oluştu. İdlib’deki bombalama olayı ve yaşanan acı kayıplarımız, provokasyonlara karşı dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor. Bu süreçleri soğukkanlılıkla yönetmeliyiz. Burada kamuoyu önünde güzel bir birikim… Eğer sen… Cesaret edersem ben her zaman gelirim. Biraz aykırı ses geliyor benden. Yok, aykırı değil. Zira seninle konuşanlar… Bizim buraya, sizin gibi farklı fikirleri dillendirecek arkadaşlara, entelektüellere ihtiyacımız var. O bakımdan iş problemi yok.

Evet, çok çok teşekkürler değerli izleyicilerimiz, siz de sabırla seyrettiniz. Ben de büyük zevk aldım. Doğu Perinçek çağırdığı zaman gelirim ama pek uzun zaman çağıracağını düşünmüyorum. Sen beni hiç tanımıyor musun? Rica ederim. Tekrar görüşmek üzere.

Bilmiyor herkes… Ben size bir şey diyeyim mi? Senin İsviçre’de verdiğin savaşa Türk halkı medyundur. O arkada kaldı, boş ver. Önümüze bakalım. Ama Ermeni konusu aklımızda kalmadı, hâlâ önümüzde. Önümüzde büyük işler yapacağız Faruk. Oldu, beraber yapacağız. İnşallah.

Evet, iyi akşamlar. Tüm teknik arkadaşlara da teşekkürlerimi sunarım. Beni kötü sandalyeye oturttular ama ne yapalım? Yabancı sahada bu oluyor. İyi akşamlar efendim, iyi akşamlar sayın. Sen kiloyu azalt; sandalye kötü değil. Ama bak senin sandalyeni göster, bir de benimkini gösterelim. Yok ya, sanmıyorum. Öyle bir şey yok. Yine buralardan zor tutuluyorsun.

Paylaş