M.K.: Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında yine çıkış yolu gününde, çıkış yolu saatinde sizlerle birlikteyiz. Gündemin sıcak başlığını ayrıntılı bir şekilde konuşacağız. Nedir o? Rusya’nın Donetsk ve Luhansk kararı, bununla birlikte NATO’nun doğuya doğru genişleme planı ve Türkiye’nin alması gereken tutum. Bunların hepsini ayrıntılı bir şekilde konuşacağız. Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili önemli bir açıklama yaptı Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek; o açıklamanın ayrıntılarına da ineceğiz.
Efendim, hoş geldiniz. Bugün Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Utku Reyhan bizimle. Utku Bey hoş geldiniz.
Utku Reyhan: Hoş bulduk, iyi yayınlar.
M.K.: Efendim, hızla şöyle başlayalım. Siz tabii bugün bir basın açıklaması yaptınız. Konuya ilişkin özet bir değerlendirme sundunuz ama açıklamanızda altını açmamız gereken çok başlık var. Şununla başlayalım: Siz mevcut hareketleri nasıl görüyorsunuz? Özellikle Rusya’nın aldığı son kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Utku Reyhan: NATO’nun doğuya doğru yayılmasına, ilerlemesine karşı Rusya “dur” dedi. “Daha bir adım öteye atamazsın” dedi. Hatta kendisi ileri doğru bir adım attı. Hem diplomaside hem de kuvvet kullanmada gerçekten ders olacak bir tecrübeyi yaşadık Rusya’nın, Putin’in önderliğinde. Herkes o dersten birçok şey öğrenmeli. Özeti bu.
Türkiye’den baktığımız zaman –bence en önemlisi o– çünkü televizyonlarda kimse Türkiye’den bakmıyor. Nereden bakıyor? Amerika ile Rusya veya Ukrayna ile Rusya arasındaki bir çarpışmaya hakem konumundan, tribünden bakıyorlar. Kendisi hiç orada yokmuş, Türkiye’yi ilgilendirmiyormuş gibi… Sanki Amerika Türkiye’yi hedef alan bir tehdit değilmiş, Türkiye için bir tehlike oluşturmuyormuş gibi… Onun için rahat, böyle tribünden veya gökyüzünden, bulutların üzerinden olayı seyrediyorlar. Ama bu bir kamuflaj, bir örtü. Aslında Atlantik cephesinden bakıyorlar. Türk milleti, Türkiye halkı Rusya ve Çin dostluğunu seçti; bütün anketlerde bu kendisini gösteriyor. Şimdi onun böyle tarafsız, sivil toplumcu pozisyonunda; insan haklarından, şiddete karşı barıştan yana falan olduklarını söylüyorlar. Ama burada ne Türkiye’nin egemenliği var, ne Türkiye’nin toprak bütünlüğü var, ne Türkiye’nin içine girdiği ekonomik kurtuluş savaşı var, ne de Türkiye’nin geleceğini kurma problemi var. Hiçbiri yok. Böyle bir bakış topluma dayatılıyor.
M.K.: Siz bugün açıklamanıza “Türkiye’den bakalım meselelere” diye başladınız ve Türkiye’nin güvenliği ile önündeki ekonomik sorunlar çerçevesinde olaya yaklaşmak gerektiğini söylediniz. Tabii Türkiye’den başka şekilde bakanlar da var. Mesela gazeteci Zeynep Gürcanlı diyor ki: “NATO’dan çıkalım diye bağıran arkadaşlar… Putin NATO olmasaydı Kars, Ardahan’ı filan da isteyebilirdi.” Yani Türkiye’de böyle bir bakış var. Bugün Donetsk’i, Luhansk’ı, Donbas’ı isteyen yarın Kars’ı, Ardahan’ı da isteyebilir mi?
Utku Reyhan: Amerika Birleşik Devletleri; Kürdistan’ı kurmak, ikinci İsrail projesini hayata geçirmek için bu kadar kan döküyor. Kars, Ardahan, Iğdır orada önemli hedefler. Aynı zamanda oralar Türkiye ile Azerbaycan’ın birleştiği sınırlarımız. O bakımdan Kars, Ardahan ve Iğdır’dan bir kumpas, bir hesap yapan varsa o Amerika Birleşik Devletleri’dir. Kars, Ardahan, Iğdır’ı koruyacaksak dönüp önce gözümüzü Amerika’ya dikmemiz lazım. Rusya’dan, Kars, Ardahan, Iğdır’a yönelik bir tehdit gelmiyor. Kaldı ki Rusya’nın artık Türkiye ile karadan bir sınırı da yok. Bakın, onlar bunu bile bilmiyor. Türkiye’nin sınırları Gürcistan, Ermenistan, Nahçıvan, Azerbaycan ve İran’ladır. Rusya artık bizim denizden komşumuz.
Tabii biraz 18. ve 19. yüzyılın hatıralarıyla bu süreci okuyanlar da var. Daha çok Türkiye’deki bazı milliyetçi ya da muhafazakâr aydınlarda “Rusya bizim tarihsel olarak düşmanımız, hadi düşman demeyelim, bölgedeki rakibimiz” görüşü var. “O nedenle Rusya’nın lehine olan bir şey Türkiye’nin aleyhinedir” diyorlar. Yani, “Rusya bugün Ukrayna’da biraz ilerlerse yarın Gürcistan’a, Ermenistan’a, Azerbaycan’a, Kazakistan’a da ilerler. Bunun sonu yok. Bir gün Türkiye’ye de ilerler, Boğazları da ister.” Yani bu anıları, eski tarihin, Osmanlı ve Çarlık Rusyası arasındaki rekabetleri hatırlatan bir yaklaşım da var. Milliyetçi açıdan, daha doğrusu Türkiye’nin menfaati açısından bakıldığında, Rusya bugün Türkiye’nin bir rakibi mi?
Zihinlerimizi 100, 200, 300 yıl geriye taşırsanız bütün bunlar söylenebilir. Ama 2022 yılındayız. Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Rusya’nın Türkiye’ye yönelik son tehdidi 1914-1917 arasındaydı. Yani 200 yılı aşkın süredir böyle bir düşmanlık yok. Tam tersine birlikte yürüttüğümüz bir İstiklal Savaşı var. 1917-1921 yılları arasında Bolşevik devrimciler; İngiliz, Fransız, Amerikalı işgalcilerle ve Çarlık generalleriyle savaştılar. Biz de o tarihlerde İstiklal Savaşı’mızı veriyorduk. Oradan gelen bir silah arkadaşlığımız var. Sonrasında, 1930’lardan itibaren ekonomide bir ortaklığımız, yoldaşlığımız oldu ve o ortaklıkla çok büyük zaferler kazandık. Türkiye ve Sovyetler Birliği, 1930’lu yıllarda dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisi oldu. O yüzden Rusya ile savaşları, 17. yüzyıl sonlarından başlatıp 200 yıl için doğru kabul edebilirsiniz. Ancak o dönemin hatıralarıyla bugün ne politika yapabilirsiniz ne de hayal kurabilirsiniz. Bunlarla sadece insanları aldatabilirsiniz. Bugünkü Türkiye’nin gerçek düşmanlarından zihinlerimizi koparıp, zihinlerimizi esir alabilirsiniz.
M.K.: Şöyle bir kamuflaj mı var? “Amerika’ya karşıyım ama Rusya’ya ve İran’a da karşıyım.” Böyle bir şey olmaz ki.
Utku Reyhan: Bir kere bir tehdit analizi yapacaksınız. Baş tehdit nedir? Siyaset ve stratejinin temel ilkesidir; “baş düşman” tabiri buradan ortaya çıkar. Tehditler içinde bir sıralama yapmak lazım. Hangisi öncelikli? Hangi tehdide karşı mücadeleyi esas alarak diğerlerini alt edebilirsiniz? Bunlar yok, hiçbiri yok. İran da düşman, Amerika da düşman, Rusya da düşman… Bu düşman bolluğu içerisinde Amerika ve İsrail tehdidinin üzeri örtülmüş oluyor.
M.K.: Peki efendim, 1917’den bugüne baktığımızda… Dün Sayın Putin kendi tarihine ilişkin bazı tespitler yaptı. Onlara katılıyor musunuz? Rusya’nın Türkiye’ye zarar veren bir adımı oldu mu?
Utku Reyhan: Yok. Rus düşmanlığıyla, 1945’te yaratılan “Rusya heyulasıyla” Türkiye, Amerika merkezli propagandalarla Atlantik sisteminin denetimi altına alındı. Bu propagandalarla nereye geldik? Bugünkü borç batağına ve bölünme tehditlerine geldik. 1945’in Türkiye’si ile bugünkünü kıyaslayın.
M.K.: Sizin de yıllar içerisinde Sovyetler Birliği’ne ve Rusya’ya çeşitli eleştirileriniz oldu. Mesela Afganistan olayında “Sovyet sosyal emperyalizmi” dediniz.
Utku Reyhan: Evet, 1956’dan sonra Sovyetler Birliği’nde yeni bir sınıf, bir devlet burjuvazisi oluştu. Emekçiler üzerinde bir diktatörlük kurdular ve dışa doğru yayılmacı bir sistem oluşturdular. Biz buna “Sovyet sosyal emperyalizmi” dedik; bunu sadece biz değil, Mao da dünyadaki devrimciler de söyledi. Dolayısıyla 1917’den 1956’ya kadar sosyalist bir Sovyetler Birliği vardı, 1956’dan sonra ise kapitalizme geri dönen ve dışa karşı yayılmacı olan bir Rusya vardı.
M.K.: Bugün Aliyev ile buluştuğunda Putin, “imparatorluk hayalimiz yok” dedi. Bu imparatorlukları yeniden diriltmek mümkün değil mi?
Utku Reyhan: İmparatorluk veya emperyalizm için bir ekonomik temel olması lazım. Rusya’nın sınıfsal ilişkilerine, ekonomik gücüne bakıyoruz; dışa sermaye ihraç eden bir emperyalist ülke ekonomisi görmüyoruz. Rusya’nın 10-15 yıl sonra Türkiye ekonomisiyle neredeyse aynı ölçekte üretim yapabileceği öngörülüyor. Rusya’nın etrafa yayılacak bir ekonomik gücü yok. Evet, askeri gücü dünyanın ikincisi, bu doğru. Ama Rusya 1990’dan beri, 30 küsur yıldır tehditlerle karşı karşıya ve küçülüyor. Sovyetler Birliği dağıldı, Ukrayna ve Belarus koptu. Devamlı küçülen, parçalanan bir Rusya var. Nasıl emperyalizm bu?
M.K.: Peki, 2009’da Abhazya ve Güney Osetya, 2014’te Kırım, şimdi Donetsk ve Luhansk… Suriye ve Libya’daki varlığı… Bu bir yayılmacılık değil mi?
Utku Reyhan: İşte bunlar bir yayılma değil, bunlar Rusya’nın kendi güvenliğini sağlama konusunda gösterdiği kararlılıktır. Yeltsin ve Gorbaçov döneminden sonra Putin ile birlikte Rusya, milli ve direnişçi bir çizgiye girdi; kendini savunmaya çalışıyor. Mesela Abhazya… Abhazlar bir kurtuluş savaşı yaptı ve bağımsızlıklarını kazandılar. Rusya’dan tüfek bile almadan büyük bir kahramanlık gösterdiler. Rusya, Abhazya’yı 9-10 yıl sonra tanıdı. Yani bu olaylar bir emperyalist yayılma değil, karşı karşıya kaldığı Amerikan kuşatmasına karşı bir direniştir. Artık o kendini savunma meselesi, yani bıçak kemiğe dayandı. “İzin yok” diyorlar. Biz bunları öğrenmeliyiz. Kırım meselesi de aynı şey; Kırım’ı Amerika’ya verirseniz, Rusya için Karadeniz’de bir devlet ve güvenlik açısından hiçbir gelecek, hiçbir güvence kalmaz. Kırım şu an Rus toprağı. Referandum yapıldı ve Kırım halkı -Türkler ve Tatarlar dahil- Rusya’yı seçti. Kırım’daki bütün Türk ve Tatar kuruluşları da Rusya’yı tercih etti. Neden? “Ukrayna’da kalırsak küçük bir devlet oluruz; orada baskı, eşitsizlik ve milli/dini ayrımcılık var. Ama Rusya’da hem Sovyetler’den hem de Büyük Rusya’dan kalan, milliyetlere karşı daha toleranslı ve eşitlikçi bir gelenek var” diyorlar.
Son örnekte ise Ukrayna’dan bir parça daha koparılarak iki ayrı cumhuriyet ortaya çıktı. Oradaki halk da bağımsız olmayı ve Rusya’yı seçiyor. Bu, NATO’nun doğuya doğru ilerlemesine karşı Rusya’nın kendini savunma konusundaki kararlılığıdır. Meseleye bu açıdan bakmak gerekir. Mehmetçik’in yanından bakalım; en büyük yanlış, meseleyi “oradan küçük bir parça aldı, buraya girdi” diyerek değerlendirmektir. O zaman aynı şeyler Türkiye için de söylenir. 1974’te Kıbrıs harekâtı yapıldı, Türk Silahlı Kuvvetleri başka bir ülkeye girdi. Suriye’ye, Fırat Kalkanı ile Irak’a girildi. Sadece biçimsel ve yüzeysel bakarsanız yanlış hükümlere varırsınız. Ancak Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla Amerikan-İsrail koridorunu dağıttığını görürseniz, Türkiye’yi dünya çapında alkışlarsınız.
Amerika ve Batı bizi, barışçıl ve uluslararası hukuk gerekçeleri üreten o kısıtlı bakış açısına sürüklemeye çalışıyor. Oysa biz emperyalizme karşı dünya halklarının kurtuluşu, daha adil, paylaşmacı ve kamucu bir dünya yaratma açısından baktığımızda; Amerika’ya karşı atılan her darbe, insanlığın ve Mehmetçik’in lehinedir. Bugün Mehmetçik ile İvan, 1917-1921’de olduğu gibi aynı cephede savaşıyor. O dönemde Rusya iç savaşla Amerikan, İngiliz ve Fransız istilasına karşı savaşırken, Mehmetçik de Türkiye’de aynı güçlere ve onların güdümündeki kuvvetlere karşı savaşıyordu. Bugün de Mehmetçik ile İvan aynı cephede mevzilenmiş durumda. Türk subayıyla, Mavi Vatan’ı koruyan donanmamızla konuşun; bugün ferahladıklarını söyleyeceklerdir. Çünkü Amerika’nın Karadeniz’in kuzeyinde yediği darbe, Akdeniz’de bizi rahatlattı.
Türkiye, kendisine dayatılan bölünme stratejisine karşı daha ileri hatlarda savunma stratejisi kurdu. Mesela Libya’da; Türkiye kendisini Antalya’dan değil, Libya’dan savunuyor. Doğu Akdeniz’i ABD’ye bıraktığında karşılaşacağı tehditleri görüyor ve ABD’nin bölgeye hakim olmasını önlemeye çalışıyor. Bu yüzden Libya, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi ve Kıbrıs açıkları, Türkiye’nin ileri savunma hatlarıdır.
Sadece Mehmetçik’in değil, çiftçimizin, sanayicimizin ve doğalgaz tüketen vatandaşımızın gözünden baktığımızda da mesele netleşiyor. Eski Devlet Başkanı, Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Medvedev, Almanya’nın Kuzey Akım 2’yi askıya alması üzerine doğalgaz kartını masaya sürdü. Dünyadaki kayıtlı doğalgaz rezervinin %25’i Rusya’ya, bir o kadarı da İran ve Katar’a ait. Türkiye enerji güvenliği açısından şanslı bir konumda; komşularımız olan Rusya, İran, Azerbaycan, Suriye, Katar ve Cezayir ile enerji iş birliklerimiz var. Hepsi Amerikan emperyalizmine direnen ülkeler. Atlantik sistemine teslim olan bir Türkiye, enerjisini nereden sağlayacaktı? Amerika’dan kaya gazı mı getirecekti?
Rusya, Türkiye’nin en çok yatırım yaptığı, Türk çiftçisinin en önemli pazarı ve en büyük ticaret ortaklarından biri. Rusya’daki müteahhitlik gelirlerimiz ve turizm hacmimiz düşünüldüğünde, Türkiye’nin Rusya’dan vazgeçmesi mümkün değildir. Rus uçağı düşürüldükten sonraki günleri hatırlayalım; Türkiye’de Rusya ile dostluk isteyen yürüyüşler yapılmıştı. Ticaret ortağımız olarak Rusya ve Çin’in, Amerika’nın rakibi olmalarına rağmen ilk sıralarda yer alması, Türkiye ekonomisi ile bu ülkeler arasında doğal bir ortak ilişki olduğunu gösteriyor.
Dünyada Amerika eksenli Atlantik sistemi ile yükselen Asya uygarlığı arasında bir saflaşma var. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın kurduğu dolar saltanatı dönemi bitiyor; şimdi o dönemin son hesaplaşmalarını yaşıyoruz. Almanya da bu kriz sürecinde ABD ile birlikte hareket ederek Kuzey Akım 2’yi askıya alsa da, bu sürdürülebilir bir politika değildir. Almanya’nın Rus enerjisinin yerine ikame edebileceği başka bir seçenek yok.
Kremlin Sözcüsü Peskov’un, Türkiye’nin kınama tavrına ilişkin yaptığı açıklamada belirttiği gibi; anlaşamadığımız konular olsa da başarılı olduğumuz alanlar var ve ilişkilerimiz sürüyor. Karadeniz cephesinde Amerika zayıf durumda ve hücum etme şansı yok. Akdeniz’de ise ABD, İsrail ve bazen Fransa ile birlikte hareket ettiğinde Türkiye’ye karşı bir kıymet ifade ediyor. Ancak Karadeniz’deki Rus direnci bizi Akdeniz’de koruyor ve caydırıcı bir rol oynuyor. Subaylarımıza sorsanız, Türkiye’ye yönelik tehdidin Amerika’dan geldiğini söyleyeceklerdir; zira hem PKK’nın hem de FETÖ’nün arkasında Amerika var. “Tabii, Türk subayı değil diyemeyeceğim; yani bu çok ağır bir şey olur. Ama NATO onların beynini o kadar zehirlemiş ki… Türk subayının maalesef beyni, NATO tarafından esir alınmış gibi. Bugün savaşan subaylar ise onlar gibi değil. Bunlar, o NATO döneminin kalıntısı olan subaylar. Ancak bir subay neye bakacak? Bir tehdit analizi yapacak. Tehdit Türkiye’ye nereden geliyor? Amerika’dan geliyor. PKK’nın arkasında Amerika var, FETÖ’nün arkasında Amerika var. Rusya mı var FETÖ’nün arkasında? PKK’ya silah veren, eğiten, ona para veren Rusya mı? Ortada gerçekler var. Dolayısıyla Amerika’nın aldığı her darbe Türk subayını ve Türk askerini rahatlatıyor. Bu kadar basit. Savaşırken de böyleydi; Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya bizim müttefikimizdi. Bütün cephelerde herkes haberler bekliyordu: ‘Almanya kazansın!’ Diyelim Almanya-Fransa cephesinde veya Almanya-Rusya cephesinde, Almanya’nın zaferi Türkiye’yi rahatlatıyordu; Çanakkale cephesini, Suriye cephesini, Kafkas cephesini rahatlatıyordu. Bugün de aynı.”
“Evet, sizi biraz dinlendirmiş olalım Sayın Mehmet Perinçek. Arkadaşlar, Sayın Perinçek bizi duyabiliyor musunuz? İyi akşamlar, hoş geldiniz. Siz şu an Moskova’dasınız; bize oradan hem gelişmeleri aktarıyor hem de sıcak bilgilerle konuyu değerlendiriyorsunuz. Dünkü karar üzerine son durum nedir, sizin oradan yaptığınız gözlemler ve tespitler nelerdir? Bununla başlayalım isterseniz.”
“Bugün önemli bir ziyaret vardı; Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Moskova’daydı. Putin ile Aliyev arasında Azerbaycan ve Rusya arasında 40 maddelik bir stratejik iş birliği anlaşması imzalandı. İş birliği zaten stratejik düzeydeydi ama çok daha sıkı bir ilişki geliştirilmiş oldu. Bu toplantıda, Putin ile Aliyev arasında Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerinin tanınması konusu da kısaca geçti. Aliyev herhangi bir şey ifade etmedi ama o sözü açmadan Putin, Aliyev’e şöyle dedi: ‘Dünkü olayları zaten biliyorsunuz. Biz de bu konuyla ilgili çok sayıda spekülasyon yapılacağını tahmin ediyorduk. Ancak size şunu söylemek isteriz ki; Rusya’nın bir imparatorluk hırsı olduğuna veya kendi topraklarını genişletmek istediğine dair spekülasyonlar kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Biz 1990’lar sonrasındaki jeopolitik oluşumla barışığız ve bunu kabul ediyoruz. Sizi de bu konuda temin ederiz.’
Bugün tartışılan konulardan bir diğeri Kuzey Akım 2 projesinin durdurulmasıydı. Zaten bir sertifikalandırma meselesi vardı, proje altı-yedi aylığına askıya alınmıştı. Ancak şimdi Scholz, projeyi tam anlamıyla durdurduğunu ifade etti. Eski Rusya Başbakanı ve Devlet Başkanı Medvedev bunu, ‘Yeni dünyaya hoş geldiniz. Artık Avrupa’da gaz fiyatlarının 2.000 avro olacağı günler gelecektir. ABD’nin dayatmasıyla bunu yaparak Almanya en fazla kendisine zarar vermektedir’ şeklinde yorumladı. Gerçekten de Almanya, Rusya’ya yönelik yaptırımlardan en fazla zarar gören ülke konumunda. Kırım konusunda uygulanan ambargolardan dolayı Alman şirketleri yatırımlarını çekmek zorunda kaldı, bankalar işlemlerini durdurdu. Bu yaptırımlara uymayan Alman devleri, Amerika tarafından büyük cezalara çarptırıldı. Dolayısıyla, Kırım yaptırımlarının ve sonrakilerin en fazla vuracağı ülkelerden birinin Almanya olduğunu söyleyebiliriz.
Bu durum, Almanya’da ‘iki Almanya’ olduğunu gösteriyor: Biri Almanya için olan, diğeri Amerika için olan. Alman devletinin içerisinde, 1945’teki 2. Dünya Savaşı mağlubiyetinden itibaren çok sayıda Amerikancı yapılanma yer alıyor. Almanya’nın yeni hükümeti olan ‘trafik lambası’ koalisyonu da daha batıcı bir politika izleyeceğini zaten göstermişti. Sözde sol bir hükümet ancak tamamıyla Amerika’ya angaje olmuş partilerden oluşuyor; bunu, iktidara gelmeden önceki koalisyon bildirisinde de görebiliyorduk.”
“Diğer dikkati çekebileceğimiz nokta, Ukrayna meselesine bakış. Sadece iktidarın değil, Rusya’daki bütün partilerin bu kararı desteklediğini ifade edebiliriz. Hatta Rusya’nın ana muhalefeti konumundaki Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Putin’den çok daha önce Lugansk ve Donetsk’in bağımsızlığının tanınması gerektiğini ifade etmişti. Önergeyi de ilk onlar sunmuştu. Rusya’da milli meselelerde iktidarıyla ve muhalefetiyle tam bir hemfikirlik olduğunu söyleyebiliriz. Züganov liderliğindeki Komünist Parti, batıyla karşı karşıya gelinen noktalarda Putin’e açıktan destek veriyor.
Duma ve Federasyon Konseyi, Putin’e yurt dışına asker gönderme yetkisi verdi. Sosyal medyada yayılan, Rus ordusunun Donbas’a girdiğine dair videolar ise yalanlandı. O askeri teçhizatların bizzat Donetsk Halk Cumhuriyeti’ne ait olduğu ifade edildi. Putin bugün Minsk Anlaşmaları’nın artık hiçbir değerinin kalmadığını ve çöpe atıldığını söyledi. Ukrayna’yı, Moskova uzun süre bu anlaşmalara uymamakla suçlamıştı. Rusya’nın bu hamlesiyle ciddi bir avantaj sağladığını görebiliriz.”
“Bugün, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in Rusya’nın resmi haber ajansı Ria Novosti’ye verdiği röportaj yayınlandı. Bu demeç, Rusya medyasında ve Azerbaycan, Ermenistan, Belarus, Moldova gibi Rusça konuşan ülkelerde geniş yer buldu. Bu durum, Rusya’nın Türkiye’ye bakışının olumluya çevrilmesinde önemli rol oynadı. Hükümetin tutumuna gelince; Rusya, Türkiye’nin söylemlerinden ziyade icraatlarına bakacaktır. Türkiye’nin Karadeniz, Ukrayna, Suriye ve Doğu Akdeniz konusundaki somut tavrı belirleyici olacaktır. Rusya, zor zamanlarda yanında olan ülkeleri unutmaz; Türkiye’nin Kırım yaptırımlarına uymaması, bizzat Putin tarafından da defalarca önemsenmiştir.”
“Sayın Mehmet Perinçek, kısa bir ara vereceğiz, dönüşte devam edeceğiz. Değerli izleyenler, 4 dakikalık aranın ardından buradayız. Sayın Perinçek, Ukrayna’daki durumu ve Kiev yönetimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçte Batı’ya karşı şüpheler mi arttı, yoksa Zelenski yönetimi farklı bir eğilim içine mi girdi?”
“Zelenski, iktidara geldiğinde Rusya ile sorunları çözmek iddiasıyla gelmişti. Poroshenko gibi Rus düşmanı veya Batı’ya tam angaje bir profil çizmemişti. Ancak Ukrayna’nın içindeki Nazi ideolojisinin ağırlığı ve devlet yapısı, Zelenski’nin manevra alanını kısıtladı. Son dönemde ise Ukrayna’da ABD’ye karşı büyük hayal kırıklıkları baş gösterdi. ABD’nin Ukrayna’yı kışkırtıp somut destekte bulunmaması, ciddi soru işaretleri yarattı. Münih Konferansı’nda Zelenski’nin Batı’ya sitemi de bu hayal kırıklığının bir göstergesiydi.
Türkiye’nin önünde, Ukrayna’yı ABD’nin kucağından kurtarmak gibi bir sorumluluk bulunuyor. Türkiye kendi milli güvenliği açısından, kuşatmayı yarmak için bunu yapmak zorunda. Çünkü Suriye’den Doğu Akdeniz’e ve Trakya’ya uzanan hilal, Ukrayna ve Karadeniz üzerinden genişletilmek isteniyor. Bunu engellemenin en önemli yolu Ukrayna’yı bu cendereden kurtarmaktır.” NATO ve Amerika Birleşik Devletleri gerçeği ortadadır. ABD’nin kışkırtmaları ve NATO’nun koçbaşı misyonunu üstlenmesinin, Ukrayna’yı bugün içine düştüğü bu vahim tabloya sürüklediğini söyleyebiliriz. NATO, Minsk anlaşmalarının uygulanmasını engelleyerek Ruslar ile Slavları birbirine düşürmüştür.
Dünyanın pek çok ülkesinde etnik veya mezhepsel ayrımlar üzerinden emperyal güçlerin sızdığı ve toplumları birbirine düşürdüğü bir gerçektir. Ancak Ukraynalılar ve Ruslar, birbirine çok yakın, hatta tek millet sayılabilecek kadar iç içe geçmiş iki topluluktur. NATO ve NATO’ya girme süreci, bu yakın halkları bile çatışmaya sürükleyecek bir işlev görmüştür. Türkiye’nin bu süreci değiştirmesi ve Ukrayna’yı NATO’nun kucağından alması; hem Ukrayna halkının, hem Türkiye’nin milli güvenliğinin, hem de Rusya’nın güvenliğinin yararınadır. Türkiye bunu başardığı takdirde Moskova ile ilişkilerini üst düzeye taşıyacak ve taraflar birbirlerine büyük güven duyacaktır. Bununla birlikte, Doğu Akdeniz’de de çok farklı iş birliği imkânları doğacaktır. Türkiye, Ukrayna’daki bu yalpalamaları bölgenin refahı ve barışı açısından değerlendirmelidir.
Rusya, yaptırımlara rağmen kendi milli güvenliğini her şeyin önüne koymuş ve kararlı, net bir tavır almıştır. Bu tavır sadece Rusya’nın çıkarına değil, ABD’nin püskürtülmesi açısından da önemlidir ve Türkiye’nin güvenliğini sağlayan bir adımdır. ABD, Rusya’ya her saldırdığında sadece püskürtülmekle kalmıyor, aynı zamanda geri bir mevziye düşüyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında Saakaşvili’nin kışkırtılması sonrası Abhazya ve Güney Osetya Atlantik kontrolünden kurtuldu. Daha sonrasında Meydan olaylarında Rusya’ya hamle yapıldı, ardından Suriye üzerinden Türkiye ve Rusya kuşatılmaya çalışıldı ancak Rusya, Doğu Akdeniz’e indi. Son olarak NATO’ya alınma sürecinin kışkırtılmasıyla birlikte ABD ve Ukrayna daha da geriye düştü; bu sefer Lugansk ve Donetsk’in Avrasya cephesine katılması gündeme geldi.
ABD karşısında dik durulduğu, milli egemenliği savunan kararlı tavırlar alındığı takdirde, Amerika’nın püskürtülebileceği ve gelecek açısından önemli başarılar sağlanabileceği görülmelidir. Yeni bir dünya kurulurken, Türkiye’nin de bu sürece uygun, ikircikli olmayan kararlı tavırlara ihtiyacı vardır.
***
Silahlı kararlılık vurgusuna gelince; silah, siyasetin bir aracıdır. Suriye 12 yıldır Amerikan emperyalizmine karşı silahla savaşıyor. Türkiye, PKK’yı ve Amerikan Gladyosu’nu silahla ezmiştir. 15-16 Temmuz gecesi Ankara ve İstanbul’da yaşanan muharebeler, Amerikan Gladyosu ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaydı. İran ve Rusya, Suriye’nin yardımına silahlı güçleriyle gelerek emperyalizme karşı bölgede yerleşti. ABD ve İsrail’in bir Kürdistan kurma projesi, bölge ülkelerinin silahlı güçlerini birleştirmesiyle yerle bir edildi. Kazakistan’daki renkli devrim girişimi yine silahla bastırıldı. Afgan halkı, 40 yıl boyunca dünya devlerine karşı silahlı mücadele vererek bağımsızlığına kavuştu.
Bugün yeni dünya kurulurken, bu süreç sadece ekonomi ve siyasetle değil, aynı zamanda silahlı mücadelelerle şekillenmektedir. “Silah kötüdür” şeklindeki barışçı, pasifist söylemler, bu gerçekleri örtbas eden uyuşturucu bir tavırdır.
Rusya’nın son tavrını “milliyetçilik” veya “emperyalist hezeyan” olarak suçlayan çevreler, Amerika’nın güdümündeki “sahte sosyalistlerdir.” Oysa Rusya’da sosyalistlerin de desteklediği bir vatanseverlik anlayışı hâkimdir. 20. yüzyılda dünya emperyalizm dönemine girmiştir; Lenin’in ifadesiyle günümüzde baş çelişme ezenle ezilen milletler arasındadır. Devrimci milliyetçilik, insanlığın geleceğinde önemli bir etkendir.
Vatan Partisi olarak biz, olaya Türkiye’nin mevzilerinden bakıyoruz. Bu mevziler; Suriye’de, Irak’ın kuzeyinde, Doğu Akdeniz’de vatan savunması yapan askerimizin, polisimizin ve üretim alanlarındaki çiftçimizin, sanayicimizin, esnafımızın mevzisidir. Bu mevziden bakanlar, Rusya’nın ABD’ye indirdiği darbenin yanında durur. Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve diğerleri ise farklı bir noktada konumlanmaktadır. Özellikle Türkiye’nin NATO’ya girişinin 70. yıl dönümünde iktidar içerisinden verilen “NATO’nun göbeğindeki ülke” şeklindeki olumlu mesajlar, NATO’yu doğru okuyamamaktan kaynaklanmaktadır. Hatta Türkiye’nin NATO içerisinde çok daha ileride olumlu bir rol oynayacağına ilişkin mesajlar verdiler. Şimdi siz bir tehdit tarifi yapıyorsunuz. Amerika ile mücadele eden AK Parti ve MHP o tehdidi göremiyor mu? Veya o tehdide karşı bir denge mi oluşturuyor? Yani buradaki çelişkiyi nasıl değerlendirmek lazım?
Şimdi bakın, bir “Biden tayfası” var. Yani Cumhuriyet Halk Partisi merkezi, İYİ Parti merkezi, Gelecek Partisi ve Deva Partisi… Bunlar zaten Atlantikçi. FETÖ, PKK da onlarla beraber; silahlı güçleriyle beraber oradalar. Bir de Türkiye cephesi var. Cumhur İttifakı da o Türkiye tarafının içinde fakat tutarsızlıklar var. Mevcut hükümet, Sayın Cumhurbaşkanımızın hükümeti, bu son gelinen noktada Biden tayfasının alkışlayacağı veya Amerika’ya umut veren bir konumda; biraz tarafsız gibi, arabulucu gibi, Atlantik ile Asya arasında sarkaç gibi sallanan bir konumda. Buradan iktidarını sürdüremez, seçime böyle giderek başarı kazanamaz. Çünkü Biden tayfasının ve Atlantik sisteminin alternatifi değil.
Türkiye’de önümüzdeki hükümet, Amerika’ya direnenlerin hükümeti olacak. Bu çok önemli; çünkü Türkiye’nin ekonomisinin, güvenliğinin ve toprak bütünlüğünün geleceği Amerika’ya direnmekten geçiyor. Seçmen ise Sayın Cumhurbaşkanımızın da Sayın Devlet Bahçeli’nin de ilerisinde. Anket kuruluşlarının yaptığı araştırmalarda Türkiye halkının büyük çoğunluğu, Türkiye’nin dostlarının Rusya ve Çin olduğunu söylüyor. Çelişkiler keskinleştiği ölçüde bu tercih büyüyecek. Siz hangi oylara talipsiniz? Atlantik oylarına talipseniz, o oyların sahibi bellidir: CHP ve İYİ Parti. Ama sizin seçmeniniz Avrasya’yı, yani Çin ve Rusya’yı tercih ediyor. Dolayısıyla Atlantikçi seçmenle seçim kazanamazsınız.
Erdoğan yönetiminin 2023 seçimine giderken izlediği dış politika, iktidarı sürdürmeyi sağlayacak bir politika değil. Halk Rusya ve Çin dostluğunu istiyor. Eğer NATO’ya ve Amerika’nın planlarına karşı direnemezseniz iktidarda kalamazsınız. Vatan Partisi işte bu süreçte büyüyor; çünkü Çin ve Rusya dostluğunun sahibi kim diye sorduğunuzda herkes Vatan Partisi diyor. AK Parti ve MHP de 10-15 sene evvelki yerlerinde değiller. 2002 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte iktidara gelen AK Parti, 2014-2015’ten sonra Amerika’ya bir nevi isyan etti ve Amerikan koridoruna girdi; Amerika’nın güçleriyle savaşmaya başladı. Dolayısıyla bugünkü Ukrayna politikası, AK Parti’nin kendi yaşadığı tecrübeyle çelişki halindedir.
***
Krizler aynı zamanda büyük çözümlerin ortamlarıdır. 1876 devrimi, 1908 devrimi ve Atatürk devrimi; Türk milletinin kriz ortamlarında bulduğu çözümlerdir. Tehlikeler var ama biz Vatan Partisi olarak fırsatları görüyoruz. Türkiye’nin güvenliğini sağlamak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtmak, Doğu Akdeniz’deki mevzilerimizi güçlendirmek için bir fırsat dönemine giriyoruz. Amerika’nın bizim üzerimize yüklenmek yerine başka coğrafyalarda yıpranması Türkiye için bir fırsattır. Enerji sorunumuzu köklü bir şekilde çözme ve Asya ekonomileriyle bütünleşme, yatırım sermayesini Asya’dan bulma noktasında büyük fırsatlar doğuyor. Birinci Dünya Savaşı’nda da Türkiye savaştı ama milli iktisadını o kriz döneminde kurdu.
Rusya açısından da Batı kamuoyunun baskısı nedeniyle bir müttefik arayışı söz konusu. Türkiye açısından bu; doğalgaz güvenliğini sağlamak ve daha ucuza tedarik etmek, Kıbrıs konusunda destek almak gibi büyük bir fırsattır. Türkiye’ci baktığımız zaman, karamsar tabloların aksine fırsatlarla karşı karşıya olduğumuz çok net.
***
Türkiye Gençlik Birliği’nin baş düzenleyicisi olduğu “Azerbaycan ile Kardeşlik Konferansı”, 25 Şubat Cuma günü saat 14.00’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yapılacak. Konuşmacılar arasında Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Yeni Azerbaycan Partisi’nden Prof. Dr. Elşad Mirbeşiroğlu ve KKTC Cumhurbaşkanı Danışmanı Hüseyin Macit Yusuf yer alacak.
Ayrıca Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin önderlik ettiği “Yükselen Kadın, Yükselen Türkiye Mitingi” 6 Mart Pazar günü saat 13.00’te Ankara Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirilecek.
Bugün önerdiğim kitap, İspanya’da da yayınlanan ve büyük ilgi gören “Asya Çağı’nın Öncüleri: Lenin, Atatürk ve Mao”. Asya Çağı’nı konuştuğumuz bugünlerde bu eseri okurlarımıza öneriyorum. Müzik olarak da, Yeni Dünya’yı selamlamak adına Antonin Dvorak’ın “Yeni Dünya Senfonisi”ni öneririm.

