Türkiye’nin millî radyosu Ulusal Radyo, yepyeni programlarla karşınızda! En güzel müzikler, en keyifli sohbetler, farklı konu ve konuklar; trafik ve yol raporu bu programda. Gününüzü güzelleştirecek program “Kur Atış ile Ayaküstü Bir Şeyler”, hafta içi her gün saat 17.00’de. Halkın Sesi Ulusal Radyo’da. Gerçeğin frekansı Ulusal.
Bugün stüdyomuz kalabalık, misafirlerimiz var. Kısa bir reklam arasından sonra onlarla programımıza başlayacağız. “Hayata Enerjimiz Var” dedik. Bu yıl 1 milyon 181 bin 64 megavatsaat elektrik ürettik, onun ışığı hiç sönmesin diye. Elektrikli araç şarj istasyonlarımız yollarda yerini aldı, kimse yarı yolda kalmasın diye. 85 milyonluk ülkemizle enerjimiz bir; rüzgârla, güneşle, suyla sürdürülebilir geleceğe. EnerTürk Enerji; hayata enerjimiz var.
Platform başkanı Şenal Erdoğan Hanımefendi ve Bülent Tezgel bizlerle birlikte. Hoş geldiniz. Sizleri temsilen buradasınız ama arkanızda birçok arkadaşınız var. Bu platform neden kuruldu, mağduriyetiniz nedir, önerileriniz nelerdir; bunları sizlerden dinlemek isteriz.
Özellikle bizlerin sesi olduğunuz için çok teşekkür ediyoruz. Bu arada ulusal kanalımızın da 23. yılını kutlarız, daha nice başarılara hep birlikte.
Şimdi gelelim Bağ-Kur tescil mağduriyetine. 1982-2000 yılları arasında devletine karşı bütün yükümlülüklerini yerine getirmiş; vergi ve oda kaydı olduğu hâlde Bağ-Kur’a kaydı yapılmayan, hak kaybı yaşayan bir topluluğuz. 1479 sayılı kanun çok açık; 24, 25 ve 26. maddeleri, vergi ve oda kaydı olan herkesin re’sen Bağ-Kur’lu olması gerektiğini belirtir. 26. madde ise hak ve sorumluluklardan vazgeçilemeyeceğini ve bu hakların azaltılamayacağını söyler. Bizim devletimizden hiçbir bağış talebimiz yok; sadece bizden alınan hakkın iadesini talep ediyoruz.
Örnek verecek olursam; 1998-2005 yılları arasında vergi mükellefiydim, oda kaydım vardı. O dönemin zor ekonomik şartlarında vergimi, stopajımı, çöp vergimi kuruşu kuruşuna ödedim ama Bağ-Kur kaydım yapılmadı. Devletin bize karşı bir borcu var; bu da Bağ-Kur tescil mağduriyetidir. Türkiye genelinde yaklaşık 150 bin Bağ-Kur tescil mağduru var. Bizler geriye dönük ödeme yaparak devletimize yaklaşık 52 milyar 500 milyon TL katkıda bulunacağız. Bu da yaklaşık 2,5 milyar dolar demektir. Devletimiz bu yasayı çıkardığında, bu kadar mağdur insan tekrar devletiyle ve hükûmetiyle barışacaktır.
Şenal Hanım, sizin eklemek istedikleriniz var mı?
Tabii ki. Biz sosyal bir devletiz ama maalesef tescilimizi alamıyoruz. 1991 yılında esnaflığa başladım. Yanımda çalıştırdığım elemanlar emekli oldu ama ben emekli olamadım; bu içler acısı bir durum. Yurt dışında bir yıl kalan vatandaş, Türkiye’ye döndüğünde belgeleyebiliyorsa emekli olabiliyor; ancak ben vergi levham ve bir dosya dolusu makbuzumla emekli olamıyorum. 55 yaşındayım, 68 yaşında arkadaşlarımız var. Nereye koşacağımızı, kimden yardım isteyeceğimizi şaşırdık. Geçen hafta Ankara’ya gittik. Haklı bir mağduriyetin peşindeyiz ve bu son bulana kadar mücadelemize devam edeceğiz.
Bülent Bey, sizler mağduriyetinizi giderinceye kadar sesiniz olacağız.
Bizler tescil mağduruyuz. 1994 yılında, 19 yaşındayken iş hayatına atıldım. İş yerimde 8 kişi çalıştırdım, hepsinin sigortasını yaptım; onlar EYT’den emekli oldular, helali hoş olsun. 1995 yılında vatani görevimi Güneydoğu’da 18 ay Bolu Komando Tugayı’nda yaptım. Askerdeyken borçlar işlemeye devam etti. Döndüğümde devasa bir Bağ-Kur borcuyla karşılaştım. 2000 yılında çıkarılan kanunla anayasal haklarımız elimizden alındı. Devletimizin bizi sosyal haklarımızdan mahrum etmesi vahim bir durumdur. Bizler, “EYT’nin atası”yız. Anadolu’nun her yerinden, doktor, avukat, mühendis yetiştirmek için bu emekliliğe ihtiyaç duyan esnaflarız. 2016 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızın katıldığı 5. Esnaf ve Sanatkârlar Şurası’nda 13 maddelik kararın 5. maddesi, 1982-2000 yılları arasındaki geriye dönük tescil mağduriyetinin çözüleceği yönündeydi. Aradan 7 yıl geçti, verilen sözler gerçekleşmedi.
Peki, kanunun açık hükmüne rağmen hangi gerekçe gösteriliyor?
2000 yılındaki ekonomik krizden sonra devlet, “6 ay süre tanıyorum, gelin kaydınızı yaptırın, yaptırmazsanız siliyorum” dedi. 1479 sayılı kanunun 26. maddesi, haklardan vazgeçilemeyeceğini açıkça belirtmesine rağmen, 2003 yılında getirilen geçici 18. madde ile mahkeme yolu da kapatıldı. Bizim istediğimiz; 1982-2000 yılları arasında yürürlükte olan kanunların işletilerek sosyal güvenlik haklarımızın iade edilmesidir. 46 sayfalık bir çalışma hazırlayıp bürokrasiye sunduk. Sosyal medyada sürekli gündem oluyoruz. Biz devletten bir bağış değil, sadece hakkımızı istiyoruz. 17 senelik iş hayatı yok sayılan insanlar var. Devletimiz ödenmeyen vergilerimiz için evimize tebligat gönderip borcumuzu kuruşu kuruşuna almasını biliyordu ama bize tescil hakkımızdan feragat ettirildiğini söylemedi. Kamu vicdanına soruyorum; 16-17 senelik emeği yok saymak nedir? Biz bedavadan hiçbir şey istemiyoruz; ödememizi yapacağız, devletin kasasına katkı sağlayacağız. Sadece bizim olanı geri istiyoruz. 7500 lira maaş alarak tam 4,5 sene sonra emekli olmuş olacağım. Yani verdiğim o parayı, ancak 4,5 sene sonra geri almış olacağım. Buna rağmen hakkımızı alamıyoruz. Sayın Başkanımın da ifade ettiği gibi; 1479 sayılı yasa ile 24, 25 ve 26. maddeler tamamen açık ve nettir. Tüm kamuoyunun ve siyasetçilerimizin vicdanına sesleniyorum. Devletimizden bir talebimiz yok; sadece elimizden alınan sigortalılık haklarımızı geri istiyoruz.
Bağ-Kur mağduriyetleri üç ana eksende toplanıyor: 7200 gün, tescil ve ihya. Birine söz verilip diğerlerine verilmemesi, bir ananın üç evladı arasında ayrım yapması gibidir. Bağ-Kur’un neresinden tutsak elimizde kalıyor; Türkiye’de sosyal güvenlik çökmüş vaziyette. Tabii ki eskisine nazaran hastanelerdeki hizmetlerimiz daha güzel, o konuda teşekkür ediyoruz; ancak üçünün aynı anda çözülmesini istiyoruz. Bağ-Kur’un bütüncül bir şekilde ele alınarak mağduriyetlerin giderilmesini ve 2008’de söylendiği gibi tek çatı altında, yani SGK çatısı altında herkesin toplanmasını öngörüyoruz. Bağ-Kur tescil mağduriyeti, asrın en büyük mağduriyetidir; bunu burada üstüne basa basa söylemek istiyorum.
Bize sahip çıkması gereken oda başkanlarıdır, örneğin Bendevi Palandöken; ancak kendisine ulaşamıyoruz. Derdimizi çok iyi biliyor ama neden sahip çıkmadığına anlam veremiyoruz. Sık sık arıyoruz ama telefonla da ulaşamıyoruz. Bu akşam kendisiyle görüştüm ve ulusal kanalda olacağımızı söyledim. Destek çıkması gereken kişi aslında odur.
Büyük bir eşitsizlik ve mağduriyet var. Dolayısıyla hükümetin derhal bir kanun önerisiyle bu problemi meclise getirmesi lazım. Mevcut Çalışma Bakanımız Sayın Vedat Bey dikkatli ve anlayışlı bir bakandır; bu konuyu çözeceğimize inanıyoruz. Eski bakanlarımız da hep emekçiden yana tavır almıştır. Sesimiz olmaya devam edin Sayın Başkanım, siz bu meseleye el attınız, sonuçlandırana kadar burayı aşındıracağız.
İsmim Yılmaz Kurt. Bağ-Kur kurulduğunda her tarafa uzanamadığı için esnaf odaları aracılığıyla örgütlenildi. Esnaflar kendi aralarında başkanlar seçti ve bu başkanlar aidat alarak, devletin de verdiği yetkiyle esnafın oda kaydı bulunduğu sürece sigortalı görünmesini sağladı. Elimde belgem var; esnaf odasından “sigortalılık belgesi” aldım. Ancak Bağ-Kur’a gittiğimizde 18. maddeden dolayı bunun geçersiz olduğunu söylüyorlar.
Eşitlik ilkesine baktığımızda; SSK’lı olan kişi askerliğini yatırıp gün alabiliyor, doğum borçlanması yapabiliyor, eksik primlerini satın alabiliyor. Ama Bağ-Kur’a geldiğinde geçmişe yönelik borçlandırma yaptırılmıyor. Türkiye’de holdinglerin doğmasında mimar olan küçük esnaf, bugün bu hizmete (hizmet yoksunluğuna) uğramış; tabiri caizse enkaz altında kalmıştır. KOSGEB eliyle küçük esnafı desteklemeye çalışırken, öbür tarafta ekonomiyi sırtlayan, gecesini gündüzüne katan esnafı enkaz altında bırakmak kabul edilemez.
(Programın devamında, konuklar ve sunucular arasında geçen, medyada sansürün kırılması, NATO ve Türkiye’nin bağımsızlık süreci, üretim devrimi ve güncel siyasi gelişmeler üzerine olan diyaloglar, metnin bütününde belirtilen “üreticilerin iktidarı” ve “çözüm arayışı” bağlamında ilerlemektedir.) Bilmiyoruz ama biz her gün, neredeyse İYİ Parti’yle ilgili yeni bir olay yaratacak haberle izleyicilerin karşısına çıktık. Yani tabiri caizse parti dökülüyor. Sürekli genel başkan yardımcılarını, İYİ Parti kurucularını ekranlara çıkarttık. Başka televizyonlara da çıkıyorlar ve İYİ Parti’yle ilgili çok ciddi iddialarda bulunuyorlar. Bu iddiaların bir kısmı, İYİ Parti yöneticileri tarafından da kabul edildi.
İstersen sen soruyla başla. Bir takım iddialar atıldı; bunu bizzat İYİ Parti’nin eski genel başkan yardımcıları, Sayın Meral Akşener’in bir dönem yakın çevresinde olan kadrolar dile getirdi. Çıkıp “İYİ Parti’nin kasası boşaltıldı” dediler. “İYİ Parti’de mevcut mali işlerden sorumlu Sayın Ümit Dikbayır dışında, Sayın Akşener’in özel kaleminin de ikinci bir kasa olarak görev yaptığı” iddia edildi. Oğlu Fatih Akşener’in partiyi el altından yönettiği, kurucuların bizzat partide FETÖ’cülerin olduğunu söylediği ve Sayın Akşener’in parti kadrolarına hakaret ettiği iddiaları gündeme geldi. Çok fazla iddia var ve Sayın Korkmaz’ın dediği gibi, gerçekten de bazıları kabul edildi. Sizin de Sayın Akşener için bir tanımlamanız vardı; “Gladio Kraliçesi” demiştiniz. Şu an İYİ Parti sizce nasıl bir durumda?
İddia edemeyeceğim onlara, yani onların hemen hemen hepsinin gerçek olduğu anlaşılıyor; çeşitli getirilen kanıtlardan ve bilgilerden bu belli. Onun üzerinde durmayacağım. Ama İYİ Parti zaten bir rol tanımlanarak, bir “operasyon partisi” olarak kuruldu. İYİ Parti’yi kim kurdu? Amerika Birleşik Devletleri kurdu. Niçin kurdu? MHP’yi bölmek için. Türkiye’de milli cereyanın yükseldiğini çok uzun yıllardan beri görüyorlar. Hatta Fethullah Gülen de bunu söylüyordu; “Ulusalcılık yükseliyor” vesaire diye. Amerika’nın meşhur RAND Corporation raporunda da Türkiye’de yükselen ulusalcılığın önünü kesmekle ilgili bir başlık vardı. Bu ulusalcı güçlerin başında gelen partilerden biri de Milliyetçi Hareket Partisi’ydi. Ona bir operasyon yaptılar ve MHP içinden bir grubu Meral Akşener’in liderliğinde alıp getirdiler, PKK’nın yanına koydular. Çünkü İYİ Parti’yi Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanına getirdiğinizde, onları PKK’nın yanına koymuş oluyorsunuz; HDP zaten PKK’dan başka bir şey değil. Kendileri de bunu açıkça söylüyorlar. Bakın, ben “HDP, PKK’nın maşasıdır” diye açıkladığım zaman kimse beni dava etmiyor; çünkü onlar da kendilerini PKK ile beraber görüyorlar. İYİ Parti’yi getirdiler, PKK’nın yanına oturttular.
Türkiye’de milliyetçi güçlerin bir kesimini alıp PKK’nın yanına getirmek büyük marifet değil mi? Bu marifete istihbarat dilinde, hatta güncel siyasi dilde “operasyon” denir. Milli güçlere karşı bir operasyon yapıldı ve Sayın Meral Akşener’e de o rol verildi; o da rolünü oynadı. Ama burada çok önemli bir husus var: Türkiye’de kökü ve geleneği olmayan partilerin ömürleri sınırlıdır. Yani operasyon da sınırlıdır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin içinden bir grubu aldılar ama başarılı olamadılar. ABD, RAND raporunda planladığı gibi kendi kuvvetlerini iktidara getiremedi. Operasyon bittiği için İYİ Parti de bitti. Dolayısıyla bütün o yolsuzluklar, para pul meseleleri, haksız kazançlar ve vurgunlar bugün niçin ortaya dökülüyor? Çünkü operasyon bitti. Artık onları koruyacak bir güç de kalmadı. Amerika Birleşik Devletleri, üzerlerindeki şemsiyeyi geri çekmiş bulunuyor. Bu tür partilerin geleceği olmaz çünkü kökleri yoktur. Uydurma partilerdir; temeli olmayan bu yapılar, kendilerine verilen dönem bitince yok olurlar. İleride İYİ Parti’den çok fazla konuşmayacağız çünkü rolünü oynadı ve bitti.
Son dönemde İYİ Parti’de, yerel seçimlere CHP’den ayrı girme yönünde bir eğilim var. Siz az önce İYİ Parti’yi “operasyon partisi” olarak tarif ederken, MHP’deki milliyetçileri alıp CHP üzerinden PKK’nın yanına oturttuğunu söylediniz. Buradan bir ayrılış söz konusu; bu olumlu bir gelişme mi sizce?
Tabii ki; aralarında bir dava olmayınca, Amerika bir araya getirdi diye o altı partinin o masada kalması mümkün değil. Türkiye’nin yaşadığı süreçte bir dayanakları yok. Bu partiler; Türkiye’nin bağımsızlaşmasına, üreticilerin milli hükümetinin kurulmasına karşı Amerika’nın piyasaya sürdüğü kuvvetlerdir. Amerika zaten kaybediyor; Afganistan’da, Tunus’ta, Orta Doğu’da, Güney Amerika’da kaybetti. Amerika’nın kaybetmediği bir yer yok. Kendi içinde bile kaybediyor; Amerikan halkında da emperyalist Amerika’ya karşı büyük bir isyan süreci var. Dünyada ve Türkiye’de İYİ Parti’nin, Meral Akşener’in kazanma şansı yok. Onların varlığı Amerika’nın başarısına endeksliydi; o yüzden hiçbir gelecekleri yok.
Ümit Dikbayır’ın, Akşener’in oğlunun torbalarla para dağıttığına dair açıklamaları var. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben bunları konuşmuyorum bile; davası olmayanlar için bunlar ayrıntıdır. İYİ Parti “Evet, teşkilatlarımıza 200’er bin lira verdik” dedi, bunu kabul ettiler. Ama olay bundan çok daha çaplı. İşi esası şudur: İYİ Parti, RAND Corporation raporuna göre bir rol verilerek kuruldu, o rol bitti ve başarısız oldu. O “torbalar” falan bunlar teferruattır. Türkiye zincirlerini kırıyor; Amerika’nın bütün aletleri ve piyonlarının kullanım süreleri doldu. Tarihi geçmiş ilaçlar gibi, artık etkileri kalmadı.
Siz, İYİ Parti’nin miadını doldurduğunu söylediniz. Son seçimlerde milliyetçiliğin yükseldiği tespit edilmişti. Türkiye’yi nasıl bir hükümet modeli bekliyor?
1980’den bu yana, 43 senedir uygulanan Turgut Özal’ın getirdiği ve Amerika’nın dayattığı programın sonuna geldik. O sistem bitti. Anadolu’da kiminle görüşsek; emekçilerimiz, üreticilerimiz, sanayicilerimiz, memurlarımız ve aydınlarımız “sistem bitti” diyor. Başında Amerika’nın olduğu o sistem çöktü. Türkiye’nin önünde tek bir seçenek var: Türkiye’nin bağımsız olması ve üreticinin üzerindeki zincirlerin kırılmasıdır. Üreticilerin milli hükümeti ufukta gözüktü ve Türkiye oraya doğru gidiyor. Vatan Partisi bu sürecin lideridir, önder partisi ve anahtar partisidir. Amerikancıların rolü bitti ama biz görevimizin başındayız. Her koşulda görevimizi yaptık; şimdi ise hükümet görevi zamanımız.
Önümüzdeki 3-4 ay içerisinde bir yerel seçim var. Vatan Partisi olarak bir hazırlık sürecine girdiniz mi?
Tabii ki. Bu yerel seçimleri iktidar mücadelesinde bir basamak olarak değerlendireceğiz. Vatan Partisi’nde Türkiye’nin her yerinde; Van’dan İzmir’e, Diyarbakır’dan Kahramanmaraş’a kadar çok kuvvetli bir yöneliş başladı. İlan ediyorum: 3-4 yıl içerisinde Türkiye’de milli iktidarın içinde anahtar konumlarda olacağız. Bu tek başına bir iktidar değil, üreticilerin ve milli güçlerin ortak iktidarı olacak. Vatan Partisi programı da işçilerin, çiftçilerin, esnafın, milli sanayici ve tüccarın hükümeti olmayı hedefliyor. Tek başına hükümetler, bütün zorlamalara rağmen sorunları aşamıyor. AK Parti ve MHP bile yetmiyor; demek ki Türkiye’yi tek bir partinin yönetmesi mümkün değil. Daha geniş güçler gerekiyor.
Bugünkü yüzde ellilik birlikteliğin, yani Cumhur İttifakı’nın yetmediğini mi söylüyorsunuz?
Yüzde elli olsalardı, Cumhurbaşkanı seçim sistemini değiştirmek istemezlerdi. Cumhurbaşkanımız “Anayasayı değiştirelim ve %51 çoğunluk zorunluluğunu kaldıralım” diyor. Bunun anlamı “Benim gücüm artık %51 oy almaya yetmiyor” demektir. Başkanlık sisteminde o yetkileri kullanabilmek için geniş bir çoğunluğa dayanmak gerekir.
Hükümetin dış politikada Batı eksenine dönmesi, MHP yerine İYİ Parti ile mi yoluna devam edecek tartışmalarını doğuruyor. Sizce?
Düşen güçle kim hükümet kurar? Yükselen güçlerle hükümet kurulur. İYİ Parti ile nasıl Sayın Tayyip Erdoğan hükümet kuracakmış? Çözülen, dökülen ve kargaşa içindeki bir güçle kim ortaklık yapar? Bu en olmayacak senaryodur. Denizde boğulan birine sarılırsanız, o da sizi aşağı çeker; beraber boğulursunuz. İYİ Parti’ye sarılan, Atlantik sularında boğulur.
Son olarak, üreticilerin sorunlarına değinmek istiyorum. Aydınlık’ta da manşetlere taşıdık; narenciye üreticisi perişan, ürünleri dalında çürüyor. Nasıl bir çözüm olmalı?
Bu sadece narenciye değil; buğday, arpa, pamuk ve zeytin üreticisi için de geçerli. Küçük, orta ve büyük sanayi için de öyle. Türkiye’nin kaynakları faizcilere, büyük tefecilere ve borsa vurguncularına gidiyor. Kaynaklar üreticiye gitmiyor. Çiftçi ucuz enerji, ucuz gübre, ucuz mazot ve ucuz kredi istiyor. Eğer Türkiye’nin kaynaklarını faizciye verirseniz ve bu kaynaklar dışa akarsa, üreticinin maliyetleri yükselir. Çözüm; Türkiye’nin kaynaklarını doğru kullanmak, tasarruf oranını yükseltmek ve bu kaynaklarla üreticiyi desteklemektir. Çiftçiye ucuz enerji sağlayarak Türkiye’yi üretim ekonomisine geçireceğiz. Dış politikamızı buna göre düzenleyeceğiz. Diyelim ki İran, Rusya, Azerbaycan ve Cezayir; enerji güvenliğimizi sağladığımız Batı Asya ülkeleri. Onlarla iyi ilişkiler içinde olursak ucuz enerji, ucuz mazot, ucuz doğalgaz ve ucuz benzin buluruz. Dolayısıyla üreticimize maliyetleri düşürecek bu imkânları sağlarız. Ayrıca bu kaynakları, hem kamu hem de özel teşebbüs eliyle Türkiye’nin dışarıdan ithal ettiği malları Türkiye’de üretmeye yönlendireceğiz. Örneğin Türkiye şu kadar gübre, 19,5-20 milyar dolar motorlu taşıt, 10,5 milyar dolar telefon, 4 milyar dolar ilaç ithal ediyor. Bunları Türkiye’de üreterek dış ticaret açığımızı kapatacağız, dış borçlarımızın büyümesini önleyeceğiz ve Türkiye’yi bir yatırım ve üretim hamlesiyle bu darboğazdan çıkaracağız. Buradaki mesele, Türkiye’nin mevcut kaynaklarının istihdama, çalışmaya ve üretime yönlendirilmesidir.
Buna siyasi iktidar karar verir. Kaynaklar nereye gidecek? Çiftçiye mi, bankaya mı? Esnafa, zanaatkâra mı yoksa yabancı bankalara mı? Yoksa Türkiye’deki büyük vurguncular bu kaynakları alıp yabancı bankalara mı yatıracaklar? Türkiye’de ürettikleri servetle yabancı bankaları zenginleştirecekler; biz dışarıya bu şekilde borç vermiş oluyoruz. Siyasete el uzatmadan, siyasete hâkim olmadan Türkiye’nin üreticilerinin sorunlarını çözmek mümkün değildir. Hükümeti büyük faizcilere, vurgunculara ve soygunculara teslim etmişiz; ondan sonra da onlardan üreticileri desteklemelerini bekliyoruz. Sorunların çözümü, iktidara hamle yapmaktadır. Türkiye’nin bütün meselesi dilenmek değil, üreticilerin iktidarını kurmaktır. O iktidarı da bugün Vatan Partisi temsil ediyor.
Türkiye’nin ekonomik bir çıkmazda olduğunu ve hükümetin kredi arayışı içerisinde bulunduğunu biliyoruz. Siz de açıklamalarınızda İsveç’in NATO üyeliği konusunda bu anlamda bir taviz verildiğini belirtmiştiniz. Önümüzdeki hafta Amerika’dan Merkez Bankası yetkilileri geliyor. Bu heyet daha önce de gelmişti ve iş adamlarımızı Rusya’ya yönelik yaptırımlara uymaları konusunda tehdit etmişlerdi. Beş şirketimizi yaptırım listesine aldılar ve hükümet buna boyun eğdi. 2022 yılı Eylül sonuydu; Rusya’dan Ekonomi Bakanı gelmişti, İstanbul’da toplantı yapıyorduk. Arkadaşlar bana hükümetin, Amerika’dan gelen heyetin baskılarına teslim olup yaptırımlara uyma kararı aldığını bildiren bir pusula getirmişti. O günü hiç unutmuyorum.
Batı basınına yansıyan haberlere göre; heyet, Türkiye’nin Rusya ve Hamas’a yönelik yaptırımlara katılması için baskı yapacak. Türkiye’nin, Rusya-Ukrayna Savaşı başladıktan sonra diğer ülkeler üzerinden Rusya’ya yönelik ihracatını %300 oranında artırdığı belirtiliyor; bunu kesmeye yönelik bir çaba olduğu anlaşılıyor. Ancak bu çabalar boşuna, Amerika’nın bu gücü yok. Türkiye’deki iktidar sahipleri Amerika’yla sorunları çözme hayallerine kapılsınlar; buraya bütün ağırlıklarını koysalar bile Türkiye buna müsaade etmez. Çünkü bu karar; üreticinin, milletin, ordunun, güvenliğin ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünün zararınadır. Türkiye’nin üreticisi, çiftçisi, işçisi, sanayicisi, tüccarı, aydını, gençliği, ordusu ve polisi büyük bir güçtür. Sen bunlara meydan okuyarak Amerika ile böyle anlaşmalar yapamazsın. Yapsalar bile uygulama şansları yok, Türkiye onları sırtından atar. “Türkiye’yi yönetemiyorum” demenin en net ifadesi, işleri Amerika ile çözmeye kalkmaktır. Amerika ile Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemezsiniz; çünkü sorunların kaynağı Amerika’dır.
Amerika ile neyi çözecekler? LGBT’yi mi? Eşcinselliği yayanları mı? Tarikatları, cemaatleri mi? Bunları yaymak Türkiye’yi felakete götürür. Amerika ile beraber sorunlar daha da ağırlaşır ve Türkiye daha köklü çözümlere zorlanır. Türk milleti buna bir devrimle cevap verir; çünkü hiç kimse Türk milletini açlığa, yoksulluğa veya şerefsizliğe mahkûm edemez. Doğu Akdeniz’de hiç kimse Türkiye’yi esir alamaz. Türkiye’yi bağlayacak zincirleri kalmadı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya üretiminin yarısını tek başına gerçekleştiren Amerika’nın o eski gücü yok; dünya ekonomisindeki payı %20’nin altına indi. Silahlı güç olarak da eskisi gibi dünyanın her yerinde hükümran değil. Türkiye’ye o zinciri vuracak gücü kalmadı.
Amerika, Türkiye’ye iyilik yapacak olsaydı, Yunanistan kıyılarına ve Doğu Akdeniz’e bu yığınağı yapıp namlularını Türkiye’ye çevirmezdi. Amerika şu anda Türkiye’yi düşman olarak görüyor, NATO da öyle. NATO’nun bütün yığınağı Dedeağaç’tan başlıyor; Kavala, Selanik, Larissa, Girit’in kuzeyi ve Kıbrıs’ın güneyi… Bu yığınak Türkiye’yi süngülemek içindir. Türkiye iki yıl içinde NATO’dan çıkacak. Bu bir temenni değil, bir matematiktir. NATO bağrımıza hançerini dayadıysa o hançeri kırmak dışında Türkiye için bir çözüm yolu yoktur. Türkiye’nin imparatorluklar ve devrimler tarihini, sanayicisinin ve çiftçisinin gücünü, ordu birikimini biliyoruz. Şu manzaraya NATO’dan çıkmak dışında verilecek hiçbir cevap yoktur.
Dünya çapında Türkiye’nin bu kararlılığını destekleyecek önemli kuvvetler var. Amerika her yerde yeniliyor; Afganistan’da yenilen, Suriye’de Beşar Esad’ı deviremeyen Amerika, Türkiye’de mi hedeflerine ulaşacak? Türkiye 2030 yılında dünyanın beşinci büyük ekonomisi olma yolunda ilerliyor. Türkiye nasıl NATO’nun içinde kalarak bu hedeflerine ulaşacak?
“NATO’da kalarak savaştan korunmuyor muyuz?” diye soruyorsunuz. Ayıyla yatağa girerseniz ayı sizi korumaz. NATO bir savunma örgütü değil, Amerika’nın üye ülkeleri denetleme ve boyunduruk altında tutma örgütüdür. Türkiye bunun en acı tecrübelerini yaşadı; 12 Mart, 12 Eylül darbeleri ve 15-16 Temmuz gecesi… NATO, Türkiye’nin ordusunu, aydınlarını, Vatan Partisi’ni hapse attı. Niçin? Türkiye’yi bölmek ve kendine bağımlı tutmak için. Türkiye, NATO ile yaşadığı savaşta 15-16 Temmuz’da darbecileri ezdi, hapse tıktı. NATO gerçeği budur; ya o bizi hapse tıkar ya biz onu sırtımızdan atarız. Yani biz NATO gerçeğinden, kitaplardan falan bahsetmiyoruz; Türkiye’nin yaşadığı hakikatleri anlatıyoruz. Hangi NATO ülkesi Türkiye’nin maruz kaldığı Amerikan darbeleriyle karşılaştı? Hangi NATO ülkesinin, Türkiye gibi Amerika ve NATO’nun saldırıları sonucu verdiği şehitleri var? Hâlâ kimler geliyor? Şehitlerimizin cenazeleri geliyor. Tabutlar içindeki şehitlerimiz… Kim vurdu onları? O tabutların içindeki şehidimizi, polislerimizi, askerlerimizi kim vuruyor? NATO vuruyor, Amerika vuruyor. Siz de bu NATO gerçeğine rağmen, sizi vuran NATO’dan medet umuyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan. NATO bizim askerimizi, polisimizi şehit ediyor; ekonomimize kilit vuruyor. Ondan sonra “İsveç NATO’ya girsin, benim başıma daha da büyük bela olsun” diyorsunuz. Bunu mu istiyorsunuz? Bugünkü hükümete sesleniyoruz.
Sayın Arslan, çok kısa bir reklam aramız var. Ardından devam edelim.
(Altyazı: M.K. “Hayata enerjimiz var” dedik. Bu yıl 1.181.064 MWh elektrik ürettik. Onun ışığı hiç sönmesin diye… Elektrikli araç şarj istasyonlarımız yollarda yerini aldı, kimse yarı yolda kalmasın diye. 85 milyon ülkemizle enerjimiz birlikte. Rüzgârla, güneşle, suyla birlikte sürdürülebilir geleceğe. EnerTurk Enerji, hayata enerjimiz var. Black Brewin, Türkiye’nin enerji içeceği.)
Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. NATO’yu konuşuyorduk, şöyle devam edelim isteriz. “Tamam, NATO bizi vuruyor; peki kalarak en azından ambargolardan kurtulmadık mı? Rusya gibi, İran gibi değiliz, NATO’nun içinde olduğumuz için en azından Batı ile ticaret ilişkilerimiz devam ediyor” deniliyor. Valla Rusya’nın, İran’ın geleceği daha güvenli. Neden? Çünkü Rusya Amerika ile savaşıyor. Bu, Rusya’nın geleceğinin parlak olduğu anlamına gelir; Amerika’ya boyun eğmiyor, teslim olmuyor. Teslim olsa Rusya’nın hâli perişan olurdu. Zamanında teslim olduğunda ne oldu? Rusya’da insanlar sabun bulamıyordu. Rusya Amerika’ya boyun eğmediği için geleceğini güvence altına alacağı bir sürece girmiştir. İran da öyle… Amerika’ya boyun eğsin de petrolünü mü teslim etsin? Toplumunu, kültürünü mü teslim etsin? Boyun eğsin de İran LGBT mi olsun?
NATO’ya ve Amerika’ya boyun eğmenin faturaları var; hem kültürde, hem toplumsal hayatta, hem de ekonomide… NATO’ya boyun eğip şerefsiz mi yaşasınlar? Şimdi Ukrayna’nın hâlini görüyoruz; NATO’ya boyun eğiyor. Bir milyon Ukraynalı ülkesinden kaçtı, ekonomisi perişan, 500 bin insanını kaybetti. NATO’ya boyun eğerseniz böyle olur. Türkiye kendi kardeşlerine, Filistin’e, komşularına ihanet mi etsin? NATO’ya boyun eğerek hainlerin ülkesi mi olsun? Bağrında İncirlik ve Kürecik üslerini barındıran ve NATO’ya boyun eğdiği için Amerika’nın askeri olan bir Türkiye, ihanetten başka ne yapabilir? NATO’ya teslim olduğu zaman önünde başka hangi seçenek kalacaktır?
“NATO’ya boyun eğelim de ambargo yapmasın” deniliyor ama bugün daha betersiniz. Dayattığı programla bugün durum çok daha kötü. Kaldı ki Amerika her tarafa ambargo yaparken aslında kendine ambargo yapmış oluyor. Rusya, İran, Venezuela, Çin… Amerika’nın ambargo koyduğu ülke sayısı 42. Bunlar ufak tefek ülkeler değil, dünyanın en büyük ülkeleri; kafa tutan ülkeler. Dolayısıyla sonuç itibarıyla ambargo koyduğu ülkeler ekonomilerini geliştiriyor. Bugün dünyanın en hızlı gelişen ekonomisi Çin; Rusya ekonomisi de her şeye rağmen gelişiyor, İran’a ise ABD diş geçiremiyor. Türkiye NATO’ya boyun eğip kendi ekonomisini uçurumdan kurtaramaz. Türkiye’nin önünde NATO’ya boyun eğmek diye bir seçenek yoktur. Türkiye NATO’ya boyun eğmeyecek; herkes bunun hesabını yapsın ve önündeki kâğıda şunu yazsın: Türkiye bir üretim devrimi sürecine girmiştir. Türkiye bağımsız ve başı dik yaşama sürecine girmiştir. Başka türlü çıkış yok; önümüzde bir üretim devrimi var ve Türkiye bu üretim devriminden zaferle çıkacak.
İnsanlarımızın çocuklarını eğitebildiği, tencerelerini kaynatabildiği ve insanca yaşayabildiği bir ortam Amerika ve NATO denetimi altında yoktur. Bir ekonomi ancak bağımsızsa gelişir. Bir insan kul köle olmadığı zaman gelişebiliyorsa, ülkeler de bağımsızlık dışında kalkınamaz. Bunu Atatürk döneminde ispat ettik. 1930-1940 arasında Türkiye, dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biriydi. İki tane beş yıllık plan yaptık; kamuculukla, devletçilikle, halkçılıkla ama en başta bağımsızlıkla… Batıya teslim olmayan politikalarla Türkiye harikalar yarattı. Şimdi bunun çok daha büyüğünü yapacağız.
Sayın Perinçek, programa umutla ve mağdurlarımızla başladık. Siz sürekli umuttan bahsediyorsunuz; “Umut Ortakol, Çözüm Ortakol” kampanyanızla ilgili ne söylemek istersiniz?
Bakın, Türkiye üretim devrimi sürecine girdi ve bunu başaracak. Türkiye bağımsız ve başı dik olacak; kimse Doğu Akdeniz’den Türkiye’yi tehdit edemeyecek. Bu, bütün milletin yeteneklerinin harekete geçirilmesiyle mümkün. Vatan Partisi, Ulusal Kanal ve Aydınlık gibi kurumlar; toplumu yönlendirme, gerçekleri anlatma ve bozguncu faaliyetlere karşı direnme araçlarıdır. Türkiye’nin üretim devrimini başarması, bizim bu süreçte üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmemizle mümkündür.
Kasım ayında 35 milyonluk bir hedefimiz var ve 3 gün içerisinde acil olarak 5 milyonu tamamlama gibi bir sorumluluğumuz bulunuyor. Bu, Aydınlık’ın Türkiye’nin her köşesine ulaşması ve daha iyi hizmet vermesi için gerekli. “Umuda Ortak Ol” artık “Çözüme Ortak Ol” kampanyasına dönüşmüştür. Türkiye büyük bir gerçeği, zincirlerini kırma ve üretme gerçeğini yaşıyor. Bütün vatandaşlarımızı, öncülerimizi, fedakârlarımızı bu kampanyaya davet ediyoruz. Geçmişte insanlarımız evlerini, arsalarını, gayrimenkullerini bağışlayarak büyük başarılar kazandılar. Görevini yerine getirmenin verdiği mutluluktan daha büyük bir mutluluk kaynağı yoktur. 1919-1920’lerde o yoksulluk içinde, gazete kağıdına tütün saran, bitini ayıklayan insanımız nasıl mutlu olduysa, biz de vatanımız için vererek mutlu olacağız. Yunus Emre’nin, Ahmet Yesevi’nin, Atatürk’ün temsil ettiği vericilik geleneği budur.
Sayın Başkanım, konuşmaya başladığınızdan beri yurt içinden ve dışından, ortak kampanya grubumuza bağışlar gelmeye başladı. Bugün Antalya’dan 500 metrekarelik bir arsa bağışı geldi. Bütün insanlarımızı bu kampanyaya destek vermeye çağırıyoruz.
Haftanın kitabına gelecek olursak… Arif Acaloğlu, büyük bir Türkologdu. Azerbaycan kökenli, meşhur Rus tarihçi Gumilyov’un yanında yetişmiş çok değerli bir bilim insanıydı. Geçen hafta beni ziyarete gelmiş ve Ebul Gazi Bahadır Han’ın 17. yüzyılda yazdığı “Şecere-i Türk” ve “Şecere-i Terakime” kitaplarını getirmişti. Bu kitaplar Türk tarihi için çok önemli kaynaklardır. Arif Acaloğlu, bu eserleri Çağatay Türkçesinden günümüz Türkçesine aktardı. Kendisini bir trafik kazasında kaybettik, Türk tarihçiliği için çok büyük bir kayıptır. İnsan olarak da çok değerliydi, yerini doldurmak mümkün değil. Şecere-i Türk, yani Türklerin soy ağacı; bir de Şecere-i Terakime, yani Türkmenlerin soy ağacı. Şecere-i Terakime’de daha çok Oğuz ve Türkmen tarihiyle ilgili bilgiler yer alır. Şecere-i Türk’te ise bütün Türk kavimleri ve bununla iç içe geçmiş Moğol tarihi hakkında bilgiler bulunur. Bunlar oldukça önemli kaynaklardır. Kitap olarak Arif Acaloğlu’nun hazırladığı, Selenge Yayınları’ndan yeni çıkmış bu iki eseri öneriyoruz.
Müzik bölümüne geçecek olursak; bu hafta çok özel bir konuğumuz var. Çok güzel bağlama çalan bir Alman hanımefendi. İsmini şu an hatırlayamadım ama çalacağı eser, Arif Acaloğlu hocaya da yakışan bir parça olan “Turna”. Turna, Asya’nın kuşudur; kültürümüzde ve türkülerimizde çok önemli bir yeri vardır.
Turnalar uçarken V şeklinde hareket ederler. En önde rüzgârı göğüsleyen bir turna bulunur; onun açtığı yoldan diğer turnalar daha az emekle uçar. Öndeki yorulduğunda yerini bir başkası alır. Bu, insanlık için çok büyük bir fedakarlık öğretisidir. Ayrıca Cemal Süreya’nın şiirinde de geçtiği gibi, sular donmasın diye nöbetleşe kanat çırpmaları da harika bir ortak çaba örneğidir.
Konuğumuz olan bu hanımefendi, köken olarak doğrudan Alman; Almanya’daki vatandaşlarımızdan değil. Bağlamaya büyük merak duymuş, çok güzel çalıyor ve Türkçesi de olağanüstü. Arif Acaloğlu’nu anarak onun icrasından “Turnam” eserini dinleyelim.
Sayın Genel Başkan, katıldığınız ve verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz. Haftanın müziğiyle izleyicilerimize veda ediyoruz. Görüşmek üzere, iyi akşamlar.
(Altyazı: Turnam gelir bizim elden, / Yeni kokmuş ağır gülden. / Komşu konuş bizim dilden, / Üç telli, dört telli, beş telli turnam. / Sen olmaz isen buralarda durmam, / Sen olmaz isen…)

