Başına hoş geldiniz. Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e bugün de sorularımızı yönelteceğiz. Efendim, yayınımıza hoş geldiniz.
“Eyvallah, sağ olun.”
Size sorularımızı Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta ile birlikte yönelteceğiz efendim.
“Teşekkür ederim, sağ olun.”
Hiç vakit kaybetmeden başlayalım isterseniz. Yarın 1 Mayıs, Emek ve Dayanışma Günü malum. Peki, bizim 1 Mayıs’tan anlamamız gereken nedir? 1 Mayıs’ın gerçek anlamı nedir?
“Tabii emekçilerin günü; dünya çapında, evrensel, uluslararası bir gün. Bütün dünya ölçeğinde, yedi iklimde emekçilerin kendi taleplerini dile getirdikleri ve mücadelelerini güncel olarak o günün koşullarında ortaya koydukları gün. Onun tarihi ve kökleri hakkında sizler yayın yapıyorsunuz zaten. Peki, bugün Türkiye’de işçi sınıfı ve emekçilerin temel meselesi nedir? Bir kere işçi sınıfı ve emekçiler milletin öncü kesimidir. Dolayısıyla emekçi; bencillikle, kendine ait birtakım taleplerle değil, milleti de kucaklayan ve halkın tamamının arkasına geçeceği taleplerle önder sınıf haline gelebilir. Yani önderlik nedir? Kendisi dışındakilere önderlik etmektir. Dolayısıyla işçi sınıfı; kendisi dışındaki milli safta veya halkın safında olan kesimlerin ortak taleplerini de 1 Mayıs’larda ortaya koyar. Bu çok çok önemlidir. Yani işçi sınıfı bencilliğiyle, ‘uğriyerizm’ dedikleri yanlış tavırlarla 1 Mayıs yürütülemez, 1 Mayıs mücadelesi verilemez.
O bakımdan biz bugün ‘Emekçiler milli devlet cephesinde’ diyoruz. Türkiye’de en temel mesele milli devletimizi savunmak, onarılmasını sağlamak, yeniden inşa etmek ve milli devletimize karşı olan tehditleri, kasıtları cepheden göğüslemektir. Burada tabii işçi sınıfı, modern sınıfların ve bütün milletin önderi olarak ön cephede olacaktır. Dolayısıyla bu yıl, 2024 yılının 1 Mayıs sloganı olarak ‘Emekçiler milli devlet cephesinde’ diyebiliriz. İşçi sınıfı, kendisi dışındaki emekçilerin ve milli devlet cephesinde olan bütün sınıfların mücadeledeki önder sınıfı olarak bu slogana önderlik edebilirler.
Emek ve vatan mücadelesinin birleştiği bir dönemden geçiyoruz. Türk-İş Konfederasyonu, Türkiye’mizin en büyük işçi sendikası olarak; başında da Ergün Atalay gibi işçi sınıfının güvendiği, kendisini kanıtlamış değerli bir lider var. Türk-İş Konfederasyonu, yaşadığımız dönemin taleplerine ve gerçeklerine uygun 1 Mayıs sloganları üretiyor. Özetle bu, emek ve vatan mücadelesini birleştirmektir. Yani bugün emek mücadelesi, vatan mücadelesiyle beraberdir. Amerikan emperyalizminin Ege kıyılarından, Akdeniz’den, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinden Türkiye’yi tehdit ettiği koşullarda, işçi sınıfı aynı zamanda vatan mücadelesinin önder sınıfıdır. Ama vatan mücadelesinin güçlü olması için halkın ekonomik koşullarının düzgün olması, geçim derdinin olmaması ve içerideki bütün sınıflar arasında ortak bir kaderin olması gerekir. O açıdan da emek mücadelesiyle vatan mücadelesini birleştirmek 2024 yılının 1 Mayıs gerçeğidir. Vatan Partisi olarak biz de bu gerçeğin en ön cephesinde bulunuyoruz. Yarın Bursa’da Türk-İş’in düzenlediği ‘Emek ve Vatan’ mitingine katılıyoruz. Partimizi orada Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı ve diğer liderlerimiz temsil edecekler.
Tabii 1 Mayıs bir bayram olarak geçiyor; bir mücadele günü. Mücadelenin de kutlaması var tabii. Buradan, Ulusal Kanal ekranlarından bütün emekçilerimizin 1 Mayıs mücadele gününü kutluyoruz. Başarılar diliyoruz. Vatan Partisi olarak nerede bir işçi hareketi, nerede bir emekçi hareketi varsa oradayız; kamu çalışanları da esnafımız da emekçidir. Sabahtan akşama kadar ayakta, zanaatkar olarak makinesinin veya tezgahının başında çalışan esnafımız da emekçidir. Yani emeğiyle, alın teriyle hayatını kazanan bütün emekçilerimize sevgiler ve saygılar sunuyoruz.”
Efendim, Vatan Partisi’nin Bursa’da olacağını belirttiniz. Bir de Taksim Meydanı’nda ısrarcı olanlar var. İsterseniz süreci kısaca özetleyeyim: İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya günlerdir açıklama yapıyor; Taksim Meydanı’nın kutlamalar için uygun olmadığını, bir miting alanı olmadığını, turistlerin de bölgede bulunduğunu ifade ediyor. Ancak CHP Genel Başkanı Özgür Özel peş peşe açıklamalar yaparak ‘Taksim’de ısrarcıyız, kutlama yapmak istiyoruz’ dedi. Yarın İstanbul Saraçhane’den, yasaklı olmasına rağmen saat 10.00’da Taksim Meydanı’na bir yürüyüş gerçekleştirecekler. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Muhalefet ve bazı marjinal gruplar 1 Mayıs’a gölge düşürmeye çalışıyorlar, Taksim Meydanı mitinge uygun değildir, bunu herkes biliyor’ dedi. Bu ısrarı nasıl yorumlamak gerekir? Ayrıca DEM Parti de Saraçhane’ye çağrı yaptı.
“Bakın, DEM Parti ile beraber Türkiye’de eylem yapmak, doğrudan doğruya Türk milletini, Türkiye halkını ve Türkiye Cumhuriyeti devletini hedef almak demektir. DEM Parti, PKK’dır. Vatan Partisi, kongre kararlarıyla hiçbir zaman PKK, FETÖ ve PKK’nın kurduğu partilerle aynı cephede, aynı eylemde yer almayacağını kararlaştırmıştır. Doğru olan, emekçiden yana olan budur. DEM Parti ile emekçi davası savunulmaz, emekçilere ve vatana ihanet edilir. DEM Parti ile Türkiye’de ancak kargaşa çıkarılabilir, iç cephede bölünmeler ve çatışmalar yaratılabilir. ABD’nin namlularını Türkiye’ye çevirdiği ve Güneydoğu’da bazı belediyelerin doğrudan PKK’nın kontrolüne geçtiği koşullarda, iç cepheyi sağlam tutmak en temel meseledir. Dış tehditler yükselecek, içeride de birtakım karşı devrim girişimlerinin provaları yapıldı. Van’da, Diyarbakır’da, Mardin’de, Hakkari’de yapılan yakma, yıkma eylemleri doğrudan PKK tarafından örgütlendi. Şimdi bu açıkça iç karışıklık isteyen PKK ile, DEM Parti ile beraber 1 Mayıs yapmak; 1 Mayıs’a ve emekçilere ihanettir.
Çünkü emekçi ve vatan birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Dünyadaki bütün devrimler vatan savunması mücadelesinde olmuştur. Emekçiyle vatanı, milli devleti karşı karşıya getiren girişimler mazur görülemez, bunları mahkûm ediyoruz.
Polis, Taksim’in miting yapmak için uygun olmadığını söylüyor. Dün haberlerde bazı mermer atölyelerinde terör örgütü mensuplarının bomba hazırlığı yaptığı ve 1 Mayıs’ta Taksim’de saldırı planladığına dair bilgiler yer aldı. Bunları da dikkate almak gerekir. Türkiye’nin 1977 1 Mayıs tecrübesi var. Aradan 47 yıl geçti ama o gün biz Vatan Partisi olarak bütün solu ve sendikaları uyarmıştık. Dedik ki ‘Bu, bir tertiptir.’ Bizi dinlemeyenler oldu ve 34 vatandaşımız can verdi. O 1 Mayıs’a öyle bir kara leke sürüldü ki, 1992’de biz tekrar 1 Mayıs’ı başlatana kadar 15 yıl İstanbul’da kutlama yapılamadı. Bu tecrübeyi dikkate almalıyız.
Cumhuriyet Halk Partisi’ni de uyarıyorum: CHP gibi bir parti; PKK’yı, FETÖ’yü ve tertipçileri yanına alarak ‘Barikatları aşacağım, polisin üzerine yürüyeceğim’ diyemez. Bu, CHP açısından da vahim sonuçlar doğurur. Tabanı vatanseverdir; onlar da PKK ile beraber devletin, polisin üzerine yürümeyi onaylamayacaklardır. İstanbul’da 1 Mayıs için Valilik tarafından tahsis edilmiş 40 ayrı alan var. Hiçbirine başvuru yapılmadı. Başvuru yapılmadı diye provokasyonlara alet olmanın bir âlemi yok. Polisle kavgayı göze alarak gitmenin akıllıca bir davranış olmayacağı çok açıktır.
ABD ve İsrail’i bırakıp Türk polisiyle, Türk devletiyle kavga kışkırtmanın arkasında yine bu güçler vardır. DEM Parti ile hempa olmak, Cumhuriyet Halk Partisi’ni tarihi köklerinden koparır. PKK ile beraber yürüyen bir Atatürkçülük olamaz. Atatürk, Şeyh Said ve Seyit Rıza ayaklanmalarında Türkiye Cumhuriyeti devletinin yaptırım gücünü kullanan liderdir. O yüzden herkesi bu hatadan dönmeye, provokasyonlara alet olmamaya davet ediyorum.”
Tabii ki. İsterseniz düğümlenen Yargıtay seçimlerine geçelim. Yaklaşık bir aydır Yargıtay Başkanı seçimi süreci var, 30. tura gelindi. Bu konuda sizin de bugün bir açıklamanız oldu. Yargıtay seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Önemli tespitleriniz var. Evet. Bu açıklamayı Vatan Partisi Genel Başkanı olarak yapıyorum; ama ikinci olarak da bir Yargıtay çocuğu olarak yapıyorum. Babam Sadık Perinçek, 15 doğumludur. 34 yaşında, yani 1949 yılında Yargıtay Başsavcı Yardımcısı olarak görev yaparken, Adalet Bakanlığı bünyesindeki Ceza Kanunu Komisyonu’na tek Türk yargıcı olarak tayin edilmişti. O dönemin büyük ceza hukukçularının, üniversite hocalarının yanında akademik kariyeri olan bir yargıçtı. Çok hızlı yükselen ve Türk yargı tarihinde ismi olan bir hukukçuydu.
Onun çocuğu olarak ben, Yargıtay yargıçlarının arasında, onların bacaklarının dibinde 6-7 yaşlarımdan itibaren büyüdüm. Onları yakından tanıdım. Türk yargıcının bir geleneği vardır ve bu gelenek çok önemlidir. O gelenekte vicdan, dürüstlük, adalet duygusu ve özel çıkar gözetmeme ilkesi vardır. Türk yargıcının, Cumhuriyet yargıcının; hatta Osmanlı ve Selçuklu tarihinden gelen kadılık geleneğinden süzülüp gelen adalete bağlılık, vicdan, eşitlik, sade bir yaşam ve özel çıkar peşinde koşmama gibi çok önemli değerleri vardır.
Yargıtayımızın en önemli geleneği ise yargıcın hiçbir şekilde özel çıkara teslim olmaması ve özel çıkar vaatleriyle muhatap kılınmamasıdır. Ancak son zamanlarda basına da yansıdığı üzere, Yargıtay Başkanlığı gibi yargının zirvesindeki bir görev için aday olduğunu söyleyen bazı isimler —bunu tüm adaylar için söylemiyorum ve isimlerini zikretmeyi doğru bulmuyorum ancak herkes kim olduklarını biliyor— doğrudan oy verecek olan Yargıtay üyelerine özel çıkarlar üzerinden sesleniyorlar.
Basına düşen ve şu ana kadar yalanlanmayan vaatler şunlardır: “Maaşlarınızı yükseltmek için hükümetle görüşme halindeyim”, “Diplomatik pasaport sağlayacağız”, “Mescidi büyüteceğiz”, “12 yıllık Yargıtay üyeliği süresini emekli olana kadar uzatacağız.” Bunların hepsi özel çıkara seslenmektir. Bir yargıca “Bana oy ver, sana özel çıkar sağlayayım” demek bir rüşvet türüdür. Bu, “Şu kararı ver, ben de sana şu rüşveti vereyim” demekle ideolojik açıdan, hukuk ve yargı gelenekleri açısından farksızdır. Bir Yargıtay başkan adayına “Bana oyunu ver, maaşını arttırayım” demek yakışır mı?
Bir Yargıtay başkan adayı, ancak yargının karşılaştığı problemler ve çözüm önerileriyle bu makama talip olabilir. “Türk yargısı ağır bir iş yükü altında, şu reformları yapacağım, kararların daha hızlı alınması için şu düzenlemeleri getireceğim” diyebilir. Ama “Beni başkan yap, senin maaşını arttırayım, 12 senelik üyeliğini ömür boyu uzatayım, Cumhurbaşkanı ve hükümetle ilişkilerim var, onlarla çalışıyorum” demek, bağımsız olması gereken yargıya hükümet müdahalesinin kapısını açmaktır.
“Hükümetle ayarladım, sana şu menfaatleri sağladım” diyen birinin Yargıtay Başkanı olması durumunda, yarın hükümetten gelecek telefonlara teslim olmaması mümkün müdür? Hükümet yarın “Benim sayemde başkan oldun, şimdi şu kararı al” dediğinde, o başkanın bir yargıç olarak ayakta kalma şansı var mıdır? O, vicdanını baştan hükümete teslim etmiştir. Biz bu gelişmeleri seyredemeyiz.
Yargı bağımsızdır, seçimler de bağımsızdır; ancak seçimlerde korumamız gereken değerler vardır. Bunlar yargı bağımsızlığı ve Türk yargıcının karakteridir. Türk yargıcının özel çıkarla aldatılmasını hiçbir vatandaş seyredemez; ben de bir genel başkan ve bir yargıç oğlu olarak seyretmiyorum. Bu tür mesajlar yayınlayan adayların, vicdanlı bir seçenek olarak derhal adaylıktan vazgeçmeleri, hatta hâkimlikten istifa etmeleri gerekir.
Yargıcın bir tek mülkiyeti vardır; o da cübbesidir. Cübbenin yakasındaki renkler Türk milletini, Türk milleti adına karar verme yetkisini temsil eder. Yargıcın başka bir malı yoktur. Bu değerleri hiçe sayanların yargıç sıfatını taşımaları, hepimiz adına bir züldür. Böyle yargıçların Yargıtay başında olduğu bir Türkiye’de biz geceleri rahat uyuyamayız. Çünkü biz adaleti onlara teslim ediyoruz. Bir mevki uğruna şirazeden çıkanlar, Türk yargı geleneğini tahrip edemezler.
Hükümete gelince; hükümet de burada susamaz. Bu adaylar, “Hükümetle konuştum, maaşları yükselteceğiz, pasaport vereceğiz” diyorlar. Hükümet makamları nezdinde yaptığım araştırmalarda, hükümet yetkilileri “Biz hiçbir adaya böyle bir vaatte bulunmadık” diyorlar. Madem böyle bir vaatte bulunulmadı, o halde Sayın Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı çıkıp, “Hayır, biz hiçbir Yargıtay başkan adayına böyle bir söz vermedik, bu iddialar yalandır” diyerek kamuoyunu aydınlatmalıdır. Eğer bu iddialar yalanlanmazsa, yargıya olan güven yerle bir olur.
Sonuç olarak; Yargıtay üyelerine görev düşüyor, bu mesajları yayanlara görev düşüyor ve hükümete görev düşüyor. Yargıtay seçimlerine gölge düşürülmemelidir.
Tüm bu tartışmaların içinde, Vatan Partisi olarak “Milli Devlet Bildirgesi”ni açıkladık. Amacımız devlet zaafını gidermektir. Anayasa Mahkemesi’nin PKK’nın partisini kapatmaması, Yüksek Seçim Kurulu’nun suç işlediği bilinen kişilere mazbata vermesi ve Yargıtay’daki bu seçim süreci, Türkiye’de bir devlet zaafı olduğunu gösteriyor. Devlet kararsızlık mesajı verince seçmen de kararsızlığa düşüyor.
Biz “Milli Devlet Bildirgesi” ile devletle halk arasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi, milletin ve devletin bütünlüğünü korumayı hedefliyoruz. Devletimizi yeniden inşa etmek, dış tehditlere ve iç cephedeki zaafiyetlere karşı onu güçlendirmek ve bir üretim devrimiyle halkla devlet arasındaki bağları tahkim etmek istiyoruz. Şimdi bütün örgütlerimizle, toplumun öncüleriyle birlikte bu bildirgeyi halkımıza sunuyor ve imza hareketimizi başlatıyoruz. Millidevletbildirgesi.com adresine vatandaşlarımız hem girip okuyabilir hem de imzalarını atabilirler. Evet, diğer başlığımıza geçelim: Anayasa görüşmeleri. Bir süredir Türkiye’nin gündeminde yeni anayasa tartışmaları var. Bugün CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşme sonrasında Kurtulmuş, içerikle ilgili detay vermezken, sürecin nasıl yürütüleceğine dair bir plan sunuldu. Plan kapsamında, Mayıs ayı sonuna kadar mecliste grubu bulunan partilerin ziyaret edilmesi hedefleniyor. Numan Kurtulmuş’un dikkat çektiği bir başka nokta ise “kurucu meclis” söyleminin yanlış olduğuydu; mevcut meclisin temsil kabiliyeti bakımından en yüksek parlamento olduğunu vurguladı. CHP ile yapılan bu görüşme, süreçteki ilk adımı oluşturdu. 2 Mayıs’ta ise AK Parti, DEM Parti ile bir görüşme yapacak.
Anayasa meselesine tarihsel bir perspektiften baktığımızda; dünya tarihinde ve Türkiye tarihinde anayasaların devrimlerle veya karşı devrimlerle yapıldığını görüyoruz. 1776 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, 1789 Fransız Anayasası, 1870’lerdeki Almanya Anayasası veya 1917 Sovyet ve 1949 Çin anayasaları… Saydıklarımın hepsi, ister kapitalist burjuva demokratik devrimleri olsun, ister emekçi devrimleri olsun, birer “devrim anayasası” niteliğindedir. Türkiye tarihinde de 1876 Kanun-i Esasi, 1908 Hürriyet Devrimi, 1909 değişiklikleri, 1921 ve 1924 anayasaları hep birer devrim sürecinin ürünüdür.
Peki, Türkiye’nin önünde ne var? Bir üretim devrimi var. Dolayısıyla bu devrim kendi anayasasını getirecektir. Vatan Partisi olarak 2010 yılında, meclis başkanının talebi üzerine 400 sayfalık bir gerekçeyle hazırladığımız anayasa önerimizi sunmuştuk. “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” adlı bu çalışmamızı kamuoyuna da sunduk.
AK Parti ve CHP’nin anayasa konusunda görüşmesine bir itirazımız yok; görüşme herkesle yapılabilir. Ancak bir üretim devrimi anayasası yapma şansları yoktur. Çünkü CHP, 1980’de dayatılan, Amerika güdümlü “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programının savunucusudur. AK Parti de son dönemde tekrar Amerika ile uyumlu bir sürece girmiştir. Dahası, Meclis Başkanı’nın DEM Parti ile görüşmesini bir devlet zaafı olarak görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerle anayasa yapılamaz; yapılsa yapılsa devletin yıkılmasının anayasası yapılabilir. Mevcut anayasanın ilk dört maddesi zaten buna izin vermemektedir. DEM Parti’nin bu maddeleri değiştirmeye yönelik söylemleri ve bölücü amaçları ortadayken, onlarla anayasa görüşmek kabul edilemez bir durumdur.
Oy almak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkma hakkı vermez. Hiç kimse oya yaslanarak bölücü bir örgütü meşrulaştıramaz. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir halk gerçeği varken, ülkeyi bölmeyi hedefleyen bir iradeyi halk iradesi olarak kabul edemeyiz. Silahsız anayasa olmaz. Devlet yeniden düzenlenirken mutlaka silahlı bir güce dayanılır. Türkiye’de bugün FETÖ ve NATO etkisindeki unsurlardan temizlenmiş bir Türk ordusu ve polisi vardır. Amerika’nın içerideki silahlı gücü kırılmıştır. Hiç kimse, yanına DEM Parti’yi alarak veya sandıktan çıkan oya dayanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni bölecek bir anayasa yapamaz. Bu kuvvetleri çiğnemeden kimse anayasa yapamaz ve buna kimsenin gücü yetmez.
(Programın devamında işçi sınıfının mücadelesine ve 1 Mayıs hazırlıklarına dair çağrılar yapıldı; ardından vatandaşlarla hayat pahalılığı üzerine bir sokak röportajına geçildi.)
***
Sokak röportajında vatandaşlar; temel gıda ürünlerinden restoran fiyatlarına, simit-çay maliyetlerinden eğitim giderlerine kadar yaşanan derin ekonomik sıkıntıları dile getirdiler. Öğrenciler sosyalleşmenin imkansız hale geldiğinden, aileler ise markete veya lokantaya gitmenin bir hayal olduğundan şikayetçi. KDV artışlarının ve ticari ahlak erozyonunun sofralara yansıdığını belirten yurttaşlar, alım gücünün düşmesi nedeniyle temel ihtiyaçları karşılarken dahi zorlandıklarını, “ekmek alırken bile düşünür hale geldiklerini” ifade ettiler. Türkiye öyle bir ekonomik çıkmazın içine girdi ve insanlar öylesine bölündü ki; kazançlar arasındaki uçurum o kadar derinleşti ki zengin asla alttakini düşünmüyor. O daha üste çıkmak istiyor, alttaki ise fakirleştikçe fakirleşiyor. Fakat bu milletin bir özelliği var; bugün siyasetçilerin en çok faydalandığı şey bu milletin sabrı ve imanıdır. “Süvari et yedim” der; zengin daha zengin olmak istiyor. Kontrol olmadığı için ciddi bir yalan yok. Ben hem öğretmenim hem işletmeciyim. İşletmenin birinci basamağı hayatı takip etmektir. Eğer siz siyasetçiler hayatı takip edemiyorsanız, benim gözümde ciddiyetiniz yoktur. O zaman da ciddiyetsizlikle kendimi üzmem, oraya da gitmem.
Efendim, “Çıkış Yolu” programı devam ediyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta ile birlikteyiz.
Şimdi Filistin’e destek eylemleriyle devam edelim. ABD’de başlayan eylemler dünya geneline yayılıyor; Türkiye’de de çok fazla eylemin olduğunu ifade edelim. Vatan Partisi Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği öncülüğünde, üniversite topluluklarının da katılımıyla birçok protesto gerçekleştiriliyor. Bu görüntüler sosyal medyada da geniş yer buldu. Sayın Genel Başkan, eylemlerin bu denli büyümesini nasıl yorumlarsınız?
Tabii ki çok haklı. Türkiye’de Filistin davasıyla, Gazze’deki muhteşem direnişle ve Filistin’deki kahramanlıkla çarpan yürekler var. Uygun adım yürüyen ayaklar, çalışan beyinler var. Dolayısıyla Türkiye’nin her yerinde Vatan Partisi Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği’nin eylemleri büyük katılım sağladı. Bu eylemler, Filistin halkıyla dayanışmanın; Anadolu ve Trakya topraklarından o uluslararası büyük mücadeleye verilen bir yanıt olduğunu ve bu konuda en önde yer aldığımızı gösteriyor. Gençliğimizi, Vatan Partisi Öncü Gençlik Örgütü’nü ve Türkiye Gençlik Birliği’ni yürekten kutluyoruz. Bazıları cılız diyebilir ama mümkün değil; Filistin halkının kahramanlığıyla dayanışma cılız olabilir mi? Zaten cılız da olmadı. Filistin direnişi başladığından beri yüz binlerin katıldığı mücadeleler yaşandı.
Dünya genelinde de büyük eylemler var. Özellikle Amerika’daki eylemler televizyonlarda çok gösteriliyor çünkü ABD yönetimi İsrail’in yanında olsa da Amerikan gençliği Filistin kahramanlığının yanında. Müdahalelere, zulme ve zorbalığa rağmen bu baskılar eylemleri daha da ateşliyor. ABD, Washington, Jefferson, Abraham Lincoln ve Roosevelt dönemlerinde özgürlükler ülkesi olarak biliniyordu; o dönemlerde demokrasi adına bir şeyler söyleyebiliyorlardı. Şimdi ise akademisyenleri yerlerde sürükleyen, kendi gençliğini ezen bir devlet görüyoruz.
Efendim, dilerseniz bu görüntüleri Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanı Samet Kunt’a yorumlatalım. Sayın Kunt, yayınımıza hoş geldiniz.
Hoş bulduk, teşekkürler. İyi yayınlar diliyorum.
Sayın Kunt, Türkiye’nin dört bir yanındaki bu eylemleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sayın Genel Başkanımızın da ifade ettiği gibi, bu eylemlerin kitlesel olması ve Türk gençliğinin yoğun desteği işin doğasına uygundur; bu bir sürpriz değildir. Bu tepki büyüyerek devam edecektir. Çünkü Filistin halkının şanlı direnişi, bütün dünya halklarına ve gençliğine büyük bir umut veriyor. Bu mücadele, emperyalist ve siyonist merkezleri zor duruma soktuğu için dünya genelinde de büyük bir tepki oluşuyor. İsrail halkı Netanyahu’ya karşı kitlesel eylemler yapıyor; Amerika’da akademisyenler ve gençler, 1968’deki gibi başarılı üniversite işgalleri gerçekleştiriyor.
Türk gençliği bunun dışında kalamaz. Geleneğimizde emperyalizme karşı mücadele vardır; Türk devrimciliğinin en önemli karakteri budur. İkinci olarak; Filistin davası bir Türkiye davasıdır. Genel Başkanımız Sayın Doğu Perinçek bunu her platformda işliyor. 2. İsrail kurulursa Filistin kaybeder; Filistin kazanırsa 2. İsrail kaybeder. Amacımız, bu gerçeği akademisyenlerimize, öğrencilerimize ve tüm halkımıza anlatmaktır. Hacettepe’den İzmir’e, Muğla’dan Eskişehir’e kadar bu eylemler etkili oldu ve olmaya devam edecek.
Türk gençliğini 1968’de Amerikan emperyalizmine karşı birleştiren o ruh, bugün Vatan Partisi Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği ile yeniden hayat bulmuştur. Bu eylemlerde sosyalistler, milliyetçiler, Atatürkçüler ve İslamcılar birleşmiştir. Bu, Vatan Partisi’nin Türk milletini birleştirme ve önderlik etme yeteneğinin bir göstergesidir. Bu eylemler, Sayın Haniye’ye de Türk gençliğinin bir dayanışma mesajıdır.
Peki, eylemler devam edecek mi?
Tabii ki. Bu uzun vadeli bir mücadele. Ayın başından sonuna kadar, bazen üniversite merkezlerinde bazen elçilikler önünde bu eylemler sürecek. Başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devleti kurulana dek Türkiye’de bu eylemler yükselerek devam edecektir.
Sayın Kunt, eklemek istediğiniz başka bir husus var mı?
Önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi’nde çok etkili bir eylem düzenledik. Ancak eylemin engellenmesi için bazı güçler devreye girdi. Ankara Üniversitesi güvenliği, Filistin bayraklarına el koyarak eyleme engel olmaya çalıştı. Bununla birlikte, Cebeci Yerleşkesi’ndeki Ülkü Ocakları mensupları arkadaşlarımızı tehdit etti ve maalesef emniyet güçleri de bu tehditlere çanak tuttu. Hacettepe Üniversitesi’nde de benzer saldırı girişimleri oldu. Ancak şunu vurgulamak isterim ki; yaşanan bu olayları bütün ülkücü camiaya mal etmek doğru değildir. Bu saldırıları yapanlar tecrit olmaya mahkumdur. Biz Türk gençliğinin birliğini savunuyoruz.
Sayın Genel Başkan, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Vatan Partisi Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği’ni yürekten kutluyoruz. Rektörlerin ve profesörlerin de katıldığı bu muhteşem eylemlere karşı, hangi isim altında yapılırsa yapılsın, emperyalizme ve İsrail’e alet olan bu tür saldırıları kınıyoruz. Ülkücü gençlerin büyük çoğunluğunun bu saldırıları paylaşmadığından eminiz. Dünyayı etkileyen bu tür haklı hareketlerin karşısında, emperyalistlerin kullandığı bazı aldatılmış grupların olması normaldir. Ancak o gençler de yaptıkları yanlışları göreceklerdir. Teşekkür ederiz Sayın Samet Kunt. Efendim, tabii bu konulardan bahsetmişken İsrail’deki olaylara girelim isterseniz. İsrail’de Tel Aviv merkezli birtakım protestolar var. Öteden beri vardı bunlar ama şu anda çok şiddetlenmiş vaziyette ve güvenlik kuvvetlerinin hükümete yönelik eylemlere şiddetle müdahale ettiğini görüyoruz. Bu konudaki değerlendirmenizi merak ediyorum.
Gazze halkının, Filistin halkının kahramanlığı, İsrail halkını da uyandırıyor ve ayağa kaldırıyor. İsrail devleti, Siyonist İsrail hükümeti, Netanyahu yönetiminde bir çıkmaza girdi. O çıkmazı paylaşmayan bir İsrail halkı var ve bu halkın tepkisi gittikçe daha da büyüyecek. O bakımdan çok güzel bir gelişme bu. İsrail halkının protestolarla harekete geçmesi ve Netanyahu’nun devrilmesi için çalışması, beklenen ve hepimizi umutlandıran bir gelişme. Biz bunu İran’ın operasyonu sırasında da söyledik; İran ve Filistin’in iç cepheleri sağlam ancak İsrail’in iç cephesi sağlam değil. Çünkü İsrail’de de insanlık duygularına ve zulme karşı değerlere sahip bir halk var. O halk, eninde sonunda Filistin devletiyle yan yana yaşama yolunu seçecektir ve o yolu seçmeye başlamıştır.
Orada iki devlet olacak; bir İsrail devleti, bir de Filistin devleti. Bunlar yan yana yaşayacaklar. Ancak Filistin devleti bağımsız olacak, toprakları birleşik olacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak. Bu, Hamas’ın programıdır ve bu program adım adım hayata geçiyor. Filistin Kurtuluş Örgütü ile Hamas’ın Çin’de birleşme yönünde görüşmelere başladıklarını mutlulukla öğrendik; bu da güzel bir gelişme. Savaş, Filistin’i birleştiriyor.
Gelelim Sayın Ekrem İmamoğlu’nun ABD kaynaklı bir televizyondaki Hamas’la ilgili sözlerine… Hamas’a terör örgütü demesi çok tartışıldı. Bakın, PKK terör örgütüyle beraber Taksim’e yürümeye kalkarsanız, Hamas da terör örgütü olur. Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’si de döneminin işbirlikçi basını tarafından “eşkıyalık” ile suçlanmıştı. Bugün kahramanca mücadele eden Filistin halkının önderi Hamas’a dil uzatmak, düşmanın tavrına uygundur. Bizi üzen ise, en büyük kentimizin belediye başkanlığı makamında oturanların, böyle Amerika ve İsrail propagandasıyla uyumlu açıklamalar yapmasıdır.
Türkiye’deki gelişmelere dönelim. Gençlerimizin eylemlerine rektörlerimizin, hocalarımızın ve akademik kariyer emekçilerimizin katılması çok sevindirici. Manzaralarda görüyoruz; Atatürkçüsü, milliyetçisi, halkçısı ve İslamcı gençlerimiz Filistin davasında birleşti. Bu aslında Türkiye davasında birleşmektir.
Müfredat değişikliğine gelince; Vatan Partisi olarak incelemelerimiz sürüyor. Yakında kamuoyuna geniş açıklamalarda bulunacağız. Mavi Vatan’ın müfredata alınmasını, milli uçak ve milli savunma projelerimizin gençlerimize öğretilmesini olumlu buluyoruz. Ancak müfredatta bilimle bağdaşmayan eksiklikler var. Evrim kanunu; maddenin değişmesi, fizik, biyoloji ve doğa bilimini ilgilendiren konuların müfredattan çıkarılması çok yanlıştır. Bilimin esası, evrendeki cansız maddenin teşekkülünü, jeolojik dönemleri, canlının ortaya çıkışını öğrenmektir.
Bakın, evrim teorisinin teorisyeni sadece Darwin değildir; 10-11. yüzyılda Biruni, Harezmi gibi büyük İslam alimleri bu süreci ortaya koymuşlardır. İbn-i Haldun, Mukaddime adlı eserinde cansızdan bitkiye, bitkiden hayvana ve hayvandan insana geçişi detaylarıyla anlatır. Kendisi sosyolojinin de tarihsel materyalizmin de babasıdır. İslam alimlerini, Farabi’leri, İbn-i Sina’ları müfredattan dışlamak; İslam’a, bilime ve medeniyete ihanettir. Milli Eğitim Bakanlığı’nı uyarıyoruz; bu büyük alimleri ve onların ortaya koyduğu bilimsel gerçekleri müfredata almalısınız. Eğer amacınız ahmak ve cahil nesiller yetiştirmek değilse, bilimi müfredattan çıkarmayın.
Haftanın kitabı olarak yine İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini öneriyoruz. Bu eser, sadece bilimsel bir kaynak değil; aynı zamanda Türklerin devlet ve ordu yeteneğini de anlatan kıymetli bir çalışmadır.
Son olarak 1 Mayıs marşının bestecisi, değerli dostum ve partimizin Merkez Komitesi üyesi Sarper Özsan’ı anmak isterim. O, Anadolu’nun ve Trakya’nın motiflerini bestelerinde işleyen, Türk kokan eserler yaratan muhteşem bir müzisyen ve büyük bir devrimciydi. Kendisini her zaman iftiharla anacağız. Yani attığı adımlar, ondan sonraki her şey bizdendir. O bakımdan da çok kıymetli bir insandır. İyi bir şeydi; eskrimciydi, onu da söyleyeyim. İyi bir atlettir. İzmir’de Açık Hava Tiyatrosu’nda bir eğlence yapıyoruz. Yukarıdan, tiyatrodan koşa koşa geldi, bir zıpladı; sahneye fırladı. Yani yüksek atlamacı ancak o kadar zıplayabilir. Eskrimcidir, spora meraklı bir sporcudur. Öyle bir özelliği var Sarper’imizin. Sevgi dolu, insancıl bir arkadaşımız; biz de buradan saygıyla anmış olalım.
Ama Sarper, bakın; Sarper hapishaneden çıktı, Mamak Cezaevi’nden. Birkaç yıl içinde TRT’nin yönetim kuruluna girdi. TRT Yönetim Kurulu, Türk Devleti’nin önemli yerlerinden biridir. Yani kendisini mevcut statükoya da kabul ettiren bir insandır; besteciliğiyle, kişiliğiyle, karakteriyle. O da övgüye değer bir özelliğidir. Hem başı dik, hiçbir zaman eğilmeyen, bükülmeyen; hatta biraz da hiç eğilmeyen, biraz o taraflarını da analım. Ama aynı zamanda kendisini kamuya da kabul ettiren, devlete de kabul ettiren bir özelliği, bir kişiliği vardır. Onu alkışlıyoruz.
Şimdi 1 Mayıs Marşı’nı nereden çalacağız? 1 Mayıs Marşı’nı çeşitli söyleyenler var. Sarper de bizim 1970’lerde… Timur Selçuk da bizim Bakırköy’deki bir mitingimizde 1 Mayıs Marşı’nı çalmıştı. Bir de Sarper’in 1978’de İstanbul’da büyük kapalı spor salonunda büyük bir “Aydınlık Gecesi” yapmıştık. Orada o da piyanoyla çalmış; Müjde ve Müjgan arkadaşlarımız söylemişlerdi. Şimdi Timur Selçuk’tan 1 Mayıs mı dinliyoruz? 1 Mayıs Marşı’nı dinleyelim. Bakırköy Vatan Partisi mitinginde piyanoyla Timur Selçuk’un çaldığı 1 Mayıs… Evet efendim, çok teşekkür ediyoruz yayınımıza. Sarper Usta’nın bestelediği, tabii.
Bir de hikâye anlatayım. Tabii ki, buyurun. Bir gün bizim büyük bestecilerimizden biri geldi. Bakırköy’de, o zaman Şule’nin annesinin evindeyiz; Cem Karaca. “Ya Doğu abi,” dedi, “ne var Cem?” “Şu Sarper’i söyle, ben 1 Mayıs Marşı’nı söylemek istiyorum, bana izin versin” falan dedi. Neyse, Sarper’i aradık, Cem Karaca’yla buluşturduk. Ve Cem Karaca da Sarper’in izniyle 1 Mayıs Marşı’nı söylemeye başladı. Öyle de bir hatıramız var. Buyurunuz, şimdi Timur Selçuk’tan 1 Mayıs Marşı’nı Vatan Partisi’nin Bakırköy mitinginden izliyoruz. Oradan veda edelim efendim. Dinliyoruz, evet. Teşekkürler.
Evet, çıkış yolunun sonuna geldik efendim. Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e Türkiye ve dünya gündemine ilişkin sorularımızı yönelttik. Şimdi 1 Mayıs Marşı ile sizleri baş başa bırakalım.
Günlerin bugün getirdiği, baskı zulüm ve kandır.
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez.
Yepyeni bir güne merhaba, eşle emekçiyle bayrama!
Daha güçlü bir merhaba, eşle emekçiyle bayrama!
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı!
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı!

