Çıkış Yolu • 07.05.2025

Çıkış Yolu • 07.05.2025

Son ziyareti ve son görüşmesi, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile olmuştu. Sayın Perinçek’e o görüşmenin ayrıntılarını soracağız. Özgür Özel’e yönelik saldırı, son iki gündür Türkiye’nin en önemli gündemi hâline geldi. Bu saldırının amacı neydi ve neden yapıldı? Sayın Doğu Perinçek’in analizlerini rica edeceğiz.

Arkasından bugün 6 Mayıs; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesinin yıldönümü. 1972 yılında idam edilmişlerdi. Deniz Gezmiş üzerine kitabı da olan; mücadele döneminde onun çok yakınında, hatta tüm kurumlarının içerisinde yer alan, yani o devrimci “Dev-Genç”in genel başkanlığını yapan Sayın Doğu Perinçek’ten, o süreçten çıkarılacak dersleri ve genç nesillerin öğrenmesi adına Deniz Gezmiş ile ilgili ayrıntılı bilgileri rica edeceğiz.

Ayrıca siyaset arenasında müstesna isimlerden biri olan, Vatan Partisi liderlerinden Servet Bora’yı da anımsatmak istiyoruz. Kendisini yakından tanıma fırsatı buldum, aynı partide mücadele içerisinde bulunduk.

Sorularımızı Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tevfik Adam ile birlikte soracağız. Tevfik Bey, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk, teşekkür ederim.

Evet, Sayın Genel Başkan; Sırrı Süreyya Önder vefat etti, maalesef kurtaramadık. Siz son görüşmenizden bazı ayrıntılar paylaştınız ama o görüşmeyi bir kez daha anlatırsanız seviniriz. Bütün Türkiye’nin bilgisine sunalım.

— Evet, çok teşekkür ederim. Tabii Sayın Sırrı Süreyya Önder’in kaybı, Türkiye’nin kaybı oldu. Çünkü çok önemli bir süreçte tarihsel bir görev yapıyordu; tarihsel bir sorumluluk üstlenmişti ve bunu başarıyla yürütüyordu. PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi sürecinde yeri doldurulamaz bir isimdi. Bu süreci çok iyi anlamış, sorunlarını ve problemlerini görmüş ve bunların üstesinden gelme konusunda çok üstün bir iradeye sahipti. Abdullah Öcalan ile de bu bakımdan çok uyumlu bir tavrı vardı.

Zaten o bağlamda bizi ziyaret etti; Vatan Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı’na kararlaştırdığımız saatten kırk dakika önce geldi. Son derece keyifliydi. İlk başta kendi ailesinden; babası veya amcasından bahsetti. Onlardan biri Fakir Baykurt’un TÖS geleneğindeydi ve bizimle, Aydınlık Hareketi’yle, Vatan Partisi’yle dost, sıcak ilişkileri olan şahsiyetlerdi. Kendisinin de bizlerle yakın tarihte beraber olduğu süreçlerden bahsetti. Böyle sıcak bir ortamdan sonra birden ölüm konusuna geçti.

Öcalan’ın kendisine ve Pervin Buldan’a, “Sizi İsrail ve Amerika öldürebilir, onların hedefisiniz; çünkü bu süreç Amerika ve İsrail’in planlarını bozan bir süreç,” dediğini belirtti. Ben, bunun kamuoyu tarafından bilinmesine çok önem veriyorum. Sayın Sırrı Süreyya Önder görüşmemizde bize önemli bilgiler verdi. O görüşmede bulunan Ethem Sancak ve Yıldırım Gençer arkadaşlarımızla birlikte, sürecin başarısı için önemli ama kamuoyuyla paylaşılmasına gerek olmayan birtakım hususları konuştuk.

Ayrıca sürecin karşısında Amerika ve İsrail gibi önemli güçlerin olduğu konusunda mutabık kaldık. Zaten dikkat ederseniz, KCK da Sırrı Süreyya Önder’in kalp krizinden sonra iç ve dış düşmanlardan bahseden, suikast ihtimalini gündeme getiren bir açıklama yaptı. Bu durum, onların da sürecin farkında olduğunu gösteriyor.

Türkiye kamuoyu bilmeli ki; PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi süreci, Amerika ve İsrail’in planlarını bozan bir süreçtir. Abdullah Öcalan da bunun bilincinde. Hatta yine o görüşmede, sözde “Dürzi” grupların arkasında İsrail’in olduğuna dikkat çekerek, “İsrail ile beraber olan hiçbir şeyin yanında olmayacaksınız,” şeklinde bir uyarıda bulunduğunu aktardı.

Bu PKK’nın silah bırakması meselesi, bölge çapında bir olaydır ve Türkiye’deki cepheleşmeyi belirlemektedir. Bir yanda PKK’nın silah bırakmasını isteyen güçler; diğer yanda ise Amerika-İsrail bağlantılı olup bu süreci baltalamaya çalışan sahte milliyetçiler (Zafer Partisi ve İYİ Parti’nin tepesindeki unsurlar) ile Gladio artığı sahte solcular vardır.

Burada cesur bir tavır var; o da Abdullah Öcalan’ın tavrıdır. Stratejik bir bakış açısıyla “Silah bırakmayı ve PKK’nın feshedilmesini, devletle ve toplumla bütünleşmek amacıyla yapacağız” diyor. Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti ile bütünleşmektir. Bu, Türkiye’nin 200 yıllık milli demokratik devriminin, millet hâlinde kaynaşmanın bir sonucudur. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tanımı da bu coğrafyada yaşayan herkesi kucaklayan bir devrim sürecidir. Dolayısıyla Öcalan’ın çağrısı, devrimci bir çağrıdır.

Özgür Özel’e yapılan saldırıya dönecek olursak; bunu bir yumruk olarak değil, PKK’nın silah bırakma ve kendini feshetme sürecine atılan bir yumruk olarak görüyorum. Saldırganın seçilmiş biri olduğu, geçmişteki vukuatlarının (çocuklarını katletmesi gibi) öne çıkarılarak “Caniler aramızda dolaşıyor” kampanyası yürütülmesi, bir af ihtimaline karşı kamuoyu oluşturma çabasıdır.

Sırrı Süreyya Önder’in Türk bayrağıyla uğurlanması da çok anlamlıydı. O, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti ile bütünleşme sürecinin kahramanlarından biri olarak anılacaktır. Görüşmemizde, hayatına yönelik suikast düzeneklerini bile göstererek, “Ben hazırım” dediğini ve mezar taşına 17. yüzyılın düşünürü Niyazi Mısri’den bir not düşmeyi planladığını anlatmıştı. 4. Mehmet, tarihte “Avcı Mehmet” olarak bilinen padişahtır. O dönemde, Mısır’da eğitim görmüş Niyazi Mısri adında bir Melami şeyhi vardır. Niyazi Mısri’nin bir şiiri vardır; hakikaten çok güzel, anlamlı bir şiirdir. Kendi ifadeleriyle şöyle özetlenebilir: “Ölüm sefer davulunu çaldı fakat can habersiz. Titreme düştü azalarına, sultan habersiz. Ömür binamın her gün bir taşı yere düşüyor; bina harap oldu ama can gafil yatar. Ten mülkünün gönül bekasını, dost ise fenasını istedi. Devası olmayan bir derde düştüm ki lokman habersiz. Ben ticaret kılmadım, ömür sermayesi heba oldu. Yola çıktım lakin arkadaşlar göçmüş, habersiz. Yalnız kaldım, tenha ve garip bir yola girdim. Gözyaşlı göğsüm kebap, akıl hayran, habersiz. Azığım yok, yazığım yok; yolda türlü korku var. Yolumda dev ve şeytanlar olsa ne yazar? Bu zamanın yol eri çıplaktır. Ey Mısri, sana ‘gel’ dendi çünkü canan habersiz.”

Niyazi Mısri, asi ruhlu bir insan olduğu için sultan tarafından Limni Adası’na sürülmüştür. Ayağına zincirler vurulmuş, ancak o Osmanlı’ya beddua etmiştir. Osmanlı savaşlarda yenilince padişaha, “Bu Niyazi Mısri’nin bedduasıdır, Allah’ın sevdiği bir kuldur, ayağındaki prangaları çözün de bedduası kalksın” demişler ve o sayede bir af gerçekleşmiştir.

Birden tasavvuf muhabbetine daldık. Ethem Sancak zaten tasavvufa derindir; Sayın Sırrı Süreyya Önder de bu konularda bilgilidir. Biz de Yıldırım arkadaşımla beraber dervişçe bilgilerimizi konuştuk. Bir tasavvuf sohbeti oldu ama konu ölümdü; ölümden korkmadığını, kendisine yönelik suikastlerden çekinmediğini konuştuk. Bir de tabii bu sürecin başarısı için çok önemli bilgiler verdi. Onu koridorun sonuna kadar yolcu ettim; Yıldırım ve Ethem arkadaşlar onu arabasına kadar, yaklaşık 400-500 metre birlikte yürüyerek uğurladılar. Yanında koruma yoktu, yalnız gelmişti. O akşam, üç buçuk saat süren derin bir sohbetin ardından kalp krizi geçirmesi bizde büyük bir hüzün bıraktı. Daha önce de Hayrettin Bey ile ziyaretimize gelmişti. O gün 40 dakika erken gelince biraz mahcup olduk ama telafi ederiz demiştik. Bu kadar kısa süre önce görüşmüş olmak insanı ayrı bir sarsıyor. Akşam saat 19.00’da Ethem’i aramış ama Ethem telefonunu sessize aldığı için duymamış; o sırada da kalp krizi gerçekleşmiş. O telefonun içeriği içimize dert oldu.

Ancak o görüşmede kararlılığını gördük. Abdullah Öcalan ile paylaştığı bir kararlılık; Amerika ve İsrail’e karşı net bir tavır. Türkiye devletiyle ve milletiyle bütünleşme konusunda stratejik bir planın gerekliliğini vurguladı. Bize bıraktığı anılar ve bu sürecin çözümüne ilişkin yapıcı tavırları, onun aslında yaşayacağını gösteriyor. Örnek tavırlarıyla, birleştirici ve kaynaştırıcı duruşuyla yaşamaya devam edecek. Onu defneden dostlar, Türk bayrağı ve türkülerle uğurladılar.

Sayın Özgür Özel’e yönelik saldırı, aslında sürece vurulmuş bir yumruktur. Kamuoyunun, ana muhalefet partisine yapılan saldırıyı ve güvenlik zafiyetini konuşması gerekirken, birdenbire olay başka bir boyuta evrildi. Saldırganın cani kimliği ve PKK’nın silah bırakmasıyla birlikte, bu kişilerin geleceği tartışılmaya başlandı. “Silah bırakanları kurşuna mı dizeceksin, hapiste mi çürüteceksin?” gibi sorularla Türkiye karşı karşıyayken, aniden televizyonlarda af aleyhtarı bir kampanya başladı. O yumruk, sadece Özgür Özel’e değil, doğrudan PKK’nın silah bırakmasına ve kendini feshetmesine atılmış bir yumruk oldu. Daha önce Konya’da CHP otobüsüne, Kadıköy’de ise masada oturanlara yönelik saldırılar yaşandı. Türkiye ne zaman önemli bir karar alsa, Gladio’nun kışkırtıcıları sahneye itiliyor.

Bugün bir de Berlin haberi geldi. Tam PKK silah bırakacakken, Dersim’de soykırım yapıldığı iddiasıyla bir anıt dikiliyor. Bir yanda Öcalan, “Devletle ve milletle bütünleşelim” diyor; öte yanda Berlin’de “Bu devlet soykırım yaptı, bu millet sana düşman” deniyor. Bu, doğrudan Amerika ve İsrail’in bir tertibidir. Bu anıt, Türk-Kürt kardeşliğine atılmış bir dinamittir, bir taştır. Vatan Partisi Almanya Teşkilatı olarak bu taşın oradan kaldırılması için gerekli çalışmalara başlıyoruz.

Yaşananlar bir tablo oluşturuyor: Bir yandan PKK’nın silah bırakma sürecini sabote etmeye yönelik Berlin’den gelen adımlar ve saldırılar, diğer yandan suikast düzenekleri… Araştırmaktan ziyade buna bir cevap üretmemiz lazım. Bu saldırıların arkasında kimin olduğunu biliyoruz; amacı da bu süreci zehirlemektir. Eşref Bitlis’in katledilmesi de bu planın bir parçasıydı. Bizim cevabımız, kararlılığımızı bozmamak olmalıdır.

PKK’dan bir irade çıktı; devletle ve toplumla bütünleşmek için silah bırakma ve kendini feshetme kararı aldılar. Burada Türk Devleti’nin de sorumlulukları var. Süreci seyretmemesi lazım. PKK kongresi 17-23 gündür toplanmış ve bu kararı almıştır. “Silah bırakanlar ne olacak?” sorusunun cevabı verilmelidir. İnfaz yasası veya pişmanlık yasası gibi mekanizmalar bu işi çözmez, aksine süreci zehirler. Abdullah Öcalan’ın çağrısında belirttiği “devletle ve toplumla bütünleşme” amacı, af kanununun merkezine oturtulmalıdır. Şerefli ve onurlu bir çözüm, ancak bu şekilde mümkündür. Bu iradeyi ortaya koymak bir kanunla düzenlenebilir. Devlet, bu iradeyi ortaya koyan insanlara şefkat kucağını açar. Nitekim Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında da bu ifade yer alıyordu: “Devlet size şefkat kucağını açıyor.” Zaten yıllardır teslim olanlara yapılan da budur.

Peki, bu “özel” bir durum mu? “Özel” demeyelim, bu genel bir durumdur. Sonuçları tamamen ortadan kaldırdığı için genel bir uygulamadır ama belli bir kesime uygulanmaktadır. Kanunda; PKK mensupları, yani örgütün yöneticileri, üyeleri, silahlı unsurları, yardım ve yataklık yapanlar gibi suçların hepsi sayılmıştır. Terörle Mücadele Kanunu’nda ve Türk Ceza Kanunu’nda yer alan maddeler uyarınca, bu suçları işleyenler devletle ve toplumla bütünleşme iradesini ifade ettikleri zaman, suçları bütün sonuçlarıyla birlikte affedilir. Bunu zaten tarihimizde hep yaptık.

Örneğin, 1921 yılı Şubat ayında başlayan ve Haziran ayının ortasına kadar, yani 5,5 ay süren Koçgiri İsyanı’nı ele alalım. (Sayın konuk, yeni bir bölüm açtınız, isterseniz reklam arasından sonra oradan devam edelim.)

[REKLAM ARASI]

Çıkış Yolu programına tekrar hoş geldiniz. Değerli izleyiciler, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e güncel gelişmelere ilişkin sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tevfik Adan da bizimle birlikte.

Sayın Genel Başkan, PKK’nın silah bırakma sürecinde cesur adımlar atma zamanı geldiğini vurguluyorsunuz. Atatürk’ü örnek göstererek devam edelim.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, 1921’in Şubat’ından Haziran’ına kadar Koçgiri İsyanı yaşandı. 23 Nisan 1920’de Meclis açılmıştı, Eylül ayında ise Sakarya Savaşı oldu. Sakarya Savaşı’na giden o 6 aylık süreçte Koçgiri İsyanı, Batı Cephesi’ne yüklenen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Doğu’da meşgul eden ve arkadan vuran bir isyandı. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi’nden sonra Ankara’ya dönerken Koçgiri İsyanı liderleri olan Alişan, Ali Şir ve Haydar Bey gibi isimlerle görüştü. Onlara “Gelin, milletvekili olun” dedi. Dersim liderlerinden Diyap Ağa bunu kabul etti ancak diğerleri reddetti. Ardından Şubat ayında, “Kürdistan’da ayrı bir devlet kuracağız” şeklinde bir isyan başladı. Bu isyan Sivas’ın İmranlı ilçesi civarı, Zara ve o zamanki adıyla Dersim (bugünkü Tunceli) bölgelerinde çeşitli dalgalar halinde 5,5 ay sürdü.

Bu isyandan sonra Mustafa Kemal Paşa, isyan edenlerin affedilmesi teklifini Meclis’e getirdi. İki tane af kanunu çıkarıldı. 19 Aralık 1921’de çıkan kanunla; Hıyanet-i Vataniye suçu nedeniyle İstiklal Mahkemeleri, nizami mahkemeler ve harp divanları tarafından idama mahkûm edilenlerin cezaları müebbet küreğe, müebbet kürek cezaları ise 15 seneye indirilmiştir.

Daha önce, 24 Aralık 1921’de imzalanan bir başka kararnamede de “Osmanlı hükümeti aleyhine teşvik ve tahrikte bulunan, Koçgiri ile Ali Şir hakkındaki takibat-ı kanuniyenin ertelenmesi ve affı” hükme bağlanmıştır. Bu belgede bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın ve Bakanlar Kurulu’nun imzası bulunmaktadır.

O dönem, yani Eylül 1921 ile 30 Ağustos 1922 arasındaki 11 aylık süreçte 14’e yakın af kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunların ortak gerekçesi; iç cepheyi güçlendirmek, ülkenin birliğini sağlamak ve düşmanı kovarak bağımsızlığı kazanmaktı. Doğu’yu emniyet altına alarak, arkada devrimci hükümeti meşgul eden bir zaafiyetin oluşmasını engellemek hedeflenmişti. Meclis zabıtlarını incelediğimde, o günün cesur milletvekillerinin “Hükümetin hataları olsa da iç cepheyi güçlendirmek için bu af şarttır” diyerek savunduklarını görüyorum.

Bugün de Ege kıyılarında, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı kurulan bir kuşatma var. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs; “Nemesis” gibi tatbikatlarla Türkiye’yi hedef alıyorlar. PKK’nın silah bırakması, işte bu tehditlere bir cevaptır. Abdullah Öcalan’ın çağrısına Suriye’nin kuzeyindeki PYD ve YPG unsurlarının uyum göstermesi, Türkiye’nin lehine olacaktır.

İsrail meselesine gelince; İsrail dur durak bilmiyor. Gazze’de 60 bine yakın Filistinliyi katletti, 2,3 milyon insanı açlıkla baş başa bıraktı. Şimdi de Suriye’ye yöneldi. ABD ve İsrail, Suriye’yi bölmek ve kontrol edebilecekleri devletçikler kurmak istiyor. Türkiye’nin sabrı tükenmek üzere. Öcalan’ın, Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’a söylediği “ABD ve İsrail sizi öldürür” uyarısı, bölgedeki gerçekleri özetlemektedir.

İsrail’i durduracak olan diplomasiden ziyade güçtür. Bölge ülkeleri bir araya gelerek askeri bir ittifak oluşturmalıdır. Türkiye kendi tarihinden aldığı dersle, iç cephesini tahkim ederek bu tehditlere karşı topyekûn bir duruş sergilemelidir. Mehmetçiğimizi şehit edenlerin sonunun ne olacağını düşündüğünüz an, Amerika ve İsrail’in planlarına yenilirsiniz. Olayın gerçeğini görmek gerekir. Türkiye için büyük bir şans doğmuştur; Abdullah Öcalan’ın çağrısında devlet ve milletle bütünleşme hedefini koyması son derece önemlidir. Sırrı Süreyya Önder’in Türk bayrağı, türkü ve Türkçe ile gönderilmesi de önemli bir olaydır. Bu süreci, yapıcı unsurları öne çıkararak yürütmek lazımdır.

Öte yandan, süreci sabote etmek isteyenler de var. “Canileri affederseniz işte böyle olur” dedirtmeye çalışanlar veya Berlin’de birdenbire Dersimliler adına ortaya çıkan gruplar buna örnektir. Şundan yüzde yüz eminim: Abdullah Öcalan, Dersim’de o soykırım anıtını dikenlerin üzerini çizmiştir. PKK tam silah bırakacakken o taşın dikilmesi tesadüf değildir; bunun arkasında Amerika, İsrail ve Atlantik güçleriyle beraber hareket eden Alman devletinin olduğu çok açıktır. DEM Parti bu konuda hassas davranarak Saraçhane eylemlerine katılmama kararı almıştır; bu doğru bir seçenektir. Zira bu tür eylemlerin amacı Türk devletini sarsmak, otoritesini zayıflatmak, federasyon üzerinden bölünmeye yol açmaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin “biz bu kitleden değiliz” açıklaması da çok isabetlidir.

Bu süreç Türk devletiyle yürütülecektir. Sayın Genel Başkanın da belirttiği gibi, Öcalan’ın çıkışı milli demokratik devrim programının bir parçasıdır. Pratikte Türkiye’nin milli demokratik devrimini tamamlama yönünde bir adımdır ve Türk milletinin demokrasisine katkı sağlar.

Abdullah Öcalan’ın taziye mesajındaki “Türkmen” ifadesine gelirsek; Türk kelimesi varken Türkmen denmesi, Türkiye’deki Türkleri etnik bir grup gibi gören eski PKK tortularıdır. Türk bir milletin adıdır, Türkmen ise bir etnik grubun. Ancak bu süreçte herkesin her konuda aynı şeyi söylemesini beklemek yanlıştır. Tek ölçü, PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesinden yana olmaktır.

Silah bırakacak unsurlar için sıradan bir yargılama süreci yerine devrimci bir tavra ihtiyaç vardır. Tarih, sıradan tavırlarla değil, Hz. Muhammed’in Vahşi’yi affetmesi veya düşmanlarını vali yapması gibi büyük, ileri görüşlü liderlik örnekleriyle yazılmıştır. Sıradanlık, anketlere bakarak yönetmektir; oysa Türkiye huzur ve terörsüz bir gelecek istemektedir.

Vatan Partisi olarak kilitlendiğimiz nokta, PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesini sağlamaktır. Bu iş infaz kanunlarıyla çözülemez. Çadır mahkemeleri gibi komik yöntemler değil, devlet aklına dayalı, anayasal bir çözüm gerekir. Eğer Anayasa Mahkemesi’nin bu süreci engelleme veya FETÖ’cüleri de kapsama riski varsa, çözüm basittir: AK Parti, MHP ve DEM Parti birleşerek anayasa değişikliği yapar, mevcut mahkemeyi lağveder veya kapsamı sınırlayan yasal düzenlemeyi hayata geçirirler. Bu, devrimci çözümdür; sıradan siyasetin ötesine geçmektir. PKK’nın silahsızlandırılması sürecinde hukuki adımlar nasıl atılacak? Sayın Perinçek, “Cesur adımlar atalım” dedi. Peki, hükümetin şu ana kadar attığı veya atabileceği tek bir çözüm yolu var mı? Bazı durumlar vardır ki oradan tek bir çıkış yolu bulunur, ikincisi yoktur. Kayaları delip çıkmak gibidir; Ergenekon destanında olduğu gibi, kayaların arasına hapsolmuşsunuz ve tek çıkış, o kayaları eritip dağları aşmaktır.

Eğer PKK’nın silah bırakmasını ve kendini feshetmesini istiyorsak -ki bu kararı zaten almış olduklarını sanıyorum; kongrelerini toplayıp şeklen de bu kararı kesinleştirmişlerdir- şimdi onlar da “Biz ne olacağız?” diye bekliyorlar. Dolayısıyla burada sadece “cesur” olmaya değil, tek bir çareye odaklanmaya ihtiyaç var.

Bu süreçte infaz kanunu ve pişmanlık yasası gibi kavramlar gündeme geliyor. Bir kere infaz kanununda değişiklik yaptığınız an, Abdullah Öcalan serbest kalabilir. 1999 Şubat ayından beri, yani 26 yıldır hapiste olan birinden bahsediyoruz. Çıkarılacak bir kanunla idam cezası süresi 20 yıla indirilirse, Öcalan da hapishanedeki PKK hükümlülerinin neredeyse tamamı da dışarı çıkar. Bu durumun yarattığı iklimde, silah bırakanları kapsayan bir af kanunu da gündeme gelecektir. Ancak bunlar süreci zehirleyen ertelemelerdir. Oysa Türkiye’nin önünde bir yıl, iki yıl gibi uzun bir vakit yok. Orta Doğu ve Batı Asya’daki gelişmelere baktığımızda, bu sürecin ertelenerek çözülemeyeceğini görürüz.

Atatürk, Latin harflerine geçiş sürecinde İsmet Paşa’ya ne kadar sürede uygulanabileceğini sorduğunda, Atatürk’ün tavrı çok netti: “Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz.” Devrimci tavır budur. On yıla yayarsanız o iş olmaz. Bazı şeyleri uzattığınızda olma ihtimalini yok edersiniz. Sürecin hızlandırılması gerekir; ya hızlı olur ya hiç olmaz.

Hiç kimsenin beklemediği bir tavırla “Türk devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşmek için silah bırakıyoruz ve PKK’yı feshediyoruz” diyorlar. Bu, tarihi bakımdan son derece önemli bir fırsattır ve Türkiye bunu çok iyi değerlendirmelidir. Hükümete bu noktada büyük görevler düşüyor. Mevcut iktidarı bu sürecin gerektirdiği kararlılık, irade ve liderlik niteliği konusunda yeterince aktif göremiyorum. Sıradanlıktan kurtulan bir liderlik gerekir. Anketlere bakarak, “O ne der, bu ne der” diye hareket ederseniz bu işi çözemezsiniz. Hz. Muhammed, Mustafa Kemal Atatürk veya Fatih Sultan Mehmet gibi tarihteki büyük devrimciler, sıradanlığa mahkûm olmayan isimlerdir.

Bugün 6 Mayıs; aramızdan ayrılan, sıradanlığa mahkûm olmayan isimlerden biri olan Deniz Gezmiş’i anıyoruz. Sizin yakın dostunuz, arkadaşınız ve “Arkadaşım Deniz Gezmiş” adlı kitabınız var. Deniz Gezmiş hakkında yazılmış tek doğru kitap odur; duygusal değil, öncü bir tavrı yansıtan bir eserdir. Onun idamını öğrendiğim anı, Menderes Nehri’ni salla geçerken o kürek seslerinin gözyaşlarımıza karıştığı anı asla unutamıyorum.

Deniz Gezmiş, 1968 tecrübesini genç devrimci kuşaklara bir rapor olarak sunmuştur. O, yıldırım gibi yaşadı, şimşek gibi parladı ve unutulmaz bir ışık bıraktı. Ancak 1969-1970 yıllarında silaha sarılmak, banka soymak büyük bir yanlıştı. Deniz Gezmiş bunun farkındaydı. Yakalandıktan hemen sonra, 8 gün içinde bana vekâletname yolladı ve ardından “Acele gel” diyen bir yıldırım telgraf çekti. 1971’de kendisiyle Ankara Merkez Cezaevi’nde üç buçuk saat konuştum. Bana söylediklerini, babasına yazdığı mektubun son cümlesinde de görürüz: “Kardeşim bilim adamı olsun.” Bilim vurgusu çok önemlidir; hesapsız, kitapsız işler yapmasın, bilimi rehber alsın demektir.

Maalesef o dönemde, bizlerin uyarılarına rağmen, İngiliz teknisyenlerin kaçırılması gibi eylemler yapıldı. Mahir Çayan bile İngiliz teknisyenleri kaçırmaya giderken “Marksizm-Leninizm’de bunun yeri yok, yanlış yapıyoruz” demiştir. Ancak o ortamda “Yanlış yapıyoruz” diyebilecek cesareti kimse gösteremedi. Bu tür maceracı eylemler, Deniz Gezmişleri kurtarmadığı gibi aksine idamlarını kolaylaştırdı.

Sonuç itibarıyla Deniz Gezmiş, bütün o birikimi ve tecrübesiyle, çok erken bir şekilde, maceracı bir çıkışla harcandı. Sıkıyönetimler ve cezalarla o büyük devrimci birikim ezildi. Bizler bu tecrübeleri, arkadaşlıkları ve o günkü şartları kitabımızda açıkça ortaya koyduk. Çekoslovakya’daki revizyonizmi Türkiye’de en erken kavrayanlardan biri yine Deniz Gezmiş’ti. O, bilimsel sosyalizm ışığında tarihe yönelmeye çalışan, ancak gençliğin getirdiği o hesapsız coşku ile hataların bedelini ödeyen bir devrimciydi. “Ama ona ‘yanlış yapıyorsun’ diyecek bir adam var. Kim? Doğu Perinçek. ‘Yanlış yapıyorsunuz. Siz gidip teknisyenleri kaçırarak Deniz Gezmiş’i kurtaramazsınız. Tam tersine ne yapacağız? Senatoya yükleneceğiz, Meclis’e yükleneceğiz.’ Zaten Deniz Gezmiş de bunu istiyordu. Kâzım Kolcuoğlu’nun o dönem avukat olarak anlattıkları gibi; İnönü ile konuşmaları, Meclis’te çalışmaları gerektiğini söylüyordu. Ama ‘Sakın silahlı eylemler yapmayın, bizi kurtarmak için yaparsanız bizi astırırlar’ diyordu. Dolayısıyla bütün bu tecrübelerden sonra Deniz Gezmiş kendi tecrübelerinden çok iyi sonuçlar çıkardı; babasına yazdığı mektupta da kardeşinin bilim adamı olmasını isteyerek bilimi rehber edindi.

Deniz, teorik bakımdan da çalışan, okuyan, Türkiye’de Milli Demokratik Devrim’i ilk savunanlardandı. Yani bizimle beraberdi. Bir gençlik lideri olarak kitleleri kucaklayan, birleştiren; mesela İstanbul Üniversitesi’ndeki hareketlerde muhafazakâr gençleri de toplamaya çalışan bir tavrı vardı. O birleştirici tavrı çok önemliydi, cesareti çok önemliydi. Biz kendi içimizde yaptığımız toplantılarda ‘Bir parti kurmamız lazım, partisiz bu işler olmaz’ derdik; o konularda da çok doğru tavırları vardı.

Ama 71 eşiğinde öyle bir rüzgâr esti ki… ‘İş bu şekilde, halkla, işçiyle, köylüyle olmuyor’ diyerek silaha sarıldılar. ‘Biz silahlı mücadele yapınca halk arkamıza takılacaktır’ gibi son derece ham, tarihsel birikimden ders almamış, heyecanlı bir çizgi çıktı. O bir rüzgâr oldu ve onu göğüslemek çok zordu. Göğüsleyene hemen ‘pasifistsin’ damgası yapıştırılıyordu. O rüzgâra kapılındığı için birçok genç o maceracı çizginin peşine düştü. İşte orada sadece Vatan Partisi, bizim partimiz, bunun yanlış olduğu konusunda kararlı bir tavır aldı. Deniz Gezmiş de bana o telgrafı çekip beni çağırdığında, onlar adına basın açıklamasını yapmamı istedi. Bana güvendi çünkü ben, onların silahlı mücadeleye yönelmesinin yanlış olduğunu omuzlarından tutup söyleyen insandım. O süreçleri yaşayan herkes bunu bilir.”

***

“Bugün Sayın Genel Başkan, sanki özellikle denk getirilmiş gibi… Türkiye Gençlik Birliği üyeleri ABD askerlerinin başına çuval geçirmişti; 14 vatansever genç yargılanmıştı. Bugün o davada mütalaa verildi. Mütalaada, tanık olarak dinlenen 4 polisin ifadeleri de yer alıyor. Şunu söylemeden geçemeyeceğim: Sanki Türk polisi ‘gençlere dokunmayın’ dercesine tanıklık yapmış. İfadelerindeki koruma kollama isteği çok belli. O Türk polisi vatanseverdir. Gençlerin olayı gerçekleştiren grup olarak kendilerine zorluk çıkarmadığını, kendiliğinden dağıldıklarını, slogan duymadıklarını ve karakola davet edildiklerinde zorluk çıkarmadan geldiklerini söylüyorlar. Tanığın bütün beyanları, Türkiye Gençlik Birliği’nin o gençlerini kollamaya yönelik olduğu anlaşılıyor.

Şimdi telefon hattımızda Öncü Gençlik Genel Başkanı Samet Kunt var. Sayın Kunt, hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, teşekkürler. Mütalaayı biz de okuduk. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, 68 Gençlik Hareketi liderlerinin idam edildiği bir günde çuval davasının mütalaasının açıklanması, bizim açımızdan hoş bir tesadüf oldu. Ancak tesadüften öte bir anlam kazanıyor. Çünkü biz şu anda 1971’in mevzilerinde değiliz; 2025’in Türkiye koşullarında yaşıyoruz. Bugün 6 Mayıs’ta, başta Sayın Genel Başkanımız Doğu Perinçek olmak üzere, Deniz Gezmişlerin mirasında olmak; Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı, Doğu Akdeniz’den Suriye’nin kuzeyine kadar Türkiye’ye yönelik tehditlerde cephe almak, mevzi tutmak, Türkiye’yi savunmak; PKK’nın silahsızlandırılması sürecinde en önde yer almak anlamına geliyor. Bu açıdan çuval eylemi, Türk milletinin çıkarlarını, bağımsızlığını ve milli devletini savunan çizgiye uygun, tüm gençlik kitlelerini birleştiren bir eylemdir.

68’in o milli demokratik devrimci çizgisi en sonunda nereye dayandı? Kemalist, sosyal demokrat, hatta milliyetçi ve muhafazakâr gençlik o çizgide buluştu. Bugün 6 Mayıs aslında sadece sosyalist gençliğin değil; milliyetçi ve Atatürkçü gençliğin de günüdür. Vatan Partisi’nin 60 yıllık geleneğine yaslanan Öncü Gençlik, Türk gençliğini emperyalizme karşı birleştiren bu çizginin temsilcisidir.”

***

“Samet arkadaşın yaptıklarını destekleyen birkaç bilgiyi hatırlatayım. 1968 yılı 10 Haziran’da üniversitelerde demokratik üniversite işgal hareketi başlattık. O zaman Devrimci Gençlik Federasyonu (DEV-GENÇ) henüz kurulmamıştı ama Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) Genel Başkanı olarak bütün gençliği temsil ediyorduk. Ankara’da Hukuk Fakültesi’nden başlayarak üniversiteleri işgal ettik. Ben bir kurye gönderdim; bizden iki gün sonra da Deniz Gezmişler İstanbul Üniversitesi’ni işgal ettiler. Hatırlıyorum; Deniz Gezmiş Hukuk Fakültesi amfisinde kara tahtaya tebeşirle ‘Sağ sol yok, boykot var’ yazmıştı. Yani hepimiz birleşerek üniversite işgaline katılacağız. O birleştirici tutum çok önemliydi.

İkincisi, 1968 Kasım’ında Samsun’dan başlayan ‘Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü’dür. Ben Kırıkkale’de katıldım, Deniz Gezmiş ile beraber en önde yürüdük. Deniz Gezmiş, Atatürk’ü anlamış, Kemalist devrimi tamamlama sürecinde olduğumuzu kavramış bir devrimciydi. Savunmalarında da bunları gümbür gümbür dile getirdi. Türk bayrağı arkasında yürüyen bir insandı. Anıtkabir’e geldiğimizde, Atatürk’ün hatıra defterine yazılacak metni benden istedi, ben de ‘Milli kurtuluş yolunda Amerikan emperyalizmine karşı gerçekten izindeyiz’ diye başlayan o metni yazdım. Bunu şunun için anlatıyorum: ‘Sağ sol yok, boykot var’ diyen, Türk bayrağını yücelten, Milli Demokratik Devrim aşamasını gören bir çizgiden bahsediyoruz. Deniz Gezmiş’i riyakârca değil, devrimci ve öncü yönleriyle, hatalarına da sahip çıkarak anmak çok önemlidir. Onun kesintisiz devrim konusundaki kararlılığı bizim için yol göstericidir.”

“Samet Bey, son cümlelerinizi alabilir miyiz?”

“Genel başkanımızın katkıları bizim için ders niteliğinde. Bizim en önemli üstünlüğümüz, 68’i aşan bir partinin gençlik örgütü olmamızdır. Bugün birçok örgüt 6 Mayıs anmaları yaptı ancak hepsinin tek bir ortak noktası var: 68’in ruhunu anlamadan, Amerikan projelerinde rol alan, sokaklarda Türkiye’yi dış müdahaleye çağıran bir çizgi. Onlar ne 68’i ne de Deniz Gezmiş’i anabilirler. O yüzden 68, en iyi Amerikan askerinin kafasına çuval geçirilerek anılır. Biz de bunu yaptık.”

“Deniz Gezmiş’in teoriye ve okumaya merakı çok önemliydi. Bu vesileyle bir ismi daha anmak isterim: Servet Bora. Milliyetçi Hareket Partisi’nin senatörlüğünü yapmış, yıllarca milliyetçi kesimde çalışmış biriydi. Karakter olarak Deniz Gezmiş’e benzeyen, başı dik bir insandı. O da geldi ve ‘Vatan Partisi’ne katılmak istiyorum’ dedi. İşte bu birleşme, bizim için çok kıymetlidir.” Babası Yozgat’ta direklere tırmanıp ekmeğini bu yolla kazanan Sami Çavuş. Sami Çavuş; hukuk fakültesini bitirmiş, ağır ceza reisi ve senatör olmuş, Milliyetçi Hareket Partisi’nde de hep doğruları savunmuş bir isimdi. Oğlu, bir emekçinin evladı olmakla her zaman gurur duyardı. Servet Bora ağabeyimizi de saygıyla anıyoruz; o da Vatan Partisi’ne katılmıştı.

Deniz Gezmiş meselesine gelince; 1968’de gençliğin ayrı bir partisi yoktu. Deniz Gezmiş, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Üsküdar üyesiydi. TİP içerisinde Milli Demokratik Devrimi savunan; bizlerle, Mihri Belli’yle, Hikmet Kıvılcımlı’yla ve benimle birlikte olan bir arkadaşımızdı. Ancak Türkiye İşçi Partisi, o dönem gençliğin öncü parti ihtiyacını karşılamadı. Benim FKF Genel Başkanlığı’nı kazanmamın ardından gençlik, Türkiye İşçi Partisi’nden koptu.

İnsan, Deniz Gezmiş’i bu hüzünlü bakışlarıyla anmak istemiyor. Çünkü Deniz; hüzünlü değil, her zaman coşkulu ve şakacı bir adamdı. TMGT’de buluşur, şakalaşırdı. Hayata umutla bakan, şen bir arkadaştı. Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte üçünü de saygıyla, sevgiyle anıyoruz. Cumhuriyet tarihimizin o birkaç yılına yıldırım gibi girip geçmeleri ve bıraktıkları izler, gençlik hareketi tarihinde unutulmazdır.

“Arkadaşım Deniz Gezmiş” kitabı, Deniz’i doğru anlatan tek eserdir. Heyecana dayalı, duygusal değil; bilimsel bir kitaptır. Onun istediği gibi, onunla Ulucanlar Cezaevi’nde üç buçuk saat görüşen bir arkadaşı olarak kaleme aldım. Deniz Gezmiş, bana ve Hüseyin İnan’la birlikte vekâletname yollamıştı. O sırada avukatlık yapmıyordum ama hukuk öğretim üyesi olarak ruhsatım vardı. Benden istedikleri avukatlıktan ziyade, kamuoyu önünde onların sözcüsü olmamdı. O basın toplantısını o zaman yapmıştım. Bu kitapta; mektupları, fikirleri, eylemleri ve yakalandıktan sonra bana yolladığı telgraf gibi belgelerle, onun olgunluk dönemini ve öncü tavrını anlattım.

Müzik olarak da Deniz’in çok sevdiği Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’nu öneriyorum.

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri; arkadaşım Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Adan’la birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e gündeme ilişkin sorularımızı sorduk. Haftaya salı, tekrar “Çıkış Yolu”nda buluşmak üzere. Herkese iyi akşamlar.

Paylaş