Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Hepinize iyi akşamlar. Bugün her hafta olduğu gibi Sayın Doğu Perinçek’i ağırlıyoruz. Hoş geldiniz efendim.
“Merhaba, hoş bulduk. Sayın Özlem Konur, siz de hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk, merhabalar. Nasılsınız, iyi misiniz?”
“Teşekkür ederiz, çalışıyoruz, iyiyiz. Çalışmak bize mutluluk veriyor.”
Yazılarınıza uzun zamandır ara vermiştiniz, buradan duyuralım; Aydınlık’ta artık her gün yazacaksınız.
“Evet, her gün… Aydınlık’ta Rota köşesi olacak, dolu olacak. Oradan Türkiye’nin süreçlerini izleyeceğiz. İkincisi; aynı zamanda deneme niteliğinde yazılar da yazacağım. Pazarları daha çok deneme yazıları, diğer günlerde Dünya ve Türkiye gündemiyle ilgili yazılar olacak.”
Sizin eskiden pazar günleri “Türkçe” gününüz vardı.
“Türkçe de yazacağız tabii, Türkçesiz olmaz. Türkçe sevdam devam ediyor, Türkçe ile ilgili çalışmalarım da devam ediyor. Türkçe de olacak.”
Sıcak gündeme, sahadaki partilere geçelim. Yerel seçimle başlayalım istiyorum. Partinin hazırlıkları nasıl gidiyor? Sahadasınız. Diğer partilerden yeni vaatler duyuyoruz. Özellikle HÜDAPAR ve Saadet Partisi’nin benzer bir talebi var; kadınlara ayrı otobüs vaadi. 8 Mart yaklaşırken sizin kadınlara dair böyle vaatleriniz var mı? Ya da bu tür vaatlere nasıl yaklaşıyorsunuz?
“Kadınlara müjde Özlem arkadaşım, 8 Mart geliyor! HÜDAPAR ve Saadet Partisi’nin kadınlara müjdesi: Kadınları artık erkek otobüsüne almayacaklar. Yani bu, kadını saçından sürükleyen orta çağ anlayışının bir ifadesidir. Kadına, erkeklerle beraber hayatta yer vermeyen, ‘Otobüse almayacağız, ona ayrı otobüs yapacağız’ diyorlar. Peki, o ayrı otobüse bindirdiği kadınlar nereye gidecek? Gittiği laboratuvarda ayrı laboratuvar, gittiği tarlada ayrı tarla, gittiği fabrikada ayrı fabrika, gittiği iş yerinde ayrı iş yeri, gittiği eğlence yerinde ayrı eğlence yeri mi yapacaklar? Çünkü bir kere otobüse bindirmediğiniz zaman kadını erkeklerle birlikte, gideceği her yere dikenli teller, çukurlar, hendekler açmanız lazım. Kadın toplumun her tarafında var; üniversitede, okulda, fabrikada, tarlada, hastanede doktor olarak, bilim insanı olarak var. O zaman başlarına çok büyük iş açıyor HÜDAPAR ve Saadet Partisi.
Yalnız kadını otobüste ayırmak yetmiyor, götürdüğünüz yerde de ayırmanız lazım. Vatan Partisi belediyeleri, insanların rahatsız olmadığı otobüs koşulları yaratacaktır. Çocuklu annelerin oturduğu, yaşlıların oturduğu, insanların sıkışmadığı, rahat olduğu ortamlar… Kadını erkekten ayırmak bir çözüm olmadığı gibi bir çözümsüzlüktür; Türk kadınına karşı büyük bir hakaret ve ahlaksızlıktır. Kadını erkeği birbirinden ayırarak hangi ahlakı savunuyorlar? Bu, yaşadığımız çağda ve Türk devriminin 200 yıllık kazanımlarından sonra kabul edilemez.”
Okuduğumda ben de hayret ettim. 1221 yılında Semerkant’ta kadınlar cuma namazına erkeklerle birlikte katılıyorlardı.
“Harzemşahlar Devleti’nde, 1221 yılında… Bunu Çinli bir seyyahın notlarından ve Bartold’un çalışmalarından öğreniyoruz. 1221 yılında cuma namazına erkeklerle beraber katılan kadını, bugün otobüse bindirmemek… İslam’ı rehber kabul eden, İslam bayrağını kaldıran o büyük medeniyet döneminde kadın erkekle beraber secdeye varıyordu. Şimdi İslam olduğunu söyleyenler kadını erkekten ayırıyor. Bu, ‘Kadını kafese tıkacağım, toplum hayatından çıkaracağım’ demektir. Bir müddet sonra kadınların çarşısı, erkeklerin çarşısı, kadınların okulu, erkeklerin okulu… Bu sıfır ihtimalidir.”
Bir de madalyonun öteki yüzü var; kadın hakları savunucularının önerdiği “pembe taksi” gibi uygulamalar. Bir yerde buluşuyorlar sanki?
“Evet, bir yerde buluşuyorlar. Erkek düşmanlığına varan bir feminist cereyan var; ‘mor zehirlenme’ diyoruz ona. O hareketle, İslam adına İslam’a hiyanet eden hareket bir yerde buluşuyor. Hz. Peygamber, eşi Hz. Hatice ile birlikte ticaret yapıyordu. İslam’ın yükseliş döneminde kadınlar erkeklerle aynı meclislerdeydi. O bakımdan bu davranışlar İslam’ı da toplum gözünde itibarsızlaştırmaya yöneliktir.
Ayrıca bu durum kadının özgüvenine de erkeğin ahlakına da hakarettir. ‘Kadınla erkek bir araya gelirse ahlaksızlık olur’ şüphesiyle hiçbir toplum ilerleyemez. Burada ben HÜDAPAR ve Saadet Partisi’ni değil, onları Meclis’e sokan AK Parti ve CHP’yi suçluyorum. Sistemin bu iki partisi, Türkiye’yi çürümeye ve kadın-erkek eşitsizliğine götüren süreçlerde rol oynuyorlar. Bu, sistemin çökmekte olduğunu gösteriyor.”
Peki, kadınla erkek arasına duvar çekilirse ne olur?
“Oradan LGBT çıkar. Kadınları kafeslere tıkarsanız erkekler kadınsız, kadınlar erkeksiz kalır; bu da doğal cinsiyetlerin dışında, doğa dışı yönelimleri besler. Tarihe bakın; köleliğin ve kulluğun zorbalaştığı dönemlerde, kadının aşağılanıp kafese atıldığı Roma ve Atina gibi toplumlarda eşcinselliğin yasallaştığını görürsünüz. Kadının cinsel eşitsizliğe mahkûm edildiği toplumlarda; kralların, aristokratların eşcinsel olduğunu görüyoruz. Bu, kadına olduğu kadar erkeğe de büyük bir haksızlık ve güvensizliktir.
Bakın, Suudi Arabistan bile reform yapıp kadınları özgürleştirirken, bizdeki HÜDAPAR ve Saadet Partisi yöneticilerinin düştüğü bu durum bir utançtır.”
Hafta sonu İzmir İl Müftü Yardımcısı, ÇEDES projesi kapsamında çocukları, Kubilay olayının azmettiricisi olarak bilinen Esat Erbili’nin mezarına ziyarete götürdü. Hükümetin görevlisi bu işi yapıyor…
“Bakın, ben az önce AK Parti ve CHP’nin bu yapıları Meclis’e sokarak sorumlu olduğunu söyledim. HÜDAPAR ve Saadet Partisi, bu sistemin gayrimeşru çocuklarıdır; daha doğrusu sistemin çürümesinin ürünleridir. Atatürk döneminde birisi çıkıp ‘Kadını otobüse erkeklerle bindirmeyeceğim’ diyebilir miydi? Bu ziyaretler ise belalarını aramaktır. Cumhuriyet’e silah çekmiş kişilerin mezarını ziyaret etmek, bir hesaplaşma davetidir. Sonuçta bunun altında kalırlar. Türkiye’de laik-anti-laik çatışması çıkartmaya çalışanlar; Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in yavrularıdır. Esat Erbili mezarı ziyareti, arkasında Mossad ve CIA’nın olduğu bir kışkırtma olayıdır. Bunu çok açık tespit edelim. Tayyip Erdoğan yönetimi de geçen bahardan, 2023 genel seçimleri öncesinden itibaren bu süreçlerden sorumludur.” Amerika ve İsrail ile uyumlu bir sürece girildi. Ekonomide, güvenlikte uyumlu bir süreç başladı. Tabii Amerika ile uyumlu sürece giren; Mustafa Kemal Paşa’ya, Atatürk’e, Türk Devrimi’ne, Talat Paşa’ya, Enver Paşa’ya, İttihat ve Terakki’ye, Namık Kemallere, Türk milletine, Türkiye’nin özgürlükçü ve aydınlanmacı birikimine de kin duyar ve karşısında vaziyet alır. O bakımdan Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan da bunları himaye ederek veya bunlara karşı soruşturma açmayarak çok büyük bir hata yapıyor. Ben Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir soruşturma açmasını bekliyorum, talep ediyorum ve bunu yapacaklarını sanıyorum.
ÇEDES’in vardığı yer hep bu mu olacak? Yani biz böyle tekil örneklerle mi uğraşacağız ya da daha fazlasını mı göreceğiz? ÇEDES bu değildir ama ÇEDES yanlıştır. Artık ÇEDES’i istismar ederek varılan aşırı yobaz tavırlar söz konusu. İzmir’de yapılan olay, ÇEDES’in her yerde olmasıyla ilgili; tabii ÇEDES’ten yararlanıyorlar ama “ÇEDES budur” demek de isabetli.
Aydınlık gazetesi olarak Menemen olayında Sıkı Yönetim Mahkemesi Başkanı olan Korgeneral Mustafa Muğlalı’nın o mahkemede yaptığı konuşmalardan ayrıntılar yayınlıyoruz. Ben de bunları büyük bir heyecanla ve tarihimize olan güvenle okuyorum. Yarınki gazetemizde de yine ayrıntılı bir bölüm olacak. Buradan şuraya gelmek istiyorum: Mustafa Muğlalı, Menemen olayında sadece ayaklanmaya katılanları değil, ayaklanmaya geç müdahale eden mülki amirleri ve askeri yönetimi de suçluyor. Ayrıca ayaklanmanın arkasındaki İngiliz desteğine dikkat çekiyor.
Ben bunu bugünle birleştirmek istiyorum. Bir taraftan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi tartışılıyor, güncelleneceği söyleniyor. Mustafa Muğlalı “kırmızı kitabı” yazsaydı ne yapardı sizce? Mustafa Muğlalı, Kemalist Devrim’in komutanıdır, Mustafa Kemal Paşa’nın askeridir. Türkiye yeni bir toplum kurarken halkçı, Cumhuriyetçi, milliyetçi, devletçi, devrimci bir toplum inşa ediyor. Bu toplum kurulurken direnişi kırmak zorundadır. Mustafa Muğlalı, tasfiye edilmekte olan karanlığa karşı aydınlığın kılıcını, cesaretini ve kararlılığını temsil ediyor.
Mossad’a yönelik operasyonlar devam ediyor. Bugün yine bir operasyon oldu; yedi kişi gözaltına alındı. Bunlardan birinin dedektif olduğu, daha önce televizyon kanallarına çıkan eski bir emniyet amiri olduğu ortaya çıktı. FETÖ’nün hem CIA ile hem de Mossad ile bağları olduğu bütün kanıtlarıyla ortadadır. Fethullah Gülen, bir Gladio örgütlenmesi olarak Türk devletinin içine Amerika ve İsrail tarafından yerleştirildi. O bakımdan onun Mossad’la bağlarının ortaya çıkması son derece doğaldır.
Hamas konusuna gelince; “Hamas dünyayı hizaya getirdi” başlıklı bir yazı kaleme aldım. 7 Ekim’de Aksa Tufanı harekâtı başladığından bu yana beş ay geçti. Bu beş ayda yeni bir dünya oluştu ve burada Hamas’ın önderliğindeki Filistin halkının silahlı hareketinin büyük tarihi rolü var. Herkesin konumunu değiştirdi. 6 Ekim öncesinde Erdoğan’ın veya AK Parti hükümetinin Filistin meselesine bakışıyla bugünkü durumu karşılaştıralım. Hamas yöneticileriyle devamlı görüşüyoruz. Hamas yönetimi; süreci iyi okuyan, cesaret ve kararlılığın neler yapabileceğini gösteren öncü bir güçtür. Tıpkı Vatan Partisi’nin Silivri duvarını yıkması ve 15-16 Temmuz’da FETÖ darbesine karşı sergilediği kahramanca tavır gibi. Hamas, bugün herkesin mevzisini değiştiriyor; İsrail devletini bölüyor, Amerikan ve Avrupa toplumlarını etkiliyor. Kararsızları kararlı yaptı, düşman tarafta olanların bir kısmını yanına çekti, kalanların ise moralini bozdu.
Amerika’nın Gazze’ye yaptığı yardımlara gelince; bu durum Amerika’nın bölündüğünü ve Filistin’in geleceğinde Hamas’ın bulunduğu konumu kabul etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Filistin devleti meşrulaşacak; toprakları birleşik, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devleti artık ufukta gözüktü. Hamas bunu ispatladı. Bu yardımlar bir Amerikan propagandası olabilir, insani bir kılıf altında yapılabilir ama neticede beş ay sonunda bu sonucu elde ettiler. Direnmeselerdi Amerika paraşütle yiyecek atmayacaktı.
Diplomasi cephesine bakarsak; Erdoğan hükümeti Amerika ve İsrail ile uyumlu bir çizgiye girmiştir ve çareleri Atlantik sisteminde aramaktadır. Sayın Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın Amerika’ya gitmesi, kafasını duvara çarpacak bir çizginin sonucudur. Türkiye’nin Amerika ile çözebileceği bir sorun yoktur çünkü Türkiye’nin sorununun kendisi Amerika’dır. Türkiye’ye bölmeyi dayatan, PKK’yı destekleyen ve darbe girişimlerinin arkasında olan güçle çare aranmaz. Görüşmek ayrı bir şeydir, Vatan Partisi iktidarında biz de görüşürüz; ancak Amerika’da çare aramak farklıdır. Eğer Hakan Fidan Amerika’ya Yunanistan’daki üslerin kaldırılmasını veya PKK’ya verilen desteğin kesilmesini sormaya gitmiyorsa, bunun için Amerika’ya gitmeye lüzum yoktur; büyükelçiyi Dışişleri Bakanlığı’na davet etmek yeterlidir. Hatta Sayın Hakan Fidan’ın kendisi de değil, bir bakan yardımcısı veya Amerika ile Atlantik ilişkilerine bakan genel müdürlük, Dışişleri Bakanlığı’na Amerikan Büyükelçisi’ni çağırır ve der ki: “Siz Türkiye’de Rusya ile ticaret yapan iş adamlarımızı tehdit ediyor, baskı uyguluyorsunuz. Size bunu men ederim. Bunu bir daha sakın yapmaya kalkmayın.” Der ve bir nota veririz. Bunu söylemek için hiç Amerika’ya gidilir mi? Tehdit eden isimleri Amerika listeden sildi bu arada. Siler tabii ki; herkes suçunun delillerini ortadan kaldırır. Kabul eder nitelikleri de var. Yani onun için Amerika’ya gitmeye lüzum yok.
Başka önemli bir şey daha var: Antalya’da yapılan kurumda da dillendirildi. Suriye ile Türkiye ilişkilerinin onarılması ve iş birliği yolundaki gelişmelerin pek umut vadetmediği belirtiliyor. İşte bunlar önemli. Türkiye’nin Suriye ile iş birliği yapması, askeri bir iş birliği gerçekleştirmesi PKK’yı temizlemek bakımından hayati önemdedir. Bakın bizim askerimiz, komutanlarımız; zaten Savunma Bakanımız da evvelsi gün açıkladı, çok güzel savaşıyorlar. PKK’yı bitirme noktasına kadar yaklaştılar. Ama Türkiye; Suriye, İran ve Rusya ile askeri iş birliği yapmadan bu iş bitirilmez. Politika bir kere yanlış. “Biz 30-40 kilometre aşağıya süreceğiz” diyorlar. E tamam, Türk askeri onu aşağıya sürer ama bitirmez. Bitirme nasıl olur? Türkiye; Suriye, İran ve Rusya ile iş birliği yaparsa PKK biter. Hatta sadece Türkiye-Suriye iş birliği yapsa bile PKK bitirilir. Bunu yapmıyorlar. Bir taraftan da Erdoğan ve Esad’ın Moskova’da görüşeceği haberleri sızıyor. Bakın bu da önemli değil. Hep görüşmeye takılıyoruz. Görüşmesinler demiyorum, görüşsünler ama kafayı sadece görüşmeye takmayalım. Türk Devleti’nin ilgili makamları ile Suriye’nin ilgili makamları karşı karşıya gelir, iş birliği kararı alınır, askeri iş birliği yapılır ve Suriye topraklarındaki bölücüler ile İslam bayrağı altında İslam’a karşı savaşan o yobaz terör örgütleri temizlenir. PKK da temizlenir, DAEŞ de temizlenir. Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanır, Türkiye’nin güvenliği sağlanmış olur, İran ve Rusya’nın güvenliğine de çok büyük katkı olur. Son derece önemli. Amerika’nın da ayağını basacağı yer kalmaz ve Filistin’e de en büyük dayanışma budur.
Bakın ben, Türkiye hükümetinin Filistin’le dayanışma konusundaki söylediklerine hiçbir şekilde itibar etmiyorum. Hepsi laftan ibaret. Eylemli olarak ne var? Yapabileceği bir şey var Türkiye’nin: Suriye’yle iş birliği yapar ve İsrail güdümlü terör örgütlerini Suriye toprağından temizler. Diplomasi trafiği var ama eylemli olarak bir şey yok. Biz size ne diyoruz? Amerika’nın bölgemizdeki kuvvetlerini temizlediğiniz zaman bu, Filistin’in İsrail siyonizmine karşı mücadelesine verilecek en büyük destektir. PKK’yı temizleyelim, DAEŞ’i temizleyelim; bu bizim Filistin’in direnişine yapacağımız en büyük eylemli destektir. Çünkü bu bütün dengeleri değiştirir ve Amerika’nın dayandığı kuvvetleri bölgeden temizler. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti üstüne düşen bu sorumlulukları yerine getirmiyor ama dillerinden düşürmüyorlar. Bakın dilleri de değişti, onu olumlu olarak söylüyorum. Hamas sayesinde ve Vatan Partisi sayesinde hükümetin 5 Ekim öncesindeki tavrıyla bugünkü tavrı değişik. Daha Filistin’den yana, daha İsrail karşıtı bir tavra girdi. Evet, böyle bir gelişme var ama sonuç itibarıyla dilde daha ileri mevziler, eylemde ise yok.
İzmir’e gelelim. Bugün İzmir’de belediye işçileri iş bırakarak Belediye Başkanı Tunç Soyer’in makamının olduğu binanın önüne gitti. Oldukça kalabalıktı. Altı bin işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesinde anlaşmaya varılamadı. Belediye işçilere yüzde otuz zam teklif etti. İki saat iş bıraktılar, şoförler kontak kapattı. Bu eylem devam edecek gibi duruyor. Perşembe günü tekrar masada anlaşacaklar. Vatan Partisi olarak bu eylemi destekliyoruz; İzmirli belediye işçilerimizle beraberiz. Çok haklı ve doğru bir eylem. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi’nin belediyelerdeki iddialarını yerle bir eden bir eylem. O bakımdan da seçimler öncesinde anlam taşıyor. İşçilerin mücadeledeki kararlılığını ve birliğini görüyoruz. Bu eylemde varız, beraberiz. İl Başkanımız da zaten eylemcileri ziyaret etti, konuşma da yaptı. Bu, Türkiye’de önümüzdeki dönemde yükselecek olan halk hareketinin habercisi bir eylem.
Türkiye’de büyük sıkıntılar var; emekçi kesimde, çiftçilerde, işçilerde, esnafta, zanaatkarda, hatta sanayicilerde ve tüccarlarda… Emeklileri de unutmamak lazım, hepsi beraber. Ben kendim de emekli olduğum için fazla kendimden bahsetmeyi sevmem. Sonuç itibarıyla Türkiye halkının bütün kesimleri, sanayici ve tüccar dahil, çok önemli sıkıntılar içerisinde. Bunlar milli demokratik devrimin güçleridir. Yarınki hükümetin ortakları, koalisyonu diyelim. Önümüzde, özellikle seçimden sonraki süreçte önemli halk hareketleri olacak. Bu mücadeleler, o sürecin ilk işaretleridir.
Seçimlerin uzak olması halk hareketlerini tetikleyen bir unsur mu? Seçimleri halk hareketi getirir, istediği kadar uzak olsun. Toplum daha yakıcı bir durumla karşı karşıya; erteleyemiyor, harekete geçmesini erteleyemiyor. Vatan Partisi Türkiye’nin önündeki büyük çözümde rakipsiz önder olan partidir. Türkiye bir üretenlerin ekonomisini kuracak ve Türkiye’nin toprak bütünlüğü sağlanacak. Asya uygarlığındaki öncü konumuna yerleşecek. Onun hükümeti ufukta gözüküyor ve bu, milletin iradesiyle, kararıyla, cesaretiyle olacak.
Seçmen 31 Mart’ta sandığa gidecek, şunu düşünmez mi? “2-3 sene daha varmış, Sayın Perinçek’in dediği günlere gelmesine, ben bu seçimde gideyim başkasına oy vereyim.” Tam tersine, bu seçimdeki oyunu etkiler. Bu seçimde yine “karavana” atmasın halk. Kendisine hiçbir şey sunmayacak olan partilere oy vermesin. Önümüzdeki büyük çözüme bir basamak, bir yol, bir kapı açalım bu seçimde. Çünkü 3 yıl beklerseniz o 3-4 yıl hiçbir zaman gelmez. Türkiye’nin büyük çözümüne bugünden yüklenelim. Atlantik güçleriyle milli güçler arasındaki çelişmeler keskinleşiyor. Türkiye bu hesaplaşmada artık bir sonuca varacak. Atlantik güçlerinin Türkiye’deki etkileri, hakimiyetleri bitecek. Onun yerine üreticilerin milli hükümeti kurulacak ve Türkiye milli üretim dönemine girecek.
Cumhurbaşkanı “emeklilerin taleplerini çözeceğiz” diye açıklama yapıyor ama aslında çözemeyeceklerini de itiraf etmiş oluyor. Neden çözemez? Üretim ekonomisiyle çözebilirsiniz. Türkiye’nin kaynaklarını ve gelirlerini artırırsanız çözersiniz. İki şey lazım: Bir, Türkiye’nin üretimi artacak. İki, bu üretimden emekçilerin, emeklilerin, halkın, milli olan sınıfların payları artacak. Devletin iradesi, kararlılığı ve cesareti rol oynayacak. Örneğin, yurt dışındaki 500 milyar doların sahiplerine “bu paranızı Türkiye’ye getirin” diyecek ve getirtecek. İkincisi, Cemil Yılmaz’ın açıkladığına göre Türkiye’de bankalarda kasalara kilitlenmiş 300 milyar dolar değerinde altın stoku var. Tamam, altın sizin kardeşim; göz dikmiyoruz ama sen onu kasada gizlemeyeceksin. Bu bir sermaye, bunu Türkiye’de yatırım sermayesine dönüştüreceğiz.
Vatan Partisi’ne ilgi ne durumda? Bir kere Türkiye’de Vatan Partisi bir sigorta olarak görülüyor. Milyonlarca insan Vatan Partisi’ni gelecekte çare olan bir parti olarak görüyor. O da tıpkı nenemizin sandıkta sakladığı altın gibi; sandıkta saklı tutuyorlar. Ama biz diyoruz ki artık bunu sandıktan çıkaralım. Vatan Partisi’ni sahaya sürelim. Bu başladı. Zonguldak’tan, Bitlis’ten, Van’dan, Şırnak’tan, Diyarbakır’dan, Muğla’dan, Balıkesir’den, Denizli’den, Antalya’dan başladı. Önümüzdeki büyük kararda göreceksiniz; Vatan Partisi rakipsiz bir liderdir. Türkiye’nin üretim devrimini başarmak için Vatan Partisi ile rekabet eden başka bir parti yok, bu da üzücü tabii.
Hikmet Çetin’in röportajına gelince; Cumhuriyet Halk Partisi, Ermeni meselesinde, Kürt meselesinde ve Dersim konusunda Amerika’nın ve Batı’nın Türkiye’ye dayattıklarının tam temsilcisidir. Avrupa Birliği’nin Türkiye’den talepleri bellidir: Kürdistan’a özerklik vereceksiniz, Ermeni soykırımını kabul edeceksiniz, Kıbrıs’tan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni çekeceksiniz ve neoliberal ekonomik programı tavizsiz uygulayacaksınız. CHP yöneticileri de bu dört maddenin esiri gibidir. 1915 olaylarına “özür dileseydiniz” demek, “biz Ermenilere katliam yaptık, özür diliyoruz” demektir. Burada Türkiye diz çökmüş olur ve Türkiye’nin bölünmesi planına teslim olursunuz. Mesele özür dilemek değil; Türkiye, bir ikinci İsrail tehdidiyle karşı karşıyadır. Silah kullanmazsanız o ikinci İsrail Türkiye, Suriye, Irak ve İran topraklarında kurulur. Hedef Türkiye’dir. Sonuç itibarıyla özür dilediğiniz zaman, vatanınızı bölmek için silah kullanmaktan vazgeçmiyorsunuz. Yani “Amerika PKK’yı üzerimize sürsün, Avrupa PKK’yı üzerimize sürsün ve İsrail’le beraber Kürdistan’ı kursunlar; siz de buna karşı vatanınızı savunmayın, terörle mücadele etmeyin” denmiş oluyor. Aslında 1915 olayları konusunda “Türkiye özür dilesin” demek, Türkiye’nin PKK ve FETÖ terörüne karşı silah kullanmasına karşı bir taleptir. “Dersim’de katliam yaptığını kabul etsin” dendiğinde; bunu kabul ederseniz Abdullah Öcalan’ı getirip Türkiye’nin başına oturtursunuz veyahut bir Kürdistan kurulmasına göz yumarsınız, razı olursunuz. Sadece Abdullah Öcalan da şart değil; sözde Kürdistan’ın, ikinci İsrail’in birtakım yöneticileri falan da olabilir. Çünkü “Dersim olayı” dedikleri konuda Türkiye’nin özür dileyecek bir şeyi yoktur; Türkiye vatanını savunmaktadır.
Teori Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Kuntay Gücüm, İngiliz arşivlerini inceleyerek çok güzel belgeler ortaya çıkarttı ve bu belgeler yayımlandı. O belgelerde neyi görüyoruz? Dersim’de, Seyit Rızalar’ın ve Dersim kalkışmasının başında olanların İngilizlere mektuplar yazıp “Medet, bizi ateşe sürdünüz, şimdi gelin bizi destekleyin, yardım edin” dediklerini görüyoruz. İngiliz emperyalizmiyle Dersim ağları ve Cumhuriyete silah çekenler arasındaki ilişki, bütün o belgelerde apaçık ortaya çıktı. Dolayısıyla “Dersim’de özür dileyelim” dediğimiz zaman tamamen İngilizlerin ve Amerikalıların mevzisine geçiyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi, bu söylemiyle Türkiye’nin bölünmesine razı olacağımızı ve Türkiye toprakları üzerinde ikinci bir İsrail Devleti’nin kurulmasını selamlayacağımızı ifade etmiş oluyor.
CHP’nin ideolojik dönüşümü genelde Kılıçdaroğlu’yla başlatılıyor; “Yeni CHP” ve “Dersimli Kemal” söylemleriyle bu sürece girildi. Ancak bu süreç 1945’ten başlar. 1945 yılında Amerika’nın Türkiye’yi denetim altına alma süreci başlamıştır. Sayın İnönü Cumhurbaşkanıyken, CHP Hükümeti’nin genç bakanı Nihat Erim, “Türkiye’yi Küçük Amerika yapacağız” dedi. Bazıları 1938’den başlatıyor ama 1945 daha doğru bir tarihtir. Kemalist devrimin tahrip edilmesinin izlerini orada görebiliyoruz. CHP’nin içinden çıkan Demokrat Parti, yeni dönemin partisi olarak aynı sloganı kullandı. NATO’ya girmek ve Amerika’nın hegemonyası konusunda iki parti de tamamen aynı fikirdedir; aralarında hiçbir ayrılık yoktur.
Sonra Ecevit zamanında, Atatürk Devrimi’nin bir kısmının “tepeden inme” olduğu ve halk tarafından kabul edilen veya edilmeyen devrimler diye bir ayrım yapılmaya başlandı. Sosyal demokrasi kavramı Ecevit tarafından getirildi, ancak bunun tehlikeli olduğunu görünce “demokratik sol” kavramına geçildi. CHP’nin Altı Ok’tan vazgeçmesi sürecinde o dönemde adımlar atıldı. Deniz Baykal döneminde ise gazeteciler Altı Ok’u sorduğunda, “Babaannemin resmi gibi orada duruyor” dedi. Yani Altı Ok, tarihi bitmiş bir şeye dönüştürüldü. Amerika açısından bakarsanız, İnönü bir engel olduğu için tasfiye edildi; daha ileri tercihler için Ecevit engel olduğu için o da tasfiye edildi. Baykal da aynı şekilde engel görüldüğü için tasfiye edildi. Aydınlık Gazetesi, Kılıçdaroğlu’nun Amerika tarafından üstünün çizildiğini bir-iki sene evvelden yazmaya başladı. Cumhuriyet Halk Partisi bu tarihsel süreçte adım adım ele geçirilmiştir.
CHP’nin kuruluşunu Sivas Kongresi’nden (1919) 1923’e taşımaları da bunun bir göstergesidir. Çünkü İstiklal Savaşı’nda kurulmadıklarını, savaştan sonra kurulduklarını iddia etmek istiyorlar. Atatürk, 1934-35 kongrelerindeki konuşmalarında “Biz Sivas Kongresi’nde kurulduk, birinci kongremiz odur” der. Fakat bugünkü CHP yönetimi, Atatürk’ün kongre sıralamalarını reddedip 1923’ü birinci kongre olarak kabul ediyor.
Seçim çalışmalarımız kapsamında Türkiye’nin her yerinde yoğun bir faaliyet içerisindeyiz. Vatan Partisi’nin Anadolu’nun taleplerini karşılayan çok iddialı bir programı var. İktidarın “Kanal İstanbul” projesi artık gündemlerinde bile değil. Vatan Partisi olarak biz o dönemde “İstanbul’a kanal değil, Anadolu’ya su” demiştik. Atatürk Barajı’nı tamamlayalım, Harran Ovası’nı ve Bitlis’teki Ayşe Hatun Barajı’nı sulayalım, Anadolu’nun su sorununu çözelim. İstanbul’a kanal yapmak, zaten her tarafı deniz olan şehri bir kere daha bölmektir; İstanbul trafiğine bir çözüm getirmediği gibi çok büyük bir maliyet ve güvenlik riski oluşturur. Ayrıca biz İstanbul’un nüfusunu, Türkiye sanayisini Anadolu’ya taşıyarak, 10 yılda 5 milyona indirmeyi ve böylece hem şehri ferahlatmayı hem de deprem riskine karşı en önemli tedbiri almayı hedefliyoruz.
Kitap önerisi olarak, kadın-erkek ilişkileri üzerine felsefi ve insani tavırların yanı sıra çözüm önerilerini de içeren kendi kadın kitabımı öneriyorum. Kapağında Rasi’nin çok güzel bir portresi var. Müzik olarak ise “gönül” kavramının derinliğini yansıtan, Safiye Ayla’nın sesinden gönül şarkılarını öneriyorum. Çünkü “gönül” kavramı Türkçe’ye has, başka dillerde tam karşılığı olmayan bir kavramdır.

