Çıkış Yolu • 06.04.2017

Çıkış Yolu • 06.04.2017

Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Değerli izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Hemen kendisine dönüyor ve “Hoş geldiniz” diyoruz. Bugün gündemimiz hayli yoğun; içte, dışta ve bölgede… Zaten hep öyle gidiyoruz galiba. Bir kısmı süregelen, bir kısmı ise yeni veçheleriyle karşımıza çıkan hayli mesele var.

Hemen başlayalım diyorum. Kuzey komşumuzda, deniz üzerinden komşumuz olan Rusya’nın St. Petersburg şehrinde önceki gün bir patlama oldu. En son rakamlara göre 14 ölü, 45’in üzerinde yaralı var. Petersburg metrosunda gerçekleşen patlamayla ilgili Rus yetkililerin açıklamalarına göre bir terör saldırısından, muhtemelen Kırgız asıllı bir failden söz ediliyor. Bu tablo pek de şaşırtıcı değil ama siz buradan Rusya’ya nasıl bir mesaj verildiğini düşünüyorsunuz? Dünyanın ön cephesi Suriye, ikinci cephesi Ukrayna. Her iki cephede de Rusya var. Bunlara insanlığın direniş cepheleri diyelim. Mesaj belli; Rusya’nın direncini kırmaya yönelik eylemler olduğu yorumlanabilir. Başka bir mantıklı yorum da görünmüyor.

2016’nın son ayında peş peşe bombalı eylemler yaşanmıştı. 10 Aralık’ta başlayıp yılbaşı gecesine kadar süren 20 günde 4 büyük eylem olmuştu. Sonra İzmir’de bir olay oldu ama orada başarılı olamadılar, iyi ki de olamadılar. Rusya’da böyle bir peş peşe eylem ihtimali, bugünkü siyasal dünya tablosuna baktığımızda görünüyor mu? Tabii Rusya’nın güvenlik önlemlerini de hesaba katmak lazım. Rusya büyük bir devlet ve teröre karşı mücadele tecrübeleri oldukça engin. Dolayısıyla sadece terör eylemlerini tertipleyenlerin değil, Rusya’nın yeteneği de burada çok önemli. Temenni etmiyoruz ama Rusya’nın kuvvetli önlemler alacağı kanısındayız. Uzmanların yorumları da bizim burada konuştuklarımızla paralel yönde; amaç, hükümeti dış politikayı değiştirmeye zorlamak. Ancak Rusya öyle iki bomba patlatarak dış politika değiştirebilecek bir ülke değil; çünkü o dış politika, koskoca bir Rus milletinin ve devletinin geleceğiyle ilgili.

Bu bir savaştır ve savaş iç cephelerde de devam ediyor. Rusya bugün insanlığın direniş cephelerinde önemli bir devlet ve bu tür musibetlerle karşılaşması açıklanabilir. Belki buna bir “nasihat” diyebiliriz; Rusya bölgede isteyerek ya da istemeyerek darlıklara düşerse, buradan başlayan ateşin kendi toprağında çok kötü yansımaları olabileceğini gösteriyor. Ayrıca ilginç olan, Amerika Birleşik Devletleri’nin örgütlediği o yobaz terör örgütlerinin Türkiye’de olduğu gibi Rusya’da da kullanılıyor olması. IŞİD, El Kaide türevleri… Buradaki yobaz terör odakları temizlenmezse ve bölge ülkeleriyle kararlı, ortak bir mücadele mevzisine girilmezse, bu tür kaçakların her zaman olabileceğini görüyoruz. Amerika bölgede var olduğu sürece bunlarla karşılaşabileceğiz.

Peki, bizim ülkemizdeki ihtimallere şimdilik girmeyelim. Geçen haftaki programımızdan bu yana hüzünlü bir ayrılık yaşadık; Hababam Sınıfı’nın temel kahramanlarından Halit Akçatepe ağabeyimiz bizlere veda etti. Bugün Aydınlık’ta Ercan Dolapçı yazmış, ben bilmiyordum; Rıfat Ilgaz kendisini “Güdük Necmi” olarak yazmış. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin, çok büyük yazarlarımızdı. Sonra Rıfat Ilgaz benim çok iyi ağabeyim ve dostum oldu, partimizin de üyesiydi. Evimize defalarca konuk olmuştur. Son derece çelebi, efendi ve çok önemli bir şairdi. Hababam Sınıfı’nı neden sevdik? Hem kitap hem film olarak… Çünkü gülmek istiyoruz, şaka var, muziplik var, yaratıcılık, zeka ve neşe var. Okul sıralarından geçenler kadar, hiç okulla ilgisi olmayanlar da çok sevdi. Bu milletin çok büyük yazarı Rıfat Ilgaz’dır, ona can veren Ertem Eğilmez de büyük bir yönetmen ve aydınımızdır.

Şimdi biraz iç politikaya gelelim. Yönetmenimizden rica ediyorum, Michael Rubin’in bir tweet’ini görelim. 1 Nisan’da attığı mesajda; Rıza Zarrab, Mehmet Hakan Atilla ve Bilal Erdoğan isimleri yer alıyor. Tehdit ediyor; yani çok açık bir şekilde Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı’nı tehdit ediyor. Michael Rubin sıradan bir adam değil, Pentagon’un önemli danışmanlarından. Amerikan devletinin birçok mesajı Rubin üzerinden veriliyor. Uzun süre Vatan Partisi’ni ve şahsımı hedef aldı, şimdi birdenbire oku Tayyip Erdoğan’a yöneltti. 15 Temmuz’dan önce darbeyi Batı’da ilk telaffuz eden ve ısrarla yazan kişiydi. Şimdi doğrudan bir tehdit ve meydan okuma var. Bence burada basit bir tutuklama tehdidi yok; “Sen bizim hedefimizdesin” diyerek Cumhurbaşkanı’nı doğrudan hedef alıyor.

Darbeden bahsetmişken; Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe ihtimaliyle ilgili yaptığı açıklamalar var. İçeridekilerin motivasyonunu yüksek tutmak için bu tür dedikoduları yayıyorlar. Ben açıkça söyleyeyim; milletimiz rahat olsun, biz görevimizin başındayız. Eğer bir çılgınlık yapmaya kalkarlarsa bedelini daha ağır öderler. Bu tutum aklıselim bir yöneticinin alması gereken çok doğru bir tavır. Türkiye’nin önünde şu anda bir darbe tehdidi yok. Ne FETÖ’cülerin darbe yapacak mecali var ne de “Kemalistler darbe yapacak” iddiasının bir doğruluk payı var. Bu tamamen bir Amerikan fitnesidir. Türkiye şu an Fırat Kalkanı gibi süreçlerle savaş veriyor ve ordu, hükümetle birlikte hareket ediyor. Darbe için gerekli hiçbir zemin yok. 71 ve 80 darbeleri, halkta bir darbe talebi yaratılarak yapılmıştı; şu an öyle bir halk desteği ihtimali de sıfır.

Son olarak Kılıçdaroğlu’nun “İktidar kanadında 120-150 arası FETÖ’cü milletvekili var” iddiasına değinelim. Ben 150 civarında FETÖ’cü olduğuna hiç ihtimal vermiyorum. AKP milletvekilleri arasında Abdullah Gül ve Davutoğlu ekibiyle hareket eden 50-60 kadar milletvekili olabilir, bunların içinde “Bylock” kullananlar da olabilir ancak sayı bundan ibarettir. Kılıçdaroğlu’nun bunu gündeme getirmesini doğru bulmuyorum. Bu, gerçeğe uymadığı gibi siyasi pratiğe de hizmet etmeyen bir çıkış. O kadar güçlü olsalar, bunu zaten siyasette göstermeleri gerekirdi. Kılıçdaroğlu, “Elimizde dosya var,” diyor. Erdoğan ise, “Dosyayı açıkla,” şeklinde karşılık veriyor. Böyle esrarengiz açıklamalar yapmak yerine, doğrudan dosyayı açıklamak daha doğru olur.

Kısa bir ara veriyoruz. Tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceki gün Diyarbakır’da bir konuşma yaptı. Konuşmanın enteresan bir bölümü vardı, onu size sormak istiyorum. Önce yönetmenimizden rica edelim, ilgili bölümü dinleyelim.

*(VTR izlenir)*

“Projesi olan, derdi olan herkesle konuşmaya, görüşmeye, birlikte yol yürümeye hazırız. Tek bir şartımız var: Kimsenin elinde silah olmayacak. Kimse bu ülkeyi bölmeye, bu milleti parçalamaya kalkmayacak. İşte bunun için ne diyoruz? Tek millet. Kardeşlerim, dikkat ediniz; Türk demiyoruz, Kürt demiyoruz, Çerkez, Laz, Boşnak, Roman demiyoruz. Hepsini birden içine alan bir ifade kullanıyoruz: Tek millet diyoruz. Yani 80 milyonuyla tek millet.”

Dünyada “Tek Millet” adında bir millet yok. Evet, şu doğru: Biz tek milletiz. Edirne’den Hakkari’ye kadar kaynaşan, tarihsel süreçler içerisinde çeşitli kavimlerden, mezheplerden gelmiş 80 milyonluk bir milletiz. Ama bu milletin bir adı var: Türk milleti. Eğer milletin adı yoksa “tek millet” yoktur, “sıfır millet” vardır. Adı olmayan bir millet olur mu? Alman milleti, Fransız milleti, İtalyan milleti, İsviçre milleti, İran milleti… Yani dünyada adı olmayan bir millet mi olur?

Sayın Erdoğan niye böyle konuşuyor? Şaşırdım. Hele 24 Temmuz 2015’ten sonra PKK’nın üzerine yüründüğünde, hendeklere gömüldüğünde ve arkasından Fırat Kalkanı Harekatı gibi süreçler yaşandığında… Bu uzun süredir terk edilmiş bir söylemdi. Şimdi birdenbire yeniden hortladı. “Türk, Kürt, Laz, Çerkez falan filan” gibi tekerlemeler hayra alamet değil. Bu açıklamalar, “Evet”e verdiğiniz zaman millet olmadığınızı, adınızın silindiğini gösteriyor. Türk milletini silmeye kimin gücü yeter? “Tek millet” diye bir millet yok. Bu söylem, Türkiye’nin bugünkü siyasi koşulları ve ihtiyaçları açısından son derece hatalı, hatta vahim.

Bu konuşma Kürt oylarını almak için yapıldıysa bile hiçbir Kürt böyle bir şeye oy vermez. Çünkü bölgedeki insanlarımız, Türk milleti içinde bir bütünlük istiyor. Atatürk’ün tarifi çok önemlidir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Türkiye halkı diyerek orada yaşayan her kökten insanı kucaklıyor, ama onları Türk milleti potasında harmanlıyor. Doğru çözüm budur. Biz Vatan Partisi olarak bunu çok güzel formüle ettik: “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz.”

Sayın Erdoğan’ın konuşmasında, ima yoluyla da olsa bir “açılım”ın ucunu göstermeye çalışır bir ruh hali var. “Herkesle görüşmeye hazırım” diyor. Terör örgütüyle görüşerek halledilecek bir sorun yoktur ama silahını bırakanlarla konuşulabilir. Ancak bu “tek millet” tanımı, hiçbir şekilde açılım politikasıyla bağdaşmıyor. Zaten açılım, hendeklere gömüldü. PKK’yı yasallaştırmak, hükümetçikler kurmasına izin vermek gibi süreçler geride kaldı. Şimdi bu söylemleri tekrar gündeme getirmek, oy kaygısıyla yapılmış, tutarsız bir çabadır.

Muş mitingiyle ilgili olarak; Türkiye’nin birleşmesi Doğu’dan, Güneydoğu’dan olur. Vatan Partisi olarak iktidar hedefimizi bu birlik vurgusuyla, Muş’tan dünyaya duyuracağız. 16 Nisan’da Türk milleti; bu atanmışlar anayasasına, güçsüz meclis ve güçsüz hükümet getirmek isteyen değişikliğe toptan “hayır” diyecektir.

Fırat Kalkanı meselesine gelince; siyaseten doğruydu, askeri olarak gerekliydi. İyi ki yapıldı, yoksa Türkiye çok büyük bedeller öderdi. Amerika-İsrail koridorunu yardı ve o koridoru bozdu. Şimdi bir mola dönemine girildi. Ümit edelim ki bu dönemde doğru siyasete dönülür; Suriye ile iş birliği başlar ve Fırat Kalkanı harekatı hedefine ulaşır. Türkiye’nin vatan bütünlüğü ihtiyacı her şeyin üzerindedir ve hiçbir güç bu süreci yolundan saptıramayacaktır. İkisi birbirinden farklı şeyler ancak burada bir “hata birikimi” olduğunu söyleyemeyiz. Evet, “Rusya ile karşı karşıya kaldık” diyemeyiz. Fırat Kalkanı Harekatı’nda Türkiye ile Rusya silah arkadaşıydı. İran da Türkiye’nin bu harekatını başlangıçta desteklemişti. Gelinen noktada ise halledilmesi gereken bazı sorunlar var. Rusya ve İran’dan ziyade Suriye ile Türkiye’nin oturup anlaşması lazım. Şu anda İdlib’de önemli olaylar cereyan ediyor ve o bakımdan bahsettiğim anlaşma artık bir zorunluluk haline geldi.

Aslında o anlaşma sağlandı da. Mart başında Ankara ve İstanbul’da Türkiye ile Rusya arasında yapılan görüşmelerde -ki biz de bu sürecin içindeydik, dışarıdan duyduklarımı söylemiyorum- Suriye ile masaya oturma konusunda bir görüş birliğine varılmıştı. Şimdi demek ki o olacak. Bu mola, siyasi önlemlerin alınması için bir fırsattır ve bu gerçekleşecektir; çünkü Türkiye’nin geleceği şu veya bu gücün eline bırakılamaz. Türkiye’nin geleceği AKP’nin eline de bırakılamaz. Göreceksiniz, Türkiye Suriye ile anlaşacak ve terörle mücadelesini başarıyla sürdürecektir. Nitekim Sayın Binali Yıldırım’ın ve bazı hükümet sözcülerinin açıklamalarında da bunu görüyoruz. “Bu iş bitmedi” diyorlar. Fırat Kalkanı bitti ama başka adlarla devam edecek. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan da harekatın bitişinden 4-5 gün önce “hedef bitmedi” demişti, değil mi? Orada bir karar değişikliği oldu veya Erdoğan’a rağmen bazı kararlar alındı.

Askeri açıdan bakarsak, Münbiç’e hem Rusya’ya, hem Amerika’ya, hem Suriye’ye, hatta İran’a meydan okuyarak gitmemiz akıllıca olmazdı. Burada bir molaya ve yeni bir atak için hazırlığa ihtiyaç vardı. AKP, kendisi açısından zor ama Türkiye açısından doğru, gerekli ve mümkün bir hamle yaptı; Rusya ile barıştı ve Amerika’ya rağmen koridora girdi. Bu işin zor kısmıydı ancak sonrasını yönetemedi. Yönetseydi, İran ve Rusya ile karşı karşıya kalacaktı ki bu istenen bir şey değildi. Durması yerindeydi, kısmen yönetti diyelim; çünkü El-Bab’ın alınması büyük bir başarıydı.

Ancak AKP doğruyu bile yönetemiyor. Suriye’ye elini uzatmakla kaybedeceği hiçbir şey yok, aksine kazanacağı çok şey var ama o eli uzatamadı. Bu durum “Amerika korkusu” ile de açıklanamaz; zira Amerika bölgede çok etkisiz bir konuma geldi. Hatta Amerika artık “Beşar Esad’ı devirerek burada sorunlar çözülmez” diyor. Benim kanaatim; Suriye sahasında hiçbir kuvvet tek başına belirleyici değildir.

Ekonomik krize gelirsek, AKP iktidarı Katar ve Suudi Arabistan gibi Körfez ülkelerinden gelecek para akışına bel bağlamış durumda. Onlar da Suriye’ye iyi bakmıyorlar. Bu nedenle sıcak para ihtiyacı ile Türkiye’nin vatan bütünlüğü ihtiyacı, AKP açısından çelişkili bir noktaya geldi. Körfez ülkelerinden beklenen döviz girdileri, Suriye konusunda ellerini kollarını bağlıyor. Bu da AKP iktidarının Türkiye’nin sorunlarını artık çözemez bir noktaya geldiğini gösteriyor.

Bazen hasımlara rağmen hamle yapmak durumunda kalırsınız, bazen de dostlara rağmen… Suriye ile barışma meselesinde Türkiye’nin dostlarını da aşması gerektiğini düşünüyorum.

Biz bu sürecin ilerleyeceğini çok iyi biliyoruz. Neden? Fal bakarak değil; Türkiye’nin dinamiklerini, vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisine geçme ihtiyacını biliyoruz. O bakımdan geleceğe güvenle bakıyoruz. Bütün bu süreçlerde biz varız, müdahiliz ve süreçler hep bizim müdahale ettiğimiz yönde, sorunları çözerek ilerledi. Tıkanıklıkların yaşandığı yerlerde Vatan Partisi olarak riski üstlendik ve inisiyatif aldık. Biz sadece seyreden, hakim gibi tartan veya hüküm veren değil; “Türkiye için ne yapmalıyım?” diyen bir konumdayız.

Şu anda da Vatan Partisi, Türkiye ile Suriye’nin tekrar el ele vermesi için uğraşıyor. Türkiye-Rusya ilişkilerinde, Çin ile yürütülen süreçlerde veya İran ile yapılan görüşmelerde Türkiye’nin çıkarlarını savunuyor ve yetkililere Suriye’ye karşı sıcak davranmaları için telkinlerde bulunuyoruz. Garp cephesinde, Avrupa cephesinde, Güney cephesinde ve Amerika cephesinde yeni bir dış politika inisiyatifine ihtiyaç var. Vatan Partisi, Avrupa ile de inisiyatif geliştirmeye başladı; çünkü Avrupa’sız Avrasya olmaz ve Avrupa ile iyi ilişkiler kurmadan sorunları çözmek mümkün değildir. Almanya, ihracatta birinci ticaret ortağımız olduğu için oraya özel bir önem veriyoruz.

Bir diğer konu ise Rusya ile Çin arasındaki ilişkilerdir. Amerika’nın, Rusya ile Çin’in arasını açmaya yönelik hamleler yapacağını görüyoruz. Donald Trump’ın 3 Nisan’da Financial Times’a verdiği röportajda Çin’i Kuzey Kore konusunda tehdit etmesi buna bir örnektir. Amerika, Brzezinski’nin “Rusya’yı yanımıza çekelim, Çin’i tecrit edelim” şeklindeki eski stratejisini uygulamaya çalışıyor. Ancak Çin ve Rusya arasındaki bu çelişkileri değerlendirmek o kadar kolay değil.

Şubat ayında Çin’e gittiğimizde yetkililerle bu konuları konuştuk. Çinliler, Kore meselesinin dünyada barışı tehdit eden en önemli odak olduğunu düşünüyorlar. Amerika Kore’nin üzerine çok gittiğinde, “Kore nükleer silahların düğmesine basar mı?” diye sorduğumuzda, Çinliler “Basar” dediler. Çünkü Kore son derece kararlı. Çin ise bugün barış içinde ekonomisini büyütüyor, dünyaya yeni bir model sunuyor.

Helmut Schmidt’in son yazdıkları da bunu teyit eder nitelikte; Çin artık sadece bir ekonomik ortak değil, kamucu ve plancı ekonomisiyle tüm dünya için bir modeldir. Vatan Partisi olarak 1996’dan beri Avrasya’dan yükselen bu yeni uygarlığı ve Atatürk’ün altı okuyla örtüşen bu karma ekonomi modelini savunuyoruz. Amerika ise savaştan korkan Çin’i, Kore üzerinden tehdit ederek kontrol altına almaya çalışıyor. Ancak Korelileri en iyi Çinliler ve biraz da biz tanıyoruz. Türkiye ile Kuzey Kore arasındaki diplomatik ilişkinin kurulmasını bizzat sağlamış ve o süreci Cumhurbaşkanı Necdet Sezer ile beraber yürütmüştüm. O dönemde ne kadar hızlı sonuç aldığımızı hatırlıyorum. Sayın Necdet Sezer’i Çankaya’da ziyaret ettim, görüştük. Bir iki ay içerisinde Kore ile Türkiye arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. Ben de Korelileri çok iyi tanıyorum.

– Sizin diplomasiye ilginiz o zamandan mı başladı?
– Korelileri çok iyi tanıyorum. O bir rastlantı oldu. Kore Cumhurbaşkanı ile görüşmem bana bu konuyu gündeme getirdi. “Niye bizim Türkiye ile diplomatik ilişkimiz yok?” dedi. “Siz Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’na benim saygılarımla iletin, bu ilişkileri kuralım, ülkelerimize hizmette bulunalım.” dedi. Şu anda Ankara’da Kore’nin diplomatik misyonu yok. Bulgaristan’daki Sofya Büyükelçiliği aynı zamanda Ankara misyonunu da yürütüyor. Büyükelçilik binası açmadılar çünkü Koreliler ekonomik sıkıntılar yaşıyorlar.

Şimdi gelelim Çin’e. Çinliler Kore’yi çok iyi tanıyor, ben de tanıyorum ama Çinliler bizden çok daha iyi tanıyor. Çinli devlet büyükleriyle yaptığım görüşmelerde defalarca sordum; onlar Kore’nin bu kararlılığını son derece ciddi buluyorlar, blöf olarak görmüyorlar. “Basarlar mı düğmeye?” diye açıkça sordum. “Evet, basarlar.” dediler. Bu yüzden çok endişeliyiz. Kore krizi, dünya barışını tehdit eden en büyük tetikleyicidir; Ukrayna, Suriye veya Güney Çin Denizi değil, Kore çok ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Çin’de yaptığımız bütün görüşmelerde; Dış İlişkiler Bakanı, Halk Meclisi Başkanı, Başkan Vekili ve Çin Komünist Partisi liderleriyle, ayrıca strateji kuruluşlarıyla toplantılar yaptık. İlker Başbuğ ile de gittik. Oralarda her yerde bunu sorduk ve onlar görüş birliği içerisinde Kore’nin blöf yapmadığını, ciddi olduğunu söylüyorlar.

Şimdi size veriler üzerinden birkaç olguyu sormak istiyorum. Kerkük’teki gelişmeleri biliyorsunuz. Önce Irak bayrağının yanı sıra Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bayrağı ve flaması bütün resmi dairelere asıldı. Ardından Kerkük İl Meclisi, Arap ve Türkmen kökenli üyelerin boykotuna rağmen Kürt bölgesine katılmak için referandum kararı aldı. Bu önemli. Suriye’deki kriz çözülmedi, Irak’taki kriz devam ediyor. Üzerine çok riskli bir şey eklendi. Bu durum Sünni Arapları da, Şii Arapları da, İran’ı da, Irak’ı da ve tüm Arap dünyasını rahatsız edecek bir gelişmedir.

Barzani ile Talabani eskiden kavgalıydı ama şimdi ortak hareket ediyorlar. Daha önce Barzani bağımsızlık referandumu yapacağını açıkladığında, Talabani bölgesi “Biz katılmayız, itiraz ederiz” demişti. Şimdi bir mutabakat var. Ben Kürt liderlerinin hepsini şahsen tanıyorum; bunlar bir kuvvete sırtlarını dayamadan böyle bir adım atmazlar. Demek ki bir yerden garanti aldılar. Bir ihtimal blöf yapmıyorlar, kriz tehdidiyle başka bir sonuç almak istiyorlar. İkinci ihtimal; herkesin iktidarsız olduğu ve ortada belirsizliğin hakim olduğu bir fırsat anında “Bu Kerkük hesabını bitirelim” diyorlar.

Amerika’nın hesabı ne? Rusya ile bir paylaşım mı yaptılar? Rusya’nın sesi çıkmıyor, İran’a ise ses çıktı. Bunlar taktik sükutlardır ama stratejik boyutu olmayan sessizliklerdir. Amerika’nın birinci Körfez Savaşı’ndan beri hedefi çok açık: Kürdistan adı altında ikinci İsrail’i kurmak. Kuzey Irak’ta sözde bir yönetim kurdular, arkasından Suriye’yi istikrarsızlaştırdılar. Tek hedef vardı: Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridorunu açmak ve Barzanistan’ı Doğu Akdeniz’de buluşturmak. Türkiye girdi ve bunu kesti.

O koridoru kestikten sonra Barzanistan’ın Kerkük’ü alıp yaşama şansı yok. Kürdistan’ın kurulması için üç şey lazım: Bir, petrol (Kerkük’e bu yüzden önem veriyorlar). İki, Doğu Akdeniz’de liman (O yok, Türkiye bozdu). Üç, Diyarbakırsız Kürdistan olmaz. Çünkü Kürtlerin büyük nüfusu Türkiye’dedir. Atatürk devriminden geçmiş, çağdaşlaşmış modern Kürtler, bölgedeki diğer Kürtleri ancak birleştirebilir. Yani Türkiye’nin Kürt’ü olmadan Kürdistan kurulmaz. Bence burada Kürt aklı değil, Amerika’nın aklı var.

Amerika, Türkiye’yi her taraftan kuşatıyor ve bastırıyor. Yunanistan’ı adalarda gösteriler için cesaretlendiriyor, içeride terör hareketleri düzenliyor. Osmanlı Ocakları’nın Diyarbakır mitingine Tayyip Erdoğan almadı, böylece onların marifetleri ortaya serildi ama Erdoğan’ın da onlardan hoşlanmadığı anlaşıldı. Bütün bunları topladığımızda; Ege’den sıkıştırıyor, Kerkük’ten sıkıştırıyor, Münbiç’te Türkiye’yi durduruyor, İran’la Türkiye’yi kışkırtıyor. Ben bu Kerkük olayının da Türkiye’yi sıkıştıran girişimlerden biri olduğu kanısındayım.

Bu hamlenin hedefi sadece Türkiye değil; İran da Irak da rahatsız. Ama benim gördüğüm birinci hedef Türkiye. Ancak bu hamle bölge ülkelerini birleştiren bir girişimdir. Her adımın bir karşı cevabı vardır. Türkiye, Suriye ve Irak ile anlaştığı, İran’ı da sürece dahil ettiği zaman; Amerika, o üç ülkenin arasında kuşatılmış olarak kalır. İşte Amerika’yı kuşatan formül budur.

Referandumla ilgili “Evet çıkarsa Türkiye bölünür mü?” sorusuna gelirsek; gitmez. Türkiye ancak silahla ve kanla bölünür. Kimse hukukla, anayasayla Türkiye’yi bölemez. Türk Silahlı Kuvvetleri yenilirse Türkiye bölünür; yenilmeyeceği için bölünme ihtimali yoktur. Yeni anayasa değişikliğinin de Türkiye’yi bölecek bir gücü yok. Ankara’dan Sunu Hanım “Sandıklara sahip çıkamayacağız diye korkuyorum” demiş. Hayır, hile yaptırmayacağız. Vatan Partisi ve Türk milleti sandıklara sahip çıkacak.

Adana’dan Türkan Hanım, Erdoğan’ın “Yalnız bırakıldım” itirafını sormuş. Üzerine gidilmez olunmuyor; 40 binin üzerinde insan tutuklandı. 10 bin polis, 7 bin subay, 4 bin hakim… Bunlar müthiş rakamlar. Atatürk döneminde birkaç yüz kişi tutuklandığında yer yerinden oynatılıyordu. Üzerine gidiliyor fakat merkezî bir siyaset ve doğru bir stratejiyle yönetme konusunda yanlışlar ve zaaflar var.

Son olarak, 2 Nisan 1948’de katledilen büyük yazarımız Sabahattin Ali’yi saygıyla anıyorum. O, Türk aydınının ve Türk edebiyatının büyük bir şehididir. Genç kuşaklar; Sabahattin Ali’yi, Nazım Hikmet’i, Reşat Nuri Güntekin’i, Namık Kemal’i, Orhan Kemal’i ve Yaşar Kemal’i tanımalı, okumalıdır. Sabahattin Ali, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde ve Kore’de çok iyi tanınan büyük bir romancımızdır. Onu saygıyla anıyoruz. Altmış sekiz yıl önce onu kaybettik, şehit verdik. Büyük bir yazarın başının taşla ezilmesi, Türkiye’nin kendi aydınlığına karşı, daha doğrusu Türkiye’deki yobazlığın ve gerici güçlerin ne kadar gaddar olduğunu gösteriyor. Sabahattin Ali’nin başyapıtlarından ikisini; bütün genç kuşakların, hatta bütün kuşakların okumasını öneriyorum. Bunlardan biri Kuyucaklı Yusuf’tur. Sürükleyici, gerçekçi ve Türk edebiyatının altın eserlerinden biridir. Yapı Kredi Yayınları, Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini yayımlıyor. Bir diğeri de Kürk Mantolu Madonna’dır. Tabii Sabahattin Ali’nin çok sayıda eseri var. Gelin, bir Sabahattin Ali okuma kampanyası başlatalım ve bu büyük yazarımızı tanıyalım. Ölüm yıl dönümü nedeniyle bu haftanın kitabı olarak Kuyucaklı Yusuf ile Kürk Mantolu Madonna’yı seçtik. Yayına başlamadan önce fırsat buldum, Kürk Mantolu Madonna’ya tekrar baktım. “Ben bunu tekrar okumalıyım” dedim. Tabii bu tür eserler döne döne okunur; gerçekten büyük eserlerdir.

Müzik olarak da yine Sabahattin Ali’den gidelim dedik. Sabahattin Ali’nin bestelenmiş o kadar çok şiiri var ki… Sinop zindanında yatmış, çeşitli hapishanelerde kalmış ve şiirleri çok güzel bestelenmiştir. “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” hep onundur. Bugün Edip Akbayram’ın yorumuyla “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ı dinleyeceğiz. Sözleri de çok güzeldir. Sinop Cezaevi’nde anlatılmış bir hikâyeyi şiir haline getirmiştir.

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.” Bu, siyaset biliminin ve devlet teorisinin temel tespitlerinden biridir. Eşkıya devleti yönetemez, devlet kuramaz. Eşkıyanın devlet kurma girişimleri her zaman başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü vurmak, kırmak olur ama yönetmek; insanların karnını doyurmak, iletişimi ve özgürlüğü sağlamak, can güvenliğini korumak için devlet ve hukuk gerekir. Şimdi bu eseri dinleyelim; Edip Akbayram’a da buradan selam yolluyoruz.

(Şarkı sözlerinin düzeltilmiş hali:)
“Bir yanımı sardı müfrezeler, kolu / Kestiler yolu / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz / Beş yüz atlı yinen, kestiler yolu / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz. / Yıl 1341, mevsime uydum / Sebep oldu şeytan, bir cana kıydım / Katil defterine adımı yazdım / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz. / Sen ağlama anam, dertlerim çoktur / Çektiğim çilenin hesabı yoktur / Yiğitlik yolunda üstüme yoktur / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.”

Burada küçük bir düzeltme yapalım: Şiirde “Mevsime uydum” deniliyor ama doğrusu “Nefsime uydum” olmalı. Yani içimdeki dürtülere, bencilliğe uydum ve o suçu işledim diyor.

Edebiyatçılara baktığımızda Nazım Hikmet (Bursa Hapishanesi), Sabahattin Ali (Sinop Hapishanesi) ve Kemal Tahir (Çorum) gibi isimlerin hepsi hapishanelerden geçmiştir. Bizim sol aydınımız halkından kopuk değildir; en baskı döneminde bile halkıyla alışveriş yapabilir. Bütün dizeler ne kadar sade, ne kadar güçlü bir anlatım var. O halk diliyle yazıyorlar. Sabahattin Ali’nin Konya sürgününde yazdıkları da çok değerlidir. Orhan Kemal de öyle, tam halk diliyle yazar. Yaşar Kemal’in hapishane süreci fazla yoktur ama o da Toros Dağları’ndaki yörük destanlarını, halk hikâyelerini dinleyerek yetişmiştir. Yaşar Kemal, Türk edebiyatının en parlak yıldızlarından biridir. Bazıları ona “Kürt yazarı” diyor ancak o, kullandığı dil ve edebiyatla Türk edebiyatının büyük bir değeridir. Kendi de Türk edebiyatının büyük yazarlarından olduğunu her zaman ifade etmiştir.

Peki bugünkü gençliğimiz? Doksan sonrası, seksen sonrası kuşaklar; Sabahattin Ali’yi, Orhan Kemal’i çok bildiklerini zannetmiyorum. Bir ara Orhan Kemal’in kitaplarının baskısı yoktu ama şimdi tekrar aranmaya başlandı. 1980 sonrasında halkçı-gerçekçi edebiyatta bir kopuş oldu ancak şimdi yeniden canlanıyor. Gençlerimiz kendi havuzumuzdan beslenmeli; Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Âşık Ömer, Dede Korkut okumadan Türkçe yazıp çizmek olmaz. Türkçenin tüm anlatım gücü bu edebiyatta gizlidir.

Dünyanın en zengin sözlü edebiyatına sahip milletlerinden biriyiz. Ancak 80 sonrası “kıran girince” bir çölleşme oldu. Tamamen küresel, Türkçesi bozuk, insana bir şey katmayan bir edebiyat dili türedi. Ben Orhan Pamuk’un herhangi bir romanını bitiren birine pek rastlamadım.

Ankara’daki Gençlik Meclisi’ne gelecek olursak… Yeni dönemin, Cumhuriyetçiliğin tekrar yükselişe geçtiği, öldü zannedilen Kemalizmin dirildiği bir dönemde gençlik örgütlenmesi çok kıymetli. Ben 68 gençlik hareketinin (FKF ve Dev-Genç) genel başkanıydım. O günkü eylemler, 6. Filo’nun denize dökülmesi, üniversite işgalleri… Hepsi Türkiye çapında büyük demokratik hareketlerdi. Fakat bugünkü gençlik hareketinin bilinci, düzeyi ve kişiliği; her bakımdan 68 ile kıyaslanmayacak kadar kat kat üstündür. Bizim kuşağımız, gençliğin kendisini bu kadar aşmış olmasından büyük sevinç duymalıdır. Bugünün gençliği, 50 yıllık birikim ve Vatan Partisi’nin sunduğu deneyimlerle yetişiyor. Sayısal kitlesellik ve bilinç düzeyi açısından çok ilerideler. Meclise 450 TGB’liyi koysanız, bugünkü milletvekillerinden on kat daha birikimli, bilgili ve ahlaklı bir heyet ortaya çıkar. Türkiye’nin geleceği son derece sağlam ellerdedir. Ama çok daha sıkı, birbirine bağlı ve daha disiplinli bir örgütünüz olur. O disiplinli, sıkı örgüt tabii çok ama çok önemli. TGB’de ikisi de var. Yani hem çok geniş, bütün Türkiye’ye yayılmış; TGB Van’da da var, Siirt’te de var, Diyarbakır’da da var. Çok kuvvetli olarak var; Bingöl’de de var, her yerde var. Trakya’sında, İç Anadolu’sunda, kuzeyinde, güneyinde de var. Ama bu genişliğiyle beraber aynı zamanda örgütlü bir güç; yani disiplinli bir şekilde istediği zaman geniş kuvvetleri harekete geçirebiliyor, sahneye çıkarabiliyor.

Doğru strateji ve akıl çok önemli. TGB’nin en üstün tarafı, disiplin ve örgüt yanında akıllı olmasıdır. Akıllı olmasa bu başarıları kazanamaz. Yani TGB’yi kimse tongaya düşüremez, kimse tuzağa çekemez; kimse kışkırtmayla, tertiple TGB’nin hakkından gelemez.

TGB’nin bir partisi var. Evet, Türkiye genelinde… Dev-Genç’in partisi yoktu. İlk başlarda var gibiydi, olan bir parti vardı. Ve bir de öyle bir şey oldu ki o zaman, o maceracı eğilimi 1970’te soktular gençliğin içine. Acele devrimcilik, maceracılık vesaire… O çok güzel yükselen hareket, TGB partisiz kalınca kendisini parti yerine koydu ve her şeyi kendisi yapmaya başladı. Dev-Genç; toprak mücadelesinde var, tütün mücadelesinde var. Şunu söyleyeyim, bizim dönemimizde; toprak mücadelesinde var, işçi mücadelesinde var, köylü mücadelesinde var, gençlik hareketinde var, hatta öğretmen hareketinde, damar hareketinde var. Fakat ondan sonra içine maceracılık sokuldu ve halktan kopartıldı. O gençlik hareketi dağıldı ve işte banka soyma…

Kültürel düzey hangisinde yüksek? Hiç kıyaslanmaz. Bugünkü gençlik hareketi 68 gençliğinden kültürel olarak çok çok yüksek. Siz belki gençliğin bütününü düşünüyorsunuz ama bakın teslim alamadılar Türk gençliğini. Küreselleşme döneminde bireycilik, çıkarcılık, arkadaşının omzuna basarak yükselme, yanındakine çelme atma, rekabet, bencillik… Bunu Türk gençliğinde başaramadılar. Çok önemli; küreselleşme, Türk gençliğini teslim alamadı. Bunu Aykut Diş (Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanı) konuşmasında, Çağdaş Cengiz (TGB Genel Başkanı) de çok güzel anlattı.

Neden? Çünkü Türk milletinin büyük bir direnç kabiliyeti ve öncü birikimi var. Namık Kemaller’den gelen, İttihat Terakki’den geçen, Mustafa Kemaller’den bugüne bizlere, Vatan Partisi’ne uzanan büyük bir devrimci birikim var. O devrimci birikim Türkiye’yi ayakta tutuyor. Siz içerideydiniz. Ben o zaman TGB’den çok, Abbas Güçlü arkadaşımın “Genç Bakış” diye bir programı vardı, üniversitelerde yapıyordu, iyi bir formattı. Orada liberal yazarlar, küreselleşmeciler gittiği zaman salonun yüzde doksanı sorularıyla, tavrıyla onları bunaltıyordu. Ben orada fark ettim üniversitelerdeki durumu. Ve pek de örgütlü bir şey değildi bu; kendiliğinden haliyle bile küreselleşmenin karşısındaydı. Ama o birikim sayesinde.

Türkiye Gençlik Birliği’ni biz 2004 yılında kurduk. O, üniversitelerde hızla büyüdü, gelişti. 2004’te kurulurken tüzüğüne; Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde ezbere bildiğimiz “Türkiye’nin istiklal ve cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmek” görevi yazıldı. Tüzüğünün amaç maddesini tarihin içindeki o özlü ifadeden aldı. 2004’te zaten kitleseldi; Bursa’da, 19 Mayıs 2004’te çok sayıda üniversiteden örgütlerle kuruldu. Abbas Güçlü’nün programlarında izlediğim o örgütlü insanların çıkıp tavır koyması, direnci işte bu birikimden geliyordu.

Türküleri yenemediler. Türkü direndi. Türkiye, türkülerle aynı zamanda; türkün kendi şarkısını, müziğini yenemediler. Bakın her yerde türkü bar açıldı. Kültürel olarak da teslim alamadılar gençliği. Büyük bir edebiyat birikimi var; o sağlam tutuyor. Tarih birikimi var, Atatürk var, Namık Kemal var, fedailer var, öncüleri var, Jön Türkler var. “Jöntürk” bir marka oldu. Dünyanın neresinde bir gençlik hareketi olsa, “Hindistan’ın Jöntürkleri, Cezayir’in Jöntürkleri ayağa kalktı” diyorlar. Siyasi olarak en önemli Türk markası Jöntürk’tür.

Ülker bisküvileri nasıl büyük bir markaysa, Jöntürk de öyledir. Ülker’e destek mi çıktınız? Tabii, destek çıkacağız. Önemli bir milli sanayicimiz; ona karşı yürütülen kampanyayı vatanseverlikle ve Türkiye’nin geleceğiyle hiçbir şekilde bağdaştıramıyoruz. Nasıl Eczacıbaşı’na sahip çıkıyorsak, Ülker’e de sahip çıkıyoruz.

Bugünkü gençlik hareketinin ciddi bir zaafı yok. Mesela bir iki yıl evvel Gezi çok önemli bir hareketti. TGB, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen, vapur resmiyle işe başlamak isteyenleri etkisiz hale getirdi. O hareket, Türk bayraklarıyla bitti. Bu, TGB ve Vatan Partisi’nin başarısıdır. Ama Gezi dönemi 2014’te sona erdi, başka bir döneme girdik. Gezi’de gençlik polise direniyordu; şimdi ise gençlik polisi kucaklıyor. Dönem değişti ve Türkiye Gençlik Birliği bunu çok iyi kavradı. Ne dedi en son? “Hepimiz Türk polisiyiz.” Birden o yeni dönemin, vatan savunması döneminin gerçeklerini hazmetmesi, stratejisini bunun üzerine kurması çok büyük başarı.

Gençliğin partili olması, Vatan Partisi’nin tecrübesiyle gençliğin dinamizminin birleştirilmesi çok önemli. Emekçi sınıflarla bağları kuvvetli. Bütün Türk milletine “Hepimiz Türk polisiyiz, hepimiz Mehmetçik’iz” diyorlar. Bir Mehmetçik orada vurulsa sanki onlar vurulmuş gibi oluyor. Bu duygular, onların basit bir gençlik hareketi değil, milletin gençliği olduğunu gösteriyor. TGB bütün milletin sevgilisi oldu. Bugün üniversitelerde huzur var, vatansızlık yok, kozmopolitlik yok. Üniversitelerde Mehmetçik düşmanlığı, polis düşmanlığı yok. Bu, TGB’nin büyük başarısı.

AKP’nin örgütlü bir gençliği yok, üniversitelerde yoklar. Onların geleceği yok. Üniversitelerde yobazlık, örgütlü bir ülkücülük de yok. Ülkücüler de büyük bir hızla TGB’ye katılıyor. 2000’lerden itibaren iktidar olduklarında, salonlardan gençler tuhaf bir şekilde çekildi. Çünkü o iktidar gençliğe hiçbir şey vermedi ve ümit vermiyor. İşsizlikten başka AKP hükümetinin gençliğe verdiği bir şey yok.

1969 ortalarından başlayarak gençliğin içine dışarıdan müdahale oldu. Alberto Bayan’ın, Carlos Marigella’nın, birtakım Latin Amerika’daki anarşistlerin kitapları peş peşe yayınlanmaya başladı. Ant Yayınları bu kitapları hep bastı. Kapağında kurşun deliği olan kitaplar… Bir de İşçi Partisi etkisiz hale getirildi. O genç kitleye maceracılık pompalanıyordu; “Dağlara çıkalım, silaha sarılalım” vesaire. Biz onun önünde durmaya çalıştık. Bizim partinin çıkışı aslında odur. Maceracı çıkışlar niye Milli Demokratik Devrimcilerden çıktı? Çünkü o zaman gençliğin hepsi Milli Demokratik Devrimci olmuştu, öbür taraf kalmamıştı.

Bu bir dış müdahaleydi. “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir” diyen Mustafa Kemal’in yolundan, bilimin ışığında doğru strateji yerine; “Eylem olsun da ne olursa olsun” anlayışını sokuşturdular. Başarıyı hedeflemek yerine kendilerini feda etmeyi amaç haline getirdiler. Atatürk devriminden koparan müdahaleler oldu. Atatürk’e bilinçli ve esaslı bir bağlılık olsa, Marigella gibi isimler etkili olamazdı.

Türkiye İşçi Partisi içinde bütün sol 1965’te birleşmişti. O zaman Kemalist ile bilimsel sosyalist arasında bir fark yoktu; herkes hem bilimsel sosyalist hem Kemalistti. Sonra “Milli Demokratik Devrim mi, Sosyalist Devrim mi?” diye bir tartışma çıktı; bana göre anlamsızdı. Sosyalist devrim dediğiniz zaman Türkiye’nin önüne yapamayacağı bir hedefi koyuyorsunuz. Sosyalist devrim çizgisi, bütün o maceracılığın da aslında kökünde vardır. O sosyalist devrimden bir gecede Milli Demokratik Devrim’e geçenler, o maceracı eğilime girdiler. Bağımsızlık ve demokrasi aşamasını geçmeden sosyalist devrim hedefi koyarsanız, gerçeklerden koparsınız.

Mihri Belli, gençlikte boy veren maceracı eğilimlerle, gerillacı, silahlı yöntemlerle bu işi halletme fikirleriyle alay ediyordu. Birçok defa alay ettiğine tanık oldum. Fakat şöyle bir yanlışa düştü: “Gençlik ortaya dökülür, ortalık karışır; arkadan 27 Mayıs gibi bir askeri müdahale olur ve biz de onun sol kanadına yapışırız.” Şeklinde, 27 Mayıs’ı model alan hatalı bir çizgi vardı. O yüzden o gençliğin o yanlışlarına “şey yaptık” diyebiliriz. Peki, bunu şimdilik burada tutalım ama kaldığımız yerden devam edelim. TGB’de (Türkiye Gençlik Birliği) böyle bir yere çekilmeye yönelik bir direnç var mı? Hangi yöne çekilmeye? Mesela, “Ne güzel işte, Tayyip Erdoğan’ı yıkacağız, gelin hep birlikte olalım” diyerek TGB’yi hiç kimse Türk milletinin bağımsızlık ve demokrasi hedefinden koparıp maceracı işlere veya emperyalistlerin planlarına alet edemez. TGB bu sınavdan geçti; mesela Gezi olayında. Gezi’nin başında iki çizgi vardı. Bir yanda Mustafa Kemal’e hakaret eden, PKK’ya ise hoş bakan neoliberaller vardı. Ama TGB ne yaptı? Vatan Partisi’nin önderliği sayesinde o sürece girdi ve onları tamamen etkisiz hale getirdi. En sonunda o hareket; Haziran Hareketi, Türk bayraklarıyla ve “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganıyla yüz binlerce, hatta hükümet raporuna göre 15 milyon insanın katıldığı eylemlere dönüştü. O 15 milyon insan Türk bayrağı altında toplanabildi. TGB bunu başardı, Vatan Partisi bunu başardı.

Yani bugün bu tecrübelerden sonra bir savrulma ihtimali görmüyor musunuz? Tabii ki bunlar çok önemli tecrübeler. Ama “Bize hiçbir şey olmaz” derseniz bir şey olur. Bütün bu tecrübeleri biriktiren, değerlendiren; yaşça genç ama beyin ve kafa olarak olgun bir gençlikten bahsediyoruz. Mesela, o 2 Nisan TGB toplantısındaki konuşmacıların yüzünü bir perdeyle kapatsanız ve seslerini biraz olgunlaştırsanız, söyledikleri şeyler 40-50 yaşındaki insanların birikimiyle ulaşabileceği seviyededir. Olgun konuşmalar bunlar; bugün Türkiye’yi yönetenlerden, bugün Büyük Millet Meclisi’ni işgal eden bütün partilerden çok daha olgun, düşünceli, kucaklayıcı, kavrayıcı ve alçak gönüllüler. Aynı zamanda çok kararlılar ve cesurlar.

Çağdaş Cengiz’in (TGB Genel Başkanı) şöyle dediğini hatırlıyorum: “%51 yetmez, %100 birleşeceğiz.” Evet, 16 Nisan sonrası mesajları hep böyleydi. “17 Nisan günü ‘Evet’ diyenler de bizim milletimizdir, onları da kucaklıyoruz. ‘Hayır’ çıkacak ama çıktıktan sonra biz %100 Türk milleti olarak beraberiz ve önümüzdeki süreci beraber belirleyeceğiz” dediler. 17 Nisan’a çok güzel bir zemin hazırladılar. Bunu ancak çok olgun siyasetçiler başarabilir.

Deniz Gezmişlerin, Mahir Çayanların hareketini konuşacaktık bugün. Vaktimiz kalmadı ama 6 Mayıs’ta, yani Deniz Gezmiş’i kaybettiğimiz, idam edildiği gün bunu yapmakta fayda var; o gün bunları çok güzel konuşalım. Şimdi izleyicilerden gelen sorulardan hiç olmazsa bir kısmını size hızlıca nakledeyim.

Diyarbakır’daki Erdoğan’ın konuşmasındaki “Türksüz millet” söylemi ne anlama geliyor? Veysel Ünlü Bey, “Anavatan Partisi’nde olanlar ‘Hayır’ diyor” diye yazmış. Osman Kutup Bey, “Sayın Perinçek, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ve AKP’nin izlediği politikaların Türkiye’yi ne hale getirdiğini görüyor ve ümitle doğru politika üretmelerini bekliyoruz. Sizce Erdoğan BOP Eşbaşkanlığı görevini mi sürdürüyor?” diye sormuş. BOP Eşbaşkanı PKK ile savaşır mı? BOP Eşbaşkanı Fırat Kalkanı Harekatı’na girer mi? O konu geride kaldı, yani 2014 öncesinde BOP Eşbaşkanlığı vardı, 2014 sonrasında ise BOP ile mücadele dönemi başladı.

“Erdoğan’ı ve yolsuzlukları savunduğunuzu düşünüyoruz” diyen bir izleyiciye gelince; ne zaman savunmuşuz? Yolsuzluklar başka bir konu ve bu konuda en kararlı, en cesur tutumu Vatan Partisi aldı. Ama Tayyip Erdoğan PKK’nın üzerine, FETÖ’nün üzerine yürüdüğü ve Amerika’ya direndiği sürece biz ona niye yumruk sıkalım? Bugün Amerika Erdoğan’ı yıkmaya çalışıyor; biz de Amerika ile beraber mi yıkalım?

Murat Soycan demiş ki: “Perinçek’in Beşiktaş-Olympiakos maçı tahmini tuttu, referandum tahmini istiyoruz.” Hızlıca söyleyeyim: %54, yani 50 ile 55 arasında bir oranla “Hayır” çıkacak.

Lütfullah Kuşdemir, Hakan Erik, Onur Pınar, İsa Sakar, Nevzat Üçyıldız, Osman Sayın gibi birçok ismin sorusu birikti. Hepsiyle ilgileneceğiz, telefon numaraları varsa arayacağız. Bugün gençlik tartışmasına uzun süre ayırabiliriz diye düşünüyordum ama olmadı. Önümüzdeki dönem gençlik dönemi; 6 Mayıs’ta, Deniz Gezmiş’i kaybettiğimiz gün oralarda daha çok konuşuruz.

Değerli izleyiciler, programımız bitti. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Haftaya “Çıkış Yolu”nda tekrar buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

Paylaş