Çıkış Yolu • 30.12.2014

Çıkış Yolu • 30.12.2014

Ulusal Kanal’dan mutlu akşamlar efendim. “Çıkış Yolu” ile karşınızdayız. Bu akşamki programımızda İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı ve Talat Paşa Komitesi Başkanı Emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve Emekli Büyükelçi Sayın Uluç Özülker ile gündemin sıcak başlıklarını değerlendireceğiz.

Bu akşam iki ana gündem maddemiz var. Birincisi, Şırnak’ın Cizre ilçesinde PKK ile HÜDA-PAR arasında yaşanan ve 3 kişinin yaşamını yitirmesi, 5 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan çatışmalar. PKK’nın saldırıları bölgedeki diğer illere de yayılmış durumda. Hükümet ve HDP kanadından gelen açıklamalar “provokasyon” vurgusu içeriyor; her iki kanatta da “Ne zaman açılım süreci rayına otursa bu tür saldırılar oluyor” görüşü hâkim. Meclisteki muhalefet partileri ise “Güneydoğu’da devlet hâkimiyeti kalmamıştır” değerlendirmesini yapıyor.

İkinci gündem maddemiz ise Ermeni soykırımı iddialarının 100. yılına girdiğimiz şu günlerde yaşanan önemli gelişmeler. 28 Ocak’ta İsviçre’nin Sayın Doğu Perinçek hakkında açtığı davanın temyiz duruşması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nde görülecek. Soykırım iddialarına yönelik kritik bir karar verilecek bu duruşma öncesinde neler yaşanıyor, Perinçek bu davaya nasıl hazırlanıyor ve Ermeni soykırımı iddialarını kimler ısıtıp ısıtıp gündemimize getiriyor? Bütün bunları, Talat Paşa Komitesi’nin önümüzdeki dönem stratejisiyle birlikte değerlendireceğiz.

Programımıza her zaman olduğu gibi sizler de soru ve görüşlerinizle katılabilirsiniz. 0212 251 50 90 numaralı telefondan veya “program@ulusalkanal.com.tr” (temsili) adresinden bize ulaşabilirsiniz. Kısa mesajla katılmak isteyen izleyicilerimiz “ULUSAL” yazıp boşluk bırakarak adını ve mesajını 3929’a gönderebilir. Ayrıca “Ermeni soykırımı yalanını Türkiye’ye hangi güç dayatıyor?” sorusuna da cevaplarınızı bekliyoruz. Twitter üzerinden ise #ÇıkışYolu etiketiyle görüşlerinizi paylaşabilirsiniz. Konuklarımıza hoş geldiniz diyorum ve Cizre meselesiyle başlıyoruz.

Sayın Pekin, dilerseniz sizinle başlayalım. Cizre’deki çatışmaları bölgede hâkimiyet kurmak isteyen iki güç arasındaki bir çekişme olarak mı değerlendirmek gerekir? Açılım sürecini bu olayların nereye oturtmalıyız?

Sayın Pekin: HÜDA-PAR dendiğinde 1990’lı yıllara, yani Hizbullah’a gitmek gerekir. Lübnan Hizbullahı gibi, büyük çoğunluğu Kürtlerden oluşan, din ağırlıklı bir yapıydı. O dönemde çok vahşi cinayetler işlediler; domuz bağlı cesetler, Gaffar Okkan suikastı gibi olaylar tarihteki yerini aldı. Daha sonra örgüt yer altına çekildi ve 2000’li yılların başında “Mustazaf-Der” adıyla, fakirlere yardım eden bir dernek görüntüsü altında Diyarbakır, Batman, Elazığ, Bingöl, Muş ve Bitlis gibi bölgelerde taban tuttu. Geçtiğimiz yıl ise parti olarak sahneye çıktılar.

Bölgedeki asıl mesele şu: PKK, 1978’den bu yana bölgede kendisinden başka hiçbir gücün barınmasına izin vermedi. Aydınlık Hareketi’nden Devrimci Halkın Birliği’ne, Tekoşin’den Rızgari’ye kadar pek çok örgütü sistematik bir şekilde tasfiye etti. Devlet o dönemde ya seyirci kaldı ya da PKK’nın sol örgütleri tasfiye etmesinden memnuniyet duydu. PKK, güvenlik güçlerine dokunmayıp diğer yapıları eledi, 1984’ten sonra ise devlete yöneldi.

Bugün gelinen noktada, açılım süreci nedeniyle güvenlik güçleri karakollara çekilmiş durumda. PKK ise “kanton” uygulamalarıyla (Rojava modeli) bölgede otorite boşluğundan faydalanarak at koşturuyor. Bölge şu an tam bir barut fıçısı. Hem HÜDA-PAR tarafında hem de PKK sempatizanları arasında ciddi bir silahlanma var. Bu durumun önlenmesi, istihbaratın zamanında değerlendirilmesiyle mümkündü; ancak mülki amirler açılım süreci bozulmasın diye müdahaleden kaçınıyorlar. Hükümet ise HÜDA-PAR ile görüşerek PKK’nın bölgedeki mutlak hâkimiyetini dengelemek istiyor olabilir.

Sayın Perinçek, siz bu çatışmaların bir “provokasyon” olduğu yönündeki açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Perinçek: Ben bunun bir dış kışkırtma veya tertip olduğu konusunda bir bilgiye sahip değilim. Ancak provokasyonun kendisi oraya Şeyh Said heykelini dikmektir. Şeyh Said heykelini, Atatürk heykelinin karşısına diktiğiniz an, Orta Çağ kuvvetlerine “meydan sizindir” mesajı verirsiniz. Atatürk devriminin bittiği ve milli devlet otoritesinin zayıfladığı yerde bu manzaralar kaçınılmazdır. Orta Çağ zihniyetini kutsadığınızda, o zihniyetin silahlı güçlerini de davet etmiş olursunuz. Eskiden de devlet otoritesi zayıfladığında toplum bu tür gerilimlere mahkûm kalırdı. Aşiretler ve şeyhler arasındaki kavgalar, savaşlar birbirini izlemiyor mu? Hatta Selçuklu ve Osmanlı, bu savaşları bir anlamda son vererek bir güvenlik ve barış ortamı sağlamıştı. Türkiye’nin Tayyip Erdoğan döneminde tamamen orta çağ güçlerine kendini teslim etmesi; bu güçlerin bizzat hükümet eliyle, yani Erdoğan eliyle güçlendirilmesi, beslenmesi ve büyütülmesi meselenin ilk boyutudur. Genel olarak Türk devrimi düşmanı ve Atatürk devrimlerine karşı olan politikaların sonuçları alınıyor.

İkincisi, bununla bağlantılı olarak “açılım” süreci. Açılım nedir? PKK’yı siyasallaştırma olayı. Yani açılımın özü budur. Bir silahlı kuvveti yasallaştırıyorsunuz. Devlet nedir? Silah tekelidir. Devlet teorisini kısaca tarif etmek gerekirse; cebir kuvveti kullanmaya yetkisi olan otoritedir. Ancak bu bir tekeldir; başka bir otoriteye o yetkiyi vermez. Peki ne oldu? Açılımla birlikte Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde PKK gibi silahlı bir örgüte otorite devredildi. Bir anlamda devlet egemenliği paylaşıldı ve bazı bölgeler terk edildi. Bir özerkliğin altyapısı oluşturuluyor. Bunun sonucu olarak, Sayın Komutanımızın da belirttiği gibi, PKK “Burada silah tekeli bendedir, otorite bendedir, burada benim borum öter; başka boru öttürenleri de gider ezerim, bastırırım” diyor. Öbür cepheden, yani Hizbullah cephesinden de “Burası dinsel ideolojiyi kullanan örgütlerin alanıdır, biz varız” şeklinde bir otorite çarpışması yaşanıyor. Bu mücadele silahla yapılıyor. İdeolojik boyutları kuşkusuz var ancak temelinde silahlı çatışma yatıyor; çünkü orada bir silah tekeli, yani devlet otoritesi kalmamış durumda.

Bölgede halkın artık büyük bir feryadı var. Biz bayramda Şule Perinçek ile oradaydık, dün de Malatya’dan geliyorum. Sürekli bilgi topluyoruz; halk güvenlik ve barış istiyor. Çarşıların yakılmasına, kepenklerin indirilmesine karşı. Diyarbakır Esnaf Odaları Birliği’nin raporu çok kıymetliydi, Aydınlık Gazetesi de bunu manşet yaptı. Esnaf huzur istiyor, alışveriş yapmak istiyor, kepenk kapatmaya karşı çıkıyor. Okulların ateşe verilmesine karşı halkta büyük bir tepki var. Bunu hesaba katmamız lazım. Yasa dışı silahlı örgütler olan PKK ve Hüdapar dışında, Türkiye’nin birliğinin ve bütünlüğünün dayanacağı bir halk gücü de filizlenmektedir. Bu çok önemli; İşçi Partisi’ni çağırıyorlar, “Gelin, buralarda örgütlenin ve barışı, huzuru, Türkiye’nin bütünlüğünü getirin” diyorlar.

Özetle iki temel sorun var: Birincisi, Türkiye’nin orta çağa doğru sürüklenmesi, yani orta çağın hortlatılması ve ona ait kuvvetlerin sahne alması. İkincisi, açılım sürecinde PKK’nın silahlı gücünün yasallaştırılması ve devletin o bölgelerden elini çekerek otoritesini yitirmesi. Sayın komutanımız Hizbullah meselesine de işaret ettiler. Buradaki Hizbullah, Lübnan’daki antiemperyalist Hizbullah değil; 1990’larda devletin içindeki yeraltı örgütlerinin, yani Gladio’nun kurduğu Hizbullah’tır. Bunun nasıl kurulduğu çeşitli brifinglerde açıkça dile getirildi. Rahmetli Jandarma Genel Komutanımız Teoman Koman da bu yapının künyesini gayet iyi biliyordu.

1980 öncesine dönersek; Abdullah Öcalan, bizim Şafak davasından birkaç ay içeride yattı ve tamamen anlaşarak çıktı. Bu herkesin bildiği bir şey. O anlaşmanın sonunda ona bir görev verildi; “böcek yiyen böcekler”. Güneydoğu bölgesinde devletin hasım olarak gördüğü sol örgütler vardı. Bizim partimiz, Türkiye İşçi Köylü Partisi, o dönemde Türkiye’yi birleştiren bir rol oynuyordu. Bölücü değildi; birliğin kalesiydi. PKK, bu birliği savunan örgütlere karşı kullanıldı. İlk bize saldırdılar; Antep başkanımız Zeki Önü, Tunceli başkanımız Adil, Kahramanmaraş liderimiz Mehmet Ongan, Hozat başkanımız… Bizim liderlerimizi öldürdüler. 12 Eylül mahkemelerinde de “Kürdistan’ı kurmamızın önünde engel gördüğümüz için Türkiye İşçi Köylü Partisi liderlerini öldürdük” diye savunma yaptılar. PKK’nın tarihi, istihbarat örgütleriyle ilişkiler tarihidir. Önce Türkiye’de, sonra Suriye’de Muhaberat’la, ardından da CIA ile ilişkili oldular. Bugün açıkça Amerika’ya yalvarıyorlar ve Amerika onları “Orta Doğu’daki has müttefiklerimiz” olarak tanımlıyor.

Ancak halkın güvenlik ve barış talebine dayanarak Türkiye’de milli, halktan yana bir hükümet; tekrar halka dayanan bir devlet örgütleyebilir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve polisin yaptırım gücü, hukuk çerçevesinde kararlılıkla uygulanmalıdır ve uygulanacaktır. Türkiye o yöne doğru gidiyor; bu manzaralar kesinlikle temizlenecek. Türkiye’nin önünde bir üretim ekonomisi kurmak ve ülkeyi birleştirmek görevi var.

Sayın Özgür Kersin, siz Cizre’de yaşanan olaylardan yola çıkarak durumu nasıl görüyorsunuz?

Efendim, Sayın Başkan ve Sayın Paşam aslında gayet açıklayıcı bilgiler verdiler. Onların söylediklerini tekrar etmeden, bir katkı olarak kendi görüşlerimi dile getirmek isterim. Meseleye biraz daha farklı bir açıdan yaklaşacağım: Ne Hüdapar ne de PKK bugünün olayıdır; bunlar siyasetin yarattığı sonuçlardır. Ben bir siyasetçi değilim ama dışarıdan bir gözlemci olarak şunu söyleyebilirim:

PKK, seçimlerde yüzde 6-8 civarında oy alan, Kürt nüfusunun tamamını temsil etmeyen bir yapıdır. Türkiye’de Kürtlerin sayısı 13-14 milyon civarındayken, bölgede din ve etnisite faktörleri üzerinden bir taraftar toplama mücadelesi yürütülüyor. İktidar partisi, dini bir “tutkal” olarak kullanarak oy devşirmeye çalışıyor. Ancak bu, etnik unsurlarla dini unsurları karşı karşıya getiriyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda “ümmet” yapısı vardı; milliyetçilik ise İttihat ve Terakki ile ortaya çıktı. Şimdi bu dini tutkalı yeniden kullanarak propaganda yapmak, toplumsal fay hatlarını derinleştiriyor.

İkinci olarak, “Orta Doğu bataklığı” dediğimiz şey, bugün Türkiye’yi de içine almıştır. Güney hudutlarımız Suriye meselesinin başından beri “yol geçen hanı”na dönmüş durumda. Tarihi Sykes-Picot sınırları ve iflas etmiş Orta Doğu haritası içinde, artık hudutlarımızı koruyabilme imkân ve kabiliyetini ne yazık ki yitirmiş durumdayız. Rojava’dan veya Kobani’den gelenler ile PKK’lıların geçişleri kontrol edilemez bir noktada.

Üçüncü husus ise ekonomik ve askeri güç. Dünyada güçlü olmak istiyorsanız ekonominiz istikrarlı, ordunuz caydırıcı olmalıdır. Bugün ABD’nin gücünün arkasında askeri iradesi vardır. Bizde ise ordunun yetkileri kısıtlandı. Ordu artık harekete geçmek için validen talimat bekliyor; vali de siyasileşmiş bir iktidarın uzantısı gibi hareket ediyor. “Çözüm süreci” adı altında ordu, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla yıpratıldı. Bugün asker, adım attığı anda acı bir bedel ödeyeceğini düşündüğü için inisiyatif alamıyor. Bir hendeğin kazılmasına saatlerce göz yuman, belediye araçlarıyla yolun kapatılmasına sessiz kalan bir devlet yapısı olabilir mi? Orduyu pasifize edip polisi öne çıkararak, ordu ve polisi birbirine düşüren bir anlayışla güvenlik sağlanamaz. Polis ne oldu? Polis de nerede olduğunu bilmiyor, yargıda olduğu gibi. Sonuç itibarıyla burada istihbarattır bütün bunun temeli. Eskiden bu istihbarat illegal şekilde toplanıyordu vesaire ama vardı. Şimdi polis de bu cesarete sahip değil, ne yaptığını bilmiyor. Ve sonuç itibarıyla nereye gitmektedir bu iş?

Aslında oradaki güvenlik güçlerinin, yani jandarma ve polisin -orduya bu işin içine katmıyorum- ön alarak önlemesi gereken bir çatışma varken, bu çatışma kendi içinde bir hesaplaşma ve hepsinin ötesinde “bilek güreşi” diyebileceğim bir durumdur. Kendisine diğerinin karşısında “Aklını başına al, ayağını denk al. Ben de varım. Eğer sen bu işleri bu şekilde götürürsen sonun kötü olur,” dedirtebilmek için din faktörü de işin içine girmiş oluyor. O zaman etnisiteyle dini karşı karşıya getirip kendi içlerinde bir denge oluşturmaya çalışmaktasınız ki bu da inanılmaz derecede tehlikeli ve sakattır. Hele hele Suriye ve Irak’taki bu dengesizlikleri ve kontrol edilemezliği de dikkate aldığımız zaman, buradan çıkacak sonuç Türkiye için çözüm sürecinden çok daha vahim olur.

Unutmayın, Öcalan Diyarbakır’daki konuşmasını okurken çok dikkatimi çekti. Öcalan kimdir bana sorarsanız, hâlâ terörist başıdır ve orada yatmaktadır. Yani başka bir şey değildir. Şimdi bu koşullar altında bir “Misak-ı Millî”den söz etti. Nedir Misak-ı Millî? Osmanlı ordularının, Atatürk’ümüzün savunma hattı olarak 7. Ordu’yu çekip, dağların başladığı yerde “Burada durup, burada savunacağız kendimizi” dediği ve mütarekenin imzalandığı gün ordunun durduğu huduttur.

Yani başka bir deyişle, rahmetli İnönü’nün Lozan’da çok net bir sözü var. Curzon’a dönüyor, İngiliz’e; “Biz Araplarla Kürtleri karşı karşıya getirmedik, çünkü anlaşamazlar. Kürt ile Türk çok daha iyi anlaşır. Dolayısıyla buraları bu şekilde bölmek suretiyle, Arap’la Kürt’ü birleştirmek suretiyle uzun vadede herkesin başına çok ciddi bir sorun açıyorsunuz, yapmayın lütfen,” diyor. Ama Curzon öyle bir çizmiştir ki hudutları; Abdülhamit zamanında bütün petrol bölgeleri filan bilinir. Hudutların çizildiği yer fevkalade saçmadır, bizim aleyhimizedir. Tam dağların tepesinde, bize bakan tarafta, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Oraya gümrük kapısı bile kurulmaz ama bize -tarassut diyeceğiz ona- uzaktan gözetleme için mükemmel bir konumda bırakan bir yerden geçer.

Bunların hepsi sonuç itibarıyla bizi bir noktaya getiriyor: Bölgenin bu karmaşası ve bataklığı içinde, siz Suriye ve Irak konusunda başından itibaren mezhepsel olarak bu işin içine ne kadar çok batağa saplandığınız ölçüde başınızı derde sokar ve bu günleri hazırlamış olursunuz diye hep düşünmüşümdür. Nitekim bugün gelinen noktada zannediyorum bunun bir tezahürüyle karşı karşıyayız. Ben baktığım zaman önümü göremiyorum. Bunu çok net söyleyeyim; 2015 seçimlerinin bizi nereye götüreceğini bilmiyorum.

Ama her hâlükârda inandığım bir şey var: Bugüne kadar Kıbrıs davası ayakta durabilmişse ve Türkiye burada kendini savunabilecek bir güçteyse, bu davanın ulusal bir dava hâline dönüşmüş olmasındandır. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti şu sırada geleceğiyle oynuyor. Bu da ulusal bir davadır; iktidar-muhalefet meselesi değildir. Ben dahil, Türkiye’deki tüm vatandaşların farklı görüşleri olabilir ama Atatürk’ümüzün bize miras bıraktığı bu devletin bekası için hep beraber oturup ciddi biçimde ortak kararlar alarak sonuç üretmemiz gereken bir noktadayız. Siyasetin üstüne çıkarmak ve bunu akılcı bir mecraya sokmak zorunludur. Yapamadığınız takdirde de bugün yaşadığınız hürpa (provokasyon) olayıyla karşı karşıya kalmamazlık edemezsiniz.

***

(Kandil’in durumu üzerine)

Ben Kandil’in sözünün dinlenmediği kanaatinde değilim. Kandil de, içeride bulunan gençlik hareketi de ve hatta bunların başındaki siyasetçiler de olayın tamamen farkındalar; açılımdan olabilecek en büyük faydayı alma işindeler. Yani açılım süreci devam ederken mutabakata varılsın veya varılmasın; açılım “bitti” dendiği zaman bilin ki Kandil, Güneydoğu’da üstün bir konumda olmaya çalışıyor. Hem güvenlik güçleri karşısında, hem devlet karşısında, hem de Hüdapar karşısında böyle bir güç anlayışı var.

“Bu tip eylemler olmayacak” lafını çok önemsemiyorum. PKK içinde böyle bir ayrıma gitmemek gerekiyor. Hatta HDP ve Demirtaşlar da dahil, hepsi açılımın bittiği gün o bölgede güçlü bir konumda olacaklarını hesaplıyorlar. Bütün hesap o bölgede güçlü olmaktır.

Diğer konu, teslim olanlar meselesi… Bu yıllardır devam ediyor. Teslim olanlara karşı bir mahalle baskısı var. Mesela bir adam teslim oldu, sorguladık. İlk gün tamam; ailesiyle görüştüğü andan itibaren ağzından tek kelime alamazdık. Sebebi şu: Ailesi “Aman oğlum, itirafçı oldun, biz rezil oluyoruz, mahalleli bizi dışlıyor” diyor. Gerçekten dışlıyorlar. O çocuklar ister istemez döndükten sonra tekrar o harekete katılıyorlar çünkü onlara “hain” gözüyle bakılıyor.

Provokasyon falan yok, açık ve net bir şekilde PKK’nın bölgede hakimiyeti ele geçirme çabası var. İktidar da dini kullanıyor. Biraz evvel Sayın Büyükelçimiz söylediği gibi, bir savaş var. Olay, Filistin Kurtuluş Örgütü ile Hamas’ın mücadelesine benziyor. İkisi de Filistin örgütü ama biri dini ve etnisiteyi kullanıyor, diğeri sadece etnisiteyi kullanıyor. PKK da benzer şekilde bölgeye hakim olmak istiyor.

***

(Öcalan ve dış güçler üzerine)

Abdullah Öcalan şu anda Hakan Fidan’ın, yani MİT’in kontrolündedir. Öcalan’ın hükümetle pazarlık ettiğini falan sanmak çok yanlış; o sadece stratejik bir piyondur. Öcalan ilk başta askerlerin kontrolündeydi, sonrasında MİT’in çok açık kontrolüne geçti. Milliyetçi Hareket Partisi veya muhalefet çevrelerinde “Öcalan’la devlet karşı karşıya geldi” denmesi büyük bir yanılgıdır.

Kandil ise MİT’in değil, doğrudan Amerika’nın kontrolündedir. Cemil Bayık açıkça söylüyor; “Biz Amerika’nın enerji hatlarında muhafızlık yapmaya talibiz.” Rojava’da ve Aynelarab’da da görüyoruz; PKK orada Amerika’nın piyonu olarak savaşıyor. Amerika uçakla bombalıyor, onlar da Amerika’nın piyonu olarak savaşıyor. Bunu görmemiz lazım. Mevcut Erdoğan yönetimiyle ABD arasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvenlik politikalarında yavaş yavaş ağır basmasıyla birlikte bazı çatışmalar oldu. Dolayısıyla Kobani’de dolaylı bir Türk-Amerikan “piyonlar savaşı” var. Önümüzdeki süreçte, Kandil ile MİT kontrolündeki Öcalan arasındaki ayrılıkların derinleşmesi beklenen bir olaydır.

***

(Çözüm üzerine)

Çözüm üç maddedir. Birinci madde; bölgede barış isteyen, şiddete karşı olan, çarşıların şen olmasını isteyen bir halk var. PKK’nın elinden silah alınsa oyları %2’nin altına düşer. PKK’nın bütün sırrı, silahlı bir güç oluşturmuş olmasıdır. Bu halkla birleşmek gerekir. İkincisi; millî seferberlik. Kıbrıs bir millî davaydı ve bir milletin tüm imkânları seferber edilmişti. Biz bu terör sorununda 30 yıl boyunca devletin ve milletin bütün gücünü harekete geçiren bir kampanya yapmadık. Çünkü öyle bir irade yok. Karşısında bu işin Atlantik devletleri, yani bu sürecin derinleşmesini isteyen bir Amerika var. Onun için Türkiye’deki hükümetler de, Turgut Özal’lar ve ondan sonra Tayyip Erdoğan’lar, hiçbir zaman bu işin kökten çözümünün önünde olmadılar ve devletin imkânlarını bu yönde seferber etmediler. Mesele daha çok polise ve askere bırakıldı; yani “Siz bunu çözün” dendi.

Halkla birleşmek lazım. Birleşecek bir halk var; Kürt yurttaşlarımız. Onların İşçi Partisi’ni çağırmaları çok ilginç. “Birlik istediği için biz İşçi Partisi’ni çağırıyoruz” diyorlar. Bakın, bu çok önemli; Kürtlere hak, hukuk verdiği için değil, birlik istediği için. Bunu Cumhuriyet Halk Partisi anlamadı; birliğin kıymetini anlamadılar. Kürtler için birliğin ne kadar kıymetli olduğunu bizim kendi partilerimiz anlamadı. Halkla birleşeceğiz, bu çok önemli.

İkinci nokta; devletin yaptırım gücünü kararlı olarak uygulamadan bu işin çözülmesi mümkün değildir. Bir silahlı güç var; o silahlı gücün açılım süreçleriyle, anlaşarak, koklaşarak silah bırakması mümkün değil. Çünkü arkasında o silahı bırakmamalarını isteyen büyük devletler var. Bu apaçık ortaya çıktı. Amerika, “PKK benim Orta Doğu’daki müttefikimdir” diyor; “Türkiye değil, onlar müttefikim” diyor. Arkasında böyle bir büyük kuvvet var. Onun için silahlı gücü kararlı olarak kullanacak bir iradeye ihtiyaç var. Tabii burada hukuk çerçevesinde kalınacağını eklemeye gerek yok; ancak ülkede birileri silah çekiyorsa, hendek kazıyorsa, haraç topluyorsa, vergi alıyorsa; Türkiye’nin güvenlik kuvveti bunun karşısına dikilecek ve onları uslandıracaktır.

Karşı tarafta, “Bugüne kadar askeri yöntemlerle bu iş çözülmeye çalışıldı ama başarılı olunamadı” şeklinde bir argüman var. Oysa başarılı olunmuştu. 2000 yılında bu iş bitmişti. 2001, 2002, 2003 rakamlarına bakın; terörden yılda neredeyse 2-3 kişi ölüyordu. Bu iş bitmişti. 2002’den sonra Tayyip Erdoğan iktidara getirildi ve ondan sonra bu iş tekrar alevlendirildi. Ekonomik, kültürel, ideolojik önlemler almadan, beraberlik yaratılmadan bu iş kökten çözülmez, o ayrı mesele. Ama bir silahlı kalkışma olduğu zaman ekonomik önlemler, işsizlik gibi konular zemin oluştursa da, meselenin merkezine sadece bunları koyarsanız işin içinden çıkamazsınız. Bir kere o silah bıraktırılacak; PKK’ya silah bıraktırılacak. Silah bıraktıktan sonra yaralar sarılır.

Üçüncü maddeye geçiyorum: İran, Irak ve Suriye ile iş birliği yapan bir Türkiye’nin terör sorunu bölgede çok hızlı bir şekilde, aylar içinde çözülür. Türkiye ile İran iş birliği yaptığı an, Kandil 15 gün sürmez, beyaz bayrak çeker. Çok da barışçı yollarla çözülür; PKK’nın bölge ülkelerinin iş birliğine karşı koyma, direnme şansı yoktur. Peki, bu iş birliğini kim önlüyor? Türkiye, Amerika’nın itmesiyle Suriye’ye terör ihraç etti ve Suriye’yi karıştıran Tayyip Erdoğan’lar oldu. Komşunuza hıyanet ederseniz, orada iç savaşı desteklerseniz nasıl terörü önlemek için iş birliği yapacaksınız?

Irak olayında da Türkiye, Irak’ın bölünmesinde kullanıldı. Tansu Çiller döneminde dahi Amerika, Türkiye’deki hükümetleri İran, Irak ve Suriye’ye düşman yaptı. Türkiye, Amerika’nın bölgedeki ileri karakolu olduğu sürece İran, Suriye ve Irak’la arası iyi olmaz. Bugün İran, Irak ve Suriye arasında bir beraberlik var. Demek ki Türkiye onlarla beraber olsa olay çözülüyor. Azerbaycan’dan başlayıp İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır ve Tunus’a kadar uzanan, Türkiye’nin de katılabileceği bir beraberlik için çok elverişli koşullar oluştu. Amerika Suriye’de, Kobani’de yenildi. Türkiye bu işi çözmek istiyorsa bölge ülkeleriyle güvenlik ve ekonomide iş birliği yapacaktır; bu bir mecburiyettir.

Sayın Pekin: “Büyük Orta Doğu Projesi siyasi bir projeydi. Afganistan’ın işgalinin arkasından Türkiye’de hükümet değiştirildi. AKP de aslında Amerika’nın projesidir. Bu proje, Orta Doğu’da sınırların değiştirilmesini, bölgede bir Kürt devleti yaratılmasını öngörüyordu. AKP’nin ‘yeni Osmanlıcılık’ ya da ‘ümmet’ projesi de bu kapsamda, Kürtleri de içine alacak büyük bir birlik kurma sevdası üzerine kuruluydu. Açılım süreci, ne olduğu belli olmayan bir şekilde, ‘kervan yolda düzülür’ mantığıyla yürütüldü. CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, 20 Ekim 2011’deki kapalı oturumda BDP’nin sunduğu 6 maddeyi açıkladı: Türkiye’nin 25 eyalete bölünmesi, Öcalan’ın serbest bırakılması, özerklik koşulları, eyalet başkanlarının meclise girmesi, özel güvenlik güçleri… Yani meclis çatısı altında bu maddeler dillendirildi. Kandil ve AKP, Öcalan’ı bir ‘Gandhi’ pozisyonuna getirerek bu süreci kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bunun halka açık, net bir şekilde anlatılması lazım.”

“Bu açılımı millete bir bal gibi sunuyorlar ama açılımın sonunda ne olacağı konusunda cevap yok. Aslında bir ulus devlet yaratılmaya çalışılmıştı; şimdi ise ulus devletin direklerini, sütunlarını teker teker söküyoruz. Keşke insanlar çıkıp ‘Açılım nedir?’ diye tartışabilse. Eyalet valileri seçimle mi gelecek, bütçeden pay alacaklar mı, tüm bunlar belirsiz. Bölgesel iş birliği şart. Türkiye ile İran yakınlaşması, Amerika’nın işine gelmediği için her seferinde engellenmiştir. Rusya’nın da bölgede kullanabileceği tek güç Türkiye’dir. Türkiye, bu güçler arasındaki stratejik oyunlardan faydalanarak milli bir hükümetle hareket etmelidir.”

Sayın Öztürkhan: “Önümüzde iki şık var: Ya barış ya iç savaş. KCK, orada zaten bir devletleşme sürecini başlattı. Güvenlik güçlerinin müdahil olmamasıyla bu durum gelişiyor. O bakımdan sadece bizler değil, orada kendini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı saymamaya yönelmiş Kürtler dahi, barışsız bir çözümün kendileri için gerçek anlamda bir felaket olacağını, Suriye ve Irak örneklerinden görebiliyorlar. Ortaya çıkabilecek çatışmanın galibi değil, sadece mağlubu olur. Dolayısıyla müzakere, bol miktarda karşılıklı blöflerle başlar.” Her iki taraf da en yukarıdan başlar ve belirli bir noktada buluşabilmek için geriye gider. Her müzakerede %51’i alan galiptir; %50 olur. Bakın, savaş dahi hakça bir barışla bitmelidir. Aksi takdirde 1. Dünya Savaşı’nda Fransızlar, Almanlara karşı çok ciddi bir hata yaptılar; bunun bedeli 2. Dünya Savaşı oldu. Onun için atılacak her adımda barışın her hâlükârda en ideal çözüm olduğunu bilerek hareket etmelisiniz.

Bunun arkasında, benim gördüğüm esas itibarıyla üç faktör vardır. Birincisi, her hâlükârda daha fazla demokrasi ve hürriyettir. Bugüne kadar gelinmiş olan noktada Kürtler artık geçmişte olduğu gibi bir azınlık değildir. Ancak çok uzun dönem onlara karşı bir empati yapılmamış ve dolayısıyla kendilerini belirli bir eşitlik seviyesinde görmemişlerdir. Gelinen noktada Kürtler, “Ben de varım” diyerek silahlı veya farklı şekillerde bugünlere gelmişlerdir. Hatalar tartışılabilir; ancak şu noktada önemli olan, hataların tartışılmasından ziyade çözümün nasıl oluşturulabileceğidir. Yeni bir anayasa yapmalıyız. Bu anayasa; “Ben iktidar partisiyim, benim istediğim şekilde başkanlık sistemi olsun” mantığıyla değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne gerçek anlamda gerekli olan, yamalı bohçaya dönmüş 1982 Anayasası’ndan kurtaran, adam gibi bir metin olmalıdır.

İkinci olarak, “özerklik”ten bahsediliyor. Kendi kendime sorduğum ama cevabını tam bulamadığım bir husus var: Ne pazarlığı yapılıyor? Avrupa Konseyi’nde iki önemli sözleşme vardır; bunlardan biri Yerel Yönetimler Sözleşmesi’dir. Türkiye, bütünlüğümüzü feda etmemek adına bazı maddelerine rezerv koymuştur. Her hâlükârda Türkiye, bu rezervlerini kaldırıp o sözleşmeyi aynen kabul etse, çözüm zaten ortadadır. Öyleyse neyin pazarlığını yapıyoruz? Mesela, Kandil veya herhangi bir aktör gelip “Uğraşmayın bu kadar, Avrupa Konseyi’ndeki Yerel Yönetimler Sözleşmesi’ni uygulayın, bu iş biter” dese, bu, özerkliğin kapısını açan bir durum olur.

Ben Fransa’da büyükelçilik yaptım. İdare sistemimizi ve hukukumuzu Fransa’dan almışızdır ve o sistem çok merkeziyetçidir. Bugün Fransa bile merkeziyetçiliğin bir işe yaramadığını gördü. Fazla büyüyen toplumlar ve ekonomiler, merkezden, yani tek başına Paris’ten yönetilemez. Eskiden sınıfa tebeşir almak için bile Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin isteniyordu, böyle bir şey olabilir mi? Türkiye’nin sistemi de bu. Oysa devletin ortak üst düzeyde yapacağı işler vardır, bir de yerel olarak yapılabilecek işler vardır.

PKK faktörü ve dış dinamikler de işin içindedir. Fransa’da “Nesin?” diye sorulduğunda “Fransızım ama Norman’ım, Breton’um” derler. Yani anayasaya göre bir üst kimlik vardır ve bu, bütünlüğü bozmaz. İspanya’da Bask sorunu, Avrupa Birliği içinde hürriyet ve ekonomi gelişince bitti. Çünkü şartlar eşitleşti.

Bir diğer faktör ise azınlıklar sözleşmesidir. Kürtler bir azınlık değildir; onlar bu devletin kurucusudur. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesi, 40 değişik etnik grubun birleştiği o dönemdeki ulus devlet kurma ihtiyacından doğmuştur. O günün şartlarında tartışılan üst kimlik ve alt kimlik meseleleri, bugün medeni koşullarda çözüme kavuşturulabilir.

İş birliği konusuna gelince; tarih boyunca İran, Türkiye ve Mısır arasında oluşan bir denge vardı, şimdi buna İsrail de katıldı. İsrail’i Amerika’nın 52. eyaleti olarak görmek gerekir. Amerika’sız bir dünya düzeni yok, dolayısıyla politikalarınızı nereye ait olduğunuzu net bir şekilde ilan ederek kurmalısınız. Ben, değerleri nedeniyle Avrupa Birliği’ni normatif olarak desteklerim. Orta Doğu’da ise Sykes-Picot sonrası bölünmüş, mezhepsel bir yapı var. İran, Şiiler üzerinden Lübnan’a ve Akdeniz’e çıkışını sağlamaya çalışıyor. Kürtler de bu sıkışmışlık içinde; Barzani dahil herkes kendi bünyesinde bütünlük sağlama derdinde. Batı’ya açılan kapıları biziz; bu yüzden bölgedeki iş birliğini, Türkiye’nin liderlik iddiasından ziyade, bölgenin gerçeklerini dikkate alan akılcı bir düzlemde düşünmeliyiz.

(Ermeni soykırımı iddiaları ve Doğu Perinçek davası bölümü):

İsviçre’nin 261. maddesinde soykırımı inkâr edenlere ceza öngörülüyor. Ayrıca İsviçre Milli Meclisi’nin, 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan bir kararı var ancak bu karar Senato’da onaylanmadığı için yasalaşmamış durumda. Doğu Perinçek, 2005 yılındaki konferanslarında 1915’te yaşananların bir soykırım olmadığını, uluslararası bir yalan olduğunu vurguladığı için hakkında soruşturma açılmıştı. 17 Aralık 2013’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İsviçre’nin Perinçek’in ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi. İsviçre bu kararı temyiz etti. 28 Ocak 2015’te AİHM Büyük Dairesi’nde yapılacak duruşma, önümüzdeki dönem için belirleyici olacaktır.

Talat Paşa Komitesi olarak önceliğimiz bu dava ve 2015 yılında Ermeni iddialarının yüzüncü yılı dolayısıyla yapılacak faaliyetlere karşı hazırlıklı olmaktır. Atina’da da benzer bir karar alınmıştır. Bu konuda bir proje çalışması yürütmekteyiz; 2015 Ocak ayından itibaren tüm faaliyetlerimizi kamuoyuna açık ve net bir şekilde duyuracağız. Türklerin İzmir’i Yunanlardan kurtardığı tarihte Yunan parlamentosu, maalesef soykırımı inkâr edenlere ceza verilmesine dair bir yasa kabul etti. Arada büyük bir fark olmasa da, metinde doğrudan “Ermeni soykırımı” ifadesi geçmese bile, daha önce kabul edilen kararlara atıfta bulunuluyor. Geçmişe baktığımızda 1996’da Ermeni soykırımını, 1994’te Pontus soykırımını ve 1998’de Küçük Asya soykırımını tanıdıklarını görüyoruz. Yunanlıların İzmir’de denize döküldüğü tarihi de bir soykırım olarak değerlendirip buna atıf yapmışlar. Bu durum, Yunan tarihçiler tarafından da büyük bir muhalefetle karşılandı. Yunan parlamentosunda 58’e 42 gibi bir oyla geçen bu konuyla ilgili gerekli ikazlarda bulunduk; bir heyetimiz gidip görüşmeler yaptı.

9 Ocak’ta emekli korgeneral Naci Beşleme, Uluç Gürkan ve Cüneyt Akalın’ın başını çektiği bir grup, Yunan parlamentosunun karşısındaki Sintagma Meydanı’na gidecek. Alınan bu kararın dostluğa sığmadığını, yanlış olduğunu ifade edecekler. Avrupa Adalet Divanı’nın kararına göre parlamentoların böyle bir yetkisi yoktur; yapılan işlem siyasidir. Soykırım konusunda ya olayın yaşandığı yerdeki yerel mahkemelerin ya da uluslararası bir mahkemenin karar vermesi gerekir. Tüm bunlar bir yana, 17 Aralık 2013 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Perinçek kararı ortadayken 9 Eylül’de böyle bir karar almak oldukça yanlıştır. Bunu Türkiye’ye karşı bir husumet unsuru olarak değerlendirdik ve Yunan halkına şikâyet edeceğiz.

İkinci ve asıl önemli konu ise Perinçek davasıdır. İki gerekçesi olan AİHM kararının ifade özgürlüğüne vurgu yapması çok önemlidir. Ancak asıl kritik nokta şudur: Holokost (Yahudi soykırımı) konusunda dünyada bir uzlaşma varken, Ermeni soykırımı konusunda böyle bir uzlaşma yoktur; konu hâlâ tartışmalıdır. Bu kararın aynen kabul edilmesi bizim için çok büyük bir kazanım olacaktır ve Ermeni iddialarının yasal dayanaklarını zayıflatacaktır. Ermeni tarafı, Türkiye ile görüşmek için önce soykırımın kabul edilmesini şart koşuyor; biz ise bu kararın geçmesi için çalışıyoruz.

Ekim ayında hem Doğu Perinçek’in hem de Dışişleri Bakanlığımızın layihaları gönderildi. Ayrıca Fransa, Ermenistan, İngiltere ve İsviçre’deki Türk derneklerinin; Frankofon Derneği’nin ve 9-10 civarında yabancı kuruluşun layihaları hazırlandı. İngiltere’de yaşayan bir avukatla görüşmelerimiz devam ediyor. İslam’da (veya İstanbul’da) Sayın Perinçek ve diğer ilgililerin katılacağı bir toplantı yapıp avukatımızı bilgilendireceğiz, ardından Dışişleri Bakanlığı ile koordineli olarak süreci yöneteceğiz. Tabii ki Sayın Perinçek’in yurt dışı yasağı gibi konuları da konuşacağız.

Ermenistan ile beraber bu davada müdahil olan diğer ülkelerin hazırlıklarını da değerlendirmemiz gerekiyor. Ancak meseleyi daha iyi anlamak için 1948 Sözleşmesi’ne bakmak lazım. Sözleşme, bir olayın soykırım sayılması için “kasıt ve niyet” unsuru arar. Bu unsurlar hukuki değil, vicdani ve siyasidir. Sayın Perinçek, büyük riskler üstlenerek bu işin hukukileşme yolunu açmıştır.

Esasen soykırım meselesini gündemde tutanlar, tehcir sonrası yurt dışına yerleşmiş olan Ermeni diasporasıdır. Bu gruplar, yerleştikleri ülkelerde güç odağı oluşturarak hükümetler üzerinde baskı kurmuşlardır. 1950’lerde ortak bir nirengi noktası arayan Ermeniler, soykırım kavramını siyasi birleştirici olarak seçmişlerdir. Tarihsel süreçte, özellikle 1970’li yıllardan itibaren diplomatlarımızın şehit edilmesiyle tırmanan bu süreç, günümüzde parlamentolarda kabul edilen “siyasi deklarasyonlara” dönüşmüştür.

Fransa’dan bir örnek vermek gerekirse; zamanında oradaki yetkililer, baskıdan kurtulmak için sonucu olmayan bir siyasi deklarasyon (soykırımı tanıma) yaptıklarını itiraf etmişlerdi. Amerika’da da benzer şekilde, eyaletler düzeyinde kararlar alınsa da başkanlar tarafından süreç engellenmektedir. Sonuç olarak; olay hukuki değil siyasidir, soykırım konusu da tartışmaya açıktır. Bizzat Sarkozy, Cezayir’de olanlar için “Tarihçilere bırakın, bu iş bizim işimiz değildir” diyebiliyor. Ancak Türkiye’ye geldiği zaman, “Türkiye soykırım yapmıştır” diye ortaya çıkıyor. O zaman bu iş siyasidir. Siyasi olduktan sonra ikinci adımı geliyor, işte orada sıkışıyorlar. Neden? Çünkü bunlar gerçek demokrasiler. Avrupa Konseyi çerçevesinde olsun, Amerika Anayasası kapsamında olsun; ifade özgürlüğü ve düşünce hürriyeti temeldir.

Bakın, unutmayın; Kuzey Kore ile ilgili çevrilen film konusunda Obama, “Bu memleketin temeli ifade özgürlüğü, düşünce hürriyetidir. Bunu yasaklayamazsınız” dedi ve bu filmi sinemalarda, güvenlik altında oynatmaya başladılar. Onlar için ifade özgürlüğü ve düşünce hürriyeti olmazsa olmaz bir konudur. Şimdi siz bir kanun çıkarıyorsunuz: “Soykırımı tanır.” Bu bir kanun değil. O zaman soru şu: Bernard Lewis mesela, Lyon’da mahkûm ettirdiler ki kendisi Türkiye’ye karşı çok net bir taraftaydı. Soru: Peki, bu kanunu çıkardınız. Bir kanun yaptırım için çıkarılır. Yaptırımsız kanun olur mu? Yok. O zaman yaptırımına gidelim. Nedir inkâr? İnkâr dediğiniz andan itibaren otomatik olarak nereye düşersiniz? Hukukun tuzağının içine düşersiniz.

Şimdi burada üç tane engel var ama bu engelleri de yine siyasi nedenlerle veya siyasi araçlarla bilinçli olarak bypass etmeye, aşmaya çalışmışlardır. Mesela Fransa’da Avrupa Birliği’nin bir kararı var. Diyor ki: “Bu meselelerde ifade özgürlüğü elbette esastır ama sonuç itibarıyla burada kamu düzeni vesaire birçok gerekçeyle bir şeyler yapılmalıdır.” Bu kapsam içine sokarak, Avrupa Birliği kararından hareketle “Mecburum şu tarihe kadar yapmaya” deyip inkârcılık yasası çıkarmaya kalktılar. Bildiğiniz gibi yüzlerine gözlerine bulaştı. Onlar daha akıllı çünkü, daha da esnek.

İsviçre’nin en büyük sorunu da bu. 261. madde diyoruz. Aslında bütün bu maddeler referandumla geçirilerek yenileniyor. Burada İsviçre’nin esas derdi, ırkçılıkla mücadele için getirilen düzenlemelerdir. Irkçılıkla birlikte soykırımı da aynı gündeme sokuyor ve buradan hareketle diyor ki: “Ermeniler burada ırkçı ayrışıma tabi tutulmaktadırlar. Dolayısıyla bu soykırım onlar için bir felakettir, inkâr edilemez.” Buraya kadar da güzel. Peki o zaman, Avrupa Konseyi’nin meşhur 10. maddesi? Fransa bunu bildiği için çark etti. Kendi anayasasında da zaten inkârcılıkla ilgili yasaklar var ama onu da gördü. İsviçre ne yaptı? İsviçre aslında hükümet olarak bu tuzağa düşmedi. Tuzağa düşen mahkemedir. Onlar kendi yönlerinden salt bu işi düşündüler ve bu adımı attılar. Attılar ama çok büyük bir hata yaptıklarını kısa sürede anladılar.

Şimdi netice itibarıyla Sayın Perinçek’in orada gidip de bu konuşmayı yapmasını beklediklerini zannetmiyorum. Ama o cesaret gösterilip de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) intikal ettirildiği andan itibaren İsviçre zora girmiştir. O layihayı okuduğum zaman o kadar delillendirilmiş, o kadar ayrıntılarla dolu ki; bir iki hususta belki çekincelerim olabilir ama onlar da destekleyicidir. Ama kesin olan bir şey var: Bugün AİHM’in kendi verdiği karardan geri dönme şans ve ihtimali bence yoktur.

Peki, o 17 Aralık’ta AİHM’den çıkan karara rağmen İsviçre neden temyize gitti? Çaresi yok. Neden? Orada da Ermeni diasporasının bir baskısı olduğunu düşünüyor musunuz? Ermeni baskısı olabilir ama onlar kendi prestijleri için bu işi yapmaktadır. Ne diyorlar biliyor musunuz bu 261. madde için? Bizzat İsviçre’de birçok kişi “diktature de la pensee unique” (tek düşünce diktatörlüğü) diyor. Yani İsviçre’de yapılmış olan bu değişiklikle yürürlüğe sokulan bu kanun maddesi, aslında kendi içinde demokratik değil. Esas tartışılması gereken bu; hükümet bunu biliyor ama referanduma gitmeden değiştiremiyor. Prestiji için de öbür tarafa gidiyor.

Şimdi neden geri dönemez? Müsaade ederseniz çok kısaca onu da söyleyeyim. 10. madde diyoruz. Çok basit şekliyle, tartışmalı konularda fikir beyan etmek hem demokrasinin bir gereği, temel bir haktır hem de diyalog ve çözüm için gereklidir. Tartışacaksınız ki çözebilesiniz, tartışacaksınız ki doğruları bulabilesiniz. İnkârcılık yasası ne oluyor? Tek taraflı olarak siz fikrinizi beyan ediyorsunuz ama karşında hiçbir şey yok. “Muhalefetsiz demokrasi olmaz” diyorlar. Soykırım kavramını kanıtlamak da çok kolay bir iş değil. Soykırım kavramını ilk ortaya atan Lemkin, 1944’te bir kitap yazmıştır: “Axis Rule in Occupied Europe” (İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Yönetimi). Burada 1944’te soykırım olabilecek ne varsa hepsini tadat eder; layihada da bu var zaten, dipnot olarak eklenmiş. Ermeni’den hiç bahsetmez. Dolayısıyla Lemkin, ilk soykırım kavramını ortaya attığı zaman durumdan haberdar değil miydi? Bu çok önemli.

Bu kapsamda konsensüs sağlayamazsınız. Soykırımı tanıyan ülkelerin hiçbirinde inkârcılık yasası kabul edilmemiştir. Bir tek bu kapsam içinde, onu da inkârcılığı ırkçılıkla bütünleştirerek sonuç alan İsviçre dışında, kamuflajla bir tane dahi inkârcılık yasası çıkarabilen ülke yoktur. Dolayısıyla mesele siyasidir. Bunu AİHM kararında da ifade ediyor.

Sayın Perinçek’in söylediği iki şey daha var, onları da hatırlatıp geçeyim: 1915’te tehcir ve katliam inkâr edilmemektedir. Tehcir de vardır, katliam da olmuştur. Rakamlara bakarsanız; Sayın Halaçoğlu, ölümden bahsederken 56-57 bin civarındadır diyor. Genel kabul gören rakamlar 300 ile 500 bin arasındadır. Genelkurmay’ın resmi kayıtlarında tehcire tabi tutulanlar 400 küsur bin olarak geçer. Dolayısıyla burada dahi bir mutabakat yoktur. Amerikalılar, İngilizler bile 486 binden bahseder. Birebir gidiyorlar; Morgenthau’yu bir kenara atıyorum. Bunlar soykırım değil. Ermenilere yönelik bir nefret oluşturan bir adım da değildir bu yapılar. Mağdurlar tahkir edilmemiştir. Dolayısıyla “İsviçre benden ne istiyor?” şeklinde bir ifadesi var, buna karşı çıkmıyor, haklıdır diyor. Değişen ne var? İfade özgürlüğü ancak kamu düzeni, kamu sağlığı gibi koşulların varlığıyla engellenebilir; mahkeme burada kamu düzeniyle ilgili de bir gerek olmadığını, bunun yapılmasının yanlış olduğunu söylüyor.

Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman, aynı mahkemenin genel kuruluna çıktığınızda ne değişecek? “Aa, ben yanlış yapmışım” deme imkânına sahip olabilir mi? Esas itibarıyla Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, İspanya Anayasa Mahkemesi ve Fransa Anayasa Konseyi kararlarıyla inkârcılık topyekûn ortadan kaldırılmıştır. Avrupa çapında baktığınız zaman İsviçre’nin sadece bizim layiha veya Sayın Perinçek’in çıkışından dolayı zorda olması değil, emsal olarak bu ülkelerin aldıkları kararlara bakarak bir açmazla karşı karşıya kalacağını düşünmek lazım.

Sayın Perinçek’in davası hakkında bir şey daha ilave edeyim. Ronald Reagan’ın hukuk danışmanı Bruce Fein’e 1981 yılında, yoğun baskılar üzerine bu konuyu araştırması söylenmiş. Bruce Fein’in raporundan çıkan sonuç; 2 milyon Müslüman ve 500 bin Ermeni’nin öldüğü, ancak soykırım iddialarının asılsız olduğudur. Bir de Ermenilerin Boston arşivlerini bu nedenle açmadıklarına dair bir iddia var. Dolayısıyla ne tarafından baksanız bu iş siyasidir, hukuki olmaktan çıkarılmak istenmektedir. Bugün AİHM’de hukuk açısından birinci etabı kazandık.

Sayın Perinçek, duruşmada olabilecek misiniz? Tabii bilmiyoruz. Çünkü Ergenekon davasından dolayı yurtdışı çıkış yasağının kaldırılması için mahkemeye başvurduk. Ümit ediyorum böyle bir gaflette bulunmazlar; çünkü orada Türkiye’yi savunacağız, kendimizi değil ve hakikati savunacağız. Aynı şekilde Sayın Komutanımız Pekin için de bir başvuru var; Talat Paşa Komitesi Başkanı olarak onun da Strazburg’da bulunması çok önemli.

Türkiye hükümeti ne kadar destekliyor? Dışişleri Bakanlığı bu davayla ilgilendi, özellikle Ertuğrul Apakan müsteşarken çok uğraştı. Ama Tayyip Erdoğan bizi arkadan hançerledi. Berlin’de büyük bir yürüyüş yaptığımız zaman, o dönemki büyükelçimize telefon ederek “Doğu Perinçekleri, Rauf Denktaşları desteklemeyeceksin” dedi. Hatta yürüyüşü önlemek için Alman polisiyle birlikte hareket ettiler. İki defa yürüyüşümüzü yasakladılar ama biz Berlin İdare Mahkemesi’nden, arkasından Yüksek İdare Mahkemesi’nden emniyetin kararını iptal eden kararlar çıkarttık. Hükümet, AKP’li milletvekillerinden Talat Paşa Komitesi’ne katılanları da caydırdı ve azarladı.

2006 yılı Eylül ayında Avrupa Parlamentosu, Türk Devleti’nden Talat Paşa Komitesi’nin faaliyetlerini durdurmasını isteyen bir karar aldı. Hükümet de bizimle uğraşmaya başladı. Ama Dışişleri bürokrasisinin bir geleneği var, baskılara rağmen bizimle birlikte çalıştılar. Aralık ayında AİHM bizim lehimize karar verdiğinde, Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı “Bu bir devrimdir, bu bir milattır” açıklaması çok kıymetlidir.

Bu davayı açarken bize hem iktidardan hem muhalefetten “Sakın açmayın, aleyhimize karar çıkarsa çok zor durumda kalırsınız” şeklinde baskılar geldi. Hatta Sayın Denktaş bana gelip “Doğu, bizi hain ilan edecekler” dedi. Biz bilerek, başaracağımızı hissederek bu davayı açtık. Lozan merdivenlerinde yaptığım ilk konuşmadan beri Avrupa’nın değerlerine seslendik: “Siz Avrupa’da tekrar cadı kazanları kaynatamaz ve Orta Çağ’a dönemezsiniz; fikir özgürlüğü ve bilimsel araştırma özgürlüğü Avrupa’nın değeridir.”

Soykırım bir suç tanımıdır; herhangi bir katliam, herhangi bir kırım değildir. Bir ırkı, bir kavmi, etnik grubu, mezhebi veya inanca bağlı topluluğu toptan ortadan kaldırma kastıyla yapılan eylemdir. Suç tanımı olduğu için yaptırımı da cezadır. Bir kişiyi bile bu kastla öldürürseniz soykırım suçuna girer. Biz İsviçre’de meseleyi anlatmaya başladığımızda, Lozan’daki eylemlerimizden 15 gün sonra İsviçre Senatosu Uluslararası İlişkiler Komisyonu Başkanı Steiner kalktı ve dedi ki: “Buraya Doğu Perinçek, Rauf Denktaş geldi. Biz meseleyi anladık ve İsviçre Milli Meclisi’nin aldığı soykırımı tanıma kararını biz İsviçre Senatosu olarak gündemden kaldırdık.” 1 Ağustos’ta gerçekleşen İsviçre Milli Bayramı sırasında, İsviçre’nin en büyük partisi olan Sosyalist Halk Partisi’nin lideri Uli Maurer, soykırımı cezalandıran maddeyi ya kaldıracaklarını ya da değiştireceklerini belirterek, kapsamı sadece Yahudi soykırımı ile sınırlandıracaklarını ifade etti. Çünkü kabul edilen soykırım budur. Ardından Adalet Bakanlığı Müsteşarı Leupold, bir komisyon kurarak ceza kanunundaki bu maddeyi değiştireceklerini duyurdu. Komisyona avukatımın da dahil edilmesi, İsviçre basınında “Bari Doğu Perinçek’i de komisyona alsaydınız” şeklinde eleştirilere yol açtı.

İsviçre’deki bu gelişmelerin yanı sıra, Fransa Anayasa Mahkemesi’nin ülkede çıkan kanunu iptal etmesi, İspanya’daki gelişmeler ve Almanya İdare Mahkemesi’nin kararları ile Karlsruhe Başsavcısı’nın mütalaaları büyük önem taşıyor. Bunları uzun uzun anlatmayacağım; ancak biz bu gelişmeleri takip ederek Avrupa kamuoyunda bir etki yarattık. Almanya’da bütün gazeteler aleyhimizdeyken, yaptığımız yürüyüşlerden sonra ertesi gün “Çağdaş bir Türkiye yürüdü, bu adamlara biraz kulak verelim” dediler.

Bazı Batılı aydınlar da destek verdi. Örneğin, Fransız kitapları milyonlar satan büyük bir aydın olan Jean Thibault, “Fransa’yı terk ediyorum, bu Ermeni soykırımı meselesini protesto ediyorum, Türkiye’ye yerleşiyorum” dedi. Yine benim İsviçre’de mahkûm olmamdan sonra, Cenevre sokaklarında boynunda “Ermeni soykırımı yalandır” levhasıyla gezeceğini söyleyen profesörler çıktı. Tüm bunları topladığımızda, davayı kazanacağımızı gördük.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararından sonra, bu meselenin hukuken kökten bittiğini söyleyebiliriz. AİHM, 1915 olaylarının hukuken soykırım tanımına girmediğini ve Holokost’a benzemediğini açıkça belirtti. Karşı tarafın çılgına dönmesinin sebebi budur. Muhalefet şerhi yazan iki yargıç dahi, “Sırf fikir özgürlüğünden verilseydi amenna ama soykırım olmamıştır dendiği için şerh düşüyoruz” ifadesini kullandı. Hükümetin arkamızdan vurmasına ve Lozan’daki yargılamamız sırasında bir hükümet mensubunun İsviçre’de “Perinçek bizim aşırı muhalifimizdir, siz bildiğinizi yapın” demesine rağmen, biz İsviçre’de büyük başarılar kazandık. Lozan sorgu yargıcı, “Dosyayı kapatıyorum, burada suç yoktur” diyerek takipsizlik kararı verdi ve İsviçre televizyonları “Doğu Perinçek İsviçre devletini dize getirdi” manşetini attı. Ancak dört-beş ay sonra, Atlantik ötesinden geldiğini düşündüğümüz baskılarla sürpriz bir şekilde dava açıldı.

Dışişleri Bakanlığı’nı hep yanımızda gördük. AİHM kararı sonrası bu destek daha belirgin hale geldi. Bakanlıktaki görüşmelerimizde, müsteşar ve daire başkanları “Sonuna kadar sizinle beraberiz” dediler. Avrupa’da da birçok büyükelçimiz bizimle birlikte bu milli davayı savundu.

Ermenistan’ın bu davada avukat eşiyle savunma yapacağı haberleri çıktı, ancak ben büyükelçimizin kanaatini paylaşıyorum; AİHM’den hakikatin ve hukukun yanında bir karar çıkacaktır. Biz Avrupa’ya bu konuda özgürlük götürdük. Eğer biz bu davayı açmasak, Avrupa’da bu konuda fikrini söylemek yasaktı. Fikir özgürlüğü, kralı veya kurulu düzeni eleştirebilmektir. Avrupa’da Ermeni soykırımının yapıldığını söyleyen binlerce kitap var; asıl fikir özgürlüğü bunun olmadığını söyleyebilmektir.

Duruşma süreciyle ilgili olarak ise; Türkiye, Ermenistan, İsviçre ve Fransa olmak üzere dört taraf var. Bunun dışında on civarında müdahil kuruluş bulunuyor. Müdahillerin çoğu Ermeni yanlısı olmasına rağmen söz hakkı onlara verilmedi. Bizim için önemli olan layihaların sunulmuş olmasıdır. AİHM’in kararı muhtemelen Mayıs ortalarında veya yıl sonuna doğru çıkacaktır. Bu karar hukuk açısından bir nokta koyacaktır ancak siyasi tartışmalar muhtemelen devam edecektir.

Tarihsel sürece baktığımızda, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan beri bu konu devletin parçalanması amacıyla siyasi bir araç olarak kullanılmıştır. 1915’teki tehcir hareketi, o günkü savaş şartlarında devleti korumak için askeri bir zorunluluktu. Talat Paşa tehcir emrini verirken yağmacılık yapanları cezalandırmış, ancak bölgedeki asayişsizlik ve misyoner okullarında işlenen Ermeni milliyetçiliği, durumu geri dönülemez bir noktaya taşımıştır. Atatürk’e sorulduğunda da belirttiği gibi, bu mesele sadece Osmanlı değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin varisi olarak bizleri de hedef alan bir saldırıdır. Bir kere şunu tespit etmek lazım. 1922’de Kilikya’daki Fransız generalin komutasındaki o tugayın baştan aşağı Ermeni askerlerden oluştuğunu bir arşiv belgesinde bulduk; generalin bir mektubu var. Mektubunda, “Bu tugayın Türklere yapmış oldukları mezalim, Türklerin yaptığını iddia ettikleri mezalimi o kadar aşmıştır ki derhal lağvedilmesi gerekir” diyor. Üç ay sonra Fransız hükümetinin kararıyla buradaki tugay lağvedilmiştir. Atatürk, bu konuyla ilgili fikrini soranlara, “Dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözüm isteğidir” diyor. Atatürk’ün bir mülakatında ifade ettiği bu durum, zaten arkasından Kars Antlaşması ile nihayete ermiştir.

Bir de bir rakam zikredeyim: Soykırım, soykırım deniliyor ama İngilizlerin verdiği rakamı paylaşayım. 1922 yılında 817.873 Ermeni’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç ettiği belirtiliyor. Öbür tarafta 1927 nüfus sayımında Türkiye’de hâlâ 100 bin Ermeni’nin yaşamakta olduğu ifade ediliyor. Peki, nerede kaldı 1,5 milyon? Dolayısıyla, paşama yüz milyon kere hak vererek söylüyorum; başımıza dert açacak olan inkârcılık değildir. Kesinlikle bunun üstesinden geldik ve geleceğiz. Ancak soykırım meselesi henüz bitmemiştir; bunu tarihçilere bırakarak çözüme kavuşturmanın yollarını aramaktan başka bir çare yoktur. Türkiye burada hazırlıklarını kesinlikle kesmemelidir. Yalnız şunu bir daha, bir daha tekrar etmek lazım: Ermenilerin sürdüğü, bize isnat edilen soykırım iddiası, 1915 ile 1923 yılları arasında yaşanan durumdur. Türk halkının ve Türk milletinin vermiş olduğu haklı istiklal savaşı, bu iddialarla illegal bir konuma düşürülmek istenmektedir. Açık ve net olan budur.

Sürem bitti ama Sayın Perinçek, çok ısrarla yazan bir izleyicimiz var. “İstanbul askeri casusluk davası mağdurlarından birinin oğlu, Deniz Pilot Yarbay Özcan Erdem’in oğluyum” demiş ve sizden bir destek mesajı bekliyor. Tabii onlar bizim arkadaşlarımız; sayın komutanımızla beraber gerçekten çok büyük bir haksızlığa uğradılar. Türk devletinin içine yuvalanmış, o kumpası kuran ve tertipleri yapan paralel yapı her şeyiyle ortaya çıktığı hâlde o arkadaşlarımız hâlâ hapishanede. Bizim de yüreğimiz, bilincimiz hep onlarla birlikte, duvarların arkasında. Ancak ben çok kısa zamanda Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı vereceğini, onları kucaklayacağımızı ve karşılayacağımızı kuvvetle bekliyorum, bundan eminim.

Dışişleri Bakanlığı geleneksel olarak tutucudur ve talimat almadan iş yapmaz. Dolayısıyla siyaseten yukarıda bir mücadeleniz muhakkak ki vardır; ama muhataplarınızın da Dışişleri Bakanlığı’nı el altından mutlak şekilde desteklediklerinden emin olabilirsiniz efendim.

Sayın Büyükelçim, bundan büyük memnuniyet duyuyoruz. Sayın Doğu Perinçek, Sayın İsmail Akbik ve Sayın Uluç Özülker’e değerli katkılarından dolayı bir kez daha çok teşekkür ediyorum. “Çıkış Yolu”nu bu hafta da burada noktalıyoruz efendim. Önümüzdeki hafta pazartesi günü, Türkiye’nin gündemine ve sorunlarına ilişkin “Çıkış Yolu” ile devam edeceğiz.

Paylaş