Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin altı açık duruyor. Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın, bırak takılıyor. Türkiye’yi dinleyenlerdi, üretenlerdi. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler merhaba, “Yeni bir Çıkış Yolu”yla birlikteyiz. Bu hafta biraz kalabalığız. Her zaman Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile teke tek program yapıyorduk; bugün hem konuyu, gündemi değiştirdik hem de konuklarımızı çoğalttık, çeşitlendirdik. Sayın Perinçek’in yanı sıra iki değerli konuğumuz var. Sedat Sami Ömeroğlu Bey, elektrik-elektronik yüksek mühendisi. Yapay zeka konusunda Türkiye’de önemli bir isim; kendisi pek kabul etmese de… İşin insani ve sanat boyutuyla dostumuz, şair ve yazar Seyit Nezir de burada hazır bulundu. Hepinize hoş geldiniz diyorum efendim.
Bugün neyi konuşacağız, farklılığımız ne? Bu ay Teori Dergisi’nin Eylül sayısında bir kapak dosyası var: “Yapay Zeka, Sınıfsız Toplumun Habercisi” ana başlığıyla sunulmuş. Dergideki hemen hemen bütün yazılar bu konuya ayrılmış durumda. Değişik bir konu. Bilim ve Ütopya dergisinde görmeye alışık olduğumuz konuları, Teori dergisini yöneten arkadaşlarımız buraya taşımışlar, ellerine sağlık. Bu dosyaya geçmeden evvel gündemimizle ilgili iki konu var. Merakımı gidermesi bakımından Sayın Perinçek’e onları yönelteceğim, ondan sonra uzmanımızdan başlayarak yapay zeka konusunu tartışacağız.
Sayın Perinçek, bugün 11 Eylül 2018. 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelerin vurulmasının üzerinden yanlış hesap etmiyorsam 17 yıl geçti. O gün de bu binadaydım; akşam 5’e doğru oldu galiba Türkiye saatiyle, orada 9 civarındaydı. Siz neredeydiniz o gün?
— Ben Ankara’daydım.
— Ayaktaydınız tabii.
— Ayaktaydık. Ankara’da ilk rahmetli Hasan Yalçın arkadaşımdan duydum. Salona heyecanla girdiğini ve haberi verdiğini hatırlıyorum.
Peki, ben biraz ters bir soru sorayım: O günkü değerlendirmenizle bugünkü değerlendirmenizi kıyaslar mısınız?
— Valla bugün hâlâ bir sır olarak geliyor bana. 17 yıl geçti, sonuçlarını görebiliyoruz; Amerika’nın Afganistan’a, Irak’a saldırması için bir zemin yarattı. Ama hâlâ anlayamadığım şu: Amerika Birleşik Devletleri’nin, Pentagon gibi kendi askerî merkezine veya Cumhurbaşkanlığı sarayına böyle bir şey yapacağını düşünemiyordum. Başka bir devlet var arkasında diye düşünüyordum. Bir devlet olduğu kesin. El-Kaide falan bunların sınırlarının ötesinde, kullanılacak örgütler. Sonra birçok güvendiğim insan, “Bunu Amerika yaptı” dedi ve kanıtlar getirdi. Başka bir devlet de doğru dürüst bağlantısını kuramadı. Benim açımdan hâlâ biraz meçhul; belki de benim görüşlerim yanlış çıktı, olayı kavrayamadım. 3 bine yakın insan öldü; Amerika 30 bin kişi de feda eder ama Pentagon’un hedef alınması sembolik bir eylem gibi gözüküyor. 11 Eylül süreci, El-Kaide ve IŞİD gibi tırnak içinde İslamcı terör örgütleri dönemini başlattı. Amerika hâlâ Suriye ve Irak’ta IŞİD tehlikesi bahanesiyle kalıyor.
Sayın Ömeroğlu ve Sayın Nezir, sizlerden de o günkü görüşlerinizle bugünküleri kıyaslayarak bir yorum rica ediyorum.
— (Sedat Sami Ömeroğlu) Ben o gün olayları CNN’den izledim. Teknik bir operasyonla yapıldığı konusunda çok ciddi söylentiler var. Uçakların insansız olduğu, önceden planlandığı söyleniyor. Bunlar benim yetkinliğimin dışında konular ama bugünden bakıldığında, bir operasyonun başlangıç aşaması veya olayların yapılandırılmasına zemin teşkil etmesi için yapılmış bir hareket gibi gözüküyor. Hâlâ bir sır olmayı sürdürüyor.
— (Seyit Nezir) O dönem “Dünya en az 30 yıl sürecek yeni bir karanlık çağa giriyor, kapitalizmin obezleşmiş krizler silsilesi yeryüzünü karanlığa gömecek” öngörüsüyle bir yazı yazmıştım. Mandel, 2030’ların kapitalizmin çöküş çağı olacağını, tıpkı ikiz kulelerin çöküşü gibi öngörmüştü. Bugünkü bakışım daha da karamsar.
Sayın Perinçek, Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın bugünkü Wall Street Journal’da bir yazısı yayımlandı. İdlib konusunda; “İdlib köprüden önceki son çıkıştır. Avrupa ve Amerika harekete geçmezse sadece masum Suriyeliler değil, tüm dünya bedel ödeyecektir” diyor. Ne düşünüyorsunuz?
— Türkiye hem güvenliği hem ekonomisi açısından bir çıkmaza girdi. Esas tehdit odağının Doğu Akdeniz olduğunu düşünüyorum. Amerika ve İsrail oraya yerleşti, doğal gaz kaynakları açısından büyük bir rekabet var. Bir de Fırat’ın doğusundaki Amerikan piyonları (PKK/PYD) tehdidi var. Türkiye, Suriye ile birlikte olmaya mecburdur. Bu, Tayyip Erdoğan’ın keyfine kalmış bir olay değil. Milli paralarla alışverişin konuşulduğu, Çin ile iş birliği imkanlarının olduğu bir dönemde; Suriye’nin toprak bütünlüğüne karşı çıkarak hiçbir şey yapamazsınız. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak tek seçenek, bugünkü Suriye hükümetidir.
Sevgili izleyiciler, ulusal kanala kısa bir ara vereceğiz. Aradan sonra konuklarımızla yapay zekayı konuşmaya başlayacağız.
***
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu programımız devam ediyor. Konuklarımı tekrar hatırlatayım: Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek, elektrik-elektronik yüksek mühendisi Sayın Sedat Sami Ömeroğlu ve şair, yazar Sayın Seyit Nezir. Ben gazeteciniz Rafet Barlı.
Teori dergisi bu ayki sayısını bütünüyle yapay zeka konusuna ayırmış durumda. Sayın Ömeroğlu, bu heyet içinde konuyu en iyi bilen kişi olarak sizden başlamak istiyorum. Estağfurullah. Önce kavramları tartışalım Sayın Ömeroğlu. İzleyicilerimiz ve ben “yapay zeka” denince ne anlamalıyız? İkinci olarak; yapay zeka denilen bu olgu, belirli bir günde veya belirli şahısların adımıyla ortaya çıkan bir milada sahip midir? İkisini beraber yanıtlarsanız sevinirim.
Efendim, öncelikle beni konuk ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Şunu belirtmek isterim; her ne kadar uzun zamandır bu işin içerisinde olan bir mühendis olsam da kendimi bir uzman olarak görmüyorum. Hem bu işin mutfağında hâlâ çalışıyor olmam hem de düşünsel açıdan üzerinde epey kafa yormuş olmam hasebiyle görüşlerimi paylaşacağım. Ancak yine de çok devasa bir konudan; dünü, bugünü ve geleceği kapsayan bir alandan bahsediyoruz. Geleceği şekillendirecek en önemli konulardan biri budur. Bugüne kadar hiçbir teknoloji, hiçbir buluş yapay zeka kadar popüler hale gelmemiştir.
Yapay zeka çalışmaları 1940’larda başladı. Önce “Neural Network”, yani nöronlar arasındaki bağlantıların araştırılmasıyla Amerika’da iki bilim insanı tarafından başlatıldı. Daha sonrasında bir konferansta “Artificial Intelligence” (Yapay Zeka) kavramı ortaya atıldı. 1956’daki o konferansta bu isim resmileşti. Yapay zeka adındaki “yapay” kısmı, zekanın aslında tarifini zorunlu kılıyor. Zeka, doğuştan gelen, genetik olarak aktarılan bir şeydir. Akıl ise sonradan edinilen olguların tümüdür; işte “akıllı ol” deriz ama kimse kimseye “zeki ol” demez. Zeka, beynimizdeki nöronların dizilimi ve kapasitesiyle ilgilidir; ancak bu konu henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Yapay zeka çalışmaları, insan beynini örnek alarak, onu simüle ederek ortaya atılmıştır.
Bilgisayar mühendisliğinin bir dalı olarak doğan yapay zeka, başlangıçta sonuç alınamadığı için bir süre durakladı. Ancak 1960’lardan, hatta 70’lerden sonra hızlanmaya başladı. Herkes yapay zekayı robot bilimiyle özdeşleştiriyor ki o dönem sanayileşmenin yoğun olduğu yıllardı. Evet, birbirini tamamlıyorlar ancak yapay zeka sadece robotlara ait değildir; bugün cep telefonlarımızdan yazılımlara kadar her yerde karşımıza çıkıyor.
Yapay zekayı bugün iki şekilde tanımlayabiliriz. Henüz yolun başındayız; epey bir adım atıldı ama varılacak daha çok yol var. Bugün kullanılan “dar yapay zeka”dır. Hedeflenen “güçlü yapay zeka”ya geçiş içinse yaklaşık 2030’lar işaret ediliyor. Üstel (eksponansiyel) olarak gelişmeler hızlanmaya devam ediyor; o noktaya gelindiğinde dünyada pek çok şey değişecek.
Sizin “yapay zeka hata yapmaz” vurgunuza gelirsek; yapay zeka, bir algoritma temelinde çalıştığı için insanların aksine her saniye dikkatlidir ve rutin işlerde hata payı çok düşüktür. Ancak bilgisayarların da hata yapma ihtimali vardır. Yakın geçmişte, hatalı bir bildirim sebebiyle nükleer savaş alarmı veren sistemler oldu; ancak bu felaket, düğmeye basma sorumluluğunu almayan iki Rus subayının kararıyla önlendi. Yani hata yapan aslında yazılımdır ve yazılımlar da insanlar tarafından yapılır. Bu sistemlerdeki “bug” dediğimiz hatalar, yamalarla düzeltilmeye çalışılıyor.
Bunun arkasında çok devasa finansmanlar, yatırımlar ve teşvikler var. Bu teknolojinin en büyük üreticisi Amerika gibi gözükse de Rusya ve özellikle Çin, süper bilgisayarlar üreterek bu yarışta kafa tutar hale gelmiştir. Yazılım altyapısı ne kadar iyi olursa olsun, elektronik ve çip altyapısı yeterli değilse başarı sınırlı kalır. Yakın gelecekte nanoteknolojiler ve kuantum teknolojileri yaygınlaştığında bu süreç çok daha hızlı gelişecektir.
Yapay zeka donanım mıdır yoksa yazılım mıdır? İkisi de bir bütündür. Türkiye’nin en büyük eksiklerinden biri, çipin içine gömülecek yazılımın, yani “gömülü yazılım”ın yerli olarak geliştirilmesidir. İnsan beynini simüle etmek için oda büyüklüğünde bilgisayarlara ihtiyaç duyulması, donanımı şu an için bir sınır haline getiriyor. Ancak Moore Yasası gereği donanım küçüldükçe ve kapasitesi arttıkça, yapay zeka çok daha etkin hale gelecektir.
Özetle, yapay zeka insandan bazı konularda çok daha marifetli olsa da hâlâ belirli bir amaçla öğrenen bir yapıdır. Dünya artık bu teknolojiye odaklanmış durumdadır. Stephen Hawking’in “Yapay zeka insan kadar zeki olursa dünya felaketle karşılaşabilir” uyarısı ve Putin’in “Bu teknolojiyi ilk bulan dünyaya hakim olur” sözü, konunun stratejik önemini açıkça ortaya koymaktadır. Beynimizdeki bize ait tecrübelerin, düşüncelerin veya zihinsel değerlerin bilgisayara kopyalanması ya da bu kopyalardan tekrar geri çağrılması üzerine çalışmalar başlamış durumda. Henüz yolun başında olsak da bazı projeler gerçekleşti ve sürecin ilk aşamalarını görüyoruz. Beyin içerisindeki objelerin bilgisayar ekranına aktarılması konusunda epey mesafe alındı. Bu, eksponansiyel bir gelişim süreci; yumak gibi, bir ucunu tuttuğunuzda gerisi kolay geliyor. Önemli olan o ilk ilmiği bulabilmek. Dünya genelinde bu alanda yoğun bir iş birliği ve bilgi alışverişi var; bazen gizli kalsa da yapılan çalışmalar ilham alınarak çok ileri noktalara taşınıyor.
Yapay zeka konusuyla ilgilenmeye başladığımda tüm bunlar ütopik geliyordu, bugün ise artık sistemin bizzat içindeyiz ve çeşitli işlemler yapıyoruz. Örneğin, yapay görme teknolojisi insanın yapabileceğinin çok ötesinde işler başarıyor. Bu teknolojinin ufku; nanoteknoloji, malzeme bilimi ve karbonun bir alotropu olan grafen gibi buluşların gelişmesiyle çok daha ileri noktalara gidecek.
İnsan beyni henüz tam olarak çözülmüş değil ancak şu an kertenkele beyninin davranışlarını simüle edebiliyoruz. Bu teknoloji halihazırda lojistik gibi alanlarda kullanılıyor. Hedefimiz 2020 itibarıyla fare beynini simüle etmekti; çünkü farenin kromozom yapısı insana çok benziyor ve bu, insan beynini daha iyi çözümlememize yardımcı olacak. Yine 2020’de “Smart Dust” denilen bir buçuk milimetrelik minik bilgisayarların geliştirilmesi ve bunların Endüstriyel Nesnelerin İnterneti (IIoT) ile birleşmesi hedefleniyordu. Bu noktada “Hürriyetten bahsedebilir miyiz?” sorusu gündeme geliyor. Amerika ve Avrupa’daki bazı projelerde gönüllü insanlar üzerinde çiplerin veya bilgisayarların kullanımı test edilmeye başlandı. Makineleri insanlaştırarak övünen insanoğlu, aslında yavaş yavaş kendisi makineleşmeye başladı. Bir noktada robotların içerisine insan beyni implant edilmesi durumu “bu nesil, insanların birbirine insanca dokunduğu son nesil olacak” düşüncesini beraberinde getiriyor.
Sanayi tarafına baktığımızda; dijital teknoloji geleneksel olarak “0” veya “1”, “evet” veya “hayır” prensibine dayalıdır. Ancak kuantum bilgisayarların gelişiyle, geçmişte “belki” olarak kalan gri alanlar netleşecek. Üretimde hata payı bu sayede minimize edilecek ve kalite artacaktır. Endüstri 4.0’ın anahtarı olan yapay zeka; robotlara görme, dokunma ve algılama yetileri kazandırarak onları “akıllı” hale getirecek. Biz insanoğlu kadim zamanlardan beri ölümsüzlüğü arıyoruz; belki de yapay zeka bu arayışın modern bir aşamasıdır.
Yapay zeka, özünde üretim araçlarının en gelişmiş halidir. Kazma, çekiç, tornavida nasıl kol emeğimizin bir uzantısıysa, yapay zekalı robotlar da zihinsel emeğimizin bir uzantısıdır. Bu araçların üretim sürecine dahil olması, üretimde muazzam bir patlama yaratacaktır. Yapay zekanın temeli insan beyni modeline dayanır, beş duyuyla sınırlıdır ve yazılımı insan tarafından yapılır. İnsandan farkı ise hafızasının “nisyan” ile malul olmaması, yani hiçbir şeyi unutmamasıdır. “Big data” ve bulut teknolojisiyle birleştiğinde, makineler insan zihninin kapasitesini aşan bir süreklilikle çalışmaya devam edecektir. Yapay zekanın hafızası insan gibi nisyan (unutkanlık) ile malul değildir. İnsana bu üstünlüğünün yanı sıra, yapay zeka son derece karmaşık hesaplamaları saniyenin küsurunda yapabilir. Hız ve çok karmaşık olayların sistemleştirilmesi konusunda insana sağladığı üstünlük çok açıktır.
İnsan beynindeki nöronların plastisite (öğrenme ve kendini geliştirme) özelliği gibi, yapay zeka da derin öğrenme (deep learning) teknolojisiyle kendi tecrübesiyle öğrenebilme yetisine sahiptir. Ancak burada kritik soru şudur: Yapay zeka, Arşimet’in hamam tasının suda yüzdüğünü görüp kanunlar çıkarması veya Newton’un elma düşerken yaşadığı gibi kendi tecrübesiyle mi öğrenecek, yoksa başka bir yapay zekadan aldığı bilgilerle mi gelişecek? Microsoft’un “Tay” adlı sohbet robotu örneğinde olduğu gibi, yapay zeka kendi tecrübeleriyle öğrendiğinde bazen faşist veya Hitler benzeri söylemler geliştirebilmektedir. Yapay zeka bir gün Picasso’yu kıskandıracak resimler yapabilir veya Nâzım Hikmet’ten, Cemal Süreya’dan daha heyecan verici şiirler yazabilir. Nihayetinde tüm bu tartışmalar, insan korkusu ve “insanı aşar mı?” sorusu etrafında dönmektedir.
Sanayiye ve üretime yapay zekanın dahil edilmesiyle muazzam üretim patlamaları yaşanacağı bir gerçektir. Değişken sermayeyi, yani insan emeğini sıfıra yaklaştıran bu süreçte, birim maliyetler düşecek; bir fincan veya masa üretilirken harcanan emek miktarı neredeyse yok denecek kadar azalacaktır. Bu durum, değer teorisini ve fiyat teorisini kökten değiştirecektir. Eğer bir üründe hiç emek yoksa, artı değer (kâr) kavramı da ortadan kalkacaktır. Kârın olmadığı yerde sanayici de işlevsiz kalacağından, sanayiciyi de aradan çıkaran bir süreç başlayacaktır. Üretim durmayacaktır çünkü insanlık üretim olmadan yaşayamaz; ancak sermaye-işçi ilişkisi kalktığında paylaşım sorunu da ortadan kalkacaktır. Her şeyin bol olduğu bu “kara ütopya” toplumunda, diktatörlüklerin veya “Büyük Birader” (George Orwell’in 1984’ündeki gibi) tarzı gözetleme mekanizmalarının temeli olan kaynaklara el koyma güdüsü de yok olacaktır.
Bilimsel sosyalizm perspektifinden bakıldığında; yapay zekalı robotlar üretim süreçlerine girdiğinde, bunu hiçbir otorite engelleyemez. Tıpkı makineleşmeye karşı çıkan işçilerin makineleri kırmasının süreci durduramaması gibi, devletler ve sermayedarlar arasındaki rekabet de bu teknolojinin kullanımını kaçınılmaz kılmaktadır. Geçmişteki sınıfsız toplumlar, malların kıtlığı nedeniyle bir arada kalmaya çalışan kabile toplumlarıydı. Gelecekteki sınıfsız toplum ise malların bolluğu nedeniyle paylaşım sorununun bittiği bir toplum olacaktır.
Yapay zeka sayesinde üretim bolluğu sağlandığında; Cumhurbaşkanları, valiler, emniyet müdürleri veya zabıta gibi insanı yöneten ve nizama sokan mekanizmalara da ihtiyaç kalmayacaktır. Savaşların temelinde yatan kaynaklara, toprağa veya hammaddeye hakim olma hırsı, her şeyin bol olduğu bir dünyada anlamsızlaşacaktır. İnsanlığın, üretimi planlayan ancak baskı aygıtlarına (polis, ordu, hapishane) ihtiyaç duymayan bir toplum yapısına evrilmesi mümkündür.
Ancak ortada çözülmesi gereken bir çelişki vardır: Dünyadaki mevcut kurulu kapasite zaten tüm insanlığa yetecek kadar üretim yapabilecek durumdayken neden hâlâ yoksulluk ve paylaşım sorunu yaşanmaktadır? Ayrıca, işçinin emeğinin olmadığı ve her şeyin robotlar tarafından üretildiği bir sistemde, ürünleri satın alacak bir gelir mekanizması kalmayacaksa, bu üretim kime satılacaktır? Sınıflar ortadan kalktığında bu yeni ekonomik denge nasıl kurulacaktır? Para yok ki alsın. Şimdi bunlar bizim piyasada satacak… *Bozkurtların Ölümü*, *Bozkurtlar Diriliyor* kitabında alışveriş var mıydı? Çinli tüccarlar geliyor değil mi? Varamaz. Sonuç olarak komşuda var. Ondan evvel yok. Çin’de de yoktu. Yani ticaret ne zaman ortaya çıktı? Bir üretim fazlası olunca. İnsanların üretim imkânlarına sahip olması, üretici güçlerin gelişimi otomatik olarak sınırsız toplumu getirmez.
Şimdi biz burada önümüzdeki 20, 30, 50 yıllık süreci konuşuyoruz. Benim söylediklerim kendi gözlemlerime göre 100 yıl içinde olabilecek şeyler. Tahminlerde, öngörülerde bulunurken kısa veya orta vade diye konuşuyoruz sonuç itibarıyla. Konuşmak kolay; 50 yıl sonra gerçekleşecek bir şeyi üç saniyede söyleyebiliyoruz ama ben söyledim diye o işler üç saniyede olmayacak. Ancak ekonomi politiğe ve bu sürecin ekonomik temeline baktığımızda; üretimde getireceği patlamalar ve sömürünün ortadan kalkması meselesi var.
Siz ne diyorsunuz? Robot kullanılıyor. Robotu sömüremezsin ki. Tornavidayı sömürebiliyor musun? Öküzü sömürüyor musun? Öküze ücret mi veriyorsun? Sömürü nedir? Ücret karşılığında veya feodal dönemde olduğu gibi ürünün kendisine el koymaktır. Öküzle insan arasındaki ilişkide bir sömürü ilişkisi yoktur; öküzü kullanırsın. Aynı şekilde tornavidayı, kazmayı, çekici, baltayı, freze veya torna makinesini kullanırsın. Robot da nihayetinde dikiş makinesinin daha gelişmiş, daha “akıllı” bir türüdür ama insan değildir. Bir ücret karşılığı çalıştırmazsın, o bir makinedir. Ancak Sami Bey’in de belirttiği gibi, eğer insana benzeyen bir özellik kazanıyorsa o zaman işler bambaşka.
“Çalışmasız yaşam” diye bir şey yok, belki çok az çalışma var. Sekiz saat değil, yarım saat veya on beş dakika çalışacaksın. Bakın, Sedat Bey ne dedi? “Binlerce robot çalışıyor, başında bir tane adam var.” İyi de Sayın Başkan, şöyle bir durum var: Yeryüzünde 8 milyar insan var. Her birine yüzlerce robotu yönetme görevi verirseniz, 80 milyar robot ne yapacak dünyada? 80 milyar robot yapmayın ya! Bu ütopya çok gülünç bir hale geldi. Biraz daha ayakları yere basan, gerçeklikle alakası olan bir sınıfsız toplum anlayışı üzerinde durmalıyız.
Sınıfsız toplumu öngören ütopyacılar, Robert Owen’lar… 8 milyar insanın 80 milyar robotu idare ettiği ve çalışmadığı bir düzen olabilir mi? Burada sayıların üzerinde durmuyorum ama süreci düşünürsek; robotlar kazıyor, binaları dikiyor, fabrikaları çalıştırıyor. Bunları denetleyen veya yazılımını yapan insanlar var. Onların çalışma saatleri çok düşük olur ve bu “gönüllü emek” olur. Eskiden, yani kapitalizmde çalışmayana ekmek yok. Sosyalizmde de emeği kadar verilir, sistem aynıdır. Ancak bolluk toplumuna geldiğinizde, çalışmak bir heves, istek ve mutluluk kaynağı haline gelir.
Biz bu sürecin yaratacağı yeni insanı tartışmalıyız. Kurgu filmlerde, uzaydan gelen kavimlerin olağanüstü teknolojileri var ama insanlar hâlâ Roma’daki gibi köleci bir düzen içindeler. Bu saçma. O kadar ileri bir teknolojiye sahip, o kadar bol üreten bir toplumda ne kölelik olur ne de piramitler. Kölelik, zorla çalıştırmak ve emeğine el koymak içindir. Üretim bollaştığında o sistemin temeli ortadan kalkar.
Dijital teknoloji şu anda üretime uygulanıyor. Buna rağmen çalışma saatlerinde bir azalma görmüyoruz. Nasıl yok? Çin, bugün beş gün olan çalışma süresini dört güne düşürdü. İnsanlığın geldiği noktaya bakın; Charles Dickens’ın *Antikacı Dükkânı*’nda insanlar 16-17 saat çalışıyordu. Bugün 8 saatlik iş günü var, haftada iki gün tatil var. Teknoloji geliştikçe çalışma saatleri düşüyor ama burada sosyal mücadeleleri de hesaba katmak lazım. Üretim olanak vermediği sürece emekçiye haklarını sağlayamazsınız.
Eskiden ücret teorisi, işçinin hayatını idame ettirmesi için gerekli miktar kadardı. Bugün ise işçinin altında otomobili var, tatile gidiyor. İngiliz burjuvazisi, Hindistan’ı sömürerek kendi işçisini de burjuvalaştırdı. Bunlar üretimdeki gelişmelerle paralel oldu. Bugün Afrika’daki insanı aç bırakmayacak bir üretim düzeyi mümkün ama “bolluk toplumu” dediğimiz seviyede değiliz. Mevcut kurulu kapasite tam kullanılsa çok farklı olabilir.
Marx, insanlık tarihini üç aletle tanımladı: Kol değirmeni, yel değirmeni ve elektrikli değirmen. Üretim araçlarındaki bu gelişme, yeni sosyoekonomik kuruluşlara denk düşer. Bu süreçler kendiliğinden değil, devrimlerle yaşanır. Bolluk toplumuna giden süreç de devrimlerle olacak. İnsan müdahalesi olmadan bunlar kendiliğinden olmaz ama o zemin, insan müdahalesinin koşullarını da yaratır.
(Ara sonrası)
Sınıfsız topluma gidişte robot teknolojisinin ve yapay zekânın rolü konusunda bir itirazınız olduğu belli. Bu süreç otomatik olmayacak, sosyal mücadelelerin başarı kazanmasıyla gerçekleşecek. Robot sınıfsız toplumu getirmeyecek, sınıfsız toplumu yine insan getirecek; ancak robot, sınıfsız bir toplumun teknik koşullarını oluşturacak.
Endüstri 4.0 olayı, benim izlediğim kadarıyla Çin’de ucuz iş gücüyle yapılan atılım sonrası Almanya’da hızlandırıldı. Olayın arkasındaki niyete bakmak lazım. Kapitalizm teknolojiyi başından beri kâr oranlarını artırmak için kullanıyor. Atom bombası, kimyasal gazlar veya savaşlar, teknolojinin insanlığın karşısında nasıl kullanıldığının kanıtıdır. Marx veya Engels, makineye karşı değildi; onlar makinenin sermaye tarafından hangi amaçla kullanıldığına bakıyordu.
Marx’ın *Grundrisse*’de belirttiği gibi; belli bir noktadan sonra üretici güçlerin gelişmesi, sermaye ilişkisi için bir engel haline gelir. Sermaye, toplumsal zenginliği geliştirmek yerine tıpkı kölelik veya serflik gibi bir konum kazanır. Sermaye büyürken üretici güçleri sürekli geliştirmekle yükümlüdür; bunu yapamadığı takdirde çökecektir. Postmodernizm, küreselleşme ve yeni orta çağ tartışmalarıyla birlikte bugün; medya, iletişim araçları ve internet dâhil olmak üzere her türlü teknolojik kanaldan bir hurafeler silsilesi pompalanıyor. İnsanlar düşünmekten uzaklaştırılıyor. Marx, 8 saatlik iş gününün gelmesiyle işçi sınıfının özgür zaman bakımından rahatlayacağını ve sosyal mücadelenin yükseleceğini savunuyordu. Ancak Marx ve Engels bu günleri göremedi. 1871 Paris Komünü’nden bu yana işçi sınıfının mücadelesi evrensel düzeyde hedeflenen noktaya ulaşamadı.
Radyo ile başlayan süreçte “boş zaman” veya “özgür zaman” kavramı, burjuvazinin istediği biçimde doldurularak, işçilerin artı zamanı sermayenin hizmetine sunuldu. Günümüzde ise televizyon ve internet teknolojileriyle bu durum zirveye ulaştı. 24 saat internete ve cep telefonuna mahkûm olan insanlara “teknoköle” demek dahi zayıf bir tabir kalıyor. Doğu Perinçek’in “Mafiyokrasi” kitabında belirttiği gibi; üretimsiz sermayenin egemenliği, yeni orta çağın aşiret ilişkilerini ve mafyatik bağları günümüze taşımıştır. Bu mafyalaşma süreci; sermayeyi, teknolojiyi ve insan düşüncesini var olan üretim araçlarıyla yönetir hale gelmiştir. Bugün insanlığı, insanların göremediği biçimlerle ve teknolojik güçlerle yönetmenin koşulları hazırdır. Ancak bu, komünizmin koşulları demek değildir.
Kapitalizm, teknolojik buluşları ve tüm icatları kendi ömrünü uzatmak için kullanıyor; insanlığı yeni bir serfliğe ve “mafyokrasi”ye dönüştürüyor. Diğer yandan, Çin’in dünya üretimi içindeki yerine, yüklendiği insani değerlere ve gelecek tasarımına bakıldığında, Marx’ın proletaryaya yüklediği misyonu bugün Çin işçi sınıfının üstlendiği söylenebilir. Kapitalizm teknolojiyi insanı biçimlemek üzere üretirken, komünist toplum amacına uygun bir endüstrileşme ve gelecek tasarımı insanlığın kurtuluşu için hayati önem taşıyor.
Robotlar ve yapay zeka ile insan arasındaki ilişki, doğası gereği sömürü ilişkisi değildir; tıpkı insanın bir kazmayı sömürmemesi gibi. Yapay zeka ile üretim süreçleri değiştiğinde, artı değerin ve ücretli işçiliğin ortadan kalkma ihtimali doğuyor. Bu teknolojik atılım ve üretim patlaması, kapitalizmin sınırlarını zorlayan bir süreçtir. Makine kırıcılığına başvurmak yerine, bu bolluk toplumunu ve teknolojiyi kendi sınıfsız dünyamızı kurmak için kullanmalıyız.
Üretim paradigmaları kökten değişecek ve çok daha az insan gücü gerekecek. “Robot” kelimesi, 1920’de Karel Čapek’in bir oyununda Çek dilinde “köle” anlamında kullanılmıştı. Bugün ise robotlar, bir taraftan insanlığı teknoköleliğe mahkûm etme potansiyeli taşırken, diğer taraftan okyanusları tatlı suya çevirebilecek, çölleri verimli topraklara dönüştürebilecek ve enerji sorunlarını kökten çözebilecek bir teknolojik devrimin kapısını aralıyor. Mesele, bu teknolojinin hangi amaçla ve kimin mülkiyetinde kullanılacağıdır. “Robot” terimi yerleşti ve hareket kontrol mekanizmalarının bulunduğu makinelerden bahsedilen konuşmalarda bu ifade yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Konuyla ilgili birkaç not almıştım, müsaadenizle onları paylaşmak isterim. Robotları televizyonlarda sıkça görüyoruz; örneğin Sophia adlı robot Türkiye’ye geldi ve şov yaptı. Hatırlayacağınız üzere Suudi Arabistan’da kendisine vatandaşlık bile verildi. Bu, ütopik görünse de gerçek bir durum. Peki, neden? Robotları şimdiden insanlara sempatik göstermeye çalışıyorlar, çünkü insanlar tarafından yapılacak işlerin pek çoğunu robotlar devralıyor ve bu süreç daha da yoğunlaşacak. Dünya bu yöne doğru gidiyor, sadece bize özgü bir durum değil.
Çin konusuna değinmek isterim. Batı, Çin’in ucuz iş gücüne karşı bir tavır almak için “Endüstri 4.0” kavramını ortaya koydu. Bunun Amerika’daki karşılığı “Nesnelerin İnterneti” (Internet of Things) veya “Her Şeyin İnterneti” (Internet of Everything) olarak adlandırılabilir. Bu süreç 2010’larda başladı. Türkiye’ye bunu 2013 Ocak ayında duyuran kişilerden biri de benim; o günden bu yana Türkiye’de çok fazla bir değişim olmadı. Ancak Çin’de durum farklı; Çin, robot yatırımına dünyada en fazla sermaye ayıran ülke haline geldi. Bu durum başta çelişkili görünebilir, çünkü çok fazla insan gücü var. Ancak bir taraftan da robotlara yöneliyorlar, çünkü nüfusları yaşlanıyor; yaşlı nüfus grubu büyüyor ve onlara bakacak yeterli genç nüfus bulunmuyor. Bu sebeple “ikinci çocuk” yasasını getirdiler. Açığı kapatabilmek için Çin bu yolu izliyor. Ayrıca Çin, 2025 yılında dünyanın en iyisi olacağını, “Made in China” damgasını dünya çapında güçlendireceğini söylüyor. Bugüne kadar standart ve ucuz üretim yaparken, şimdi on sektörde büyüme hedefi koydular. Bu sektörlerden biri tarım, diğeri ise robot üretimi. Dünyanın en büyük robot ve otomotiv firmalarından bazılarını satın aldılar; örneğin Volvo gibi.
“Robotlar insanları işsiz bırakacak mı?” sorusuna gelirsek; evet, bırakacak. Daha doğrusu robotlar yaygınlaşacak ve insanların daha fazla boş zamana ihtiyacı olacak. Peki, bu durumda insanlar mutlu olacak mı? İşte tam da bu noktada felsefeciler devreye girmeli. Yakın zamanda felsefecilere çok fazla tez konusu çıkacağını düşünüyorum. Oscar Wilde’ın dediği gibi: “Ben dünyaya çalışmaya, hayatımı kazanmaya değil, hayatımı yaşamaya geldim.” İnsanlar hayatlarını yaşasınlar ancak öbür taraftan da kendi aralarında bir sürü sorun çıkacak. Bu, felsefecilerin uğraşması gereken ciddi bir sorun. Buna dair ilk çözüm önerileri Amerika’da ortaya atıldı, şimdi Avrupa’da konuşuluyor: Robotlardan alınan vergilerle çalışmayan kesimi desteklemek gibi modeller… Bu çok karmaşık ve üzerine düşünülmesi gereken teknolojik bir rüzgâr.
Yapay zekâ konusunda Türkiye’nin durumuna bakarsak; yazılım anlamında çok yetenekli gençlerimiz olduğunu söyleyebilirim. Ancak donanım konusunda aynı yeterlilikte olduğumuzu düşünmüyorum. Dünya genelinde her yüz çocuktan beşinin üstün zekâlı doğduğu söylenir; bu durumun yerel bir sınırı yoktur. Bu çocukları bulup doğru şekilde eğitir ve mutlu edersek Türkiye çok daha hızlı mesafe katedebilir. Savunma sanayiinde ise durum farklı; özel bir önem ve devlet desteği verildiği için İHA’lar gibi alanlarda dünyada çok iyi bir noktaya geldik.
Çalışma süreleri ve ücretler konusunda ise, çalışma olmayınca insanların mutlu olacağını düşünmüyorum. İnsanların sanata, edebiyata ve kültürel faaliyetlere yönelmesi pratikte güzel görünse de, insanın somut bir şeyler üretmeye ve uğraşmaya ihtiyacı vardır.
Son olarak, Çin’den Kore’ye (İnovasyon 25), İngiltere’ye (R4) kadar pek çok ülke bu konuda devlet politikaları oluşturmuş durumda. Bizde de dernekler ve TÜSİAD gibi kuruluşlar bunu konuşuyor ancak yeterli bir devlet politikası olup olmadığı konusunda soru işaretleri var. Benim önerim, teşviklerin proje hedefleriyle sunulması ve objektif seçimlerle en başarılı ekiplere aktarılmasıdır.
“Teknoloji” kelimesi Yunanca “beceri” ve “üretim bilimi” anlamına gelir. “Mühendis” ise hesap bilen, icat eden kişidir. Şu anda bizim durumumuz, hesap bilen ile icat edenin karşı karşıya kaldığı bir süreçtir. Bunu tersine çevirmemiz gerekiyor.
(Sohbetin devamında tartışılan “parasız toplum” ve “serbest zaman” üzerine ise şunlar söylenebilir:) Robotların üretimde getireceği muazzam artış, emeğin değişim aracı olarak değerini değiştirecek. Zorunlu çalışma sisteminin ortadan kalktığı, insanın Einstein veya Picasso gibi gönüllü emeğe yöneldiği bir serbest zaman toplumu, sosyalizmin de ötesinde bir sınıfsız toplum hedefidir. Ancak bu, kendiliğinden değil, insan müdahalesiyle ilerleyecek bir süreçtir. Bir mühendisin ise saati olmamalı; bu sektörde üretim tutkuyla yapılan bir iştir. Ama sürekli saatine bakan birisiyle bu iş olmaz. Yazılım yapmak, donanım tasarlamak veya bir problemi çözmeye çalışmak; konsantrasyonu çok yüksek işlerdir. Bunlar, bir ekip çalışması içerisinde yürütülmelidir. Bir sistemin önemli bir çarkı haline geldiğinizde, işin ne zaman biteceği değil, işin gerektirdiği kadar vakit harcamanız önemlidir. Tabii bunu, işini sevenler açısından söylüyorum. O zaman günde on beş dakika çalışmadığınızın bir önemi kalmaz.
Bertolt Brecht’i çalışmaya zorlayan hiçbir şey yoktu ama hayatını okuduğunuzda adamın çalışmadan duramadığını görürsünüz. Bunu kendim için de söylüyorum; bugün beni çalışmaya zorlayan şey bir kültür. Çalışmadan mutlu olamıyorum.
“Başkan, siz %5’in içindesiniz ama %95’in geleceği ne olacak?” diye sordunuz. Komünizm budur; %95’in geleceğidir. Einstein, Marx, Bertolt Brecht, Nazım Hikmet, Cemal Süreya olmaya götüren süreç; teknolojik gelişmenin ötesinde, kültür, ideoloji ve siyasi devrimlerin bir bütünüdür. Ancak şu bir gerçek ki, üretimde bollaşma ve teknolojik gelişme olmadan özlediğiniz o sınıfsız toplum kurulamaz. İnsanlık, ilk defa bu koşulları ufukta görmeye başladı. Geçmişte bunları hayal ediyorduk, şimdi ise elle tutulur bir gerçeklik olarak görüyoruz.
Kapitalist sistem ebedi değildir. Sizin bahsettiğiniz o teknolojik dönüşümler, kapitalist sistemi yıkan koşulları beraberinde getiriyor. “Yapay zekaya iş başı diyeceğiz, insandan vazgeçeceğiz, hadi yık kapitalizmi” yaklaşımı biraz basit kalıyor. Benim söylediğim şu: Robot kullanımı ve teknoloji, kapitalizmin elinde kar hırsıyla bir tahakküm aracına dönüşse de, aslında insanlığa kapitalist toplumu aşacak büyük olanaklar sunuyor. Üretimde bollaşma olmadan, teknolojide ileri sıçramalar yaşamadan kapitalizmi aşamazsınız.
Çin’in 2025 veya 2030’da yapay zekada dünyada bir numara olma iddiası gerçekçi bir hedeftir. Çin artık eskisi gibi sadece yığın üretim yapan bir ülke değil, kaliteyi simgeleyen “Made in China” dönemine geçiş yapıyor. On sektörde dünyanın en iyisi olmayı hedefliyorlar. Endüstri 4.0 kavramına en fazla ilgi gösteren ve bu konuda Avrupa’dan sürekli bilgi talep eden ülke Çin’dir. Bugün dünyanın en hızlı süper bilgisayarlarının Çin’de olması, kuantum teknolojilerini kullanmaları bu hızlı ilerleyişin göstergesidir. Dünyadaki diğer egemen güçlerin Çin’den rahatsız olmasının temel nedeni de bu rekabettir.
“Robotlar yaygınlaşınca biz işsiz mi kalacağız, gelirimiz olmazsa üretilen malları kime satacaklar?” sorusu, işin esasını kavramış, çok önemli bir sorudur. Kapitalizm malları bolca üretir ama o malları satın alacak bir ücret düzeni kuramazsa sistem çöker. Bu sistem kaçınılmaz olarak işçi ücretlerinin yükselmesine, sınıfların ortadan kalkmasına ve iş zamanının azalmasına -haftada üç-dört gün çalışma gibi- doğru giden bir süreci tetikleyecektir. Tarihe baktığınızda, Almanya’daki bir işçinin 80 yıl önceki refah düzeyiyle bugünkü bir mi? Bu refah, teknolojik gelişme ve sosyal mücadelelerle kazanılmıştır.
Sonuç olarak; sonsuz üretim imkânı ortaya çıktığında, üretilen malların pazarda talep görmesi gerekir. Kapitalizm, ücretli işçi ilişkisini ve sömürüyü ortadan kaldıran bu süreci kendi içinde taşıyamaz. Bu süreç eninde sonunda kapitalizmi aşacaktır.
Cep telefonları veya teknoloji araçları üzerinden “insanları bilinç dışı bir yaşama sürüklüyorlar” demek, biraz aydın bakış açısının karamsarlığıdır. Teknoloji araçlarını nasıl kullandığınız önemlidir. Geçmişte, bugünkülerden daha baskıcı iletişim araçlarına rağmen Rus Devrimi, Çin Devrimi, Vietnam Devrimi ve Afrika’nın sömürgecilikten kurtuluşu gerçekleşti. Sistem ebediyen devam etmeyecek; görüyoruz ki bugün Çin, toplam üretimde Amerika’yı yakaladı ve geçti. Yapay zeka ve inovasyon yarışında da artık başa güreşiyorlar.
Savaş teknolojileri ve robotlar, kısa vadede asimetrik savaşlarda veya sınır güvenliğinde kullanılıyor olsa da, asıl mesele bu araçların endüstriyel ilişkileri kökten değiştirecek olmasıdır. İşsizlik korkusuyla robotları kırmak yerine, bolluk toplumuna giden süreçte artan üretimden payımızı nasıl alacağımızı konuşmalıyız. Türkiye tarihinde de 1960’larda gördüğümüz gibi, emekçilerin üretimden aldığı pay arttığında bu durum sosyal gelişmeyi tetiklemiştir. İşçi hareketleri, sistemin kendi içinde üretemediği sosyal talepleri zorlayarak yeni bir geleceği inşa edecektir. Eğer robotlarla, makinelerle vesaire daha bol üretim yaptığınız zaman, aynı zamanda işçi hareketlerinin, emekçi hareketlerinin ve köylü hareketlerinin taleplerine cevap verebilecek ekonomik bir zemin de oluşuyor. Şimdi, eskinin klasik kapitalist ülkeleri, ileri ülkeleri konvansiyonel üretimde bugün zorlanıyorlar. Fakat dijital üretimde; yani bilgisayar ve iletişim teknolojilerinde hiç de fena değiller. Valla benim gördüğüm bu, bilmiyorum. Sedat Bey benden iyi bilir ama Hindistan’la hiçbiri baş edemiyor; toplam seviye açısından, yani yazılım konusunda…
Şunu sormak istiyorum: Emperyalizm çürüyen kapitalizmdir ama en yeni kapitalizmi de patlatacak teknoloji yine onların merkezinde gelişti. Dostum, Hindistan konusunun yavaşlaması lazım; toplumlar çok ezbere konuşuyor. Evet, müthiş bir şekilde bizden önce yazılımın gücünü tespit ettiler ama Hindistan’da çok iyi yazılım mühendisleri bulabilirsiniz. Bir bakın, yazılım mühendislerinden iyi olanlar Amerika’ya gidiyorlar; geri kalanların ne kadar iyi oldukları tartışma konusu. Ama varsayalım ki iyiler, fakat iyi bir makine mühendisi bulamazsınız. Bilgisayar okulları var, böyle apartman okulları… O apartman okullarından rastgele bir genç çıkıyor. Yazılım ihracatı yüksek, buna dayanarak söylüyorsunuz ama bunun dışında makine üretimi ve başka teknolojik konulardaki üretimlerinin çok doğru olduğunu söyleyemeyiz.
Size rakamlar vereceğim; dünyada bugün, yani en son 2016 yılı rakamlarını veriyorum. Dünyadaki üretimin gelişmesine Çin’in yaptığı katkı %49. Yani dünyadaki büyümeye katkısı; Çin’in 49, Hindistan’ın 19, Amerika’nın 16, Avrupa’nın 5. Bakın, 100 birimlik büyümeye Çin’in katkısı 49, Hindistan’ın katkısı 19. İkisinin toplamı neredeyse üçte iki ediyor. Amerika ise Hindistan’ın altında, %16. Bu durum nüfusla da çok alakalı; 1,2 milyar, belki daha fazla insan var içerisinde. Gelişen, büyüyen bir ekonomi olmasa bu oranlar olmazdı. Şöyle kıyaslayalım: 1949’da neydi? 1949’da dünyanın en yoksul ülkeleri Çin ve Hindistan’dı, açlık içindeydiler. 70-75 sene sonra bugün dünyanın en hızlı gelişen ülkeleri Çin ve Hindistan. Ben size karşı bir şey söylemiyorum ama şunu vurgulamak istiyorum: Kapitalizm, bugün gelişmenin ve teknolojik gelişmenin başını çekiyor gibi gözükmüyor. Dünyanın en yoksulları, devrim sayesinde dünyanın en zenginleri olmayabilirler ama teknolojinin kavramlarını da, diyalektiğini de yine gidip Batı’dan öğreniyorlar.
Bir de şu var: Bu kadar gelişmişliğe karşılık yaşamın aynı pahalılıkta olduğunu görmedim. Ben Hindistan’da proje yaptım, iş yaptım. Yazılım tabi çok değişken bir iş, bunu söylemek durumundayım çünkü çok somut değil. Biz anlamlı bir ihracat yapabiliyor muyuz? Anlamlı yaptığımız birçok şey var ama beyin göçü de var. “Kim ne yazıyor?” meselesi var. Çok kolay gibi gözüküyor; tuşlara basmaktan ibaret gibi. Kodlama meselesi var Türkiye’de mesela son zamanlarda; iyi bir şey. Ama eğer İngilizce öğretmek gibi olacaksa başlamayalım daha iyi, boşu boşuna zaman kaybı. Bu benim kişisel fikrim. İstatistiklere bakıldığı zaman Avrupa’da İngilizcesi en kötü olan ülkelerden biriyiz. Sondan ikinci olduğumuzu net bir şekilde biliyorum. Yani yazılım açısından ya da diğer konularda bazı ölçümler gerçekleri yansıtmıyor. Bizde de yazılımda iyi okullar var ama her okuldan çıkan mühendis, her okuldan çıkan doktor olmuyor. Eğitim payı lazım. Bir kalite standardını yakalamak hedefimiz olmalı. İmam hatip okullarını şöyle yaparsan, böyle yaparsan… Mühendislik ve diğer dalların Türkiye’de çok parlak olduğunu görmüyoruz. Maalesef göremiyoruz çünkü işin içerisindeyiz, araştırıyoruz. Bize de insan lazım; ekipte olacak arkadaşlar arıyoruz ama bulmakta çok güçlük çekiyoruz. İyi olanlar, kalifiye olanlar yurt dışına kaçmaya devam ediyor. Diğerleri zaten “ben buyum” diyerek bir yere gitmek istiyor. Ama iyi olanlar artık Türkiye’de durmuyorlar; bu Türkiye için çok büyük bir tehlike. Yani beyin göçü… Bu, Türkiye’deki iklimle, hükümetle ve ortamla ilgili bir şey.
Şimdi yönetmenimiz süremizin dolduğunu söylüyor. Bence bitirelim, meselenin ana fikri anlaşılmıştır. İster hızlı, ister geç; bu teknolojik gelişme, özellikle yapay zekadaki gelişmeler önce üretim ilişkilerini değiştirecek, sonra siyasal ilişkileri adım adım değiştirecek bir eşikteyiz. Türkiye de bunun dışında kalmayacak, kalamayacak. Dünyada önemli gelişmeler oluyor, herkese bir yapay zeka verilecek.
Sabah televizyonda tam bu konuyla ilgili notlara bakıyorken çocuklardan birinin çığlığını gördüm. Telefona değil, “Anne bana bak!” diyordu çocuk. Bu çok önemli bir eleştiri. Sevgili seyirciler, sevgili dinleyiciler… Bir yandan insan ilişkilerini ortadan kaldıran bir süreç var. Ama bu bütün teknolojik süreçlerde böyle; feodalizmden çıkarken de romantizm gitti, aşk gitti… Divan şiirinden pasajlar okuyacaktım ama artık o da bitti. Ama teknolojiye karşı çıkarak bir yere varılmaz.
“Çıkış Yolu” programı burada sona eriyor sevgili izleyiciler. Konuklarım Vatan Partisi lideri Sayın Doktor Doğu Perinçek, yüksek mühendis Sedat Sami Ömeroğlu ve şair, yazar, gazeteci dostumuz Seyit Nezir. Ben Rafet Ballı. Haftaya, muhtemelen politikada buluşmak dileğiyle saygılar sunuyoruz. Biz bu cumhuriyeti devrimle kurduk. Türkiye’yi üretenler, birleşenler kuracak. Üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz!

