İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, çıkış yolu gününde ve saatinde yine sizlerleyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Kendisine gündemi, gündemdeki başlıkları ve bizim belirlediğimiz özel konuları soracağız; değerlendirmelerini isteyeceğiz. Tabii sizlerin merak ettiği ve bizlere ilettiğiniz sorular var; onları da harmanlayıp Sayın Perinçek’e sormaya çalışacağız.
Efendim hoş geldiniz.
“Merhaba, hoş bulduk.”
Beyhan Korkman: Aydınlık.com.tr Genel Yayın Yönetmeni olarak bugün bizlerlesiniz. Hoş geldiniz. Bugün bir olayın miladı aslında; 27 Aralık 1919, Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 103. yıl dönümü. Buradan, bir günü anmanın ötesinde, bugüne hangi dersler uzanıyor? Biraz bunu konuşarak başlayalım istedik.
Doğu Perinçek: Peki. İzleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelmesi, bir devrimci hükümet projesinin son adımlarından biridir. 19 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Bandırma Vapuru’na binip Samsun’a çıkarken hedef neydi? Hedef, Anadolu’da bir devrimci hükümet kurmaktı. İstanbul’daki hükümetle; İngilizlerin, Fransızların dizi dibinde işgalcilerin olduğu bir ortamda Kurtuluş Savaşı’nı yürütmek mümkün değildi. Milletin gücünü seferber edecek bir devrimci hükümet lazımdı. Çünkü istiklal savaşı ancak devrimci bir hükümetle verilebilirdi; padişahlık sistemi içinde bu savaşın verilme şansı yoktu.
O devrimci hükümet nerede kurulabilirdi? Türk milletinin bağrında, Anadolu’da. Bu yüzden Samsun’a çıkış, sadece bir savaşı örgütleme adımı değil, öncelikle o savaşı yürütecek hükümeti kurma adımıydı. Samsun’dan sonra Havza’ya geçti. 21-26 Haziran’da Amasya’da komutanlar toplantısı yapıldı. O toplantıya Ali Fuat Paşa, o zamanki 15. Kolordu Komutanı, gizlice katıldı. Mirliva (Tuğ veya Tümgeneral) rütbesinde olmasına rağmen, yüzbaşı üniformasıyla gelmişti.
O komutanlar toplantısının temel meselesi şuydu: Biz komutanlar olarak orduyu örgütlemeye kafayı takmıştık. Kimler vardı? Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Konya’dan gelen Cemal Paşa ve Atatürk’ün Samsun’a birlikte çıktığı kurmaylar… O dönemde Mondros’a rağmen dağıtılmamış üç kolordu vardı: Ankara’da, Konya’da ve Erzurum’da. Mondros Ateşkesi ile ordunun tasfiyesi öngörülmüştü ancak bunu uygulamak İngilizler için o kadar kolay değildi. Öte yandan teslim olmayı kabul etmeyen, direnmeye karar veren komutanlar vardı. İstiklal Savaşı’nı, Atatürk’ün etrafında toplanan bu komutanlar verdi.
İşte o toplantıda Mustafa Kemal Paşa’nın birinci meselesi, Anadolu’da bir “hükümet-i muvakkat” (geçici hükümet) kurmaktı. Bizler hep asker olarak orduyu nasıl yöneteceğimizi düşünürken, o diyordu ki: “Orduyu kurarız ama onu kim komuta edecek? İstanbul’dan bu savaşın yönetilmesi mümkün değil. Padişah saltanat iktidarının karşısına, Anadolu’da milletin devrimci hükümetini kurmalıyız.” Stratejisi buydu. Şark’ta (Doğu’da) bir istinatgâh kurarak İzmir’i kurtarmak bu stratejinin özetiydi.
Sivas Kongresi’nden sonra toplanan ve “ikinci komutanlar toplantısı” olarak anılan heyeti temsiliye toplantılarında çetin tartışmalar yaşandı. Tutanağı, Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 5. cildinde yayınlanmıştır; herkesin okumasını öneririm. O toplantıda Mustafa Kemal Paşa, Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanması gerektiğini savundu. Çünkü İstanbul’daki meclis, İngilizlerin kontrolündeydi ve her an dağıtılabilirdi. Maalesef Atatürk orada azınlıkta kaldı ve meclisin İstanbul’da toplanması kabul edildi.
Ankara’ya 27 Aralık’ta geldikten sonra İstanbul’da Meclis-i Mebusan toplandı. Atatürk’ün Ankara’da bir hükümet kurma ve meclisi burada açma çabası, o dönem kabul görmedi. Atatürk’ün öngörüsü 16 Mart’ta, yani İngilizlerin İstanbul’u fiilen işgal edip meclisi dağıtmasıyla haklı çıktı. 27 Aralık’tan 16 Mart’a kadar geçen dönem, Atatürk’ün Ankara’daki yalnızlık ve bekleme dönemidir. Ancak İngilizler meclisi basınca, Atatürk’ün stratejisi tek seçenek haline geldi ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi kurularak devrimci hükümet resmen ilan edildi.
Yani hükümet kurulduktan sonra ordu kurulmadı; Anadolu’daki zaten var olan kolordular, İstanbul’un değil, Anadolu’da kurulan bu başı dik, bağımsız hükümetin emrine girdi. Bütün mücadele, ordunun İngilizlerin dayatmalarına mı, yoksa milletin iradesine mi bağlı kalacağı noktasındaydı. Atatürk, bulunduğu noktadan farklı bir noktadalar. Atatürk’ü sistem dışı mı görüyorlar? O dönem için neden böyle bir tavır alıyorlar, o ruh hali nedir? Yani bugüne de… Bakın, “sistem dışı” diyerek biz bir teori yapıyoruz, dediğiniz doğru. Onlar padişahlık sisteminin içindeler. Sonuç itibarıyla aralarındaki çatışma; padişahı devirerek ancak İstiklal Savaşı yapabiliriz diyen gerçekçi Atatürk ile “padişahın emri altında İstiklal Savaşı yaparız” diyen gerçekçi olmayanlar arasındadır.
Ankara’da Meclis kurulurken saltanatı kaldırma fikri o kadar berrak mıydı? Ankara’da bir hükümet kurduğunuz zaman zaten saltanat fiilen kalkıyor. Ancak bunu bir program olarak bu kadar net ifade edemiyorsunuz. Orada “saltanatı kaldırma” diye bir hedef belirtilmiyor; önümüzdeki görev İstiklal Savaşı’nı kazanmaktır. İstiklal Savaşı’nı, milletin bütün güçlerini seferber ederek, milletin azim ve kararıyla kazanabiliriz. Peki, milleti kim seferber edebilir? İngiliz ve Fransızların kontrolü altında olmayan, bağımsız ve devrimci bir hükümet milleti seferber edebilir. Dolayısıyla Atatürk o anda sistemin, yani padişahlık ve saltanat sisteminin dışına çıkıyor ama bunu “saltanatı ortadan kaldıralım” diye değil; o günkü somut görev ekseni içerisinde yapıyor. İstanbul hükümetleriyle İstiklal Savaşı yürütülemezdi. “Anadolu’da bir geçici hükümet kuralım” denilerek başlandı; başta biraz yumuşak bir dil kullanıldı. “Padişahımız var, İstanbul var ama savaş için bir hükümet-i muvakkat (geçici hükümet) kuralım” denildi. Ancak bu, sonuç itibarıyla saltanatın ve İstanbul’daki iktidarın bertaraf edilmesine, ona rakip olan Anadolu’daki iktidarın öbürünü tamamen silmesine yol açtı. Süreç, saltanatın kalkmasına evrildi.
Atatürk haklı çıkıyor; İstanbul’daki Mebusan Meclisi yaşayamıyor. Atatürk İstiklal Savaşı’nı örgütlüyor; İstanbul hükümeti ise bunu sabote etmeye başlıyor. Kızılcahamam’dan başlayıp Gerede, Düzce, Adapazarı, Konya, Yozgat gibi yerlerde çıkan gerici isyanlar, İngiliz altınlarıyla örgütlenen ve İstanbul hükümetiyle de ilişkisi olan isyanlardır. Vahdettin, Mustafa Kemal’in Ankara’da kurduğu hükümeti ve Meclisi boğmaya çalışan bu isyancılarla ilişkiliydi. Bu isyanlar ezilerek Anadolu’da otorite sağlandı ve savaş başarıya ulaştı. Devrimci bir hükümetle başarıldıktan sonra son nokta kondu: “Egemenlik milletindir.”
İstiklal Savaşı’nın örgütlenmesi saltanatın kaldırılmasına götürüyor. Zaten savaşı örgütlerken saltanat fiilen kalkıyor. Peki, bugün 27 Aralık’a baktığımızda bize hangi dersleri veriyor? Türkiye bugün de çetin bir döneme girdi. Bir yanda dış cephede Amerika ve İsrail tehditleriyle karşı karşıya olan, diğer yanda 1980’de Batı’nın dayattığı ekonomik program içinde bocalayan bir Türkiye var. Bağımsızlığı sağlamak, terörü yok etmek ve üretim devrimi yaparak Batı’nın dayattığı dünya ekonomisiyle bütünleşme programından kurtulmak gibi iki temel görevimiz var. Bu görevler, sistemin içinde mümkün değil. Çünkü her ikisi de Amerika’ya direnerek ve sistemin dışına çıkarak çözülebilecek meselelerdir. Amerikan sisteminin içinde terörü bitiremez, ekonomiyi düzeltemez ve üretim devrimini gerçekleştiremezsiniz. Benzerlik burada; nasıl o gün sistemin içinde çözüm yoktuysa, bugün de yok.
Sistem içindeki kuvvetlere bakarsak; altılı masa, doğrudan doğruya iplerle yönetilen bir yapıdır. En tehlikelisi Meral Akşener’dir. Onun yanında Kemal Kılıçdaroğlu ve AK Parti artıkları (DEVA ve Gelecek Partisi) ile Amerika’ya piyon derecesinde bağlı HDP/PKK var. AK Parti ise 2002 yılında sistem tarafından getirilen bir partiydi; ancak 2014’ten sonra Silivri duvarlarının yıkılmasıyla başlayan süreçte sistemin dışına çıkmaya başladı. Bir ayağı sistemin içinde, bir ayağı dışındadır. 24 Temmuz 2015’te PKK’yı hendeklere gömmek için yapılan harekat, sisteme bir meydan okumaydı. Ancak iskeleden ayrılan bir tekne gibi, bir ayağı iskelede bir ayağı teknede kalırsa denize düşersiniz. AK Parti karar vermek zorundadır.
AK Parti’nin durumu, İstanbul Hükümeti içindeki ikili yapıya benziyor; bir yanda tam İngilizciler (Damat Ferit gibi), diğer yanda Anadolu ile irtibat kurmak isteyen Salih Paşa veya Ahmet İzzet Paşa gibi unsurlar vardı. AK Parti biraz onlara benziyor; devrimci cereyanla bağlantıları var. Vatan Partisi, Atlantik dışı çözümleri takip eden partidir; AK Parti ise bu süreçte bocalayan, zorlukları göze alamayan bir hükümettir.
15-16 Temmuz gecesi hükümet bocalarken, Vatan Partisi çıkıp “Bu bir Amerikancı, FETÖ darbesidir; Türk Silahlı Kuvvetleri bunu ezecektir” diyerek kritik bir tavır aldı. Birçok darbeci komutan, Doğu Perinçek’in bu açıklamasını duyunca darbenin niteliğini anlayıp teslim oldu. Orduyu karşı tarafa bırakarak iktidar olunmaz. İktidar; elinde silahlı güç olan, devletin yaptırım gücüne hakim olan yapıdır. Önümüzdeki dönemde Amerika, Tayyip Erdoğan yönetimini seçim yoluyla deviremeyeceğini anladığı an başka yollar arayacaktır. Yunanistan kıyılarında ve Doğu Akdeniz’de kurulan Amerikan üsleri bu sürecin bir parçasıdır. Amerika, hem denizden hem havadan hem de Trakya’da karadan Türkiye’yi tehdit eden bir yığınak yaptı. Amerika karar verdiği zaman bu silahlı güçler kullanılacaktır. O silahlı güçler kullanıldığı zaman, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Türk milleti, Türk hükümeti ve devleti arasındaki beraberlik yine gündeme gelecek.
Altılı Masa şimdi şunu iddia ediyor: “İktidara gelme şansları var mı yok mu ayrı konu ama yerel yönetim özerklik şartını kaldıracağız, HDP’ye bakanlık vereceğiz, kanun hükmünde kararnameler politikasını hayata geçireceğiz.” Bunlar, Türk ordusuna ve Türk polisine karşı tamamen düşman ordusuna muhtaç bir stratejidir. Ordu ve polis bunu kabul eder mi? Burada şunu netleştirelim; çünkü bizi izleyenler ve Türkiye’nin önündeki süreç bakımından bu çok önemli.
Altılı Masa’nın lideri Meral Akşener’dir. Amerika’nın “Gladio Kraliçesi” olduğu için ve Amerika’nın bir numaralı adamı olduğu için Altılı Masa’nın lideri odur. Zaten İmamoğlu ile ilişkilerinde de bunu görüyoruz. Bunlar, Türkiye ile Amerika arasındaki bir hesaplaşmada göreceksiniz ki Amerika’nın yanında yer alacaklar; zaten şimdiden Amerika’nın yanındalar. Öyle bir silahlı hesaplaşmada; tıpkı İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi Türkiye’yi, Türk ordusunu, Türk devletini ve hükümetini “maceracılıkla” suçlayacaklar, sisteme kafa tutmakla itham edecekler, Türkiye’yi felaketlere götürmekle suçlayıp bozgunculuk yapacaklar.
Aslında hep bozgunculuk yapıyorlar. Son 5-6 yıllık tarihlerine bakın. Mesela Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’ye giriyor, Meral Akşener “Tosuncuklarını yolla” diyor. Bundan daha açık ve keskin bir bozgunculuk var mı? Türk Silahlı Kuvvetleri savaşırken o, Mehmetçik’e “Sen Tayyip Erdoğan’ın sarayı için savaşıyorsun, vatan için savaşmıyorsun” mesajını veriyor. Bizim içimizden de bir tane çıktı böyle; emekli tümgeneral ve merkez karar kurulu üyemiz Naci Beştepe, Vatan Savaşı kararı aldığımızda karşı parmak kaldırdı. Partimizde öyle bir insan kalabilir mi?
Türk Silahlı Kuvvetleri ile Türkiye hükümeti ve Türk milleti arasındaki birliğin yeniden imtihanlardan geçeceği bir sürece giriyoruz. O yüzden bunları konuşuyoruz. Ankara’da bir meclis açıldığı zaman, 27 Aralık’ta geldi, 3 ay sonra 23 Nisan’da meclis kuruldu, hükümet kuruldu. Hükümetin Ankara’da kurulması demek, hükümet ile onun silahlı gücünün birleşmesi demektir. Güçlü devlet vurgusunu bu yüzden sık yapıyoruz. Türkiye’nin önündeki hiçbir sorun güçlü devlet olmadan çözülemez; ekonomik sorunlar da ancak güçlü devletle aşılabilir. Bugün liberal politikalarla veya devletçiliği reddeden bir özel teşebbüsçülükle Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemezsiniz. Üretim devrimi yine devlet önderliğinde olacaktır.
***
Gladio; NATO’nun, NATO’ya bağlı ülkelerde kurduğu yeraltı örgütlenmesidir. İtalya eski Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın, Nur Bartu’ya verdiği röportajda anlattığı gibi; kendisini, Helmut Schmidt’i, Helmut Kohl’ü ve Margaret Thatcher’ı Amerika’da eğitip ülkelerinin başına devlet başkanı olarak getirmişlerdi. Çünkü onlar Gladio örgütlenmesi içindeydi. Aynı durum Türkiye’de de Turgut Özal ve Tansu Çiller örneklerinde yaşandı.
Meral Akşener de bu örgütlenmenin içindedir. 90’lı yıllarda Kocaeli ve Sapanca bölgesindeki faaliyeti tamamen FETÖ’yü örgütleme faaliyetidir. Bizzat örgütlediği insanlar bana bunları anlattı. Bundan daha önemlisi, Tansu Çiller hükümetinde İçişleri Bakanı iken Genelkurmay’a “böcek” (kulak) yerleştirmesidir. O dönem Başbakan Mesut Yılmaz, “Bunlar yabancı devletlerin casusu, devlete savaş açmışlar” dedi. O dönemde Genelkurmay’ı kim dinler? Amerika ve İsrail dinler. Yani Meral Akşener, Amerika’nın ve Mossad’ın kulağını Genelkurmay’a yerleştirmişti. Onun için “Gladio Kraliçesi” diyoruz.
İkincisi; Emniyet İstihbarat’ın başına FETÖ elemanlarını getirdi. İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve diğerleri, o meşhur Ergenekon tertibini tezgâhladılar. Meral Akşener, Ergenekon tertibinin de başrollerindedir. Bence en büyük cürmü; Milliyetçi Hareket Partisi’ni bölerek içindeki çok önemli bir gücü alıp PKK’nın yanına getirmesidir. Bu, bir Gladio görevlisinin yapacağı bir eylemdir. 15-16 Temmuz eşiğinde de darbenin geleceğinden haberdardı. Şimdi de ABD’nin Türkiye’yi hedef alan projelerinde hep sahnede ve başrolde. Kılıçdaroğlu Amerika’nın adayı değil; kazanamayacak aday olarak görülüyor. Amerika’nın asıl adayının İmamoğlu olduğu RAND Corporation raporunda açıkça belirleniyor. Akşener de İmamoğlu ile beraber Amerika’nın kurduğu projelerde en önde gözüküyor.
Sonuç olarak; tüm bu eylemleri topladığımızda karşımıza bir Gladio görevlisi çıkıyor. MHP gibi Amerika’ya direnen vatansever bir partiyi bölüp, oradan kopardığı parçayı CHP üzerinden HDP/PKK yanına yerleştirdi ve hâlâ orada; HDP ile beraber Saraçhane’de toplanıyor. Bunu örtmeleri mümkün değil. Birkaç ay içinde saflaşma çok daha açık hale gelecek, çünkü o yola girmiş durumdalar. Bazen hükümete yakın çevrelerden şunu duyuyoruz: “İYİ Parti aslında bizim tarafa gelebilir, Cumhur İttifakı’nda yer alabilir.” İktidara yönelik bu tarz olumlu mesajlar görüyoruz. Peki, bu yanlış mıdır? Şunu belirtmeliyim ki; bu, AK Parti’nin çıkmazıdır. AK Parti, Vatan Partisi gibi milli bir hükümete, Türkiye’nin bağımsızlığına ve bütünlüğüne yönelik stratejik bir çizgi kuramıyor. AK Parti, evet, bugün vatansever cephededir ancak sonuç itibarıyla kafayı hep oy hesaplarına takmış durumdadır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) bir müttefik olarak yetersiz hale geldiğini düşünerek “Bunun yerine acaba İYİ Parti olur mu?” gibi bir arayışa giriyorlar. Yani meseleye Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü veya üretim devrimi gibi stratejik bir bakış açısıyla bakmıyorlar; “Seçimde 3 oy daha fazla nasıl alırım? MHP işe yaramaz hale geldi, onun yerine acaba İYİ Parti’yi mi alsam?” diye düşünüyorlar.
Bu arada sosyal medyada, daha doğrusu Twitter’da; Saray’da, Beştepe’de Meral Akşener’in, Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ile görüştüğüne dair söylentiler dolaşıyor. Bugün beni de eski İYİ Parti yöneticilerinden biri ziyaret etti ve bunu çok kesin ifadelerle söyledi. Ne konuşulduğuna dair net bir bilgi yok ama aktarılanlara göre Meral Akşener, “MHP artık sizin müttefikiniz olarak yetersiz, onu defedin, oraya beni alın” demiş. Bunu söyleyen kişi güvenilir bir isim ancak şurası bir gerçek: Meral Akşener’in MHP’yi böldüğü ve bugün Amerika’nın cephesinde PKK/HDP ile beraber olduğu su götürmez bir gerçektir. Bunu Saraçhane’de de gördük; orada Meral Akşener ile HDP beraberdi ve oradaki kitle esas olarak HDP’nin kitlesiydi. Geçenlerde Ekrem İmamoğlu ile ilgili bir toplantı yaptılar, orada da Sayın Meral Akşener vardı ve kalabalık yine esasen PKK destekçilerinden oluşuyordu, CHP orada pek yoktu. Ali Babacan, Demirtaş’tan bahsettiğinde kitleden ciddi alkış geldi.
Peki, AK Parti’nin Kılıçdaroğlu’na yönelik stratejisi nedir? Siz Altılı Masa içinde Akşener’i işaret ediyorsunuz, AK Parti ise Kılıçdaroğlu’nu. Tehlikeyi Kılıçdaroğlu olarak görüyorlar. AK Parti doğru bir stratejik tahlil yapıp baş hedef kim, ikinci hedefler kim konularında berraklaşmış değil; daha doğrusu yanlış hedeflere sapıyor. Vatan Partisi diyor ki: “Meral Akşener, Amerika Birleşik Devletleri’nin baş figürü ve piyonudur; asıl hedef odur, Kılıçdaroğlu değil.” Ama bakıyoruz, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bütün konuşmaları “Bay Kemal aşağı, Bay Kemal yukarı…” şeklinde. Vurduğu hedef, Altılı Masa’nın esas merkezine ve liderliğine vurmuyor. Bu durum ya tarihten gelen bir CHP düşmanlığından ya da “Bu süreç içerisinde Meral Akşener’i oradan koparır, yanımıza çekeriz” şeklindeki boş hayallerden kaynaklanıyor. ABD ile Altılı Masa arasındaki ilişkilerin ayrıntılarını göremiyorlar ya da en önemli şeyi, yani Altılı Masa’nın başrolünde Meral Akşener’in ve İYİ Parti yönetiminin olduğunu fark edemiyorlar.
İYİ Parti içerisinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve İmamoğlu’nun adaylığına karşı çıkan, Koray Aydın’ın başını çektiği ciddi bir kesim olduğu söyleniyor. Cumhurbaşkanı’nın İYİ Parti’ye yönelik çağrısı, belki de bu kesimi kazanmaya yöneliktir. Ancak böyle bakmak çok sığdır. ABD’nin kurduğu oyunda başrolün Meral Akşener olduğunu bütün olgular sergiliyor. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı, ABD’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nun üstünü çizdiğini görmelidir. Amerika’nın üstünü çizdiği adama vurarak aslında Meral Akşener’in ve İmamoğlu’nun önünü açıyor; yani esas büyük tehlikeyi güçlendiriyor. Bu durum, AK Parti kurmaylarının yetersizliğini ortaya koyuyor. Ukrayna’da, Suriye’de, İran’da; üretim devriminin geciktirilmesinde, cemaat ve tarikatlarla ilişkilerde ve %47’lik seçmen kitlesini tahlil etmede AK Parti maalesef yetersiz kalıyor.
HDP konusunda ise AK Parti, PKK ile mücadele etse de HDP’nin kapatılması konusunda stratejik bakamıyor. “HDP kapatılırsa oylar ne olur?” gibi anket odaklı bir endişeleri var. HDP’nin kapatılmasının Güneydoğu’daki vatandaşlarımızın bilincinin aydınlanması açısından tarihi bir önemi var. Çünkü bu, “Kürt sorunu” değil, bir Amerika-İsrail sorunudur. HDP kapatıldığında vatandaşın kafasında net bir kanaat oluşacaktır: Türkiye bölücülüğe asla fırsat vermeyecektir. Vatan Partisi bu yüzden ısrar ediyor; bölge halkını kazanmak için bu kararlılık şarttır. AK Parti ise “Oylar Deva Partisi’ne mi gider, CHP’ye mi kayar?” gibi zavallı bir bakış açısıyla çırpınıyor. HDP’nin kapatılması, Türkiye’nin birliği ve bölücülüğün zeminini ortadan kaldırmak için zorunludur.
Son olarak, bu Perşembe gününden itibaren Anayasa Mahkemesi önünde bir nöbet eylemi başlatıyoruz. Amacımız Anayasa Mahkemesi’ni utandırmaktır. Mehmetçiğin sahada PKK ile savaştığı bir dönemde, Yargıtay Başsavcılığı’nın hazırladığı güçlü iddianameye rağmen mahkeme hala sürüncemede bırakıyorsa, bu kabul edilemez. 15 yargıcın tamamının bu kapatma yönünde karar vermesi gerekir. Anayasa Mahkemesi, Mehmetçiğe kurşun atan güçlerin koruyucusu olamaz. Bu nöbet eylemlerini parti kapatılana kadar her hafta sürdüreceğiz. Amacımız, Anayasa Mahkemesi üyelerine Türkiye’nin nöbetçilerinin orada olduğunu ve Türk milletinin iradesini göstermektir. Geçtiğimiz günlerde “vatansız Aleviler” diye tarif ettiğimiz, “Alisiz Aleviliği” savunan bir grup kurultay düzenledi. Biz bunların haberlerini sürekli yapıyoruz. Alevi maskeli bu vatansızları takip ettiniz mi? Kendilerini “düşkünler” olarak tarif ettiler. Amerika’nın aleti olanlardan daha düşkün kim olabilir?
Alevilik nedir? Türkler İslamiyet’e geçtiğinde Alevi olarak girdiler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, Sultan Orhan Gazi 1326’da tahta çıkıp Yeniçeri Ocağı’nı kurduğunda, bu ocağın temelinde Bektaşilik vardı. Balkanlardan toplanan çocuklar, Türk ailelerinin yanına verilip Enderun’da ve Yeniçeri Ocağı’nda eğitilirdi. Onlar Alevi anadan babadan doğmasalar da, bir mensubiyet bağıyla Bektaşi olurlardı. Bunu yapan Osmanlı Devleti’dir. Demek ki 16. yüzyıla kadar Türk halkının hemen hemen tamamı Alevi idi. Bugün Toroslar’da, Ege’de, İç Anadolu’da ve Doğu Anadolu’da sünnileşmemiş eski Alevi kitlesinin varlığını hâlâ görüyoruz.
Alevilik; Türklüğü, Türkçeyi, Türk adet ve geleneklerini bugüne taşıyan, has Türk olan kitledir. Abdal Musa, Pir Sultan Abdal, Şah İsmail gibi şairler Türkçeyi ve Türk mirasını bugüne ulaştırmıştır. Bu kitleyi alıp Amerika ve Avrupa’nın kontrolündeki projelerde rol alanlar, Hacı Bektaşların, Yunus Emrelerin yolundan gidenler değildir. Yunus Emre de sonuç itibarıyla batıni geleneğin içindedir. Türklüğün iftihar ettiği filozoflar ve şairler, bu düşkünlerin yolundan gitmemiştir.
Ankara Haber Müdürümüz Aykut Diş, bu kurultay sonrası Alevi önderlerine “Ne diyorsunuz?” diye sorduğunda, Çankaya Cemevi Başkanı Hüseyin Öz güzel bir ifadeyle, “ABD ve İsrail’in düşkünleri” dedi. Horasan Erenleri Federasyonu Genel Başkanı da dahil olmak üzere, bu isimler Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunan, Türk kültür ve mirasının taşıyıcısı olan gerçek Alevi temsilcileridir.
Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir başkanlık ile Alevilik; bir mezhep değil, bir “yol” ve kültürel bir kurum olarak tanımlanacaktır. Eskiden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sünni yapısı üzerinden eleştiriler gelirdi, şimdi ise Aleviliği bir kültür olarak gören doğru bir çözüm üretiliyor. Horasan Erenleri de bu çizgide çalışmalar yürütüyor.
Bir izleyici sorusunda 2000’li yıllardaki “ABD’nin stratejisi CHP’yi HDP’leştirmek, Alevileri Kürtleştirmek” yazısından bahsetti. Hakikaten CHP’yi HDP’leştirdiler. Alevilik konusunda ise Amerika, PKK’nın Sünni Kürtlere dayanması sebebiyle, Alevi Kürtler üzerinde bir boşluk gördü. 2011-2012 yıllarında, maalesef AK Parti’nin de bocaladığı bir dönemde, Dersim projesi üzerinden Alevi Kürt vatandaşlarımızı PKK’ya yamamaya kalktılar. Bizim içimizden çıkan, Mehmet Bedir Gültekin gibi bu projeye teslim olan kişiler oldu ancak partimiz bunu mahkûm etti. Amerika’nın Alevi Kürtleri PKK’ya bağlama projesi bir hakikattir. Bu düşkünler kurultayının yapılıyor olması, projenin kısmen de olsa hedefine ulaştığını gösteriyor.
HDP’nin durumu ise içler acısıdır. Adana’daki miting görüntülerine bakıyoruz; meydanlar boş. PKK, Türk ordusu karşısında ezildikçe halk onları terk ediyor. İstanbul ve Ankara’daki eylem denemeleri de bir avuç insandan ibaret. HDP’nin kapatılması bu yüzden çok önemlidir.
Garo Paylan’ın polise “6 ay sonra hesap vereceksiniz” diye seslenmesi büyük bir terbiyesizliktir. Türkiye toprağında Türk polisine, Türk devletine ve Türk ordusuna kimse bu şekilde meydan okuyamaz. Bu cüreti Amerika ve İsrail’den alıyorlar. Fransa’daki olaylara gelince; PKK tek başına Avrupa’da yakıp yıkma eylemi yapamaz. Bunlar Amerika’nın, Avrupa ile yaşadığı çelişkinin keskinleşmesinin bir sonucu olabilir. Amerika PKK’yı bir aparat olarak dünyanın her yerinde kullanır. AK Parti hükümeti ise PKK ile Amerika arasındaki bu bağı hâlâ göremiyor, olayı sadece Avrupa eksenli yorumluyor. Ya da Avrupa’daki gelişmeyi mi göremiyor acaba? Şunu görmemiz lazım: PKK en çok nereye bağlı? PKK, Avrupa ile Amerika arasında en çok hangi gücün kontrolü altında diye sorarsak; cevabımız PKK’nın esas kontrolünün ABD’nin ve Mossad’ın elinde olduğu yönündedir, Avrupa’nın elinde değildir. Avrupa ise Atlantik sisteminde olduğu ve Amerika’nın müttefiki olduğu için bazı devletleri ile PKK’yı korur; ancak PKK’nın esas efendisi Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’dir.
Evet, kısa bir reklam arası vermemiz lazım efendim. 5-6 dakika sonra ekonomi konuşacağız. Değerli izleyenler, aradan sonra yine buradayız. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programının son bölümünde devam ediyoruz. Ekonomi konuşacağız. Vatan Partisi’nin ekonomi politikalarına ilişkin merak ettiklerimizi ve gündemdeki başlıkları soracağız.
Asgari ücretle başlayalım. Asgari ücret açıklandı, 8.506 TL oldu. Türk-İş’in 9.000 TL’lik bir talebi vardı; “Bunun altında olursa imza atmayız” dediler ve masada da yer almadılar. Vatan Partisi asgari ücreti nasıl buluyor? Türk-İş’in tutumunu doğru buluyoruz ancak asgari ücretle ilgili başka şeyler söylemem gerekiyor. 8.506 lira olarak saptanması yerinde değil; 9.000 liranın üzerinde olmalıydı. Bu konuda Türk-İş ile aynı tavrı benimsiyoruz ve mücadelemizi sürdürüyoruz. Fakat Türkiye’de asgari ücret konusunda çok ciddi bir aldatmaca ve yanlış bir yaklaşım var. Buna “işçi dalkavukluğu” diyelim. Asgari ücreti ne kadar yüksek belirlersen o kadar “işçici” değilsin. Bir yarış var; bir parti “10 bin lira” diyor, diğeri “11 bin”, öbürü “12 bin”, “13 bin” diyor. Fakat burada işçiyi düşünen bir tavır yok.
Türkiye’de 1’den 250’ye kadar işçi çalıştıran 4 milyon KOBİ (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler) var. Bunlar bakkallar, kasaplar, küçük atölyeler, oto tamircileri, kunduracılar, tekstilciler, turizm işletmeleri ve lokantalar… Bu işletmeler zaten Türkiye’de bıçağın sırtında yaşıyor. İşçi maliyetleri yükseldiği zaman bunların bir kısmı kapısına kilit vuracak. Kilit vurduğu zaman ne olacak? Oradaki işçi de asgari ücret alamayacak, hiç ücret alamayacak; sıfır ücretle kapının önüne bırakılacak. “En fazla ben asgari ücreti savunuyorum” diyenlerin çizgisi, yüz binlerce işletmenin iflasına ve dolayısıyla o işletmelerde çalışan işçilerin sokağa atılmasına yol açıyor. Türkiye’de işini kaybeden kolay kolay iş bulamıyor. Dolayısıyla “aşırı asgari ücretçilik”, iflaslara yol açtığı ve işçileri işsiz bıraktığı için aslında işçiye düşman bir politikadır.
Ekmek teknesini korumak lazım. Bir ekmek teknesi var ve orada 15 tane işçi; kalfa, çırak, usta ekmek yiyor. Sen asgari ücreti artırıp o işletmeyi kapattığında, 15 bin lira ücret alan bir işçi yaratmıyorsun; 15 tane işsiz yaratıyorsun. İşçiler bunu anlıyor; bir işletmenin ayakta kalması gerektiğini, iflas olursa kendisinin de işsiz kalacağını biliyor.
Genel makro ekonomi açısından baktığımızda Türkiye’nin bugün ihtiyacı tasarruftur. Ürettiklerinin bir kısmını tasarruf edip yatırıma ayırman lazım. Bu aşırı asgari ücret yanlısı politika; mühendis maaşlarını, işçi ücretlerini, emekli maaşlarını denge gözetmeden ve üretim hedefleri belirlemeden artırmak, tasarruf oranını sıfırlamaya ve işsizliğe kapı aralar. Bugün Türkiye’de işçinin ücretini artırmaktan çok, işçinin çocuğuna, kardeşine iş bulmak daha önemlidir. O iş de tasarruf oranını artırarak olur.
Peki, nasıl tasarruf edeceğiz? Vatan Partisi olarak yumruğumu vuruyorum; yurt dışına kaçırılmış 300 milyar doları Türkiye’ye getirteceğiz. Bu paraya el koymuyoruz, mülkiyet yine sahibinde kalacak; ancak biz başkalarına kredi açmayacağız. İsviçre bankalarına, kıyı bankalarına yatırılan o 300 milyar doları, Türkiye’nin yatırım sermayesine dönüştüreceğiz. Bankaların kârları geçen yıl %400 artmış. 56 milyar liradan 280 küsur milyara çıkmış. Bankaların bu kadar kâr etmesine gerek yok; o aradaki farkla çiftçinin borçlarını silelim, esnafın kredisini hafifletelim. Yani kaynakları üretime yönlendirelim.
Özetle asgari ücret politikası, basit bir “işçi dostluğu” politikası değildir; hatta aşırı yüksek asgari ücret vaatleri, işçiyi işsizliğe mahkûm eden, işçinin çocuğuna iş bulamayan siyasetlerin sahipleridir.
Olayın köklü çözümü “Üretim Devrimi”dir. Mevcut Batı’ya bağımlı programlar içerisine sıkışmış iktidarın, ücretleri yüksek tutarak enflasyonu düşürmesi mümkün değil. Enflasyonu engellemenin yegâne yolu üretimi artırmaktır. Piyasadaki mal miktarını artırırsan fiyatlar istikrar kazanır. Enflasyona odaklanmak yerine üretime odaklanmak gerekir. Enflasyona odaklanmak, sizi ithalatı büyüten ve yerli üreticiyi tasfiye eden IMF programlarına götürür. Zincir marketleri suçlamak ise bir aldatmacadır; sorunu orada aramak, halkı bakkala, kasaba düşman edip hükümetin kendi sorumluluğunu gizlemesidir. Asıl hedefe, yani Türkiye’nin kaynaklarını dışarıya kaçıran sisteme ve hatalı ekonomik politikalara bakmak gerekir. Halk, zincir marketlerden ziyade bu fiyat pahalılığının baş sorumlusu olan hükümet politikalarına karşı uyanık olmalıdır. Ben de halka bunu öğretmeye, halka önderlik etmeye çalışıyorum. Yani bakkala, kasaba, pazarcıya, zincir markete öfkeleneceğimize; 1980’den bu yana “Dünya ekonomisiyle bütünleşme” denen bu borçlanma ekonomisi programını uygulayan hükümetlere kızalım ve onları değiştirelim artık. Üretim devrimi yapacak, ona önderlik edecek üreticilerin milli hükümetini kuralım. Vatan Partisi, o hükümetin olmazsa olmaz partisi, anahtar partisidir, kilit partisidir.
Ekonomi programımızı anlatan bir kitabımız vardı. Bunu yayınlamıştık. Şimdi herkes bunu bulup okuyamayabilir ama isteyen; Vatan Partisi merkezlerinde, kitapçılarda, internet sitelerinde, Ulusal Kitap’ta, Aydınlık Kitap’ta, kitap evlerinde bulabilir. Hiçbir yerden bulamıyorsa Ulusal Kanal’a bir mesaj yollasın, Ulusal Kitap onlara ulaştırsın.
Siz ve partinizin ekonomi kurmayı Hakan Topkurlu, gittiğiniz her yerde bunları sürekli anlatıyorsunuz. Diğer yöneticileriniz de, mesela Sayın Ethem Sancak, TİSK Genel Kurulu’na katıldığında benzer vurguları yaptı. Ekonomi programınızı derli toplu bir şekilde vatandaşa tekrar anlatacağınız yeni bir planınız var mı?
Biz 2015’ten sonra 115 adet Üretim Devrimi Kurultayı yaptık. Türkiye’nin aşağı yukarı her bölgesinde, hatta bazen köylerde bu kurultayları gerçekleştirdik. Bu kurultaylarımıza işçiler, esnaf, çiftçiler, küçük ve büyük sanayiciler, tüccarlar katıldı ve çok başarılı oldu. Biz bu programı sadece kitaplaştırmadık, halka taşıdık. Halka taşıyınca bir sınanma ve gelişme süreci de yaşandı; çünkü çiftçiler ve sanayiciler kendi pratiklerinden öneriler getiriyor, biz de ona göre programımızı geliştirip olgunlaştırıyoruz. Üretim Devrimi programı, bizim yıllarca süren çalışmalarla hazırladığımız son derece kapsamlı bir programdır. Bunun kökleri 1960’lara kadar gider; 1980 sonrası dünya ekonomisiyle bütünleşme programına karşı, çiftçiyi ve işçiyi kambur ilan eden politikalara karşı üreticiyi baş tacı yapan bir programdır.
KOBİ’ler konusuna gelecek olursak; 1980’de Türkiye’ye dayatılan program ne yaptı? “Dünya pazarlarında rekabet edebilmek için maliyetleri düşürmeniz lazım, bunun için de Avrupa’dan, Amerika’dan ithal etmelisiniz” dediler. Türkiye’de Kayseri’de, Antalya’da, Denizli’de, Bursa’da, Gaziantep’te üretilen ara malları pahalıya gelince, gümrükler indirildi ve bu bölgelerdeki çok sayıda KOBİ iflas etti, çöktü. Ellerindeki tezgahlar, makineler ardiyelere atıldı, paslanmaya terk edildi. Dışarıdan ithalata başlandı ve Türkiye’nin üretim yapısına ağır bir darbe indirildi.
Küçük ve orta ölçekli işletmelerin ellerindeki alet, edevat ve makinelerin ardiyelerden çıkarılması ve tekrar üretime geçilmesi lazım. Onlar ürettikçe istihdam yaratacak, katma değer sağlayacak ve Türkiye’nin ithalatını daraltacaktır. “Maliyet biraz yüksek olur mu?” diye korkmaya başlarsanız, emperyalizme teslimiyet orada başlar. “Almanlar ucuza üretiyor, oradan alalım” derseniz, içerideki üretim yapısını tahrip ettiğinizde o malları neyle alacaksınız? Üretemezseniz kimse size bedavadan mal vermez.
KOBİ’lerin teknolojisi geri olabilir ama bir şey üretiyorlar. Onları tasfiye ettiğinizde toplam üretim miktarı düşüyor. İtalya’dan mobilya niye gelsin? Türkiye mobilya üretiminde çok başarılı bir ülke. Vatan Partisi iktidarında, Türkiye’de üretilen hiçbir mal dışarıdan alınmayacak; gümrükler tekrar dikilecek.
Esnafın sorunlarına da müdahale ediyoruz. Örneğin; İstanbul Sirkeci’deki Tahtakale esnafı, vakıf mülklerinde kiracı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan fahiş kira zamlarıyla zorlanıyorlar. İl Sekreterimiz Okan Özkan, orada esnafla birlikte basın açıklamaları yaptı; yakından ilgileniyoruz. Kira artışlarıyla Türkiye ekonomisini ayakta tutamazsınız, bu insanların iş yerlerini kapatmasına neden olursanız üretime darbe vurursunuz.
Doğalgaz ve petrol keşiflerine gelirsek; bunlar büyük yatırımlar gerektiren işler. “Kepçeyi denize daldırıp petrolü çıkaramazsınız.” Hükümetlerin hayal satmaması lazım. Türkiye’nin denizlerinde enerji yatakları olduğu biliniyor, mesele bunları işletecek sermayeyi bulmak. Vatan Partisi, dışarıdaki 300 milyar dolarlık servetin Türkiye’ye getirilmesini, banka karlarının ve vurgun gelirlerinin yatırıma yönlendirilmesini öneriyor. Yatırım sermayesi yaratmadan bu enerjiyi çıkaramazsınız.
Enerji açığını çözmek için komşularımızla (Rusya, İran, Irak, Katar, Cezayir) ortak çıkarlar temelinde sağlıklı ekonomik ilişkiler kurmalıyız. Ayrıca rüzgar, güneş ve kömür gibi yerli kaynakları değerlendirmeliyiz. Zonguldak’ın altındaki taş kömürünü çıkarmak için 3 milyar dolarlık bir yatırımla yılda 10 milyar dolar tasarruf edebiliriz. Hükümet, dışarıdan kömür alana teşvik veriyor. Biz ise kendi işçimize, kendi toprağımızda ücret verelim diyoruz.
Sonuç olarak; ithalata dayalı, “dışarıdan almak ucuzdur” diyen anlayış iflas etmiştir. 500 milyar dolar dış borç, bu politikaların sonucudur. Turgut Özal ile başlayan süreç sürdürülemez hale gelmiştir. Üretmekten başka seçeneğimiz yoktur. Var mı gündeme ilişkin sorunuz? Sonra nereye geçiyoruz? Uzman çavuşların talepleri var. Bir de bu yolsuzlukla ilgili iki tane soru sormaya zaman var mı? Yolsuzluğu alalım, uzman çavuşlarımızı isterseniz haftaya konuşalım… O zaman uzman çavuştan yana tercihimi kullanabiliriz. Valla uzman çavuş vatanımız için can veriyor, canını feda ediyor. Onların taleplerine cevap vermeyen hükümetler Türkiye’yi ayakta tutuyor. Sonuç itibarıyla bu ülke için canını veren insanların taleplerini karşılamak gerekir. Maddi bir talepleri yok, sadece güvence istiyorlar; sözleşmeden kadroya geçmek istiyorlar. Aile birlikleri bozulduğu için kendi içlerinde yaptıkları araştırmaya göre 2017’den bu yana boşanma oranı %237 artmış. Çok kötü. Değer görmek istiyorlar. Yani maddi bir değer değil de… “Şehit olurken kadrolu şehit oluyoruz” diyorlar. Savaşan bir ülke, en ön cephede savaşan ve hayatını ortaya koyan insanları ayakta tutacak; onları düşündüğünü, memnun ettiğini uygulamalarla gösterecek. Yoksa savaşacak adam bulamazsın sonuç itibarıyla. Oraya gider yani.
Var mıdır Beyhan Bey Başkanım? Efendim, geçen hafta Sarper Özcan’ı kaybetmiştik, Vatan Partili büyük sanatçımızı… Cenaze töreni yapıldı, anma töreni düzenlendi. Bir haftadır da hemen hemen Türkiye’de herkes Sarper Özcan’ı anıyor, konuşuyor. Ona dair söylemek istedim. Ben 3-4 gündür Sarper Özcan üzerine bir yazı yazıyorum, bitirdim. Yarın değil öbür gün tahmin ediyorum Aydınlık’ta yayınlanacak. Çok da uzun bir yazı oldu. Kemalye’de bizim Sarper’le üç günümüz geçti, 2007 yılı 27-29 Ekim tarihlerinde. Bu Kemalye’den bir resim; Sarper var, ben varım, Rahmi Aksungur (Mimar Sinan Üniversitesi Rektörü), Ahmet Şişman, Şule Perinçek, Gönül Hanım, Hüseyin Duru, Firdevs Hanım ve Mimar Parlakkaya var. Bakın orada Sarper en kenarda diz çökmüş duruyor. Çok güzel bir geziydi, Kemalye uygarlığını araştırmak için yaptık. O gezinin sevgi dolu, araştıran, inceleyen, meraklı arkadaşı Sarper Özsan’dı.
Bir şey dikkatimi çekti; bende şimdi geziden 150 tane fotoğraf var. Bütün grup fotoğraflarında istisnasız Sarper hep kenarda. Bakın burada da kenarda, Sayın Kemalye Belediye Başkanımızla… Bakın burada da kenarda. Ama bir tane fotoğraf bulamadım ki ortada olsun; daima ya sağ kenarda ya sol kenarda. Bundan bir belgesel alabilir miyiz? Burada da mesela ben, Hüseyin Haydar, Şule var. Bakın arkada o Kemalye evlerinin güzelliğine bakın. Sarper’in duruşu, boynunu böyle sevgi dolu Şule’ye yaslaması… Çok güzel anılarımız oldu. Bundan iki evvelki şeyi açar mısınız? Sarper’in eğildiği… Bir yere bakarken mi? Bak o da bir Sarper. Orada bakın bir Kemalye Konağı var, güzelliğine bakın konağın. Orada bir şey yakalamış, onu inceliyor, Sarper odur. Ben bu fotoğrafı gördüm, “Tamam dedim, işte burada Sarper.” Orada neyi incelediğini bilmiyorum ama eğilmiş, sırtında çantası… Orada bir şey bulmuş, yakalamış onu inceliyor. Çok güzel bir gezi oldu.
Sarper’i anlatan, hapishanede de beraberliğimizin olduğu bir yazı yazdım. Aydınlık’ta yarın değil öbür gün yayınlanacak. Kendini anlatıyor. Bizim elimizde üç yıl önce çekilmiş bir kayıt var. Biz genç kuşak tabii çok tanımıyoruz ama kendisini dinleyince söyledikleri çok güzel; duygulanarak anlatıyor kendi hayat hikayesini. Derslerle dolu bir röportaj, hazırlıyoruz. Onu da merakla bekliyoruz, önümüzdeki günlerde yayınlayacağız. Sarper bir dervişti, onu söyleyeyim; kendisiyle ilgili hiçbir talebi olmayan bir insandı. Veren ve erdemleriyle… O besteleri nakış işler gibi kendi topladığı erdemlerle, hayatı içerisindeki sevinçler, arkadaşlıklar, beraberlikler, mücadeleler, iyilikler, yardımlar, paylaşımlar, okumalar, incelemeler, meraklar; bütün bunlarla topladığı erdemleriyle yaptı. Bu da Sarper; Kemalye’de hemen ağaca çıktı. Yani biz oturuyoruz falan, o hemen kalktı bir ağaca tırmandı. Hep yaratıcı, hep arayan. Fotoğrafları kim çekti? Hüseyin Haydar çekti, elinde fotoğraf makinesi var. En başta Rahmi Aksungur… İki rektörümüz vardı bu gezide; biri de Van Üniversitesi rektörü. Kemalye uygarlıklarını araştırma ekibi kurduk. Ha, bu Kemalye’nin restore edilmiş eski medresesi. Orada Sayın Belediye Başkanımızla konuşuyorum. Bakın, bu da Sarper. Eli böyle üzerinde, bir insanla sohbetinde. Dikkat ederseniz insanların karşısında hep boynu eğik olan bir Sarper; zalimlerin karşısında da bıyıkları dikleşen bir Sarper. Bu eserlerine de öyle yansıyor. Yiğit adamdı, cesur adamdı, eğilmeyen bir adamdı ama insan karşısında, sevgi karşısında şefkatli, merhametli; zalim karşısında ise son derece mücadeleci, bugün eğilmeyen bir insandı Sarper Özsan.
Mesela röportajında önemli bir şey var; “Siz Aydınlık Hareketi’ne nasıl katıldınız?” diye soruluyor. “Bütün hareketler ve bütün partiler halkın üstünde kendisini görüyordu. Aydınlıkçılar bir tek halkın içindeydi ve halka değer veriyordu, o yüzden orayı seçtim” diyor. 1970 yılında partimize üye oldu; demek ki 52 yıllık partili, partimizin en eski üyelerinden. O 52 yılda hep dimdik, yeminini bir kere yaptı ve çiğnemedi. Verdiği sözü bütün hayatı boyunca, ölümüne kadar tutan bir insan. Hapishanede ilk önce ara koğuşlarda spor yaptırmış, ilk önce kendisi koşmuş. Abdurrahman Taşçı ile konuştum telefonda, “İlk önce geldi, kendisi koşmaya başladı. Havalandırmaya çıktığımız zaman turlar atıyor Sarper Özsan. Sonra bir süre sonra biz de onun peşine düştük” diyor. Hep beraber 50-100 kişi koşmaya başladı. Cezaevinde eskrim öğrettiğini anlatıyor. Eskrim bir savaş sporudur tabii, “Ama ben de spor olsun diye öğretiyorum” diyor. Fakat idare… Cezaevi çok zalim bir yönetime sahipti. Sonra onu çağırıyorlar, “Sen ne yapıyorsun? Sen kimsin? Spor hocası mısın, dövüş hocası mısın?” diyorlar. “Yok, ben müzisyenim” diyor. “Ya böyle müzisyen mi olur, sen dövüş sporları öğretiyorsun” deyip beni arka hücrelere gönderdiler, bu da benim bahtım oldu. Hüseyin Haydar mesaj atmış, “Kılıçlı derviş” diyor. Yani derviş; zalimin karşısında kılıçlı, mazlumun önünde boynu eğik ve paylaşan. Bir kez daha saygıyla anıyoruz efendim.
Şimdi Mehmet Akif Ersoy, o da büyük şairimiz. Ölüm yıl dönümü. Yalnız İstiklal Marşımızın değil, aynı zamanda yoksulların şairidir. “Geçen akşam eve geldim, dediler Seyfi Baba hastalanmış, yatıyormuş. Nesi varmış acaba?” Mehmet Akif yalnız Çanakkale şehitlerinin şairi değildir; aynı zamanda mazlumların, yoksulların, Seyfi babaların şairidir. Abdülhamit’e de müthiş kafa tutmuştur, ona karşı en ağır şiirleri yazmış olan bir karakter. Burdur milletvekili oluyor. İstiklal Marşı için yarışma açıldığı zaman da zor ikna ediyorlar. 500 lira o zamanın parasıyla büyük bir ödül, “Yok” diyor, “Ben böyle bir İstiklal Marşı’nı ödül için yazmam.” “Ya tamam alma bu parayı” diyorlar ama sırtında ceketi bile yok doğru düzgün.
Efendim bugün izleyicilere ne armağan ediyorsunuz? Müziğimiz, Sarper Özsan’ın bıraktığı mesaj: “Koş saflara, gel saflara, parti bayrağı altına.” O, 52 yılını Vatan Partisi’ne verdi. Vatan Partisi’nin yemin törenleri için diyor ki: “Beni Erkan Yücel partiye üye yaptı ve yemin ettim.” O zaman hakikaten yemin töreni yapıyorduk parti üyeliği için. Kendisinin çok güzel eserleri var; “Koş saflara, gel saflara, parti bayrağı altına.” Sözleri kendisine ait. Benim bildiğim marşlarının çoğunun sözleri kendisine ait. Mesela 1 Mayıs Marşı; Gorki’nin “Ana” eserinde işçiler marşlarla girerler falan diyor, oradaki marş yok, onu Sarper yazıyor. 1 Mayıs Marşı, Gorki’nin “Ana” adlı meşhur tiyatro eserine yazdığı bir marştır. Kitap olarak da Gorki’nin “Ana”sını önerelim. Benim “Üniversitelerim”, “Çocukluğum”, “Ekmeğimi Kazanırken” üçlemesi de bir seridir. Bunların hepsinin filmleri de var, Rus sineması. Çok güzel filmler.
Sarper’in bize bıraktığı ve 100 yıl, 500 yıl sonra da geçerli olacak bir çağrı bu. Çünkü parti bayrağı altında, örgütlü mücadeleyle dünyayı özlediğimiz dünya yapabiliriz. Bu sözler ve çağrılarla sizlere veda ediyoruz efendim. Sizler için gelsin. Hoşça kalın.

