İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim, mutlu akşamlar. Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzdan karşınızdayız. Çıkış Yolu programında bu hafta birlikte olacağız. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.
Sayın Perinçek, hoş geldiniz efendim.
“Merhaba, hoş bulduk. Merhabalar.”
Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz efendim.
“Sağ olun, teşekkürler.”
Değerli izleyenler, gündemde öne çıkan başlıkları Sayın Perinçek’le konuşacağız. Tabii birçok başlık var; süremizin yettiği ölçüde sizlerden gelen soruları da Sayın Perinçek’e yönelteceğiz. Özellikle sosyal medya hesabımız Twitter üzerinden bizlere soru ve görüşlerinizi gönderebilirsiniz. Programımızın ilerleyen dakikalarında da Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki gelişmelere ilişkin bir konuyu da ağırlayacağız.
Efendim, sıcak gündem başlıkları arasında İstanbul Kanalı projesi var. İlk kazmayı vurdular, proje için bir açılış töreni de oldu İstanbul’da. Bundan sonra bu proje Türkiye’yi nasıl etkiler? Bu proje yapılmalı mı, kaynaklar başka yere mi aktarılmalı? Nasıl yorumluyorsunuz?
(Özür dilerim, efendim. Konuşurken herkes “Kanal İstanbul” diyor, siz “İstanbul Kanalı” dediniz. Neden öyle dediniz?)
İstanbul Boğazı diyoruz, değil mi? Kale Ankara demiyoruz, Ankara Kalesi diyoruz. Yani Türkçe tamlamada önce kent adı gelir, arkasından kaleydi, boğazdı, kanaldı o gelir. “Kanal İstanbul” Farsça veya Fransızca tamlamadır; Türkçe değildir. İstanbul kanalı diyelim ve Türkçemizi koruyalım.
Peki, Türkiye’nin böyle bir kanala ihtiyacı var mı? Bu, İstanbul için bir cinayettir. 20-25 milyonluk bir İstanbul, bütün Türkiye’nin dengelerini bozar ve İstanbul’u mahveder. Bizim Vatan Partisi olarak hedefimiz, İstanbul’u 15-20 yıl içinde 5 milyonluk bir kente çevirmektir. Yani bir kültür kenti, bir finans merkezi… Sanayinin İstanbul’dan yavaş yavaş Anadolu’nun taşlık, kıraç arazilerine taşınması lazım. Piyasa koşulları bizi zorlayarak İstanbul’u büyüttü ama bizim İstanbul’u küçültmemiz lazım. Hele bir de ada haline getirmek; oraya 5-6 milyon nüfus daha yığmak çok büyük yanlış.
Bakın, 1975’te ilk Çin’e gittiğim zaman 46 yıl geçti; 4 tane 10 milyonu geçen kent vardı: Pekin, Tiencin, Şangay, Kuançu. Hâlâ 4 tane. Almanya’ya bakalım; milyonun üzerinde Münih, Hamburg ve Berlin vardır. Frankfurt gibi dünyanın finans merkezleri bile 600-700 bindir. Almanlar kent nüfusunu akıllı bir şehircilikle dondurmuştur. Biz ise patates tarlası olması gereken yerleri sanayileştirdik, Kocaeli’den İstanbul’a yığdık. Fay hatları üzerine sanayi kuruyoruz, çok büyük yanlış. İstanbul’un nüfusu akıllı bir sanayileşme politikasıyla 5 milyona inmeli.
Kanal İstanbul yaptığınız zaman İstanbul’un nüfusunu 20-25 milyona çıkarıyorsunuz, yaşanmaz hale getiriyorsunuz. Ayrıca İstanbul Boğazı’ndan geçen gemilerin sayısı ve tonajı yıllar itibarıyla düşüyor. Artık petroller boru hatlarıyla taşınıyor. Samsun’dan Ceyhan’a bir boru hattı çektiğinizde boğazların kullanılmasına bile gerek kalmıyor.
Ben bütün Anadolu’dan bağırıyorum: Su isteyen Anadolu’dan feryat ediyorum! Önümüzde büyük bir susuzluk problemi var. Mardin’deki, Polatlı’daki çiftçi “Su verin, üretimi üç misli büyütelim” diyor. Kaynaklarımızı İstanbul Kanalı gibi İstanbul’u katledecek bir projeye değil; Polatlı’ya, Konya’ya, Mardin’e su getirmeye, tarımı şahlandırmaya ayıralım. 25-50 milyar dolarlık bir tarımı sulama projesiyle Türkiye’nin topraklarından can fışkırır. Köylü toprağına bağlanır, hayvancılık gelişir, terör yok olur.
İstanbul Kanalı’na hayır diyoruz; tarımın sulanmasına, ucuz elektriğe, ucuz mazota, ucuz krediye “evet” diyoruz. Manavgat’tan denizlere boşa akan suları tarıma kazandırmalıyız. Bu yatırımlar 1-2 sene içinde sonuç verir. İstanbul Kanalı ise 20 yıllık bir hikâye.
Neden ısrar ediyorlar? AK Parti hükümeti, betonculuk ve inşaat sektörü üzerine kurulu bir siyaset izliyor. O sektöre iş sahası açmak istiyorlar. “Oradan geçen gemiden ücret alacağız” diyorlar, oysa zaten boğazdan geçiyorlar. Ne kazanacağız? İstanbul’u kaybedeceğiz! Ayrıca Türkiye’nin Trakya ile olan bağını ikinci bir su yoluyla bölmek stratejik bir hatadır.
Doğayla fazla oynamamak lazım, doğa intikamını alır. Karadeniz’deki HES’lerde, sahil yollarında gördük. Ormanları tahrip ediyorlar, “Başka yere dikeriz” diyorlar; dikme, zaten orada orman var! Niye yok ediyorsun?
İstanbul Kanalı’nın yapılacağına inanmıyorum. Bu temel atma törenleri, lüzumsuz giderler… Yazık bu Türkiye’ye! Kaynaklarımızı fabrika açmak, istihdam yaratmak ve toprağımızı sulamak için kullanalım. Geleceği düşünelim; çocuklarımıza çölleşen bir Türkiye bırakmayalım. Su olan yerde bereket olur; suyu götürelim, köylümüzü toprağına bağlayalım. Modern köyü kurarsak kültürel ilişkiler de çağdaşlaşacaktır. Bizim programımız budur. Bakın mesela eskiden biz, Bostancıtepe Mahallesi’nde kendi yaptığımız gecekonduya bir sarnıç yapmıştık. O dönem İstanbul’da bir sarnıç kültürü vardı; dama yağan yağmurları oluklardan sarnıca akıtıyor ve böylece su ihtiyacınızı gökten, yağmurlarla sağlamış oluyordunuz. Çeşmeden de çok su taşıdım ama sarnıç bir evi çeviriyor, bütün yıl yağan yağmurlar boşa gitmiyordu. İstanbul’un Bizans ve Osmanlı döneminden kalma büyük sarnıçları da vardır. Sonuç itibarıyla, Türkiye’de su sorununu çok iyi planlayarak kökten çözmemiz ve buralara kaynak akıtmamız gerekiyor.
Burada gösteriş yok, mega proje değil. İstanbul Kanalı’nda gösteriş var ama Polatlı’nın Sarıoba, Avşar köylerine veya Şabanözü’ne su gelmiş; orada bir gösteriş yok. Akdeniz’de, Gazi Paşa’nın Macar köyleriyle de konuştum. Fikret’in köyü değil mi? Macarlı Fikret. Siz de Çobanlar köyünde kalmıştınız, ben de 77-78 yıllarında Macar’da kaldım. Geçen sene orada bir kahve toplantısı yaptım, su çekilmişti; kuyulardan su çekilmeye başlanmıştı. Yani bu kuraklık meselesi, özellikle ihracat yapılan bölgelerde ciddi bir sorun. Gazi Paşa; dikenli salatalığı, domatesi, patlıcanı ve muzuyla önemli bir tarımsal ihracat merkezimiz. Muz, çok ciddi bir ithalatı önlüyor ve su gerekiyor. Su demek, hayat demek; susuz olmaz.
Polatlı’da bir üretim devrimi kurultayı yaptınız. Köylülerle, üreticilerle bir araya geldiniz. Tarımdaki manzara nedir? Türkiye tarımındaki en önemli sorun girdilerin pahalı olmasıdır; mazot, tarım ilacı, tohum ve gübre pahalı. Bu girdiler köylüyü yıldırıyor. Köylünün sermayesi olacak ki mazotunu doldursun, tohumuna kaynak ayırsın, elektrik parasını ödeyip su motorunu çalıştırabilsin. Bu ağır yük nedeniyle köylünün mecali kalmamış. Köylünün mecali kalmazsa Türkiye aç kalır; burada sadece köylüyü değil, bütün Türk milletini savunuyoruz.
Tarımda girdilerin düşmesi, su sorununun çözülmesi, ucuz mazot ve komşularla iyi ilişkiler gerekli. İranlılara “Mazotu size iki liradan verelim, bir lira da vergi koyalım, size üç liradan verelim” desek, tarım uçar, havalanır. Çünkü en büyük kalem traktöre konan mazot gideridir. Türkiye’de aşırı kentleşme, işsiz yığınlarının kentlere yığılması ahlaki çürümeyi, geleneklerden kopmayı ve menfaatçiliği getiriyor. Tarımı sulamak, yalnız başına bir gıda sorunu çözmek değildir; aynı zamanda Türkiye’nin kültürünü, ahlakını, geleneklerini, toplumculuğu, beraberliği, fedakarlığı ve vatanseverliği de korumaktır.
Gübre ithal etmek yerine kaynakları buraya ayırmalıyız. Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerle doğru bir dış politika izleyerek, Asya’daki yerimizi doğru tanımlayıp muazzam kredi ve kaynaklar sağlayabiliriz. Bugün Çin, Türkiye sanayisinin Atlantik sisteminin elinde boğulmaması için sıfıra yakın faizle kaynak sağlıyor. Batı merkezli küresel finans sistemi %16-%20 faizle kredi verirken, Çin siyasi amaçlarla sanayimizi destekliyor. Dış politikada akıllı tavırlar gerekiyor. Bir yandan Karadeniz’e NATO gemilerini getirip, diğer yandan birinci ticaret ortağın olan Rusya’yı karşına alamazsın. Suriye komşun, muazzam bir ihracat potansiyeli var, yeniden imar edilecek; “Esad katildir” diyerek bu saha kapatılamaz. Ekonomi politikası dış siyasetle bütünleşmiş durumdadır.
40’a yakın üretim devrimi kurultayı yaptık. Geçmişte ekonomik talepler öndeydi; “devlet mazot, gübre versin, borçlarımız silinsin” deniliyordu. Bugün Polatlı’da şunu gördüm: Köylüler, “Başımıza geçin, hükümet olalım” diyorlar. Çok ciddi bir siyasileşme ve iktidara göz dikme hali var. “Birileri bizim önümüze geçsin, Vatan Partisi önümüze geçsin, hükümet mevzilerine oturalım, biz çözelim” diyorlar. İstanbul Kanalı’na da büyük tepki var; “Ne İstanbul Kanalı, bize su getirin, tarıma su taşıyın” diyorlar. İstanbul’u 20 milyon nüfusa çıkartmak kadar büyük bir cinayet yoktur. Oradan sağlanan kaynağı tarıma, çiftçiye, ucuz elektriğe ve mazota ayırmalıyız.
Vatan Partisi, sadaka dağıtmayı değil, üretim devrimi vaat ediyor. Diğer partiler asgari ücreti 100 lira artırma yarışındayken, biz senin çocuğuna, eşine iş vereceğiz diyoruz. Evinize ikinci bir maaş girecek. Vatan Partisi, işsiz nüfusa iş verecek, üretim artacak, zenginlik paylaşılacak. Diğerleri dışarıdan borç alıp sadaka dağıtıyor, sonra da haciz geliyor. 450 milyar dolar borcu olan bir ülke hacizle karşı karşıya. Topluma soruyoruz: Sadaka mı istiyorsun, iş mi istiyorsun?
Kısa çalışma ödeneği gibi önlemler geçici dönemler içindir, eleştirmiyoruz ama kafayı üretime takmalıyız. Tasarrufu, yani ürettiğimiz değerin bir kısmını tüketmeyip yatırıma, fabrika açmaya ve tarıma ayırmalıyız. Devletin de “ucuz devlet” olması lazım; halkın sırtında ağır bir yük olmamalı. Bizans, hantal ve ağır bir devlet yapısı haline geldiği için çöktü; Selçuklular ise hafif bir devlet yapısıyla Anadolu’ya huzur ve güvenlik getirdi. Türkiye’nin de bu ağır devlet yapısından kurtulması lazım. Yani bürokrasi, devlet yönetimi, devlet büyüklerinin mütevazı bir hayat sürmeleri, halka örnek olmaları, milletvekili ve bürokrat maaşlarının düşürülmesi gibi konulara bakıldığında, bunların maddi olarak büyük bir kıymeti olmayabilir ama kültür ve topluma verdiği mesaj açısından çok kıymetlidir.
“Efendim bu böyle gitmez…” Ben televizyondan izledim Polatlı’daki olayı. “Bu böyle gitmez” algısı anladığım kadarıyla güçleniyor. Türkiye artık “böyle gitmez” noktasına geldi. Atlantik’in dayattığı, 1980’den sonra kurulan ekonomik sistemle Türkiye’nin devam etmesi mümkün değil. Türkiye önümüzdeki birkaç yıl içinde köklü bir karar verecek ve bir üretim devrimi yapacak. Türkiye buna mecburdur. Bu kararı sadaka dağıtarak veremezsin; Türkiye, üretim devrimi politikasına girmek zorundadır. Vatan Partisi’nin programı, Türkiye’nin kapısına dayanmıştır. Kapıyı kırmazsanız içeride insanlar boğulacak.
Bunu ben söylemiyorum; Sayın Berat Albayrak da bir buçuk yıl evvel, uyguladıkları programın sürdürülemez hale geldiğini açıkça söyledi. Türkiye büyük bir karar dönemine girdi. Bu sadece köylünün feryadı veya Vatan Partisi’nin tespiti değil, Türkiye’nin içinde bulunduğu sürecin en doğru tarifidir. Peki, nasıl gider? Üretim devrimiyle devam eder. “Böyle gitmez” demek yetmiyor; bunu İYİ Parti de CHP de söylüyor. Ancak onlarda AK Parti siyasetleri dışında bir çözüm yok; hatta “Atlantik’e daha da bağlanalım, Amerika’dan daha çok kredi bulalım, istedikleri hukuku getirelim” diyerek Türkiye’yi daha çok borca batıracak bir siyaseti temsil ediyorlar.
450 milyar dolar borçtan bahsediyoruz, bu nasıl ödenecek? Hırsızlık yaparak ödeyemeyeceğine göre, üreterek ödeyeceksin. IMF’nin bir önemi yok; terzi daha çok dikiş dikerek, esnaf daha çok mal satarak, çiftçi daha çok buğday üreterek borcunu öder. Türkiye de daha çok üreterek bu borcu ödeyecektir. Üretici baş tacıdır, üretim temel politikadır. Bir karar verirken, “Üretimi artıranı yapalım, artırmayanı yapmayalım” prensibi bu kadar basittir. Üretime yarayan tüm uygulamalar doğrudur, üretimi baltalayan tüm politikalar yanlıştır.
Doğu Anadolu’da bir ilde vali, yılda 400 milyon lira sadaka dağıtıyor. Vatan Partisi sadaka dağıtmayacak; o 400 milyonla 40 tane fabrika açacak. 20 bin işçiye iş verecek, asgari ücretin üzerinde maaş vererek insanların onurlu bir şekilde, alın teri dökerek evine ekmek götürmesini sağlayacak. Kapanmış veya kapanmak üzere olan fabrikalar, gümrüklerle içerideki üretim korunarak tekrar canlandırılacaktır. Turgut Özal’dan sonra gümrüklerin kaldırılmasıyla Kayseri, Gaziantep, Bursa, Denizli, Çorum, Samsun, Konya ve Trabzon gibi sanayi merkezleri mahvoldu. Türkiye’deki küçük ve orta ölçekli üreticiyi korumalıyız. Bir dönem, bir miktar yüksek fiyatla üretim yapmayı kabul etmeliyiz ama bu para Türkiye’nin içinde kalmalı, dışarıya gitmemelidir.
Aksi takdirde, dışarıdan kömür ve pamuk alarak Yunanistan’ın, Amerika’nın çiftçisini ve büyük tekellerini desteklemiş oluyoruz. Çukurova, Söke, Iğdır ovalarında pamuk üretimi bitti. Kendi yerli üreticimizi gümrüklerle korumadığımız için bu durumdayız. Avrupa ile yapılan Gümrük Birliği sözleşmesi, Vatan Partisi’nin programına göre yeniden düzenlenmelidir. Hiçbir Avrupa Birliği yetkilisi, argümanlarımızı sunduğumuzda haksız olduğumuzu söylemedi; çünkü bunlar rakamlarla sabit.
Çiftçinin borçları konusuna gelince; faiz borçları silinmeli, ana borç bir yıl ertelenmeli ve beş takside bölünmelidir. Bunu yaparsanız çiftçi soluk alır, ekimini yapar, hayvancılığını geliştirir. Çiftçiye verdiğiniz destek bir kayıp değil, size ekmek, et, sebze, meyve olarak geri dönen bir yatırımdır. Toprağı betona gömmek ise hem gözü, hem toplumu kirletiyor ve dengeleri bozuyor.
(Reklam Arası)
Programımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu bölümde konuğumuz, eski Kayseri Şeker İş Başkan Yardımcısı Sayın Ersin Sönmez. Ayrıca Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ve Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik de bizimle.
Son 3-4 aydır Kayseri Şeker Fabrikası’nda FETÖ ve yolsuzluk iddiaları tartışılıyor. Sayın Sönmez, fabrika ne durumda ve geçmişte neler yaşandı?
2010 yılında fabrikaya bir operasyon düzenlendi. O dönem operasyonu yapan polisler ve davaya bakan savcılar şu an FETÖ üyeliğinden cezaevindeler. Yani 2010’daki olay bir FETÖ operasyonuydu. Ardından fabrikaya kayyum heyeti atandı. Ben 1999’dan beri fabrikada çalışıyorum. Kayyumdan sonraki iki sene fabrika iyi yönetildi, bir sorun yoktu. Ancak 2012 yılında terfi sınavları açtılar. 2 bin lira maaş alan kişiye, sınavı geçince 5 bin lira maaş verilmeye başlandı. Sınav sonuçlarına baktığımızda, yüksek puan alanların elendiğini, hile yapıldığını gördük. Bu sınav bir ihtiyaç için değil, belirli insanları yüksek maaşlara getirip o paralardan pay almak için yapılmıştı.
Sınav sonuçlarıyla oynandığına dair belgelerimiz var. Gümrük Bakanlığı’ndan gelen müfettiş, fabrikada yolsuzluk olduğunu ve yönetimin buna göz yumduğunu raporladı. Yönetim ise suçu müdürlere attı. Ben bu durumu protesto ettiğim için işten uzaklaştırıldım ve idari ceza aldım. O dönem sendika başkanı Ahmet Tatar da onlarla aynı zihniyetteydi. İşçiler çalışırken kasetler dinleniyor, Fethullah Gülen kitapları okunuyordu. 2013’teki sendika seçimlerinde delegelerin %90’ını kazandık. Hüseyin Akay ise o dönem kayyum heyetinde, kooperatif başkanıydı. Fabrika yönetim kurulu ayrı, pancar ekicileri yönetim kurulu ayrıydı ama kayyumken tek yönetim vardı ve tüm yapılanlardan sorumluydu. Şimdi ise suçu fabrika yönetim kuruluna atabiliyor. Devlet memuru statüsünde olan bir kayyumun, usulsüzlüklerden yargılanması gerekir. Biz sendikayı alarak bu durumu düzeltmeyi düşünüyorduk, o süreçte Hüseyin Akay sendika başkanımızı yanına çağırdı. Mevcut kazanma potansiyelimiz %90 civarında. Ersin Sönmez sendika yönetimine girmeyecek diyorlar. Şu anki Hüseyin Akay, hem kooperatif başkanı hem de fabrika yönetiminin başındaki isim. Sayın Güneş Başkanım, şu anki durumu düzelteyim; kayyum dönemindeyken öyleydi. Şimdi sistem şöyle işliyor: Çiftçi bir yönetim kurulu seçiyor, Pancar Ekiciler Yönetim Kurulu da fabrika yönetimini atıyor. Yani fabrika yönetimi doğrudan seçilmiş kişiler değil. Ama kayyum döneminde fabrikayı da kooperatifi de onlar yönetiyordu. Bundan dolayı diyorum ki; fabrikanın içinde bir yasa dışılık varsa sorumlusu sensin. Şu anda da yönetimi o atıyor, yine sorumlu o. Ama o, “Ben değilim” diyerek kaçış noktası yaratıyor.
“Ersin Sönmez girmeyecek” diyorlar, arkadaşlarım bana bunu söyledi. Sen girersen delegeyi tehdit edecekler ve 27 senelik mevcut sendika başkanını tekrar seçtirecekler. Bu sendika başkanı, işçi lehine hiçbir çalışma yapmamış. Köyünde çalışacak adam kalmamış, sadece kendi köylüsünü mü işe alacak? Liyakat olmalı, hak eden çalışmalı. Ben de “Tamam, aday değilim” dedim. Yalnız Hüseyin Akay benim yerime başka birini istiyor. Hüseyin Akay’ın istediği isim girmeyecek dedim arkadaşlarıma, “Benim yerime kimi yazarsanız yazın ama o girmeyecek” dedim. Eğer seçim kaybedeceksek ben girmeyeyim dedim, sıkıntı değil.
Bir iki saat sonra yanlarına gittiğimde baktım ki yine Hüseyin Akay’ın dediği adamı yazmışlar. “Ben oraya bağımsız giriyorum” dedim. Gece 120 delegeyi aradım, herkes sendika başkanlığına aday olmamı istedi. Benim verilmiş bir sözüm vardı; Hüseyin Akay kimi aday gösterdiyse ben oraya bağımsız girecektim. Öyle de yaptım ve delegenin %70-80 oyunu aldım. Bu, sendika tarihlerinde görülmemiş bir şeydir. Liste dışı girdim ben.
Sonra bu sınav yolsuzluğunu gündeme getirdik, kabul etmediler. Bu arada müdürler bizi sıkıştırmaya başladı. Sınav yolsuzluğu müfettişler tarafından saptanmış olmasına rağmen işçi üzerinde büyük bir baskı oluştu. FETÖ meselesi canlandı, paralar toplanıyor, durup dururken işçi atılmaya çalışılıyordu. Tarih 2013… Fabrikanın önünde 500 işçiyle toplu sözleşme eylemi yaptık. İki araba dolusu Çevik Kuvvet vardı. Emniyet müdürüne gittim, “Yaptığımız işin yasa dışı bir yanı var mı?” diye sordum. “Yok, sessizce yapın eyleminizi, gidin” dedi. Orada çekilen görüntülerle beraber önce beni, sonra yüz kişiyi işten attılar. Sendikacıların çoğu atıldı. Delegeleri tek tek çağırıp notere götürerek istifa ettirdiler. Zorla, baskıyla kendilerine yakın birini sendika başkanı yaptılar; delege bile olmayan bir adam.
2013 sürecinde para toplandığını gördüm, ne verdim ne de verdirttim. Birçok insanla konuştum. FETÖ için himmet topluyorlardı. Mesela Zeynep Şık ile muhabbetimizde, “Üniversite okumuş insanlarsınız, şu sümüklünün arkasında ne geziyorsunuz?” dedim. O zamanlar kimse FETÖ’ye terör örgütü demiyordu. “Ersin, çarpılırsın” dedi bana. Aynen böyle söyledi. Şimdi ise itirafçı oldu, onun söyledikleriyle bir sürü insan ceza alıyor.
Savcılığa şikayette bulundum, savcılar bizi kovdu. 2015’te Yozgat Cumhuriyet Başsavcılığı bir soruşturma başlattı, biz de gidip şeker fabrikasındaki FETÖ yapılanmasını anlattık. Bir emniyet müdürü bana, “Eğer darbe olmasaydı sizi ‘iftiradan’ dolayı gözaltına alacaklardı” dedi. 2016’da darbe olduktan sonra Hüseyin Akay bizimle irtibata geçti. “Gelin sizi işe alayım, ben FETÖ’cüleri fabrikadan attım, gelin bu fabrikayı beraber temizleyelim” dedi. Memduh Tek adlı arkadaşımla beraber üç-dört kere görüştük. “Tek başımıza girmeyiz, sendikadan attığın herkesi özlük haklarıyla geri alacaksın” dedim. Beş kişiyi aldırabildik.
İçeride mücadele edelim derken, girdiğim ikinci ay sendika başkanlığı seçimi vardı. Aday oldum, işçi beni sever. Mevcut sendika başkanı delege yazamıyordu. Kazanacağımı anlayınca işçiyi topladı, “Benim adayım İbrahim Dayı” dedi. İnsanları ekmekleriyle korkuttular. Ben işçiye “Kimse benim kadar cesaretli olmak zorunda değil ama oy gizli” dedim. 700-800 kişiyi attığını söyleyen, bununla övünen bir adam. Kayseri Şeker’de kampanya dönemi dahil yaklaşık 4.000 kişi çalışıyor. İbrahim Dayı sendika başkanı oldu; bunlar kendilerinden olmayan, düzeni bozacak birini hayatta bir yere getirmezler.
Adliyelerdeki yapı değişince, “Sizi dava edeceğim” dedim. “Dava edersen seni atarız” dediler. “Atın” dedim. Kayyum yönetimini sahtekarlıktan ve dolandırıcılıktan dava ettim. Hüseyin Akay ise savcıya verdiği ifadede, o tarihte kayyum heyetinde olmasına rağmen, “Ben seçilmiş yönetim kurulu başkanı olarak görev yapmaktayım” dedi. Devlet memurluğundan kaçmak için yalan söylüyor. 2013’te beni “kavga ettin” diyerek tazminatsız attılar, Hurşit Dede isimli birine de yalan ifade verdirttiler.
Yozgat Cumhuriyet Başsavcılığından gelen bir yazıda, yönetim kurulundaki bazı isimler hakkında takipsizlik kararı çıkmış ve müşteki olarak ben gözüküyordum. Savcı Murat Dilsiz ile görüştüm, “Ben bu şahıslar hakkında hiçbir şey demedim” dedim. O dosyayı bahane edip beni tekrar tazminatsız attılar. Davalarımızı çekmemizi, Hüseyin Akay’ın masum olduğunu, onun bir Türk milliyetçisi olduğunu söylememizi istediler. Yapmazsanız karşılığı bu dediler. Ramazan’ın birinci günü bizi yine işsiz bıraktılar.
Aslında 2010 yılında Kayseri Şeker’de bir FETÖ darbesi olmuş. O günden beri de fabrikanın üstüne çöreklenmişler. Nizamiye’de ismim var, fabrikaya giremem. Fabrika içindeki FETÖ yapılanmasını deşifre edenlerin hepsi kara listede. Şu anda içeri girenler ise FETÖ’den ceza alanlar. Bir zincir var ve hiç bozulmuyor. Bir tanesi kırılırsa hepsi kırılacak, o yüzden birbirlerini destekliyorlar. Ben iki kere tazminatsız atıldım. Sadece bildiklerimi anlattığım için başıma gelmeyen kalmadı. Şimdi yönetim kurulu seçimlerinde ceza almış insanlar mevcut yönetime çalışıyor. Hüseyin Akay ile aralarında nasıl bir bağ varsa kopmuyor. Ortada 4 katrilyona yakın bir borç var ve dosyaya hakim olan savcı görevden el çektirildi. Bunu hangi güç yapıyor, orasını bilemiyorum. Bir para kaybı var. Ben bunu iddia ediyorum, bu benim iddiam. Nerede bu para? FETÖ borsasında olabilir mi acaba? Yani bugünkü parayla 4 milyar… 10 yıldır fabrika yönetiyorsun ve bir de fabrikanın kârı var ortada. O kâr da kayıp. Aslında “dört küsur” deniyor ama ben yuvarlak hesap dört diyorum. Yani bu borç her ay katlanarak gidiyor.
Bir de müessese kârları var Sayın Genel Başkanım. On yıldır oradasın; senede iki yüz trilyon kâr saysan, iki kat trilyon da oradan geliyor. Aşağı yukarı beş-altı kat trilyon para kayıp. Bir de sattığın yerler var; Pancar Arası, çuval fabrikası, Pansu… Bunların paraları hiç yok ortada. Peki, müfettişler gelip bunları incelemiyor mu? Valla geliyorsa da biz görmüyoruz, biz duymuyoruz.
Kayseri Şeker’in borçlu olduğunu duyunca şaşırdım. 1991-95 arası Sanayi Bakanlığı’nda çalışıyordum, o fabrikalar bize bağlıydı. Biz Kayseri’nin kârıyla zarar eden diğer fabrikaların zararını kapatırdık. Buna rağmen Türkiye Şeker Fabrikaları kâra geçerdi. Öyle bir fabrika. Şöyle de bir gelişme var; halka arz başlatıldı ancak Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), fabrikanın maliyesindeki kötü gidişattan dolayı bu kararı reddetti. Belki de Osman Canıtes’in imzası olduğu için reddetti. Tabii bu benim yorumum, bildiğim bir şey yok. Mali ve ekonomik nedenlerle izah etmek zorundalar. SPK olaya el attığı zaman her şeyi inceler; çok önemli bir tespit yapmış.
2016’da fabrikada “borcumuz bitti” diye halay çekiliyor. Şimdi borç 2016’dan, yani darbe girişiminden sonra ortaya çıkıyorsa ben bunu her yere yorarım. Hüseyin Akay hiçbir takdirde mahkeme önüne çıkmadı. O kadar şikâyet var, benim de şikâyetim var. Şimdi yargılanmak, suçluluk anlamına gelmez. Birisi benim hakkımda bu kadar suç isnadında bulunsa, savcılığa gider “Beni yargılayın, aklanayım” derim. 2017’den sonra böyle afaki bir borç çıkınca, “Bu para nerede, nerelere gitmiştir?” diye sormak lazım. Koskoca bir fabrika; alacağı belli, vereceği belli, ürettiği belli, giderleri belli.
Fabrikada birçok arkadaşım vardı, kadro sınavları yapılıyor. 20-25 senedir çalışan mevsimlik işçiler var; kendilerine yakın olmayan hiçbir insan işe alınmıyor, sağa sola sürülüyor veya işten atılıyor. Bekir Özkarcı ve 13 arkadaşı hâlâ işe alınmadı. Eziyet ediyorlar yani. Bu hırs ne, neyin korkusu? Bırakır gidersin insan; bu kadar işle, bu kadar lafla uğraşılmaz. Kalkınca ne çıkacak ortaya? Vatan Partisi olarak size söz veriyoruz; bu gerçekleri dosyalayıp kamuoyunun, hükümetin ve yargının gündemine taşıyacağız. Çünkü her yerden insanların dertli sesleri yükseliyor.
Sayın Genel Başkanım, bir de şöyle bir durum var: Adam müdür, kızı müdür; adam müdür, eşi müdür; adam müdür, kardeşi müdür. Bu nasıl bir işletme? “Borcum var” diyorsun ama liyakate dayalı bir sistem kurmuyorsun. Bir genel müdür vardı zamanında, onun sayesinde merdivenleri beş senede çıkan müdürler oldu. Kendilerinden olmayanlar fabrikadan gitti. Verimlilik, iyi yönetmek, liyakat… Yok, öyle bir şey yok.
Peki, bunu nasıl çözeceğiz? Sayın Genel Başkanım, önümüzde bir seçim var. Ben o kurumun işçinin, çiftçinin kurumu olduğunu biliyorum. Sahip çıksınlar. Cesaretli olmak gerekir; o kooperatif seçimlerinde desteklemesinler, neler çıkacağını aklım bile almıyor. Yönetim değiştiğinde veya devlet el attığında dosyalar açılacak. Mağdur insanlar var; kota verilmeyen çiftçiler, davalarını kazandığı halde işe alınmayanlar var. Mesela Erkan Öztürk’ü seçime sokmuyorlar; babadan pancar çiftçisi olduğu halde engelliyorlar. Hüseyin Akay’ın çiftçilikle hiçbir alakası yok, bir günde çiftçi yaptılar kendisini. Yazık, ülkenin büyük bir kurumunun bu hale gelmesi yazık.
Sizleri tanıyınca Türkiye adına güvenim artıyor. Hak hukuk peşinde koşan namuslu, mücadeleci insanlar var. Bu milletin sırtı yere gelmez. 7 Temmuz seçimlerinden alnımızın akıyla çıkacağız. Adalet Bakanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na, yargı kurumlarına sesleniyorum; bir yeri araştırmak bu kadar zor olmamalı. 2014’te “Burada FETÖ yapılanması var” dediğimizde savcı beni kapıdan kovmuştu. Şimdi o savcıların hepsi gitti. Hüseyin Akay, zamanında takipsizlik veren ve şu an FETÖ’den içeride olan savcıların kararlarını mahkemeye sunuyor. Çark kurulmuş, sistem işliyor.
Sayın Cumhurbaşkanımıza, Tarım, Sanayi ve İçişleri bakanlarımıza, valimize, başsavcılara ve HSK’ya sesleniyoruz: Devlet bu konuya el koymalı. Bu iş kimse tarafından kapatılamayacak. Biz, hak ve adalet adına bu işin takipçisi olacağız. Gerçekler, rakamlar, zararlar apaçık ortada.
Hüseyin Akay’a da şunu söylüyorum: Ne kadar mağdur insan varsa hepsinden özür dileyin. Şantajla, elinizdeki gücü kullanarak bu dosyalardan kaçmaya çalışıyorsunuz. Lütfen, bu kadar mağdurun sesini duyun. Biz gerçekler adına, Türk milleti adına en sonunda hakikati elde edeceğiz.
(Programın devamında İsmet Bey, Türkiye Demokrasi Projesi adlı girişimi sorar.)
“Demokrasi” sözcüğünü Amerikalılarda gördüğümde aklıma hemen Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya getirilen “demokrasiler” gelir. Bu sözcüğü görür görmez Amerika’nın her türlü dalaveresi, komplosu ve darbesi akla gelir. RAND Corporation’ın 260 sayfalık raporundan sonra, şimdi de o planı uygulayacak “karanlık işler komitesini” örgütlüyorlar. Biden tayfasını da yönetecek bir komite olarak planlandığı gözüküyor. Türkiye’nin başına çorap örmek, ülkeyi erken seçime götürmek, karıştırmak ve aynı zamanda FETÖ’yü, PKK’yı desteklemek için oluşturulmuş bir merkez burası. Türkiye, NATO toplantılarında da bir kez daha görüldüğü üzere Atlantik sisteminden kopuyor. Aynı zamanda NATO içinde başka ülkeler de Amerika’ya kafa tutmaya başladı. Amerika, NATO toplantılarında Çin ve Rusya aleyhtarı uygulamaları Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine kabul ettirmek isterken, kendi cephesinden cevaplarını planlamaya yöneldi. Bu durum, Amerika’nın diğer NATO ülkelerini terbiye etmek ve hizaya getirmek için Türkiye’yi bir uygulama alanı olarak seçtiğini gösteriyor.
Söz konusu proje kendisini şöyle tanımlıyor: “Türkiye’nin son zamanlarda demokrasiden uzaklaşmasına ve otoriterliğe dönüşmesine yanıt olarak oluşturulmuş; kâr amacı gütmeyen, partizan olmayan, uluslararası bir politika örgütü.” Saddam Hüseyin’i devirmenin gerekçesi de buydu. “Demokrasiden uzaklaşıyor” tespiti, Amerika’nın operasyonları için bir şablon haline geldi. Türkiye’ye karşı cezalandırıcı ve tehditkâr olunması gerektiğini savunuyorlar; gösterdikleri demokrasi sopası da bu. Ancak korkacak hiçbir şey yok; Amerika kaybediyor ve sopası da kırılıyor.
Rus strateji uzmanı İvan Starodubtsev, ulusal kanalda çok çarpıcı bir açıklama yaparak Rusya’nın silahlanma bakımından Amerika Birleşik Devletleri’ne üstünlük sağladığını belirtti. Dolar saltanatının yıkılışı ve Amerika’nın askerî gücünün zayıflaması, yakından takip ettiğim iki temel meseledir. Rusya’nın Amerika’yı geçmesi, söz konusu demokrasi projelerinin ve bu komitelerin elindeki sopanın gücünü yitirdiğini ifade ediyor.
Türkiye, bu projeye karşı nasıl bir ön almalı? Öncelikle tehdidin nereden geldiğini net bir şekilde saptamalıdır. Tehdit Amerika ve İsrail’den gelmektedir. Aynı tehdit Rusya’ya, Suriye’ye, Irak’a, İran’a, Çin’e, Orta Asya Cumhuriyetleri’ne, Azerbaycan’a, Libya’ya ve Cezayir’e de yöneltiliyor. Türkiye’nin ittifak potansiyeli burada ortaya çıkıyor. En önemlisi Türkiye’nin öz gücünü; hem askerî hem de ekonomik alanda inşa etmesidir. Üretim devrimi, Türkiye’nin bugün acil ve yakıcı sorunudur. Caydırıcılık milli güçle mümkündür.
İkinci olarak ittifak potansiyelimizi sahaya sürmeliyiz. Vatan Partisi’nin Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı çerçevesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, Abhazya’nın tanınması ve Kırım’ın Rus toprağı olduğunun kabul edilmesi gibi adımlar Türkiye’yi pekiştirecektir. Ayrıca Çin ile ilişkilerimizi cesurca geliştirmeli; Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan ile enerji güvenliğimizi sağlayacak birliktelikler kurmalıyız.
Türkiye içerisinde “demokrasi bitti, adalet bitti” diyenler, aslında Atlantik ağzıyla konuşmaktadır. Bu “demokrasi projesi”nin Türkiye’deki baş görevlisi Meral Akşener’dir. Türkiye, iç cephede ve dış cephede bu durumu net bir şekilde saptayıp tüm potansiyelini devreye sokmalıdır.
Karadeniz’deki tatbikatlar, dünyadaki çelişmelerin odağını göstermektedir. Rusya’nın ve Türkiye’nin dizginlenmesi hedeflenmektedir. Türkiye, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin denizidir diyerek bu fırsatı barışı korumak için kullanmalıdır. AK Parti hükümeti, bu hatalı politikalarla Türkiye’yi yönetemeyecektir; hem ekonomide hem de güvenlik ve dış politikada sürdürülebilir bir yol kalmamıştır.
Son olarak; yarın Antalya’da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile görüşecek olan Lavrov ile masaya sadece sorunları çözmek için değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Abhazya’nın tanınması, Doğu Akdeniz’de Amerika’yı dizginleyecek iş birliklerinin kurulması gibi stratejik hamleleri konuşmak için oturulmalıdır. Türkiye’nin çıkarları ile NATO’nun çıkarları artık tamamen çelişmektedir; Türkiye’ye silah veren, FETÖ’yü destekleyen bir NATO gerçeği ortadadır. Efendim, biraz önce Avrupa’nın NATO’da her isteneni yapmadığını söylediniz. Bu çok önemli ve Amerika’nın zayıflaması ile ilgili bir durum. Bakın, Avrupa Amerika’ya kafa tutuyor; Rusya ve Çin aleyhtarı Amerikan dayatmalarını başta Almanya olmak üzere kabul etmiyorlar. Avrupa, Almanya merkezinde Amerika’nın denetiminden kurtuluyor. Merkel, “Ortak yapacağımız için daha çok…” diyor ve şunu da ekliyor: “Biz Çin’den falan vazgeçemiyoruz, gözümüz orada; birinci ticaret ortağımız o.” Avrupa’nın bütün ülkelerinin birinci ticaret ortağı Çin.
İkincisi, Rusya’ya yaptırım uygulanması gündeme geldiğinde Almanya; “Ben enerjiyi Rusya’dan alıyorum, borunun musluğunu kapatırsa ne yaparım? Almanya o anda çöker” diyerek karşı çıkıyor. Yani Amerika’nın durumu harap.
İngiltere’nin Çin konusundaki tavrını nasıl karşıladığım sorusuna gelince; benim için hiç sürpriz olmadı. Bir buçuk sene evvel İngiltere, Kanada ve Avustralya büyükelçileri Türkiye’de beni peş peşe ziyaret ettiler. Üçü de bize şunu söyledi: “Biz Amerika’nın kuyruğunda değiliz. Sizin gibi Asya’ya açılıyoruz. Hükümetimiz bize, ‘Gidin, Doğu’ya yöneldiğinizi söyleyin’ diye emretti.” İngiltere’nin ABD’den bağımsızlaşması ve Asya’ya yönelmesi mecbur. Yoksa İngiltere de gider gürültüye. Çin ekonomisi öyle bir yükseliş halinde ki hiç kimse sırtını dönerek ekonomisini geliştiremez. Çin, dünyanın aynı zamanda en büyük ithalatçısı ve Avrupa sanayisinin de tedarikini sağlıyor. Çin mallarını alamadığınız zaman kendi sanayinizi geliştiremezsiniz. Şanghay’da düzenlenen ithalat fuarı bütün dünya ekonomileri için artık çok önemli bir ortaklık noktası haline geldi.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Zühtü Arslan’ın HDP’nin kapatılma sürecine ilişkin dün yaptığı açıklamalar benim için büyük bir düş kırıklığı oldu. Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünün ağırlığını, 52 bin bireysel başvuruyu, norm denetimlerini ve geçmişteki süreçleri gerekçe göstererek bir takvim belirsizliği yaratmasını kabul edemiyorum. Türkiye’de Mehmetçiğin hayatı, vatanın bölünmekten kurtulması ve PKK terör örgütünün temizlenmesi konuları, diğer işlerle aynı kefeye konulamaz. Siz bunu geciktirdiğiniz ölçüde Türkiye’ye tabut getiriyorsunuz, mayın döşettiriyorsunuz ve PKK’ya asker toplaması için fırsat veriyorsunuz. Hangi iş yükü Türkiye’nin vatan bütünlüğü kadar kıymetli olabilir? Bu beyanat, sadece PKK’yı ve onu himaye edenleri sevindirir; Amerika şu an zil takıp oynuyordur.
Antalya’nın Elmalı ilçesindeki çocuk istismarı davasına gelince; bu toplumda muazzam bir nefret uyandıran bir suçtur. Ancak suçluların hemen belli olduğu, hükümlerin verildiği algısıyla hareket edip bağırtıya çağırtıya göre yargılama yapılamaz. Kamuoyu yargıçlık yapacaksa bağımsız yargıya ne gerek var? Soruşturma başlatılmasını doğru ve sağlıklı buluyorum ama hemen hepimiz hakim kesilmeyelim. İstismarın kendisi çok ağır bir suçtur; peki o işlenmiş mi, kim işlemiş, tutuklananların katılımı nedir? Bunlara hakimler karar vermelidir.
Çocuk istismarı ve kadına yönelik şiddet gibi suçlar, toplumun kültürüyle ve feodal kalıntılarla yakından ilgilidir. Kadının özgürleşmesi, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve çağdaşlaşma gibi köklü sorunları beraber ele almamız lazım; bu meseleler sadece sopa sallayarak çözülmez. Adalet sistemimizin esaslı bir şekilde ele alınması, iyi ve bilgili hakimler yetiştirilmesi Türkiye’nin en hızlı ihtiyacıdır. Cumhuriyet yargıçlığı geleneğinin zayıfladığı ve 1980 sonrası Türk yargısının kültürel olarak ağır yaralar aldığı bir dönemden geçiyoruz. Adalet sistemini hızlı, vicdanlı ve bilgili bir yapıya kavuşturmalıyız.

