M.K.: Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, çıkış yolu günündeyiz. Yine sizlerin karşısındayız. Kalabalık bir heyetle bugün Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Tabii gündem sıcak ve hareketli. Emekli amirallerin yazdığı bildiri ve yansımaları hâlâ tartışılıyor. Bu konu bir yandan da Montrö Sözleşmesi’ni yeniden Türkiye’nin gündemine getirdi. Buna ilişkin merak ettiklerinizi, ayrıntıları ve her şeyi konuşacağız. Tabii Türkiye-Rusya ilişkileri de bu kapsamda değerlendireceğimiz konu başlıkları arasında olacak. Diyelim ve hemen programa başlayalım.
Efendim hoş geldiniz. Teoman Bey, siz de hoş geldiniz. İlker Bey, siz de hoş geldiniz. Biraz kalabalık çıktık karşınıza. Ulusal Kanal’ın ana haber sunucusu ve Gazete Televizyon’un genel yönetmeni… Oradan kalabalık mı bilmiyorum ama “ağır” çıktınız; ağır kişiler. Başlayalım efendim, konu çok merak ediliyor tabii sizin söyleyecekleriniz. Ben ilk sözü İlker Yücel’e vereyim.
İlker Yücel: Evet. En önemli gündem 104 emekli amiralin bildirisi Sayın Perinçek. “Sinsi bir amacı var” dediniz. Evvela bildiriyi büyüteç altına alalım. Bildiride bazı insanların gönlüne hoş gelen cümleler yer almasına rağmen siz, bu bildirinin amacının bambaşka olduğunu ve içeriğindeki vurguların da hizmet ettiği bir alan bulunduğunu söylediniz. Bu sinsi amaç nedir?
Doğu Perinçek: Şimdi önce şunu belirteyim: Bakın ben o bildiriyi bugün aldım. 15-16 Temmuz gecesi meşhur bazı televizyonlarda, Halk TV gibi kanallarda okundu. O zaman şakır şakır okudular. TRT’de silah zoruyla, Halk TV’de gönüllü okundu. Tekrar arkadaşlardan rica ettim; “Vatanın bölünmez bütünlüğünü, milletin ve devletin bekasını devam ettirmek, Cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek, hukuk devleti önündeki fiili engelleri ortadan kaldırmak, milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek, terörizm ve terörün her türlüsüyle etkin mücadele yolunu açmak, temel evrensel insan haklarını mezhep ve etnisite ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarımız için gerekli kılmak, laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmek, devletimizin ve milletimizin kaybedilen uluslararası itibarını yeniden kazanmak…”
Yani bu tür bildiriler, arkasında başka bir amacı olan “sinsi” bildirilerdir. Hüseyin Karanlık, dün bu konuları ele aldı. Biz Vatan Partisi olarak başkanlık kurulumuzu topladık. Orada çok güzel söylendi; yani ince bir kurmaylıkla hazırlanmış ve kendisini gizleyen bir bildiri. Ben, Amerikan emperyalizminin Türkiye’de kargaşalık yaratma planlarına hizmet etmek için bu bildirinin yazıldığı kanaatindeyim. Böyle bir bildiri olmaz. Bak, “Türkiye Cumhuriyeti’nin değerli vatandaşları” diye 15 Temmuz gecesi FETÖ’nün bir bildirisi vardı. O ahval ve şerait altında, Yüce Atatürk’ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakârlıklarla kurduğu ve bugünlere getirdiği Cumhuriyetimizin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri… Atatürk var, Türk Silahlı Kuvvetleri var, hukuk devleti var; var oğlu var, olmayan şey yok. Ama işte bu FETÖ bildirisi, bu da öyle.
Biz onlara amiral demiyoruz, emekli diyoruz. “Amiral” bizim Türk Silahlı Kuvvetleri’nde şerefli bir makamdır, onu kirletmemek lazım. 104 kişi için söylemiyorum ama bu bildiri bir amiral bildirisi değil; sinsi amaçları olan bir metin. Bu sinsi amaç, bildiriyi imzalayan 104 kişinin tamamının paylaştığı bir amaç değil, onu da görmek lazım. Burada sorumsuz davrananlar var. Yani önüne gelen bildiriye “aymaz” diyelim; “Bu bildiri neye hizmet eder? Hangi saflaşmanın içinde? Hangi koşullarda bu önüme getiriliyor?” diye bakmayıp, “İşte arkadaş getirdi” diyerek gaza gelip imza basıyorlar. Bir o var, bir de o bildiriyi planlayan, örgütleyen, zamanlamasını seçen bir merkez var. Zaten savcılar da bunu yapmaya çalışıyor. İfade özgürlüğü kapsamında yanlış bir içeriğe sahip olsa da imzalayanlar var. Türkiye’de PKK da konuşuyor, HDP de konuşuyor; ifade özgürlüğü var, tamam. Bir onlar var, yani sorumsuzlar/aymazlar. Bir de sorumlular var; yani bu bildiriyi planlayan ve o sinsi plana kasıtlı olarak hizmet edenler var.
Tabii bunu kim ayrıştıracak? Cumhuriyet Başsavcılığı araştıracak, Ankara Başsavcılığı araştıracak. Biz Vatan Partisi olarak bu bildirinin arkasında bir sinsi plan olduğunu şuradan anlıyoruz: Türkiye’nin bugün karşılaştığı tehditlerin hiçbiri bildiride yok. Türkiye’nin güncel olarak tehditleri neler? Ukrayna üzerinden Karadeniz’de, Yunanistan üzerinden Akdeniz’de tehditler var. Siz emekli amiralsiniz; eğer bir bildiri çıkartacaksanız buna karşı çıkartın. Mavi Vatan tatbikatları oldu, Çırpındık durduk biz Vatan Partisi olarak. Amerika namlularını Türkiye’ye çevirmiş tatbikatlar yapıyor; neredeydi bu CFR amiralleri? O zaman hiç böyle bildiri yoktu. Bugün de Amerika namlularını hem Karadeniz’den hem Akdeniz’den Türkiye’ye çevirmiş, bu bildiride bu yok. HDP kapatılma davası var, güvenlik hakkında bildiri yayınlıyorsunuz ama ordunun bölünme konusundaki tavrına dair hiçbir şey yok.
Sinsilik biraz da Montrö meselesinde ortaya çıkıyor. Birinci safsata şu: “Hükümet Montrö Sözleşmesi’ni bertaraf etmek istiyor.” Yalan, safsata! Öyle bir şey yok. Bir algı operasyonu yapıyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Mustafa Şentop, Montrö ve Lozan’a kimsenin dokunamayacağını açıkça söylüyor. Mustafa Şentop, daha 16 Mart günü Türkiye-Rusya İşbirliği’nin 100. yılı toplantısında, Türkiye-Rusya iş birliğinin tarihi ve bugünkü güncel önemine dair çok esaslı bir konuşma yaptı. Şimdi bu kişi nasıl Montrö karşıtı gösterilir? Safsata! Bu da bir sinsi plan olduğunu gösteriyor.
Bu bildiriye imza atanlar, “Türk ordusu irticanın eline düştü” diyorlar. Bu ordu aslanlar gibi irticaya karşı savaşıyor. Bugünkü komutanlar, başta Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar olmak üzere, bunlar salon subayı değil; ayaklarında botla dağlarda terörist kovalamış komutanlar. Bu ordu 21 bin FETÖ’cüyü temizlemiş. İrticaya karşı Türkiye’nin en kararlı olduğu dönemi yaşıyoruz. NATO’dan emekli olmayan amiraller, Türk ordusuna “irtica” çamuru atıyor. Amerika hangi hedefleri vur diyorsa oraya vuruyorlar. Türk hükümetini ve Türk ordusunu hedef alıyorlar. Biden, “Tayyip Erdoğan yönetimini devireceğiz” diyor, bunlar da o işaretle hareket ediyorlar. Kısacası; bunlar Biden’ın emeklileri. Mustafa Kemal’in askeri bu bildiriye imza atmaz.
Bu bildiriye imza atanlardan Ergün Mengi, Ulusal Kanal’ın belgelediği üzere, CFR’ye (Amerikan Derin Devleti) bağlı olan ve Türkiye’de kurulmuş bir kurumda görevli. Aynı zamanda İYİ Parti’nin Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkan Yardımcısı. İYİ Parti de bu işin içinde. Bir numara olan Ergün Mengi, bildiride yedinci sıradayken yayınlanırken bire çıkartılıyor. Amerikan derin devleti, kendi adamını başa getiriyor. İşte biz bu kanıtlara bakarak bu işin sinsi olduğunu saptıyoruz. Sizce ulusal kanalı çıkartıyorsunuz, size tavsiye ederim. İlker Bey, siz de yarın haberi izleyin. İlker Bey zaten yazdı Aydınlığı. Evde olanlar da e-gazeteye abone olsunlar. Evet, Aydınlık alın okuyun. Sizin ulusal kanalın yazmadığı şeyleri göreceksiniz; kıskanacaksınız, onu da söyleyeyim. Aydınlığı kıskanacaksınız. Yarın Aydınlık’ta çok güzel haberler var.
Bir de ben on madde halinde bu bildirinin aslında bir “başıbozuklar bildirisi” olduğunu, arkasında sinsi bir plan olduğunu belirten on maddelik bir yazı yazdım. O yazı da dün biz Vatan Partisi yöneticilerinin… Bugünkü aydınlardan biraz sonra bahsedeceğiz zaten, Montrö dolayısıyla. Yarınkini rica edelim.
Burada Amerika adına Türkiye’de bozguncu ve yıkıcı faaliyet gözüküyor. Yani diğer şeylerle de birleşiyor. Hani birtakım basın organlarında da çıktı ya “yaratıcı yıkıcılık” falan diye. Yaratıcı yıkıcılığın babası kim? Biden. Yani “Türkiye’de ortalığı karıştıracağız.” Ondan sonra bizimkiler, “bizim oğlanlar” da kalkacaklar, işte parlamenter yoldan güya iktidara geçecekler falan. O proje içerisinde bir olan, işte bu bozguncu ve yıkıcı bildiri. Bu yazıyı yazdım, okuyun.
Devam… Çok başka şeyler de var. Türk-Rus iş birliği ile ilgili çok önemli haberler var ki bunlar da bu olayı anlamak bakımından çok çok önemli. Bildirinin öncesinde; yani şöyle diyelim, bu bir bozguncu, yıkıcı bildiri. Bakınız, “bozguncu, yıkıcı bildiri.” Bozguncu, yıkıcı emekliler demiyoruz; bildiri bozguncu, yıkıcı. Ama bu bildiriye imza atanların hepsi bozguncudur, yıkıcıdır demiyoruz. Aldatılmışlar var; bunları ayırmak savcıların işi. Bir de bu planın içinde olan, örgütleyenler var. Bir tanesi bugün Celal Ülgen tarafından ifşa edildi ki onu da arkadaşlarının ele verdiği gözüküyor. İfade veren amirallerden bazıları “Bu adam yazdı” dediler. Bu da bu ekibin aralarında ne kadar dayanışma olmadığını ve birtakım zaaflar içinde olduklarını gösteriyor. Bildiri gelmiş, ilk şeyde “şu yazdı” diye ifade veriyor; “ben imzayı attım” diyemiyor.
Biz böyle miydik ya? Biz Vatan Partisi olarak Ergenekon duruşmalarına çıktık. Partimizde ele geçirilen 6.532 kaset ve 16.800 sayfa için “Hepsinin altına imzayı atıyorum” dedim. Okumama lüzum yok; bizim partiden çıktığına göre ben bunun başkanıyım. Hatta Yüksek Askeri Şûra’da Veli Küçük’ün general yapılmasını da ben üstlendim. İşte bunlar üstlenemediler. O duruşmada hakimler, savcılar falan bakarken, “Şimdi çok önemli bir ifşaatta bulunacağım” dedim. Allah dediler, tamam, hep onları biz ele geçirdik falan… “Efendim,” dedim, “siz Veli Küçük’ü kimin general yaptığını araştırıyorsunuz. Bıyıklarımı kestim, bir yerden orgeneral elbisesi uydurdum, kafama geçirdim, Yüksek Askeri Şûra’ya katıldım ve orada Veli Küçük’ü general ben yaptım.” Bütün ordu evlerinde bu konuşulmuş. Bir orgeneral daha sonra tutuklandı, geldi bana dedi ki: “Öyle bir şey söyledin ki hepimiz kıpkırmızı olduk, çok mahcup olduk.”
İşte bunlarda bu yok. “Ben bu bildiriyi okudum, imzaladım” diyemiyorlar. Bunlar ekipçi, grupçu, klikçi. Türkiye’nin güvenliği söz konusu, Montrö söz konusu. Kasabın, bakkalın, manavın, havacı generalin, karacı generalin, jandarmacı generalin, mühendisin, avukatın, doktorun Türkiye’nin Montrö’sü ile ilgili, güvenliği ile ilgili ortak tarafı yok mu? Niye hemen kafadarlar toplanıp bir bildiri çıkartıyorsunuz? Niye kendinizi toplumdan ayırıyorsunuz? Bu ne kibir?
Bir de bu klikçi taraf var. Peki niye amiraller? Yani niye general yok mesela? Madem bu işin içinde Amerikan derin devleti var, önce büyükelçileri çıkarttılar. Arkasından bu NATO’dan emekli olmamış amiraller çıktı. Yarın bakalım neler çıkacak. Çünkü Türkiye’ye karşı komplo öyle basit bir olay değil. Biden raporları… Açıkça Biden’ın kendi ifadelerine girmiş. Türkiye böyle bir tertiple karşı karşıya. Tabi Amerika elindeki kuvvetleri, PKK’yı ateşe sürdüğü gibi FETÖ’yü de sürecek. Burada aymazlık yapmayalım.
Bunları niçin anlatıyorum? O aymazlığın da bir siyasi sebebi var: Tayyip Erdoğan düşmanlığı. Tayyip Erdoğan düşmanlığı gözlerini kör etmiş, önüne getirilen bildiriyi okuyamıyor. Bildirinin hiçbir harfini görmüyor. Bir kurmaysın sen, bu bildirinin arkasındaki planı, amacı okumak bir kurmayda olması gereken bir niteliktir.
Örneğin, 2015, 24 Mart’ında Türk Silahlı Kuvvetleri hendeğe gömme harekatına başlayınca, hava kuvvetleri gümbür gümbür PKK’yı bombalıyor. Biz Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu’nu topladık. “Bu bir vatan savaşıdır” dedik. Bir karar tasarısı sunduk. En sonunda oyladık. Bir kişi, “Hayır, bu vatan savaşı değildir, bu Tayyip Erdoğan’ın savaşıdır” dedi. Kim? Emekli Tümgeneral Naci Beştepe. Bugün bildiriyi desteklediği için adını veriyorum. Ya, yürüttüğümüz savaşa vatan savaşı demeyen asker olur mu? Kendi silah arkadaşları orada savaşıyor, şehit oluyor. O kadar gözleri kör olmuş ki… Tayyip Erdoğan düşmanlığı, insanlarımızın gözlerini kör ettiği gibi duygularını da, yüreklerini de kör ediyor. Türk aydınının bugünkü sorunu bu; bunları çatır çatır konuşmak durumundayız.
Bu planın içinde olan, bilerek, kast ederek bu şeyi hazırlayan vardır. Onlarsız olmaz. İYİ Parti eski başkan yardımcısı ve aynı zamanda CFR üyesi, yani doğrudan Amerikan derin devletine bağlı olduğunu ismiyle cismiyle itiraf eden bir adam çıktı. O yazdı diye de söylüyorlar. Savcının görevi de onları çıkartmaktır.
Cem Gürdeniz de CFR’nin direktörü. Bunu şunun için söylüyorum; Cem Gürdeniz benim eski arkadaşımdı, ama artık benim için öyle bir dost falan yok. Aydınlık’tan ayrıldığı an benim için biter. Aydınlık’tan ayrılmak demek, ABD’nin parmağıyla gösterdiği, hedef aldığı yerden ayrılmak demektir. Gemiyi terk etti. Orada zaten kimliği ortaya çıktı.
Biz hepimiz yufka yürekliyiz, Polyanna’yız. “Ya Cem komutan yapar mı bunu?” falan… Yapar. Neden yapar biliyor musun? Gel komutanım Suriye’ye gidelim diyoruz, “Hanım uygun görmüyor” diyor. Beyrut’tan Şam’a geçerken “hanım uygun görmüyor.” Kırım’a gitmesine de izin vermedi. Hani nerede Mustafa Kemal’in askeri? Bunlar benim için sırdı. Ama bugün bir yerlerin direktörü diye çıkınca, Aydınlık’tan ayrılınca, Amerikan planlarında boylu boyunca ortaya çıkınca… Eylem burada. Aydınlık’tan ayrılmak da bir eylem, Kırım’a gitmemek de bir eylem.
Bir silah arkadaşı Cem Gürdeniz için şöyle demişti: “Apoletlerimizi kaybedince biz hepimiz devrimcileştik. Ama sistem kucağına almaya başlayınca, o armatörlerin arasına düşüp koçlar moşlar çıkınca…” Yani sen koçun memuru olduğun zaman en sonunda buralara kadar düşersin. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin dışına çıkıyorsun ama koçun komuta kademesine giriyorsun. Orada bozgunculuk yapıyorsun.
Milli Savunma Bakanlığı’nın bildirisinin altına imzamı atıyorum. Destan gibi bir bildiri. “Ben savaşıyorum” diyor, “Amerika’ya karşı savaşıyorum.” Azerbaycan’da, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Akdeniz’de savaşıyorum diyor. “Ben savaşırken bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden çıkmış unsurlar kalkıyor, bozgunculuk yapıyor.” İkinci madde de hırs ve ihtiras vurgusu var, o da doğru. Savaşan bir orduya bu yapılır mı? Azmini, iradesini kırmaya yönelik bir bildiri bu. 4 Nisan 2021 tarihli TSK basın açıklamasının altına imzamı atıyorum.
Peki, bizim o gafil diyeceğim birtakım sözde aydınlarımız… Güya Türk ordusundan yana! Ya sen Türk ordusundan yana mısın? Bugün savaşan bir ordu var. Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanı o orduyu temsil ediyor. Sen onlara mı bakıyorsun yoksa orada kargaşalık yaratan, NATO’dan hala emekli olamamış bu bildiricilere mi bakıyorsun? Savaşan bir ordu var; bu, Mustafa Kemal’in ordusu. Şu anda Amerika ile savaşıyor. Dünyada şu an Amerika ile savaşan bir ülke göster bana. Bir tek Türkiye var. Biraz da Suriye; yani savaş orada duruyor ama Türkiye ve Suriye savaşında aslında Türkiye yönetiyor. İran falan savaşın ön cephesinde değil ama Amerika’ya karşı dik duruyor. Ama kanla, canla savaşan, şehit veren bir Türkiye var, bir de Suriye. Ben buna bakarım. Evet, Türkiye ile Amerika arasındaki bu savaşta bir bozgunculuk olayı var ve adresi de belli. CFR’ye, Amerikan Derin Devleti’ne kadar uzanan bağlantılar çıkıyor. Bunu ilk kez bir televizyon programında söylediğimde “Amerika kokusu alıyorum” demiştim; ayrıntıları o zaman bilmiyorduk.
Savaşan bir orduya bunlar yapılır mı? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terbiyesinden geçmiş bir insan, kendi ordusuna karşı böyle bir bildiri yayınlar mı? Sizin yorumlarınızın üzerine bazı açıklamalar yapıldı: Vatan Partisi, Erdoğan’ı “2. Kurtuluş Savaşı lideri” ilan ederken, Mavi Vatan’ı savunan ya da Balyoz kumpasından çıkmış isimleri elinin tersiyle itiyormuş… Nerede savaşıyor bu isimler? Şezlongda mı, pipo yakarak mı? Savaşan orada mermi yakan asker ve komutan var. Şezlongdaki adamlardan “savaşan” diye bahsetmek ayıptır. Bu bildirinin mızrağının ucu Türk ordusuna dönüktür. Türk ordusu da bunu görüyor ve “Bu bildiri bana karşıdır” diyor. Hangi ordu söylüyor bunu? Vahdettin’in ordusu değil; Suriye’de, Irak’ta, vatan içinde, Azerbaycan’da savaşan, Libya’da bulunan, Doğu Akdeniz’de Amerika’ya karşı bayrak gösteren ordu söylüyor.
Koç Holding’in kurduğu ve CFR ile bağlantılı olan yapının direktörlüğünü kabul edenleri eleştiriyoruz. 53 yıldır Amerikan emperyalizmine karşı Türkiye’de bir bayrak gibi dalgalanan Aydınlık’tan ayrılıp, gidip Amerikan Derin Devleti’ne bağlı bir örgütün direktörü olmayı kabul ediyorlar. Savaşı terk ediyorlar. Koç ismini burada geçirmem suçlama amaçlı değil; ancak sonuç itibarıyla bu yapılar oradan çıkıyor ve Koç da bunun hesabını vermeli. Ben ceza hukuku açısından değil; siyasi, vicdani ve vatanseverlik sorumluluğu açısından konuşuyorum. Amerika ile Türkiye savaşırken, tam da 2015 yılında gidip CFR’ye bağlı örgüt kurmak, oraya emekli amiralleri toplayıp direktör yapmak, kabul edilebilir bir şey mi? Geçmişte Çerkez Ethem de İstiklal Savaşı’nın başında yararlılıklar göstermişti. Hapishane rantı diye bir şey de yoktur; Ergenekon sürecinde hiçbir Vatan Partili “fareli koğuşlarda acı çektik” edebiyatı yapmamıştır. Bu bir ahlak, bu bir kültürdür.
Amiraller meselesine dönersek; tam da Ukrayna ile Rusya arasında gerilim varken, Montrö Sözleşmesi’ni gündeme getirerek bir plan dahilinde harekete geçtiler. Türk hükümeti ve Türk ordusu bugün Montrö ve Lozan mevzisinde savaşıyor. Erdoğan burada kelleyi ortaya koymuş. Ben hiçbir zaman Cumhurbaşkanı’na “İstiklal Savaşı lideri” demedim ama bulunduğu konum itibarıyla devlet yetkilisidir ve yaptığı işin azmini görüyorum. Tam bu savaş sırasında çıkıp “hükümet Montrö’yü delmek istiyor” demek, bozgunculuk değil de nedir? Rusya Büyükelçisi dahi “Biz Montrö konusunda Türkiye’ye güveniyoruz” demiştir. Buradaki Atlantikçiler harekete geçince, Rusya’daki Atlantikçiler de onlara destek verdi. Rusya devleti bunu görüyor; “bunlar Atlantikçidir” diyor. Bizim bazı aydınlarımız gibi okuma yazması olmayan bir devlet değil Rusya.
Türkiye’de milli savunma sanayisini kuran yöneticilerimize Amerika yaptırım ilan ederken, birilerinin çıkıp bu bildiriye sahip çıkması manidardır. FETÖ, PKK ve Yunanistan bu operasyona seviniyor. Vatan Partisi olarak biz 50 yıldır “Bu Gladio’dur” diyoruz. 14 Mart’ta Ergenekon kapsamında gözaltına alındığımızda, “Bu operasyon Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almaktadır” demiştik. O günlerde ring aracında yanımızdaki komutanlar, “Bunu bir tek siz söylüyorsunuz” demişlerdi. Vatan Partisi’nin temel konulardaki analizleri her zaman doğru çıkar.
Veryansın TV gibi mecralar ise tam bir “cehennem zabanisi” gibi çalışıyor. Bütün neşriyatları Türk ordusuna ve vatanseverlere karşı. Türk ordusunu hedef alan, Kıbrıs’ta emperyalizmi yıkan Ersin Tatar’a saldıran bu yapılar, bir merkezin kullanımındadır. Süreci hazırlayan sistemli bir yapı var; bu bildirinin de ilk izleri oradan çıktı. Bir de İYİ Parti bağlantısı ve Ergün Bengi üzerinden yürütülen “yaratıcı yıkıcılık” faaliyetleri var. Bunlar psikolojik bir iklim yaratıyorlar. Biz ise sadece şunu diyoruz: Bunun arkasında Amerika’nın Türkiye içerisinde bozgunculuk planı var. Türk ordusuna karşı bir bozgunculuk planı olduğunu tespit ediyoruz, değil mi? “Zevzeklik” diyerek bunun üzerini örtmeye çalışıyorlar. “Bunlar bir takım zevzekler” diyerek meseleyi basitleştirenler var; bu da bir görev. Meral Akşener’in “zevzeklik” tespiti de bir görev, çünkü olayın vehametini gizliyor. Bugün Devlet Bahçeli öyle mi? Çatır çatır çıkıyor; “Burada Türkiye düşmanı, ordu düşmanı, emperyalist merkezlerin bir tertibi var” diyor, teşhisi koyuyor. Meral Akşener bunu söyleyebiliyor mu? Söylerse bağlantılarına ve efendilerine dokunur. Zevzeklik diyerek hemen üzerini örtüyor.
Bu olay, Sayın Çavuşoğlu’nun Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye arasında stratejik ortaklık kurulmasına yönelik sözlerinden hemen sonra geldi. İYİ Parti üzerinden baktığımızda, bu gelişmelerin hepsi bağlantılı. Amaç, Türkiye-Rusya ilişkilerini bozmak; bir yandan Sincan-Uygur bölgesi üzerinden Amerika, Türkiye ile Çin’in arasını açmaya çalışıyor; diğer yandan Ukrayna üzerinden Türkiye ile Rusya’nın arasını bozuyor. Hedef, Türkiye’yi yalnızlaştırmak, etrafında dost bırakmamak ve Doğu Akdeniz’de Amerika’nın tepemize binmesini sağlamak. Sözüm ona donanmada görev yapmış bu zatlar, bunları görmüyor. Nemesis tatbikatını da görmedi, Mavi Vatan tatbikatlarını da görmedi. Biz Ulusal Kanal, Aydınlık ve Vatan Partisi olarak bunları haykırdık. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs namlularını Türkiye’ye çevirmişken, bu kişilerin bir bildiri yayınladığını gördük mü? Nerede kaldı denizcilikleri? Ama Türk ordusuna vurmak gerekince birden sahne aldılar.
Peki, burada Vatan Partisi’ne yönelik bir hedef alma durumu mu var? Türkiye’yi hedef alan herkes Vatan Partisi’ni hedef almıştır; Türk ordusunu hedef alan herkes Vatan Partisi’ni hedef almıştır. Çünkü Vatan Partisi, Türkiye’nin ve Türk vatanseverliğinin ön mevzisi, kalkanı ve gerektiğinde mızrağıdır. Bunu Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında da gördük. FETÖ’nün başsavcısı Zekeriya Öz, o günkü adıyla İşçi Partisi’ni, yani Vatan Partisi’ni Ergenekon soruşturmasının merkezine koymuştu. Bugün de durum aynı; CIA ve Amerika açısından Türkiye’deki en büyük hedef Vatan Partisi, ardından AK Parti ve Sayın Tayyip Erdoğan’dır. Vatan Partisi’ni yıkarlarsa, Türkiye’nin direnen kuvvetlerinin direncine en ağır darbeyi vurmuş olurlar.
“Yaratıcı yıkıcılık” stratejisi veya Amerika’dan yayınlanan raporlarda hep ekonomi ve laiklik vurgusu yapılıyor. Bildirinin öncesinde bir ay boyunca “takkeli amiral” haberleri, harp okullarına irticanın önünün açıldığı yalanları veya müfredat tartışmalarıyla Türkiye’nin zayıf karnına vurulmaya çalışıldı. Türkiye tarihinde irticanın arkasında hep dış güçler vardır; 1909’da İngilizler, 1945’ten sonra Amerikan emperyalizmi. FETÖ olayı, Amerikan emperyalizminin Türkiye’yi tarikatlar ağıyla örme projesinin en tehlikeli aşamasıydı. FETÖ’nün tasfiyesi, bu yapıların Amerika tarafından kullanılmasını engellediği için rahatsızlar. Şimdi kalkıp laiklik taslıyorlar; neden? Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden sahte Atatürkçüleri yanlarına çekmek için. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bu bildiriye destek vermesi kabul edilemez. Atatürk Fırat Kalkanı’nda, Barış Pınarı’nda, Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de, FETÖ’yü ezen Türk yargısında ve PKK’yı vuran askerin kalbindedir.
Bu bildiri; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, Türkiye Devleti’ne ve Türk milletine karşı bozguncu ve yıkıcı bir faaliyetin ürünüdür. Biden’ın “iç cephede karışıklık yaratma” planıyla örtüşmektedir. İmzalayan 104 emekli, ceza hukuku açısından olmasa da vatanseverlik, siyaset ve vicdan açısından sorumludur. İçlerinde Amerikan merkezlerine doğrudan bağlı unsurlar olduğu delilleriyle ortaya çıkmaya başlamıştır. Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda ise her kriz dostluğumuzu kuvvetlendirmiştir. Soner Polat komutanımız, 2008’de Amerikan donanmasını Karadeniz’e sokmama raporuyla bu ilişkinin temelini atanlardandı; bu yüzden “mimlenmişti”.
Bir düzeltme yapmam gerekiyor; Global Relations Forum (GRF), doğrudan Amerikan Derin Devleti CFR’ye bağlıdır. Bildirinin imzacılarından Ergün Mengi bu yapının içindedir. Cem Gürdeniz ise Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu (KÜDENFOR) direktörüdür. Savcılığın gözaltına aldığı 10 kişiden 7’sinin KÜDENFOR yöneticisi olması, bu işin örgütlenme merkezinin orası olduğunu gösteriyor. Hazırladıkları raporlar baştan aşağı Atlantikçidir, tamamen Amerikan çıkarlarına göredir. Hani bunlar vatanseverdi? Bunlar, Amerikan kontrolündeki kuruluşların memurlarıdır. Yani Amerikan Derin Devleti bu; CFR, Dış İlişkiler Konseyi, Amerikan Gladius’unun merkezi. Montrö’ye geçelim mi İlker Hoca? Sizden alalım. Evvela biraz girdiniz ama Montrö bildirinin içerisinde ana vurguydu. Siz, Şentop’un açıklaması üzerinden söylediniz. Gerçekten bizde 10 gün boyunca aydınlıktı. “Böyle bir şey yok” diye yayın yaptık. En son Ahmet Hakan iki gün boyunca yazdı, bugün de yazdı; o da gördü herhalde dün yazının etkisini. Biz on gün boyunca bu imzacı bazı amirallere de doğrudan ulaştırdık; Habertürk Televizyonu’ndaki 35 sayfalık konuşma metnini ulaştırdık, “Yani burada Montrö yok” diye.
Fakat şimdi niye bu kadar Montrö tartışılıyor? Yani Montrö’yü önümüze getiren bir el mi var? Buralardan mı Türkiye’yi tartışmaya sürecekler? Buradaki Amerika operasyonu, bir Türk milliyetçiliğinin, Türk vatanseverliğinin arkasına gizlenmek durumunda. Aynı biraz evvel FETÖ’nün meşhur Yurtta Sulh Konseyi’nin belirişi gibi. Yurtta Sulh Konseyi’ne bakıyorsun; ben altına imzayı atarım, sen de al, hepimiz atarız. O şekilde kaleme alıyorlar. Gerçi orada da incelikler vardı falan ama onların yayınladığını görünce o analizleri yapabiliyorsunuz.
Montrö, Türk vatanseverliğinin kalelerinden biri ve önemlidir. Lozan Antlaşması’ndan sonra Montrö Sözleşmesi; Lozan Antlaşması’ndaki birtakım zaaflarımızı, kazanamadığımız mevzileri kazandığımız yerdir 1936’da. En önemlisi neydi? Lozan Antlaşması’nda Boğazlar’ın etrafı askersizleştiriliyordu; yani Türk askeri Boğazlar’ın çevresine giremezdi. İngiltere ve Fransa’nın gerekçesi neydi? “Buradan ticaret gemileri geçecek, serbestçe geçmesi lazım, burasının Türk askeri tarafından kontrol edilmemesi lazım.” Bir yandan Türk vatanı, fakat Montrö Sözleşmesi’ne kadar Lozan’da askersizleştirilmiş. Tabii Türkiye o zaman Musul’da olduğu gibi bir-iki yerde uzlaşmak zorunda kaldı. Yanlış değil, o günkü kuvvetimiz o kadarını kazanmaya yetiyordu.
Fakat Atatürk ne yaptı? 1936’da Montrö Sözleşmesi ile… Lozan bir antlaşmadır (treaty), Montrö ise bir sözleşmedir (mukavele/konvansiyon). Montrö Sözleşmesi ile en önemli kazancımız ne oldu? Oraya Türk askeri girdi; yani Türkiye’nin egemenliği Türk askeriyle orada pekişmiş oldu. Montrö Sözleşmesi’nde de bizi en çok Sovyet Rusya destekledi; çünkü Montrö aynı zamanda Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelere karşı bir kalkandır. Boğazlardan ticaret gemileri serbestçe geçecek; bu, Karadeniz ülkeleri için zaten şart. Bulgaristan, Rusya, şimdi Ukrayna, Abhazya, Gürcistan; hepsi dünyaya oradan çıkıyor. Bizi ise savaş gemileri ilgilendiriyor. Ticaretin serbestliğine müdahale edemeyiz; savaş gemilerinde ise bir takım tonaj ve güvenlik kayıtları var. Türkiye’nin savaşta olması veya tarafsız olduğu zamanlardaki durumlar; bunların hepsi düzenlenmiş durumda. Bu düzenlemeler Türkiye’nin egemenliğinin, barışının ve huzurunun lehinedir.
Sonuç itibarıyla burası bizim vatan toprağımız. Biz Mersin’le veya Samsun’la ilgili bir sözleşme yapıyor muyuz? Mersin neyse, Samsun neyse Boğazlar da odur. Ama Boğazlar uluslararası bir yol olduğu için ilk önce Lozan’da bir Boğazlar Sözleşmesi yapmıştık. Vatan Partisi açısından ve Sayın Osman Paksüt’ün yazdığı yazı bu açıdan çok önemli. Oradan baktığımız zaman, Boğazlar bizim egemenliğimiz altındadır ve egemenlik sınırlanamaz, paylaşılamaz. Montrö Sözleşmesi de bir mevzidir ama ötesinde bir mevzi daha var: “Burada ben sözleşme yapmam. Ticaret gemileri gelip geçersiniz ama burası Türkiye’nin karasularıdır. Marmara iç denizdir, Çanakkale karasularımızdır. Burada benim borum öter. Savaş gemilerine karşı kime ‘dur’ dersem o durur.” 1915 yılında da gelip dayanmadı mı İngiliz ve Fransız donanması? Gömülmedi mi Çanakkale Boğazı’nın sularına? Gelen gücü varsa, kendine güveniyorsa gelir ama orası benimdir.
Bugün çıkan Aydınlık, herkesin saklayacağı bir Aydınlık. Bazı dostlarım uyardı, “Siz eski dilden konuşuyorsunuz, şimdi kağıt saklanmıyor” dediler. Ben de diyorum ki; e-abone olanlar dijital olarak, bayiden alanlar kağıt olarak saklasınlar. Sayın Osman Paksüt bunu çok esaslı bir şekilde yazdı; Türkiye’de bunu her babayiğit yazamaz. Yazının ruhu ve felsefesi çok önemli. Türkiye’nin kayıtsız şartsız egemenliği ve İstiklal Savaşı perspektifiyle yazılmış, bilgi açısından dorukta bir yazı.
Boğazlar; Anadolu’nun bozkırları, Erciyes, Ağrı, Istıranca, Antalya, İzmir, Trabzon gibi Türkiye’nin egemenliğinde olan topraklardır. Biz oradan ticareti yasaklayamayız; hem ekonomimizin aleyhine hem de komşuluk hukukuna aykırı. Montrö’de bizi daha iyisini yapma hedefine götüren şey; “Burası Yozgat’tır, burası Mersin’dir. Nasıl Yozgat Sözleşmesi yapmıyorsam, Boğazlarla da ilgili bir sözleşme yapmıyorum” diyebilmektir.
Montrö kalkarsa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Orası Türkiye; “Sokmam” der, sokmaz. Montrö Sözleşmesi olmasa Boğazlar bir başkasının mı olacak? Amerikan gemisine “Geçmiyorsun” derim; geçecekse 1915’te olduğu gibi Çanakkale’de gücünü dener. 2. Dünya Savaşı’nda savaşın dışında kalmamızın sebebi kağıt parçaları mıydı? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünü Hitler hesap etti, giremedi. Uluslararası antlaşmaları her şeyin üzerinde tutan bir takım ukalalar var. Hukukun bittiği yerde güç başlar. Bugün kısıtlı bir egemenliğimiz var; Montrö olmazsa tam egemen oluruz. İsteyen savaş gemisi geçer, dostunsa geçer, savaş halindeyse geçemez. İşte bu kadar. Türkiye, Rusya’yla oturup konuşup bunu daha iyi hale getirebilir; zaten Montrö de Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin omuz omuza dayanışmasıyla başarılmış bir şeydir. Yunanistan, Dedeağaç’a yığınak yapıyor. Yunan haritalarına bakıldığında, sizin de belirttiğiniz gibi Montrö’yü falan pek umursadıkları yok; doğrudan güç yığıyorlar. Bu durum oldukça önemli. Dedeağaç’a yerleşen Amerika’yı veya Bulgaristan ve Romanya’da konuşlanan Amerikan emperyalizmini, sadece Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni göstererek durdurabilir misiniz? Barış zamanı belki işinize yarar; “Yok arkadaş!” dersiniz. Mesela 2008’de, biraz evvel Teoman arkadaşın bahsettiği gibi, Soner Polat’ın verdiği raporla amiral komutanımızın yaptıkları gibi…
Ancak bugün Montrö ile nasıl durdurursunuz? Ancak Türk ordusuyla durdurursunuz. Montrö, Türk ordusunun alternatifi değildir; Türk ordusunun yapacağı işi Montrö’ye yaptıramazsınız. Amerika oraya yığınak yaparken şunu mu düşünüyor: “Kavala’ya, Dedeağaç’a helikopterlerimi, uçaklarımı yığdım ama bu Montrö başıma bela, boğazlardan nasıl geçeceğim?” Hayır. Amerika şunu hesap eder: “Türk donanmasını, Türk Hava Kuvvetlerini ve Türk askerini burada nasıl yenip de boğazlardan geçebilirim?” Montrö’yü değil, Türk askerini hesap eder. Barış zamanında “Geçemezsin kardeşim, Montrö var” dersiniz; ancak savaş başladığında Montrö işinize yaramaz.
Kanal İstanbul tartışması da buradan çıktı. Türkiye’nin gündemini meşgul eden bu konuyla ilgili ilk getirilen itiraz Montrö olmuştu. Kanal projesine karşı çıkanlar, Montrö gibi bir şemsiye olduğu için meselenin ekolojik ve ekonomik yönlerini pek tartışamadılar. Belki ilk başlarda bizim de hatalarımız oldu ancak şunu netleştirelim: İstanbul Kanalı projesi Montrö’ye bir engel midir? Büyükelçiler “engel değil” diyor, bana göre de değil. Peki, o zaman neden karşısınız?
Kanal, Türk topraklarında yapılıyor. Siz Türk topraklarına kanal yaptınız diye Amerika “Beni Montrö bağlar, savaş gemilerimi geçiremem” mi diyecek? “Geçemezsin” dediğiniz sürece geçemez. Burada sizi koruyan şey Montrö değil, egemenliğinizdir. Kanal projesine Vatan Partisi olarak karşı çıkmamızın nedeni ekonomik, çevresel ve millî savunma açısındandır. Anadolu ile Trakya arasına bir engel daha çekiyoruz. Trakya’dan Anadolu’ya tanklarınızı aktarırken 4-5 köprü daha yapmanız gerekecek ve düşman o köprüleri bombalayacak. Ormanları, tarım arazilerini tahrip ediyorsunuz, maliyeti ise çok yüksek.
“İstanbul Boğazı gemi trafiğine yetmiyor” deniliyor ama hava trafiği öne çıktıkça ihtiyaçlar değişiyor. Süveyş’e alternatif olacağı söyleniyor; bu da mümkün değil çünkü Süveyş Afrika ile Asya arasındadır. Orta Koridor bahanesiyle karadan gelen demir yolu hattını deniz yoluyla birleştiriyorlar; bu mantıklı değil. 20 milyon insanı İstanbul’a, üstelik deprem bölgesine yığmak başlı başına bir rezalettir.
Sonuç itibarıyla Montrö’ye değil, kendi gücünüze güvenin. Türk askerine güvenin. Amerika “Ben Montrö tanımıyorum, savaş gemimi Karadeniz’e çıkarırım” dediği zaman, ekonominizle ve askerinizle ona karşı koyacak gücünüz varsa “Geçemezsin” dersiniz. Nitekim 18 Mart 1915’te geçemezsin dedik ve İngiliz, Fransız donanmasını denize gömdük.
NATO üyeliği konusunda ise Türk ordusu hiçbir zaman tam bir “NATO ordusu” olmadı. Çünkü Türk ordusunun muazzam bir Osmanlı İmparatorluk ve devrimci geleneği var. İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın “Gladio” itiraflarında belirttiği gibi, NATO içinde en az bağlı olan ve bağımsızlık geleneği en güçlü olan ordu, Türk ordusudur. Türk ordusu, bütün NATO’cu generallere rağmen bağımsızlık ruhunu korumuştur. Bugün Türk ordusu, Amerika’nın ve onun dolaylı kuvvetleri olan PKK ve FETÖ’nün üzerimize sürdüğü güçlere karşı direniyor.
Bugün Türkiye-Rusya ilişkilerinin geldiği nokta, Atatürk’ün vasiyetine ve millî çıkarlarımıza uygun olarak tarihî bir süreci yansıtıyor. Mehmet Perinçek’in “Kafkasya’da Türk-Sovyet Askerî İşbirliği” kitabı bu dönemi belgeleriyle ortaya koyan bir başyapıttır. Ayrıca Türkiye’nin 1945 yılından sonra nasıl Atlantik sistemine savrulduğunu inceleyen çalışmalar, içinde bulunduğumuz durumu anlamak için oldukça değerlidir. Bugün Karadeniz ve Akdeniz’deki Amerikan tehditlerine karşı, bu tarihî bağımsızlık ruhu ve tecrübesi en büyük gücümüzdür. Evet, Ana Haber’e de çıktı. Hoşuma gidiyor çünkü bir arkadaşımın fikirlerine Rusya Ana Haber’de başvurulması Türkiye için de bir kazanım olarak karşımıza çıkıyor. Televizyon dizilerinden bahsediyorduk; biraz yumuşatmak açısından şunu söyleyeyim: TRT’nin son zamanlarda ilginç dizileri var. “Teşkilat”ı da izledim ama açıkçası “Kıbrıs” dizisini daha çok beğendim.
“Teşkilat”ta Atatürk vurgularıyla Milli İstihbarat Teşkilatı’nın işlenmesi hoşuma gidiyor. Jeneriklerde Anıtkabir’in yer alması, Atatürk’ün at üzerindeki görüntüleri ve TRT’nin Atatürk devrimini savunan bir kararlılık göstermesi memnuniyet verici. Bu durum, ülkemizde Atatürk’ü istismar eden sahte Atatürkçülere de bir cevap niteliğinde. “Ya İstiklal Ya Ölüm” dizisi de İstanbul hükümeti ile Atatürk arasındaki iktidar mücadelesini ve Ankara’da hükümet kurmanın İstiklal Savaşı’nın kaderi açısından belirleyiciliğini çok iyi işlemişti.
“Uyanış: Büyük Selçuklu” dizisinde de Türk tarihi üzerinden cesaret, mertlik, dürüstlük, sözünde durmak, kahramanlık ve kadının toplumdaki yeri gibi erdemlerin işlenmesi hoşuma gidiyor. Devlet televizyonunun bu tip diziler yapması Türkiye’deki mevcut ortamı da özetliyor; Kıbrıs var, Selçuklu var, Osmanlı var, Teşkilat var.
“Teşkilat” dizisinde bazen abartılar oluyor; 8-10 silahlı adama karşı bir kişinin tek başına mücadele etmesi gibi… Türk kahramanlığını Amerikanvari “vur-kır” filmlerindeki süper kahramanlarla anlatmaya gerek yok. Bizde James Bond yok, bizim kahramanlık anlayışımız bu değil. Güncel konuların işlendiği dizide vatana ve devlete bağlılık, örgütlülük, disiplin gibi güzel temalar var. Batı ile Türkiye arasındaki bağımsızlık mücadelesi ekseninde kurgulanması da oldukça başarılı.
“Selçuklu’nun kalbi, Osmanlı’nın vicdanı, Cumhuriyet’in aklı” vurgusu, yayınlarda dikkat çeken bir tema. Selçuklu dizisinde sadece kalp değil, büyük bir imparatorluğun kuruluşu anlatıldığı için akıl da önemli. Alparslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen’i esir aldığında sergilediği tutum, yani onu affedip geri göndermesi, bilgeliğin bir eylemi olarak çok etkileyici. Selçuklu dizilerinde de bu “affetme” vurgusu sıkça karşımıza çıkıyor.
Tarihi olaylara uyum konusunda dizilerde bazı kronolojik sorunlar olsa da, saltanat kavgalarında bile tarafların birbirini yok etmemesi, kardeşlerin birbirine destek olması gibi unsurlar önemli. Mesela Çağrı Bey ile Tuğrul Bey veya Osman Gazi’nin oğlu Orhan ile Süleyman Şah arasındaki iş birliği tarihimizdeki önemli dayanışma örnekleridir.
Ukrayna ile Rusya arasındaki diyalogda Türkiye’nin tutumu meselesine gelince; Türkiye, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’nın yanında yer alamaz. Eğer alırsak, Karadeniz’deki “Yunanistan”ın yanında yer almış oluruz. Türkiye tarafsız kalmalı veya Rusya’nın yanında olmalıdır. Karadeniz’de Ukrayna, Akdeniz’de Yunanistan, Amerika’nın Türkiye ve Rusya üzerine sürdüğü iki küçük devlettir. Karadeniz’de Amerika’yı güçlendirirseniz, Akdeniz’de de ona mahkûm olursunuz. Kırım Türkleri meselesinde ise referandumla Rusya’ya bağlanmak isteyen, dillerine ve özgürlüklerine kavuşan Kırım Tatarları, batıdan ziyade Rusya Federasyonu çatısı altında daha rahat etmektedir. Türkiye, NATO üyesi olsa dahi Azerbaycan ve S-400 örneklerinde olduğu gibi kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız tutumlar sergileyebilir.
Son olarak; İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış kararı Vatan Partisi’nin ve Türkiye’nin büyük bir başarısıdır. Ancak bu çıkış süreci bir kararnameyle değil, sözleşmenin kabulünde olduğu gibi meclis kanunuyla olmalıydı. Anayasal düzen ve devletin merkezi olma vasfı bunu gerektirir. Bizler de bu doğrultuda yeni bir anayasa hazırlığı için bir komisyon kuruyoruz. İzleyicilere ne armağan ediyorsunuz?
“Deniz Üstü Köpürür” diye bir Muğla türküsü var ya, onu çalalım. Bugün çok denizden bahsettik ama güzel bir türküdür. Bir de benim bu dünyaya gelişim bir sevdiğin hatırı, bir güzelin hatırı. Çok güzel bir soru. Senin de dünyaya gelişin herhalde bir güzelin hatırınadır. Yakında evvel seni evlendirdiğimizde görürüz.
Bir tek arkadaş kaldı galiba. Vardır onun da gizli bir ajandası, bir bildiği vardır. Teşekkürler efendim, sağ olun. Bununla da kapatmış olalım.
“Deniz Üstü Köpürür” ile izleyelim, sizlere veda ediyoruz. Güzel bir program oldu. Bizleri mesajlarınızla desteklemiş olduğunuz için teşekkürler. “Deniz Üstü Köpürür” efendim, sizler için gelsin. Damat mı? Potansiyel damat içinde.

