Çıkış Yolu • 03.12.2014

Çıkış Yolu • 03.12.2014

Türkiye’nin çıkış yolu, bölgenin çıkış yolu soruları, hemen hemen hepimizin her gün kendi aramızda konuştuğu konular. İşte bütün bunlarla birlikte Türkiye’de yaşanan bir sürü gelişme var. Akşama başka, sabaha bambaşka gündemlerle uyanıyoruz ama bütün bu haberlerin toplamına baktığımızda sevgili seyirciler, bir kanıksama meselesi galiba biraz daha ön plana çıkıyor. Özellikle yaklaşan seçimler de göz önüne alındığında, bu süreçle ilgili nasıl bir yol haritası olmalı? Galiba en çok konuşulması, tartışılması gereken konu başlıklarımızın arasında hemen en başta yer alıyor. Çıkış Yolu’na hoş geldiniz. Çıkış Yolu’nda çok değerli gazetecilerle birlikte konuğumuz İşçi Partisi Genel Başkanı Doktor Sayın Doğu Perinçek olacak. Hoş geldiniz stüdyomuza.

Hemen stüdyodaki gazeteci arkadaşlarımızı da tanıtmak istiyorum. Her hafta Çıkış Yolu programımızda çeşitli gazetecileri, ben ya da medya grubunun önemli mutfak temsilcilerini ağırlayacağız ve Sayın Perinçek’e bu çerçevede Türkiye gündeminin sorunları sorulacak. İşte bu akşamki gazetecilerimiz arasında Aydınlık Gazetesi’nin mutfağının gerçekten birbirinden değerli emekçileri var; sevgili Ceyhun Bozkurt. Gerçekten önemli gündem başlıkları var. Şöyle hafızamızı bir toparlarsak… Çözüm süreci, Renan Hoca’yı uğurladık, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2015 çerçevesindeki kararı ve bir taraftan da karşı ataklar bekleniyor. Bölgedeki gelişmeler son derece hızlı. Özellikle Batı Asya’daki gelişmelerin okunmasında diğer medya tamamen bir kapalı kutu ama o sürecin biraz anahtarlarını bulmak ya da o kilitleri en azından o anahtarla açmak gerekiyor. Onlar ne anlam ifade ediyor? Bunları değerlendireceğiz. Türk siyasetinin içinde bir anda ortaya çıkan yine Dersim tartışmaları… Bütün bunları nereye koymak gerekiyor, onları ayrıntılandırmaya çalışacağız.

Ben sözü çok uzatmayacağım, değerli gazeteci arkadaşlarımıza bırakacağız ama önemli bir ziyaret aslında bu dönemde. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye’yi ziyaret etti, akşam saatlerinde Erdoğan’la kameralar karşısına geçti. İzlediğimizde işte birtakım psikologlar, psikiyatrlar bu tip toplantılar sonrasında mimik okumak üzere psikolojilerini ölçüyorlardı. Biraz ben onu yapmaya çalıştım. Erdoğan’ı daha durgun ve Putin’i daha aktif olarak nitelendirebileceğim bir toplantı süreci oldu ama oradan başlayalım isterseniz. Bölgesel açıdan Türkiye-Rusya ne anlam ifade ediyor? Size göre Putin’in bu dönemki ziyareti neyin karşılığı?

Türkiye’nin önünde mecburiyetler var. İzleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Türkiye’nin önündeki mecburiyetlerden biri de, dış politika açısından belki de en önemlisi, Türkiye ile Rusya’nın beraber olmasıdır. Bu kaçınılmaz. Türkiye’nin gerçekleri; bağımsız yaşama talebi, Türkiye’nin başı dik yaşama ve ekonomisini geliştirme ihtiyacı, Rusya’yla dostluğu zorunlu kılıyor. Bakın, Türkiye tarihinde bir Moskof düşmanlığı, Türk-Moskof savaşları vardır. Hep o bizim gerileme tarihimizdir; hem Türkiye hem de Rusya kaybetmiştir. Ne zaman ki 1920’de Lenin’le Mustafa Kemal el ele verdiler… Aslında Çanakkale Savaşı’nda başladı o beraberlik bir bakıma, yani düşman cephede olunduğu halde. Biz Çanakkale Savaşı’nda direndiğimiz için Rusya’da devrim oldu. Rusya’daki devrim, Türkiye’deki devrimin arka cephesini oluşturdu. Ve Mustafa Kemal arkasını oraya yaslayarak emperyalizmi denize döktü.

Aynı zamanda İngilizler bir Kafkas seddi oluşturmuştu. Sovyet Rusya ile Türkiye o Kafkas seddini, İngilizleri iki taraftan presleyip yok etti. Yani arada Ermenistan, Gürcistan gibi İngiliz üsleri vardı; Kafkas seddi. Mustafa Kemal’le Lenin anlaştı; o İngiliz üssünü Kafkaslar’da ortadan kaldırdı. Türk ve Rus orduları doğu cephesinde birbirleriyle buluştu. Doğu’yu sağlama alıp, doğuda bir istinadgâh yaratarak… Kurtuluş Savaşı’mızın denklemidir, stratejisidir bu. Doğuda bir istinadgâh yaratarak düşmanı Akdeniz’e döktük. Aynı zamanda güneyde de Fransızları çöllere sürdük ve Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü sağladık.

Bizim tarihimize baktığımız zaman Türkiye ve Rusya birbirine benzeyen ülkeler. Eski imparatorluklar bunlar: Rusya, Çin, Türkiye, İran. Bakınız, devrimlerde hep bunları görüyoruz: 1905 Rus Devrimi, 1907 İran Devrimi, 1908 Türk Devrimi, 1911 Çin Devrimi. 1905 ile 1911 arasındaki altı yılda, dört eski imparatorlukta demokratik, millî demokratik devrimler oluyor. Yani Fransız Devrimi’nin birinci demokratik devrim dalgasından sonra; imparatorluk birikimi olan, yani başı dik yaşama gelenekleri olan ülkelerde demokratik devrim dalgası geldi. Arkasından bir ikinci dalga: 1917 Sovyet Devrimi (Rus Devrimi), 1920 Mustafa Kemal Devrimi, arkasından 1927’den başlayarak Çin’de Mao’nun önderlik ettiği devrim. Yani 20. yüzyıla baktığımız zaman, ikinci demokratik devrim dalgasının başında Türkiye’yi, Rusya’yı, Çin’i, İran’ı görüyoruz; eski imparatorlukları. Ve burada da hep Türkiye ile Rusya’nın el ele gittiğini görüyoruz. Yani bu iki ülkenin bağımsızlaşma, çağdaşlaşma, başı dik yaşama mücadelesini, Batı emperyalizmine karşı şimdikini de öyle algılamamız gerekiyor; bunun devamı.

Bunun bir sosyoekonomik temeli var. Nedir bu? Türkiye ile Rusya, ekonomik gelişme bakımından birbirine benzer ülkeler. Yani köylü ülkeleriydi bu ülkeler. Kapitalizmin önünde giden Fransa, İngiltere, Kuzey Amerika; arkasından Almanya, Japonya geldi. Yani kapitalizmin öncü ülkeleri var; Batı Avrupa diyelim ve Kuzey Amerika. Bir de köylü ülkeleri var; yani kapitalizme gecikmiş olarak giren eski imparatorluklar. Onlar ikinci devrim dalgasını temsil ediyorlar ve onların benzer ekonomileri var. Rusya’ya “mujik ülkesi” diyorlar; çiftçi, köylü ülkesi. Türkiye de bir köylü ülkesiydi, Çin de bir köylü ülkesiydi. Ve bu ülkeler ne zaman şaha kalktı? Artık Batı’da, ileri gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim dalgası sönünce ne oldu? Devrim merkezi Asya’ya geçti. Bakın, 19. yüzyılda devrim Avrupa’daydı; 1789 Fransız Devrimi, arkasından 1830 Devrimleri, 1848 Devrimleri… Nerelerde? İngiltere, Fransa, Almanya, Avrupa. Yani 1870 devrimiyle Almanya, İtalya arkadan geliyor; 19. yüzyıl. 20. yüzyıla girerken emperyalizm çağı geldi ve emperyalizm çağında Batı’da devrim bitti. Yani Avrupa merkezli devrimler çağından 20. yüzyılda Asya merkezli devrimler çağına gelindi. Asya merkezli devrimler çağında da birdenbire en öne kim geçti? Rusya, Türkiye, Çin, İran geçti.

Ve şimdi bakın; bu Rusya, Türkiye, Çin, İran az çok birbirine benzeyen ülkeler, gelişen ülkeler. Bir zamanlar ezilen dünyaydı, parçalanan dünyaydı. Emperyalizm bu ülkeleri parçalamaya çalışıyordu. Hâlâ bu ülkelere karşı düşmanca bir tavır içerisinde. Bu parçalanmak istenen ülkeler şimdi dünyada gelişmenin önüne geçtiler. Çin yükseliyor, Asya çağı geldi ve devrimlerle geldi. Bu yükselen Asya’da Çin’in, Hindistan’ın yanında Rusya da önemli bir ülke. Türkiye de bu Tayyip Erdoğan’lara rağmen –yani o kelepçe takılmış Türkiye’ye, zincire vurulmuş bir Türkiye ama zincirdeki Türkiye o zincirleri parçalayıp böyle fırlamak ihtiyacı içinde ve fırlayacak– zincirlerini kıracak. O, bir an meselesi. Bugün dayandığımız, geldiğimiz nokta burası galiba. Zincirlerini kırarken Türkiye dünyada nereye dayanacak? Nerelerle ittifak yapacak? En başta güney komşuları Suriye, Irak, İran, Azerbaycan. Onlarla beraber, yine Karadeniz’den komşumuz olan Rusya ve cephe gerimiz olan Hindistan, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri. Onun için Rusya bizim için çok önemli. Bizim ortağımız; bakın, Türkiye-Rusya ticareti, Türkiye’nin dış ticareti de birden en öne geçti. Antalya’daydık biz; işte Antalya, Alanya, Gazipaşa falan. Türkiye’ye en çok turistin geldiği ülkelerin başında Rusya geliyor. Ama aynı zamanda ticaretimizde de çok önemli bir ortağımız. Oraya yaş sebzeden tutun da sanayi mallarına kadar çeşitli ürünler ihraç ediyoruz. Rusya’dan da enerji başta olmak üzere birçok alanda ekonomik ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Peki, bu süreç nereye doğru gidiyor? Doları dışlayan bir sürece. Bugün gazetelerin de yazmaya başladığı gibi, Türkiye ile Rusya aralarındaki ticareti kendi milli paralarıyla yapacak. Yani Türkiye ile Rusya arasında, dolar dolaşımının bir anlamda kısıtlandığı yeni bir ilişki doğuyor. Ama aynı zamanda iki ülke arasında güvenlik bakımından da bir ittifak mecburiyeti var. Terörü temizlememiz açısından Rusya bizim çok önemli bir ortağımız. Karadeniz’de de ittifak ve müttefiklik kurma potansiyeline sahip bir iş birliği artık kapımıza dayanmış durumda.

Şimdi bu çerçevede gazeteci arkadaşlarımıza geçeceğiz. Dış politika konusunda hemen Ceyhun’a söz vereceğim. Ama öncesinde, hem sosyal medya hem de telefonla Sayın Perinçek’e iletmek istediğiniz sorularınız varsa iletişim adreslerimizi sizlerle paylaşalım. “ULUSAL” yazıp bir boşluk bırakarak mesajınızı 3929’a iletebilirsiniz sevgili seyirciler. Twitter üzerinden de “#DoğuPerinçekeSorun” etiketiyle yine bizlere ulaşabilirsiniz. Ayrıca 0212 251 50 90 numaralı telefon aracılığıyla da sorularınızı iletebilirsiniz. Twitter ve telefon üzerinden gelen mesajlardan derlediklerimizi sizler adına ben soracağım. Ancak şimdi stüdyodaki gazetecilere dönelim ve Putin’in ziyareti ile bölgesel gelişmeler üzerine Ceyhun’un sorusunu alalım.

Öncelikle iyi yayınlar Sayın Genel Başkan. Şimdi bir çerçeve çizdiniz; Türkiye-Rusya ilişkileri çerçevesi. Az önce vurguladınız, Türkiye’de bir AKP iktidarı var ve buna rağmen yürüyen bir ilişki var. Az önce sosyal medyada -ki siz de çok yoğun kullanıyorsunuz- ilginç bir gelişme oldu. “Fuat Avni” adlı hesap, yaklaşık 15-20 dakika önce bir mesaj paylaştı: “Avrasya projesi Yiğit Bulut üzerinden hayata geçiriliyor. Perinçek gizli başbakan olmuş, fikirleri iktidarda” diye bir tweet attı. Şimdi bu iddia, az önce çizdiğiniz çerçevenin neresine oturuyor? Sizin yıllardır savunduğunuz Avrasya Birliği’nin tam merkezine mi?

Şimdi bakın, biz 1990’larda -ki ben “Avrasya Seçeneği” diye bir kitap da yazmıştım- Avrasya projesini ortaya attık. Avrasya ne? Asya artı Avrupa. Yani Avrupa’nın “Avr”ı ile Asya’nın “Asya”sının birleşimi: Avrasya. Aslında Asya ve Avrupa tek bir kıtadır. Arada Ural Dağları var ama kıta olarak baktığımız zaman kıtalar nedir? Denizlerin, okyanusların birbirini ayırdığı kara parçalarıdır. Aslında Avrupa ve Asya tek bir kara parçasıdır; zaten buna “Eski Dünya” diyoruz. Aslında dünyanın esası Asya ve Avrupa’dır, hatta Asya daha da eskidir. İşte biz o Avrasya projesini ortaya attık. Peki, dünyayı nasıl tahlil ettik?

Bir yanda dünyanın tek efendisi olmak isteyen bir Amerika var. Diğer yanda bölünmüş durumdaki Avrupa var; hem Amerika’nın müttefiki hem de çıkarları onları Asya ile birleşmeye zorluyor. Mesela bunu Almanya’da çok kuvvetli, Fransa’da da zaman zaman görüyoruz. Böyle ara güç durumunda bir Avrupa var. Bir de Amerika Birleşik Devletleri’nin karşısında Çin’i, Hindistan’ı, İran’ı, Türkiye’si ve Rusya’sıyla devasa bir Asya var. Tabii Rusya hem Avrupa’da hem Asya’da yer alıyor. Burada, Amerikan emperyalizminin dünya efendiliği hedefine direnen muazzam bir güç bulunuyor. Biz bu tahlili yaparak şunu tespit ettik: Bu Avrasya ülkeleri kaçınılmaz olarak birleşecek.

Hatta buna “Turan” da dedik. Tabii, Türkçülüğe dayanan bir Turan değil bu. Eski kaynaklara baktığımız zaman aslında hepsine “Turani halklar” da denebilir; Çinliler, Türkler, Farslar, Ruslar… İşte size Turan! Üstelik bu coğrafyanın her tarafında Türkler var. Türklerin hem Türkiye’de ağırlığı var hem de Türkiye dışında Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi ülkelerde varlıkları mevcut. Bu ülkeler Çin ile Rusya’nın arasında yer alıyor ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nde ağırlıkları var. Bir anlamda Çin, Rusya ve Hindistan’ı birleştiren merkezî ülkeler bunlar. Dünya stratejisi açısından doğalgaz, petrol ve maden kaynaklarıyla son derece önemli bir havza burası ve Amerika’nın gözü de orada. Türklerin yaşadığı Orta Asya topraklarına hâkim olmak, Amerika tarafından dünya hâkimiyetinin esası olarak kabul ediliyor. Ama o bağımsız Türk Cumhuriyetleri kiminle beraber? Çin ve Rusya ile beraber. Türkiye de o coğrafyanın bir parçası. Biz bu tahlilden hareketle Avrasya’nın birliğini savunduk. Avrasya’nın birliğinde Türkiye, Atlantik’te olduğu gibi zincirli bir ülke olarak değil; bağımsız, başı dik bir ülke olarak yer alacaktır. İşte Avrasya projemizi bu temelde ortaya attık.

1996 ve 2000 yıllarında iki uluslararası Avrasya konferansı düzenledik. 1996’daki konferansa 48-50 parti, 2000 yılındakine ise 50’nin üzerinde dünya partisi katıldı. Bunlardan yedisi iktidar partisiydi; yani Çin, Kore, Suriye, Filistin… O dönemde Çekoslovakya bölünmüştü, Çekya’daki Moravya Partisi de iktidardaydı. Yugoslavya’dan gelen parti de iktidar partisiydi. O Avrasya konferanslarına Rusya’nın son Komünist Parti yönetiminde ikinci lideri olan Ligaçev gibi isimler de katıldı. 2000 yılındaki konferansın sonunda yedi partiden oluşan bir yürütme kurulu seçildi ve başkanlığını İşçi Partisi Genel Başkanı olarak bana, yani Avrasya hareketinin genel başkanlığını şahsıma verdiler. Fakat daha sonra biz hapislere girdik, çeşitli olaylar yaşandı ve araya bir mesafe girdi diyelim.

Ama bu hareket dünya gerçeklerine dayandığı için bugün hayat kendisini dayatıyor. Türkiye ile Rusya arasındaki iş birliği, Türkiye-Çin iş birliği, Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran ile olan iş birliği… Bunların hepsi Türkiye’nin kaçınılmaz zorunluluklarıdır. O bakımdan Fethullah Gülen’in sözcüsü olan Fuat Avni, Amerika cephesinden baktığı için tabii ki bu durumdan rahatsız oluyor ve Tayyip Erdoğan yönetimini kışkırtmaya çalışıyor. “Bakın, siz Doğu Perinçek’in projesini uyguluyorsunuz, onun Avrasya projesini hayata geçiriyorsunuz” diyerek akılları sıra kışkırtıyorlar. Buna şöyle bakalım: Evet, biz Türkiye’nin önüne bu tarihsel mecburiyetleri koyduk. Türkiye’nin başı dik yaşaması, ekonomisini geliştirmesi, özgür olması ve yurttaşlarını özgürleştirmesi için Avrasya seçeneği bir zarurettir. Nedir o zaruret? Atlantik’in karşısında başı dik bir Türkiye! Başı dik bir Türkiye ancak Avrasya’da var olabilir. Avrasya’daki Türkiye, Amerika ile olan ilişkilerini de normalleştirir. Oysa Atlantik’teki Türkiye, zincirlenmiş bir Türkiye’dir. Türkiye önce Atlantik sistemindeki zincirlerini koparacak, ardından Avrasya’daki bağımsız yerini alacaktır; yani Rusya’nın, Çin’in, İran’ın, Hindistan’ın yanında Avrasya’ya önderlik eden başı dik ülkelerden biri olacaktır. Dolayısıyla o mesaj ve bu açıklamalar bu açıdan çok önemlidir.

Bölgesel denklem açısından baktığımızda, örneğin şu an Suriye’deki durum da bunu göstermiyor mu? Bölgesel gelişmeler bağlamında, İşçi Partisi’nin yaklaşımı ve Suriye’deki son durum hakkında Önder senin ya da arkadaşların bir sorusu varsa oradan devam edelim. Rusya ile ilişkiler ve bölgesel gelişmeler kapsamında Putin’in ziyaretine tekrar dönersek; nitekim bugünkü ortak basın toplantısındaki konuşmalarına da bu durum yansıdı. Bir taraftan, ticari işbirliği son yıllarda üst düzeye çıktı. Ukrayna kriziyle birlikte bu durum daha da çok gündeme geldi. Fakat Suriye meselesindeki karşı karşıya konumlanmalar, Tayyip Erdoğan iktidarı ile Moskova yönetimi arasındaki gerilimi biraz daha artırdı; bugünkü basın toplantısında da bu görüldü. Putin burada; temel meselenin Suriye halkının desteklenmesi ve yeniden Esad’ın iktidarda kalması olduğunu belirterek, “Meşru hükümete desteğimiz sürecek.” şeklinde özetlenecek bir açıklama yaptı. Tabii Tayyip Erdoğanlar, “Esad’la bu iş olmaz” politikasında ısrarlı. Peki, bu karşı karşıya gelme bölgesel işbirliğinin önünde engel değil midir? Yani Suriye’deki kırılmada alınacak tutum bu işbirliğini nasıl etkiler, geleceğini nasıl çizer?

Bakın, bu bir süreç. Tayyip Erdoğan yönetimi, Türkiye’ye vurulan bir kelepçedir; Atlantik kelepçesidir. “Eş başkanıyım” diyor, bundan ötesi var mi? Tayyip Erdoğan 2004 yılında “Ben eş başkanıyım” diyor. Kimin eş başkanı? Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP). Yani “Ben Amerika’nın memuruyum, Amerikan devletinin bir memuruyum” diyor. Çünkü bu eş başkanlık… Türk devletinin anayasasında veya kanunlarında “BOP Eşbaşkanlığı” diye bir kurum var mı? Öyle bir kurum yok. Ama BOP Eşbaşkanlığı diye bir kurum Amerikan CIA’inin, Dışişleri Bakanlığının ve Pentagon’un stratejisinde var. Demek ki Türkiye’de Başbakanlık koltuğunda oturdu, şimdi Aksaray’da oturuyor. O zat; Amerikan projesinde, Amerikan devletinin hiyerarşisine, sıra düzenine bağlı bir şahıs. Türkiye’de, Aksaray’da oturuyor. Bu nedir? Türkiye’ye vurulan bir kelepçedir.

Ama Türkiye; 77-80 milyonluk bir ülke ve imparatorluklar geleneği olan, Atatürk devrimini yapmış bir ülke. 1920’de ezilen dünyanın, gelişen dünyanın ilk milli demokratik devrimini yapmış, ilk İstiklal Savaşı’nı kazanmış bir ülke. Şimdi siz Tayyip Erdoğanlarla böyle bir ülkeyi kelepçeye, zincire vuramazsınız. Bu ülkenin kendi dinamikleri var, ihtiyaçları var; sanayisi var, tarımı var, özgür yaşamak isteyen vatandaşı var, Türk milleti var. Onun için, bu Türk milletine vurulan kelepçeyle Türk milleti arasındaki çelişmedir; yalnızca Rusya ile Tayyip Erdoğan arasındaki çelişme değil. Ve tabii Türk milletinin dinamikleri ortadayken, Türkiye’yi yönetenler de bu dinamiklerin dışında, bulutların üzerinde Türkiye’yi yönetemez.

Ekonomik bakımdan da ne oldu? En son 6 Kasım günü mü, 8 Kasım günü müydü? Davutoğlu’nun açıkladığı o programa baktığımızda da o zincire vurulmaya çalışılan Türkiye’nin kendi dinamiğini görüyoruz. Yani karma ekonomi ihtiyacı, ithalatı daraltma, üretme, iç piyasayı genişletme, tarımı destekleme… Bu ihtiyaçlar açıkça gözüküyor. Dış politikada da aynı ihtiyaçlar var. Peki, Tayyip Erdoğanların bu tavrı nedir? Akan bir su var; Türkiye… Tayyip Erdoğan, o akan suyun önünde onu zapt etmeye çalışan bir teneke parçası gibi. O teneke parçasını o akan su sürükleyip götürür, götürecektir. Yani siz Türkiye gibi bir ülkeye kelepçe vuramazsınız. Burası 15 milyonluk, 3 milyonluk, 2 milyonluk bir muz cumhuriyeti, muz diktatörlüğü değil. Buranın sanayicisi var, tarımcısı var, esnafı var, çiftçisi var; işçisi Yatağan’da, Soma’da ayağa kalkmış. O bakımdan sizin dediğiniz çelişki doğru.

Evet, Suriye’ye bir düşmanlık yaptı, terör ihraç etti Tayyip Erdoğan yönetimi; komşuya hıyanet etti. Değil mi? Bizim kendi hayatımızda, komşuya ihanet nedir? Bir kalleşliktir, kahpeliktir. Komşuya terör ihraç edilmez. Ne denir? “Ev alma, komşu al.” Yani komşu bu kadar önemlidir. Devlet hayatında da komşu önemlidir. Şimdi komşuya ihanet etti, terör ihraç etti. Ama komşumuz Suriye; Amerika’yı da yendi, Tayyip Erdoğan’ı da yendi. Beşar Esad kazandı. Ve bizim hepimizin, Türk milleti olarak Beşar Esad’la kalbi çarptı. Bakın, Türkiye’de gidin kime sorarsanız sorun, Tayyip Erdoğan’ın etrafındaki üç beş kişi dışında herkesin kalbi Beşar Esad’la çarptı. Çünkü Suriye ile dostluk bizim hayati ihtiyacımızdır; ekonomimizin de ihtiyacıdır, vatan bütünlüğümüzün de ihtiyacıdır, ülkede güvenliği sağlamanın da ihtiyacıdır. Terörü tasfiye etmek, PKK teröründen kurtulmak için de bir Suriye dostluğuna muhtacız.

Komşular hazır mı peki buna? Komşular hazır olmanın da ötesinde, birleşmiş durumdalar. Yani İran, Suriye, Irak aslanlar gibi duruyor. Peki, neden her konuşmasında Tayyip Erdoğan Esad karşıtlığında ısrar ediyor? Bugün hem Putin’le bir araya geliyor hem de bu açıklamaları yapıyor. O şimdi psikolojik bir şey. O, “Emevi Camii’nde, Şam’da namaz kılacağız” dedi. Ne oldu? Yani bu sözü söyleyenler için en sonunda bir rezillik oldu bu. Rezillik oldu! “Gideceğiz, Şam’da namaz kılacağız” falan derken şimdi ne oldu? Tayyip Erdoğan rejiminin namazı kılınacak yakında Türkiye’de, AKP’nin namazı kılınacak. O zaman da bir ilahiyatçı dedi ki: “Beşar Esad’ın cenaze namazını kıramayacaksınız ama biz Süleymaniye Camii’nde Beşar Esad’ı da çağıracağız, İran yöneticilerini de çağıracağız, Irak yöneticilerini de çağıracağız; hepimiz saf tutacağız ve Süleymaniye Camii’nde birlikte bir dostluk namazı kılacağız.” Süreç oraya gidiyor.

Ve bu üç ülke… Can Bey de şimdi sordu; yani İran, Irak, Suriye zaten birleşmiş durumda. Birleştikleri için Suriye, Amerika’yı yendi ve Tayyip Erdoğan’ı yendi. Şimdi o cephe Türkiye’yi çağırıyor. Tarih, Türkiye’yi o cephede yer alması için çağırıyor. Türkiye’nin ihtiyaçları, bağımsız yaşama ihtiyacı ve PKK teröründen kurtulma ihtiyacı Türkiye’yi o cepheye çağırıyor. Onun için, bu her seferinde Tayyip Erdoğan’ın Şam’dan, Suriye’den, Esad düşmanlığından söz etmesi falan, bunlar tamamen yapay. Bir kere baştan ona düşmanlık etti, “Emevi Camii’nde namaz kılacağız” dedi; şimdi o sözün altında debeleniyor. Peki, Mısır’da da böyle bir zıtlaşma yaşıyoruz; bu da işlenebilecek bir konu ama sizin de zaten yazılarınız ve açıklamalarınız var.

Suriye ile ilişkilerde bu Ayn el-Arab meselesi de çok önemli mesela. Çünkü sizin heyetiniz de şu an mutlaka sizleri bilgilendiriyordur, temasları var. Yani Türkiye-Suriye meselesinde bu Ayn el-Arab nerede duruyor sizce? Artı, heyetinizin bu konuda Suriye yönetimiyle yaptığı temaslardaki izlenimleri nedir, nasıl bakıyorlar? Türkiye’de bir tezkere de geçti çünkü.

Şu anda İşçi Partisi heyeti Şam’da. Heyetin başkanlığında emekli Tümgeneral, İşçi Partisi Ulusal Strateji Merkezi (USMER) Başkanı ve Genel Başkan Yardımcımız Naci Beştepe var. Yunus Soner, Genel Başkan Yardımcımız ve Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanımız; yine Hukuk Bürosu Başkanımız ve Genel Başkan Yardımcımız Zeynep Küçük; ve Abdülkadir Yıldız, Mardin Dekori aşiretinin lideri, kanaat önderi… İşçi Partisi’ni Mardin’de kuruyoruz şimdi, o da bir Kürt aşiretinin lideri olarak orada. Bu dört kişilik İşçi Partisi heyeti Şam’da.

Ve bakın, Şam’da Suriye devletinin düzenlediği teröre karşı mücadele konferansına 25 ülke çağrıldı. Bu 25 ülkenin içinde Belçika var, Amerika var, Batı ülkeleri var. Çoğu parlamenterler düzeyinde, bakanlar düzeyinde geliyor bu ülkeler. Protokolde bir numara İşçi Partisi. Yani Beşar Esad yönetiminin protokolünde İşçi Partisi; Amerika’nın da, Belçika’nın da, diğer bölge ülkelerinin de, Irak’ın da, İran’ın da, Mısır’ın da, Çin’in de, hepsinin önünde yer alıyor. Bu, İşçi Partisi’nin bölgede nasıl aktif ve önder bir konumda olduğunu, nasıl bir rol oynadığını göstermenin yanında, Suriye’nin de Türkiye’ye verdiği önemi kanıtlıyor. Yani Suriye diyor ki: “Biz Türkiye’de bir millî hükümet istiyoruz. İşçi Partisi’nin temsil ettiği, İşçi Partisi gibi Suriye’ye dost olan, Amerika’ya göğüs geren bir millî hükümet istiyoruz.” Mesaj budur. Ve ev sahibi olan Suriyeli bakanların, Adalet Bakanı’nın ve diğer yetkililerin konuşmalarından sonra, 25 ülke arasında protokolde birinci olarak İşçi Partisi’ni temsilen Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanımız Yunus Soner ilk konuşmayı yaptı ve büyük destek gördü, alkış aldı. Burada ben ne söylüyorsam orada da onu vurguladı. Suriye’nin, Amerika’nın bu emperyalizmine direnişinin yalnız Suriye’yi kurtarmadığını; bütün bölgede dengeleri değiştirdiğini, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne de çok büyük katkısı olduğunu belirtti. Irak’ın, İran’ın ayakta durmasına büyük katkı sağladığını ve bütün dünyanın zaten o Suriye cephesinde yığıldığını vurguladı.

Şimdi Ayn el-Arab bunun bir parçası. Ayn el-Arab ne demek? Arap pınarı, Arap gözesi demektir. Biz nasıl Türkçede pınarın kaynağına “göz” diyorsak, Araplar da aynı şekilde “göz” (ayn) diyorlar. Peki, Ayn el-Arab’da olan ne? İşte orada “Kobani” diye uydurma bir isimle bir Kürt koridoru açmaya çalışıyorlar; İsrail ve Amerika… İkinci bir İsrail koridoru bu. Barzanistan’ı Doğu Akdeniz’e bağlayacaklar. Biz bunu Aydınlık gazetesinde de öteden beri tartışıyoruz. Orada bir piyon var: PKK/PYD. Amerika’nın piyonu. Amerika bunları Kobani’de ateşe sürdü. Ne oldu? Çil yavrusu gibi dağıldılar, darma duman oldular; savaşamıyorlar. Bakın, bugün yine gazetelerde haber var; güya peşmergeler gönderiliyor ama giden peşmergeler yorulmuş. Yahu, savaşta on beş günde yorulmak mı olur? Bizim İstiklal Savaşı’mızı, hatta daha öncesini, Birinci Cihan Savaşı’nı ele alırsak; Balkan Savaşı’ndan itibaren insanlarımız dokuz yıl boyunca savaştı. Vatan için savaştığın zaman yorulma olmaz; ama Amerika’nın piyonu olursan, tabii ki yorulursun.

Ayn el-Arab, Türkiye ile Suriye’nin menfaatlerinin ve birlikte yaşama ihtiyacının buluştuğu yerdir. Yani orada bir koridor olmayacak; ikinci bir İsrail koridoru açılmayacak. Amerika, sözümona “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kuramayacak, kuramaz! Burada Suriye ile Türkiye bütünleşiyor, birleşiyor. Irak ve İran da bizimle beraber. Biz bu Kürt koridoruna karşı duruşu Beşar Esad yönetimiyle de konuşuyoruz. İşçi Partisi yönetimi olarak, Sayın Beşar Esad’ın daveti üzerine yakında Suriye’ye gideceğiz. Ben de bizzat gideceğim. Bu konuları orada daha etraflıca ele alacağız. Onlar da konuya aynı şekilde bakıyorlar; o Kürt koridoru açılmaz çünkü o koridor Suriye’yi de böler. Suriye kendi ülkesinin bölünmesini ister mi? Bu yüzden, orada Kürt koridorunu açmaya çalışan Amerika’ya karşı direniş, aslında bütün bölge ülkelerinin direnişidir. Ve burada Amerika ikinci bir yenilgi aldı.

**Sunucu:** “Son altı dakikaya doğru giriyoruz. Bir konuyla ilgili… Şimdi Suriye’ye giden İşçi Partisi heyetinden bahsettiniz. O sırada bir nokta dikkatimi çekti. İşçi Partisi’ni temsilen dört kişi gidiyor ve orada devlet heyetiyle, bakanlarla vesaire görüşüyorlar. Bir de 25 ülkeyle birlikte teröre karşı düzenlenen bir konferansa katılıyorlar. Suriye’nin düzenlediği bu teröre karşı konferans çok çok önemli. Yani PKK terörünü, yobaz terörünü, bölgedeki bütün terörü ele alan son derece önemli bir konferans. Evet, dört kişiden bahsettiniz; üçü İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde, biri de Mardin’deki bir aşireti temsil eden Abdülkadir Yıldız. O da Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde. Neden Abdülkadir Yıldız da o heyetin içinde?”

Çünkü bugün Türkiye’deki Kürt yurttaşlarımız arasında çok kuvvetli bir şekilde birleşme ve birlik eğilimi yükseliyor. Bakın, en son Sakarya’daydık, Zonguldak’taydık, Alanya, Antalya, Gazipaşa gibi daha önce gittiğimiz yerlerde bunu söylediğimiz zaman yurttaşlar şaşırıyor. Çünkü basına bakarsanız bölünüyoruz, mahvoluyoruz, yıkılıyoruz; orada PKK hükümetler kurdu vesaire… Öyle değil. Amerika Suriye’de yenildikten sonra süreç tersine döndü. Artık rüzgâr Türkiye’den yana esiyor. Yani PKK’nın bölme hayalleri yerle bir oldu. Nerede oldu? Kobani’de oldu, Suriye’de oldu. Eğer Amerika Suriye’yi yenseydi ve parçalasaydı, orada sözde Kürdistan kurulacaktı.

Bugün Kürt yurttaşlarımız Güneydoğu’da bizi her tarafa çağırıyor: Hakkâri, Silopi, Cizre, Ahlat, Bitlis, Van, Erciş, Mardin, Diyarbakır… Bayramı biz orada Şule Perinçek’le beraber geçirdik. Mardin’in Alakuş köyünde 12 köy muhtarımızla toplantı yaptık, Diyarbakır’ın köylerine gittik, ardından Urfa’ya geçtik. Orası bizim vatanımız ve bugün vatanımızın en önemli, en değerli parçasıdır. Çünkü vatan savaşımız şu an orada cereyan ediyor. Bu yüzden özellikle oraya gittik. Kürt yurttaşlarımız artık Türkiye’nin birliğini istiyor, PKK ise inişe geçti. Bu çok ama çok önemlidir. Biz de bu sürecin temsilcisi olarak, Türkiye’nin birliğini kararlılıkla savunan ve bu vatan için kendisini ortaya koyan Sayın Abdülkadir Yıldız’ı heyetimize dahil ettik.

**Sunucu:** “Son iki üç dakika içindeyiz ama Türkiye-Amerika dış politikasını bu bölümde noktalamak açısından, hemen oradan devam edelim. Sonra zaten açılım konusunu ve o bölgeyi yeniden konuşacağız. Eğit-donat, tezkere ve yine Ayn el-Arab meselesi konuşuluyor. Örneğin, Amerikan Özel Kuvvetleri’nin Ayn el-Arab’da PKK’nın oradaki unsurlarını desteklediği ve eğittiği bilgileri geliyor. Burada bir karşı karşıya geliş söz konusu. Az önce Türkiye-Rusya ilişkilerini anlattınız; peki Türkiye-Amerika ilişkilerini bu çerçevede nereye oturtabiliriz?”

Amerika ile Türkiye, Kobani’de karşı karşıya geldi. Aydınlık gazetesinin çok güzel bir manşeti vardı; benim başyazımı başlık yapmışlardı: “Türkiye, ABD ile Kobani’de Cephe Cepheye Geldi” diye. Bu bir piyon savaşıydı. Bakın, “piyon savaşı” kavramını ilk biz kullandık. Bir süre sonra, Avrupa’nın en büyük dergilerinden biri olan ve Alman devletinin, hâkim sınıflarının bir nevi sözcüsü konumundaki Spiegel dergisi de tıpkı bizim piyon savaşı tabirimiz gibi “Stellvertreterkrieg” yani “vekalet savaşı / temsilciler savaşı” diye yazdı. Bu tespiti yaptılar.

Şimdi bu durum her cephede görülüyor. Dikkat ederseniz; Financial Times, Washington Post gibi Amerikan gazeteleri, İngiliz Independent ve Economist, Alman Süddeutsche Zeitung ve Fransız Le Monde gazetelerini incelediğimizde -ki bununla ilgili bir dosya hazırlayıp size de vermiştim- şunu görüyoruz: Türkiye, Atlantik sistemine kafa tutmaya başladı. Hatta Associated Press (AP) şöyle bir haber geçerek “Amerika Türkiye’den korkuyor çünkü…” başlığını attı. Bunu söyleyen de Pentagon Sözcüsü John Kirby. Kirby, “Türk ordusu Kobani’ye girerse yandık, PKK’yı orada temizleyecek; girmezse yine PKK temizleniyor. Her iki senaryoda da biz kaybediyoruz,” dedi. Associated Press de bu açıklamaya dayanarak, “Amerika, Türk askerinden korkuyor çünkü…” diye başlık attı. Şimdi bu bir gerçek. Bakın, Putin’in Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye’nin güney ilişkileri de bu bağlamda. Burada Türkiye’nin ayağında bir tökez, bir pranga var: Tayyip Erdoğan yönetimi. Türkiye gerçek dostlarıyla buluşamıyor. Peşmerge meselesi bu yüzden mi mesela? Tayyip Erdoğan yönetimi, geri adım olarak da nitelendirilen Peşmerge’ye geçiş ve eğitim verdiği iddiası gibi politikalar izliyor. Güney politikasında, Kobani ve Aynel Arap siyasetinde, teröre karşı mücadelede Türk Silahlı Kuvvetleri ağır bastı. Yani bugün hakim olan politika, Türkiye’nin teröre karşı mücadelesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasetidir.

Tayyip Erdoğan da demin söylediğimiz gerçekler yüzünden, yani Türkiye’nin vatan bütünlüğü gibi dayatmalar karşısında zorlanıyor. İster bölücü bir çözümün aleti olun, o aletliğin bir sınırı vardır. Aletleri kuşatan gerçekler var. Enstrümansın ama enstrümanın sonunda… Bir de Türkiye’nin Amerika’ya direnci var. O nedenle Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin temelinden, zemininden gelen dinamik ve baskıların dışında değil. Bir yandan Amerika bastırıyor ama bir yanda da Türkiye’nin 77 milyonluk milletinin Tayyip Erdoğan üzerinde bir ağırlığı, bir baskısı var. Türk Silahlı Kuvvetleri de o baskının bir parçası. O nedenle, AKP içinde bu noktada bölünmeler olsa da, sonuç itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milletinin ağır basan çizgisi nedeniyle Kobani’de Amerika’ya karşı bir tavır oluştu Türkiye’de. Ve o tavır birçok alana yayılmaya başladı. Tabii bu, Amerika’nın Suriye’deki yenilgisinin de bir sonucu. Yani yenildiği için Amerika inisiyatif kaybediyor, elindeki kozlar zayıfladı ve Türkiye’nin direnci için çok önemli bir zemin ile elverişli koşullar oluştu.

Türkiye dış politikada millileşiyor mu? Şuradan sorayım; Tayyip Erdoğan’lara, Davutoğlu’lara rağmen, Türkiye’nin ayağındaki Amerikan prangalarına rağmen… Onların tüm içermelerine rağmen, bu ülke 77 milyonluk, milli gelenekleri olan, bağımsızlık geleneği en güçlü ülkelerden biridir. Ezilen dünyada Amerikan emperyalizmine karşı en kuvvetli direncin Türkiye halkında olduğu, anketlerde de ortaya çıkıyor. Doğal olarak buraya doğru gidiyoruz. Onu yöneten kişi, kelebek gibi istediği gibi uçamaz. Bunu bizim yorumcularımız anlayamıyor; sınıfsal tahlil yapamıyorlar. Her şeyin düğmelerle halledilebileceğini zannediyorlar.

İç gündeme, yani çözüm süreci diye tanımlanan sürece gelirsek; sokaktaki yurttaşlarımıza sorular sorduk. Videomuz hazırsa, açılım ve Orta Doğu başlıklarını bir değerlendirelim. Çözüm sürecinde kafalar karışık. Siz az önce Doğu ve Güneydoğu’dan gelen mesajları iletirken, bir yandan da iktidar kanadından “4-5 ayda çözülür” açıklamaları geliyordu. Siz açılımın bittiğini söylüyorsunuz; bu kamuoyunda “AKP artık PKK ile iş birliği yapmayacak” şeklinde mi anlaşılıyor?

AKP, PKK’yı CHP’nin kucağına verdi. Kendi kucağındaki PKK’yı, çok akıllı CHP yönetiminin kucağına verdi. Bakın, dün Diyarbakır’da Kılıçdaroğlu’na soruyorlar: “BDP, HDP ve PKK ile seçim ittifakına mı hazırlanıyorsunuz?” diye. Verdiği cevap: “Zaman gösterir, 24 saat içinde her şey değişir.” Yani “Hayır, ben PKK ile iş birliği yapmayacağım” demiyor. Çünkü o görüşmeleri yapıyorlar. Bunu Aydınlık manşet yaptı, görüşmelere katılanlardan öğreniyoruz. HDP ve PKK bunu gizlemiyor. Çünkü AKP’yi kaybederken CHP ile buluşmuş oluyorlar; bu, PKK için çok elverişli bir zemin.

AKP seçime giderken açılım yaptı ama süreç Kobani’de bozguna uğradı. Türkiye ile Amerika Kobani’de karşı karşıya gelince açılım dinamitlendi. Onun devamında Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’yı çil yavrusu gibi dağıtan uygulamalar yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri, sınır ötesi harekatın doğrudan PKK’yı bastırma harekatı olduğunu belirtti. PKK bunu anladı ve oradan dağılınca içeride çarşılarımızı, okullarımızı yaktı; Atatürk’e saldırdı. Çarşıların yandığı gün, Bingöl’de emniyet müdür yardımcımızın, Hakkari’de Mehmetçiklerimizin Amerikan kurşunuyla vurulduğu an açılım bitti.

Peki, asker neden süreç başından beri yasal güvence istiyor ama AKP cephesinden bir adım gelmiyor? AKP bir yandan Türk milletinin ve Türk ordusunun, diğer yandan Amerika’nın baskısı altında. Bu yüzden bocalıyor ve yalpalıyor. 1918-19’da saray İngiliz işbirlikçisiydi ama karşısında koskoca bir Türk milleti ve onun saray üzerindeki baskısı vardı. Damat Ferit Paşaların yalpalamalarını Kurtuluş Savaşı dönemini incelediğimizde görürüz. Saray hükümetleri, Anadolu’daki milli eğilimlere göre iner çıkar. AKP iktidarı da vatan bütünlüğü dayatmalarının dışında duramaz.

İmralı’ya giden heyetlerin bir anlamı yok mu? Toplumda “Artık kan dökülmeyecek, analar ağlamayacak” diyerek büyük hayaller yarattılar ve buradan oy toplamayı hesapladılar. Şimdi “Biz bu açılımda başarılı olamadık, meğer yanlışmış” diyemezler; özellikle seçime giderken bu onlar için çok zor. “Şam’da namaz” misali, hayallerle süreci devam ettirmeye çalışıyorlar. Yalçın Akdoğan “açılım rayına oturdu” diyor ama görüyoruz ki durum hiç öyle değil. Şimdi kurşun sıkılırken açılım olur mu? Yani asker karakolda, Mehmetçik öldürülürken, emniyet müdür yardımcısı öldürülürken, çarşılar yakılırken… Bu ne? Açılımın bittiğinin göstergesidir. Fiilen bitmiş olan bir açılım var ama dudaklarda, laflarda devam ettirilen bir açılım var. Bu bir geçiş süreci, bunu da görelim. Önümüzdeki dönem göreceksiniz; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ağırlığıyla PKK etkili bir şekilde tasfiye edilecektir. Zaten PKK’dan birtakım feryatları, bağırtıları, çağırtıları görüyorsunuz ciyak ciyak. Diyorlar ki: “Efendim, bakın, bu son fırsattır. O fırsatı değerlendirmez ve bu çözüm sürecini devam ettirmezsek darbe geliyor.”

Şimdi onların “darbe” dediği şey, aslında PKK’nın üzerine yürünmesidir. Yani PKK’nın üzerine yürünmesinin, Türk milletinin inisiyatifiyle olmasını kendileri açısından “darbe” diye nitelendiriyorlar. Onu ancak şöyle; kendileri açısından darbe değil de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin inisiyatif alması olarak görüyorlar. “Orada Türkiye’nin demokratik güçlerini nasıl ordudan koparırız? Demokrasi gidiyor, darbe geliyor, ordu inisiyatifi aldı, bunun sonucunda ordunun yönetimidir” diyerek, bu şekilde birtakım şaşkınları, vatan millet diye kaygıları olmayan, Batı emperyalizminin güdümünde olan birtakım güçleri etkilemeye çalışacaklar.

**Sunucu:** Peki efendim. Araya gidiyoruz. Bilmiyorum çözüm sürecini noktalamak gerekir mi? Belki bir iki soru daha alırız. Yeni bölümde de çözüm süreci denilen süreçle ilgili sorular alırız. Sizlerden son derece yoğun sorular gelmişti. Birkaç soru arkadaşlarımızdan iletildiği için ben girmedim ama hani böyle bütün soruları şöyle bir toparlarsak hep seçimlere yönelik, Sayın Perinçek. Oralardaki tavır ne olmalı? İşte yeni kurulan partiler var. İşte birleşme, yeni merkezin tavrı… Özellikle size bu süreçteki seçim döneminde Doğu ve Güneydoğu’da miting yapıp yapmayacağınız vesaire birçok şey soruldu. Yanıtları almaya çalışacağız.

**Doğu Perinçek:** Göreceksiniz, büyük mitingler yapacağız.

**Sunucu:** “Büyük mitingler yapacağız” diyorsunuz. Bir araya gidiyoruz. Biz soruyoruz, sizler de soruyorsunuz. Oralardan derlediklerimizi de yine süremiz yettiği oranda iletmeye çalışacağız. Son derece yoğun ilginiz var. Aydın’dan Kemal Bey, Ankara’dan Gümeç, Karabük, İzmir’den Cahit Köksal, Erzurum’dan Köksal Güner, Manisa’dan İlyas Demirci, Antalya’dan Erdoğan Genç ve İstanbul’dan, yurdumuzun birçok yerinden, yurt dışından özellikle Twitter üzerinden gelen mesajlarınız var sevgili seyirciler. Bunlardan derlediklerimizi arkadaşlarımız da iletiyor, Sayın Perinçek’e iletilecek.

Röportajları az önce veremedik, mikrofon da uzattık. Açılım sürecine ilişkin olarak bakalım sizlerin bakış açısı ve nabzı nedir? Bazı sorularınızı hemen de yanıtlayalım. Üç soru daha doğrusu: Orta Doğu’yla ilgili ne düşünüyor? Birincisi bu. İkincisi, açılımla ilgili projeleri var mı? Barış gerçekleşecek mi? Millet yani silahlar bırakılacak mı? Bu kadar taviz verildi. Yani bütün merak edip sorulanlar bunlar. En azından şunu sormak isterdim: Orta Doğu’daki görüşleriniz nedir? Türkiye’yi bir lider ülke durumuna getirebilir miydiniz? Son soruyu az önce genişçe de değerlendirdik, hatta iyi de oldu. Genelde hep dış politika sona kalır böyle programlarda, en azından bir dış çerçeve görülmüş oldu. Belki sevgili seyircimizin sorusu oldu ama işte sizin bu sürece ilişkin bir çözüm öneriniz… Bilemiyorum, Ceyhun’un da herhalde ekleyeceği bir soru olacak.

**Ceyhun Bozkurt:** Yani bu yurttaşların sorusuyla bağlantılı olarak; siz az önce belirttiniz, büyük hayaller yarattılar, bu açılım süreciyle ilgili propaganda yürüttüler. Yani insanların hakikaten hayalleriyle oynayarak, sanki silahlar susacakmış gibi bir hava yarattılar. Tabii ki 6-8 Ekim olaylarından sonra öyle olmadığı ortaya çıktı. Ancak 6-8 Ekim’e kadar bakıldığı zaman, yani bizler de sık sık oradaki yurttaşlarımızla görüştük, hatta gittik, geldik, orada izlenimlerimiz de var. Şöyle bir beklenti vardı ama: “Çatışmasızlık olumlu, işte ekonomi de gelişti, bakın sanayici yatırım yapıyor.” Yani tersten okuyacak olursak, olumlu yönleri hiç mi yoktu bu sürecin?

**Doğu Perinçek:** Evet. Şimdi bir açılımın özüne bakmak lazım. Açılımın özü neydi? Silahlı bir terör örgütünü, Türkiye’yi bölen silahlı terör örgütü PKK’yı yasallaştırmak ve ona hakimiyet alanları sağlamak. Yani Güneydoğu’da PKK’nın birtakım otorite alanları kurmasına yardımcı olmak, küçük küçük hükümetçikler yaratmasını sağlamak. Zaten hep gazetelerde okuyoruz ya; zabıta kuruyor, güya küçük silahlı güç fonksiyonları vermeye çalışıyor, belediyeyi hükümet, devlet haline getirmeye çalışıyor. Bu, açılımla sağlandı. Zaten Amerika’nın Kürdistan’a özerklik ve Türkiye’yi bölme planı ancak böyle yürür. Yani PKK’yı yasallaştırırsanız, silahlı bir terör örgütünü yasallaştırırsanız, Türkiye’yi bölersiniz.

Halbuki vadedilen neydi? PKK silahı bırakacak, ondan sonra terör de son bulacak. Açılım; şiddeti önleyen, terörü önleyen bir süreç değil. Tam tersine PKK’yı daha kanlı terör eylemleri yapması için besleyen, büyüten, güçlendiren bir süreç. Bakın, şimdi bu açılım sürecinin sonunda herkes neyi öğrendi? Amerika, PKK’yı destekliyor, PKK’ya silah veriyor. Bu artık açık. Bunu PKK da söylüyor; “Amerika ile beraberiz, müttefikiz” diyor. Amerika da demin söylediğim gibi, resmi ağızlarda ve bütün gazetelerinde “Orta Doğu’daki bizim müttefikimiz artık Türkiye değil, Kürdistan’dır, Kürtlerdir ve hatta PKK’dır” diyor.

Şimdi bu durumda bu iş nerede biter? Karakolda biter. Yani siz PKK’yı büyütürseniz, beslerseniz, güçlendirirseniz; Amerika ona silah verir, işte “Delta Force” denilen Amerikan Özel Kuvvetleri PKK’yı eğitir, değil mi? Evvelsi gün Aydınlık gazetesi onun manşetten resimlerini verdi, hani “Johnny’ler Kobani’de” dediği… Artık Kobani’de Amerika’nın subayları var, fotoğraf çekip paylaşıyorlar bunu. Artık hiçbir şey gizlenmiyor, her şey açık seçik ortada. Yani sonuç itibarıyla bu nereye varır? Arkasında Amerika olan, Amerika’nın ateşe sürdüğü bir PKK ile Türkiye arasında silahlı son hesaplaşmaya varır.

**Sunucu / Ceyhun Bozkurt:** Uluslararası Kriz Grubu’nun raporunu gördünüz mü? Mesela yine bu çerçevede değerlendirebilir miyiz? Bugün de başkanlarının Türk basınında verdiği bir röportaj vardı, yani bir gazeteye verdiği röportaj. Mesela Kandil’e gitmişler, Ankara’da bazı hükümet yetkilileriyle görüşmüşler ve bir rapor hazırladılar. Açık açık şunu söylüyorlar: PKK’nın taleplerinin anayasa değişikliğiyle “millet” kavramının ortadan kalkması yönünde olduğunu… Efendim, güya bu barış sürecidir.

**Doğu Perinçek:** Bakın, barış süreci olsa Kobani’de o savaş olmaz. Eğer Amerika barış istiyor olsa Orta Doğu’da, Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanır, Suriye’deki terörü desteklemekten vazgeçer. Şimdi Kobani’de PKK ile birlikte kim çarpışyor? ÖSO. ÖSO kim? Suriye’yi bölen örgüt, değil mi? Ve Amerika da onları destekliyor; uçaklarıyla, bombalarıyla, uzmanlarıyla, subaylarıyla, komutanlarıyla vesaire. E, Amerika barış istiyorsa niçin o Kürt koridorunu açmaya çalışıyor? Hem Suriye’yi bölecek hem de Diyarbakır’ı alacak. Bu süreç, bizi daha büyük savaşlara sürükleyen bir süreç. Süreç dedikleri veya açılım dedikleri olay, çözüm dedikleri olay bizi büyük, daha kanlı savaşlara sürükleyen bir olay. Neden? Çünkü PKK’yı besler ve güçlendirirseniz, daha kanlı bir savaşa davetiye çıkartıyorsunuz.

Bölünme öyle kolay değil, çok zor. Şimdi PKK’nın Türkiye’yi bölmesi barışçı yoldan olabilir mi? Yani PKK büyütülecek, büyütülecek; ondan sonra herkes bunu kabul edecek. Bir süre sonra “Aa, Türkiye bölünmüş, hadi sınırları çizelim, el sıkışalım” mı denecek? Bunun olması ihtimali var mı? Türkiye gibi bir ülkenin barışçı yoldan, silahsız olarak bölünmeyi kabul etme ihtimali var mı? Sıfır ihtimali var. Onun için bu barış süreci, açılım süreci denen olay büyük bir savaşa hazırlık olayıdır. Büyük bir savaşa, daha büyük ve kanlı bir savaşa hazırlık olayıdır. Onun için bugün PKK’nın başını, yılan küçükken ezeceksiniz, etkisiz hale getireceksiniz.

Peki, bu noktada HDP’ye bakınca ne görüyoruz? HDP diyor ki: “Serok Apo”, “Apo benim başkanım”, “ben silahlı bir örgütün uzantısıyım.” Hangi demokratik ülke, vatanın bütünlüğünü korumak isteyen hangi akıllı devlet, kendisini bölecek silahlı bir örgüte yasal faaliyet hakkı tanır? PKK’nın uzantısı olan örgütlere yasal faaliyet hakkı tanımak, “gel beni vur” demekle eş değerdir.

Açılım için doğru bir rapor var mı? Biz, Güneydoğu ve Doğu’da yaşayan yurttaşlarımız dahil bütün halkımıza hükümet olmayı ve Türkiye’yi Hakkari’den Edirne’ye kadar hep birlikte yönetmeyi vaat ediyoruz. Çözüm budur; bölünmede bir çözüm yoktur. Bölünmenin hiçbir yararı olmadığı gibi, aksine büyük bir kayıp olur. Biz hükümet olmaktan bahsediyoruz. Cizre’den, Silopi’den, Hakkari’den Kırklareli’ne, Edirne’ye, Tekirdağ’a kadar bütün Türkiye’de halk hükümet olsun istiyoruz. Yani halk hem merkezde, Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hükümet olsun hem de yerel olarak gerçek bir demokrasi inşa edelim. Bizi sıcak para komisyoncuları, toprak ağaları, aşiret reisleri, rantçılar yönetmesin; halk yönetsin, halkın yönetimini kuralım. Kürt yurttaşlarımıza da en önemli vaadimiz budur. Onlara diyoruz ki: Biz beraber hükümet olacağız, hep beraber bu milletin bir parçası olarak yöneteceğiz. Eşitlik de buradadır.

Bitlis’ten bağlanan arkadaşımız Nihat Bey’e çok teşekkür ediyorum. Eşitlik millet içinde olur; bir milletsek ancak onun içinde eşit olabiliriz. Ama bölgesel özerklik dediğiniz zaman eşitlik olmaz. Çünkü bölgesel özerklik Kürt’ü ikinci sınıf yurttaş durumuna iter, “burası ayrı, burası Türkiye’den farklı” der. O zaman ne olur? Türkiye’nin her yerinde Kürtlere ikinci sınıf yurttaş gözüyle bakılmasına yol açılır. Biz bunu kabul edemeyiz. Biz, Türk’üyle Kürt’üyle 77 milyon tek bir milletiz. Bu bir gerçektir; biz tek bir milletiz ve o millet içinde eşitiz. Cumhuriyet yurttaşı olmak bizi eşitliyor.

Bölgesel özerklik ise bizi eşit kılmıyor, aksine ayırıyor. Ayırdığınız an; üstte olanlar ve altta olanlar, yani “Türkiye’nin birinci sınıf asli vatandaşları” ile “asli olmayan ikinci sınıf vatandaşları” diye bir ayrım yapıyorsunuz. Bölgesel özerkliğe gittiğiniz zaman bu kaçınılmazdır ve bu kabul edilemez. En başta Kürtlerin buna isyan etmesi lazım. Biz bölgesel özerklik falan değil; Türkiye’nin bütünlüğünü, bu bütünlük içinde eşitliği ve hükümet olmayı istiyoruz. İşçi Partisi, bütün yurttaşlarımızı, bütün milletimizi, Türk milletinin eşit birer parçası olarak hükümet yapacak. Milli hükümet işte budur.

— Peki efendim, sırada bir VTR’imiz ve röportajlarımız var. Oradan da hemen Dersim konusuna geçiş yapalım, onu izleyelim. İzleyicilerden gelen sorular da var: “90’lı yılların başında, 2000’e Doğru dergisinde terörist başıyla kol kola resimleri vardı, ona çiçek uzatmıştı. Oraya gittiğinde terörist başıyla neler konuştu? Bununla ilgili konuşmasını isterdim.” Ayrıca CNN Türk’te yaptığınız açıklamalar da Twitter’da çok soruluyor. O görüşmeyi ve bu soruları da cevaplandırabilir miyiz?

— O görüşmeyi o zaman 2000’e Doğru dergisinde yayınladık. Sonradan öğreniyorum, bana Milli Güvenlik Kurulu’nda çalışan komutanlar söyledi; o yayın Türkiye’nin birliğine o kadar yaradı ki, “Biz onu kendimiz fotokopilerle çoğaltıp binlerce dağıttık” dediler. Hakikaten o röportaj, Türkiye’de birliği güçlendiren bir röportaj olmuştur. Ayrıca orada kendisini uyardık. “Amerika’nın, İsrail’in aleti olma. Amerika geliyor, Irak’ı bölüyor, daha da kesin çizgilerle bölecek. Sakın buna alet olma” şeklinde uyarılarda bulunduk. Yakalandığı zaman da ifadelerinde bunu açıkça söyledi.

CNN Türk’le ilgili soruya gelirsek; PKK silahları bıraksın. Türkiye, onlar silahı bıraktıktan sonra yaraları sarsın. Burada durum nedir? “Sarhoşken namaza yaklaşmayın” ayeti vardır. Siz “sarhoşken” kısmını çıkarıp sadece “namaza yaklaşmayın” derseniz, Kur’an “namaza durmayın” demiş gibi yansıtırsınız. Biz de diyoruz ki: Silahları bıraksınlar, yaraları saralım, bir af çıkaralım. Türkiye’nin ihtiyacı budur; yani PKK’nın silah bırakmasıdır. Silahları bıraktıkları zaman illaki kin, intikam gütmenin ya da cezalandırmanın bir manası yoktur. Silahları bırakmaları demek, Türkiye’nin barışı ve bütünlüğü kurması demektir. Bundan sonra yurttaşlarımızın hayatını kaybetmesine, Mehmetçiklerimizin vurulmasına son vermek demektir. Ama burada asıl belirleyici olan silahların bırakılmasıdır. Yine söylüyorum: Silahlar bırakılsın, yaralar sarılsın. Konuya böyle bakmak gerekir.

Biz bir devlet yöneteceğiz; İşçi Partisi olarak hükümet olmaya talibiz ve buna hazırlanıyoruz. Bu sorunları, insanları gıdıklayarak, birtakım duyguları kışkırtarak çözemezsiniz. Devleti, hükümeti yönetecek insanların sorunları çözme cesaretine sahip olması gerekir. Biz de o cesaretle diyoruz ki: Silahları bıraksınlar, yaraları saralım.

— Peki efendim, hemen Dersim konusuna geçiş yapalım. Hükümet son zamanlarda bunu ısıtarak yeni bir açılım gündemi olarak önümüze getirdi. Ahmet Davutoğlu’nun, “Malatya’dan öteye gidemezsiniz, Dersim’e gidin de görelim” şeklindeki çıkışına Devlet Bahçeli, Dersim’i ziyaret ederek yanıt vermiş oldu. Birincisi, Devlet Bahçeli’nin Tunceli ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? İkincisi, siz Tunceli’ye gitmeyi düşünüyor musunuz?

— Ben Tunceli’ye her zaman giderim, daha yeni oradan geldim; Mardin, Diyarbakır, Urfa’yı gezip geldim. Tunceli bizim her zaman gidip geldiğimiz bir yerdir, her zaman da giderim. Burada iddialaşacak bir durum yok, çünkü biz oraya çok rahat girip çıkan insanlarız. Hatta orada öyle köylerimiz var ki tamamı neredeyse İşçi Partilidir.

Şimdi bakın, bu iş nerede başladı? 2012 Eylül’ünde AKP bir “demokrasi paketi” getirdi. İçindeki maddelerden biri neydi? Tunceli’yi Dersim yapmak. Tunceli’yi Dersim yapma planının sahibi, Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarıdır. Ekonomide, türban konusunda ya da Kürt açılımında olduğu gibi; PKK ve CHP, AKP’nin programına adeta mayın eşeği yapıldı. Hani önceden sürülüp yol açtırırlar ya, işte bu Dersim olayında da CHP mayına sürülen taraf oldu. Bu işin asıl sahibi AKP’dir; “Tunceli’yi Dersim yapacağız” diyen AKP’dir. En sonunda Davutoğlu ne dedi? “Orada bir Kerbela yaşandı” dedi. Yani Dersim’de Peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in katledildiğini ima etti. Böylece Atatürk ve İsmet Paşa “Yezid ve Muaviye” konumuna düşürüldü. Peki, oradaki bölücü terör, yani Seyit Rıza neydi? Cumhuriyet’e karşı bir bölücü terördü. Tıpkı bugünkü PKK gibi. PKK da zaten onlara sahip çıkıyor. Şimdi o bölücü terör de “Hz. Muhammed’in torunları” oldu. Bunu söyleyen kim? Davutoğlu. Peki, bunun hemen peşinden yine “Bin kere özür diliyoruz,” deniyor. Yetmiyor bir kere, bin kere özür diliyoruz. Kim? CHP yönetimi. Ve Kemal Kılıçdaroğlu ne diyor? “Ben Dersimli Kemal’im,” diyor. Yani, “Ben bölücü terörün yanındayım,” diyor. Kendisini “Dersimli” olarak tanımlaması orada bir coğrafyayı temsil etmiyor. Dersim ve Tunceli, karşı devrimle devrim arasındaki hesaplaşmanın isimleridir, adlarıdır; yoksa eski coğrafi adlar değil. Bugün Dersim’in anlamı, “Ben PKK ile beraberim, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kalkışmanın yanındayım ve bunun tarihsel köklerine sahip çıkıyorum,” demektir.

Ve daha tehlikelisi… Bakın, Dersim şu bakımdan önemli: Dersim’de, yani Tunceli’de Alevi yurttaşlarımız yaşıyor. Aynı zamanda bu yurttaşlarımıza Dımili deniyor, Zaza deniyor vesaire. Ben o tartışmaya girmiyorum işte; Kırmanclarla ne kadar beraberler, o tartışmaya girmiyorum. Ama PKK’nın stratejisinde Dersim, Alevilerle Sünni Kürtleri birleştirmenin merkezi ve Cumhuriyet’e, Atatürk’e bağlı olan Alevileri Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten koparmanın stratejik odak noktasıdır. Bu nedenle burada da Cumhuriyet Halk Partisi, AKP’nin Türkiye’yi ve Cumhuriyet’i yıkma, Türkiye’yi bölme planında adeta fedai olarak ateşe sürüldü. Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin bugünkü tavrı çok açık bir utançtır. Bu Dersim politikasını izleyen bir Cumhuriyet Halk Partisi’nde, bu yönetime boyun eğip teslim olmak, ondan sonra bunlardan milletvekilliği beklemek, “Yok belediye başkanı olacağım,” falan hevesleri içerisinde susmak ayıptır ve utançtır.

Peki, sözde soykırım mücadelesi gibi bir şey… Tunceli’ye her yurttaşımız gider, her siyasi parti yöneticisi gider ve gitmelidir. “Bahçeli’nin ziyaretini olumlu buluyor musun?” İşte onu söylüyorum, herkes gitmeli tabii. Yani şimdi bu Türkiye’de şöyle acayip şeyler var: Bir şey yapılıyor, mesela Fethullah Hoca’nın üzerine yürünüyor. Fethullah’ın üzerine yürümek doğru bir şey, iyi bir şey; ama o yürürse kötü. Böyle bir şey yok. Devlet Bahçeli bu vatana sahip çıkmak için, “Tunceli benim vatanım, bu ülkenin bir parçası, Türkiye’nin illerinden biri; elbette oraya giderim,” diyorsa tabii ki olumlu bir şey. Devlet Bahçeli yapınca olumsuz mu olacak?

Peki, CHP neden oy kaybediyor Tunceli’de? İşte bu bölücülük yüzünden. Bakın, bu kadar açık bölücülük yapmadığı dönemde, son 2011 milletvekili seçiminde Tunceli’de seçim kazanmıştı Cumhuriyet Halk Partisi. Ondan sonra o açılımlara başladı, bölücülüğe başladı CHP yönetimi. PKK ile iş birliği yönünde adım attı, “Açılımı esas biz yaparız,” dedi. Şu anda da CHP bir açılım ve çözüm planı hazırlıyor. Ve şu anda Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi —artık CHP demeyelim de yönetimi diyelim, zira CHP’deki birçok Atatürkçü üzülüyor o zaman— PKK ile… Hani “PKK değil” diyecekler; peki, PKK değil, HDP ile —sanki HDP, PKK’dan ayrı bir şeymiş gibi— seçim iş birliği görüşüyor. Bakın, sorulduğu zaman bunu reddedemiyor, inkâr edemiyor Kılıçdaroğlu. Çünkü iki gün sonra seçim var. Ancak bu, dışarıdan dayatılan bir projeyle kabul edilecek bir şey oldu. Bakın, burada oy falan yok, CHP %10’un altına gidiyor. Şu anda %10’un altına gidiyor, her yerde bize söylenen bu. Gidiyoruz, kendi gözlerimizle görüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yöneticileri —şimdi isimlerini saymayalım— çok sayıda yöneticisi, belediye başkanı vesaire bize diyor ki: “Cumhuriyet Halk Partisi %10’un altına gidiyor.” Niçin? Açılım yüzünden, Kürt açılımı yüzünden ve Dersim yüzünden %10’un altına gidiyor diye açıkça söylüyorlar. Ve tabii bunun bir de türbanı, mürbanı, ekonomi politikası falan var.

Şimdi böyle giderken sen PKK ile birlikte seçime girdiğin zaman… PKK’nın %6 oyuna %5 ekleyip %10’u geçersin belki. Bu, bir seçim politikası açısından CHP’ye oy kazandıracak bir şey değil; bu, Cumhuriyet Halk Partisi’ni mahveden bir politika. O zaman seçimde kazandırmayacak ve CHP’yi mahvedecek bir siyaseti bu kadar dikine, inadına nasıl yapıyorlar? İtaat mı ediyorlar yani bir anlamda? Ben bunu Ricciardione’nin arka odasına giden koridorlardan başka hiçbir türlü açıklayamıyorum. Yani bir Aslanlı Yol var Türkiye’de iktidara giden; biz bütün Türk milletini o Aslanlı Yol’a çağırıyoruz, milli olan şeylere. Bir de Ricciardione ile buluşmaya giden otelin arkasındaki koridor var. O koridorda hâlâ CHP yönetimi, Kemal Kılıçdaroğlu yürüyor.

Bu Dersim konusunda, sözde soykırım çerçevesinde son derece önemli hem kitap çalışmaları, tarih çalışmaları hem de hukuki çalışmalar yapmayı planlıyorlar. Bakın, Devlet Bahçeli şunu söylemiş, “Rus, Sovyet belgelerini okuyun,” demiş. Bugün Mehmet Perinçek evde söylüyordu —pardon, Şule Perinçek söyledi. Bugün Devlet Bahçeli diyor ki: “Sovyet belgelerini okuyun Dersim konusunda.” Sovyet belgelerini Mehmet Perinçek bir kitap halinde topladı, oraya baksınlar. O kitapta ne yazıyor? Diyor ki: “Kemalist rejim Dersim’de son derece doğrudur, haklıdır. İngiliz emperyalizmine karşı kararlı bir tavır almıştır. Orta çağ gericiliğine, bölücülüğe karşı kararlı bir tavır almıştır.” Hatta şimdi bakın, Mehmet Perinçek’in “Sovyet Devlet Belgelerinde Kürt İsyanları” kitabını okuduğumuz zaman orada Sovyet yöneticileri… Türkiye’nin dışında bu. Ve o zamanki Sovyet yönetimi ne? Stalin’in yönettiği, Lenin ölmüş ama o Lenin çizgisinde olan Sovyet devleti ve bütün dünya ilericilerinin de etrafında olduğu odak. Onlar ne diyor? “Kemalist devrim daha kararlı olmalı,” diyor. Neden? Çünkü orada dünya savaşıyor.

Bakın, Dersim’deki savaş sırf Kemalist devrim ve Cumhuriyet ile oradaki bölücü terör arasındaki bir savaş değil. Ben basit bir şey söyleyeyim: Dünyanın herhangi bir yerinde Seyit Rıza’nın heykeli var mı Tunceli dışında? Ama Atatürk’ün heykeli Venezuela’da da var, Arjantin’de de var, Küba’da da var. Çin Halk Cumhuriyeti’nde Atatürk’ün resmini ortaokul tarih kitabının kapağına koyuyorlar; Atatürk, Lenin ve Gandhi. Zaten en açık yanıtları burada buluyorsun. Çin Halk Cumhuriyeti’nde Seyit Rıza’dan “Şahane adamdı, şöyle vatanseverdi, böyle demokrasi, çağdaşlık ve özgürlük yanlısıydı, böyle kurtuluş savaşı veriyordu,” diye bahseden var mı? Herkes ne diyor? “O, o zamanki devrimci, Kemalist, Cumhuriyet Türkiye’sine karşı, yani insanlığın, mazlum milletlerin ön cephesinde olan Cumhuriyet Türkiye’sine karşı İngiliz emperyalizminin ve gericiliğin kışkırttığı bir hareket,” diyor. Şimdi ona arka çıkarak… Bakın, Devlet Bahçeli bile ona gönderme yapıyor ve “Sovyet belgelerini okuyun,” dedi.

Çünkü bazı kendini sol olarak tanımlayan hareketler de, mesela CHP dışında, hep böyle Dersim… Ne solcusu Allah’ını severseniz! Böyle solcu mu olur? Orta çağı destekleyen, emperyalizmin güdümünde olan… Kobani; Kobani’de solcuları gördük. Kobani’de Amerikan emperyalizmiyle birlikte savaştılar. Yani savaşamadılar da, lafta… Oraya, bilmem, buradan otobüslerle gitmişler falan. Adında TKP, MKP, ÖDP falan olup da taşıdıkları adlarla en küçük ilgisi olmayanlar… Sınırdan geçiyorlar, 100-200 metre koşuyorlar, ondan sonra tekrar geri dönüyorlar. Asker de onları otobüslere bindirip, “Siz” diyor “sınırı…” Yani bu kadar gülünçtür. Bunun neresi solcu? Amerika’yla birlikte savaşa koşan ve o savaşta da savaşamayan solcu olur mu? Amerika’yla birlikte savaşan solcu olur mu? Amerikan tayyaresiyle aynı cephede olan bir solcu olur mu? Ne solcusu? Bunların solculukla falan hiçbir ilgisi yok. Emperyalizmin solcuları, Amerika’nın solcuları… Tarihte her zaman bunlar olmuştur. Emperyalizmin safında kendisinin komünist falan olduğunu söyleyenler çıkmıştır. Bunu Irak’ta da gördük. Amerika, Irak’ı işgal etti; Bağdat’ta Amerikancı bir yönetim kurdu. Irak’la hiçbir ilgisi olmayan, “Irak Komünist Partisi” diye uydurma, Amerika’nın sahte komünistlerini de o hükümetin sandalyesine oturttu. Böyle hainler dünyanın her tarafında var.

**Sunucu:** Peki efendim, sokak röportajlarının bu sol meselesiyle ilgili olan kısmını izleyelim. Oradan gelen soruları Sayın Perinçek’e iletmiş olalım.

**(Sokak Röportajı):** Solu birleştirmesini isterim. Çünkü her geçen gün değişik partiler kuruluyor. Biliyorsunuz, ayrılıyorlar, yeni bir parti kuruyorlar. Bu da solu zaten iyice bölüyor. Kavgalar olduğu zaman da halkta bir kırgınlık oluyor. Dolayısıyla o kırgınlıklar bazen kızgınlığa dönüşüp karşı partiye geçmeye sebep oluyor. Öyle bir sıkıntı var. Sayın Doğu Perinçek’ten bir an önce solu birleştirmesini istiyorum. Valla ne yapabilir? Ne bileyim, diğer partilerle birlik olup en azından şu halkı canlandıracak bir şey yapsın. Artık nasıl olur, onu da bilmiyorum. Bir umutla, böyle geniş bir…

**Doğu Perinçek:** Efendim, biz milleti birleştiriyoruz. Bakın, bugünün meselesi sol ve sağ ayrımında düğümlenmiyor. Deniz Gezmiş, bizim Haziran’da genel başkan olduğumuz dönemde, 1968 Haziran Hareketi’nin içindeydi. Telefon ettik; Denizler iki gün sonra, 12 Haziran’da İstanbul Üniversitesi’nde işgali başlattılar. Ve orada tahtaya “Sağ-sol yok, boykot var!” yazmıştı Deniz. Hatta bu, birçok fotoğrafta da görünür.

Bugün ayrım sağ-sol… Sağ-sol kavramlarına girmeyelim ama millet onu başka türlü anlıyor. Bugün ayrım hangi noktada? O tarafta gayrimilliler var; yani emperyalizmin işbirlikçileri var. Bu tarafta ise millet var. Biz milleti birleştiriyoruz. Yani milletin hükümetini, milli hükümeti kuruyoruz. Sol da tabii ki bunun içinde.

O bakımdan şu anda Türkiye’de geleneksel 1960’ların solcuları; yani Deniz Gezmiş gibi, Mahir Çayan gibi, bu vatana, bu millete, bu cumhuriyete bağlı, Atatürk posteriyle ve Türk bayrağıyla yürüyen insanlardı. Hepsi öyleydi; Deniz de öyleydi, Mahir de öyleydi. Sol buydu. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran… Türkiye İşçi Partisi 60’larda “2. Kuvayı Milliye” diyordu. Kıvılcımlı büyüğümüzün milli çizgisi belliydi. Sol buydu; Türk bayrağı, vatan, Milli Demokratik Devrim, 2. Kurtuluş Savaşı… Mehmet Ali Aybarlar buydu.

Şimdi o anlamda, geleneksel Atatürk devrimini tamamlama, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü sağlama cephesindeki gerçek solu İşçi Partisi birleştiriyor. Peki, İşçi Partisi’ne katılmayan o çeşitli gruplara bakın ne oluyor? Emperyalizmle iş birliği yapan sol darmadağın oluyor; ikiye bölünüyor, üçe bölünüyor, dörde bölünüyor ve eriyor. Oradan İşçi Partisi’ne katılıyorlar. Önümüzdeki dönemde çok daha büyük katılımlar olacak. Orada bir bunalım var. Yani emperyalizmle iş birliği yapan sahte solda muazzam bir bunalım ve kargaşa var. PKK kuyrukçuluğu onları çok kötü yerlere sürükledi. PKK’nın kuyruğundan emperyalizmin kuyruğuna gittiler. İşçi Partisi burada ne yapıyor? Gücüyle, aslanlar gibi örgütleriyle orada duruyor ve o yanlış yapan arkadaşlarımızı da kucaklıyor.

**Sunucu:** Peki. Seçim tartışmalarını dilerseniz değerli konuklarımızla da o çerçevede ele alalım. Bugün en son tartışma, AYM’nin %10 barajını kaldırıp kaldırmayacağı şeklinde bir kez daha kamuoyunun gündemine geldi. Hemen Ceyhun ya da hangi arkadaşım söz almak ister bu konuda?

Aslında Türkiye seçim sürecine girerken, öncesinde çok kısa bir şey daha sormak isterim. Seçim tartışması çok uzun sürecek; yani bir anlamda Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki yol haritasını, çıkış noktasını da konuşacağız. Ancak Prof. Dr. Renan Pekünlü hocamızın durumu var. Siz de tweetlerinizde aktardınız. Seçim konusuna girmeden önce, çok kısa o konuyu da sormak isterim.

**Doğu Perinçek:** Renan Pekünlü dostumuz… Kendisiyle telefonla da birkaç kez konuştum. O, bir turna katarının en önündedir. Türkiye’nin bilim birikimini bir turna katarına benzetirsek, o katarın önünde rüzgârı göğüsleyen turnadır o. Biliyorsunuz, turnalar V harfi şeklinde uçar ve karşıdan gelen rüzgârı en öndeki turna göğüsler. Yorulduğu zaman o arkaya geçer, başka bir turna öne geçer. Renan Pekünlü de o turna katarının en önünde; bilim düşmanlarından, aydınlanma düşmanlarından, özgürlük ve hakikat düşmanlarından gelen saldırıları göğüsleyen ön cephedeki arkadaşımızdır. Başı dik, kahramanca bir mücadele yürüttü.

Ama ne oldu? Sonuç itibarıyla dünya dönüyor. Yani Renan Pekünlü’yü hapse atsalar da dünya dönüyor; o hapishanede yine o dönen dünyanın içinde, öbürleri ise öküzün boynuzundaki dünyada duruyorlar. Yani onu hapsedenler öküzün boynuzundalar; Renan Pekünlü ise o dönen dünyada, geleceğe doğru koşan, ilerleyen Türkiye’nin bilim cephesinin en önünde… Cezaevinde de mahkûmlara astronomi dersi vermek için yönetimden derslik ve izin istemiş zaten.

**Sunucu:** Tabii, zaten cezaevleri öyledir; orada eğitim olur, kitaplar yazılır. Renan Pekünlü de kuşkusuz bu zamanı çok iyi değerlendirecektir, kendisi çok esaslı bir bilim insanıdır.

Karşı taraftan bir hamle var mı? İşte Renan Hoca, bir anda Ahmet Zeki Üçok gibi bir askerî hâkim… Bir anda kendilerini hukukun karşısında buldular. Türkiye henüz demokrasi, özgürlük ve bilim özgürlüğü sorunlarını halledemediği gibi bir karanlığa yuvarlandı. Karanlık bir çağdayız. AKP iktidarıyla tam bir kuyunun içine düştük. Bir de Renan Hoca konusunda AKP ve Cemaat anlaştı mı? Tabii masa başı bir anlaşma değil ama kastettiğim o. Yani aynı cephedeler mi?

**Doğu Perinçek:** Bunlar gerçek düşmanı, hakikat düşmanı. Öküzün boynuzunda olanlar hep öküzün boynuzundadır. Hani öküzün boynuzunda dururken bir ittifak, anlaşma yapmaya lüzum yok ki. Zaten öküzün boynuzunda oldukları için beraberler.

**Sunucu:** Peki, bu seçim tartışmasını son bölüme bırakalım o zaman. Ekonomi ve sözde soykırım meselesi var; bu bölümü dilerseniz öyle tamamlayalım değerli arkadaşlar. Hem parti faaliyetleri hem de yeni oluşumlar hakkında son derece fazla soru var. Seyircilerimiz için de konu bölünmemiş olur. Bu sözde soykırım meselesine ilişkin olarak sevgili arkadaşlarımızın soruları varsa isterseniz oradan devam edelim, ardından da ekonomiyle bu bölümü tamamlamış olalım. Evet, Ergin?

**Ergin:** Bu yüzüncü yılı açısından bir atak var. Buna karşı bir hazırlık, çalışmalar var. Tabii sizin de çalışmalarınız var, bunu kamuoyuna duyurmuştunuz. Peki, Türkiye bunun neresinde? Türk Dışişleri bu işin ciddiyetini kavramış durumda mı? Orada Türkiye’yi savunacak mevzilere girmiş bulunuyor mu? Yoksa sizin daha önce, 3-4 yıl önce cezaevinde kaldığınız dönemde de sıkça eleştirdiğiniz gibi mi? “Dışişlerinin, Türk hükümetinin atması gereken adımları biz atıyoruz, orada gerekli mücadele verilmiyor” demiştiniz. Bugün de aynı durumda mıyız? 2015 yılı Ermeni soykırımı iddiaları konusundaki mücadele takvimimiz nedir?

**Doğu Perinçek:** Değerli kardeşim, o iş bitmiştir. Ermeni soykırımı iddiaları üzerinden Türkiye’ye dört noktadan hücum vardı. Avrupa Birliği’nin dayatmalarıyla: Bir, “Kürdistan’da özerklik ilan edeceksin”; iki, “Ermeni soykırımını tanıyacaksın”… Üç, Türk ordusu Kıbrıs’tan çıkacak. Dört, ekonomiyi de özelleştireceksin. Ve bizim ekonomi paketimizi uygulayarak sınırları kaldıracaksın, milli ekonomiyi yok edeceksin. Şimdi bu dört dayatmadan birini İşçi Partisi, daha iktidara gelmeden çözdü ve bitirdi. Artık efendim, “2015’te saldırıyorlar, ağızlarından salyalar saçarak üzerimize geliyorlar” falan… Bunların hepsi yenilmekten artık gerçekleri görecek hali kalmamış, pejmürde bir aydın kesimin, entel kesimin hezeyanlarıdır. Hep yenile yenile, sürekli yenilgiyi tekrar ediyorlar. Öyle bir şey yok. Biz, Ermeni soykırımı meselesini kökten çözdük, kökten bitirdik. İşçi Partisi olarak, daha iktidara gelmeden Türkiye’ye dayatılan dört sorundan birini kökten çözdük.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden o kararı biz sadece bir mahkemeye dilekçe vererek almadık. Lozan’da, Berlin’de, Paris’te; takır takır ceza tehditlerini ve her türlü engeli göğüsleyerek, yüzlerce aydın, başımızda Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş ile gittik. Berlin’de, Ernst Reuter Meydanı’nda on bin insan toplanmıştı. Berlin Polis Müdürü o toplantıyı iki defa yasakladı. Bakın, Almanya’da, Berlin’de bizim miting ve yürüyüş yapmamızı iki defa yasakladılar. O yasakları avukat Belgin Kömürcüoğlu kardeşim —onu şimdi sevgiyle anıyorum— 24 saat içinde iki defa iptal ettirdi. Acaba o yasakların iptal kararını kaç hukukçumuz okudu? Bu aşamalardan geçtikten sonra Alman polisi geldi ve miting Ernst Reuter Meydanı’nda başladı. Hava buz gibi, eksi on beş dereceydi ve on bin insan toplanmıştı. Beni arkaya davet ettiler ve dediler ki: “Burada Ermeni soykırımı falan diyemezsin.” “Nasıl demeyeyim yahu!” dedim. Brezilya ormanlarında bile insan böyle bir teklifle karşılaşamaz. “Siz, koskoca Almanya olarak Alman anayasasını bilmiyor musunuz? Siz bana ne söyleyeceğimi dayatabilir misiniz? Ben istediğimi söylerim, siz de polis olarak elinizden gelen işlemi yaparsınız.” Ve çıktık, “dünyanın döndüğünü” orada da söyledik. Alman polisi hiçbir şey yapamadı.

İşte böyle mücadelelerden geçtik. Aynı şeyler Paris’te, ardından da Lozan’da yaşandı. Oradaki on binlerce Türkümüz ayağa kalktı. Kitaplar çıkardık; Ermeni devlet adamlarının, başbakanlarının kitaplarını Almanca, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca olmak üzere dört dilde bastık. Üniversitelere, siyaset adamlarına götürdük. Fransa’da olay meclisin gündemine geldiği zaman bütün senatörlere, meclis üyelerine bunları dağıttık; konuşmalar, görüşmeler ve yürüyüşler yaptık. Sonuç itibarıyla o topyekûn mücadelelerin en sonunda bu büyük başarıyı kazandık. Bakın, o karar da Türkiye’den gizlendi. O kararda sadece “Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır demek ifade özgürlüğüdür” denmiyordu. Evet, “Doğu Perinçek bunu söyleme hakkına sahiptir” deniyordu ama kararın içinde çok daha önemli bir şey vardı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında diyor ki: “1915 olayları soykırım tanımına girmez, Yahudi soykırımına benzemiyor.”

Soykırım hukuki bir tanımdır. Yoksa “Üç kişi beş kişiyi öldürdü, bilmem ne oldu, kan aktı…” Soykırım bu değildir. Şimdi bizim kahvedeki, sokaktaki ve maalesef basındaki dil; soykırımı katliam, kırım, öldürme kelimelerinin karşılığı olarak kullanıyor. Halbuki soykırım o değildir. 1948 yılında ceza hukukunda bir suç tanımı yapılmıştır ve bu suç tanımı “soykırım”dır. Yoksa her katliam, her vuruşma, her kırım, her öldürme soykırım değildir. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1915 olaylarının soykırım tanımına girmediğini, yani ortada bir soykırım olmadığını ve bu kavramın burada geçerli olamayacağını söylüyor. Koskoca mahkeme bunu ilan etti.

Şimdi İsviçre bu mahkeme kararına itiraz etti ve dava üst kurula, Büyük Daire’ye geldi. Ben de 28 Ocak’ta bunun duruşmasına gidiyorum. Ermenistan da orada müdahil devlet oldu. “Türkiye’nin bir müdahilliği söz konusu mu?” diye sorulursa; tabii ki, Türkiye de davaya müdahil. Onun dışında 12-13 tane dernek müdahil oldu. Bir de Fransa var… Şimdi Fransa’nın durumu çok komik. Ben duruşmaya gittiğim zaman Fransızlara diyeceğim ki: “Sizin kendi Anayasa Mahkemenizin kararı var. Hangi yüzle buraya gelip müdahil oluyorsunuz?” Fransız Anayasa Mahkemesi, bizim yürüttüğümüz mücadelelerin sonucunda lehimize karar vermişti. Fransa’da “soykırım yoktur” diyenleri cezalandırmayı öngören kanun, Fransız Anayasa Mahkemesi’nden dönmüş ve iptal edilmişti. Siz şimdi yine utanmadan buraya müdahil oluyorsunuz. Siz daha kendi kanunlarınıza, kendi hukukunuza saygılı değilsiniz; Avrupa hukukuna mı saygılı olacaksınız?

Şimdi Türkiye hükümeti… Bakın, Türkiye devleti sadece Tayyip Erdoğan’dan ya da Davutoğlu’ndan ibaret değildir. Dışişlerinin bir bürokrasisi vardır, Maliye’nin bir bürokrasisi vardır, Türk Silahlı Kuvvetleri vardır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu aşamadaki açıklamalarını ve davamızı yakından takip etmelerini çok olumlu buluyoruz. Yani Mevlüt Çavuşoğlu ve Dışişleri bürokrasisi de bu davanın Türkiye’nin dört temel meselesinden biri olduğunu görüyor. Bakın, biz bu kararı 17 Aralık’ta aldığımız zaman Dışişleri Bakanlığı bir bildiri yayımladı ve “Doğu Perinçek’in açtığı davada alınan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı bir devrimdir” dedi. “Devrim” ifadesini kullanan ben değilim, bizzat Dışişleri Bakanlığıdır. İkincisi, “Bu karar bir milattır” dediler. Yani yeniden doğuştur, bir dönüm noktasıdır. O dönem bu karar Türkiye’ye adeta nefes aldırdı. Aslında nefes aldırmak hafif kalır; Türkiye için kökten bir mesele çözülmüştür. Üstelik bu mesele, sadece Ermeni meselesi de değildir; doğrudan Türkiye’yi bölme planlarıyla, yani Kürt meselesiyle ilgilidir. HDP’nin geçenlerde bu yönde bir teklifi vardı zaten. Zavallılar, kaybettiler. Hem de nerede kaybettiler? Bütün umutları olan Avrupa’da. Hadi şimdi Avrupa gelsin onları kurtarsın. Ama Avrupa’nın da gelenekleri var ve biz o geleneklere seslendik. Dedik ki: “Siz ne biçim Avrupasınız? Galileoların, Goethelerin, Robespierrelerin Avrupası mısınız; yoksa emperyalist Avrupa mı? Eğer Avrupa’yı Avrupa yapan o demokratik devrimler, hukuk, özgürlük, hukuk devleti ve insan hakları değerleri hâlâ varsa, ‘Ermeni soykırımı’ gibi gerçek dışı bir iddiayı kabul edemezsiniz.” Ve o savunmalarımızın, mücadelelerimizin sonunda iş bu noktaya vardı.

Burada şunu da belirtmeliyim: Talatpaşa Komitesi, emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin’in başkanlığında yeniden örgütlendi. Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’ı burada bir kez daha saygıyla anıyoruz; onun taşıdığı bayrağı şimdi emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin devraldı. Kendisi eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı’dır ve çok birikimli bir komutanımızdır. Mehmet Perinçek de Talatpaşa Komitesi’nin genel sekreteri oldu. Uluç Gürkanlar, Enis Öksüzler gibi isimlerle son derece esaslı bir komite oluşturuldu. Ve bu komite şimdi, Lozan havasını yeniden yakalamak üzere Yunanistan’a gidecek. Tarihi yanlış hatırlamıyorsam, ocak ayının başında, 10 Ocak gibi giderek Yunan parlamentosunun önünde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararını okuyacaklar. Çünkü biliyorsunuz Yunanistan, geçtiğimiz aylarda bir yasa çıkardı. Güya Pontus, Ermeni ve benzeri iddiaları, yani Yunan parlamentosunun soykırım olarak tanıdığı olayları reddedenleri cezalandıran bir kanun kabul ettiler. Yunan parlamentosunun geçmişte Ermeni soykırımını tanıyan bir kararı da var. Biz hemen İşçi Partisi heyetini gönderdik. Yunanistan’da hem iktidar partisiyle, hem o dönem muhalefette olan Syriza ile, hem de Komünist Partisi dahil bütün siyasi partilerle görüştüler. Ve o görüşmelerde şunu gördük: Hiç kimse o kanunun arkasında değil, iktidar partisi dahi o kanunun arkasında duramıyor. Oradan da görüyoruz ki Yunanistan’da da… Hatta “bir yanlışlık oldu falan” gibi bir havaları var. Orada çok ilginç; Yunanistan Komünist Partisi’nin bir kadın lideri çıkıyor ve bu kanun tartışılırken kürsüden şunu söylüyor: “Siz gidip Türkiye’yi işgal etmeye kalkarsanız, onlar da sizi öldürür.” Yani bunun bir savaş olduğunu… Şimdi, onlar Türkiye’ye gelecekler, İzmir’i alacaklar, Afyon’a gelecekler ve herkes onları çiçekle karşılayacak! Peki efendim…

Vaktiniz varsa yine sokaktaki… Şu da çok önemli, bakın: 9 Eylül’de Türk ordusu İzmir’e girdi. 12 Eylül günü, yani 3 gün sonra Yunanistan’da bir divan kuruldu; üç başbakan, iki dışişleri bakanı ve ordu komutanı Hacı Anesti ile Prens Andreas idam talebiyle mahkemeye sevk edildi. İdam talebi! Suç ne? Türkiye’ye karşı düşmanlık yapmak. Bakın, Yunanistan’da Türkiye’ye karşı silahlı düşmanlık yaptıkları için bunlar iki ay yargılandılar ve 28 Kasım 1922 günü idam edildiler. Prens Andreas ise kaçtı. Bakın, Yunanistan; üç başbakanını ve iki dışişleri bakanını “Türkiye’yi askeri işgale uğratmak” suçundan iki ayda yargılayıp idam etti. Şimdi sen hangi soykırımdan bahsediyorsun? Yani sen, o adamları Türkiye’de askeri işgal yaptıkları için kendin idam etmişsin. Ondan sonra da kalkıp kimden hesap soruyorsun?

Peki, sokağa dönelim yeniden. Röportajlarımız var, ardından yeniden buradayız.

“Ben 66 yaşındayım, onu izliyorum. Ne söylediyse doğru çıkıyor, onun sözlerine güveniyorum. Zaten Ulusal Kanal’dan başka da kanal izlemiyorum. Kesinlikle izlemiyorum. Soracağım soru… Dayan babam, dayan! Başka bir şey yok. Dürüst adam, dirayetli adam. Söylediklerinin hepsi geçerli yani, hepsi geçerli. Adaletsizlik ülkede nasıl giderilir, onu sormak isteriz. Ne olacak bu memleketin hali, Doğu Bey?”

Şimdi sokak böyle. Ama sokaktaki algı önemli. “Her şeyi nasıl biliyorsunuz? Bir manşet atıyorsunuz…” Çünkü İşçi Partisi için hayatta en hakiki mürşit bilimdir. Bilim üzerinden, bilimle siyaset yapıyor. Yani bilgiye dayanan siyaset yapıyor. Dünya nereye gidiyor? Türkiye nereye gidiyor? Çeşitli kuvvetler… Tarihte iş yapmış siyasi hareketlere baktığımız zaman, Atatürk bunun en büyük örneğidir. Nedir? Koşulları inceler, bilgileri toplar, kuvvetlerin hesabını yapar. Cephelerin nasıl oluştuğuna bakar; nereye yığınak yapmak, hangi mevzide toplanmak gerekir, ilk hedef nedir, stratejimiz nedir, hedefe varmak için hangi araçları kullanacağız? Bunların bilgisiyle siyaset yapılır.

İşçi Partisi’nin Ulusal Strateji Merkezi var; başında Sayın Naci Beştepe, Genel Başkan Yardımcımız. Kuruluşundan beri, 50-60 yıldır bilgiye ve bilime dayanarak siyaset yapan bir parti. Dolayısıyla öngörülerimiz buradan geliyor. Çünkü nereden nereye gittiğimizi biliyoruz. Bir de elimizde devrimci bir bakış açısı var. O devrimci bakış açısıyla bilgileri doğru değerlendirebiliyoruz.

Peki, milli ve devrimci bakış bu çerçevede önemli. Ekonomi ve seçimler var. Onun dışında diğer konularla ilgili eksik kalan son bir soru varsa, onun yanıtını bir buçuk dakika içinde alalım. Ardından üçüncü tura pas atalım, ekonomi ve seçimi orada konuşalım. Diğer şeylerden eksik kalmış, benim size yeterince söz hakkı tanıyamadığım konular varsa onları tamamlayalım diye yönelttim.

O zaman çok kısa… Aslında çok ayrı bir konu ama son dönemde F-tipine yönelik operasyonlar var; bir nebze girdiniz, “F-tipine kim operasyon yaparsa desteklenir” diye. Mesela son dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde bir tartışma yürüyor, “paralel yapı” konusunda. Çünkü sizlerin de içinde bulunduğunuz süreçte, İşçi Partisi’nin Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alan tertiplerde hep içerideki bu tür sızma unsurlardan bahsettiği bilinir. Son dönemdeki tartışmalara nasıl yaklaşıyorsunuz? Yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içindeki bu yapının temizleneceği noktasına…

Tabii, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu vatana, cumhuriyete sorumlulukları var. Ve Türk Silahlı Kuvvetleri zaten biliyorsunuz, Harbiye’de Atatürk’ün numarası okunduğu zaman hep beraber “İçimizde!” diyor. Yani Türk Silahlı Kuvvetleri, cepheler üstü bir varlık değil; Türk devrimine mevzilenmiş bir silahlı kuvvettir. Yani vatanı korumak, Türk devrimini korumak, içeride de cumhuriyeti korumak gibi iç ve dış görevleri var. Onun için Türk Silahlı Kuvvetleri, sonuç itibarıyla Atatürk Devrimi’nin, cumhuriyetin silahlı kuvvetidir. Onu böyle Atatürk Devrimi’nden, cumhuriyetten kopararak NATO konseptleri içerisinde bir yere oturtmak falan… Bunlar hep yapılmaya çalışıldı ve bunun tahribatı da oldu.

Sayın İsmail Hakkı Pekin ve Ahmet Yavuz komutanlarımızın bu konuda çok güzel kitapları var. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihini ve NATO’dan sonraki süreci çok iyi değerlendirdiler. Son zamanlarda bu konuda 30-40 kitap yazıldı. Soner Polat’ın, Cem Aziz Çakmak’ın, Cem Gürdeniz’in ve Mustafa Önsel’in kitapları… Hepsini hatırlamak kolay değil ama hep bu kitaplar bir noktada birleşiyor: Türk Silahlı Kuvvetleri, 1945 Atlantik sürecinde bir tahribata uğradı ama gene de kökten gelen, cumhuriyet Türkiye’sinden, Atatürk devriminden ve milli tarihimizden —imparatorluklar tarihi de buna dahil— yani başı dik yaşama tarihimizden gelen birikimleri var.

Süreniz doldu ama Türk Silahlı Kuvvetleri kendi içinde mücadele ediyor mu, etmiyor mu? Bir tartışma da orada var.

Bir cümleyle açıklayayım, çok vaktim yok. Tabii, bunun için anlattım onu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi içinde cumhuriyet ve vatan dışı unsurları barındırması hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu konuda, hukuk içerisinde ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneklerine uygun olarak tedbirlerini alması ve uygulamalarda bulunması şarttır. Millet ondan bunu ister, bütün cumhuriyet kuvvetleri de ondan bunu ister. Ama ben burada şunu ekleyeyim: Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güveniyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik birtakım psikolojik savaşlar yürütüldüğünü görüyorum gazetelerde. Bu açıdan güvensizlik yaratılmasını doğru bulmuyorum.

Peki. Araya gidiyoruz. Dönüşte çok sorunuz var. Anketleri sormuşsunuz, rakamları vermişsiniz; kafalar biraz karışık. O tweetlerden, 2015 seçim sürecine yönelik bir algı operasyonunun belki de kodlarını görüyorum. Değerli gazeteci arkadaşlarla birlikte onları açmaya çalışacağız. Ekonomiyi konuşacağız. Soruyorsunuz; Doğu’daki ekonomi, Kürt köylüsüne, topraksız köylüye toprak verilmesinden tutun da yatırımlar açısından neler olabilir? Onları da iletmeye çalışacağız. Hem ekonomi hem seçim… En çok merak ettiklerimizle üçüncü bölümde birlikteyiz, şimdi kısa bir ara.

Tabii, Türkiye ekonomisi son derece tartışmalı ve elbette ki seçimler biraz bunun üzerine yoğunlaşmış durumda. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’dan yurttaşlarımızın bu bölgeye yönelik özel toprak reformu başta olmak üzere birkaç başlıkta mesajı var. Sizin bu konudaki projeniz nedir? Ekonomide bir kriz beklentisiyle ilgili açıklamalarınız olduğunu ifade ettiniz. Tabii kimse kriz gelsin istemez ama bu kriz çok mu kapımızda, yakın mı? Bir gün, bir tarih var mı? Bir de tabii, “Her şeyi önceden bildiniz mi?” Hükümet ilan etti; 6-7 Kasım günü Sayın Davutoğlu yanına 11 bakanı aldı ve bir basın toplantısı yaptı. Efendim, orada da “enteresan bir yapısal dönüşüm hamlesi” dediler. Ve o basın toplantısında söylenen şeyleri okuduğumuz zaman, özeti şu: Borçlanma ekonomisi iflas etti diyor. Başbakan Davutoğlu, “Bizim ekonomimiz iflas etti” diyor. “12 yılda Türkiye’yi iflasa getirdik” diyor. Onun için yapısal dönüşüm. Bakın, yapısal dönüşüm… Hangi yapıyı dönüştüreceksiniz? Kendi kurduğunuz yapıyı. Yani Turgut Özal’dan bu yana kurulan sıcak para diktatörlüğünü. “Sıcak para diktatörlüğü artık yürümüyor” diyor. “Deniz bitti” diyor. “Mecburen” diyor, “yeniden Türkiye içerideki üretimi güçlendirecek, tarımını destekleyecek, devlet yerli malları satın alacak, müdahale edecek, ithalatı daraltacağız, üretim ekonomisine geçeceğiz, iç piyasayı genişleteceğiz.” Bunları söylüyor. Bu ne demek? “Benim ekonomim bitti” demek. “Borçlanma ekonomisi iflas etti” demek. Dolayısıyla “Krize girdik” demek. Çünkü bir şey iflas edince o, kriz demektir. Krizin anlamı ne? Çark yürümüyor, işlemiyor. Bir çark işlemediği zaman kriz anlamına gelir. Onlar çarkın artık yürümediğini, yapısal dönüşümün bir mecburiyet olduğunu ilan ediyorlar. İflaslarını ilan ettiler. Onun için “Doğu Perinçek kriz geliyor diyordu” falan filan, bunların bir anlamı kalmadı. Hükümet bu ekonominin iflas ettiğini ve Türkiye’nin şu anda krizin içinde olduğunu ilan etti.

Çözüm? Çözüm… Çözüldükleri çözüm mü? Bugün açıkladıkları program… Çözüm, İşçi Partisi’nin çözümü. Biz İşçi Partisi’nin çözümünü Türkiye’de ta 1960’lardan beri savunuyoruz. Nedir o? Altı Ok: Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, devrimcilik. Bu çözüm, 5 Şubat 1937 günü anayasaya Atatürk’ün önerisiyle girdi. Yani anayasanın başında, ikinci maddede ne vardı? “Türkiye; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir devlettir.” “Atatürk’ün vasiyeti nedir?” diye soruyorlar. İşte Atatürk’ün vasiyeti bu! 1937 yılında, ölmeden evvel anayasanın başına vasiyetini yazdı. Bu, Türk devriminin programı. Atatürk bunu kütüphanede yazmadı. Türkiye’nin geçmişinden; Namık Kemal, Mithat Paşa, 1876’lardan gelen, Birinci Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı, Cumhuriyet tecrübeleri, bunların hepsinin sonucunda, 1930’ların tecrübeleriyle Türkiye bu programı Atatürk önderliğinde üretti. Türk devriminin programı. Ve bu, Milli Demokratik Devrim -yani Kemalist Devrim- tamamlanıncaya kadar geçerli bir program. Karma ekonomi, karma ekonomi… Devlet…

Şimdi Yatağan, işte bu Cumhuriyet’in ön cephesinde şu an savaşıyor. Yatağan’dan, yarın da rota yazısını Aydınlık’ta Yatağan işçi önderi Mutlu kardeşime ayırdım. Kendisi, İşçi Partisi’nin Merkez Karar Kurulu üyesidir. Şu anda Yatağan, Soma, Zonguldak; buralar Türkiye ekonomisinin tekrar Atatürk rotasına girmesi için en önde mücadele eden cepheler.

— Söyledikleriniz ve çözüm önerileriniz… Az sonra zaten seçim bölümünde de o gezilerinizi konuşacağız. Ama o gezileriniz halkta karşılığını buluyor mu? Mesela nasıl karşılık buluyor?

— Tabii, bakın şimdi… Dün Zonguldak’taydık. Can Bey, dün Zonguldak’a gittik. Çözüm önerisi… Şimdi Türkiye ne yapıyor? Güney Afrika’dan, Kanada’dan, Ukrayna’dan gemi gemi kömür satın alıyor. Öte yandan Zonguldak’ta, dağın altında kömürler yatıyor. Ve 200 yıllık bir rezerv… Yani Türkiye’nin 200 yıllık ihtiyacına yetecek bir rezerv var Türkiye’de, o dağın altında yatıyor. Biz kendi kömürümüzü çıkarmıyoruz; Güney Afrika’dan, Ukrayna’dan kömür satın alıyoruz. Bu neye yol açıyor? Zonguldak’ta 1990 madenci grevinden önce madende çalışan 45 bin işçimiz varken, bugün bu sayı 9 bin 200’e düştü. Yani 35 bin işçi işini kaybetti. İşte bir kısmı da emekli maaşı falan filan alıyor. Yani kendi kömürümüzü çıkartmıyoruz, dışarıdan kömür alıyoruz. O kömürü neyle alıyoruz? Borçlanarak alıyoruz. Şimdi bu akıl mı? Bahçenizde kayısı var; kendi bahçenizdeki kayısıyı koparıp yemiyorsunuz, manava gidiyorsunuz, kayısı alıyorsunuz. Manava da veresiyeye yazdırıyorsunuz, borca yazdırıyorsunuz. Böyle bir ekonomi olabilir mi?

Bu yalnız kömürde değil. Şimdi Zonguldak’ta bunu anlatıyoruz. Çiftçilerimize gidiyoruz, neyi anlatıyoruz? Saman ithal ediyor Türkiye, et ithal ediyor, pamuk ithal ediyor, canlı hayvan ithal ediyor, susam ithal ediyor. Tarım ürünlerinin neredeyse hepsini, buğdayı ithal ediyor. Bakın, Türkiye’nin otlakları boş yatıyor. Kars’ta, Ardahan’da, diğer otlaklarımızda artık koyunlar, sığırlar otlamıyor. Dışarıdan, Arjantin’den, bilmem nereden canlı hayvan getiriyoruz. Bakırçay Havzası, Çukurova, Söke Ovası; pamuk ovaları buralar. Buralarda muazzam pamuk üretimi vardı. Buralardaki pamuk üretimini, pamukçuyu, çiftçiyi desteklemeyerek batırıyoruz. Yunanistan’dan, Amerika’dan pamuk ithal ediyoruz. Amerikan gemileri yanaşıyor, limanlarımıza pamuk indiriyor. Niçin? Çünkü sen pamuk üreticini desteklemiyorsun. Amerika ise kilo başına 50 sent destekliyor. Yani her kiloda 120 kuruşu cebine koyuyor. Zaten pamuk fiyatları 2 lira civarında cereyan ediyor. Yani sen artık Amerikan pamukçusuyla rekabet edebilir misin? Yani şöyle oluyor: Bizim pamukçumuz, Amerika’nın pamukçusunun ayağının altına atılıyor. Bu ekonomi politikaları, yani Turgut Özal’la başlayan ve şimdi Tayyip Erdoğan’la devam eden ekonomi politikaları… Bunlar bitti. Bakın şimdi, bunların ekonomi sistemi çöküyor, çöktü. Çöktüğünü kendileri söylüyor, “Borçlanma ekonomisi bitmiştir” diyor.

Bütün çöken rejimler ne yapar? Saray yapar. Aksaray… Aksaray ne? BOP Eşbaşkanlığı’nın mezarı. Bakın, İstanbul’da da saraylar yapılmıştı Osmanlı Devleti çökerken. O saraylar Osmanlı sultanlarının mezarı oldu. Şimdi de bu sıcak para sultanının mezarı yapıldı “Aksaray” diye. Aksaray bir mezar, borçlanma ekonomisinin mezarı.

— Peki Doğu ve Güneydoğu? Doğu ve Güneydoğu’da topraksız köylüye toprak reformunu götürmüşler. Mesela Dekuri aşireti… Mesela hep o tartışılır, biraz çelişki değil mi? Mesela aşiretler, feodal düzen falan…

— Bakın şimdi, “aşiret reisleri falan” derseniz, bunlar çiftçi. Şimdi Sayın Abdülkadir Yıldız’ın evinde misafir olduk. Mardin Alakuş köyünde muhtarlarımız geldi. Bizim Kırklareli’ndeki çiftçinin veya Söke’deki çiftçinin veya Gazipaşa, Alanya’daki, Gebiz köylerindeki Antalya’nın çiftçisinin derdi neyse, Mardin’in Alakuş köyünde veya Diyarbakır köylerindeki çiftçimizin dertleri de o. Hepsini köy köy ziyaret ederek gördük. Aynı dert… Nedir? Tarım desteklenmiyor. Ondan sonra, örneğin mesela Mardin’de sulayamıyor, elektrikler kesiliyor. “Elektrik borcunuzu ödeyin” diye elektriği kesiyor. Böylece, elektrik borcunu ödemesi için üretim yapması lazımken, üretimini dinamitliyor ve onu elektrik borcunu hiç ödeyemeyecek hale getiriyor. Bu derdi kim yaşıyor? Abdülkadir Yıldız da yaşıyor, bütün çiftçiler yaşıyor. Abdülkadir Yıldız’ın evinde kaldık. Oradan pencereden, balkondan baktık; traktörler orada yatıyor. Hurda haline gelmiş, yatıyor. Yani çiftçiyi ekemez, biçemez hale getiriyor, ürününü kaldıramaz hale getiriyor. Mardin’de de olay bu, Trakya’da da olay bu, Antalya köylerinde de olay bu, İç Anadolu’da; Niğde, Nevşehir, Kayseri’de de olay bu. Hepsinde bu.

— Peki yurttaş bu krizin farkında değil mi? Neden AKP’ye oy veriyor?

— Farkında olmaz olur mu? “Yurttaş bu krizin farkında değil mi ama oy veriyor hâlâ…” Şimdi, borç alındığı için oy veriyordu. Yani şöyle; gelen borç… Bakın, sizin evinize devamlı bir borç gelse, babanız borç getirse ne olacak? Babanızı çok seviyorsunuz, çünkü borç geliyor. Ama borç artık getiremediği gün… İşte şimdi AKP artık Türkiye’ye borç getiremeyecek noktaya geldiği için iflası ilan ediyor. Yani geçmiş dönemde oylar nereye veriliyordu? Borç getirene. “Kim bana dışarıdan borç bulur? Turgut Özal bulur, Tansu Çiller bulur, Tayyip Erdoğan bulur.” Tayyip Erdoğan’ın 2002’den bugüne kadar süren 12 yıllık iktidar formülünün ve iktidarda kalmasının tek bir sebebi var: Dışarıdan borç buluyor. Niçin borç buluyor? Çünkü kendisi Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı. Amerika’nın projesinde, Amerikan devletinde görevli. Bugün Türkiye’de, Aksaray’da oturan şahıs; Amerikan devletinde görev aldığını, “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım, o göreve getirildim” diyerek kendisi itiraf ediyor.

Kim getirdi seni o göreve? Türk milleti getirmediğine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi getirmediğine göre –ki zaten kendin de ağzınla “Amerikan projesi” diye söylüyorsun– Amerika getirdi seni o göreve. Yani Amerika’nın verdiği görevi yapıyor Tayyip Erdoğan. E peki, o görevi yapınca Amerika da ona borç veriyor. Ha, şimdi o bitti. Yani borç bularak hükümette kalma dönemi bitti. Çünkü dünyadaki para akışlarını ve Türkiye’nin ödeme kabiliyetini yan yana koyup topladığımız zaman, Türkiye büyük ödemeler açığıyla derin bir darboğaza girdi; borçlarını ödemekte zorlanacağı bir darboğaza girdi.

Ali Babacan’ın açıklamasına göre Türkiye’nin bir yıl içinde 251 milyar dolar sıcak para bulması lazım. Bakın, bir yıl içinde! Bunu bulma imkânları yok. Kendileri zaten bu bahsettiğim yapısal dönüşüm programında bunu dolaylı olarak, bazen de açıkça itiraf ediyorlar.

Şimdiye kadar oylar bunun için veriliyordu; borç bulunduğu için babamızı çok seviyorduk. Ama babamız borç bulamayınca, akşam eve ekmek getirmeyince ne olacak? İşte Türkiye oraya geldi. Baba akşam eve ekmek getiremeyecek. Çünkü Türkiye’ye borç girmeyecek, yeterince sıcak para akışı olmayacak. Olmayınca ne olacak? İthalat daralacak, dolar pahalılaşacak. Sanayide, bazı iş yerlerinde kilit vurmalar olacak. İşçiler sokağa atılacak, fiyatlar pahalılaşacak. Tarımda ithalat daraldığı için önemli sıkıntılar yaşanacak. Bunların piyasalara, çarşılara yansımaları olacak.

Toplam olarak baktığımız zaman; Türkiye’de özellikle çiftçinin, işçinin, küçük esnaf ve sanayicinin, hatta büyük sanayicinin –bakın büyük sanayiciden ve büyük tüccardan bahsediyorum– onların da çok derin bir krize girdiği bir dönem var önümüzde. Türkiye’de buradan çıkışı öngören tek program İşçi Partisi’nindir.

2015 seçimleri yaklaşıyor. Sözü, sorularıyla bekleyen arkadaşlarıma bırakıyorum. İşte milli merkez çalışması… Somut olarak parti kuracak mı? Milli Merkez nasıl tavır alacak? Son dönemde yayınlanan bir anket var. SONAR’ın anketi üzerinden sevgili seyircilerimizden son derece fazla soru geliyor. Sayın Emine Ülker Tarhan’ın partisinin yüzde sekiz veya yüzde iki-üç, biraz daha yüksek bir bantta olduğuna dair az önce başka bir televizyon kanalında açıklamalar yapılmış, “yüzde üçünün üzerinde” şeklinde. İşte, siz bir ittifakla yüzde on barajını aşarak mı girersiniz? %10 barajını geçememe ihtimalinize yönelik nasıl bir strateji ortaya koyarsınız vesaire? Hemen arkadaşlarıma döneyim, hangisinden başlamak istersiniz?

Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra özellikle CHP içerisinde başlayan bir tartışma yaşandı. Daha sonrasında Emine Ülker Tarhan istifa etti ve o dönemde basında çok sıkça yazıldı, çizildi; hem merkez medyada hem de sosyal medyada bu konu yer buldu. Emine Ülker Tarhan’ın, CHP’den bir grup milletvekiliyle birlikte İşçi Partisi’ne katılacağı, İşçi Partisi’nin adının değişeceği ve bundan sonra seçime ortak bir parti çatısı altında gidecekleri yönündeki iddialar bütün basında yer aldı.

Fakat kısa bir süre sonra, 10-15 gün sonra Anadolu Partisi adıyla, Emine Ülker Tarhan’ın genel başkanlığında yeni bir parti kuruldu. Sormak istediğim; birincisi, bu parti bir alternatif midir, Türkiye’de yeni bir alternatif yaratır mı? İkincisi, bu partinin ortaya çıkması, sizin de uzun zamandır çağrıda bulunduğunuz birleşme talebinin bir karşılık görmediği anlamına mı gelir? Üçüncüsü, sizin birleşme vurgunuz “İşçi Partisi’ne katılın” şeklinde mi, yoksa başka bir zeminde, başka bir ortak merkezde buluşmak mı? Türkiye kamuoyu bunu merak ediyor.

Açıklıyorum: Borçlanma ekonomisinin yerine üretim ekonomisini kuranlar, kuracak olanlar hükümet olacak. Emine Ülker Hanımefendi veya başkaları… Bu konuda onlardan bir program, duruş, bilgi, birikim, herhangi bir şey görebiliyor muyuz? Tabii ki değerli arkadaşlarımız, hepsine değer veriyoruz ve hepsini kucaklayacağız, ondan hiç şüpheniz olmasın. Hepsiyle bir ve beraber olacağız, beraber yapacağız. Türkiye’nin geleceğini birlikte kuracağız, o ayrı mesele.

Ama ben şimdi Antalya’ya gittim; Gebiz, Gazipaşa, Alanya derken Zonguldak, Sakarya… Bütün yurttaşlarımla konuşuyorum. Her gittiğim yerde soruyorum. Buralarda Anadolu Partisi denen partiyle ilgili en küçük bir şey yok. O partiyi tutan, o partiyi savunan, o partiye katılmayı düşünen, giren tek bir yurttaş yok. Öyle bir şeyle karşılaşmadım, sahada öyle bir parti yok. Bakınız, öyle bir parti yok! Bunu önümüzdeki süreçte göreceğiz. Tabii bu, Emine Ülker Hanım için de çok büyük bir uyarı. Herhalde o uyarıları benden daha iyi anlamıştır, alıyordur. Neden derseniz, çünkü böyle bir partinin Türkiye’de bir karşılığı yok, olması da mümkün değildir.

Anketin İşçi Partisi ile ilgili yüzde üçün üzerinde olan bölümü doğru. Hatta potansiyel olarak ele alırsanız, bu potansiyelin yüzde 10, 15, 20’ye kadar uzandığını bütün anket kuruluşları da kabul ediyorlar.

Şimdi bakın, Türkiye fırtınalı bir döneme giriyor. Demin krizden bahsettim. Fırtınalı bir dönemde, ancak Nuh’un gemisiyle o fırtınadan, o tufandan çıkarsınız. İşçi Partisi; kaya gibi sağlam, mücadele eden bir Nuh’un gemisi inşa etti; fırtınalara göğüs gerebilecek gençliğiyle, işçi sınıfı içindeki birikimiyle, emekçiler içindeki gücüyle, kadrolarıyla, gelenekleriyle, Silivri duvarlarını yıkan çetin mücadele azmi ve birikimiyle… İşte böyle bir Nuh’un gemisiyle bu dönemden çıkılır. Gezinti gemisiyle denize açıldınız mı sonu çok acı olur. Süslenerek bu dönemi göğüsleyemezsiniz, süslenerek halkın oylarını alamazsınız.

İşçi Partisi, borçlanma ekonomisinden üretim ekonomisine geçişe önderlik edecek tarihsel kadro birikimine sahip. İkincisi; İşçi Partisi vatanın bütünlüğünü sağlayacak, Türkiye’de bölücü terörü tasfiye edecek dış politikaya ve iç politikaya da sahip. İşçi Partisi Mardin’e de gidiyor, Diyarbakır’a da gidiyor, Urfa’ya da gidiyor, Hakkari’ye de gidiyor. Şimdi orada bizim örgütçülerimiz harıl harıl çalışıyor. Ben de eşimle beraber bayramda özellikle Mardin, Diyarbakır ve Urfa’ya gittim.

Şimdi bu örgüte, bu birikime sahip olan; oralarda kendi gücüyle var olabilen, kendini koruyabilen ve halkla haşır neşir olabilen örgütlerle o süreci yaşadık. Gezi eylemlerinden sonra büyük halk hareketini, Haziran-Temmuz ayaklanmalarını yaşadık değil mi? O süreçte bu milletin eline Türk bayrağını kim verdi? İşçi Partisi verdi. Hem de o sahte soldan ve PKK’dan gelen saldırıları püskürterek… “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını, toplamda on milyon insanın ayaklandığı o birkaç aylık mücadeleye kim kabul ettirdi, kim oturttu? İşçi Partisi oturttu! Neyiyle? Gücüyle, örgütlenmesiyle… Bunlar olmadan bu dönemden çıkılmaz. İnsanlar boş yere yanlış yollara sürüklenir ama o tecrübelerin sonunda herkesin ayağı yere basar.

Gezi süreciyle ilgili kamuoyunda şöyle bir algı var: “Gezi’de başaramadık. Bundan sonra AKP iktidarını nasıl yıkacağız?” Yani dünyada ne zaman, hangi çiviyi tek bir vuruşta çakabildiniz? Var mı öyle bir şey? Bana bir tane usta getirsinler; çekici alsın, bir çiviyi tek bir vuruşta çaksın! Bir çiviyi, çivinin uzunluğuna göre 8-10 vuruşta çakarsınız. Tek bir vuruşta çiviyi çakan var mı? Parmağını kırarsın, öyle bir şey yok. Onun için dünya tarihine baktığımız zaman, Gezi Hareketi’ni sonuç itibarıyla İşçi Partisi hükümetle mücadele çizgisine yöneltti. Ve kısmen bunu başardı ama oraya tam, bütün gücüyle seferber olamadı. O bakımdan Gezi, yakın tarihimizde bir hükümeti değiştirme mücadelesinde büyük bir olaydır; büyük moral verdi ve milletin birikimini ortaya koydu ama onu hükümeti devirecek bir eylem olarak görmek çok yanlış. O, son derece önemli bir birikimdir. Ama Türkiye’de hükümetlerin 1876’dan beri seçim yoluyla değiştiğini görmemiz lazımdır. O tür halk hareketleri, seçimleri etkileyen mücadelelerdir. İstihbarat savaşı da seçimleri etkileyen büyük bir mücadele. Parlamento ve halk hareketi… Bu iki ayakla yürümek lazım. Birini reddeden, inkâr eden anlayışlar çocukçadır, onu söyleyeyim. Türkiye tarihini bilmemekten ileri gelir.

Şimdi seçimler açısından, mesela Türkiye’de hep halk hareketleri konuşulur. Sandığa yansımadığı da söylenir. Haziran’daki o çok büyük kitle… “Yansımaz” olur mu? Durun bakalım, Haziran’dan sonra bir daha seçim olmadı ki! Yansımaz olur mu? Yansıyacaktır. O bir birikim.

Bakın şimdi, 2007’de büyük Cumhuriyet mitingleri oldu. Ankara Tandoğan, İstanbul, arkasından İzmir Gündoğdu… Biz onu Diyarbakır’da da yaptık yalnız başımıza, İşçi Partisi olarak. Cumhuriyet mitinglerinin devamı olarak Çanakkale’si, Samsun’u vesaire… Şimdi orada muazzam bir birikim ortaya çıktı. Sonra 2007 seçimleri oldu vesaire. İnsanlar, “Gördünüz mü, bak Cumhuriyet birikimi bitti, söndü” dedi. Söner mi? Sönmediği, Gezi’deki o büyük halk hareketinde yeniden ortaya çıktı.

Şimdi halk hareketleri böyle devamlı, tempolu olmaz. Onun da inişleri ve çıkışları var, dalgalanmaları var. O da tıpkı su gibi, tıpkı rüzgâr gibi, tıpkı elektrik enerjisi gibi dalgalar hâlinde ilerler. Dünyada her şey dalgalar hâlinde ilerler. Bakın; su dalgalar hâlinde, elektrik dalgalar hâlinde, rüzgâr dalgalar hâlinde, değil mi? Şimdi halk hareketi de dalgalar hâlinde. Buzun üzerinde sabun kayar gibi dümdüz giden öyle bir halk hareketi olmaz. Her gün böyle olacağını sanıyorlar.

— Geçen haftalarda Trakya turunda bir çağrı yaptınız, çok konuşuldu. Kılıçdaroğlu’na birleşme çağrısı…
— Kılıçdaroğlu’na yapmadım, Türkiye’nin Cumhuriyet birikimine yaptım.
— CHP’yi zikrederek söylediğiniz için bu şekilde anlaşıldı.
— Şöyle bakın, Kılıçdaroğlu’na yapmam. Çünkü o milleti aldatmak olur. Kılıçdaroğlu “Ben Dersimli Kemal’im” dedikten ve PKK ile birlikte seçim konuşmalarına başladıktan sonra, “Açılım yapacağız” dedikten sonra… Dersim mi, Tunceli mi? Biz nerede birleşeceğiz? Dersim’de mi birleşeceğiz, Tunceli’de mi birleşeceğiz? Tunceli’de birleşeceğiz. Seyit Rıza’nın heykelinin önünde mi birleşeceğiz, Atatürk’ün heykelinin altında mı birleşeceğiz? Kılıçdaroğlular Seyit Rıza’nın heykelinin altında basın toplantısı yapıyor Tunceli’de. Nasıl orada birleşeceğiz? Millet orada birleşir mi? Seyit Rıza’nın heykelinin altına çağırsın bakalım Kılıçdaroğlu, kaç kişi geliyor? PKK’lılardan başka kim gelecek oraya? Hiç kimse gelmeyecek. O, PKK ile birleşmek için, Seyit Rıza heykelinin altında basın toplantısı yapıyor Kılıçdaroğlu’nun arkadaşları Tunceli’de. Karşısında Atatürk heykeli var, niye orada değiller? Niye Atatürk’ü katil ilan eden bir AKP kumpasının, tuzağının içine bile bile atladılar?

AKP Cumhuriyet düşmanı, Atatürk düşmanı; onun için Dersim olayını getirdi 2012 Eylül ayında, demokrasi paketinin içinde. Peki, Dersim’e “Kerbela” diyen kim? Davutoğlu. Peki o “Kerbela” diyen Davutoğlu’nun peşine takılan kim? Kılıçdaroğlu. Siz nasıl Davutoğlu’nun peşindeki bir Kılıçdaroğlu’yla Davutoğlu hükümetini indireceksiniz? O, hükümete çalışıyor. Türbanda da o hükümete çalışıyor, ekonomide de o hükümete çalışıyor, Dersim’de de o hükümete çalışıyor. Kürt açılımında da “Biz ondan daha iyisini yaparız” diyerek çalışıyor. Bana, Kılıçdaroğullarının Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinden farklı tek bir programını göstersinler, gidelim onlarla birleşelim.

Biz Altı Ok’ta birleşme çağrısı yaptık. Bakın, Lüleburgaz’da ve Kırklareli’de olay şudur: Halk haklı olarak —şimdiki mesajlarda da var— “birleşin” diyor. Aynı şey Zonguldak ve Sakarya’da da oldu. “Birleşelim” dedim, “Altı Ok’ta birleşelim.” Millet ayağa fırladı. Şimdi bakın, Altı Ok’ta birleşme olacak. Tabii ki bugün İşçi Partisi’nde olacak ama en sonunda bu Altı Ok’ta birleşenler, Atatürk’ün 4 Eylül 1919 günü kurduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde toplanacaklar. Yani bu suyun şu çanakta mı yoksa bu bardakta mı toplandığının ne önemi var? İkisi de su. Bu suyu, bu çanağı kursanız orada toplarsınız, bu bardakta toplarsanız orada toplanır. Yani burada nerede toplandığı değil, suyun birleşmesi önemli.

Burada “biz” kavramını yeniden tanımlamamız lazım. Altı Ok’u savunan —zaten Altı Ok da demeyelim, Cumhuriyet devriminin tamamlanması, karma ekonomi, üretim ekonomisi ve vatanın bütünleşmesi diyelim— özeti iki madde: Üretim ekonomisi artı vatanın bütünleşmesi. Bunu savunan; CHP tabanında, Milliyetçi Hareket Partisi tabanında, hatta her iki partinin de örgütlerinde, AKP tabanında büyük bir yurttaş kitlesi var. Biz onları birleştirmeye çalışıyoruz. Ve bundan söz ettiğimiz zaman CHP tabanı da ayağa kalkıyor, MHP tabanı da ayağa kalkıyor.

Bakın, geçen gün Sakarya’daydık. Eski MHP Sakarya İl Başkanı Muharrem Kocaman —ki daha sonra Büyük Birlik Partisi’nin de il başkanlığını yapmış— 25-30 arkadaşıyla oraya gelmişti. Çıktı, bağıra bağıra İşçi Partisi’nin bugün Türkiye’de vatan bütünlüğünü sağlayacak ve Türkiye’yi bu darboğazdan çıkaracak tek parti olduğunu gümbür gümbür açıkladı. Eski Sakarya MHP İl Başkanı Muharrem Kocaman, Karasu’da ve Sakarya’da oturuyor. Şimdi her gittiğimiz yerde CHP’den, MHP’den bu tür insanlara rastlıyoruz. Bunlar birleşmek istiyor. Birleşmenin de programı belli: Üretim ekonomisi artı vatan bütünlüğü. Bu programı şu anda İşçi Partisi dışında savunan yok.

Peki, seçime yansıması nasıl olacak? Yansıması şu olacak: Bu güç iktidar olacak. Kaçınılmaz olarak iktidar olacak. Bakın, önümüzdeki iktidar formülü borçlanma değil, üretim ekonomisidir. Artık borçlananların iktidar olacağı dönem bitti. Türkiye, üretim ekonomisine mecburen geçecek. Bir mecburiyetten bahsediyorum. O zaman bu mecburiyeti gören bir İşçi Partisi var şu anda ve toplum da o mecburiyetin arkasında toplanacak. Biz de herkese, “Gelin bu mecburiyeti hayata geçirmek, üretim ekonomisini kurmak için iktidar olalım” diyoruz.

İkinci mecburiyet: Vatan bütünleşecek. PKK inişe geçti. Amerika, Suriye’de kaybetti; Kürt koridorunu açamadı. Kobani’de PKK çil yavrusu gibi dağıldı, orada hayalleri yıkıldı. Gömüldü; Kobani, PKK’nın mezarı oldu, orada mezara gömüldü PKK. Bunun içeride de yansımaları var şimdi. Herkes diyor ki: “Bu PKK, silahlıyım külahlıyım diyordu. Hani Urfa’dan Hakkari’ye kadar oralar benimdir diyordu? Bir tane kanton dedikleri yeri koruyamıyor.” Urfa’dan Hakkari’ye kadar devlet mi kuracaklarmış bunlar? İnsanlar şimdi bunları sorguluyor. PKK baş aşağı gidiyor. Bu koşullarda İşçi Partisi vatanı bütünleştirecek programı da üretti. Bir, iç cephede hem Kürt yurttaşlarimizi kucaklayacağız, birleşeceğiz onlarla; aynı milletin içinde ve özgür yurttaşlar olarak, ortak hükümet olmak amacıyla. Yani Hakkari’den Edirne’ye kadar bütün halkın hükümetini savunuyoruz. Hükümet yapacağız onları; Kürt yurttaşlarımıza hükümet yapacağız, onlara hükümet olmayı vaat ediyoruz. Birincisi bu.

İkincisi dış politika olarak; İran, Irak, Suriye ile Türkiye iş birliği yapacak. Bakın şu anda Suriye’de İşçi Partisi, Suriye Devleti’nin yürüttüğü teröre karşı mücadele çalıştayında bir numaralı konuk. 25 ülke katıldı; birinci konu İşçi Partisi, protokolde birinci konu. Niye? Çünkü bölge ülkeleri; İran, Irak, Suriye artık şunu görüyor: Türkiye’de bir milli hükümet kurulduğu zaman bölgede terör, iş birliğiyle bitirilecek. Biz İran’la, Irak’la iş birliği yaptığımız zaman Kandil beyaz bayrak çekecek. Bakın buradan Türk milletine, halkımıza söylüyorum: Biz hükümet olduğumuz zaman Kandil’e bir ay içinde beyaz bayrak çektireceğiz. Çok basit. İran’la iş birliği yaptığınız zaman yapabilecekleri hiçbir şey yok; getirip silahları yere atıp teslim olacaklar.

İçeride de devletin yaptırım gücünü kullanmaktan korkmayacağız. Bakın öyle bir noktaya geldik ki bugün Türkiye’de İşçi Partisi dışında tek bir parti yok. Ben bölücü terörü, hem halkımızla hem de Kürt yurttaşlarımızla birleşerek; silaha davrananı da devletin yaptırım gücünü kullanarak tasfiye edeceğim, temizleyeceğim. Bunu diyen İşçi Partisi’nden başka kimse yok. Halbuki bunun koşulları oluştu. Türk Silahlı Kuvvetleri de bunun koşullarının oluştuğunu görüyor ve PKK bundan korkuyor. “İşte darbe geliyor, bu açılım olmazsa darbe olur” diyorlar; darbe marbe olmaz. Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmak istemiyor. Bir tane milli hükümet, cumhuriyet hükümeti olsun da hükümetle ordu arasındaki ilişkiler olumlu, yapıcı bir sürece girsin; onu istiyor. Bunu görmemiz lazım. İşte bunu yapabilecek olan, İşçi Partisi’nin merkezinde bulunduğu milli hükümettir. Bunun koşulları oluşmuştur ve herkesi bu koşullarda şu anda İşçi Partisi’nde birleşmeye davet ediyorum. Çünkü İşçi Partisi’nin büyümesi diğer partilerde çok olumlu etkiler yapıyor; vatanı ve üretim ekonomisini savunan büyük çoğunluğu ayağa kaldırıyor. O bakımdan İşçi Partisi’nin güçlenmesi CHP ve MHP’de de önemli elektriklenmeler, ateşlemeler yaratıyor. Bunu görmek lazım. Bugün anahtar sorun, bir milli hükümetin kurulması için İşçi Partisi’ni güçlendirmektir. Güçlü Türkiye, güçlü İşçi Partisi ile kurulur.

Bir soru soruluyor: “Bir milli merkez çalışması vardı. Şimdi son dönemde kamuoyuna da yansıdı. Partiler birleşecek mi, İşçi Partisi bunun içinde yer alacak mı?” Şimdi Milli Merkez; İşçi Partisi olmadığı zaman Milli Merkez’de ne var? Bakın bu bir gerçek. Hani Milli Merkez ne yapıyor, bir şey görüyor musunuz? Bakın İşçi Partisi gidiyor, her yerde salonları dolduruyor. Milli Merkez’in toplantıları da esas olarak İşçi Partisi’nin inisiyatifiyle, çalışmasıyla, örgütüyle olan şeyler. Ben onu arkadaşlarıma da söyledim; “Siz dedim, Kadıköy Meydanı’na veya Ankara Meydanı’na bir tane vinçle bir kürsü kurabilir misiniz?” Gerçek bu. Şimdi o arkadaşlar bir parti kuracaklarını ilan ettiler ve orada güzel, yapıcı şeyler söylüyorlar. Açıklamalarını aktarıyorum: “Biz bu partiyi kuracağız ve İşçi Partisi ile ittifak yaparak hükümet olacağız.” Eğer kurarlarsa, bir güç toplarlarsa biz buna seviniriz. Onlar bizim rakibimiz değil, onlar da bizimle birlikte hükümet olmayı amaçladıklarını söylüyorlar. Biz onların bu konuda başarılı olmasını isteriz ama bakalım, bir deneyecekler. Tabii denemeler insanları gerçeklerle yüz yüze getirir, o çok faydalı bir şey. Bu denemelerin içerisinde, “Sağ bir parti AKP’ye karşı daha başarılı olur” düşüncesi de var.

Şimdi bakın, sağ çöktü. Göçüğün üzerine ev yapamazsınız. Heyelan olan bir yerin üzerine ev yaparsanız ne olur? O göçer gider. Göçük ne? Merkez sağ göçtü. Merkez sağ kimdi? Doğru Yol Partisi’ydi, Anavatan Partisi’ydi. Kaldı mı bunlar? Niye göçtü Doğru Yol ve Anavatan? Çünkü bunlar emperyalizmin dayattığı, 1980 sonrasında dünya ekonomisine açılma ve bütünleşme programlarını uyguladılar. O program, o partileri bitirdi. Şimdi de aynı program Tayyip Erdoğan’ların partisini bitiriyor. Demek ki hep göçüğün üzerine bir şey yapmaya çalışıyorlar. Merkez sağda bir hayat, bir gelecek yok. Peki, Milli Merkez çalışmaları niye merkez sağdan gelen isimlerle yapılıyor? Bakın, siz söylüyorsunuz zaten “merkez sağdan gelen” diye. Milli Merkez, merkez sağda kurulmadı ki. Milli Merkez’in kurucusu esas olarak İşçi Partisi’dir. Biz bu arkadaşlarla “Atatürk’te birleşelim” diye anlaştık. Tarihte “Atatürk’te birleşme” diye bir slogan var mı? Atatürk’le birleşme sloganını da Sayın Ufuk Söylemez her toplantıda söylüyor. Ben önerdim, “Atatürk’le birleşelim” dedim. 1945 öncesinde neydi? İsmet Paşa, Celal Bayar, Fevzi Çakmak ve Nâzım Hikmet Kemalist devrimi destekledi. Bunlar hep beraberdi. Celal Bayar ve İsmet Paşa, Atatürk’le beraber İstiklal Savaşı’na başladılar ve 1938’e kadar hep beraber gittiler. O dönem Türkiye’nin altın çağıydı; plan, halkçılık, devletçilik ile dünyada hızlı gelişme açısından ilk iki ekonomiden biriydi. Şimdi biz diyoruz ki 1945 öncesinde Atatürk’le beraber olan Celal Bayar ve İsmet Paşa, Nâzım Hikmet ve Fevzi Çakmak temelinde Türkiye yeniden bir atak yapacak. Yoksa biz merkez sağda birleşmeyi kabul eder miyiz? Ben bu “göçük üzerine ev yapılamaz” görüşünü 15-20 yıldır söylüyorum. 1996 yılında Amerikalılar da RAND Corporation’da bunu yazdılar; “Doğru Yol bitti, onun için Refah Partisi’ni destekleyip onu ihtar yapalım” dediler. Yani Amerika bitti dediği için değil, Amerika tüketti onları.

Merkez sağdan bir şey olmaz ama orada çok değerli insanlar var; Hasan Korkmazcan gibi, Sayın Ufuk Söylemez gibi. Sayın Hasan Korkmazcan son görüşmemizde şunu söylüyor: “Biz kamulaştırmadan yanayız, özelleştirilenleri kamulaştırmaktan yanayız. Gayrimilli yapılanları millileştirmekten yanayız.” Kim bu? Bu milli program. Merkez sağın tarihinde kamulaştırma ve millileştirme diye bir şey duydunuz mu? Özelleştirmenin mimarı onlar değil mi? Bunu CHP savunabiliyor mu? Savunamıyor. Bakın Hasan Korkmazcan’ın veya Ufuk Söylemez’in savunduğu programı Cumhuriyet Halk Partisi savunuyor mu? Savunamıyor çünkü Cumhuriyet Halk Partisi gayrimilli. Ancak Sayın Hasan Korkmazcanlar ve Ufuk Söylemezler milli bir duruş içerisindeler. Onun için merkez-sahada değil, o birleşme. Zaten onlar da sağ-sol kavramını bugün kullanmayı geçerli görmüyorlar. Diyorlar ki: “Bugün saflaşmak; gayrimillilerle, emperyalist iş birlikleriyle milliler arasındadır.” Doğru koyuyorlar. Siz hiç böyle bir şeyi Kılıçdaroğlu’ndan duydunuz mu? Duyabilir misiniz? Veya Devlet Bahçeli’den böyle bir şey duyabilir misiniz?

Peki, 2015 seçimleri? 2015 seçimlerinde… Bakın burada Emine Ülker Tarhan falan, hepsini kazanacağız. Hep bunlar tecrübedir, denemedir. Sayın Emine Ülker Tarhan da bir tecrübe yapıyor. O tecrübede gerçekleri görecektir. Başka arkadaşlar da denemeler yapıyorlar, onlar da göreceklerdir. Ama bunun üstüne stratejik olarak bakalım. Ben şunu söylüyorum: Bir, Türkiye zorunlu olarak üretim ekonomisine geçecek. Borçlanma ekonomisi bitti, üretim ekonomisine geçilecek. İki, bölünme süreci bitti, vatan bütünleşecek; oraya geldik. Öyleyse üretim ekonomisini kuracak olan ve vatanı bütünleştirecek olanlar hükümet olacak. Bu, Türkiye’nin önündeki iktidar formülüdür. Kim buraya gelirse… Gelecek, gelmek zorunda; çünkü halk buraya yığılacak. Yani çiftçinin talebi bu. Yatağında mücadele eden işçilerimize buradan selam, saygı yolluyoruz. Onların yanındayız, onlarla beraberiz. Onların üzerine yürüyen vatana ihanet eder, onların üzerine yürünemez; çarpar, Allah çarpar. Onlar şimdi Cumhuriyet ekonomisini savunuyorlar. Soma’da şu anda sendikal mücadele veren, o büyük acıları çekmiş işçilerimizle beraberiz. Zonguldak’ta üretim ekonomisini savunan; Antalya’da, Gazipaşa’da, Lüleburgaz’da, Kırklareli’nde, Edirne’de, Keşan’da, Orta Anadolu’nun patates üreticisi Nevşehir, Kayseri, Niğde ve küçük sanayi merkezlerimiz; Denizli’miz, Bursa’mız, Gaziantep’imiz, Malatya’mız… Hepsiyle beraberiz. Onların talebi ve ihtiyaçları milli hükümeti dayatıyor.

(Soru-Cevap Bölümü)

Şimdi milliyetçi kesimden az önce bahsettiniz; Sincan-Uygur Bölgesi’ndeki politikalar, Çin’in politikaları ve sizin bu politikalara yaklaşımınız hakkındaki eleştirilere ne diyeceksiniz? “Baskı politikası” diyorlar. Çin’de Uygur düşmanlığı yapmak hem Çin’in hem de bütün dünyanın aleyhinedir. Türkiye’de Çin düşmanlığı yapmak da aynı şeydir. Demin neden bahsettik? Çin, Türkiye, İran, Rusya; bunlar geleceklerini beraber kurmak durumunda olan, aynı cephenin ülkeleridir. Bugün Çin düşmanlığı yaparsanız Amerika’nın kölesi olursunuz. Amerika’nın kölesi olmaya abone olan, sözüm ona milliyetçiler Çin düşmanlığı yapıyor. Atatürk’e bakalım; o zamanki denklemde Sovyetler Birliği ile dostluk yapmadan İzmir’i kurtaramazdınız. Bugün de Çin ve Rusya düşmanlığı yaparak Amerika’nın kölesi olursunuz.

Uygur bölgesinde şunu da görmemiz lazım: Nasıl Amerika Türkiye’de PKK’yı destekliyorsa, Uygur bölgesinde de birtakım terör örgütlerini destekliyor. Siz Amerika’nın terör örgütlerini destekleyerek nasıl vatan bütünlüğünü savunacak ve PKK’yı tasfiye edeceksiniz? Dünyadaki saflaşmada yanlış taraftasınız. Bizim yapmamız gereken, Uygur Türklerimizin Çin’in bütünlüğü içerisinde hak ve hukuklarını yaşamaları, can güvenliği içinde olmaları şeklinde bir politika izlemektir. Çin’in yanlışları varsa tavır alırız, ama çok yalan söyleniyor. “Kur’an-ı Kerim okuyanı orada öldürüyorlar” diyorlar. Ben kendim gittim, Uygur bölgesinde camileri gezdim; Kur’an-ı Kerim de okunuyor, ibadet de yapılıyor. Üniversiteleri gezdim, radyoları dinledim. Elimde Uygurca ve Çince basılmış Divânü Lugati’t-Türk var. MHP heyetleri de gitti, gerçekleri görüp döndüler. “Uygur Türklerinin bir çocuktan fazla yapması yasak” diyorlar. Peki, Rabia Kadir’in 17 çocuğu var. Nasıl oluyor? Çin’de doğurmuş hepsini. “Çin’de Türklerin zengin olması yasak” deniliyor; Rabia Kadir, Çin’in en zengin insanıydı. Amerika’nın kurduğu kukla hükümetin bir parçası değil mi? Böyle bir karartma var. Gelin, bir gezi düzenleyelim; hep beraber gidelim, kendi gözlerimizle görelim.

Anayasa Mahkemesi’nden %10 barajı konusunda bir sürpriz bekliyor musunuz? Biz hiç ilgilenmiyoruz, barajı geçeceğiz. Biz barajları yıkarak geliyoruz; Ergenekon ve Balyoz barajını yıktık. Onlar, %10 barajından çok daha sert barajlardı. İşçi Partisi’ne özel olarak duvarlar ördüler, Türk Silahlı Kuvvetleri ile beraber bizi içeri attılar. Demek ki Amerika’nın Türkiye’de korktuğu iki kurum var: Türk Silahlı Kuvvetleri ve siyasi planda İşçi Partisi. Biz o duvarları yıkıp geliyoruz. Onun için %10 barajını hesaba katmıyoruz.

Aydınlık Gazetesi’nden gazeteciler Ceyhun Bozkurt, Ergun Yedek ve Önder Öztürk’e teşekkür ederim. İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ederiz. Sevgili seyirciler, yeniden buluşuncaya dek iyi akşamlar, hoşça kalın.

Paylaş