İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, Türkiye’nin çözümünü anlatan program “Çıkış Yolu”nda, her zamanki saatimizde sizlerle birlikteyiz. Bugün Vatan Partisi’nin gündemindeki önemli konu başlıklarını Sayın Doğu Perinçek’e soracağız. 7-8 ana başlığımız var ama önce ekonomiden, halkın, vatandaşın ve üreticinin sorunlarından başlayacağız.
Ankara’da gündemdeki pazar yeri taşıma tartışmalarını, pazar esnafının durumunu ve yaşanan gelişmeleri Sayın Perinçek ile değerlendireceğiz. Ayrıca, bugün açıklanan bazı ekonomik rakamları da konuşacağız. Üretici temsilcilerimizle bağlantılarımız olacak. Sorularınızı, katkılarınızı ve yorumlarınızı Twitter’da #ÇıkışYolu etiketiyle veya telefon aracılığıyla bizlere iletebilirsiniz.
Efendim, hoş geldiniz.
**Perinçek:** Hoş bulduk, teşekkürler. Güzel bir program olsun, gündem çok yoğun, hızlı başlayalım.
**Sunucu:** Ankara’nın göbeğinde, Sıhhiye’de Yenişehir Pazarı olarak bilinen pazar yerinin taşınması gündeme geldi. Partinizin Çankaya ve Ankara il örgütleri konuya müdahil oldu. Esnafın direnişiyle taşınma kararının iptal edildiği duyuruldu. Konuya dair değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?
**Perinçek:** İzleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Ankara’da yıllarımız geçti. Maltepe Pazarı, Çankaya Pazarı (halk arasında Sıhhiye Pazarı olarak bilinir) Ankaralıların geçimlerini sağladıkları, alışveriş yaptıkları mekanlardır. Pazar esnafımızı kutluyorum. Vatan Partisi Ankara İl Örgütü de üzerlerine düşen görevi yaparak rant projesine karşı pazar esnafıyla birlikte mücadele etti.
Anıt yapılması bahane, bu kaç dönümlük bir arazi. Ankara’nın en kıymetli yerlerinden biri, tam rantlık bir bölge. Kızılay’ın yanı başında, merkezin merkezinde. Esnafımız hem ekmeğini kurtardı hem de kent arazisinin rant uğruna talan edilmesini önledi. Vatan Partisi, halkın ve üreticinin nerede bir hak mücadelesi varsa oradadır. Pazarcıların “Bu kararı bizimle görüşmeden aldılar” diye öfkelendiğini gördük; partimizin kararlı duruşu bu süreci hızlandırdı ve başarıya ulaştırdı.
Bu mücadele, doğru strateji ve doğru önderliğin önemini bir kez daha gösterdi. Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki mücadele veya arıcıların sorunlarında olduğu gibi, doğru eylem çizgisiyle başarıya ulaşılıyor. Doğru eylemin üç ilkesi vardır:
1. Başarı odaklılık (ortak çıkar etrafında birleşmek).
2. Haklı zeminde olmak (halkın benimseyeceği bir talep).
3. Gerektiğinde ateşkes yaparak kuvvet toplamak ve mücadeleyi dalga dalga ilerletmek.
“Doğru Eylem” adlı bir kitabım var, bu tecrübelerle onu yeniden zenginleştirip yayınlamayı düşünüyorum.
**Sunucu:** İçinde olduğunuz bir diğer mücadele alanı da bal üreticilerinin mağduriyeti. “Şeker vereceğiz” vaadiyle toplanan paralar, ne şeker olarak üreticiye ulaştı ne de geri ödendi. Tahap (Türkiye Arıcılar Birliği) ile ilgili bu dolandırıcılık meselesinin takipçisiyiz. Bağlantılarımız hazır; Tahap Yüreğir Şube Başkanı Şahin Özmetin, şube üyesi Ömer Bulak, Mersin Şube Başkanı Ahmet Erdem ve Balıkesir Şube Başkanı Akın Beyhanlı bizlerle.
Sayın Şahin Özmetin, durum nedir?
**Şahin Özmetin:** Başta Vatan Partisi’ne ve size çok teşekkür ederim. Şeker vaadiyle üyelerimizden 7-8 ay boyunca paralar toplandı ve bizi sürekli oyaladılar. Arıcılarımız mağdur oldu. Ben kendi şahsım adına da çok mağdurum, arıcılarımızın mağduriyetini gidermek için kendi evimi sattım. Cumhurbaşkanımıza, hakimlerimize ve savcılarımıza sesleniyorum; lütfen bu haksızlığa sessiz kalmayın.
**Sunucu:** Sayın Ömer Bulak, sizin çevrenizde durum nedir?
**Ömer Bulak:** Vatan Partisi’ne ve Ulusal Kanal’a bize ses olduğu için teşekkür ederiz. Dün savcılığa suç duyurusunda bulunduk, gruplar halinde başvurularımız sürüyor. Hangi siyasi partiye gittiysek, “Siz onlarla ticaret yapmışsınız, biz karışamayız” diyerek bizi geri çevirdiler. Tek yanımızda duran Vatan Partisi oldu. Bu, sizin aranızdaki iştir. Halbuki bizim ticaretimiz hayatta olmadı. Biz bir birlik olarak oraya para yatırdık, arılarımız için şeker gelmesini bekledik. Kimse sesimizi duymadı. Ulusal TV’ye, tüm Türkiye’ye sesimizi duyurduğu için çok teşekkür ediyoruz. Buradan Cumhurbaşkanlığına, İçişleri Bakanlığına ve ilgili mercilere sesleniyoruz; yedi aydır biz bu işin peşindeyiz. Mahkemelerdeyiz, meydanlardayız ancak sesimizi kimse duymuyor. Bir an önce sesimizin duyulmasını ve mağduriyetimizin giderilmesini istiyoruz.
Arıcılarımız çok mağdur. Cebindeki son kuruş parayı şeker alabilmek için yatırmış. Arılarını besleyememiş, yeterli verimi alamamış. Hatta arıcı başına 150-200 kovan arısı fire veren, arısı zayıflayan var. Evini geçindiremez hale gelenler var. Bir an önce bu işe çözüm bulunması lazım. Vatan Partisi bu süreci çok iyi yürütüyor ve sesimizi her yere duyurmaya çalışıyor; kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Biz sonuna kadar partimizin arkasındayız. Bu dolandırıcılığın bitmesini ve mağduriyetimizin giderilmesini istiyoruz. Adana’nın genelinde; Kozan’da, Ceyhan’da ve diğer ilçelerimizde bu durum yaşanıyor. Dilekçelerle ve noter kanalıyla paramızı talep ettik. Bize canlı yayında “siz teröristsiniz, FETÖ’cüsünüz” diyorlar. Üreticinin terörle, FETÖ’cülükle işi olmaz; biz dağda, taşta, bayırda; susuz, yemeksiz üretim yapmaya çalışan insanlarız.
Arıcıların derdine bir an önce derman bulunmasını istiyoruz. İnanın, bir gün gelip arıcıların barakasında kalsanız bu durumu anlarsınız. Şu an bizi izleyen binlerce mağdur arıcı arkadaşımız var. 4-5 ay önce bu uyarıyı yaptığımızda gelmeyenler oldu ama şimdi Balıkesir, Mersin, Diyarbakır ve Adana’daki başkanlarımız duyarlılık göstererek arkamızda durmaya başladılar. Biz ne teröristiz ne de FETÖ’cü; biz Türkiye için lokomotif görevi gören üreticileriz. Arıcılık; kovancıyı, petekçiyi, nakliyeciyi ve balcıyı ayakta tutan bir sektördür. Biz üretim yapmazsak Türkiye ekonomisi %20 oranında darbe alır. Bilim insanları, arılar olmasa dört yıl içinde gıdaların %80’inin eksileceğini söylüyor. Biz sizden bağış istemiyoruz; verdiğimiz şeker paralarının güncel fiyattan iade edilmesini istiyoruz. Birileri çıkıp “Sizi hizaya getiririm, pazar gününe kadar size mühlet” gibi tehditler savuruyor; ses kayıtları ve videolar mevcut. Canlı yayınlarda insanlar haklarını aradığında, bir grup onları engellemeye çalışıyor, “Başkaldırıyorlar, birliği dağıtmaya çalışıyorlar” diyerek algı yaratıyorlar. Biz sadece şekerimizi, üretimimize devam edebilmek için hakkımızı istiyoruz.
Şu an 600 kovan arım var, bu sene sadece 100 bin lira nakliye parası ödedim. Mazot 30 liraya dayandı; gezginci arıcılar olarak devletten destek bekliyoruz. Mustafa Sarıoğlu, sürekli birinin aracılığıyla bizi tehdit ediyor ama biz kimseden korkmuyoruz. Korksaydık beş ay önce bu işe başlamazdık.
Sayın Ahmet Erdem, TAHAP’ın Mersin Şube Başkanı; hem gözlemlerinizi hem de bu tehdit meselesinin şubenizde olup olmadığını dinleyelim. (Ahmet Bey’in sesi donduğu için Akın Beyhanlı ile devam edelim.)
Akın Bey, Balıkesir’deki son durum nedir? Sarıoğlu, Balıkesir’i ikiye bölmüş durumda. 67 üyemiz şeker alacaklısı; bir kısmı halen ümitli, bir kısmı ise tehditten dolayı korkuyor. “Akın başkanın yanında durursanız size şeker vermeyeceğim” diyorlar. Bu tehditlerin ses kayıtları mevcut. Arıcılara “15 Temmuz” benzetmesi yaparak muhalefet edenleri susturmaya çalışıyor. Arıcılar ilkbahar beslemesini yapamadığı için ürün kaybı yaşadı, şimdi de kış bakımı yapılamıyor. Bu durum sadece arıcıya değil, Türkiye ekonomisine ihanettir. Diğer siyasi partilerden henüz bir ses yok, savcılığa başvuran arkadaşlarımızın ifadeleri dahi alınmadı.
Ahmet Bey, buyurun, sizi dinliyoruz.
Ulusal Kanal ailesine ve Doğu Perinçek başkanımıza teşekkür ederim. 28 yıldır arıcılık yapan biriyim. Bu yola dört yıl önce üretenlerin sesi olmak için çıkmıştık. Ancak biz üreten yürekler değil, tüketen yürekler olduk. Tam yedi aydır parasını yatırdığımız halde mağduruz. Mersin’de beş tır şeker alacağımız vardı; ben 3,5 tırını kendi imkanlarımla tedarik edip arıcıya dağıttım, bu durum ticari hayatımı sarstı. Türkiye genelinde 81 ilde mağduriyet var. Bu süreçte AK Parti milletvekili Metin Yavuz da bizimleydi, belki o da yanlış yönlendirildi. Federasyon yönetimindeki birçok kişi de bu sürecin içinde. İnsanların çaresizliğini gördükçe içim parçalanıyor. 100-150 tır civarında bir mağduriyetten bahsediyoruz, rakamlar net değil ama herkes zor durumda.
(Program sunucusu:) Efendim, onlarca mesaj geliyor. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” diyor bir üreticimiz. Metin Yavuz’dan halen bir ses yok. Üreticilerimiz, Mustafa Sarıoğlu’nu Sülün Osman’a benzetiyor. “Seni yargıdan kim kurtaracak?” diye soranlar, makbuzlarını paylaşanlar var. Türkiye genelinde binlerce arıcı, “Param nerede?” diye haykırıyor. Debo Medya’nın düzenlemiş olduğu Gelişen Türkiye Ödülleri töreninde, TAHAP Medya’ya ödül verilmiş. “Bu nasıl bir şey?” diye soruyor bir üretici. Bir Siirtli üreticimiz, “Şeker vaadiyle kandırıldık” diye mesaj göndermiş. Kastamonulu üreticimiz, “İç savaşa izin vermeyiz diyen bir genel başkan, üreticiyi PKK ile nasıl aynı yere koyar?” diye sormuş. Mehmet Güldalı Bey, “Mücadelenizden dolayı kutluyorum, bu davamız haklı. Sayın Genel Başkan’a teşekkür ediyorum” diye bir mesaj göndermiş.
Adana’dan Abdurrahman Alp Bey, Arıcılar Birliği Başkanı’na seslenerek, “Hakkını verin bu üreticinin” demiş. Burdur’dan Fatih Kaya Bey de bir paylaşım yaparak Mustafa Sarıoğlu’nun yalancı olduğunu ifade etmiş ve “Yalan söylememek lazım, üreticiyi kandırmamak lazım” diye not düşmüş. Adana’dan Davut Atar Bey, “İade isteğiyle 4 ay oldu. Beni ‘ha salı ha perşembe’ diye oyaladılar. Gereken yapılmalı, herkes hakkını almalı” mesajını iletmiş.
Balıkesir’den Akın Beyhanlı, TAHAP Genel Başkanı Mustafa Sarıoğlu’na seslenerek, “Vermediğin şekerden ve iade etmediğin paralardan dolayı mağdur olanların bir delilik yapması meselesi olursa, bunun sorumlusu siz ve yönetiminiz olacaksınız” demiş. Diyarbakır’dan gelen bir mesajda, 6 tır karşılığında yollanan paraların dekontları paylaşılmış. Giresun’dan Gökhan Saraydın, “Sayın Cumhurbaşkanı neden bu sesi duymak istemez, bunu anlayamıyoruz” diye sormuş. Bitlis’ten Abdurrahman Bey, “İki aydır yazılı olarak talebimizi iletiyoruz. Doğu Bey’den ricamız, konuya el atsın, yardım istiyoruz” ifadelerini kullanmış. Kocaeli’den Eyüp Sultan Keskin, “Bu parayı ödeyeceksiniz Mustafa Sarıoğlu, vermekle yükümlüsünüz” demiş. Diyarbakır’dan Vedat Akkoyun, 200 arısı olduğunu belirterek, “Mustafa Sarıoğlu başkanlığında yapılan işlerle mağdur edildik” şeklinde sitem etmiş.
Erzurumlu arıcılar, 17 Ocak’ta 275 liradan toz şeker ücreti yatırdıklarını, Şubat ayının ilk haftası gelmesi gereken şekerin gelmediğini ve 800 bin liranın üzerinde alacakları olduğunu belirterek, Doğu Bey’den konunun takipçisi olmasını istemişler. Siverek’ten Mustafa Koçak ve Mersin’den Ahmet Erden de süreci takip edenler arasında. Diyarbakır’dan Remzi Balık ve Müjdat Akkoyun, emeği geçenlere teşekkür ederken; Diyarbakır İl Başkanı Ahmet Ata Akkoyun, “Doğu Bey’e güvenimiz sonsuz, bu işi çözeceğine inanıyoruz” demiş. Başka bir izleyici ise, “Bir güneş doğuyor doğudan, bu güneş bize umut olacak” ifadelerini kullanmış. Çanakkaleli bir üretici ise, “Biz vatanımızı seviyoruz, FETÖ ve PKK’ya karşıyız. Bu nasıl hukuk?” diye sormuş.
80 bin bal üreticimize sesleniyorum: Size söz veriyorum, başarıya ulaşacağız, şekerleriniz gelecek. Çünkü haklı bir davanın ve üretim davasının peşindeyiz. Sizin bu emeğinize sahip çıkmanız, başarımızın en büyük güvencesidir. Mustafa Sarıoğlu hiçbir yere kaçamaz; bütün çıkış kapılarına bildirilmiştir, gerekli güvenlik makamları tedbirlerini almıştır. Buradan Mustafa Sarıoğlu’na çağrı yapıyorum: Arıcının alın terine ve parasına el koymak yok. Ne kadar çabuk bu yanlıştan dönerseniz sizin için o kadar hayırlı olur. Derhal arıcılara şekerlerini yollayın. 80 bin arıcı, aileleriyle beraber yarım milyon insan demektir. Milyonlarca insanı ilgilendiren bu davada çok kısa zamanda sonuç alacağız.
Tarım Bakanımıza, İçişleri Bakanımız Sayın Süleyman Soylu’ya, Adalet Bakanımız Bekir Bozdağ’a, Maliye Bakanımıza ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a sesleniyorum: Büyük bir haksızlık var, buna göz yumulamaz. Türk milleti ve arıcılar adına, 8 ay önceki fiyatlar üzerinden hesaplanan şekerlerin derhal üreticilere ulaştırılmasını talep ediyoruz. Bu durum sadece arıcılar için değil, Türkiye’nin bal üretimi için de kritiktir. Oda TV’nin yaptığı yanlış yayınları da burada düzeltiyoruz. Mustafa Sarıoğlu’nun Türkiye’den kaçması mümkün değildir; fakat bu sorunun çözümü sadece onun üzerinde bırakılamaz; Bakanlar Kurulu ve hükümet de sorumludur.
Mersin’den Ayşe Hanım, “Ekim zamanı geliyor, en azından Kasım sonuna kadar mazot 15 lira olsun. Traktörüm yok, kiralıyorum. Tohum, gübre derken masraf 10 bin lirayı geçiyor” diye yazmış. Çok haklılar. Türkiye, Rusya ve İran gibi enerji üreticisi komşularımızla dostluk politikası izleyerek bu sorunları çözebilir. Vatan Partisi, doğru dış politika ve enerji politikası çözümlerini hükümetin önüne koyuyor; iktidar olduğumuzda bu sorunları çözmeye hazırız.
(Programın devamında Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Kayan Çetin ile öğrenciler hakkında konuşuluyor.)
Sayın Kayan Çetin, hoş geldiniz. Öğrencilerin yaşadığı sorunları ve yurtlarla ilgili durumu anlatır mısınız?
“Yurdun her köşesinde önemli öğrenci sorunları var. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) olarak bu sorunların çözümü için mücadele ediyoruz. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde öğrenciler fahiş yemekhane zammıyla karşı karşıya; 4 lira olan ücret 11 liraya çıktı ve akşam yemeği kaldırıldı. ODTÜ’de ise yıllardır çözülmeyen bir yurt sorunu var; bu yıl üniversiteye yerleşen 1250-1260 arkadaşımız açıkta kaldı. Bursa’daki Orhan Gazi KYK Yurdu’nda ise kapasite artırımı adı altında odalar 6-7 kişilik hale getirildi; insani olmayan koşullarda yaşamaya zorlanıyorlar. Eyleme öncülük eden üç arkadaşımıza ise keyfi ve hukuksuz bir şekilde 30 gün uzaklaştırma cezası verildi. Bu haksızlığı kabul etmiyoruz. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşımız ise geçici olarak yerleştirildiği yurttan süresi dolduğu gerekçesiyle çıkarılıyor. Yatacak yeri olmayan, sağlıklı beslenemeyen, ders kitaplarına ulaşamayan bir öğrenciliği kabul etmiyoruz. Bu bozuk sistemin yükünü öğrencilerin sırtına yüklemelerine izin vermeyeceğiz.” Yurt İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde masrafları karşılayamayan aileler, çocuklarını üniversiteye göndermekten korkar bir duruma geldi. Bu durum, parasız eğitim mücadelesinin aslında doğrudan bir eğitim hakkı meselesi haline geldiğini gösteriyor; çünkü eğitim hakkı giderek öğrencilerin elinden alınıyor. Bu bozuk sistem sadece üniversite sürecinde değil, sonrasında da peşimizi bırakmıyor. Üniversite enflasyonu ve plansız kurulan üniversiteler nedeniyle her yerde diplomalı işsizler ordusu oluştu. Üniversiteyi kazanan öğrenci ihtiyaçlarını karşılayamıyor, mezun olan ise iş bulamıyor; öğrenciler iki ateş arasında sıkışmış durumda.
Özellikle İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) mezunları bu çarpık sistemin en büyük kurbanlarıdır. Üretim planlamasıyla hedefleri örtüşmeyen bir eğitim sistemi yüzünden, mezun olan arkadaşlarımız işsizlikle karşı karşıya kalıyor. İİBF mezunları, kendi alanlarına başka bölümlerden alım yapılmamasını ve 20 bin atama beklediklerini ifade ediyorlar. Aynı şekilde biyoloji bölümü mezunları da “Biyologlar Kanunu” adı altında bir meslek yasası bekliyor. Temel bilimlerden İİBF’ye kadar, ihtiyaç temelli olmayan bir eğitim anlayışıyla mezun olan milyonlarca genç yakıcı bir işsizlik sorunuyla boğuşuyor.
Özetle, parasız eğitim mücadelesi, barınma ve ulaşım sorunları öğrenci gençliğin en önemli dertleridir. Sorunu olan her genci Türkiye Gençlik Birliği’ne (TGB) çağırıyoruz; burada sorunlara çözüm arayalım ve birlikte mücadele ederek gençliğin ağırlığını Türkiye siyasetine koyalım. Boş vaatlere karnımız tok; çözüm için teşkilatlı mücadele şart.
Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı’nın önümüzdeki dönem yol haritasına gelince; genel kongremizde koyduğumuz temel hedef üniversiteleri ayağa kaldırmaktır. TGB, öğrenci toplulukları üzerinden daha etkin bir şekilde duyulacak. Öğrenci sorunları bugün üniversitelerin en önemli gündemidir. Milli, anti-emperyalist ve teşkilatlı bir çerçevede bu sorunlara çözüm aramak en büyük ihtiyacımızdır. Biz de birer üniversite öğrencisi olarak aynı sorunları yaşıyoruz. Gençlik, kendi mücadelesi içerisinde bu sorunların Türkiye’nin kökleşmiş sistem sorunları olduğunu ve ancak bir üretim devrimiyle, Türkiye kararlı bir yola girdiğinde çözülebileceğini kavrayacaktır. 2023 seçimlerinde gençliğe dayatılan seçeneksizliği reddediyoruz. Cumhuriyetimizin 100. yılına hazırız ve Türk gençliği bu sürece damgasını vuracaktır.
Sayın Perinçek, Türkiye Gençlik Birliği’nin yeni genel başkanı Sayın Kayhan Çetin’in sorunlara dair tespitlerini ve önerilerini dinledik. Özellikle yurt ve barınma sorununun yok sayılması üzerine görüşleriniz nelerdir?
Sayın Kayhan Çetin’i ve Türkiye Gençlik Birliği’ni kutluyorum. Dilek Çınar döneminden bu yana gençlik liderliğinde çok başarılı bir çizgimiz var. Geleceğe güvenle bakıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı’nın “yurt sorunu yok” şeklindeki açıklaması, yanlış bilgilendirildiğini gösteriyor; Kayhan Çetin’in örneklerle sunduğu veriler, Türkiye’de ciddi bir barınma krizi olduğunu kanıtlıyor.
Eğitim ve sağlık, savunma hizmeti gibi parasız kamu hizmeti olmalıdır. Sadece okul ücretlerinin kalkması değil; barınma, gıda, ulaşım ve kültürel ihtiyaçların da devlet tarafından ücretsiz karşılanması, Türkiye’nin geleceğini güvence altına alan bir hükümet politikası olmalıdır. Türkiye’nin kaynakları buna yeterlidir.
İşsizlik meselesine gelince; TÜİK verilerine göre işsizlik %10 civarında görünse de atıl iş gücüyle birlikte bu oran %20’lere yaklaşmaktadır. İşsizlik sorununa ancak karma ekonomiyle çözüm bulunur. Sadece özel sektörcü bir ekonomiyle bu çözülemez. Kamu yatırımları, işsizliği gidermenin temel anahtarıdır. Bunun için de Türkiye’nin tasarruf oranını %30’un üzerine çıkarması şarttır. Tasarruf, sadece israftan kaçınmak değil, üretilen değerin bir kısmını yatırıma (tohumluğa) ayırmaktır. Tasarrufu vurgulamadan işsizliğe son veremezsiniz. İşsizlik maaşı dağıtmak bir çözüm değil, tembelliğe ödenen bir sadakadır. Sadaka yerine fabrika açmalı, üretim sahaları oluşturmalıyız.
Tasarruf ve kamu yatırımlarıyla Türkiye; yolsuzlukları, faize giden kaynakları, lüks harcamaları ve dışa giden kaynakları önlediğinde, sanayi ve tarımı canlandıracak sermayeyi yaratabilir. Özel teşebbüsü kendi haline bırakmak yerine, kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) aracılığıyla doğrudan devlet eliyle yatırımlar yapılmalıdır. Devlet, sanayiciye kredi verip onun parayı faize yatırmasını izlemek yerine, kendisi ilaç fabrikası açmalı, ara mallar üretmeli ve kömürünü, madenini işletmelidir. Türkiye’de üreterek refahı büyüteceğiz. Yeni Şafak gibi gazetelerin hükümetin ekonomi politikalarına dair yakınmaları da devletsizliğin, kamusal müdahale eksikliğinin bir sonucudur. Biz, devletin ekonomiye yön verdiği, tasarrufu yatırıma dönüştürdüğü bir üretim devrimi savunuyoruz. Bu bir ağlama. Haberde BDDK’nın kararı hatırlatılıyor. 24 Haziran’da yapılan düzenlemeyle bankalara; 15 milyon lira ve üzeri dövizi olan veya döviz varlığı şirket büyüklüğünün %10’unu aşan şirketlere TL cinsinden kredi kullandırmama kararı getirilmişti. Haber, bunun etkili olmadığını söylüyor.
BDDK kararı döviz stokunu düşürmedi. 24 Haziran’da 236 milyar 764 milyon dolar olan döviz varlığı, 30 Eylül’de 234 milyar 808 milyon dolara indi. Yani aslında değişen bir şey yok; sadece 2 milyar dolardan bahsediyoruz. Kamunun etkin bir şekilde ekonomiye müdahale etmesinin şart olduğu bir döneme girdik.
Siz de hep işaret ediyorsunuz ya, “Döviz vurguncuları, sülükler” diye anlatıyordunuz. Sıcak para komisyoncuları kazanıyor, bankalar kazanıyor. Daha geçen programlarımızda konuştuk; bankaların karları, faiz gelirleri… Mayıs ayında %400 artmıştı. İnsaf yani! Bankalar bu kadar kazanırken çiftçi traktörünü satıyor, sanayici iflas ediyor. Öte yandan Sayın Cumhurbaşkanı da faizden şikayet ediyor. E peki, hükümet sizsiniz!
Vatan Partisi ne yaptı? “Derhal kurumlar vergisinde değişiklik yapalım” dedi. Bu bankaların hepsi kurumlar vergisi ödüyor. Geçen sene bankaların toplam karları 130 milyar dolar civarındaydı. Bu 130 milyarın 15 milyarını kar olarak bıraksınlar, 115 milyarıyla yatırım yapalım. İşte çözüm bu! “İşi nasıl bulacağız?” diyorsunuz; kamu politikalarıyla kaynakları yatırıma yönlendirerek… Bankalar bu kadar büyük kar etmesin, bu kadar büyük faiz gelirleri olmasın. “Geçen sene yanlış politikalar izledik, bugün nasıl düzeltiriz?” derseniz; kurumlar vergisi kanunuyla bunu yaparız. Bankalar bu sene kar etmesin, ne olacak yani? Vatan Partisi geldiği zaman bankalar bu sene kar etmeyecek; işsizler kar edecek, yatırım yapacağız.
Bu, az bir kaynak mı? “Bankalarla ilgili bu politika Türkiye’de bir korku yaratmaz mı?” diyorsunuz. Ne korkusu kardeşim? Banka karlarından pay alan kaç kişi var? Bütün halk bizi destekleyecek. Düşünün, bu suretle birkaç milyon insana iş bulacağız. O insanların aileleri, akrabaları, bütün halk bizi destekleyecek. Meral Akşener’in çarşıları gezip şikayet dinlemesiyle iş bulabilir misiniz? Biz iş bulmanın yolunu söylüyoruz: Bankaların 130 milyarlık karlarını bu senelik 10 milyara indiririz. Bankaların çarkları yine döner, hizmetlerini sürdürürler. Ama Türkiye kar eder; yapılan yatırımla milyonlarca insan iş sahibi olur ve üretim patlar.
Bir başka konu; döviz, döviz diyorlar. Yeni Şafak yazıyor ama Vatan Partisi ne diyor? Kıyı bankalarında ve İsviçre bankalarında yaklaşık 300 milyar dolar var. Hiçbir siyasi parti buraya girmiyor. Türkiye’nin alın teriyle üretilen 300 milyar dolar… Hadi 300 milyar dolar diyelim. Dış alım için ayrılan kaynaklara dokunmayacağız ama diğer kaynakları toplayacağız. O yurt dışında parası olanlar bilsin; onları toplayıp “Getirip yatırıma yönlendireceksiniz” diyeceğiz. Paranızı alıkoymuyoruz, mülkiyete dokunmuyoruz. Ama bu millet işsizlikle ve açlık tehlikesiyle karşılaşırken, bu para orada yatmayacak. Buradan Türk milletine söz veriyoruz; getireceğiz! Nasıl getireceğimizi çok iyi biliyoruz. 19,5 milyar dolarlık motorlu taşıt yatırımı mı istersiniz, ilaç sektörü mü? Türkiye’nin ödemeler açığını oluşturan kalemleri önlerine koyacağız; kendi başarılı oldukları alanlarda yatırım yapıp fabrikaları açacaklar.
Yıllık açık 40 milyar dolarla 4 yılın rekorunu kırdı. Hükümet “ihracat odaklıyız” diyor. Biz ise “tasarruf, yatırım, istihdam, üretim” diyoruz. İhracat odaklı ekonomi, maliyetleri düşürmek için her şeyi dışarıdan getirmeyi (kömürü, ipliği, pamuğu) dayatıyor. Bu anlayış Bursa’daki, Kayseri’deki, Gaziantep’teki küçük ve orta ölçekli sanayiyi mahvetti. Halbuki bu atölyeler bir üretim yapıyordu, ülkeye katkı sağlıyordu. İhracat için teşvikler vererek rekabet şansı sağlanabilir ama önce üretimi çoğaltmalıyız. Yalnızca yüksek teknoloji değil, bir emek seferberliği lazım. İşsizliğin olduğu yerde yozlaşma olur. Geçmişte araziyi desteklediler, biz üretime destek vereceğiz.
“Yüksek teknoloji” söylemi de eldeki olanakların göz ardı edilmesine yol açıyor. Yüksek teknoloji gökten zembille gelmez, üretimle elde edilir. Küçük ve orta ölçekli işletmeleri yok edip yüksek teknolojiden bahsedemezsiniz. Emek seferberliğiyle üretimi artırdığımızda teknolojik düzeyimiz de kendiliğinden yükselecektir.
Geçen hafta Konya’da üreticiyle görüştük. Üretim maliyetleri yüzünden 100-150 koyununu satanlar var. Bize “Bu iş hakikaten bu kadar kolay çözülür mü?” diye soruyorlar. Evet, bu kadar kolay! Çünkü üretici zarar ettiği için satıyor. Girdi fiyatlarını düşürüp üreticinin gelirini yükseltirsek üretim teşvik edilir. Bu da dış politikayla ilgili; Rusya ve İran’a uygulanan yaptırımlara boyun eğdiğiniz sürece ucuz mazot, ucuz doğal gaz veremezsiniz.
Mart 2022’de kurumlar vergisinin bankalar için artırılmasını çok önceden söylüyorduk; %20’den %25’e çıkardılar ama yetersiz. Ben %25 demiyorum, 130 milyar karı 10 milyara düşürelim diyorum. 120 milyar lira yatırıma kalsın. “Bu karlar zaten kredi olarak dağılıyor” diyebilirsiniz; ama hükümetin kendisi itiraf ediyor: “Size verdiğimiz kredileri gidip faize yatırıyorsunuz.”
Saros Araştırma Şirketi’nin anketinde halkın %80’i “en önemli sorun ekonomi” diyor. “Hangi parti çözebilir?” sorusuna ise %47,1 “hiçbiri” yanıtını veriyor. Bu, sistem içi çözümün bittiğini gösterir. Seçmenin yarısı arayış içinde; arıcı, turizmci, şeker işçisi Vatan Partisi’ni bulmaya başladı. Sistemin dışına çıkan Türk milleti, üretim devrimini savunan Vatan Partisi’ne yöneliyor. Cumhur İttifakı %28’e, Biden İttifakı (Millet İttifakı) %24’e düşmüş durumda. Geriye kalan o %47, anket şirketlerinin yaptığı gibi diğer partilere bölüştürülemez; çünkü o kitle sistemin dışına çıktı. Türk devleti de aslında sistemin dışına çıkıyor. Yani ordusuyla, polisiyle; Amerika’ya karşı direnerek, Doğu Akdeniz’de Amerika’dan gelen tehdide karşı bayrak göstererek; donanmasıyla, Türk ordusuyla, Türk devletiyle o da Atlantik sisteminin dışına çıktı. Dolayısıyla Türkiye, Atlantik sisteminin dışındaki çözümlere yöneldi. Hem devletiyle —ordu, polis buna dahil— hem de halkıyla bu sürece girdi.
Bu seçimde ekonomiyi ne belirleyecek? Şu anda ekonomi belirleyecek gibi görünüyor. Topluma baktığımız zaman oylar daha çok ekonomiye endeksli. Tabii güvenlik kaygıları da var; bunlar at başı beraber gidiyor gibi. Bazen biri, bazen öbürü öne geçebiliyor. Ama şu anda ekonomi önde. Ancak Doğu Akdeniz’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye yönelik tehditlerinin ağırlaştığı bir ortamda, güvenlik kaygıları da ön plana geçecektir. Vatan Partisi hem güvenlikte hem ekonomide Atlantik sisteminin dışında çözümler üretmiş durumda. O çözümler de bir bir Türkiye’nin önüne geliyor. Bunlar somut çözümlerdir.
300 milyar dolar dışarıdaki bankalarda. Getireceğiz arkadaş! Buradan söz veriyorum, getireceğiz. Bunu getirmenin yollarını çok iyi biliyoruz. Toplarız o 300 milyar doların sahiplerini; “Getirip derhal yatırıma ayırıyorsunuz. Hepinizin yurt dışına çıkışı yasaklanmıştır. Kapılardan kimse çıkamaz. O paralar derhal gelecek. İthalat için değil, yatırım için ayrılacak. Paranıza itiraz etmiyoruz, el koymuyoruz. Kazanın, iş sahası açın, fabrika kurun, tarıma yatırın, istihdam yaratın, para da kazanın. Millet kazansın, ekonomi büyüsün” diyeceğiz. Bunu yapacağız.
İkincisi, bakın demin bir rakam verdik; bankaların kazançları 130 milyar. O 130 milyarın 10 milyarı kalsın, 120 milyarı yatırıma gitsin. Bakın, bu yılki dış ödemeler açığı rekor kırdı; 40 milyar dolar. İlk defa böyle bir rakama ulaştık. “İhracat odaklıyız” diyorlardı ama kendi ekonomileri ithalat odaklıya döndüğü için dış ödemeler açığı 40 milyar doları buldu. Biz bunu daha ilk günden söyledik: “Bu ihracat odaklı ekonomi aslında ithalat odaklıdır. Çünkü dış piyasalarda rekabet yeteneği kazanacağım diye ara mallarını ve ham maddeleri Türkiye’de üretmek varken dışarıdan getirirseniz, sonuç itibarıyla ithalat patlaması olur.”
Şimdi bir önceki gündemle ilgili kalan soruyu cevaplayalım. Hükümet, ihracat odaklı ekonomi yarattığını ve ihracattan büyük kazançlar sağladığını, rekor kırdığını söylüyor. Bu rakamlarla yaşanan çelişki nedir? Bu, hükümetin izlediği politikaların yanlışlığını gösteren enfes bir soru. 1980’den beri, 42 yıldır izlenen ve bugün iflas eden politikanın ruhu bu sorunun içinde. Çünkü evet, Türkiye ihracatta rekor kırıyor ama ihracatın içindeki ithalatın payı %70. Türkiye, ihracat ettiğinin sadece %30’unu kendi üretiyor. Yani Türkiye bir istasyon gibi dışarıdan alıyor, içine bir katma değer katıyor ve sonra tekrar dışarı satıyor. Dolayısıyla dış satım rakamları aldatıcı.
Dışarı sattığımız tekstilin içinde Amerika’dan ithal ettiğimiz pamuk, Çin’den ithal ettiğimiz iplik var. Demir çeliğin içinde Afrika’dan, Ukrayna’dan getirdiğimiz kömür var. Ara mallarını Balıkesir’de, Bursa’da, Kayseri’de, Antep’te üretmek varken dışarıdan alıyoruz. İhracatımız 300 milyar dolar ise bunun 200 milyarı zaten ithalat. Dolayısıyla bizim gerçek ihracatımız o rakamların üçte biri. İhracatın %70’i ithalat olur mu?
Hükümetin yanlışı şurada: Turgut Özal’ın “İhracat odaklı ekonomi” modeli yanlıştır. Doğru olan “Üretim odaklı ekonomi”dir. İki ekonomik program çarpışıyor: Biri Turgut Özal’ın, Tansu Çiller’in ve sonradan Sayın Tayyip Erdoğan’ın ihracat odaklı programı; diğeri Vatan Partisi’nin üretim odaklı programı. Üretim odaklı program hem ithalatı azaltıyor hem de ihracatın içindeki Türkiye’deki üretim oranını yükseltiyor.
Tayyip Erdoğan yönetimi, o ihracat odaklı ekonomi programı ile iktidara geldi. En sonunda Sayın Berat Albayrak ne dedi? “Bu sürdürülemez hale gelmiştir. Sıcak para peşinde koşarak sorunlarımızı çözemeyiz.” Maliye Bakanımız da geçen gün, “Artık biz ortodoks politikalarla bu ekonomiyi götüremeyiz” dedi. “Ortodoks” yani liberal, neoliberal programla götüremeyiz diyorlar. “Heterodoks” yani plancı, kamucu politikalara yönelmemiz lazım diyorlar. Ama bocalıyorlar; zaman ise affetmez. Gerekli devrimci tavırlar alınmadığı takdirde işsizlik artmaya, dış ödemeler açığı büyümeye devam eder.
Türkiye’nin tarihindeki büyük ekonomik sanayileşme atakları hep devletçi politikalarla olmuştur. 1930’larda Türkiye dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biriydi; çünkü beş yıllık planlar yaptı, devletçi, kamucu, halkçı politikalar izledi. Şimdi bir de “Turizm gelirlerine sırtını dayama” kolaycılığı var. Mir kartını askıya alarak Rus turiste kilit vurduğunuzda, aslında Amerika’nın yaptırımını uygulamış oluyorsunuz. Bağımsızlık olmadan ekonomi düzeltilemez.
Sayın Cumhurbaşkanı, “Kapınızın önündeki toprağı bile ekin, biz destek vereceğiz” diyor. Nerede destek? Ucuz mazot, ucuz gübre veriyor mu? İradeyi ortaya koymak yetmez; o iradeyi uygulayacak mekanizmayı kurmak lazım. Çiftçi koyununu, koçunu satmak zorunda kalıyorsa orada bir yanlışlık var demektir.
Vatan Partisi’nin programında yolsuzluk mahkemeleri var. Yolsuzlukları çok kararlı bir şekilde takip edeceğiz; 3 ay içinde davalar açılacak, 6 ay içinde sonuçlanacak. Yolsuzlukla elde edilen kaynaklar derhal kamu kaynağına dönüştürülüp yatırıma yönlendirilecek. AK Parti tabanında şu an “Biz gidiyoruz, ne kaldırırsak kârdır” gibi bir ruh hali var. Bu, ülkeyi daha da büyük bir yıkıma götürür. Yolsuzlukla mücadele etmek için sadece söylem yetmez; ahlaki bir duruş ve köklü bir sistem değişikliği gerekir. İslamiyet de kapitalizmin rasyoneli de aslında yolsuzluğa karşıdır. Eğer haraç sistemi kurarsanız, dolar saltanatıyla hareket ederseniz sistem çöker. Çöken budur. Türkiye’de yolsuzluk sistemi, yani bir milli kapitalizm ve yerli kapitalizm iddiası ile kapitalizmin yükseliş dönemindeki verimliliğe dayalı kaynak dağılımı sistemi, bu duruma son verdiler.
Şimdi yeni bir konuya geçelim Sayın Perinçek. Putin, iki gün önce yaptığı açıklamada TürkAkım’ı hedef alan bir sabotaj girişimini duyurdu. Bu açıklama, akıllara sizin 29 Kasım 2018’de yaptığınız açıklamayı getirdi. O dönem Vatan Partisi Dış İlişkiler Bürosu yöneticileri, ABD ve Ukrayna Dışişleri Bakanlarının 16 Kasım’da yaptıkları toplantıyı dikkatle izleyerek önemli bir bilgiyi ortaya çıkarmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı sitesinde, ABD ve Ukrayna’nın TürkAkım’ı engellemek için stratejik ortaklık kurdukları bilgisini siz dört sene önce kamuoyuna duyurmuştunuz. O sırada Ukrayna Dışişleri Bakanı Amerika’ya gitmiş ve orada Amerikalı mevkidaşı ile bir protokol imzalamıştı. O protokolde TürkAkım’ı ve Kuzey Akım’ı engelleyeceklerini saptadılar ve bunu 16 Kasım 2018’de Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın sitesine koydular. Biz de o sitede bunu okuduk. O zaman “TürkAkım’a tehdit” diye manşet atmıştınız. İşte sonuç ortada; Putin, TürkAkım’a sabotaj yapmak için hazırlıklar yapıldığını ve yakalandıklarını açıkladı. Zaten Kuzey Akım’ı da infilak ettirdiler, şimdi soruşturmasını bile engelliyorlar, bilgileri kaçırıyorlar.
ABD, hedefi ilan etme noktasında cesur davranıyor. Türkiye’yi tehdit ederek “Ukrayna ile anlaştık, TürkAkım’ı keseceğiz” dediler; protokolda her iki hat da var. Kuzey Akım’ın sabote edilmesi doğrudan Türkiye’ye de zarar veriyor; çünkü Avrupa ekonomisinin çöküşü Türkiye’ye çok sert yansıyacak. Avrupa’daki ekonomik bunalımın derinleşmesi Türkiye’nin ihracatını, dolayısıyla sanayi üretimini olumsuz etkileyecek.
Sizin o dönemki açıklamanızdan sonra Dışişleri Bakanlığı herhangi bir açıklamada bulunmuş muydu? Hayır, sessiz kalmıştı. Zaten bu, hükümetin dış politika tercihleriyle ilgili bir durum. Türk Dışişleri Bakanlığı hükümetin bir kurumudur, hükümet ne derse onu yapar. Hükümetin yanlışları, dış politikada kendisini gösteriyor.
Rusya’dan gelen önemli bir bilgiye göre, İzvestiya Gazetesi Rusya’nın adım adım Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıma işaretleri verdiğini yazdı. Vatan Partisi olarak bizim politikamız bu yönde; ancak AK Parti hükümeti bu fırsatlara gözünü kapatmış ve tersine, Ukrayna örneğinde olduğu gibi karşı cephede konumlanmış durumda. İzvestiya’nın duyurduğu temsilcilik meselesi çok önemli. Konsolosluk sadece vatandaşlık işleri yaparken, temsilcilik bir nevi büyükelçilik işlevi görür ve Rusya devletini siyasi olarak temsil eder. Uçuşların başlayacak olması da bizim Rusya ile yaptığımız görüşmelerde sürekli dile getirdiğimiz konulardı.
Amerika, Fransa veya Yunanistan Kıbrıs’ı tanımaz. Ama Abhazya tanıyacağını ilan etti, Rusya arkasından geliyor. Tanıma süreci Asya’dan başlar. Biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtmak için bir strateji izlemeliyiz. Rusya, Abhazya, Azerbaycan, Pakistan ve İran ile doğru politikalar yürütürsek başarılı oluruz. Vatan Partisi’nin “Karadeniz ve Akdeniz Dostluk ve Barış Planı” çerçevesinde Karabağ kurtarıldı. Sayın Cumhurbaşkanımız da Putin’in desteğini vurguladı. Şimdi KKTC tanınmalı, biz de Kırım’ın ve Donbass bölgesindeki cumhuriyetlerin statüsünü tanımalıyız. Türkiye güvenliği ve ucuz enerji için Rusya ve İran dostluğunu ilerletmelidir.
Sözcü Gazetesi’nin “Amerika’ya karşı kendimizi NATO ile savunacağız” manşeti ise akıl dışıdır; yani Amerika’ya karşı kendimizi Amerika ile savunmak, zekâ gerektiren bir durumdur. Ayrıca KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olması çok olumlu bir gelişmedir. Bu, Vatan Partisi’nin Mayıs ayında önerdiği bir husustu. Rusya’nın da bu teşkilatla ilişkisi yapıcı bir şekilde yürütülebilir. Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic’in TürkAkım hattını koruma altına alması, Türkiye’nin gerçek dostlarının kimler olduğunu açıkça göstermektedir.
Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyareti konusuna gelince; koskoca bir ana muhalefet partisi liderinin Amerika’ya gidip resmi bir muhatapla görüşememesi, turist gibi gezip iş adamlarıyla görüşmesi utanç vericidir. Randevu talep ettiği ancak reddedildiği ortada. “Teknolojik gelişmeleri incelemek için gidiyorum” gerekçesi ise inandırıcı değil. Amerika, Kılıçdaroğlu’nu ve İmamoğlu’nu seçenek olarak görmüyor, onları çoktan çizdi. Cumhurbaşkanı adayı cepten çıkmaz, tarihin içinden çıkar. Özellikle Amerika’nın cebinden aday çıkmaz.
Kılıçdaroğlu’nun gezisini koordine eden ekiplerin ve içerideki fonlanan mekanizmaların, parti yönetiminden dahi gizli işler yürüttüğü görülüyor. Biz Aydınlık olarak, bu tür vakıf ve düşünce kuruluşlarından fonlanan isimlerin Türkiye üzerindeki faaliyetlerini deşifre etmeye devam edeceğiz. Bazı liberal gazetecilerin bu haberlerimizi “hedef gösterme” olarak yansıtması, ABD fonlarına karşı gözlerini kapattıklarını gösteriyor. Birçoğu da fonlanan kurumlarda çalışıyor, isimlerini o yüzden verdim. Onlarla ilgili de bir haber hazırlayacağız. Gözlerini kapatmışlar ama ceplerini açmışlar. ABD fonlarına gözler kapalı, cepler açık! Foncum foncuyu savunuyor.
Bence esas şurası önemli: Koskoca bir tarih olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı, Amerika’ya gidip de oranın resmi yöneticileriyle; yani devlet başkanıyla, diyelim Biden ile veya en azından bir başkan yardımcısıyla, dışişleri bakanıyla falan görüşmeden gelmesi tabii utanç verici. Biz onların böyle bir şey talep ettiklerini biliyoruz, değil mi? Evet, Amerika’nın resmi yetkilileriyle görüşme talep ettiler ama reddedildiler. Bu reddedilmeleri de doğal. Bakınız, eğer cepte saklanan aday giderse onu baş tacı ederler; Türkiye kamuoyuna da “Bizim adayımız budur” diye gösterirler.
Sayın Kılıçdaroğlu, galiba sizin böyle açıklama yapacağınızı düşündüğü için önden şöyle bir beyanatta bulundu: “Seyahatim siyasal hiçbir içeriğe sahip olmayacak.” Siyasal mı? Peki, nasıl siyasal parti başkanı bu? “Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri incelemek için gidiyorum.” Cümlesi bu. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler üç günlük bir seyahatle incelenebilir mi? Affedersiniz ama… “Türk gençleriyle buluşacağım.” Ben cümleyi tamamlayayım izninizle: “ABD’de hiç siyasi görüşme istemedim, önerileri reddettim.” Doğru değil. Etrafımdaki tüm kurmaylarım buna şaşırdılar ama ben kararlıyım. Siyasetin girdaplarından çıkıp dünyanın beyinleriyle geleceği konuşmaya gidiyorum. Bu yolculuğun ilk durağı, İngiltere ve Almanya’ya da gideceğim.
“Dünyanın beyinleri” dedi insanlar… Şimdi bakın, bir süre sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nden birtakım itiraflar çıkarsa hiç şaşırmayacağız. Diyecekler ki: “Ya, bu doğru söylemedi; biz uğraştık, Amerikan siyasi yetkilileriyle ve devlet yöneticileriyle şu veya bu düzlemde görüşmek istedik ama bize takvim vermediler, bizi reddettiler.” İngiltere ve Almanya’ya da gideceğim diyor. Gidecek ama kimle görüşecek? BND (Alman İstihbarat Teşkilatı) yetkilileriyle mi?
Bakın, Kaşif Kozinoğlu’nun kitabında ne yazıyor? Alman istihbarat görevlileriyle, Almanya’ya gidişinde görüştüğü iddiası… Tarihini şimdi hatırlamıyorum ama buna hiç cevap vermedi. Bakın, tekrar gündeme getiriyoruz. Koskoca bir Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, Almanya’ya gidip Bundesnachrichtendienst (Alman İstihbarat Servisi) yetkilileriyle görüşüp geliyor. Düzey bu! Ama o istihbarat yetkilileri, FETÖ ile birlikte tertipler uygulayarak Sayın Baykal’ı oradan indirip onu oraya oturttu. Bu da biliniyor. Demek ki böyle bir çizgi izleniyor; onlarla birtakım hedeflere ulaşmak. Bir hedefe ulaştı, Batı tarafından düzenlenen tertiplerle CHP Genel Başkanı oldu. Ama sen Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olamazsın. O CHP Genel Başkanı yaptılar ama Türkiye Cumhurbaşkanı seni yapamazlar. Çünkü Türkiye’de “Türk milleti” diye bir gerçeklik var.
Az önce birkaç mesajdan anlaşıldığı kadarıyla tam ifade edememişim: Hacer Fogo, eski Aydınlık muhabiri de olsa, santral görevlisi de olsa Türkiye’ye yönelik emperyalist merkezlerden bir fon ilişkisine girdiyse Aydınlık bunu haber yapar. Aydınlık’ın yönetmeni de olsa yapar, santral görevlisi de olsa yapar. O açıdan bugün Aydınlık’la ilgili çok sayıda haber yapıldı sitelerde, hiçbiri Amerika’dan alınan fonları haber yapmadı. Biz yaşımız itibariyle 2000’e Doğru’da kimler çalışıyordu çok net hatırlamıyoruz ama sonradan eski kuşak Aydınlıkçı hocalarımız bize, “Hacer Hanım santralde çalışıyordu” dediler. Bunu öğrenmiş olduk, bilseydim habere de yazardım.
Şimdi yeni bir gelişme daha var. Sayın Cumhurbaşkanı geçtiğimiz günlerde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’nın kurulduğunu ilan etti. Kültür Bakanlığı bünyesinde. Nasıl değerlendirirsiniz? Vallahi bu güzel bir buluş, onu söyleyeyim. Neden? Alevilik bildiğimiz gibi bir tarikat değil, bir yoldur. Avrupa’da “Alevilik, İslamiyet’ten ayrı bir dindir” şeklinde maalesef bir cereyan var. Küçük bir azınlık “Biz Müslüman değiliz” diyor, Avrupa da bunu pompalıyor. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Alevilik dairesi açılsa, sanki Müslümanlıktan farklı bir dinmiş gibi muamele yapılmış olur. Fakat çok güzel bir çözüm üretmişler, tebrik ediyorum.
Dr. Ali Arif Özzeybek’in büyük emeği var, İçişleri Bakanlığı’nda Sayın Soylu ile birlikte yakın çalışıyorlar. Aykut Diş, Ankara Haber Müdürümüzle birlikte neredeyse bir senedir yaptığımız bütün Alevi haberlerinde Ali Arif Bey’i dikkatle izledik, cemevlerini ziyaret etti. Kültür Bakanlığı bünyesinde böyle bir dairenin açılması akıllıca bir şey. Aleviliği ayrı bir din olarak görmüyor, onu bir kültür, bir yaşam felsefesi olarak görüyor. 16. yüzyıla kadar Türklerin hepsi Alevi’ydi. Bektaşilik bir mensubiyet, bir nevi cemiyetti. Türkler İslamiyet’e girerken ezici bir çoğunlukla batini geleneklerle, Alevi olarak girdiler. Türkçemizi bugüne kadar taşıyan Karacaoğlanlar, Yunus Emreler, Abdallar hep bu batini kol içerisindeydi. Dolayısıyla milli bünyemizin çok önemli bir parçası. Semahları bile Çin kaynaklarında, Uygur danslarında görüyoruz; bunlar bizim geleneklerimiz.
Cumhuriyet gazetesi “Cemevlerine kayyum” diye haber yaptı. Atatürk’ün laikliği, İngiltere’deki gibi değildir; devletin kontrolünü sağlayan, din temelinde bölünmeleri reddeden bir laikliktir. Sayın Cumhurbaşkanı da birkaç yıl önce “1400 yıl öncesinin kurallarıyla bir toplumu yönetemezsiniz” demişti. O zamanın toplumu için ileri olan, 1400 yıl sonra ileri olmaz.
Geçtiğimiz cuma günü Ulusal Kanal’da bir program yaptık, birçok Alevi önderi bağlandı. Aleviliğin İslam dışına çıkarılma projesine karşı duran kesimlerin neredeyse %99’u bu adımı doğru buluyor. Ben de 15-20 gün evvel Zara’nın köylerindeydim, 11 köy muhtarıyla ve vatandaşlarla buluştum. Cemevindeki törenlerde de gördüm; Alevi yurttaşlarımız “Biz Müslümanız” diyor. Allah, Muhammed, Ali dedikten sonra İslam’ın dışına onu taşıyabilir misiniz? Sayın Bahçeli bugün çok iyi vurgular yaptı: “Cami ne kadar bizimse, cemevi de o kadar bizimdir. Saz bizim, söz bizim, cem bizim, semah bizim.” Mezhepçilik fitnesini yayanlar, milli bünyemizi yarmaya çalışanlar, bozgunculardır. Türkiye bu gerçekler temelinde birleşti. Bunu reddedenler, Batı’dan yönlendirilen küçük bir azınlık ve PKK güdümündeki kuruluşlardır. Alevi kitlesi içinde oylama yapsanız %99’u “Müslümanız” der.
Bu adımların atılmasında cemevleri içerisinde bulunan Vatan Partili Alevi dedelerin de büyük katkısı var. Onlar bu işin öncüsü diyebiliriz çünkü doğru bir İslamiyetle, doğru bir Cumhuriyet kültürüyle yetiştiler. Cumhurbaşkanımız da onlarla beraber olmayı tercih ediyor ve doğru yapıyor.
Efendim, konularımız bitti. Sizin başka eklemek istediğiniz yoksa kitap önerimize geçelim. Mehmet Perinçek’in çok kıymetli, büyük emek ürünü olan “Türk-Sovyet Askeri İşbirliği” kitabı var. İstiklal Savaşı’mızda, 1919-1922 arasında Türk ve Sovyet askerî işbirliğini anlatıyor. Çok kıymetli bir kitap, bu hafta bunu öneriyoruz. Gelecek hafta da güzel bir sürprizimiz olacak.
Dün akşam “Bir Fırtına Tuttu Bizi” türküsünü dinledim. Çok acıklı, 9-10 farklı solistten dinledim. Klarnet çok duygulu bir saz, insan sesi gibi. Hüsnü Şenlendirici çok güzel çalıyor. Şükriye Tutkun’un da seslendirdiği versiyonları çok etkili. Hepsi çok duygulu okuyor, haksızlık etmemek için isim saymayayım ama klarnet burada farkını ortaya koyuyor.

