Sevgili izleyiciler, merhaba. Yaklaşık iki buçuk aylık bir süreden sonra tekrar birlikteyiz. Bu arada sağ olsunlar, genç arkadaşlar beni hiç aratmadılar; hatta her şey daha da güzel oldu. Teşekkür ediyorum. Hayati bir durum yoktu ama bazı aksilikler çıktı ve süreç uzamak zorunda kaldı. Sizler nasılsınız? İyi misiniz? Doğru dürüst görüşemedik. En son İran’da beraberdik. Siz bizden üç gün sonra döndünüz. Tatil size yaramış, bol bol yüzmüşsünüz. Bu sene yüzmek bana yasak; dikişleri patlatmamak için bir sene yüzmeyeceksiniz dediler.
İran deyince, yeni bir seyahat var mı? Evet, 14’ünde Berlin’e gidiyoruz. Üç-dört günlüğüne… Ancak bu, İran seyahati gibi bir devlet seyahati değil; bir parti seyahati. 14’ünde, aralarında Sabancı Üniversitesi’nin de bulunduğu dört kurumun düzenlediği bir “Ermeni Soykırımı Çalıştayı” var. Oraya bir selam yollayacağız ve bir basın toplantısı yapacağız. Bugün o konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenlediniz. Doğrusu ben programın hazırlık telaşı içinde konuyu biliyordum ama basın toplantısı yaptığınızı yeni öğrendim. Neden böyle bir refleks vermeye ihtiyaç duydunuz?
Şimdi Berlin’de; Michigan Üniversitesi, Potsdam Lipsius House, Ermeni Araştırmaları Kurumu ve Sabancı Üniversitesi birlikte “Geçmişte ve Bugün Avrupa’nın Yaklaşımıyla Ermeni Soykırımı” başlıklı bir çalıştay düzenliyorlar. Bu çalıştay, Türk ve Ermeni akademisyenlerin iş birliğiyle yapılıyor diye takdim ediliyor. Bu, bilimsel olmayan bir çaba. Bilimde peşin hüküm, önyargı ve hurafe yoktur. “Ermeni soykırımı” başlığıyla yola çıkarsanız bilim yapmış olmazsınız. 1915 olayları derseniz bilim olur. “Soykırım” dediğiniz an, yetkili mahkemenin (Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ne göre yerel yetkili mahkeme veya Uluslararası Ceza Mahkemesi) yetkisini gasp ediyorsunuz. Siz bilim insanı olduğunuzu iddia edip kendi önyargılarınızı, safsatalarınızı; Türkler açısından vatan hainliğini, diğerleri açısından ise Amerikan emperyalizminin Kürdistan planlarına alet olmayı topluma dayatıyorsunuz. Sabancı Üniversitesi’nin buna alet olması kabul edilemez.
Sabancı Üniversitesi’nin “kurumsal olarak yokuz” dediklerini okudum, bu doğru değil mi? Hayır, kurumsal olarak varlar. Bugün basın toplantısında da gösterdik. Programın ilan edildiği broşürde Sabancı Üniversitesi’nin logosu var. Biz “Derhal buradan çekileceksiniz” dedik. Ayrıca Türk akademisyenlerin oraya gitmesine izin verilmemeli. Koç Üniversitesi’nden de bir isim vardı ama onun 6 ay önce üniversiteden ayrıldığı açıklandı. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden bir hoca var, birçok Türk akademisyen var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararında da belirtildiği gibi, üniversiteler veya parlamentolar soykırım hakkında hüküm veremez.
Bugünkü basın toplantısının başlığı ilginçti: “Sabancı Üniversitesi’ni bilime ve vatana sadakate çağırıyoruz.” Çalıştayın beşinci panelinde “Ermeni-Kürt Kader Birliği” diye bir bölüm var. Tarih boyunca Türkiye’yi hedef alan bir kader birliğinden söz ediliyor. Kürt yurttaşlarımız bizim canımızdır, Türk milletinin parçasıdır. Bu çalıştay, Amerika’nın Büyük Kürdistan/İkinci İsrail projesinin hizmetindedir. Türkiye’nin terörle mücadelesini köreltmeyi amaçlayan bu kurultaya katılmak, Türkiye’ye karşı bir eyleme katılmaktır.
Sizin dışınızda partilerden bir tepki geldi mi? Hayır, gelmedi. Mevcut sistem partileri zaten uzun zamandır bu planların içindeler. Kılıçdaroğlu, Barzani’nin Kürdistan referandumunun hak ve hukuka uygun olduğunu açıkladı. Ancak YÖK başkanlığının çok dirayetli bir tutumu var, bunu söylemeliyim. YÖK, üniversitelerin vatanın bölünmesine yönelik bir faaliyete alet olmasını kabul etmiyor.
Sabancı grubu, öngördüğünüz gibi üniversitesi üzerinden bu işten çekilir mi? Sabancı Holding, Türkiye topraklarından kazandığı kazançla, Türkiye’nin bölünmesine hizmet eden bir girişimin içinde olamaz. Bu, Sabancı’nın kendi sınıfsal konumuna da aykırı. Sabancı geri adım atacak ve çekilecek, başka çıkış yolları yok. Öğretim üyelerinin gitmesine izin vermeyecekler.
Geçmişteki Perinçek-İsviçre davası sürecini hatırlayın. Herkes Türk devletinin soykırımı kabul edeceğini sanıyordu. Ancak bizim mücadelemizle soykırım yalanı yerle bir oldu. AİHM, 1915 olaylarının Yahudi soykırımı kategorisine girmediğini ve bu konuda mahkeme kararı olmadığını tescilledi. Maalesef Türkiye’de aydınlarımız ve dışişlerimiz bu kararın önemini hala yeterince anlatabilmiş değil. Bu karar, “soykırım yoktur” demenin hukuki dayanağıdır. Bugün Alman üniversitelerinde hukuk fakültelerinde bu dava okutuluyor. Alman meclisi siyasi bir karar alsa da, Merkel dahil herkes bunun hukuki bir değeri olmadığını biliyor. Biz Alman Meclis Başkanı’na “Dortmund-Bayern maçının hakemi siz değilsiniz, gole siz karar veremezsiniz” dedik. Soykırıma da ancak yetkili mahkeme karar verebilir. Perinçek İsviçre davası, hukuk ve siyaset bilimi fakültelerinde ders olarak okutuluyor. Bu derslerde şu öğretiliyor: Elimde karara ilişkin metinler var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Perinçek-İsviçre davası kararından sonra, Avrupa’da “Soykırım vardır veya yoktur” diye konuşmak serbesttir. Birincisi, kimse bu yüzden cezalandırılamaz. İkincisi, 1915 olayları Yahudi soykırımı sınıflamasına girmiyor; üniversite hocaları bu kararın artık yerleşik bir içtihat olduğunu okutuyor.
İsviçre’de kanun değişikliği komisyondan geçti. Kaan İvnideger adındaki milletvekili ve arkadaşlarının önerisi üzerine, Perinçek-İsviçre davası AİHM kararına göre, soykırımı inkârı cezalandıran ceza yasasının 272/4. maddesi artık uluslararası hukuk açısından geçerli değil. Bunu değiştirmeleri lazım; çünkü Ermeni soykırımı bir mahkeme kararıyla kabul edilmiş değil, 1915 olayları bu kapsama uygulanamaz. O nedenle bunu ya “Yahudi soykırımı” diye netleştirecekler ya da Doğu Perinçek’in formüle ettiği gibi, “Yetkili mahkeme tarafından soykırım olduğu kabul edilmiş eylemleri inkâr edenler cezalandırılır” şeklinde değiştirecekler. Yani bizim savunmamız ve İsviçre’de yaptığımız konuşmalar, İsviçre’de kanuna dönüşüyor.
Almanya ile işler iyi gitmiyor; atışmalar hızlandı ve derinleşti. Berlin’den ve Ankara’dan yapılan açıklamalar işi tırmandırıyor. “Kim haklı?” sorusuna gelirsek; esasında Türkiye haklı. Almanya’nın, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı terörü hoş gören, destekleyen ve PKK’yı kollayan tavırları hiçbir şekilde haklı görülemez. Ancak Türkiye bu haklı konumunu yöntem, üslup ve devlet adabı konusundaki hatalarıyla bozuyor. Türk devlet adamlarına yakışmayan bir eda, sövgüler gibi ifadeler Alman devletine karşı çok yanlıştır ve neticeye götürmez. Kabadayı tavırları Türkiye’ye zarar veriyor; devlet adamlığı terbiyesine sahip olmayan bir yönetim anlayışı bizi olumsuz bir duruma düşürüyor.
Almanya gibi kazanabileceğimiz bir gücü kaybetmemeliyiz. Ben mesela Sayın Steinmeier’e, Almanya’nın yeni devlet başkanına, Goethe’nin “Batı-Doğu Divanı” adlı eserini meşin deri kaplama içerisinde hediye olarak gönderdim. Goethe’nin Türklere ve İslam uygarlığına verdiği değeri hatırlatan bir mektup yazdım; bunlar oralarda son derece iyi karşılanıyor. Türkiye’yi yönetenler, Türk devlet geleneğine uygun, ağırbaşlı ve ciddi bir tavır içinde olurlarsa Almanya bu duruşu anlar ve olumlu sonuçlar alırız. Ama ne yazık ki ileri geri konuşmalar, Almanlara “faşist”, “Nazi” gibi suçlamalar yapılıyor ki bu, Almanya’da ana avrat küfretmekten daha ağırdır. Bunlar bizim için utanç ve üzüntü konusudur.
Ankara’dan gelen açıklamalar sadece devlet adabını bilmemekten değil, aynı zamanda dünyadaki süreçleri okuyamamaktan kaynaklanıyor. Almanya, Amerika’dan kopuyor ve Çin’e yöneliyor. Helmut Schmidt başta olmak üzere, Almanya’nın önde gelen yöneticileri uzun yıllardır “Kıblemiz Çin, Rusya ve Avrasya’dır” fikrini savunuyor. Almanya’da yükselen akım budur. Alternatif parti gibi yeni milliyetçi akımlar da doğuya, yani Asya’ya yönelmiş durumda.
Almanya, Barzani referandumu için karşı olduğunu belirten bir beyanda bulundu. Sizin “Almanya, Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda kötü tavır alıyor” tespitinizle bu durum nasıl birleşir? Bu bir süreçtir. Almanya Amerika’dan kopup Avrasya’ya doğru giderken eskinin tortuları bir anda temizlenmiyor. Görevimiz, hükümet olarak bu süreçlere müdahale etmektir. Rusya uçağı düşürüldüğünde de önce sövgüler oldu, sonra özür dilendi. Türkiye’yi yönetenler dünyadaki süreçlerin farkında değil.
Almanya, Barzani’nin referandumuna karşı tavır alarak artık bir Avrasya çizgisine girdiğini gösteriyor. BRICS ülkeleri de Irak’ın toprak bütünlüğüne karşı olan Kürdistan planına karşıyız dediler. Amerika ve İsrail dışında kimse Kürdistan’ı desteklemiyor. Almanya’ya “Amerika’nın Kürdistan planına, piyonu olan PKK’ya nasıl hoş bakarsın?” diye devlet adamı tavrıyla anlatırsanız anlar.
Almanya politikasını Türkiye’de bir tek Vatan Partisi eleştiriyor. Hükümetin yanlışlarını dile getirmek yerine, milliyetçilik üzerinden gaz veren, hükümetle yarışan bir muhalefet anlayışı var. Vatan Partisi ise net ve açık bir tavır sergiliyor.
Referandum konusundaki tahminim; Barzani referandumu ertelemek zorunda kalacak. İran ve Vatan Partisi olarak, bu ikinci İsrail devletini kurmaya kimsenin izin vermeyeceğini ilan ettik. Referandum kararının arkasındaki asıl irade Amerika’dan çok İsrail’dir. Köln’deki mitingde İsrail bayrağı açanların, İsrail bayrağını yere serip üzerine secde edenlerin görüntüleri, bu bölücü planın arkasındaki gerçek aktörleri gözler önüne sermektedir. Bakın İsrail bayrakları; orada çok sayıda İsrail bayrağını görüyorsunuz. Bu da çok çarpıcı. Yani sonuç itibarıyla Kürdistan’ın kuruluşu bir ulusal kurtuluş savaşı, bir milli devletin kuruluşu, bir Kürt devletinin kuruluşu değil; ikinci İsrail’in kuruluşudur. Şimdiden bayraklarını açmışlar. Dünyada böyle bir kurtuluş savaşı var mı? Alet oldukları İsrail’in bayrağını açıyorlar. Hangi millet kalkıp da emperyalistlerin bayraklarıyla kurtuluş savaşı vermiş? Tıpkı Kosova’da gördüğümüz gibi; Yugoslavya’yı parçalarken de bunu yaşadık. İşte miting alanında çok sayıda İsrail bayrağı var. Bu bir miting yeri ve o mitingin kürsüsündekiler de “bu İsrail bayraklarını toplayın” demiyor. Onların o bayrakları oraya getirtmiş olmaları veya buna müsaade etmeleri bir kabuldür.
Peki, referandum iradesinin arkasındaki asıl dış güç bana öyle geliyor ki İsrail’dir. Amerika şu anda daha tereddütlü ve şundan çok korkuyor: Türkiye ve İran yan yana geldi, birleşti. Bu referandum Türkiye ile İran’ı birleştirdi. Evet, Amerika bunu başardı ama İsrail burada kargaşalığa oynuyor. Yani Kürdistan kurulmasa bile… Amerika, Türkiye’nin ve bölgenin büyük tepkisine rağmen —sizin verdiğiniz rakamı kullanayım— 1300 tır dolusu modern silah sevk etti. Bu, Amerika’nın kendi açıkladığı rakam. Amerika o konuda pervasız, sert ve tavizsiz bir tutum alabiliyor; ancak referandum konusunda ikincil bir konumda. Neden? Çünkü Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyinde, Rusya ve İran ile arasına bazı fitneler sokarak yalnızlaştırmaya çalışıyor. Amerika, Türkiye’nin oraya yapacağı bir askeri müdahalenin Suriye, İran ve Rusya tarafından gönülden desteklenmeyeceği umudunu taşıyor.
Ancak Barzani’nin Kürdistan referandumu konusunda Irak, İran, Türkiye ve Suriye kaya gibi beraber hareket ediyorlar. Bu durum Amerika’yı korkutuyor çünkü Türkiye, Irak, İran ve Suriye birleştiği zaman bütün Amerika planları çöker. Amerika, bu ülkelerin birleşmesini istemiyor. Şu sebepten veya bu sebepten Amerika bir iş başardı; Türkiye ile İran gerçekten çok ciddi anlamda yakınlaştı. Eğer bir ortak harekât söz konusu olursa —ki bana göre gündemde— Türkiye ile İran tarihte ilk kez silah arkadaşlığı yapmış olacak. 1640’tan bu yana böyle bir silah arkadaşlığı yok. İstiklal Savaşı yıllarında Atatürk ve Rıza Şah Pehlevi dönemlerinde dostluk vardı ama beraber silahlı eylem yoktu. Kurtuluş Savaşı’nda Sovyetler Birliği bize çok büyük yardım yaptı, ancak biz silah arkadaşı değildik; aynı mevziye girip beraber savaşmadık. Olayları doğru tarif edelim; Kafkasya’daki Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’daki İngiliz etkisini temizlemede Türk ordusu ve Kızıl Ordu bir silah arkadaşlığı yapmıştır. Atatürk bunu, 10 Ağustos 1920’de meclise büyük bir müjde olarak vermiştir. Bugün de Türkiye ile İran beraber bir askeri harekât yaparlarsa, Türk ve İran askerleri aynı birliklerin içinde değil, bir savaşın iki farklı cephesinde görev alacaklar.
Vatan Partisi’nin bu süreçteki aktif tavrı ve etkisi de önemli. İran yönetimi, Türkiye’de daha önce Refah Partisi, Saadet Partisi ve iktidar olduğu dönemde AKP ile ilişkiler kurmuştu ama ilk kez kendi ideolojilerinin dışında Türkiye’den bir partiyi en yüksek düzeyde misafir ettiler. Türkiye artık Amerikan koalisyonundan çıkıp Suriye ve Kürt meselesi bağlamında yeni bir safa geçti. Ancak Amerika’nın PKK tavrında henüz bir oynama ya da gerileme yok. Amerika bu konuda değişmez çünkü artık Türkiye’yi kaybettiğini biliyor. Türkiye’nin tekrar Atlantik sistemine dönme ihtimali yok. Güneş batıdan doğarsa Türkiye de batıya döner; ancak güneş batıdan doğmayacaktır.
Bu duruma ekonomik temelden de bakmak lazım. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikincisi Rusya, üçüncüsü Almanya’dır. Enerji güvenliğini sağladığı ülkeler Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’dır. Türkiye’nin güvenliği Avrasya’dadır. Türkiye artık Asya ekonomileriyle bütünleşmektedir. İş dünyası bunu çok önceden gördü. Büyük sermaye de artık Çin’e, Rusya’ya, Hindistan’a ve komşu ülkelere yönelmiş durumdadır. Almanya da Avrasya ülkelerinden biridir; Avrasya, Avrupa artı Asya’dır. Avrasya İttifakı projesi, Avrupa’nın büyük ülkelerini de Asya’ya katma projesidir. Fransa da dikkat ederseniz yönünü Çin’e ve Rusya’ya çevirdi.
Türkiye’nin menfaatleri Avrasya’da olmayı gerektiriyor. Amerika bunu gördüğü için PKK konusundaki politikasını değiştirmeyecek; Türkiye’nin Asya’ya “yaralı” gitmesini istiyor. Yani diri, ayakta ve güçlü bir Türkiye değil; iç çekişmeleri olan, başı dertte bir Türkiye istiyor. 1300 tır silah, 50-60 bin kişilik bir kuvveti donatacak düzeydedir. Bu, 26 bin ton silah demektir. Türkiye kararlıdır, Türkiye’yi yönetenler başka bir tavır alamaz; PKK’nın kökünü kazıyacaktır. Amerika fiilen girebilir mi? Geçen gün ÖSO, Amerikan mevzilerini bombaladı. Bu, Türkiye’nin bilgisi olmadan olmaz. IŞİD’e karşı savaşta ÖSO çok büyük fedakârlık yaptı. Şimdi Amerikan generalleri, Türkiye’nin denetimindeki örgütlerin Amerikan kuvvetlerine ateş açtığını söylüyor. Bu, “Sen beni vurduruyorsun” demektir. Türkiye ise “Sen 1300 tır silah verirsen sonuçlarına katlanırsın” diyor.
Türkiye vatan bütünlüğü için bir savaşa mecbur değildir; o savaşın içine zaten 24 Temmuz 2015’te hendek operasyonlarıyla girmiştir. Sonra 15 Temmuz darbesiyle Türkiye’yi içeriden vurmak istediler ama yenildiler. 25 Ağustos 2016’da Türk ordusu Amerikan koridoruna girdi. Savaş, iç cepheden dış cepheye taşındı. Kore’de de savaş tamtamları çalınıyor; Batı Asya’daki bu hesaplaşma bitmedi, devamı var. Türkiye’de hükümet olmak isteyenler bu savaşı yönetmeye hazır olmalıdır. Kümese saklananlar, 15 Temmuz gecesi masanın altına gizlenenler “biz hükümet oluruz” diye ortaya çıkmasınlar. Türkiye’deki sistem içi siyasi hesaplar, savaş koşullarını düşünmeden yapıldığı için yanlıştır. Türkiye’nin önünü ancak bu savaş gerçekliğiyle tanımlayabiliriz. Onun için halkı da burada uyarıyoruz. Yani bugün halkın kuyruğuna takılarak bir çözüm bulunamaz; tersine, halka anlatarak çözümler üretilebilir. Şimdi halkımıza buradan sesleniyorum: Bakın, kulağınızı verin. İçeriye kulak verin; silah sesleri geliyor, mayınlar patlıyor, canlı bombalar infilak ediyor. Türk askerine ve polisine kurşunlar sıkılıyor. İçeriden silah sesleri geliyor, dışarıya kulak verin. Herkes silahını çekmiş ve Türkiye bir savaş halinde. O zaman hükümet seçerken “şu oyu, bu oyu toplayacağım” gibi hesaplar geçerli değildir.
Hükümeti kim belirleyecek? Bu savaşta Türkiye’nin ihtiyacı olan milli bir hükümet en sonunda kazanacak ve iktidara oturacaktır. En sonunda derken, önümüzdeki birkaç yıl içinde; çünkü Türkiye bu savaştan başarıyla çıkmak zorunda. Nasıl İstanbul Hükümeti ile İstiklal Savaşı olur? Nitekim 1920 yılında, 23 Nisan’da Ankara’da milli hükümet kuruldu. Atatürk’ün yanındaki insanlar bile bu projenin karşısındaydı. Amasya’da yapılan komutanlar toplantısında olsun, Eylül 1919’da Sivas’ta yapılan ikinci komutanlar toplantısında (Heyet-i Temsiliye toplantısı) olsun; Rauf Orbaylar, Kazım Karabekirler ve diğer askerlerin hepsi Atatürk’e karşıydı. Türkiye’ye karşı, padişahın İstanbul’undaki Meclis-i Mebusan toplantısına katılmayı savunuyorlardı. Bir tek Atatürk, “Orada, İngiliz’in dizinin dibinde meclis olmaz; eninde sonunda onu kapatırlar. Anadolu’da bir hükûmet-i muvakkat (geçici hükümet) kurmamız lazım” diyordu. Bunu yapmak için de bir partimizin, bir fırkamızın olması lazım. Buna Karabekir de karşı çıkıyordu, Rauf Orbay da. En sonunda Atatürk yalnız kaldığı için İstanbul’daki Meclis-i Mebusan toplantısına katılmayı kabul ettiler. Atatürk, Alfred Rüstem ve bir-iki arkadaşı buna muhalefet etti. O zaman Atatürk dedi ki: “Bari Ankara’da ben bir karargâh kurayım. Ondan sonra İstanbul’a gidecek mebuslar da gelsin Ankara’ya, orada bizim stratejimizi onlara verelim ve meclis beni meclis başkanı seçsin, bir de mecliste bir Müdafaa-i Hukuk grubu kurulsun.”
Bakın, oraya gittiler; Rauf Orbay dâhil ne Müdafaa-i Hukuk grubunu kurdular ne de Atatürk’ü başkan seçtiler. Ama ne oldu? Atatürk’ün Ankara’daki yalnızlık ayları vardır: Ocak, Şubat, Mart, Nisan… 16 Mart’ta İngiliz geldi, İstanbul’u fiilen işgal etti ve Vahdettin’in de fermanıyla meclisi kapatmak durumunda kaldılar. O zaman ne oldu? Herkes gözünü Ankara’ya döndürdü ve meclis 23 Nisan 1920’de toplandı. Bu çok önemli bir derstir. Bugüne getiriyorum: Demek ki sistemin içindeki düşünceler bu savaş zamanlarında iflas ediyor. Yani “Padişah Hükümeti İstanbul’da var, onunla biz İstiklal Savaşı verelim” düşüncesi iflas etti. Ne oldu? Ankara’da hiç kimsenin beklemediği bir milli hükümet kuruldu ve o hükümetin başına Mustafa Kemal Paşa geçti. Bugün de öyle bir sürece girdik. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerika’yla birlikte FETÖ’yü ve PKK’yı konuk alıp Meral Akşener’i de takarak kuracağı hükümetler geçersizdir. Tayyip Erdoğan’larla da Türkiye buradan çıkamaz. Suriye politikasının yanlışlığı, biraz evvel bahsettiğiniz Almanya politikasının yanlışlığı ve üretim ekonomisi…
Bu işlere sandıkta karar verilecek mi? Sandıkta karar verilecek ama o sandığı da en sonunda Türkiye’nin koşulları belirleyecek. Yani halk bu tecrübeleri yaşayarak şunu görecek: Türkiye’de Vatan Partisi’nin merkezinde bulunduğu bir milli hükümet şarttır. Onun için topluma neyi anlatacağız? Topluma, “Savaş koşullarında yaşıyoruz, silahların konuştuğu bir iklimde yaşıyoruz. Onun için savaşı yönetecek bir hükümeti düşün ey Türk milleti, bu savaştan Türkiye’yi zaferle çıkartacak bir hükümeti düşün” diyeceğiz. Senin elinde bir ölçüt var: 15 Temmuz gecesi. Orada bir gecelik bir savaş oldu. O savaşta masanın altına saklanan adamla sen önümüzdeki 15 Temmuzları yönetebilir, bastırabilir misin? Meral Akşener’i, Kemal Kılıçdaroğlu’nu, Devlet Bahçeli’yi 15 Temmuz gecesinde göremiyorum. “Efendim darbeler iyi değildir, faydalı olmamıştır” demek o mu? Yunan ordusu İzmir’e çıktığı zaman “İşgaller iyi değildir, hoş değildir” mi denir? “Yunan ordusunu denize dökeceğiz” denir. Vatan Partisi o gece çıktı, ne dedi? “Bu FETÖ’cü, Amerikancı bir darbedir. Bu darbede Türk ordusu yoktur, Türk ordusu bu darbeyi ezecektir. Vatan Partisi görevinin başındadır.” İşte bu açıklama, Türk ordusuna görevini hatırlatmaktır.
Önümüzde hükümeti belirleyecek sınav, ölçüt 15 Temmuz sınavıdır. Yeniden darbeler olacak anlamında söylemiyorum; bir savaş durumunda, bir Türk-Amerikan savaşı anlamında o geceki güçlere bakacaksınız. Kim o savaşı yönetebilir? İşte ona göre bir hükümeti keşfedeceğiz ve ortaya koyacağız. Savaşı yönetecek ve Türkiye’yi zaferle çıkartacak bir hükümet önümüzdeki dönem kaçınılmaz.
***
(Aradan sonra)
Sabancı Üniversitesi’nin, Almanya’da düzenlenecek “Ermeni soykırımı” çalıştayından çekildiğini öğrendik. Bugün basın toplantısı yaptık ve Aydınlık Gazetesi, “Sabancı bu rezaleti durdur” başlığıyla çıktı. Orada “çekil” dedik ve “oraya hiçbir akademisyenin gitmesine izin veremezsin, çünkü senin izninle gidiyorlar” dedik. Bizim aldığımız haber, Sabancı Üniversitesi’nin logosu kaldırılmış fakat biz bunu yeterli bulmuyoruz. Rektörlüğün çıkıp Türkiye ve dünya kamuoyuna bu çalıştaydan çekildiğini açıklamasını bekliyoruz. Bugün YÖK Başkanı Yekta Saraç’la da görüştüm; kendisini çok kararlı gördüm ve tebrik ediyorum. Akademik çalışmaların vatana ihanet düzlemine taşınmasını hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini vurguladılar ve hukuki süreçleri başlattılar. Sabancı Üniversitesi logosunu çekmiş ama bu çekilmenin resmen açıklanmasını bekliyoruz. İkincisi; izinler iptal. Yani oraya hiçbir Türk akademisyen gidemez, giderse de bunun hukuki sonuçlarına katlanmak zorundadır. Koç Üniversitesi’nden de işten el çektirildiğini belirtenler var. Türk akademisyeni gidip orada Türkiye’nin bölünmesine yönelik bir faaliyete iştirak edemez. Bilgi Üniversitesi de geri adım atacaktır. Vatan Partisi’nin yürüttüğü mücadele ve YÖK’ün kararlılığı sonucunda Sabancı Üniversitesi bu faaliyetten çekilme noktasındadır.
Çünkü Sabancı; Türkiye toprakları üzerinde kazanç sağlayan, Türkiye’nin ekmeğini yiyen bir kurumdur. Ekmek yedikleri tekneye tekme vuramazlar. Bu, Koç için de diğer büyük sermaye sahipleri için de geçerlidir. Türkiye bölünmeyi kabul edebilir mi? Sabancı’nın, Koç’un veya başkasının Türkiye’yi bölecek gücü yoktur. Herkes bunları öğrenecek. Geçmişteki, Abdullah Gül’lerin, Tayyip Erdoğan’ların Ermeni açılımı yaptıkları dönem geçti. O dönemde halka “bonzai” verip Ermeni soykırımına alıştırıyorlardı ama bu halk o bonzaiyi içmedi.
Bu haftanın kitabı olarak “Perinçek İsviçre Davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire Kararı”nı öneriyorum. Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu eser; Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak hazırlandı. Araştırmacılar, dışişleri görevlileri, büyükelçilikler, konsolosluklar ve tüm sivil toplum kuruluşları için bu kitap bir başvuru kaynağıdır. İngiliz’in, Alman’ın, Fransız’ın, Rus’un, Çin’in ve Amerika’nın önüne koyup “Bakın, burada ne yazıyor; 1915 olayları Yahudi soykırımı kategorisine girmez” diyeceğiz. Mahkeme kararı yok, Ermeni soykırımı yok. Bunu bütün dünyaya anlatacağız.
Doğan Yurdakul dostumuzu bugün toprağa verdik. Kendisi çok yakın arkadaşımdı, can bir çocuktu. Çok iyi bir cumhuriyet ailesinin evladıydı. Babası vali, annesi Nermin Yurdakul gerçek bir cumhuriyet aydını, militan ve kararlı biridir. 12 Mart’ta o ailenin nasıl mücadele ettiğini, hapishaneden çıktığımız geceyi hep beraber türküler söyleyerek geçirdiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Doğan, Hasan Yalçın ile birlikte Türkiye’nin birikimli aydınlarındandı. Sadece genel yayın yönetmeni değil, afiş asan, 109 kişiyle gözaltına alınan militan bir arkadaşımızdı. Erkan Yücel ile beraber o dönemde PDA’cı olarak mücadele ettiler. Doğan, son derece uysal, uyumlu ve kaliteli bir insandı; hukukta benim öğrencim de oldu. Burada da Mamak Cezaevi’nden… Eşinin vefatı üzerine cenazesine katılmıştı. Görüyorsunuz Doğan arkadaşımız çok acılar çekti. 1980’den sonra bir süre Avrupa’daydı. Onunla birlikte Fransız Komünist Partisi’nin kongresinde, partimizi iki kere temsil ettik. Gürler Aktora, Doğan Yurdakul ve ben. Ondan sonra Paris’te, Fransa’da… Can bir insandı; çok sıcak, insancıl, çok değerli, kaliteli bir arkadaşımızdı.
İşte burada da yine Doğan kardeşim… Bu kişi her türlü emri yerine getiren, disiplinli biriydi. 12 Mart döneminde Söke köylerinde çalıştı. Orada da Kiriş Ali; bazılarına göre çirişli unvanı veriliyor. Kendisine Ahmet Uyanık tarafından takılan bu unvanın alınışı da şöyle: Tabii o zaman kuzu körmeni, keçe kulağı, kuzu kulağı ve çeşitli sarı ot gibi dağlarda yenen otlar var. Köy çalışmaları sırasında bunları da öğreniyorlar. Yanlışlıkla “kiriş otu” diye pırasaya benzeyen bir otu yenecek bir ot zannediyor. Fakat o eğirli bir ot. Ondan sonra bir bakraç yoğurt yiyerek ölümden kurtuluyor. O çiriş otu nedeniyle Ahmet Uyanık ona “Çiriş Ali” adını takıyor. Hatta Mamak Cezaevi’nde bile “Kiriş Ali”, “Çiriş Ali” deniyordu. Bizim savunmanın yazılmasına çok büyük katkıları oldu Doğan kardeşimin. Abisi Uğur Yurdakul da çok birikimli, kaliteli biridir. Beraber basket oynadığımız lise yıllarından bir arkadaşımız; çok iyi bir aile. Son derece iyi yetişmiş bir cumhuriyet ailesi. İyi bir ocakta yetişmiş Doğan Yurdakul; fedakâr, karakterli, sözünde duran ve güvenilir bir arkadaşımızdı. Onu da saygıyla burada anıyoruz, Allah rahmet eylesin diyoruz.
Şimdi tekrar siyasi konularımıza dönüyoruz. Yönetmenim beraber bir çıktı verdi, Sabancı Üniversitesi’nin yeni açıklaması diye. Ama sizin daha önce söylediğinizden farklı bir şey yok. Tek cümlelik bir şey okuyayım: “Sabancı Üniversitesi ev sahipliği yapmadığını, 5 Eylül tarihli basın açıklamasıyla belirttiği konferansın programı ve web sitesi üzerinde düzenleme yapma yetkisine sahip değildir ve yapılan düzenlemeler üzerinde kurum olarak etkisi bulunmamaktadır.”
Böyle açıklama olmaz. Bu açıklamalara hiç lüzum yok. Vatan söz konusu olduğu zaman böyle pısırık açıklamalar var. Çıkacak rektör diyecek ki: “Biz çalıştayı yapan kuruluşlara bildirdik; işte yazımız budur. Bizim oradan logomuzu kaldırın dedik. Biz bu girişimin içinde artık değiliz, bu girişimden çekiliyoruz. Kurumsal olarak bu girişimde imzamız yoktur.” Zaten Almanlar; orada Michigan Üniversitesi var, Potsdam, Lepsius House var. Bunlar böyle bir yazı geldiği zaman orada İlya Sabancı’nın logosunu tutmazlar. Yani bu bir yazı konusudur. Burada Türkiye için Sabancı bunu yapacak. Rektörlük bir yazı yazacak, “Kaldırın oradan logomu ve ben burada yokum” diyecek.
Daha önemli bir şey söylüyorum: Bugün basın toplantısında belirttiğimiz gibi Sabancı Üniversitesi oraya kendi öğretim üyelerini göndermeyecek. “İzin vermiyorum” diyecek. Çünkü kanuna göre, üniversiteler kanununa göre bir akademisyen yurt dışına çıkarken üniversitesinden izin almak zorundadır. Eğer izin verdiyse, bir yazıyla iznini iptal ediyorum diyecek. Onun için bu açıklamalar kesinlikle tatmin edici değil ve işin ciddiyetine uygun ağırlıkta değil. Kurum olarak hem Türkiye’ye hem dünya kamuoyuna, “Biz Ermeni soykırımı başlıklı; bilim dışı, bilime aykırı, bilimi çiğneyen ve Türkiye vatanına ihanet anlamı taşıyan bir çalıştayda yokuz ve oradan çekiliyoruz” diye bütün kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama yapacaklar. Bunu yapacaklardır, bunu bekliyoruz.
Şimdi son günlerde Aydınlık’ta, “Yeni Dönemin Yeni Strateji ve Siyasetleri” üst başlığıyla yazılar yazıyorsunuz. Bugün yanılmıyorsam altıncısını yazdınız. Server Aya ağabeyimizi de burada analım; evet, o da Ermeni meselesinde… Önümüzdeki toplantılarımızı da burada tanıtacağız. En son Almanca olarak “Ermeni Lüge” yani “Ermeni Soykırımı Yalanı” diye bir kitabı çıktı. Onu da önümüzdeki buluşmalarımızda takdim edeceğiz.
Ciddi, iddialı, köşeli tespitleriniz var. Önce Türkiye’deki güçleri yönetmenimizden rica edeyim; Doğu Bey’in 26’sında kullandığı “Atlantik Güçleri, Avrasya ve Ara Güçler” diye bir şema vardı. Onun üzerinden konuşmak istiyorum.
Türkiye’de net olarak programında, siyasetlerinde “Ben Avrasyacıyım” diyen ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne katılmayı amaçlayan tek bir parti var; Vatan Partisi. Vatan Partisi programında, ki bu program epey eskidir, “Şangay İşbirliği Örgütü’ne Vatan Partisi iktidarında katılacağız” deniyor. Bakın şimdi ne oldu? Türkiye, Şangay İşbirliği Örgütü’nün kapısını çalıyor.
Bir de açıkça Atlantikçi olan var; onun başında Kılıçdaroğlu geliyor. Kılıçdaroğlu şunu söyledi: “Son neferimize kadar bu Avrasya’ya Türkiye’nin götürülmesine, savaşlara karşı koyacağız.” Yani “Kelleyi koltuğa aldık, biz Atlantikçiyiz” diyor. Orada kim var? Silah verdiği ABD’nin PKK ve HDP’si var. Yine ABD’nin Türkiye’de Türk devleti içine yerleştirdiği Fethullahçı Gladio var. Yine Meral Akşener var; onlar da açıkladılar, “Biz Batı sistemine bağlıyız” dediler. Bunu Ümit Özdağ’ın ağzından Hürriyet Gazetesi’nde açıkça belirttiler. Yine onlarla beraber olan bir Abdullah Gül var; o da hem HDP’nin meclise sokulmasında hem diğer Atlantik politikalarında Davutoğlu’yla birlikte net bir tavır alıyor. Bunlar net, kararlı ve “Son neferimize kadar biz bu işin içindeyiz, Atlantikçiyiz” diyen bir kesim.
Ortada ise Tayyip Erdoğan var. Abdullah Gül’ün AKP’si bölünmüş durumda. Atlantikçi olan bir Abdullah Gül AKP’si var. Ara güç konumunda olan Tayyip Erdoğan var. PKK’ya karşı politikaları nedeniyle Atlantik sisteminden kopmakta olan bir MHP var. Yani MHP de ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda Meral Akşener’in “Ben Batı sistemine bağlıyım” diyen MHP’si var. Diğer yanda Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP; PKK’ya ve Suriye’nin kuzeyindeki, Amerika’nın Barzanistan’daki siyasetlerine tavır alan “ara güç” konumunda bir MHP var.
CHP de ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda “Son neferime kadar Atlantik sistemi için çarpışacağım” diyen bir Kılıçdaroğlu var. Ama öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi içinde de ulusalcı bir kesim kesin var fakat sesleri çıkmıyor. Sistem partileri AKP ve MHP’de merkezler Atlantik’ten koptu. O zaman ara güç olmaktan çıkmadı mı? Hayır, Atlantik ile Avrasya arasında bir yere konumlandılar; kopuyorlar ama öbür tarafa da kararlı olarak katılmış değiller. Onun için “ara güç” diyoruz. MHP de PKK’ya karşı tavrıyla artık Amerika’nın kontrolünden çıktı. Zaten Amerika’nın MHP’yi hedef alıp Meral Akşener’i ortaya çıkartmasından bu belli. Amerika AKP’yi de Fethullah ve Abdullah Gül aracılığıyla böldü. MHP’yi de Meral Akşener’i çıkartarak bölmüş oldu. CHP’de ise merkez Atlantik’te kaldı, muhalifler ara güç konumunda. Saadet Partisi de esas olarak tam bir Amerikancı konumda değil, bunu da ara güç olarak görebiliriz. Ama net, kararlı, tutarlı, açık programında “Avrasya” diye yazan ve o yolda kararlı olarak giden bir Vatan Partisi var. Onun için bu şema tarihsel mevzilenmeyi çok güzel gösteriyor.
Türkiye bir kere Avrasya’ya doğru gidiyor. Demek ki biz kazanıyoruz. Bu aynı zamanda Türkiye’nin önündeki hükümeti de belirleyen bir şema. Şu anda biz o bakımdan yalnız değiliz, Türkiye’nin geleceğini temsil ediyoruz. Örgütlü kuvvet olarak en kuvvetli biziz. Yapay dostlar olmaz; ben yapay bir şekilde Fethullah’ı veya Selahattin Demirtaş’ı mağdur ilan edip yanımda gösteremem ki. Türkiye’nin dinamikleri Türkiye’yi Atlantik’ten koparıyor. Çünkü Atlantik’te bölünme var, Atlantik bizi bölmek istiyor. Atlantik’te borç batağı var; onun için Türkiye Avrasya’ya doğru gidiyor. Demek ki Türkiye, Vatan Partisi’nin çizdiği rotada ilerliyor. O zaman Türkiye’nin en güçlü partisi biziz.
Referandum sonuçları AKP oylarının yüzde 43’lere düştüğünü gösterdi. O günden beri AKP oyları düşmeye devam ediyor. Ama belki ondan daha önemlisi, Türkiye’de borçlanma ekonomisi artık çıkmaza girdi ve toplumda AKP iktidarına karşı infial yükselmeye başladı. AKP’nin tek başına yüzde elli oyu geçme şansı yok. Buna bakarak diyoruz ki Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamaz ve AKP de Millet Meclisi’nde çoğunluğu alamaz.
Sayın Kılıçdaroğlu’na, “Gelin beraber hükümet projesi yapalım; vatan bütünlüğünü sağlayalım, üretim ekonomisine geçelim” dedik. MHP’yi de yanımıza çekelim dedik. Onlara, “Sakın HDP’yi ziyaret etmeyin, onlarla birlik olacağınıza dair mesaj vermeyin; MHP’yi ziyaret edin” dedim. Bir Vatan Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi beraberliği Cumhurbaşkanlığı seçimini de meclis seçimini de kazanır, Türkiye’yi de yönetir. Ama onlar HDP ile birlikte olmayı tercih ettiler. Çünkü Amerika’nın Türkiye’de hükümetleri tayin edeceğini sanıyorlar; Türkiye’nin gittiği yerin farkında değiller. 24 Temmuz 2015’te AKP’nin PKK’nın üzerine yürüyerek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o harekâtıyla %10’a yakın oy kazandığını… Dolayısıyla Türkiye’de artık hükümetleri Amerika’nın değil, vatanseverliğin belirlemeye başladığını görmüyorlar.
Peki, CHP yönetimini “Atlantikçi” ilan ettiniz. İlan etmedim, kendisi diyor ki “son neferime kadar”… Bakın, bende hiç “ilan etmek” yok. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı “Atlantikçi” ilanını düzeltelim, ondan sonra cümlenize… Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı bundan 1,5-2 ay kadar evvel açıkça şunu söyledi: “Türkiye’yi Avrasya’ya götürmeyecekler, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girecekmiş.” Hayır, biz “son neferimize kadar” bu sürece direneceğimizi buradan ilan ediyoruz.
Ya da en azından bu şemada öyle gösterdiniz diyeyim mesela. Şemada göstermiyoruz, kendisi oraya oturtmuş. Bak şunu da ekleyeyim Rafet arkadaş; Cumhuriyet Halk Partisi Atlantik Sistemi’nden ayrılsa biz alkışlayacağız. Biz orada olmasını istemiyoruz, ondan eminim. Benim sorum şu: “Sizi Cumhurbaşkanı adayı yapalım, büyük partinin lideri olarak Cumhurbaşkanı yapalım” dediniz. Ama bir şartla. Şartı biliyorum. Bunu derken üç aşağı beş yukarı CHP yönetiminin sicili belliydi. Farklı mıydı? Bugünkünden ne farklıydı? Bakın biz bunu deneyeceğiz. Bu ihtimali, diyelim çok ümidimiz olmasa bile, aklımız orada kalmasın diye deneyeceğiz; elimizden geleni yapacağız. Bu aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi tabanı ile birleşmemiz için şart; çünkü Cumhuriyet Halk Partisi tabanına karşı da bizim bir sorumluluğumuz var ve o sorumluluğumuzu buradan yerine getiriyorum.
Diyorum ki; ey Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veren, gönül veren yurttaşlarım! Bakın, biz Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’na; “Gel, üretim ekonomisinden yana ol, PKK’ya karşı vatan bütünlüğü ve FETÖ’ye karşı mücadele konusunda tutarlı bir hükümet projesi yapalım. MHP’yi de buraya katalım ki katılır; ondan sonra sen de bunun Cumhurbaşkanı adayı olabilirsin” diyoruz. Biz bunu sana öneriyoruz. Bunu CHP tabanına söylüyoruz. Bu, Sayın Kılıçdaroğlu’nun inkâr etmeyeceği, Sayın Bülent Tezcan’ın ve Haluk Koç’un da tanık olduğu bir tekliftir. Ve bunu üç kere yaptım, bir kere değil. Yani o görüşmenin çeşitli yerlerinde üç kez döne döne bu öneriyi yaptım. Siyaset maalesef çok uzun bir süreç; bir çağrıyla, iki çağrıyla olmaz. Şimdi tekrar ediyorum; ey Cumhuriyet Halk Partisi, elini PKK’dan, HDP’den ve Fethullah’tan çek! Kapıyı kapatmış değilsiniz. Niye kapatalım? “Elini oradan çek” demek, kapıyı kapatmamak demek. Çünkü bakın, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanına güveniyoruz, kitlesine güveniyoruz.
Gezdiğim yerlerde -son 2-3 ayda Alanya, Antalya, Isparta, Denizli, Burdur, Turgutreis, Mumcular, İzmir, Balıkesir, Ayvalık, Havran, İvrindi gibi yerlere gittim- şunu gördüm: Cumhuriyet Halk Partisi tabanı son derece rahatsız. Adalet Yürüyüşü’nde ve adalet kurultaylarında HDP ile, PKK ile, FETÖ ile el ele vermekten, irticayla veya Nurcularla hareket etmekten son derece rahatsızlar. Muğla’nın Mazı köyünde kurultay delegeliği yapmış yaşlı bir amcaya; “Ne olur Cumhuriyet Halk Partisi, HDP ve FETÖ ile hareket etmeyi sürdürürse?” diye sordum. “Barajın altına düşer” dedi. Mumcular’da Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri oraya geldiğinde “Hayır, yapmaz, yapamaz” dediler. Cumhuriyet Halk Partisi tabanı, HDP’yi ve Selahattin Demirtaş’ı hapisten çıkartacağız, Nazlı Ilıcakları, Ahmet Altanları, Mehmet Altanları kurtaracağız projesini kabul etmiyor. Bu bizim için çok değerli. Ümit ediyoruz Kılıçdaroğlu ve Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri de bu gerçeği görürler ve bu çizgiyi değiştirirler.
MHP için de şunu söylüyoruz: Elini AKP’den çeksin. AKP’ye destek olmak, payanda olmak, onun denetiminde bulunmak ve kurtarıcısı olmak MHP milliyetçiliğini eriten bir olaydır. Meral Akşener için de aynı çağrıyı yapıyoruz. “FETÖ’ye yakın değiliz” diyeceklerdir ama şu yorum değil; “Bir yılın en tehlikeli iç tehlikesidir” dediler. Batı sistemi içinde izlediğiniz an FETÖ’yle berabersiniz. Geri kalan lafların hepsi boştur. “Ben Batı sistemine bağlıyım” dediğiniz an FETÖ’nün, Selahattin Demirtaş’ın ve Abdullah Öcalan’ın dostusunuz. Çünkü Batı sistemi size o dostluğu dayatıyor. Batı sistemi PKK’ya silah veriyor, Türkiye’yi bölüyor, Turgut Özal’dan bu yana borç batağına batırıyor. Sen “Batı sistemine bağlıyım” dediğin zaman Amerika’yı değiştirecek misin? Yani Ümit Özdağ ile Meral Akşener Amerika’yı değiştirebilecekler mi? Batı sistemine bağlıyım demek; “Ben üretim ekonomisine karşıyım, borçlanma ekonomisinden yanayım ve Türkiye’nin bölünmesinden yanayım” demektir. Onun için Meral Akşenerler, bu açıklamadan vazgeçmediği sürece sonuç itibarıyla Atlantik çizgisindedir ve Türkiye’nin bölünmesine hizmet eden bir konumdadır.
Daha partilerini kurmadılar, programları belli değil. Kurucu yöneticilerden Sayın Ümit Özdağ’ın bir açıklaması oldu, bana göre yanlış. Doğru bir siyasi tavır değil ama sonuçta bir laf sadece. Koray Aydın da “Biz merkez partisiyiz” dedi. Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi’nin bulunduğu merkezde binamızı yapacağız dediler. Ben bunların hepsini bir kenara bırakıyorum Rafet Bey. Önümüze bakalım; Sayın Meral Akşener çıkıp programını açıklasın. “Biz Batı sistemine bağlı değiliz, biz Avrasya’da bağımsız Türkiye olarak…” desin. Bağımsız Türkiye’yi herkes söyler; bir zamanlar biz söylüyorduk, Demirel de söylüyordu. Kimse “Bağımsız Türkiye’ye karşıyım” demiyordu. Bağımsız Türkiye’nin var olacağı tek iklim Avrasya’dır. Eğer “Avrasya’da yer alıyorum” demiyorsanız, siz Batı sistemi içindesiniz demektir. Nasıl Kurtuluş Savaşı’nda Sovyetler Birliği ile dostluk olmadan İstiklal Savaşı başarıya ulaştırılamazdıysa, bugün de Avrasya içinde yer almadan ne üretim ekonomisi kurulur ne de bağımsız olunur.
Sayın Bülent Ecevit’in “bölge merkezli dış politika” tespiti de Avrasya’nın bir adımıydı. Buna yönelsinler; biz o kadar hoşgörülü bakıyoruz ki, AKP ile mücadele ettiğimiz halde buna yönelenleri görebiliyoruz. Hiçbir siyasi grup hakkında önyargımız yok. Cumhuriyet Halk Partisi de Meral Akşener de çıksınlar; “Biz Atlantik’in Türkiye’ye dayattığı bölünmeye ve borçlanma ekonomisine karşıyız; Türkiye bağımsızlığını, güvenliğini ve üretim ekonomisini Avrasya seçeneğinde kurabilir, biz bu projenin yanındayız” desinler. Biz de onları alkışlayalım, gidip ellerini sıkalım. Avrasya dışında kalmak bir aldatmacadır. Türkiye’nin vatan bütünlüğü tehdit altındayken, Amerika namlularını size çevirmişken, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde PKK’ya silah veriyorken siz bunu nasıl göğüsleyeceksiniz? Bölge ülkeleriyle ve Avrasya ülkeleriyle iş birliği yapmadan Amerika’ya nasıl direneceksiniz?
Vatan Partisi’nin tüzüğündeki 18. maddeye göre; “Türkiye, dünyada ve bölgemizde güvenlik ve barış için başta Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Orta Asya Cumhuriyetleri, Hindistan ve Pakistan olmak üzere Avrasya ülkeleriyle iş birliği ve dayanışmasını güçlendirecek, dünya dengelerini değerlendirecektir. Türkiye, Şanghay İşbirliği Örgütü içindeki bağımsız yerini alacaktır. Böylece ülkemizin ABD ve AB ile ilişkilerini normalleştireceği ve karşılıklı yarar esasına oturtacağı koşullar da yaratılmış olacaktır.” Yani Amerika ve Avrupa’ya düşmanlık değil, Avrasya’daki yerimizi alarak ilişkileri normalleştirmek esastır. Bu kökü 1980’lere dayanan bir görüştür. Saçak Dergisi’ndeki çok kutuplu dünya yazımızda, Çin ekonomisinin Amerika’yı geçeceğini, Sovyetler Birliği’nin dağılacağını ekonomik verilere dayanarak tahlil etmiştik. Bugün ise yaşananlara bakarak diyoruz ki, artık Türkiye Avrasya’daki yerini aldı.
Tayyip Erdoğan’a gelince; 16 Nisan Anayasa Referandumu’nda oyu %40-43 civarındaydı. %51 aldılar ama onun 43’ü AKP’ye aitti, bunu kendisi de itiraf etti. “Bugün seçime girseydik seçimi kaybetmiştik” dedi. 50+1 almak zorunda. MHP ile bu sistemi kotardıkları gibi, seçime de pekâlâ beraber girebilirler. Biz de armut toplamıyoruz; bir Türk milleti yok mu? MHP tabanındaki vatanseverler buna izin verir mi? AKP, MHP’ye kontenjan verir; Cumhurbaşkanı seçiminde Milliyetçi Hareket Partisi oyları da Vatan Partisi’ne gelir. Bunlar planlanıyor. Bizim planımız ise bütün Türk milletine artık Türkiye’nin Atlantik sistemi içinde yeri olmadığını anlatmaktır. Türkiye’yi buradan AKP iktidarı çıkartamaz; milli bir hükümet seçeneği yaratmak şarttır.
Vatan Partisi olarak başka partiler gelirse gelebilirler ama başkaları gelmiyor diye Türkiye batacak değil. Atatürk Anadolu’ya çıktığında yalnız kalmıştı; Rauf Orbaylar bile İstanbul’da meclisin toplanması tezini benimsemişti. Ama 23 Nisan 1920’de herkes Ankara’ya geldi ve milli hükümet kuruldu. Vatan Partisi bu hesaba kendisini adamış durumda; vatan bütünlüğü sağlanacak, terör temizlenecek, üretim ekonomisi kurulacak, komşularla iş birliği yapılacak, aydınlanma ve laiklik korunacak, Türkiye Avrasya’daki yerini alacak. Bu süreç Vatan Partisi’ni hükümete taşıyacak.
İttifak konusuna gelince; ittifakın programı kritiktir. Halkla mı, kişiyle mi diye sorarsanız, önemli olan ittifakın programıdır. İttifakın programı biraz evvel saydığım maddelerdir. Yani vatan bütünlüğü var, üretim ekonomisi var, komşularla iş birliği var. Ama aydınlanmayı ve laikliği de koyalım. Çünkü Türkiye’nin geleceğini belirleyen esas şey bugün o değil. Türkiye’nin geleceğini belirleyen vatan bütünlüğü, önder mücadele, üretim ekonomisi ve komşularla iş birliğidir. Zaten bunlar laikliği de getirir. Çünkü Avrasya; Çin, Rusya ve Türkiye’de laiklikten yana. Türkiye’de laikliği ve Atatürk devrimcilerinin iktidarda olmasını istiyorlar. İran da Türkiye’de laiklik olsun istiyor. Çünkü Türkiye’de laiklik olmazsa Sünni yobazlığın, yani Şii düşmanı bir yobazlığın olacağını biliyorlar. Biz de Sünniyiz ve Sünniliğe hiçbir şekilde karşı değiliz; ancak Sünni yobazlığına, gericiliğine veya Aleviliği yobazlık derecesine götürmeye karşıyız. İran, Sünniliği yobazlık ölçüsüne taşıyanların kendisine düşman olacağını bildiği için Türkiye’de laiklikten yana. Onun için bu üç maddelik programımız kesinlikle laikliği ve aydınlanmayı da içeriyor.
Peki, neden özellikle koydunuz? Çünkü toplum onu da istiyor. Genel Başkan Yardımcımız Turgut Okyay bunu özellikle vurguladı ve “Bunu dördüncü maddeye koyalım, çünkü toplumda bu talep var” dedi. AKP iktidarının bugün laikliğe ve aydınlanmaya karşı tavırları var, cumhuriyetle sorunları var. Onun için laiklik ve aydınlanmayı da dördüncü madde olarak ekledik. Mesela Avrasya’yı koymamıştık; madem bir program yapıyoruz, o zaman Avrasya’yı da koyalım da her şey net, açık ve belli olsun dedik. Onu da ekledik, bu yeni bir durum.
Son Ankara’da bir toplantı yaptınız. Orada Cumhurbaşkanı adayıyla ilgili kafamı karıştıran bir cümle var. Hem “Vatan Partisi Genel Başkanı cumhurbaşkanı adayı olur” diyorsunuz hem de “dost kuvvetlerle istişare edeceğiz” diyorsunuz. Şöyle ki; Vatan Partisi kurultayında genel başkan seçiliyor. Genel başkan niçin seçiliyor? Hükümet başkanı olsun diye. Aslında partilerde genel başkan seçmek, hükümet başkanı olacak insanı seçmektir. Vatan Partisi kurultayı da genel başkanını Türkiye’de hükümet başkanı olsun diye seçiyor. Bütün partiler böyle yapıyor aslında. Ama bazı partiler “partisiz cumhurbaşkanından yanayız” diyor. O nasıl parti oluyor? Partisiz bir cumhurbaşkanı olmaz. Partisiz cumhurbaşkanı demek, kuvvetsiz, kukla bir cumhurbaşkanı demektir. O devir geçti. Yani artık cumhurbaşkanı hükümet başkanıdır. Köşkte oturup çay kahve içecek, yabancı elçileri kabul edecek bir cumhurbaşkanı değil; vatan savaşı veren bir Türkiye’nin hükümetini yönetecek bir cumhurbaşkanı olmalı. O nedenle Vatan Partisi Genel Başkanı elbette bir cumhurbaşkanı adayıdır. Ama biz bu seçime Türkiye’nin çeşitli öncülerini toplayarak, birlikte gitmeyi planlıyoruz.
Bu çalışmaya “milli hükümet öncüleri çalışması” dedik. Her düzlemde; köylerde ve mahallelerde muhtarı, ilçelerde ve illerde belediye başkanını, milletvekili adaylarını, cumhurbaşkanını belirlemek… Bütün bunları Türkiye’nin bahsettiğim programında birleşerek ve Türkiye’yi üretim ekonomisiyle, vatan bütünlüğüyle çıkaracak bir hükümet projesinde öncülerle birleşip onlara “Gelin bütün bunları beraber belirleyelim” diyeceğiz.
İkisi birbirine çelişmiyor mu? Hayır, çelişmiyor. Bakın biraz evvel ne dedim; Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na, “Gelin böyle bir proje yapalım, bir hükümet seçeneği oluşturalım. Onu oluşturduğumuz zaman da neden olmasın, siz bizim cumhurbaşkanı adayımız olun” dedik. MHP’yi de bu projenin içine katalım. Bunun koşulları var. Evet, biz Vatan Partisi olarak cumhurbaşkanı adayıyız ama böyle bir hükümet koalisyonu kurduğumuz zaman, o koalisyon açısından makul ve akılcı çözümleri de kabul ederiz. Ama Vatan Partisi her durumda Türkiye’yi yönetmeye taliptir.
Programımızın sonuna geldik ancak bir de müziğimiz var, onunla bitirelim. Yönetmenimiz hazırlık yapsın. Kimi ve niçin seçtiniz? Türkiye’nin çok değerli bir piyanisti var; Hannover’de. Hannover, Almanya’nın piyano alanındaki en önemli sanat merkezidir. Kemal Cem Yılmaz, çocukluğundan beri Almanya’da büyümüş, bir emekçi ailesinin çocuğudur. Dünya çapında bir piyanist. Şimdi bir CD’si çıkıyor; “Audite Forum” diye. Önümüzdeki ayın 20’sinden itibaren bütün müzik marketlerde olacak. Johann Sebastian Bach’ın Goldberg Varyasyonları’nı 32 bölüm halinde çalıyor. Onun en baştaki “Aria”sını çalıyoruz şimdi.
Değerli izleyiciler, Kemal Cem Yılmaz’ın icrasıyla Goldberg Varyasyonları Türkiye için bir gurur kaynağı. Büyük bir sanatçı, reklamı da çaldığı eserlerdir. Hannover gibi bir yerde kendisini kabul ettirmesi Avrupa çapında bir başarı. Önümüzdeki hafta siz Almanya’da oluyorsunuz, ben de Suriye’ye gidiyorum. Çarşamba günü döneceğiz. Bugün ayın altısı olduğuna göre, 13’ünde çarşamba günü bir program daha yapacağız. Ben burada değilim ama Suriye’de olacağım. Onu Ulusal Kanal planlayacak. Bugün çarşamba olduğuna göre, gelecek hafta salı akşamı yine buradayız. Sanatçımızın eserini dinleyerek size veda ediyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Yeni programda buluşmak dileğiyle, hoşça kalın. Johann Sebastian Bach’ın Goldberg Varyasyonları… Zaten alt yazıda da belirttik. İyi akşamlar.

