Çıkış Yolu • 03.05.2022

Çıkış Yolu • 03.05.2022

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, mutlu bayramlar diliyoruz. Güzel bir bayram olsun. Bir bayram gününde çıkış yoluyla karşınızdayız. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte sizlerleyiz. Tabii bayram bir yandan güzellikleri getiriyor, herkes hasret gideriyor, bayramlaşıyoruz ama diğer yandan Türkiye’nin gündemi ve meseleleri de akıp gidiyor. Biz de bütün bu başlıkları ve ayrıntıları Sayın Doğu Perinçek’e soracağız. Bugün ben tekim; Sayın Doğu Perinçek’e hem sizlerden gelen ve biriken soruları hem de Aydınlık ile Ulusal Kanal’ın hazırladığı soruları yönelteceğim. Efendim merhabalar, iyi bayramlar sizlere de.

**Doğu Perinçek:** Merhabalar, hoş bulduk.

**Sunucu:** Şimdi isterseniz biraz bayramla başlayalım. Bu bayramı nasıl karşıladınız, ne getirdi, ne hissettiriyor size? Bu bayramın bir farkı var mı?

**Doğu Perinçek:** Önce bütün Türk milletimizin, İslam dünyasının ve dünyadaki Müslümanların bayramını kutluyorum. İnsanlığımıza da hangi dinden veya mezhepten olursa olsun, bütün insanlığa sevgi ve dostluk duygularımızı ifade ediyoruz. Tabii bayram deyince benim aklıma ilk gelen kavram iyimserlik. Bayramlar bize kardeşlik, barışma, el ele verme ve geleceğe umutla bakma duygularını getiriyor. Bayramlar, insanlığın geleceğe dair umutlarını tazelediği ve ateşlediği çok önemli günlerdir.

Bugün Türkiye’de sınıfsal ve milli saflaşmalar var; Amerikan emperyalizmine karşı bir mücadele veriyoruz. Ancak bir gerçek var ki; Türkiye, iyimserler ve karamsarlar olarak ikiye bölünmüş durumda. Amerika’nın karamsarlığını paylaşanlar var; bunlar Türkiye ile ilgili hiçbir umudu olmayan, Türk milletine güvenmeyen “Biden tayfası” dediğimiz kesim. İşleri güçleri karamsarlık yaymak; Türk milletinin başarısını ve umudunu paylaşmıyorlar. Oysa Türk milleti iyimser bir millettir. Bakın, Türk milletinin iyimserliğini gösteren o kadar güzel şeyler vardır ki; bir eşya kırıldığında “yağ gelecek” denir. Yani kırılan şeyden bile iyi bir gelecek çıkartılır. Türklerin atasözleri hep iyimserdir çünkü tarih boyunca başarılı olmuş, umuda koşmuş bir milletiz. Bayramlar da bu umutlarımızı tazeliyor. Geçmişte “Bayramlar olmasaydı tekerlek icat edilmezdi” diye bir yazı yazmıştım. Sonuçta ateşin, tekerleğin icadı bile bir umutla yapılıyor. Bütün icatların kökünde bu umutlar var.

Bir de kaybettiklerimizin ilk bayramları vardır. Merkez Karar Kurulu üyemiz, can arkadaşım Özay Gökçen; neşeli, zeki, sevgi dolu biriydi. Yine Zonguldak’ın madenlerini çıkarmaya yönelik projeler geliştiren, Üretim Devrimi Kurultayı’nda konuşmacı olan ve iki gün önce kaybettiğimiz Necdet Biçerli’yi saygıyla anıyoruz. Özay Gökçen de hayatını partiye ve emekçilere adamış, hiçbir gösterişe kaçmadan yaşayan örnek bir arkadaşımızdı. Şehitlerimizi de unutmamak gerek; vatan için canını veren asker, polis ve korucu şehitlerimize minnettarız.

**Sunucu:** Her milletin kültürüne göre bayram kutlama şekli değişiyor. Bugün elimize Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden bir bayram kutlaması görüntüsü ulaştı. Arkadaşlarımız ekrana getirsin, hem izleyelim hem üzerine konuşalım.

(Görüntüler ekrana yansır)

**Doğu Perinçek:** Anadolu havalarımıza, Eğin havalarına, samaha ne kadar da benziyor. Uygurlar büyük bir medeniyet yaratmışlar. Ben beş kez o bölgeye gittim. “Uygurlara kamplar yapılıyor” diyorlar ya, işte alın size gerçek manzara: On binlerce, belki yüz binlerce insan sevinç içinde, büyük bir uyumla dans ediyor. Ramazan Bayramı’nı böyle kutluyorlar. Onlarla yüreğimiz bir, bayramlarını kutlarız.

**Sunucu:** Vatan Partisi olarak İslam ülkeleri; İran, Pakistan ve Afganistan gibi yerlerle çok yakın ilişkileriniz var. Bu temaslar nasıl sağlandı? Örneğin “İslami Uyanış Konferansı”na Türkiye’den tek temsilci olarak davet edildiniz.

**Doğu Perinçek:** Vatan Partisi’nin 1968’den bu yana yarım yüzyılı aşan bir kökü ve geleneği var. Dünya çapında kabul gören, doğru siyasetleri ve programıyla Asya ülkelerinde sevilen, sayılan bir partiyiz. İslam dünyası da mazlumlar dünyasının bir parçasıdır. 7. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar dünya uygarlığının lideri olmuş bir medeniyetten bahsediyoruz. Bugün yükselen bir Asya uygarlığı var; Çinliler, Ruslar, Hintliler, Türk devletleri ve Araplar bu yükselişin önderliğini paylaşıyor. El-Harezmi, Farabi, İbn-i Sina gibi isimlerin temsil ettiği o muazzam İslam uygarlığı, Asya’nın yeniden inşasında bizi besleyen çok önemli bir kaynaktır.

**Sunucu:** Bir diğer konu da Alevilik. Son yıllarda özellikle Avrupa ve ABD destekli, İslam dışı bir Alevilik tarifi yapma ve fonlarla bunu projelendirme çalışmaları var. “Ali’siz Alevilik” kavramını da gündeme getiriyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

**Doğu Perinçek:** “Allah’sız, Muhammed’siz, Ali’siz Alevilik” mümkün mü? Alevilik, İslam’ın içinde olan ve İslam’ın şartlarına uyan bir yoldur. Bu, emperyalist bir girişimdir ve başarılı olma şansı yoktur. Amerika’nın “küreselleşme” dedikleri proje; milli devletleri yok etmek için milletleri kavimlere, mezheplere ve cinsiyetlere bölme çabasıdır. Aleviliği İslam’dan ve Türk milli devletinden koparmaya çalışıyorlar. Oysa Alevilik en has Türklüktür, İslam’ın Türkleştirilmesi olayıdır. Bugün Yunus Emre’den Hacı Bektaş-ı Veli’ye kadar uzanan zenginliğimiz, Türkçemizi bugüne taşımıştır. Bu ceryan Atatürk’ü ve devrim kanunlarını da hedef alıyor. PKK ise Sünni Kürtler üzerinde kaybettiği etkiyi, Dersim yalanlarıyla Alevi Kürtleri istismar ederek telafi etmeye çalışıyor. Ancak halkımız bu oyunları görüyor. Normal Alevi vatandaşımız Türk milletinin bir parçasıdır ve İslam dinine inanır. Bizim görevimiz, Sünnisiyle Alevisiyle bu yobazlaştırma ve bölme projelerine karşı birliğimizi korumaktır. “Asıl has Müslüman biziz” diyorlar, değil mi? Buna saygı gösterilmesi gerekir. Herkesin böyle iddialarda bulunma hakkı vardır. Ama “En has Müslüman biziz” diyen Alevi kitlesine karşı, “Hayır, bunlar İslam dışıdır” gibi tezler… Bu tezler Batı’da üretildi, bunu görmemiz lazım. Dolayısıyla tamamen emperyalist amaçlarla üretilmiş bu tezler, Türk milletinden, Alevi ve Sünni kitlelerden hak ettiği yanıtı almaktadır.

Talepler noktasında, affedersiniz, esas sorunuz oydu zaten; bu yobazlığın kışkırtılmasına yönelik değil, Alevilerin Türkiye’de inançlarını özgürce yaşamalarına ve ibadetlerini yapmalarına yönelik taleplerin hepsi haklıdır. Türkiye’de artık bunlar kabul görmeye başladı. Bölmeye değil, birleşmeye yönelik talepler bunlar. Mesela Almanya’da Alevilerin mezarlıklarını ayırmak gibi uygulamalar başladı, ben bunları doğru bulmuyorum. Hatta Alman devleti Alevileri Hristiyan mezarlıklarına teşvik ediyor; bu tür talepler isabetli değil. Sonuç itibarıyla bu vatanın evlatlarıyız, bu topraklarda yaşıyoruz, kardeşiz. Mezarlarımızı ayırmak gibi yaklaşımları yerinde bulmuyorum. Ancak Alevilerin inançlarını yaşamaları, ibadetlerini yapmaları ve birlik içerisinde olmaları yönündeki talepler haklıdır.

Bunu kültürel boyutta mı ele almak lazım? Bence Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha kapsayıcı ve bütünlüklü olması gerekir. Türkiye’de çok yoğun bir Alevi nüfusumuz var. Ege’den İç Anadolu’ya, Doğu’dan Güneydoğu’ya, Toroslar’dan kuzeye kadar her yerde eski Türkmen ve Yörük nüfusumuzun çoğu Alevidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece bir mezhebin değil, bütün Türkiye’deki Müslümanları kucaklayan bir kurum olarak görev yapmalıdır. Az önce Hristiyan mezarlığına gömülme konusunun altını çizdiniz; bunlar kabul edilecek şeyler değil. Biz ölülerimizi, şehitlerimizi aynı mezarlıklara gömüyoruz çünkü hayatta beraberiz. Öldükten sonra mezarları ayırmak, başka bir projenin, yani ayrıştırma projesinin parçasıdır. Mezarları ayırmak, milleti bölmeye kadar gider. Mezarlıklar bir bakıma milletlerin künyesidir. Alevi vatandaşlarımızın künyesini Türk milletinin künyesinden ayırmak kasıtlıdır, bunu görmeliyiz.

Türkiye’de Alevi-Sünni ayrımları, bütün emperyalist projelere rağmen gittikçe siliniyor. Aynı ailede babası Alevi, annesi Sünni olan o kadar çok aile var ki! Bu çok güzel bir şey. Şimdi ne yapacaksınız? Babayı ayrı, kızı ayrı, anneyi ayrı mezara mı koyacaksınız? Bu kadar mantıksız bir şey olabilir mi? Aileyi parçalayan bir proje bu. Çocuk doğduğunda bacağını Alevi, kolunu Sünni mi yapacaksınız? Türk milletinin büyük çoğunluğu Müslümanlıkla birleşiyor. O birleştirici olan İslamiyet’in dışına çıkıp mezhepler üzerinden bölünmeler yaratmanın, ne İslamiyet’te yeri var ne de mantığı. Hz. Muhammed hangi mezheptendi? Tarikatı var mıydı? Hz. Muhammed tefrikaya, bölünmeye karşı çıktı. Tarikatların, mezheplerin öne çıktığı yerde İslamiyet de sorgulanmaya ve bölünmeye başlıyor. Bu yüzden bütün Müslümanların birliği en doğrusudur.

Son dönemde gençler arasında, Avrupa kaynaklı Hristiyanlaştırma kampanyalarının örneklerini duyuyoruz. Özellikle Fransa ve Almanya gibi merkezlerden koordine edilen, Katolik eksenli bir çalışma bu. Alman devleti, özellikle Almanya’da doğan Türk çocukları arasında Hristiyanlık propagandası yürütüyor. Bunu doğru ve faydalı bulmuyorum. Ancak Türk milleti dayanıklı bir millettir, öyle kolay asimile olmaz; büyük imparatorluklar tarihinden geliyor. Tarihte Hristiyanlaşan Türkler (mesela Kumanlar ve Kıpçaklar) asimile olup yok olmuşken, Müslüman olanlar Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük devletler kurmuş ve Türklüklerini korumuşlardır. Müslümanlık, Türk tarihinde Türklüğü koruyan bir rol oynamıştır. İslamiyet bizi çağdaş uygarlıktan koparmadı, aksine Türkleri o dönemin çağdaş uygarlığıyla, yani İslam medeniyetiyle birleştirdi. Atatürk de bu Müslüman Türk milletinin içinden çıktı.

İslam’ı yobazlıkla, gericilikle özdeşleştirmek büyük bir yanlıştır. İslam ülkelerinin bugün gericileşmesi tarihsel ve ekonomik bir gerçektir, ancak bunun İslamiyet’le bağlantısı yoktur. Orta Çağ’da İslam dünyası bilimde ve sanatta öncüyken, Hristiyan dünyası karanlıktaydı. Medeniyet tek bir yere kazık çakmaz; organizmalar gibi gençliği, olgunluğu ve çöküşü vardır. Bugün Asya’nın yükselen uygarlığı içerisinde Türkiye, Endonezya ve Mısır gibi ülkeler büyük ataklar eşiğindedir.

Geçtiğimiz cuma günü Görev Vakfı Başkanı Sayın Erkal Önsel bir çağrı yaptı. 30 milyonluk hedefte yarıdan fazlasının geçildiğini ve Mayıs ayının kritik olduğunu duyurdu. Şu an içinde bulunduğumuz bina, İstanbul’un en tarihi ve en güzel binalarından biri. Burası Kanuni Esasi Kıraathanesi’dir; Talat Paşa’ların, Enver Paşa’ların, Mustafa Kemal Bey’lerin toplandığı, Namık Kemal’lerin tutuklandığı, Halit Ziya Uşaklıgil’lerin, Abidin Dino’ların buluştuğu yerdir. Vatan Partisi, Aydınlık ve Ulusal Kanal, bu binayı yıkılmaktan kurtardı. 60 kamyon moloz çıktı, depreme dayanıklı hale getirildi, ahşap işlemeleri büyük bir titizlikle korundu. Nisan ayındaki 15 milyonluk hedef, 17 milyonla aşıldı. Mayıs ayında ikinci aşamaya geçiyoruz; bina tamamen Görev Vakfı’nın mülkiyetine geçecek. Burası sadece tarihi bir bina değil, tarih yapan ve yapacak bir merkezdir. Burada katkıda bulunan bütün arkadaşlarımıza, insanlarımıza, dostlarımıza; yalnız Vatan Partililer değil, Vatan Partisi dışından da çok sayıda vatansever, emeksever, medeniyetsever insan katkıda bulunmuştur. Hepsine Görev Vakfı arkadaşlarımız adına çok teşekkür ediyorum. Şimdi ikinci parça için kampanya devam ediyor. Mayıs ayı sonunda ikinci parçanın, yani 15 milyonluk hedefin tamamlanması planlanıyor. Birinci parça 15 milyondu, 17 milyon toplandı. İkinci parça yine 15 milyon, toplamda 30 milyon hedefi aşılacak.

Şimdi Ukrayna’daki meselelere uzanalım. Bu, basit bir bina mülkiyeti meselesi değil. 30 milyona bundan çok daha büyük binalar alınabilir. Burada bir tarihin geleceğe yönelik atılımı var. Tarih yapan bir merkezi, yine tarih yapan bir merkez olarak ayağa kaldırmak, yaşatmak ve ileri hedeflerle devam etmek bizim görevimiz. Bu, Vatan Partisi’ne, Görev Vakfı’na ve hepimize düşen bir sorumluluktur. Biz tarih yapan bir partiyiz ve tarihsel köklerimiz bizim için büyük bir esin kaynağıdır. Katkı verenler de buranın hükümet olma sürecine ve motivasyonuna katkıda bulunuyorlar. Hükümet olma planının bir parçası olarak, tarihsel birikim ve tecrübeyle hareket ediyoruz. Hiç kimse tarihten güç almadan hükümet olamaz; bütün devrimci hükümetlerin kökleri tarihin içindedir. Lavoisier’in dediği gibi: “Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz.” Tarih içinde yaratılan birikim yok olmaz. Burası Türk Devrimi’nin anlamlı karargahlarından biri; 1908 Devrimi açısından, Talat Paşaların, Enver Paşaların, Mustafa Kemal Beylerin, İsmail Canbolatların, Yakup Cemillerin anılarıyla dolu, şiir gibi bir bina.

Bu binayı görüyoruz; Kanun-i Esasi Kıraathanesi. Taş işçiliğini, oymalarını, güzelliğini görüyorlar. İstanbul’un en güzel tarihi binası. Binanın tarihi dokusuna uymayan ekler var, onları yıkacağız ve binayı özgün mimarisine kavuşturacağız. “Vericilik” bizim karakterimizdir. Bazıları parti kurar, Türkiye’nin kaynaklarını paylaşmak için alır; biz ise milletimize, insanlığa emeğimizi, fikrimizi, ahlakımızı, umutlarımızı vermek için buradayız.

(Reklam arası)

Ukrayna’daki gelişmeleri ve Türkiye-Rusya ilişkilerini konuşacağız. Mehmet Perinçek, geçtiğimiz günlerde Rusya Savunma Bakanlığı’nın organize ettiği bir heyetle Donbass bölgesine gitti. Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi adına bölgeye giden Mehmet Perinçek’ten gözlemlerini dinleyelim.

Perinçek: “Rusya’nın Rostov şehrinden Donbass bölgesine girdik. Mariupol, çatışmaların ve yıkımın en yoğun olduğu yerlerden biriydi. Donetsk, Berdyansk, Melitopol ve Energodar şehirlerini ziyaret ettik. Zaporojye Nükleer Santrali’ndeki iddiaların aksine orada toplumsal hayatın yeniden canlandığına tanık olduk. Donbass’taki savaş 24 Şubat’ta başlamadı; 8 yıldır süren bir çatışma süreci var. 2014’teki Maydan olaylarından sonra halk üzerinde ciddi bir baskı uygulandığını, Rusçanın yasaklandığını ve neonazi grupların halka baskı yaptığını gözlemledik. Mariupol’de halkın canlı kalkan olarak kullanıldığına dair tanıklıklar dinledik. Azovstal fabrikası ve yabancı paralı askerlerin durumu gibi konularda önemli bilgiler edindik. Batı basınının Ukrayna’daki süreci bir propaganda mekanizmasıyla sunduğu, tıpkı geçmişteki Irak müdahalelerindeki yalanlara benzediği çok açık.”

Rusya’nın izlediği strateji, Amerika’nın iç savaş tarihindeki (Sherman’ın taktikleri gibi) şehirleri bombardımana tutarak ilerleyen stratejisinden oldukça farklıdır. Rusya, sivilleri ve altyapıyı korumaya odaklanan, daha farklı bir yöntem izliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda da aynı taktik uygulandı. Amerika, Almanya’ya karşı bütün o kentleri bombalayıp yıkarak; Japonya’da ise atom bombası atarak ilerledi. Ruslar ise mümkün olduğu kadar insan kaybetmeden, hem kendi kuvvetlerini koruyarak hem de halka fazla zarar vermeden ilerliyor. Mesela Mariupol’daki Azovstal Demir Çelik Fabrikası kuşatmasında oraya iki tane bomba atsa, zehirli gaz kullansa herkes kaçar ve orayı iki günde alırdı; ama ne yapıyor? İnsan ölmesin diye orayı kuşatıyor. Sayın Putin ne diyor? “Oradan sinek bile kaçmayacak ama sabırlı olun.” Yani sonunda ne olacak? Yiyecekleri ve suları tükenecek, teslim olacaklar. Bütün savaşta böyle bir strateji izliyor; insanı koruyan, sivil halkta kayıplar yaşatmayan, kendi askerini de zayiat vermeden koruyan bir çizgi izliyor.

“Savaş biraz uzamadı mı?” denilebilir. Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Bu tamamen hedefe ve izlenen stratejiye bağlı bir durum. Dediğim gibi, çok çabuk sonuç almak istiyorsanız kentleri bombalar, ezer ve kısa zamanda teslim alırsınız. Tıpkı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi; 1683 Viyana Kuşatması’nda Viyana’yı yağma etmemek ve yıkmamak stratejisi izledi. Hatta Kırım Tatarlarıyla bu konuda anlaşmazlığa düştü. Onlar kenti bir an evvel ele geçirip yağmalamak istiyordu, Mustafa Paşa ise “Yağma olmayacak, kenti yıkarak değil, bütün tarihi varlığıyla ele geçireceğiz” diyordu. En sonunda anlaşamadıkları için savaşı terk ettiler ve o meşhur Viyana bozgunu yaşandı. Yani Ruslar bizim Kara Mustafa Paşa’nın çizgisini izliyor; aceleyle hedefe ulaşmak değil, yıkmadan ele geçirmek.

Zelenski’nin son açıklamalarına gelince; bu açıklamalar aslında bizim hükümetimizin izlediği politikanın yanlışlığını da sergilemiş oldu. Zelenski, Türkiye’nin turizm gelirleri uğruna iki ülkeyi idare etmeye çalıştığını ima ederek Türkiye’ye akıl vermeye kalktı, politikalarına müdahale etti ve çıkarlarını hiçe sayan bir tavır aldı. Bunu hem Vatan Partisi hem hükümetimiz hem de Milliyetçi Hareket Partisi çok güzel saptırıp açıkladı. Türkiye şu bakımdan yanlış yapıyor: İleride Zelenski diye bir hükümet olmayacak orada ve NATO’nun genişlemesi tehdidi Türkiye için de geçerli. Dolayısıyla Türkiye, Putin ile Zelenski’yi aynı kefeye koyamaz; aralarına eşit işareti koyamaz. Rusya’nın bugünkü savaşı NATO’ya karşı olduğu için aslında Türkiye’nin de savaşıdır. Zelenski’nin savaşı ise Türkiye’ye düşman olanların savaşıdır. Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan; Yunanistan da Akdeniz’deki Ukrayna’dır. Bunu hükümetimizin görmesi ve anlaması gerekirdi. “Denge politikası” diye yürütülen siyasetin hiçbir kazanımı yok, aksine zararı var.

Türkiye kendisiyle NATO arasında nasıl denge politikası izleyebilir? Türkiye’nin NATO’yu doğuya doğru genişleten bir stratejiyle karşı karşıya olduğunu görmemiz lazım. Ege de aynı tehdit altında. Maalesef hükümetimiz, Ege’nin karşı kıyılarında Dedeağaç’tan başlayarak Larissa, Kavala, Selanik ve Girit’e kadar kurulan Amerikan üslerini görmek istemiyor. Türkiye’ye yönelik namluların olduğu bu ortamda “denge politikası” izlemek mümkün değildir. Hükümetin bu konuda çok ciddi, ağır bir hatası var ve Türkiye bunun bedelini çok ağır öder.

Geçtiğimiz hafta Yunanistan’ın ev sahipliğinde yapılan tatbikatta, Türkiye aleyhine bir senaryo olduğu için Türk Hava Kuvvetleri tatbikattan çekildi. Bu senaryoyu çekilmeden önce görmek gerekirdi. NATO’nun Türkiye’ye karşı savaşı olacağı belliyken ve Amerika o kadar üs kurmuşken, Karadeniz’in kuzeyinde Amerika ile Rusya arasında denge politikası izlemek mümkün değildir. Ege ile Karadeniz tek bir cephedir. Hükümetimizin bu basit gerçekleri dikkate almadığını görüyoruz.

Şu tez de işleniyor: “Türkiye ile Yunanistan NATO üyesi, dolayısıyla aralarında savaş çıkmaz.” Eğer savaş çıkmayacaksa Amerika oraya neden binlerce tankı, üssü yığıyor? O üsler Rusya’ya karşı kullanılmıyor, çok açık ki Türkiye’ye karşı kullanılıyor. NATO, tatbikatlarında Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın posterlerini “düşman simgesi” olarak kullanıyor. Amerika, Türkiye’yi NATO ülkesi olarak görmüyor, düşman olarak görüyor. Ukrayna Savaşı’ndan şunu öğrenmemiz lazım: Amerika Ukrayna’ya savaş öncesinde yığınak yaptı. Şimdi de Ege’ye ve Akdeniz’e büyük bir yığınak yapıyor. Demek ki burada bir savaş çıkacağını hesaplıyor. Bizim de bu gerçekleri görmemiz ve ona göre bir milli hükümet projesiyle hareket etmemiz hayati önemdedir.

Amerika, Ukrayna’da tepki gösteremedi demek yanlış; oraya büyük yığınak yaptı ancak Rusya karşısında savaşı kazanamıyor. Rusya, ağır ama maliyeti düşürecek bir stratejiyle ilerliyor; karşı tarafı bölüyor ve çökertiyor. Doğu Akdeniz’de ise Türkiye gibi güçlü bir ülke var. Kuzeyde Rusya, güneyde Türkiye ile Amerika’nın durumu çok zor. Amerika yenilgiyi barışçı yoldan mı kabul edecek yoksa silahlı itirazda mı bulunacak? Bunu zaman gösterecek. Ancak Türkiye olarak tehditlere karşı hazırlıklı olmalıyız. Türkiye, içinde bulunduğu yanlış politikalardan vazgeçip Ukrayna, Suriye, İran ve Libya konularında doğru hamlelerle tüm enerji meselelerini çözebilir. Hükümetimiz Türkiye’nin sahip olduğu imkânları maalesef değerlendirmiyor. Bu durum tabii ki fiyatlara da yansıyor; patlıcan fiyatları yükseliyor. Oysa Türkiye; Suriye’yle dostluk kursa, Libya’da doğru projelere girişse, Rusya’yla dostluğunu kuvvetlendirse ve Ukrayna’da NATO’nun doğuya genişlemesine karşı güzel bir cephe tutsa, Türkiye’de enerji fiyatları, doğal gaz fiyatları ve azot fiyatları düşer. Buna bağlı olarak patlıcan, biber, domates fiyatları da düşer. Burada sadece güvenlik değil, ekonomik fırsatlar da söz konusudur. Enflasyonla mücadelenin iki ciddi ve stratejik yöntemi vardır: Biri maliyetleri düşürmek, diğeri üretimi artırmaktır. Türkiye’nin en büyük maliyeti enerji maliyetidir. Ama Türkiye şanslı bir ülke; İran, Rusya ve Libya büyük birer enerji kaynağı. Suriye ile sorunlarını çözdüğünde, Türkiye’nin enerji güvenliğine yönelik çok önemli kazançlar sağlanabilir. Ancak hükümet buralarda adım atamıyor; uğraştığı yerler kabzımallar, zincir marketler. Zincir marketlerle uğraşacağına Amerika’ya karşı dik durursan, o zaman patlıcan fiyatlarının nasıl düştüğünü görürsün.

Dünyanın ikinci büyük doğal gaz yataklarına sahip olan İran, Rusya ve Irak bizim komşumuz. Akaryakıt açısından da bu ülkeler büyük birer kaynak. Türkiye, Rusya ve Libya ile iş birliği yaparak enerji sorunlarını çözmede önemli adımlar atabilir. Suriye ile iş birliği PKK’yı bitirir, aynı zamanda Irak ve İran ile dostluğu güçlendirir. Hem enerji fiyatları düşer hem de Türkiye Doğu Akdeniz’deki güvenliğini sağlar. Patlıcan fiyatlarını düşürmek istiyorsak Rusya ve İran’la dost olmalı, Libya ve Suriye’de doğru siyaset izlemeliyiz. Ukrayna-Rusya arasındaki “denge” gibi Türkiye’nin geleceği açısından son derece korkak ve ciddiyetsiz politikaları terk etmeliyiz. Kendi vatanımızı savunacak mevzide kararlı bir tavır almalıyız. Bu kararları Antalya’nın turizm üreticisi de, Niğde ve Nevşehir’in patates üreticisi de, bütün Türkiye’nin meyve sebze üreticileri de alkışlar. İran, Suriye, Irak, Libya ve Rusya dostluğuyla traktörün mazotunu ucuza doldurur, sanayimizin enerji kaynaklarını ucuzlatır ve enflasyonu aşağı çekeriz. Fiyat istikrarını sağlar, hatta fiyatları aşağı çekeriz.

Peki, bu ne kadar sürede olur? Çok hızlı bir şekilde olur. Suriye ile iş birliği yaptığımız an PKK Kandil’de beyaz bayrak çeker. Kandil’e beyaz bayrak çektirecek siyaseti Türkiye’nin önüne koyuyoruz. Suriye ile yapılacak askeri iş birliği ile terör örgütlerini temizler, Türkiye’deki Suriyelilerin ülkelerine dönmesini sağlar ve Türkiye ekonomisini ferahlatırız. Suriye ile iş birliği; Rusya, İran, Çin ve Irak ile ilişkilerimizin iyileşmesinde de anahtar rol oynuyor.

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar konusu ciddi şekilde tartışılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı; “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşünü sağlayacak bir proje hazırlığı içerisindeyiz” diyor. Bu projenin, Azez, Cerablus, El-Bab, Tel Abyad ve Rasulayn başta olmak üzere 13 ayrı bölgede, yerel meclislerle birlikte yürütüleceği belirtiliyor. “Yerel meclisler” kavramı, Türkiye’nin başını belaya sokacak bir projedir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanımayan, Suriye devletiyle değil de “ne idüğü belirsiz” yapılarla iş birliği yapan bu anlayış Türkiye’yi mahveder. Suriye’nin toprak bütünlüğü ne olacak? Buna Arap dünyası, Rusya, İran ve Çin ne diyecek? 40 kilometre derinliğinde ve 700 kilometre sınır boyunca Türkiye’nin kontrolünde güvenli bölgeler oluşturmak, Türkiye’yi Asya’dan koparan vahim bir yanlıştır.

Suriye hükümeti terör eylemlerine karışmış olanlar için dahi kapsamlı aflar çıkartıyor. Türkiye’nin yapması gereken, Suriye devletiyle anlaşarak PKK’yı bitirmek ve Suriyelilerin vatanlarına dönmesini sağlamaktır. “Güvenlik koridoru” adı altında Türkiye’nin egemenliğinde toprak parçaları tasavvur etmek, Suriye’yi bölmek demektir. Bu, Amerikan planıdır. Türkiye orada evler inşa edip yerel meclisler kurduğunda, o bölgelerin hangi devletin egemenliğinde olacağı belirsizleşir. Bu durum, Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirir ve ekonomiyi daha da ağır zarara uğratır. Bu politika; Turgut Özal dönemindeki yanlış sarmala dönmek, Rusya’yı ve İran’ı kaybetmek demektir.

Vatan Partisi olarak “güvenlik koridoru” siyasetine karşıyız; çünkü bu, PKK’yı bitiren değil, 40 kilometrenin altına süren bir siyasettir. PKK’yı temizlemenin yolu Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaktan geçer. Türk askeri ve polisi, Suriye polisi ve ordusuyla iş birliği yaparak terörü bitirmelidir. Yerel meclisler kurmak, Suriye’yi bölmek ve kantonlara ayırmaktır ki bu, Amerikan projesidir. PKK’yı o bölgeden sürmek, PKK’nın başka bir yerde varlığını sürdürmesine neden olur. Milli Güvenlik Kurulu’nu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve hükümet yetkililerini bu yanlıştan dönmeye çağırıyorum. Bu plan, Türkiye’yi yönetilemez duruma düşürebilir ve Türkiye’nin geleceği açısından çok ağır sonuçlar doğurabilir. Bakın, sınır ötesi harekâtlar PKK’ya ve teröre karşıydı; bu çok doğruydu. Ancak Suriye’ye yönelik hamlelerde durum farklı. Artık hedef PKK değil, Suriye oluyor. Yerel meclisler gibi ifadeler kullanıldığında, bu proje PKK’ya karşı değil, doğrudan Suriye’ye karşı bir projeye dönüşüyor. Bu hamleler Türkiye’ye karşı değil; aksine Türkiye-Suriye ilişkilerini berhava etmeye, Türkiye-Rusya, Türkiye-İran, Türkiye-Asya ve Türkiye-Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri bozmaya ve Arap dünyasıyla Türkiye’yi karşı karşıya getirmeye yönelik siyasetlerdir. Bu nedenle bunun üstünü örtemeyiz; açık açık konuşmak zorundayız.

Orası Arap toprağı. Siz Arap topraklarına girip “yerel meclisler” diyerek, birtakım Amerikancı terör kuvvetleriyle iş birliği yaparsanız yanlış yaparsınız. O yerel meclis dediklerinin çoğu teröristtir. Suriyelileri de oraya geri gönderemezsiniz; çünkü çoğu zaten o teröristlerden kaçtı. Bunlar çok vahim yanlışlar. Suriye hazır diyorsunuz, zaten Suriye yönetimi sürekli af çıkartıyor; daha iki gün önce yine bir af çıkarttı. Ayrıca Türkiye’nin bölgede çok büyük ağırlığı var. Vatan Partisi hükümet olsun ya da bugünkü Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın hükümeti olsun; “Gel arkadaş, iş birliği yapıyoruz, PKK’yı ve oradaki terör örgütlerini beraber temizliyoruz, sonra bu topraklar Suriye’nindir” denilirse süreç çözülür. Türkiye’den gidenler de vatanlarına döner, Suriye de onları kabul eder ve hapse atmaz. Suriye bunu kabul eder. Türkiye’nin burada büyük bir gücü var; bu hamle hem Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik sorunlarını çözmede önemli bir adım olur hem de Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlar.

Suriye’nin kuzeyinde terör yeniden filizlenirse diye endişelenenlere şunu söylüyorum: Benim projemin birinci maddesi Suriye ile birlikte terörü temizlemektir. Tayyip Erdoğan hükümetinin ilan ettiği politika terörü temizleyemez, sadece 40 kilometre aşağıya sürer. Vatan Partisi’nin projesi ise Suriye ile birlikte terörü kökten kazımaktır. Suriye ve Türkiye iş birliği yaptığı zaman, karşısında durabilecek tek bir terör örgütü kalmaz. PKK başta olmak üzere tüm teröristler, Türkiye ile Suriye karşı karşıya geldiğinde bayram ederler. “Oh, Türkiye ile Suriye bozuştu, ben tekrar yaşam alanı buluyorum” derler. İslamcılık adı altında faaliyet gösteren IŞİD ve türevi örgütler de Amerika da bayram eder. 15-16 Temmuz’dan sonra sarılan makara tekrar geriye sarılmaya başlar.

Siz kalkıp Suriye topraklarında yapılar kurarsanız ve Amerika Doğu Akdeniz’den vurduğunda kendinizi yalnız bulursunuz. Rusya’nın, Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın dostluğunu kazanmak varken, Doğu Akdeniz’de Amerika’nın baskısıyla karşı karşıya kalırsınız. “Tamam ya, bu Türkiye cezasını görsün” politikasına itilirsiniz. Çok büyük yanlışlar bunlar; Amerika’ya zemin hazırlıyor. Tayyip Erdoğan yönetimi bu yanlışları yapamaz. Vatan Partisi buna müsaade etmez. Buralarda cesur olmak zorundayız. Sayın Cumhurbaşkanımız yarın bu politikayı düzeltsin; “Yerel meclisler konusu dil sürçmesiydi, Suriye devleti ile iş birliği yaparak bu konuyu çözeceğiz” desin.

Bizim bu duyarlılığımız hemen herkes tarafından anlaşılmayabilir ama sonuçları yaşandıktan sonra çok iyi anlaşılır. Bu politika PKK’yı bitirmez, sadece 40 kilometre aşağı iter. Üstelik Suriye’yi, Irak’ı düşman yaparsınız; İran ile arayı bozarsınız. Zaten var olan problemlerin üzerine Rusya ile ilişkileri gerer, enerji fiyatlarını artırırsınız. Çiftçinin mazotunu, elektriğini pahalılaştırıp patlıcanın, domatesin fiyatını yükseltirseniz nasıl iktidarda kalacaksınız? Amerika’ya bu zemini hazırlamak, Doğu Akdeniz’de onların elini güçlendirir. Bu politikalar, Amerika’ya “Türkiye’nin tepesine binebilirim” dedirtecek muazzam bir cüret fırsatı verir. Sayın Cumhurbaşkanımızın, AK Parti hükümetinin ve Devlet Bahçeli’nin bu süreci çok iyi değerlendirmesi lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri de buna izin veremez.

Tel Abyad harekatı öncesinde de benzer vurguları yapmıştık ve o güvenlik koridoru planı o dönemde zınk diye durmuştu. Tekrar belirtiyorum; Türkiye’deki Suriyeli misafirlerin bir sene geçmeden dönebilecekleri bir programa sahibiz. Birinci madde: Suriye ile askeri, diplomatik, siyasi ve ekonomik her alanda iş birliği yapmak ve terörü birlikte temizlemek. Buna Suriye hazır. İki: Terör temizlendiği için Suriyeliler vatanlarına, yani sadece 40 kilometrelik şeride değil; tarlalarının, işlerinin, fabrikalarının olduğu yerlere dönecekler. Dönmeyenler Türkiye’de kalır, zaten bizim bir parçamız olmuşlardır. Türkiye-Suriye iş birliği; Rusya, İran ve Libya’dan ucuz enerji sağlamasını da beraberinde getirir. Enflasyona karşı üretim devrimini şahlandıracak en akıllı dış politika budur.

Anketlere gelince; Türkiye’de “kararsız” denilen kesim aslında kararlıdır. Vatan Partisi’ni arıyorlar ve bulmaya başladılar. Cumhur İttifakı’ndan kopanlar Biden tarafına geçmiyor, kararsızlar bloğunda bekliyorlar. Vatan Partisi; Amerika ile, PKK-HDP ile veya FETÖ ile hiçbir zaman aynı safta olmayacak. Üretim devrimini hedefleyen, Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü savunan bir partiyiz. Vatandaşlarımıza diyoruz ki: Şikâyet etmeyi bırakın, aktif tavır alın ve Vatan Partisi’ne katılın. Türkiye’de bugün kime sorsanız “Böyle gitmez” diyor. Çiftçisi, işçisi, sanayicisi, tüccarı… %99’u böyle gitmez diyor.

Seçim planımız belli: Üretim devrimi, toprak bütünlüğü, terörün temizlenmesi ve başı dik bir Türkiye. Gençlikte hakim konumdayız, çiftçiler ve işçiler arasında da çok hızlı gelişiyoruz. “Erdoğan seçimi erteleyecek mi?” sorusuna gelince; ben pek mümkün görmüyorum. Çünkü Türkiye bir karar sürecine girdi, buna direnen parti aşağı doğru gider. Amerika’nın Erdoğan’ı devirmek istediği ve bu yüzden milli olan herkesin Erdoğan’la bir arada olması gerektiği fikrine gelince; biz Erdoğan’ı devirme siyasetinin karşısında en öndeyiz, Suriye ve Ukrayna konusunda da doğru politikaları savunuyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan; Suriye’nin kuzeyinde güvenlik koridoru oluşturup orada yerel meclislerle beraber birtakım hükümetçikler kurarsa, bu Amerika’nın ekmeğine acayip yağ sürer. Bu, Amerika’nın tehditlerine direnen değil, Amerika’yı teröre ve Türkiye’ye saldırıya davet eden politikalardır. Çok büyük yanlış. Bu politikalarla Amerika’yı yemlemez Türkiye; tam tersine Amerika’nın şiddet kararları almasının yolunu açar.

Sayın Cumhurbaşkanımızın Suriye’nin kuzeyinde yerel meclislerle birlikte birtakım hükümetçikler kurulacağına dair beyanları vahim sonuçlar doğurur. Çünkü bu, “Ben orada yerel meclislerle kantonlar kuracağım” demektir. Bu şekilde Amerika’ya direnilmez; bu, direnmekten vazgeçmek, tereddütlere düşmek ve zaaflar oluşturmaktır. Türkiye, bu politikalarla müttefiklerini kaybediyor. İnşallah bu bir dil sürçmesidir.

Türkiye’nin kontrol ettiği bölgelerde, adeta Suriye Geçici Hükümeti gibi yapılar kuruluyor, başına bir Türkmen getiriliyor ve yerel meclisler oluşturuluyor. Bu, Türkiye’nin başına çok büyük belalar açar. Diğer yandan Dışişleri Bakanımızın Suriye ile iş birliğine yönelik çok önemli açıklamaları oldu ancak bu durum, söz konusu yerel meclis söylemleriyle bağdaşmıyor. Hükümette bir ikircik ve karışıklık olduğu anlaşılıyor. Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kantonlar kurması kabul edilemez. Hiçbir ülkenin Türkiye sınırları içinde kanton kurmasına izin vermeyiz, bunu silahla ezeriz. Türkiye’nin başka ülkelerde kanton kurması da Türkiye’nin menfaatlerini çiğnemekle sonuçlanır.

Vatan Partisi’nin bu konudaki kararlılığı tarihî öneme sahiptir. Bütün vatandaşlarımızı bu kararlılık etrafında Vatan Partisi’nde toplanmaya çağırıyorum. Partimizin Genel Sekreteri Sayın Bursalı, yeni Üretim Devrimi kurultaylarının duyurusunu yaptı. Çanakkale, İzmir, Balıkesir derken Türkiye’nin her yerinde kurultaylar düzenliyoruz. 96 kurultay oldu, bayramdan sonra 110-120’lere doğru gidiyoruz. Vatan Partisi, 11. Soner Polat Genel Kurultayı’nı yıl bitmeden; Ekim, Kasım veya en geç Aralık ayında yapacak. Bu, sadece usulü bir işlem değil; partimiz hızla büyüdüğü için hem bu büyümeyi taçlandıracak hem de genel seçimlerde “Üreticilerin Millî Hükümeti” hedefiyle Türkiye’nin geleceğine ağırlığını koyacak, Türk milletinden yetki isteyecek bir süreçtir.

Şimdi güzel kitap bölümümüze geçelim. İslam uygarlığının o dönemin çağdaş uygarlığı olduğunu Türkiye’de anlamamız lazım. Sahte Atatürkçülerin, sahte solcuların sürekli yaptığı İslamiyet düşmanlığı ve Türklerin İslamiyet’e girişiyle gericileştiği iddiası çok büyük bir yanlıştır. Tam tersine Türklerin İslamiyet’e katılması, dönemin çağdaş uygarlığına katılması demektir. Gazneliler, Osmanlı, Memlükler ve Altınordu; bu devletler dünya tarihinde merkezi rol oynamış ve dünya uygarlığına büyük katkıda bulunmuştur.

“Hz. Muhammed” adlı kitabımda da belirttiğim gibi, o bir medeniyet devrimidir ve dünyada silahsız medeniyet devrimi yoktur. İslamiyet hoşgörüyle yayıldı derken, otoritenin ve hukukun önemini unutmamak gerekir. Otorite olmayan yerde orman kanunları geçerli olur; hoşgörü ancak güçlü, adil ve hukuku benimseyen bir devlet otoritesiyle mümkündür.

Son olarak, Aşık Veysel’in dizeleriyle bitirelim. Bu Sünni-Alevi ikiliği nedir? Hepimiz biriz. İkilikten bela gelir, dava insanlık davasıdır:

“Kürdü, Türkü, ne Çerkezi?
Hep Adem’in oğlu kızı,
Beraberce şehit gazi,
Yanlış var mı neresi?

Kur’an’a bak, İncil’e bak,
Dört kitabın dördü de hak,
Hakir görüp ırk ayırmak,
Hakikatte yüz karası.

Binbir ismin birinden tut,
Senlik benlik nedir sil at,
Tuttuğun yola doğru git,
Yoldan çıkanın olmaz izi.

Yezid nedir, ne Kızılbaş?
Değil miyiz birbirimize kardeş?
Birbirimizi yakar bizim ateş,
Söndürmektir tek çaresi.

Kişi nihan çeker dilinden,
Hem belinden, hem elinden,
Hayır ve şer amelinden,
Hakikat bunun burası.

Bu alemi yaradan bir,
Odur külli şeye kadir,
Alevi Sünnilik nedir?
Menfaattir bar barası.

Cümle canlı hep topraktan,
Var olmuştur emir Haktan,
Rahmet dile Allah’tan,
Tükenmez rahmet deryası.

Veysel sapma sağa sola,
Sen Allah’tan birlik dile,
İkilikten gelir bela,
Dava insanlık davası.”

Paylaş