İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim merhabalar, mutlu akşamlar; “Çıkış Yolu” programında karşınızdayız. Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzdan gerçekleştiriyoruz bu akşam programımızı. Konuğumuz, programımızın daimi konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz.
Sayın İsmet Özçelik, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi de bizimle. Sorularımızı onunla beraber soracağız. Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz.
Bugün Türk futbol camiası açısından bir vefat haberi vardı; Özkan Sümer’in cenaze töreni yapıldı. Özkan Sümer, yalnızca spor dünyasının değil; Türkiye’nin entelektüel hayatının ve aydın birikiminin de çok seçkin temsilcilerindendir. Çok değerli bir aydınımızdır; spora zekayı ve karakteri getiren insandır. Trabzon gibi bir Anadolu takımını birinciliklere taşıyarak futbolumuzda bir “Anadolu devrimi” yaptı. Futbolun Anadolu devriminin lideridir. Onu saygıyla anıyoruz; Allah rahmet eylesin. Ailesine, spor dünyasına ve bütün Türk milletine başsağlığı diliyoruz.
Efendim, elimizdeki fotoğraf 7 Temmuz 1965 tarihli, Türkiye İşçi Partisi Trabzon İl Örgütü’nün toplantısı. En sağdaki Özkan Sümer. Tarihi bir fotoğraf. Erkan Özsel’in de çok iyi arkadaşıydı. Özkan Sümer, Türkiye’nin siyasi hayatında da iz bırakmış; karakterli, sapına kadar devrimci, Atatürkçü ve kaliteli bir insandı. Emeği, sporda zekâ ile birleştirdi. Statlarda tel örgüyü kaldıran isim olması da onun centilmenliğinin bir göstergesiydi. Kendisi bir süredir tedavi görüyordu.
Konulara girmeden önce aklıma bir şey geldi. Bir şaka yaptınız, ortalık karıştı: “Amerikan aşısı mı alacaksınız?” Ben de öyle sorayım.
Kendimi koronadan korumak için değil, Amerikancıların şerrinden ve şirretinden korumak için bunu söyledim. Herkes koronadan korunmaya çalışıyor, ben de Atlantik camiasından korunmaya çalışıyorum. Amerika’nın aşısı olursam bana karşı belki daha yumuşak olurlar. Bugün o kadar çok kişi aradı ki… “Hayırdır, Çin aşısı olmayacaktınız, Amerikan aşısı mı olacaksınız?” dediler. İnsanlar sosyal medyada niye böyle bir propaganda yapıyor? Ben onu söylerken ortam kahkahalarla dolmuştu. Aslında hücum edenler de o gülenler. Televizyonlarda genellikle Atlantikçilerin sesi çok çıkıyor ama geçmiş olsun, onları Amerika kaybediyor; Atlantikçiler kaybediyor. Türkiye’de bağımsızlık, başı diklik ve üretim ekonomisi süreçleri hızla yükseliyor. O bakımdan sevinçliyiz, umutluyuz. Fakat şunu söyleyeyim; intihar yöntemleri var ya, hani kimisi zehir alıyor, kimisi tabanca ile intihar ediyor… Amerikan aşısı da galiba iyi bir intihar yöntemi çünkü o aşıyı olanlar pat pat gidiyor; Amerika’da öyle durumlar var.
Çin aşısına gelince; Çin aşısı “Pasteur” çizgisi, yani klasik yöntemle mikrobun ölüsünü veriyor, vücut bir bağışıklık kuruyor. Ben hekim değilim ancak uzmanlardan öğrendiklerimi aktarıyorum. Bütün dünya ona güveniyor. Sağlık Bakanımızla da görüşüyorum, faaliyet içindeler. Çin aşısı üçüncü fazda. Çin Büyükelçisi ile yaptığımız görüşmede şunu söyledi: “Biz bu felaketi reklam veya propaganda amacıyla kullanmıyoruz, aşı tam sağlam ve güvenilirdir.” Şimdi acil durum kapsamında Türkiye’ye önemli miktarda veriyorlar.
Hafta içi Vatan Partisi Genel Merkezi’nde önemli bir ziyaret vardı. Çin’in yeni Ankara Büyükelçisi Liu Shaobin sizi ziyaret etti. Ziyarette BMC Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Etem Sancak da vardı. Neler görüştünüz?
Çok güzel geçti. Kendisi çok değerli bir insan. Çin’in önceki büyükelçisi Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak döndü. Şimdiki büyükelçi Liu Shaobin ise Dışişleri Bakanlığı’nın güvenlik genel müdürüydü. Sıradan büyükelçiler değil bunlar. Çok birikimli, kaliteli insanlar. İki buçuk saat görüştük. Karşılıklı analizler yaptık. Türkiye-Çin ilişkilerinin stratejik bir iş birliği olduğunu ve vatan partisiyle iş birliği halinde çalışacağını belirtti. Türkiye, bugün yıldızı parlayan, yükselen bir ülke. O bakımdan Türkiye’ye çok önem veriyorlar. Çin’in de Türkiye ile güvenlik ve üretim ekonomisi alanında ortak çıkarları var. “Türkiye’nin güvenliği Çin’den başlar, Çin’in güvenliği Türkiye’den başlar” söylemini onlar da tekrar ediyorlar.
Amerika ise piyon olarak iki unsur kullanıyor: Biri PKK, ama o artık paslandı ve bitiyor. Diğeri ise “Doğu Türkistan İslami Partisi” adı altında örgütlenen yapıdır. Bu, IŞİD ve El-Kaide içinden çıkan, Mehmetçiğimize kurşun sıkan bir örgüttür. Uygur Türklerimizle hiçbir ilgisi yoktur. Amerika’nın bütçesinden beslenen, CIA tarafından yönetilen bir yapıdır. İYİ Parti ve bazı çevreler “Çin zulmünü kınıyoruz” diye mecliste önerge verirken, aslında PKK ve HDP ile aynı safta oy veriyorlar. Bu, Amerika’nın Çin’i rahatsız etme planının bir parçasıdır. Türkiye’nin milli güçleri (AK Parti ve MHP) ise bu önergeleri reddediyor çünkü Türkiye’nin Çin, Rusya ve Batı Asya ülkeleriyle kurduğu stratejik dayanışma, güvenliğimiz ve ekonomimiz için hayati önem taşıyor. Amerika’nın bütün gayreti, Türkiye’yi yalnızlaştırmak; yani bizi Rusya, İran, Azerbaycan, Libya, Suriye, Irak, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden koparmaktır. Ancak Türkiye artık buna izin vermiyor. Doğu Akdeniz’de, Kafkaslar’da ve Suriye’de kurulan iş birlikleri ile bu planlar bozulmuştur. Türkiye artık Avrasya ile bütünleşiyor. ABD’nin kontrol ettiği Körfez ülkeleri, Sudan, Abis… O değil. Ama Rusya’yla çok iyiyiz. İran’la iyiyiz. Çin’le iyiyiz. Güney Afrika ve Venezuela’yla iyiyiz. Almanya, mesela Almanya’da bence kötü değiliz. Son krizlerde Almanya çok kritik oldu ve Türkiye’nin yanında yer aldı. İtalya ile iyiyiz, İspanya ile iyiyiz, Libya ile iyiyiz. Yani o “yalnızlaştı” falan lafının altı boş. Ama toplum propagandayla… Onlar için bir tane ölçü var: Amerika. Yani Cumhuriyet Halk Partisi, Meral Akşener’in partisi, Deva Partisi, Gelecek Partisi ve Biden tayfası; bunlar için uluslararası camia dendiği, dünya dendiği zaman bunun anlamı Amerika’dır. İşte “Dünyayla aramız bozuluyor” dendiğinde, siz onu “Amerika ile aramız bozuluyor” diye anlayacaksınız.
Nasıl bozulmasın ya? Adam diyor ki: “Ben Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’tan seni atacağım.” Adam diyor ki: “Ben Kürdistan’ı özellikle istiyorum, Kürdistan’ı kuracağım.” “Ermeni soykırımını kabul edip diz çökeceksin” diyor. “Ekonomide benim dayattığım, IMF’ye teslim olan programı uygulayacaksın” diyor. Yani Amerika’dan bize hem ekonomide hem güvenlikte tehdit var. Ona karşı tabii ki yalnızlaşacağız, ama o yalnızlaşma değil ki. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası bize düşmanlık yapıyordu. Biz onlardan uzaklaşıyoruz diye yakınacak bir şey var mı?
Ben şöyle bakalım diyorum: Ülkeleri saymak yerine Türkiye, son 3-5 yılda bölgedeki sorunların çözümünde kimlerle beraber oldu? Sorun çözüyoruz biz. Kürdistan kurma projesiyle ilgili o sorunu çözdük. Kimle? İran’la, Irak’la, Suriye’yle, Rusya’yla birlikte çözdük. Bir model oluştu. Karabağ’ı işgalden kurtardık. Kimle? Azerbaycan ve Rusya’yla. Zaten Azerbaycan kurtardı ama biz de Rusya’yla birlikte Azerbaycan’ı destekledik. Şimdi bizim bu beraberliği, bu modeli, diyelim ki tehdidin odağı olan Doğu Akdeniz’e taşımamız lazım. Çünkü Doğu Akdeniz’de şöyle bir durum var: Karşıda Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs; “Nabıldina” ve “Nemesis” tatbikatları yapıyorlar. Fransa onlarla beraber; hepsi namlularını Türkiye’ye çevirmiş. Amerika’nın meşhur 2002 Millennium Challenge tatbikatları da Kıbrıs’ta başlayan bir senaryoyla Türkiye’yi işgal etmekle bitiyordu. Yani adamlar Türkiye’ye düşmanlıklarını açık silahla, tatbikatlarla ilan ediyorlar; beyanatlarla değil, namluları Türkiye’ye dönük. Onun için bizim bugün temel meselemiz, güvenlikte Doğu Akdeniz’de Amerika merkezli tehdidi göğüsleyecek bir kuvveti oraya yığmaktır. Orada da başarılmış bir model var.
Herkesin şu soruyu cevaplamasını öneriyorum: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Amerika tanır mı? Yunanistan tanır mı? Fransa tanır mı? Güney Kıbrıs tanır mı? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Atlantik-NATO sistemi içindeki hangi ülke tanır? Tanımaz. Değil mi? Bir tane Amerikancı çıkıp “tanıtabiliriz” diyemez. Gitsinler efendileri Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener, Amerika’nın ayağına kapansınlar. Madem Biden’ı o kadar çok seviyorlar ve alkışladılar, gitsinler Biden’a desinler ki: “Biden, ne olur şu Kuzey Kıbrıs’ı tanı da biz de Türkiye’de biraz prestij kazanalım.” Böyle bir ihtimal var mı? Yok.
Ama Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Abhazya tanıyor. Bugün Abhazya heyeti yakında Kuzey Kıbrıs’a gidecek. Biz gittik Abhazya’ya ve Vatan Partisi ile Abhazya Cumhuriyeti olarak ortak bildiri imzaladık. Orada Kuzey Kıbrıs ve Abhazya devletlerinin tanınmasını ikinci madde olarak yazdık. Abhazya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacağını ilan etti. Kim ilan etti? Onun arkasında Rusya var. Çünkü Kuzey Kıbrıs’la Türkiye arasındaki bağ neyse, Abhazya’yla Rusya arasındaki bağ da odur. Yani Abhazya “Ben Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacağım” diye protokol imzalayıp dünyaya ilan etti mi? Etti. Orada bir de görünmeyen imza var; o da Rusya. Ayrıca Rusya’yla da konuşuyoruz. Bakın, Rusya tanıyacak, İran tanıyacak. Hadi bakalım, Amerikancılar kendi efendilerine tanıtsınlar! Türkiye’nin dostları, menfaatleri Türkiye ile birleştiği için onu tanıyacak. Türkiye’nin bugün temel meselesi Doğu Akdeniz’deki tehdidi göğüslemek, Kıbrıs kalesini güçlendirmektir. Öyleyse Kuzey Kıbrıs’ı tanıtacağız. Onun için bir komite de kurduk ve geliştiriyoruz. Buraya uluslararası düzeyde Rusya’dan, İran’dan, Çin’den, Azerbaycan’dan seçkin şahsiyetler de katılacaklar. Hadi bakalım siz de Atlantik sisteminin devletlerine tanıttırın ya! Belçika tanısın, Hollanda tanısın, Norveç tanısın. Tanıtın bakalım.
“Ne Rusya ne ABD, tam bağımsız Türkiye” sloganını kullananlar var. Bu sloganı 1970’lerde ve 80’lerde kullanıyorduk. O zaman hakikaten Amerika ile Sovyetler Birliği (Rusya) arasında süper devlet rekabeti vardı ve Rusya Afganistan’ı işgal etmişti; o zaman o slogan doğruydu. Ama şimdi Rusya bir nevi bizim tarafımızda, aynı tehditleri paylaştığımız bir ülke oldu. Yani nasıl Rusya’ya Amerika’dan tehdit geliyorsa, Türkiye’ye de Amerika’dan tehdit geliyor. O zaman bu iki ülke beraber olmak zorunda; zaten beraber de olduk. Karabağ sürecinde herkes “Rusya kötü, Ermenistan’ı destekliyor” diyordu. Şimdi ne diyorlar? “Rusya’nın beraberliğiyle biz Karabağ’ı kurtardık.” Orada ispatlandı. Kürdistan girişimini Amerika ve İsrail’e karşı nasıl bozduk? Suriye ile İran’ın, yani arka planda Rusya’nın olduğu bir modelle… Onun için Türkiye-Rusya ittifakı hem güvenlikte oluştu hem ekonomide gelişiyor. Bu, bozulabilecek bir beraberlik de değil; çünkü iki ülkenin ortak çıkarları stratejiktir, gelip geçici değildir.
Özellikle Biden’ın seçilmesinin garantilenmesinden sonra muhalefet partileri; Babacan, Davutoğlu, Akşener, CHP ve HDP sözcüleri sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi, “AK Parti, Bahçeli ve Perinçek’ten kurtulsun” diyorlar. Yani şunu mu umut ediyorlar: “Bunlardan kurtulursa AK Parti Batı’ya kayar.” Biden ne diyor? “Ben AK Parti’yi devireceğim” diyor, “Tayyip Erdoğan’ı devireceğim” diyor. Bunu ilan ettiler, raporunu yazdılar. RAND Corporation raporunda ne diyor? “Biz Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz.” Biden, New York Times’a “Hedefimiz Tayyip Erdoğan’ı devirmektir” dedi ve kimlerle devireceğini de saydı: Kılıçdaroğlu’yla, Meral Akşener’le, Temel Karamollaoğlu’yla ve o zaman tam şekillenmemiş olsa da Deva ve Gelecek Partisi’yle, Abdullah Gül’le… Nasıl devirecek? Onu yalnızlaştırarak. Hem uluslararası planda; Rusya’dan, İran’dan, bölge ülkelerinden ve Çin’den yalnızlaştıracak. Ondan sonra yiyecek, kolay lokma! Ülke içinde de Türkiye cephesinde yer alan partilerin arasını açıp, AK Parti’nin içinde de -dikkat ederseniz Hulusi Akar’la Tayyip Erdoğan arasında- kama sokmaya çalışıyorlar, çelişkiler üretiyorlar. Öte yandan Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi ile AK Parti’nin arasına fitne fesat sokmaya çalışıyorlar. Bunların hepsi Biden’ın stratejisine bağlanmış durumda. Biden ne derse bunlar papağan gibi tekrar ediyorlar ve Biden’ın çizdiği stratejide rollerini üstlenmiş durumdalar.
“Diktatör” tartışmasına gelirsek; Batı medyasına bakıyoruz: “Xi Jinping diktatör, Putin diktatör, Tayyip Erdoğan diktatör, Orban diktatör, İran diktatör.” Bu, bir ferman. Hatırlayalım, Saddam Hüseyin’e de diktatör dediler, Kaddafi’ye de. Batı, Amerika merkezli Atlantik sisteminden bir lidere karşı diktatör kampanyası başlatıyorsa, orada bir Amerikan fermanı vardır; “Bunu yıkacağız” diyorlar. Biden da “Tayyip Erdoğan’ı yıkacağım” diyor zaten. CHP’liler, Meral Akşener, Davutoğlu, Babacan, Temel Karamollaoğlu; hepsi bu temayı kullanıyor. Neden? Çünkü onu yıkmak için hem uluslararası kamuoyunda hem Türkiye kamuoyunda bir zemin yaratacaklar. Bu diktatörü devirmek “meşru” olsun, yurt dışı müdahaleye açık hale getirilsin istiyorlar.
Bununla birlikte çok önemli bir tema daha var: “Bu anayasa gayrimeşru.” Diktatör temasıyla birlikte, bu anayasaya dayanarak “Tayyip Erdoğan diktatör” diyorlar. Siyaset bilimi veya devlet teorisi hocasıyım; bir anayasa veya bir hükümet hakkında “gayrimeşru” dendiği an, bunun anlamı şudur: O hükümeti her yoldan yıkmak meşrudur. Seçimle değil, silahla yıkmak da meşrudur. 15-16 Temmuz’da denediler, başarısız oldular. Parlamenter yoldan denediler, seçimlerde deviremediler. Şimdi Biden diyor ki: “O silahla olmuyor, tekrar parlamenter yola dönelim.” Ama bunu da inandırıcı bulmuyoruz. Doğu Akdeniz’de Türk ticaret gemisine Alman fırkateyninin silah zoruyla çıkması, bir korsanlık olayıdır. Bunu tek başına bir olay olarak düşünmek çok yanlış. Daha önce içeride, Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis içine yerleştirilen Gladyo’yla devirmeye kalktılar, başaramadılar. Bu sefer Doğu Akdeniz üzerinden, Türkiye’nin yumuşak karnından girmeyi düşünüyorlar. Cumhurbaşkanı’nın ve mevcut hükümetin itibarını sarsmayı planladıkları çok açık. Erken seçim çağrıları da bununla bağlantılı; “Gayrimeşru bir hükümet var, Biden’ın isteğiyle bu hükümeti seçimle devirelim” diyorlar. Erken seçim öngörüyor musunuz? Bunun için bir sebep yok. Türkiye ekonomisinde çok ciddi bir bunalım yaşanmadığı veya Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin gereken cevabı vermeyeceği cüretkâr hamleler yapılmadığı sürece erken seçim gündeme gelmez. Bu tür durumlar büyük prestij kayıplarına yol açabilir ve seçimi gündeme getirebilir, ancak Türkiye’nin pabuç bırakmayacağını biliyorum.
Önceki günkü yazınızda hukuk reformu tartışmalarını ele alıp bir reform paketine karşı 12 maddelik bir liste açıkladınız. Bunun öncesinde birtakım gariplikler var; Türkiye’nin acil para ihtiyacı nedeniyle atılan hamleler var. Nitekim faizler yaklaşık 5 puan artırıldı, şimdi 24 Aralık’ta bir 1.5-2 puanlık artış dayatması daha var. Arkasından Türkiye’ye yaklaşık 12 milyar dolar girdi, ancak bu para üretime değil; borsa ve faiz döngüsünde dolaşıyor. Türkiye’yi biraz rahatlatıp dövizi aşağı çekerek yeni talepleri dayatıyorlar; bunların başında da hukuk reformu geliyor.
Bu hukuk reformu, Biden tayfasının devamlı gündeme getirdiği bir konu. “Türkiye yalnızlaştı, Batı sermayesi gelmiyor çünkü Türkiye’de diktatör var, hukuk devleti yok, özgürlükler çiğneniyor” diyorlar. Batı’dan sermaye istiyorsak, tek çarenin onların istediği hukuk reformunu yapmak olduğunu öne sürüyorlar. Kılıçdaroğlu, Akşener, Karamollaoğlu, Gül, Davutoğlu, Babacan ve HDP/PKK cephesi hep aynı dili kullanıyor. “Prompter liderleri” bunlar; kendilerine ait fikirleri yok, prompter hızlı gitmeyince duraklıyorlar.
Dillerine doladıkları hukuk reformu, Avrupa Birliği ve Amerika’nın Türkiye’nin önüne koyduğu listenin aynısıdır. Biz bunu Aydınlık’ta 12 maddede özetledik, hatta 4-5 maddeye de indirilebilir:
Birincisi; Kürdistan’a özerklik vereceksin. Bu, CHP’nin seçim bildirgelerinde ve diğer muhalefet liderlerinin söylemlerinde açıkça yer alıyor.
İkincisi; Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekeceksin. Bunu açıkça söyleyemiyorlar ama Ünal Çevikoğlu ve diğer CHP yetkililerinin Doğu Akdeniz beyanatları, Kıbrıs’ta bize yönelik dayatmalara teslim olan tezlerdir. Zaten Annan Planı’nı destekliyorlardı, son seçimlerde de Mustafa Akıncı’yı desteklediler.
Üçüncüsü; sözde Ermeni soykırımı yalanını kabul edeceksin. Bu, Batı’nın listesindeki bir demirbaştır.
Dördüncüsü; hapishaneler boşalsın. KHK’larla devletten temizlenen PKK ve FETÖ unsurları tekrar devlete alınsın. Biden tayfasını sayarken Fethullah Gülen’i de saymak lazım; hepsi hapishanedeki FETÖ’cüleri kurtarmak üzerinden onu savunuyorlar. Kılıçdaroğlu, “104 bin kişiyi tekrar alacağız” diyerek bu talebi dillendirdi.
Sonuç olarak; emekçi, işçi, köylü veya milli sanayici için bu hukuk reformunun içinde hiçbir şey yok. Bu, tamamen PKK, FETÖ ve küresel finans sektörü için istenen bir düzen. 1838 İngiliz Ticari Sözleşmesi ve ardından gelen 1839 Tanzimat Fermanı’nda olduğu gibi; yabancı sermayenin Türkiye’deki sanayileşmeyi yok etmesini sağlayacak bir hukuki ortam hazırlamaya çalışıyorlar.
Ayrıca hukuk reformunun bir maddesi de cemaat ve tarikatlara özgürlük tanımasıdır. 1925’te kaldırılan tekke ve zaviyelerin tekrar açılması, cemaatlerin yasallaşması ve el konulan mallarının iadesi isteniyor. Bunun yanında hem Sünni hem Alevi kesim içinde Amerika güdümlü bir bağnazlık körükleniyor. Örneğin, Aleviliği İslam’ın ve Türklüğün dışına itmeye çalışan bir proje yürütülüyor. Ancak Alevi dedeleri ve dernekleri buna isyan ediyor. Çünkü Alevilik, Türk kültürünün ve İslam’ın asli bir parçasıdır.
HDP tartışmasına gelecek olursak; AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, hukuk devletinin terör karşısında çaresiz olmadığını belirten önemli bir açıklama yaptı. Vatan Partisi olarak biz Yargıtay Başsavcılığı’na HDP’nin kapatılması için dört kez başvurduk. Devlet Bahçeli de kapatılma sürecine destek verdi. AK Parti’nin geçmişteki “parti kapatmakla kişilerin suçu ayrıdır” tutumu ile bugünkü tutumu arasında bir değişim olup olmadığını zaman gösterecek, ancak Sayın Çelik’in “demokrasi terör karşısında çaresiz değildir” vurgusu önemli bir hareket noktasıdır. İşte onlara gönderme yapıyorsa ilkesizlik veya “Sırtımızı PKK’ya, YPG’ye, PYD’ye dayıyoruz” gibi beyanatlar meselenin sadece görünen kısmıdır. HDP’nin kapatılma nedeni sadece bu beyanatlar değildir; HDP boylu boyunca, boğazına kadar terör faaliyetinin içindedir. Mesele beyanatın ötesindedir. Sayın Çelik, “Biz teröre karşı çaresiz değiliz” diyor; bence anahtar sözcük orada “terör”dür.
HDP bugün PKK terör örgütünün bir bacağı, kolu ve parçasıdır. Ne yapıyor? PKK’ya adam topluyor, silahlı militan topluyor. Diyarbakır anneleri gidip hangi kapıya dayanıyor? “HDP kapısına gidip evlatlarımızı verin” diyorlar. Bu, Türkiye’nin bildiği bir gerçektir. Bütün yakalanan PKK’lıların ifadelerinde ne çıkıyor? “HDP yoluyla” diyorlar. HDP, PKK’nın asker alma şubesi gibi çalışıyor ve doğrudan terör faaliyeti yürütüyor.
İkincisi, HDP’li belediyelere bakıyoruz. İçişleri Bakanlığı’nın bu konuda hazırladığı çok kapsamlı çalışmalar, kitaplar var. Ben onları okudum; bunların ekskavatörleri, cenaze arabaları, greyderleri, buldozerleri gibi bütün belediye araçları PKK terör örgütünün hizmetinde. Para topluyorlar, yemek gönderiyorlar, lojistik destek sağlıyorlar. Yani doğrudan doğruya terör faaliyetinin bir kolu durumundalar. Bir terör örgütü, yasal bir bacağı veya kolu olmazsa faaliyetini yürütemez. Onlar, yasal olanaklardan yararlanarak bu faaliyeti sürdürebiliyorlar. O kolu, bacağı kestiğiniz zaman neyle karşılaşacaklarını görürüz. Bu nedenle kapatılması hukukun gereğidir.
HDP’nin kapatılması beyanatlar dolayısıyla değil, yürüttüğü terör faaliyeti ve PKK terörüne yaptığı eylemli katkı nedeniyle gereklidir. Burada yeni bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç yoktur. Sayın Devlet Bahçeli “Gerekirse kanuni düzenleme yapılır” diyor ama buna gerek yok; Siyasi Partiler Kanunu, Türkiye’nin bütünlüğü aleyhine faaliyette bulunan ve terörü destekleyen partilerin kapatılacağını çok açık bir şekilde belirtiyor.
Buradaki bir diğer anılgı da Cumhuriyet Halk Partisi ve o “Biden tayfası”nın sürekli dillendirdiği konudur: “Efendim, niye o zaman bütçeden HDP’ye para veriyorsunuz?” Bu, Anayasa ve kanunun öngördüğü bir durumdur. Kanun, “Mecliste grubu bulunan partilere hazine yardımı yapılır” diyor. Meclisteki bütçe görüşmelerinde hayır oyu vererek bunu engelleyemezsiniz; bu kanuna aykırı olur. Ancak bu konulara girerek HDP’yi ve PKK’yı korumaya çalışıyorlar. “Mecliste başkan vekilliği yapıyor” diyorlar; o da meclis iç tüzüğünün gereğidir. Kapatmamanın yarattığı garabetler biraz da bunlardır. Terör örgütünü kapatacaksak, bunun yolu bütçedeki oylama değildir; çünkü kanunun ve Anayasa’nın emirleri vardır. Kapatacaksanız, bütün sorunlar kökten çözülür.
Benim buradan Sayın Bahçeli’ye, Milliyetçi Hareket Partisi’ne ve AK Parti’ye önerim şudur: Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesi var. O maddede hem hükümetin Adalet Bakanı aracılığıyla Yargıtay Başsavcılığına kapatma talebinde bulunabileceği, hem de Mecliste grubu bulunan partilerin Yargıtay Başsavcılığına dosya sunarak kapatma talep edebileceği belirtiliyor. Bunu kamuoyu önünde açıklamalar düzeyinde bırakmayıp, Vatan Partisi’nin yaptığı gibi doğrudan Yargıtay Başsavcılığına dosyalar sunmak gerekir.
AK Parti’de bir tavır değişikliği görüyor muyum? Evet, çünkü siyasi irade de gerekiyor. Bugünkü tavır, AK Parti’nin önceki beyanatlarından daha kararlı; “Hukuk devleti ve demokrasi çaresiz değildir” diyerek teröre karşı hükümetin kapatılma yönünde bir ağırlık yaratmış oldu. Ama bunun daha açık ve hukuki kanala yansıtılması lazım.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bir dosya sunulması veya hükümetin harekete geçmesi gerekir. MHP bu konuda çok sert ve net konuşuyor. Yargıtay Başsavcılığının kendi inisiyatifi de var elbette. Başvurular, Yargıtay Başsavcısı üzerinde bir ağırlık yaratan ve onu harekete geçmeye tahrik eden unsurlardır. Yargıtay Başsavcısı orada trafik polisi gibi davranmamalıdır. Hukuki açıdan bakıldığında hiçbir sorun yok. Bugünkü Yargıtay Başsavcısı da değerli bir hukukçudur; ellerinde yeterli gerekçe olmadığı düşüncesi mümkün değildir. Sorun, olaya siyasi bakmalarıdır. Siyasiler ne der, hava nedir, atmosfere göre mi hareket etsek diye düşünüyorlar. İtirazların hiçbiri hukuki planda değil. “Terörle ilgisi yok” diyen yok. Hep şu söyleniyor: “Efendim, 6 milyon oy aldı.” 60 milyon oy alsa bile teröriste özgürlük, parti hakkı, yürüyüş veya miting hakkı yoktur. Tavır budur.
Tarihimizde de ilginç örnekler var. Hitler çok daha fazla oy alıyordu, %43’lerin üzerine çıktı. Münih’teki birahane toplantılarıyla tırmandı ve 1934’te koca bir milletin başına bela oldu. Sonra Almanya ne yaptı? Hitler faciasını yaşadıktan sonra ders çıkardı ve Bon Anayasası’nın 21. maddesine parti kapatma hükmünü koydu. Bizim parti kapatma ile ilgili anayasal düzenlememiz de 1961 Anayasası’na oradan alınmıştır.
6 milyon oy meselesine gelince; o oyların 3 milyonu Cumhuriyet Halk Partisi’ne aittir. “Teröristler meclise girsin, barajı aşsın” diye bağıran sizsiniz. Şimdi yapılan araştırmalarda HDP’den bir soğuma ve çözülme olduğu çıkıyor. HDP’den ayrılanlar HDP’nin etrafında bir yer aramıyor, tam karşısında yer alan Türkiye cephesine yöneliyor. Bu durum Şırnak’tan Van’a kadar tüm bölgede görülüyor. Hatta Ulusal Kanal’ın güvenilirlik anketlerinde HDP’ye oy verenlerin %40’ının bizi güvenilir bulması çok ilginçtir.
Selahattin Demirtaş ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği karar bir tahliye kararı değildir. AİHM’nin bizim mahkemelerimize burnunu sokma veya birini doğrudan tahliye etme yetkisi yoktur. AİHM sadece Türk Devleti aleyhine açılan davalarda “Sözleşmeye aykırılık var” diyebilir. Biz de daha önce Sosyalist Parti kapatıldığında veya diğer davalarda AİHM’de Türkiye’yi mahkûm ettirdik. Bu, hapse atılmanın hukuka aykırı olduğuna dair bir görüştür, tahliye değildir.
“Altılı Platform” meselesine gelince; bu bölge barışı için son derece önemli bir mekanizmadır. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Aliyev’in Ermenistan’a yönelik “İşgalci tavrından vazgeçerse olabilir” yaklaşımı tarihi bir fırsattır. Bu mekanizma aslında Kürdistan adındaki “ikinci İsrail” planını bozan, Karabağ’ın kurtarılmasını sağlayan Türkiye-Rusya-İran eksenli modelin devamıdır. Gürcistan’ı, Ermenistan’ı bu eksene almak, onları Amerika’nın güdümünden kurtaran akıllı bir politikadır. Ben burada bir adım ötesini öneriyorum: Abhazya ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de bu platforma dahil edilmelidir. Eğer bunu yaparsak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınma süreci başlar ve bu, Ermeni soykırımı yalanını bitirmekten çok daha büyük bir başarı olur. Onun çalışmalarını yürütüyoruz. Mesela şimdi burada bir fırsat var. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Rusya’ya dönüp “Bu Altılı Platform’a Ermenistan’ı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni alalım” diyecek. Gürcistan’a gelince; “Abhazya benden ayrıldı” falan diyorlar. Ya kabul ediyorsan gir, yoksa ne yapalım? Bu sayede otomatik olarak beş devlet daha tanınmış olur. Çünkü böyle bir yapıya girdiğiniz zaman arkası gelir. Bu çok önemli. Burada Gürcistan değil, Kuzey Kıbrıs üzerinden çok büyük bir adım atılabilir. Gürcistan Kuzey Kıbrıs’ı tanır mı? Tanımaz ama Abhazya tanıyor. Demek ki biz, Gürcistan-Abhazya anlaşmazlığında sadece Gürcistan’ın yanında yer alarak sorunlarımızı çözemeyiz; Abhazya ile de Rusya ile de beraber hareket etmeliyiz.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un önemli bir yardımcısı, bu Altılı Platform’un burada kalmayacağını, tüm Asya’ya yayılacağını belirtti. Bu, yeni bir Asya oluşumu, Asya İttifakı yönünde atılmış önemli bir adım. Yeni bir Sadabat Paktı, Ön Asya Birliği gibi… Gerçi o eski paktlar tarihte kaldı, illa onlara atıfta bulunmaya gerek yok. Bu oluşum çok güzel ve Türkiye’nin önünü açacak bir gelişme.
Türk dışişlerine şunu öneriyorum: Madem bu Altılı Platform var, Kuzey Kıbrıs’ı da Abhazya ile birlikte bu platforma sokalım. Tek başına Kuzey Kıbrıs’ı dahil edemeyebiliriz ama Abhazya ile beraber geldiğinde, Abhazya üzerinden Rusya’sı da, İran’ı da, Azerbaycan’ı da tanır ve süreç kendiliğinden çözülür. Bunu Sayın Ersin Tatar’ın, Kıbrıslı yöneticilerin, Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanlığımızın dikkatine sunuyorum. Kesinlikle Putin’in buna evet diyeceğini biliyorum. Bu dış politikada strateji kurmak, taktik üretmektir. Doğu Akdeniz’deki sorunlarımızı çözmek için çok dinamik ve hayati bir adım olur; dengeler birdenbire değişir.
Diğer yandan bölgede yeni bir gelişme daha var; Amerika bölgeye, özellikle Basra Körfezi’ne abanmaya başladı. Dün itibarıyla Basra’da bir tatbikat söz konusu; Hürmüz Boğazı’ndan nükleer bir denizaltı geçti, ona kruvazörler eşlik ediyor. Aynı zamanda İsrail’den bir denizaltı, Mısır’dan izin alıp Süveyş Kanalı üzerinden Kızıldeniz’e ulaştı.
Bunun eş zamanlı olarak İran Dışişleri Bakanı Zarif, AB’ye seslendiği bir tweet attı: “Biden ile hareket edecekseniz bu sizin son şansınız” dedi. Ekonomik ambargoya uymalarına rağmen ticaret hacimlerinin 21 milyar dolardan 2 milyar dolara düştüğünü hatırlatarak, anlaşmayı yeniden müzakere etmelerini beklememelerini söyledi. Ayrıca İran Petrol Bakanı, Rusya ile teknik anlaşmaya vardıklarını ve Rusya’yı “stratejik müttefik” olarak tanımladıklarını açıkladı.
Dünyada ilk defa burada, hiçbir ajansta yer almayan bir bilgiyi paylaşacağım: İran semalarında nükleer bomba taşıyan Amerikan B-52 bombardıman uçakları dolaşıyor. Bu, hem Rus hem İran askeri istihbaratının tespitidir. Bu durumun Türkiye için de bir tehdit olduğunu düşünüyorum. Amerika buna cesaret ederse, tüm bölgenin İran’ın yanında yer alması gerekir. İran, yapılacak herhangi bir saldırıyı anında ve en sert şekilde yanıtlayacağını belirtiyor. İran büyük ve dağlık bir ülke; İsrail ise avuç içi kadar bir yer. İran’ın kararlılığını şaka sanmamak lazım.
Çehov’un dediği gibi; “Duvarda asılı bir silah varsa, o silah sonunda patlar.” Doğu Akdeniz’de dolaşan denizaltılar, fırkateynler ve ticaret gemilerimize yapılan müdahaleler, duvarda asılı duran silahlardır. Bunun tedbiri, Doğu Akdeniz’de karşı tarafı caydıracak bir yığınak yapmaktır. Bu nedenle Altılı Platform’a KKTC ve Abhazya’yı almalıyız. Ethem Sancak’ın önerdiği gibi; Türkiye, Rusya, Çin ve İran Doğu Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapmalıdır. Amerika, Umman Denizi’nde yapılan tatbikatlarda olduğu gibi burada da diş geçiremeyeceğini görecektir.
Son olarak, Amerika’da yapılan bir ankette, “İran’ın bir şehrine nükleer bomba atılıp 2 milyon insan ölse ve bu sayede İran teslim olsa, bunu destekler misiniz?” sorusuna %59,1 oranında destek çıktığı görülüyor. Bu tür anketlerle bir kamuoyu yaratılıyor. Amerikan halkını bu psikolojiye sokanlar, saldırgan siyasetlerini meşrulaştırmaya çalışıyor. Roosevelt döneminden sonra Truman ile başlayan o saldırgan soğuk savaş siyaseti bugün de devam ediyor. İran ise son derece sakin ama kararlı bir şekilde süreci yönetiyor.
Türkiye iş dünyası da artık üretim odaklı bir anlayışa geçti. Murat Ülker’in vatansever çıkışları ve Güler Sabancı’nın “Üretim Asya’da” şeklindeki net tavrı çok kıymetlidir. Türk sanayicisi yüzünü Asya’ya dönmüştür; çünkü ekonominin ağırlık merkezi artık oradadır. Türkiye ekonomisinin kurtuluşu ve canlanması, bir üretim ekonomisi inşa etmemiz Asya ikliminde olacaktır. Bu artık belli oldu ve çok önemlidir. İşte o Asya iklimi, aynı zamanda yoksul ve topraksız köylüyle bir ittifak iklimidir; onlara yönelik bir toprak reformu iklimidir. Buradan şunu da belirteyim: 2B arazileri dolayısıyla yakınan köylülerimiz var. Örneğin İzmir’deki Belenbaşı köyü. Sayın İsmet Bey, Belenbaşı Muhtarı ile her gün aşağı yukarı telefonlaşıyoruz. Sağ olsun, İstanbul’a geldiğinde beni ziyaret etti; bana bir Yörük kalpağı ve Yörük keyfiyesi getirdi. Buradan kendilerine teşekkür ediyorum.
Mesela 2B arazileri artık orman için elverişli değilse, köylüye satılmamalıdır. Vatan Partisi’nin programında olduğu gibi bu arazileri köylüye bedava dağıtalım. Sadece üretim mi yapsın? Hayır; çünkü o arazileri inşaatçılar, emlakçılar kapıp oralara, özellikle Buca gibi yerlerde, şehrin kenarında beton binalar dikecekler. Oralarda ekilsin, biçilsin, hayvan otlatılsın. Doğayı koruyalım, betonlaştırmayalım. Oradaki köylü toprağına tutunsun ve üretimi desteklensin. Köylünün tepesine binip “dönüm başı şu kadar para vereceksin” demek doğru değildir, köylü o parayı ödeyemez.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bununla uğraşıyor, halbuki bununla Tarım Bakanlığı’nın uğraşması gerekir. Tarım Bakanlığı şunu ilan etmelidir: “Hazine topraklarını çiftçimize, topraksız veya az topraklı köylümüze, köylü komisyonlarının gözetiminde dağıtıyoruz.” Mayınlı arazileri temizleyelim; dikenli tel çektiğimiz veya 2B dolayısıyla artık orman vasfı kalmamış arazileri köylüye açalım. Ormanı korumak da köylüyle olur. Bizde maalesef “ormanı köylü bitiriyor” gibi yanlış bir iddia vardır. Hayır, ormanı köylü korur çünkü ormanla birlikte yaşar. Orman olmazsa köylü de orada yaşayamaz. Orman köylüleri, ormanın civarında olan köylülerdir ve sonuç itibarıyla ormanı koruyan onlardır. Bakanlarımızla bu konuları görüşüyorum ve görüşmeye devam edeceğim. 2B’den hazineye gelir elde etme sevdasını bırakalım; toprağı köylüye verelim ki üretim yapsın ve Türkiye şahlansın. Yoksa o yoksul köylü, emlakçıların belirlediği ağır fiyatlar altında ezilir.
“Toprak işleyenin, su kullananın” diyen gerçek sanayici tutumu budur. Sanayici, ranta giden kaynağı üretime çevirmelidir. Üretime çevrilen her kaynak, sonuç itibarıyla sanayiye akan kaynaktır. Bu noktada Murat Ülker’i tebrik ediyorum; dış politikada Atlantik sistemi yerine Asya’ya dönük, önemli çıkışları oluyor. “Ülker bisküvisi yemeyin” diyerek Atatürkçülüğü İslamiyet düşmanlığına indirgeyen sığ bir çizgi var; bunun Atatürk’le ilgisi yoktur.
Eti bisküvilerinin kurucusu rahmetli Firuz Bey de Ankara’da vefat etmeden önce beni ziyaret etmişti. O, bizim milli sanayicilerimizdendir. Beraber yemek yedik, sohbet ettik. Kendisine “Ülkerlerle aranızda bir rekabet mi var?” diye sordum. “Ne münasebet, Sabri Ülker benim en yakın dostumdur, hatta onu gıda sektörüne ben soktum” dedi. Murat Ülker ile de görüştüm; ailelerimiz arasında böyle bir kavga yok, dayanışma halindeyiz. Bu tür kavga yaratma çabaları tamamen dışarıdan üretilen şeylerdir. Tatlı rekabet gıda teknolojisini geliştirdi.
İzleyicimiz Ali Bey, “Zenginler gelirlerini esnafa versin” diyor. Bu bağışla, sadakayla olmaz; devlet eliyle, vergiyle ve adaletle olur. Nereden buldun kanunuyla yasa dışı gelirlere el konularak, dolar ve borsa vurgununa son verilerek kaynak yaratılır. Küçük sanayiciye ve esnafımıza, üretim ve ticaret çarklarını sürdürebilmeleri için gerçekçi destekler verilmelidir.
Trabzon’dan Faruk Bey, “İHA, SİHA tamam da halk ne olacak?” diye soruyor. SİHA-İHA yatırımlarını halkın karnını doyurmakla kıyaslamak çok yanlıştır. Güvenliğimizi korumazsak aç kalırız. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ayrılan kaynaklara göz dikmeyi bırakalım. Türkiye’de ciddi ekonomik sıkıntılar var, bunun çaresi tasarrufu artırmak ve işsize iş bulmaktır. Türkiye’nin birinci sorunu istihdamdır. Fabrika açarak, tarıma kaynak ayırarak üretim süreçlerine daha çok insan sokmalıyız. Biz, tasarruf oranını 3 yılda kademeli olarak %25’e çıkartmayı planlıyoruz.
Asgari ücret belirlenirken ben tercihi işsizden yana koyuyorum. İşçinin zaten bir işi var, asgari ücreti artırmak için bir yarış var ama ben “işçinin oğluna, kızına iş verelim” diyorum. Hepsi şunu diyecektir: “Oğluma ve kızıma iş ver.” Kaynakları sadece ücret dağıtarak değil, yatırım yapıp üretimi büyüterek kullanmalıyız. Örneğin Diyarbakır’daki Şılpız köylüleri köylerine dönmek istiyor. Onlara aile başı 50 koyun verelim. Bu, 50 koyunu birkaç yılda 300-500 yapar, hem borcunu öder hem de Türkiye dışarıdan et almaz. Üretimi artıracak çare budur.
Programımızın sonuna geldik. Bugün Muğla türküsü “Deniz Üstü Köpürür”ü, Akdeniz ve Ege’deki direnişimizin simgesi olarak armağan edelim. Ayrıca Kaan Cenk Salihoğlu’nun Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Doğu Akdeniz’de Satranç” kitabını öneriyoruz. Yeni bir programda görüşmek dileğiyle, herkese mutlu akşamlar.

