Çıkış Yolu • 30.12.2020

Çıkış Yolu • 30.12.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Günlerden Salı, Çıkış Yolu gününe hoş geldiniz. Her hafta Salı günü olduğu gibi, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek; hem bizlerin hem de sizlerin merak ettiği, gündemdeki başlıklara ilişkin soruları yanıtlayacak.

Gündemdeki konu başlıklarına kısaca değinip hemen stüdyoya dönelim. İlk olarak Muğla’nın Çökertme Mahallesi’ndeki imar barışı mağduriyetini işleyeceğiz. Ardından Atlantik Konseyi’nin Türkiye’ye dair hazırladığı tehdit raporundaki ifadeleri, AİHM’in Selahattin Demirtaş hakkındaki kararlarını, hukukun gerekliliklerini, Türkiye’nin aşı faaliyetlerini ve Çin ile yapılan çalışmaları konuşacağız. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri, Yunanistan’ın yeni kararlarını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması konusunu ve ekonomik başlıklarımızı değerlendireceğiz. Sayın Perinçek’in İran ve Çin büyükelçileriyle yaptığı görüşmelere dair merak edilenleri soracağız. Tabii her zamanki gibi haftanın müziği ve haftanın kitabıyla güzel önerilerimiz de olacak.

Hoş geldiniz Sayın İlker Yücel. Geçtiğimiz hafta Ankara’daydınız, şimdi İstanbul’a döndünüz. Aydınlık Gazetesi Genel Yönetmeni olarak programımıza katıldığınız için teşekkürler, birlikte yürütmek çok daha verimli oluyor.

Şimdi değerli izleyenler, birkaç gün önce haberini yaptığımız Muğla Çökertme Mahallesi konusuna dönelim. Mahalle statüsünde olsa da orası bir köydür ve yerel yönetimler kanunundaki değişiklikler, köylerin mahalle yapılması, yerel demokrasiyi ve hizmeti zayıflatmaktadır. İmar barışı ile oluşan mağduriyetleri ve mahalle muhtarı Ertan Konar’ın ifadelerini ekrana getirelim, ardından üzerine konuşalım.

*(Haber görüntüleri ve röportajlar yayınlanır)*

Çökertme’deki bu mağduriyet, sadece yerel değil; Marmaris, İskenderun gibi Türkiye’nin her yerinde görülen, yaklaşık 300 bin evi ve dolayısıyla 1,5 milyon insanı ilgilendiren büyük bir sorundur. Aydınlık Gazetesi’nin bugünkü tam sayfa haberini kutluyorum.

Meselenin özü şudur: Devlet, imar planlarını yapmayarak asli görevini yerine getirmemiştir. Tapulu araziler üzerinde imar planı olmadığı için köylü, yapılarının “kaçak” olduğu gerekçesiyle mağdur edilmektedir. 2018 yılında çıkan imar barışı ile vatandaşlara “yapı kayıt belgesi” verilmiş, vatandaş buna güvenerek ödeme yapmış, su ve elektrik bağlatmıştır. Şimdi ise bu belgeler iptal edilerek yıkım kararları alınmaktadır. Yuva yıkmak en ağır felakettir. Çözüm bellidir; yeni yıl öncesi bir müjdeyle 31 Aralık 2020’ye kadar yapılan tüm yapılar için yapı kayıt belgeleri geçerli kılınmalı ve bu durum meşrulaştırılmalıdır. Vatan Partisi olarak bu konunun takipçisi olacağız.

2B arazileri konusuna gelince; Dr. Rıfat Mutlu başkanlığındaki heyetimiz bugün İzmir Belenbaşı’ndaydı. Milli Emlak Genel Müdürü ile yaptığımız görüşmeler neticesinde 1 dönüme kadar olan arazilerde fiyatlarda iyileştirme yapılacağı bilgisini aldık; 1 dönümün 500 metrekareye indirilmesi için de temaslarımız sürüyor. Ancak köklü çözüm, “Toprak işleyenin, su kullananın” ilkesidir. 10 yıldır o toprağı işleyen, ter döken köylüye tapusu verilmeli ve mülkiyetin 20 yıl devredilememesi şartı getirilmelidir. Bu, Türkiye tarımında büyük bir atılım ve kentlerden köye geri dönüşün anahtarı olacaktır. Hazine arazileri üzerinde de bürokratik komisyonlar yerine, köylülerin ve muhtarların olduğu kurullar eliyle bir toprak devrimi yapılmalıdır. Suça itilen insanlarımızı kurtarıp tekrar köylerine dönmelerini; meralarında çiftçilik, koyunculuk, sığırcılık ve besicilik yapmalarını sağlayacak ortamları oluşturalım. Bakın bir örnek: Diyarbakır’daki Şıhbızınlar ve Eryol köylüleri. Orada o çözümü ürettik. Dedik ki: “Arkadaş, her aile kaç koyunla geçimini sağlar?” “50 koyun” dediler. O halde her aileye 50 koyun verelim. Yani sadece Eryol köylülerine değil; terör veya başka nedenlerle köyünü terk etmiş, meraları ve otlakları boş yatan herkese… Köylerine dönsünler, 50 koyun verelim ve “Al arkadaş, 5 yıl sonra bu 50 koyunu ödemeye başla, 10 yıl taksitle öde” diyelim. O 50 koyun olsun 500 koyun. İçinden devlete olan borcunu da faizsiz ödesin. O koyunlar için bir kuzu kesimini sınırlayalım veya dışarıdan Anadolu toprağının koşullarına uyan, bu topraklarda sağlıklı bir şekilde yaşayıp beslenecek koyunları getirtip köylülerimize dağıtalım.

Kaynaklarımızı betona ve verimsiz yatırımlara değil, sanayiye ve tarıma ayıralım. Bu, aynı zamanda teröre ve suça karşı Anadolu’daki en etkili uygulamadır. Şehirlere yığılan, köylerden göç etmiş vatandaşlarımız açlığın kıyısında yaşıyor; bu durum onları suça itiyor. Halbuki elleri ekmek tutsa, tarım ve hayvancılık yapsalar; hem Anadolu’nun her yerinde teröre karşı çok kuvvetli kaleler oluştururuz hem de tarım devrimini ateşleriz. “Köylü milletin efendisiydi, şehrin yoksulu oldu.” Aslında yaşadığımız sürecin özeti budur.

Atatürk devriminin temel sloganı şudur: “Köylü milletin efendisidir.” Bu sadece bir iltifat değil, cumhuriyetin temelidir. 1930 yılında İsmet Paşa Sivas’a geldiğinde “Biz bir köylü hükümetiyiz” demiştir. Atatürk de 1922’de, Kurtuluş Savaşı için bu sloganın ne kadar çarpıcı ve edebi bir metin olduğunu belirtmiş; “Bu memleketin hakiki sahibi, hakiki efendisi üretici köylülerdir” demiştir. Bütün demokratik devrimler köylü devrimidir; Kemalist devrim de sonuç itibarıyla bir köylü devrimidir.

Kemalist Devrim dizisindeki sekiz kitabı, Kaynak Yayınları sayesinde bir kampanya halinde yeniden okuyucuya sunuyoruz. Bu ciltlerin hepsinde köylü sorunu işleniyor. “Kemalist Devrim’in Tarihsel ve Sınıfsal Karakteri” adlı birinci kitabı yeniden yazdım ve görsel olarak da zenginleştirdim. Köy enstitülü büyüklerimizi, Talip Apaydın’ı, Osman Şahin’i, Dursun Akçam’ı, Mahmut Makal’ı ve Fakir Baykurt’u okuyarak büyüdük. Bu kitaplar da o sınıfsal karakteri yansıtıyor. 1975’te yazdığım ilk metinleri, o günkü solun “Kemalist devrim karşı devrimdir” gibi saçma iddialarıyla mücadele etmek için teorik kaynaklara dayanarak hazırlamıştım. Bugün ise Kemalist devrimi kendi pratiğiyle anlatmak daha önemli.

Şimdi bu kitapları bir kampanya ile Ulusal Kanal’da okuyucuya sunacağız. Altı Ok ile ilgili üçüncü kitabı yazdım; ekonomi ve halkçılıkla ilgili olanlar da kitaplaşacak. Laikliği 1924’e kadar incelediğim “Din ve Allah” kitabının devamını da eklememiz lazım. Önümüzde daha yapacak çok iş var.

Çökertme Köylülerine, muhtarımız Ertan Bey’e ve tüm köylülerimize güzel haberleri için teşekkür ediyoruz. Ulusal Kanal’ın Tivibu kampanyasına kendi aralarında yaptıkları imeceyle katkıda bulundular. Ulusal Kanal, 31 Aralık gecesi Tivibu platformunda 61. kanalda yayına başlıyor. Tivibu’nun 3,2 milyon abonesi var; bu, 15 milyona yakın insan demek. Sırada Digiturk var; onu da Ocak ayı içerisinde çözmeyi hedefliyoruz.

Haberlerimiz üzerine bir muz üreticisi çiftçimiz, isminin gizli kalmasını isteyerek 100 bin lira yolladı. Bu, en zengin çiftçi için bile büyük bir fedakarlıktır. Ayrıca bir apartman görevlisi kardeşimiz, çağrımızı duyup İş Bankası’ndan 1000 lira yatırmış. Öğrencilerimiz burslarını getirdi, aramızdan ayrılan öğretmen arkadaşımız Eti, ağaç budayarak kazandığı yevmiyeyi gönderdi. Vatan Partisi üyeleri ve ilçe örgütleri muazzam bir çalışma yürütüyor.

Şu an 2 milyon liraya daha ihtiyacımız var. Ocak ayında bu işi kökten bitireceğiz. 2021 yılında Ulusal Kanal hem güvenilirlikte hem de izlenme oranlarında birinci kanal olacak. Çünkü insanlar artık çözüm istiyor, Atlantik medyasının karamsarlığından bıktı. 2021 yılı, zorlukları yenme yılıdır; umutla ve kahramanlıkla bu süreci aşacağız. Ergenekon demircisinin ruhunu tekrar ayağa kaldırma zamanıdır. Büyük başarı, emeği geçen herkesi tebrik ederim; Digiturk’e girdikten sonra esas kutlamayı yapacağız. Kasları germeye devam edelim, gevşemeyelim. Dijitürk çok büyük bir platform, yani ikisinde birden olmamız lazım. O açıdan bu kalan 2 milyonu da çok hızlı toplayıp esas kutlamayı ondan sonra yapalım. Benim söyleyeceğim bu. Bir şeyi eksik bıraktık; Çökertme Köyü ve İmar Barışı ile ilgili Sayıştay’ın bir raporu var. Sayıştay raporunda; kamu makamlarının Google Earth gibi araçlarla evi hangi tarihte yapıldığını saptamasının kesinlikle sağlıklı bir yöntem olmadığını belirtiyor. Bunu burada önemle vurguluyoruz.

Değerli izleyenler, iki dakikalık bir aramız var. Aranın ardından gündemdeki başlıklarla devam ediyoruz.

(Altyazı: Kış Yolu devam ediyor.)

Değerli izleyenler, programın başından beri İlker Yücel’e hiç söz vermedik, buyurun.

“Sayın Perinçek, öncelikle aydınlıkçıların Kemalist devrim çalışmaları aslında ayrıca incelenmesi gereken bir konu. Çünkü Atatürk’ün bütün eserleri başta olmak üzere, üzerindeki tozu silen, ‘2000’e Doğru’ dergisi çıkarken, Saçak dergisi çıkarken Kemalist devrim araştırmalarına yoğunlaşan bir çizgimiz var. 1974’te hapisten çıktıktan sonra aydınlıklarda Kemalist devrimle ilgili yazı dizileri yayınladık. ‘TKP Savunma’ da bu açıdan önemli bir eserdir, cezaevinde yazılmıştır. Kemalist devrimi yeniden savunmak, mücadele alanında bir mevzi haline getirmek sosyalistlere kaldı. Çünkü onlar Kemalist devrimi tamamlamak istiyorlar. Kemalist devrimde donup kalanlar, onu tamamlama hedefleri olmadığı için bu devrimi hurafeye dönüştürdüler; bir takım sözde Atatürkçüler… Savunacak örgütlü bir yapı da yoktu; kendisini Kemalist kuvvet olarak adlandıran, sosyal demokrasiyle uyuşan bir mekanizma vardı sadece.

Buradan şuraya geleceğim; köylü iktidarı ve köylü devleti meselesini Mahmut Esat Bozkurt, ‘Atatürk İhtilali’ kitabında uzun uzun anlatır. Mecliste ona ‘Sen komünistsin’ diye sataştıklarında, kitabın bir dipnotunda şöyle cevap verir: ‘Ben komünist değilim, halkçıyım, devrimciyim. İhtilal mutlak eşitlikçi ve çok mükemmel bir şey tarif ediyor, insanlığın ona daha uzun yolları var. Ama biz kendi yaptığımız işe odaklanalım.’ Zannediyorum sizin çalışmalarınız dışında, kendi pratiğini bu kadar öne çıkaran bir Kemalist devrim araştırması bugüne kadar hiç yapılmadı.”

Mahmut Esat Bozkurt, 1913-1914 yıllarında Anadolu Gazetesi’nde “Köylü Emmilerle Dertleşiş” başlığıyla makaleler yazardı. Sizi dinlerken aklıma şu anısı geldi: Adalet Bakanı iken bir cezaevi teftişinde mahkûmları diziyor. Mahkûmların hepsi çok yaşlı. Birine “Niye düştün buraya?” diye sorduğunda, “Haksız yere toprağa ekim yaptım, ceza verdiler” diyor. “Çocuğun yok mu?” dediğinde, “Bir tanesi Sakarya’da, bir tanesi Çanakkale’de şehit oldu” yanıtını alınca yerin dibine giriyor ve insanımızı tekrar üretime kazandırmak için çalışmalara başlıyor. Sizin tarifiniz de aslında bu: İnsanımızı suçtan kurtarmak.

Biz bunu Sinan’la geçen hafta Diyarbakır’da canlı canlı yaşadık. Köylüler etrafımızı sardı, 50 koyun çözümünüzü alkışladılar. Genç bir çocuk, “Bana devlet iki tane tavuk verse, 20 yumurta koya koya başlasam yeter” dedi. Bu mesele çok yakıcı. Biz Sinan arkadaşımla gelişmeleri yakından izliyoruz. Cumhurbaşkanı 4 ay önceki MYK toplantısında, “Kapınızın önündeki iki karış toprağı bile ekeceksiniz, tapusunu vereceğiz” demişti. Bakanlar Kurulu’nun dünkü gündemlerinden biri de buydu. Sizin çalışmalarınız bürokrasiyi hızlandırmak bakımından çok önemli. AK Parti Genel Merkezi’nde bu konuda bir hemfikir olma durumu görüyoruz ama aşağıya indikçe, örneğin Diyarbakır’daki il yöneticileri sahadaki gerçeği bizden öğreniyorlar. İktidar partisinin il yöneticilerinin durumu bizden öğrenmesi kabul edilebilir bir şey değil.

İmar Barışı ile ilgili bir izleyicimiz; “2020’ye kadar geçerli bir af için, arazi büyüklüğü ne olursa olsun sosyal konuttan büyük malikane yapanlar haksız kazancın vergisini ödemelidir” diyor. Bu önemli bir katkı. Fakat Çökertme Köyü’ndekilerin evleri 40-50 metrekare. Bu bir yuva! İnsan çocuğuna ev yapamayacak mı? Burada bir adaletsizlik varsa, malikane yapanlar vergilendirilir, ölçüt konur ama buna ‘af’ demeyelim. Devletin imar planı yapmamış olması bir kusurdur; devlet bu kusurundan dolayı özür dilemelidir. İmar planı olunca mülkiyet belirginleşir ve sorunlar ortadan kalkar. Esas olan 2020’ye kadar yapılmış konutların yasallaşmasıdır. Sayıştay da bunu destekliyor.

Şimdi Atlantik Konseyi raporuna geçelim. 1961’de Amerika’da kurulan bu kurum, 2021 raporunda Türkiye’yi İran, Çin ve Kuzey Kore ile birlikte “haydut devlet” olarak niteledi. Bu, bir idam fermanı değil mi? Türkiye’ye yönelik üç temel iddiaları var: Yeni Osmanlıcı bir çizgi izlediği, yayılmacı olduğu ve otoriterleştiği.

“Sayın Perinçek, Türkiye’nin tutumu nasıl olmalı? Bir defa Atlantik Konseyi’nin bu raporu bize ne mesaj veriyor? Amerika bizi düşman ilan ediyor. Bunu bilincimizin en özenli yerine yazmalıyız. Türkiye yayılmacı değil, aksine Mehmetçik DAEŞ’i kanıyla yok ediyor. Suriye’nin, Irak’ın toprak bütünlüğünü kendi bütünlüğü sayıyor. Katar’a asker yolladık, Katar’ı işgal etmedik; aksine bağımsızlığını savunduk. Asıl yayılmacılık; Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarını birleştirip Doğu Akdeniz’e kadar koridor açarak 2. İsrail Devleti kurmaya çalışanların yaptığıdır. Türkiye bu yayılmacılıkla mücadele ediyor. ‘Diktatör’ suçlaması da bu yüzden geliyor. Otoriteye gelince; kastettiğimiz diktatörlük değil, güçlü devlet disiplinidir. Toplumu zorluklardan çıkarmak için bu otorite gereklidir.” Bakın, biz şimdi otoriteyi Batı’nın son zamanlarda yüklediği anlamla “kötü” olarak tanımlamaya çalışıyoruz. Türk’ün rejimi de otoriteydi; İstiklal Savaşı’nı otorite olmadan yapamazdık. Bugünkü zorlukları göğüsleme mücadelesi de bir disiplin, bir otorite gerektirir. “Otorite” ne demek? İktidar demek değil mi? Yani otoriteyi iktidar diye çevirin. Otoritesizlik ne demek? Devletsizlik demek. Yani otorite, devletin yaptırım gücünü kabul ettiren kudrettir.

Yeni hükümet sistemi peki bu otorite ihtiyacını karşılıyor mu? Bence karşılamıyor. Neden? İlker arkadaşımızın da söylediği gibi otoritenin halka dayanması lazım. Cumhurbaşkanlığı sistemi halka dayanan bir otorite değil; iktidarı ve otoriteyi meclisten, dolayısıyla halktan koparan bir sistem getirdi. Parlamenter sistem bizde halk ile iktidar arasındaki kurumu oluşturuyordu. Hükümetler mecliste kuruluyor, mecliste bozulabiliyordu. Bu sistem, hükümetlerle seçmen arasında bir bağlantı kurmuştu. Cumhurbaşkanlığı sisteminde ise bu bağlantı beş senede bire iniyor. “Halk Cumhurbaşkanı seçiyor” deniliyor ama seçtikten sonra beş sene boyunca Cumhurbaşkanı üzerinde halkın bir denetimi veya etkisi yok. Bu durum, hükümet başkanının otoritesini de zayıflatıyor. Çünkü sürekli meclis üzerinden halka dayanan bir otorite değil de, beş yılda bir halkın verdiği vekaletle üretilen bir iktidar, otoriteyi zayıflatan bir olaydır.

Pratikte iktidar partisinin milletvekilleri ile bakanları arasındaki bağ bile koptu. “Kabine” kavramı bile bir otorite zaafıdır. Türk hükümet sisteminde 1876’lardan beri “kabine” tabiri yoktur. “Kabine” dediğinizde kimse ceketini iliklemez; ancak “hükümet” dediğinizde milletimiz saygı duyar. Ceket ilikletmeyen, dolayısıyla otoriteyi zaafa düşüren bir sistem kurdular.

Hükümetlerin mecliste kurulup mecliste bozulması, halkla bağın daha güçlü olmasını getirir. Türkiye’de demokrasi hep meclis üzerinden çözülmüştür. Eskiden sorunlarını çözmek isteyen heyetler, Rize’den gelir; dönemin Sanayi Bakanı Tahsin Bekir Balta’nın kapısına dayanırdı. Ama şimdi mecliste bir otorite kalmadığı için nereye dayanacaklar? Beştepe’nin kapısına mı?

Sanayi Bakanı olduğu dönemde hocam Tahsin Bekir Balta, taleplerle gelen hemşerilerine şöyle derdi: “Ben Pazar’ın Sanayi Bakanı değil, Türkiye’nin Sanayi Bakanıyım.” Bu, bir demokrasi öğretisiydi. Fuat Oktay birkaç ay önce “Cumhurbaşkanı’nın üzerindeki iş yükünü azaltmaya çalışıyoruz” demişti; bu, sistemin tıkanmasının başka bir ifadesidir.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem önerilerine gelince; bu sistem aldatıcıdır. Türkiye’nin içinde bulunduğu zor dönemde bir anayasa değişikliğinin matematiği ve koşulları yok. Ancak biz zorlukları gördüğümüzde bir tarihi fırsatın geldiğine inanıyoruz. İstiklal Savaşı’nda da benzer bir durum vardı; Meclis Hükümet Sistemi kurulmuştu. 1921 Anayasası’nda meclis, bakanları bile kendi seçiyordu. İstiklal Savaşı’nı başaran şey, o güçlü meclisti. Milleti seferber etmek ancak meclisle mümkündü. O mecliste kelleyi koltuğa almış, okul yatakhanelerinde yatan mebuslar vardı. O meclis, Atatürk’e kanun yapma yetkisini bile vermişti ama şiddetli itirazlar da vardı; bu sağlıklıdır.

Bugün “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diyenlerin alt metnine indiğinizde; Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın kabul edilmesi, Türk ordusunun “yayılmacılık” suçlamasıyla geri çekilmesi, cemaat ve tarikatların önünün açılması gibi unsurlar var. İbrahim Kabaoğlu önderliğinde hazırlanan anayasa taslağına baktığınızda, bölünme ve kaostan başka bir sonuç görmüyoruz.

Meral Akşener’in “Erdoğan ile masaya otururuz ama tek şartımız parlamenter sisteme dönmek” yaklaşımı ise bir müzakere değil, dayatmadır. Bu, masaya oturmak değil, karşı tarafa imza attırmak istemektir. Devlet Bahçeli’nin çağrısı ise bir cepheye, Türkiye İttifakı’na katılma çağrısıdır. İYİ Parti tabanı millidir ancak yönetimleri gayrimillidir; Türkiye’yi dostlarından koparıp Amerika’nın kucağına iten bir çizgidedirler. Dostlarını kaybeden bir Türkiye, Amerika karşısında milliliğini koruyamaz. Siz dostlar diye tanımlıyorsunuz ama “kanka siyaseti” yürütüyorlar diye söylüyorlar. Aslında en son grup konuşmasında Kılıçdaroğlu şunu söyledi: Putin, İran, Çin; Erdoğan’ın zaaflarını biliyor, onu çözdüler ve bundan istifade ederek taviz dayatıyorlar. Mesela bugün Milli Gazete’nin birinci sayfasından örnek vereyim size: “Rusya yayılıyor” yazmış. Normalde Milli Gazete’nin çizgisi bellidir. Biz meslektaşlarımızla sürekli haberleştiğimiz için biliyoruz; bir kesim sizin tezlerinizi müdafaa ediyor, konuşuyor, bizimle de paylaşıyor. Ama bakıyorum gazeteye; “Rusya yayılıyor” diyor. Nerede yayılıyor? Suriye’nin kuzeyinde, Ayn İsa’da, yani PKK’nın bölgesinde. Kamışlı’ya takviye yolluyor mesela, Suriye kuvvetlerine… Ama “yayılıyor” diye yazıyor. Yanındaki başlık şu: “Çin’deki Müslümanlar için AK Parti iade anlaşması yapıyor.” Dolayısıyla bunların hepsi “kanka siyasetinden” kaynaklanıyor diye söylüyorlar.

Şimdi gerçeklere, pratiğe bakalım. 2014 yılından bu yana Türkiye’nin dış politikasına ve askerî harekâtlarına baktığımızda başarılar görüyoruz. Bunları rahatsız eden, Kürdistan planının bozulmasıdır. Kürdistan planı; Türkiye’nin İran, Irak, Suriye ve Rusya ile iş birliği sayesinde bozuldu. Bunları rahatsız eden bu. Onlar istiyor ki İsrail; yani Saadet Partisi döndü dolaştı İran düşmanı, İsrail yanlısı, Amerika yanlısı bir mecraya yuvarlandı. Hepsi olmasa bile tepedeki klik, CHP’nin yanına oturduğu için böyle oldu. İyi Parti de öyle.

Diğer başarı, Azerbaycan vatan toprağını Türkiye, Rusya ve İran’ın desteğiyle kurtardı. Bunlar büyük başarılar. Son altı yıla baktığımız zaman; içeride PKK’yı temizledik, en önemlisi FETÖ’nün gladyosunu ezdik. Yani bunların kurtarıcısı olan Amerika’ya ve NATO’ya bağlı silahlı gladyo gücü; Türk ordusu ve Türk polisi içinde ezildi. Hangi dış ve iç politika sayesinde? Bunlar büyük başarılar. Kıbrıs’ta iktidar değişti, milliciler hükümet oldu. O da onlar için çok önemli bir başarı, onu genellikle eksik bırakıyorum ama bundan sonra dikkat edeceğim.

Bir de Doğu Akdeniz’de, Libya üzerinden Türkiye’nin ileri hatlardan savunması gerçekleşti. Libya ile yapılan anlaşma ve meşru hükümeti ayakta tutmak, bizi Akdeniz’de muhkem ve sağlam hale getiriyor; mevzimizi pekiştiriyor. Libya koskoca bir devlet; petrolü var, su kaynakları var, yerin altında zenginlikleri var ve Akdeniz’de çok geniş kıyıları var. Sonuç itibarıyla Libya’nın Türkiye’nin yanında olması, bizim Doğu Akdeniz’deki konumumuzu çok güçlendiriyor. İktisadi, güvenlik ve siyasi cephesi de var. Yaptığımız yetki alanları anlaşmasını kim protesto ediyor? Yunanistan, Fransa, Amerika. Demek ki bizim Libya ile ilişkilerimizi hiç istemiyorlar ve Libya’yı yıkmaya çalışıyorlar. Hafter üzerinden o anti-Amerikan rejimi, Sarrac hükümetini yıkıp, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de daha geri mevzilere atmak istiyorlar. Onun arkasından gelecek olan ise Kıbrıs’tır.

Atlantik Konseyi’ne gelince; emekli Tuğgeneral Necat Esin’le bugün haber için görüştüğümüzde şöyle bir uyarı yaptı: “Atlantik Konseyi’ne verilmesi gereken en önemli cevap, iç cephenin önemidir.” Çünkü Amerika önümüzdeki dönem oraya oynayacak ve bizim iç cepheyi kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Türkiye buna sadece Bülent Turan’ın söyledikleriyle değil; Kıbrıs’tan ve Doğu Akdeniz’den cevap verebilir. Çünkü bizim Amerika ile bugün güreştiğimiz minder Doğu Akdeniz minderidir.

Çok pratik bir cevap söyleyeyim: Abhazya Millet Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaret etmek istiyor. Biz Abhazya’da Cumhurbaşkanı ile görüştük ve dünyaya ortak bir bildiri ilan ettik: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyetleri’nin dünyada tanıtılmasını sağlayalım. Türkiye’yi haydut ilan eden Atlantik Konseyi’ne verilecek pratik cevap budur: Türkiye Abhazya’yı tanıyacak, Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu kabul edecek. Zaten Türkiye, Rusya ile beraber Karabağ’ı kurtardı. Dördüncü ayakta ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Abhazya ve Rusya tanıyacak. Ayrıca Türk Ethem Sancak’ın önerisi olan; Türkiye, Rusya, Çin ve İran’ın Doğu Akdeniz’de askerî tatbikat yapması, karşı tarafı caydıran en müthiş yanıttır.

Abhazya’nın tanınmasıyla ilgili izleyicilerden iki temel itiraz geliyor: Birincisi, bu durum Gürcistan’ı kaybetmemize neden olmaz mı? İkincisi, Rusya bu konuda ne der? Bizim Doğu Akdeniz’de kendimize müttefik aramamız lazım. Karadeniz’den yapacağımız atılımlar, Akdeniz’deki mevzimizi pekiştirmek içindir. Gürcistan’ın Doğu Akdeniz’de kaç tane zırhlısı, kaç tane denizaltısı var? Kayığı bile yok. Oysa Rusya’nın muhripleri, denizaltıları, kruvazörleri ve dünya çapında bir silahlı gücü var. Gürcistan’ı yanımıza alarak Amerikan baskılarını göğüsleyebilir misiniz? Rusya’nın tutumuna gelince; Rusya bunu alkışlar. Çünkü Abhazya bizim için neyse, Rusya için de odur. Gürcistan şu anda Kafkaslar’da Amerika’nın ayağını bastığı tek topraktır. Ermenistan da elden gidiyor, Amerika’nın oradaki nüfuzu yıkılıyor.

Rauf Denktaş’la 2008 öncesinde bir görüşmemiz olmuştu. Ruslar, “Güney Kıbrıs AB’ye girdi, 50 milyar dolar mevduatımız var, Amerika paralarımızı bloke edebilir, bunları Kuzey Kıbrıs’a taşıyalım” demişlerdi. Biz Rauf Bey’le çalışmalarına başlamıştık. Rus heyeti (Zaytsev, Çernişevski, Aleksandr Dugin) ile görüştük, onları ikna ettik. Moskova’ya sordular, ardından Dugin Kıbrıs’a gitti. Bu süreç nasıl önlendi? Moskova metrosunda bombalar patladı, Türkiye’de FETÖ eliyle bizi hapse attılar. FETÖ iddianamelerinde bile “bunlar Kuzey Kıbrıs’ı tanıtmaya çalışıyor” diye suçlandık. Şimdi ise koşullar oluştu; Sayın Ersin Tatar seçimi kazandı ve Amerikancılar mahvoldu. Abhazya heyeti geldi, Rus gazeteleri Tatar’la söyleşiler yapıyor. Abhazya ile anlaşmalar imzaladık; Rusya’nın oluru olmadan bu olur mu? Bu süreç bölge ülkelerini de bir araya getiriyor. Azerbaycan, İran ve Rusya ile birlikte bu süreci ilerletiyoruz.

Son olarak; sosyal medyada FETÖ’cülerin ve PKK’lıların yaydığı, “Doğu Perinçek’in Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında 38 kaset iddiası olduğu” yönündeki yalanlara gelince; bu tamamen bir iftiradır. Kendi kasetlerini getirsinler, hodri meydan. Hemen burada gösterin o kasetleri. Böyle bir sözünüz, ifadeniz oldu mu? “38” lafı var, nedir o? 38 yerde Sayın Cumhurbaşkanı, o zaman Hükümet Başkanı’ydı. 2008 öncesinde 38 yerde Büyük Orta Doğu Projesi’nde görev aldığını, eş başkanı olduğunu, o görevin Diyarbakır’ı merkez yapacağını falan söyledi. Onun hırsızlıkla ilgisi yok; o, Büyük Orta Doğu Projesi’yle ilgili 38 konuşma, hırsızlıkla ilgili konuşmalar değil.

Bir de şunu söyleyeyim: Ben hayatımda Tayyip Erdoğan’a çok sert muhalefette de bulundum, o 2014’e kadar devam eden süreçte. Çünkü FETÖ ile beraberlikler vardı, PKK’ya göz yummak ve “Kürt Açılımı” vardı. O süreçlerde tabii ki bir mücadele yürüttük ama o mücadele sürecinde de hiçbir yerde Sayın Tayyip Erdoğan hakkında “hırsız” gibi bir suçlamada bulunmadım, bulunmam. Bunlar tamamen bugün geçmiş üzerinden, yalana dayanarak Türkiye’nin milli cephesini bölmeye yönelik, başarıya ulaşamayacak gayretler. Özellikle AK Parti tabanının içerisinde yaymaya çalışıyorlar; yaysınlar. Yalanla ne olur? Yalanla ulaşılan bir başarı yok dünyada. Ben yalandan hiçbir zaman korkmam.

Buyurun, izleyici sorusu varsa size ulaşan… Ben şunu merak ediyorum: Sayın Perinçek geçen iki haftada çok önemli iki görüşme yaptı. Biz haberlerini yaptık ama biraz perde arkasını, off the record kısımlarını öğrenelim istiyoruz. Siz Ankara’daydınız, ben İstanbul’a geldiğinizden beri ilk kez yan yana geldim sizinle. Çin Büyükelçisi önce Türkiye’yi yöneten hükümete, Cumhurbaşkanı’na güven mektubunu sundu, sonra da sizin yanınıza geldi. Burada dünyaya ve Türkiye’ye verilen çok açık bir mesaj var. Bu uzun süren görüşmede neler konuştunuz?

Çin diplomatlarında son dönemlerde gözlemlediğim bir durum var: Çok daha atak ve hızlılar. Geleneksel Çin diplomatlarına pek benzemiyorlar; o politika değişikliğini yansıtan diplomatlar Türkiye’de görevlendirilmeye başlandı. Son Büyükelçi de Dışişleri Bakanlığı’nda çok etkili bir göreve gelmişti.

Çin, Türkiye’ye çok büyük önem veriyor. Çin’in büyükelçileri, Vatan Partisi ile ilişkilerde büyük başarılar kazandılar. Mesela Deng Li ile Türkiye’nin 300 kadar büyük sanayicisini, İş Bankası’ndan Murat Ülker’e, Ethem Sancak’tan Murat Kolbaşı’na kadar bir araya getirdik. Hatta Türkiye’nin en büyük holdinglerinden biri, Amerika’dan beni arayıp takvim değişikliği yapamadığı için özür diledi. Herkes geldi ve çok başarılı oldu.

Şimdi yeni Büyükelçi ile Türkiye’nin hem güvenliği hem de ekonomisiyle ilgili karşılıklı stratejik görüş alışverişinde bulunduk. Türkiye’ye yönelen tehditleri, ekonomik zorlukları ve Doğu Akdeniz’den gelen tehditleri anlattık. Çin ile Türkiye iş birliğinin önemini vurguladık. Sayın Büyükelçi stratejik analizlerimizi kabul ettiğini belirtti. Terör örgütlerine karşı (DAEŞ, PKK ve Türkiye’nin terör listesinde olan Türkistan İslami Partisi gibi) iki ülkenin kararlı davranması, ilişkilerin gelişmesi için anahtar roldedir. Son derece umutlu ve güvenli bir görüşmeydi.

İran Büyükelçisi’ne gelince; kendisi çok entelektüel, kültürlü ve tarih bilgisi derin olan değerli bir diplomat. Beş kişilik bir heyetle kendisini ziyaret ettik; yeni Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı’yı da tanıştırdım. Yemekte çok önemli konuları konuştuk. Birincisi, Azerbaycan’ın kurtuluş savaşında İran’ın kararlı tutumu. İkincisi, İran-Türkiye ilişkilerinde mezhep eksenli bir siyasetin asla güdülmeyeceği, devlet politikası olarak anti-emperyalist ve anti-siyonist bir çizgide oldukları mesajıydı. Ayrıca Sayın Büyükelçi, İran’ın Biden’ı desteklediği iddialarının yanlış olduğunu, Biden’ın Amerikan saldırganlığının temsilcisi olduğunu ve kendilerinin bu tehditlere karşı çok sert karşılık vermeye hazır olduklarını ifade etti.

Çin Büyükelçisi ile görüşmenizde dikkat çeken bir isim vardı: Sayın Ethem Sancak. Kendisini özel olarak davet ettim. Çin Büyükelçisi ile buluşurken Vatan Partisi’nin yanında, AK Parti’nin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın da güvendiği seçkin bir şahsiyetin bulunmasını son derece önemli gördüm. Ethem Sancak da ifade ettiğimiz fikirlerle tam bir beraberlik içinde olduğunu ortaya koydu. Türkiye’nin hem güvenliği hem de refahı için bu “Türkiye İttifakı” ile Çin arasında ilişkileri geliştirmek hayati önem taşıyor. İş adamlarımız da zaten “Türkiye Asya’ya açılarak ayakta kalabilir” düşüncesiyle bizimle hareket ediyor. Putin’in ekonomi kurmaylarıyla da çok hızlı mesafe alıyoruz.

Efendim, süremizin sonuna geldik. Aydınlık.com.tr’nin yeni Genel Yayın Yönetmeni Beyhan Korkman arkadaşımız görevi devraldı. Eski yayın yönetmenimiz Tevfik Kadan ise artık tamamen Doğu Akdeniz’e odaklanacak. Türk basınında Doğu Akdeniz’i takip edeceğiniz en önemli isim Tevfik Kadan’dır. Biz Amerika ile güreştiğimiz mindere özel bir kadro ayırdık.

Ayrıca izleyicilerimize bir duyurum var: Aydınlık uygulaması güncellendi. Eski uygulamaları silip Google Play ve Apple Store’dan yeni uygulamayı yüklemelerini rica ediyoruz. İmar Barışı ile ilgili sorun yaşayan vatandaşlarımız ise bulundukları yerlerde derhal Vatan Partisi örgütleriyle temas kursunlar; kolları sıvıyoruz, bu konuyu hep birlikte çözeceğiz.

Haftanın müziğini İranlı halk sanatçısı Bijan Bijani’den belirledik. Bu İran düşmanlığı yapanlara karşı müziğin, kültürün birleştirici gücüyle cevap veriyoruz. Gerçekten muhteşem bir müzik; Azeri müziğimize de çok yakın. Ekranlarınıza gelsin. Değerli izleyenler, bugünlük bu kadar. Önümüzdeki hafta yine özel konular ve başlıklarla karşınızda olacağız. Bijan Bijani’nin özel bir eseriyle size veda edelim. Mutlu günler efendim.

Altyazı: M.K.

Paylaş