Efendim, çıkış yoluna devam ediyoruz. Meydanı ayarladık tabii. Biraz da bağlantılı bir konuyla devam edelim isterseniz. HDP’nin kapatılmasıyla ilgili iddianame tekrar Anayasa Mahkemesi’ne gönderildi. Şu an gözler tabii Anayasa Mahkemesi’nde. Mahkeme tarafından bir raportör de görevlendirildi. Süreci nasıl okuyorsunuz?
Davanın uzatılmaması lazım. Yani bu, annelerin, bütün Türk analarının, babalarının, Türk insanının, Türk gencinin sorunu. HDP derhal kapatılmalı. Yaptığı işler meydanda. “Hukuka uyuyoruz” görüntüsü altında hukuk çiğnenemez. Çünkü HDP, PKK’nın emrinde; Türkiye’nin vatan bütünlüğüne, milli birliğine, insanlarımızın yaşamına karşı bir cinayet örgütü olduğu apaçık ortada. Bunun binlerce, on binlerce delili var. Uzatmanın bir alemi yok. Türkiye çok kritik bir döneme girdi; küresel güçlerin Türkiye’de birtakım operasyonlar tezgâhladığını görüyoruz. Türkiye bugün bunu yaşıyor. Bu koşullarda Anayasa Mahkemesi ve raportörleri geceyi gündüze katmalı. Çok da çalışılacak bir şey değil. Ben bu konunun uzmanıyım; siyasi parti kapatma konusunda doktoramı 1968 yılında verdim. Türkiye’de bu konuda ilk kitap yazan benim ve kitabım hem Anayasa Mahkemesi kararlarında hem Yargıtay Başsavcılığı’nın mütalaa ve iddianamelerinde kaynak olarak kullanılmıştır. İşin hocası olarak söylüyorum: İyi bir yargıcın önüne geldiği zaman bu olay iki günlük iştir.
Anayasa Mahkemesi’nde ayak süren bir kuvvet olduğunu düşünerek mi bunları altını çizdiniz?
Onu söylemek istemiyorum çünkü pratiklerine, uygulamalarına bakacağız. Ancak bir vatandaş, Vatan Partisi Genel Başkanı ve bu konunun uzmanı bir hoca olarak; Anayasa Mahkemesi üyelerimizin üzerlerinde çok ağır bir sorumluluk olduğunu ifade etmek isterim. Onu Türk hakimleri olarak yerine getireceklerdir.
Araya girebilir miyim? Sayın Perinçek, çok konuştuk ama farklı kesimlerin programı dikkatli izlediğini bildiğim için bir daha konuşmanın zararı olmadığını düşünüyorum. Bize çok gelen iki soru var: Bir, parti kapatmak demokrasiyle bağdaşır mı? Bu konuyu Türkiye’nin gündemine sürekli siz soktunuz, sonra Sayın Bahçeli ve AK Parti’den de benzer sesler çıktı. İkincisi, “Kapatılırsa yeniden açılacak, niye kapatıyoruz?” sorusu. Bu konuda tekrar da olsa ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’yi bölme özgürlüğü yok. Mehmetçik’e kurşun sıkma özgürlüğü yok. Fransız Devrimi’nin insan haklarını, 1776 Amerika bildirisini, İngiliz demokrasisini veya Atatürk devrimiyle gelen özgürlükleri açın; dünyanın hiçbir yerinde ülkeyi bölme, askerine kurşun sıkma özgürlüğü yoktur. Demokrasi her şeyden evvel bir hukuk ve disiplin çerçevesindedir.
“Çok oy alıyor” gerekçesine gelince; Türkiye’yi Amerika’nın denetimine sokarsanız, medyayı ve devlet kurumlarını teslim ederseniz, ordunun içine FETÖ’yü yerleştirirseniz tabii ki bölücü örgüt çok oy alır. Atatürk döneminde bunlar çok oy alabilir miydi? Yeri hapishaneydi veya mezardı. Hitler de seçimle geldi ama dünyayı kana buladı, Almanları mahvetti. Demokraside böyle bir şey yok.
“Mücadele olanaklarını elinden alırsanız Kandil’in işine yarar” diyorlar; hayır, yasal mücadele olanaklarını alırsanız Kandil mahvolur. Asker, para ve propaganda imkanı kalmayan Kandil perişan olur. Eğer parti kapatmanın bir manası olmadığını savunuyorlarsa, anayasadan bu maddeleri çıkartmak için çalışma yapsınlar. Bu maddeler teröre, bölücülüğe ve Cumhuriyet yıkıcılığına son vermek için konmuştur.
Vatan Partisi iktidara gelecek; bakın bakalım o zaman PKK elini kolunu oynatabiliyor mu? Onlara artık hak, hürriyet ve örgütlenme imkanı yok. PKK’lıları dağdan indirip kardeşlerine kurşun sıktırmayacağız. Önümüzdeki süreçte hükümet olacağız ve ilan ediyorum: Bir daha PKK hiçbir şekilde faaliyet gösteremeyecek, yasal parti de kuramayacak.
Anayasa Mahkemesi hızlı yürümeli. AK Parti de PKK’yı hendeklere gömüyor, sınır ötesi harekatlar yapıyor. Gara operasyonları, Kandil harekatları… Bunu yapan bir AK Parti hükümeti, HDP’nin de kapatılmasını isteyecektir.
Ceza hukukunu bilmeyenler “bireysel cezalandırma” diyorlar; o ayrı bir şey. Suçlu bireydir, ceza hukukunun öznesi bireydir. Parti kapatma ise kolektif bir örgütlenmeyle, partilerin anayasaya aykırı faaliyetleriyle ilgilidir. İkisini birbirinden ayırmak lazım. HDP, Türkiye’nin bütünlüğüne karşı faaliyetin odağı haline gelmiş; bu bir parti kapatma nedenidir. Anayasa Mahkemesi partiyi kapatır, bireysel suçlar için de ceza mahkemelerine suç duyurusunda bulunur.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, HDP’yi “bağımsızlığımıza yönelik tehdit” olarak tanımladı. Bence en önemlisi bu. Türkiye bağımsız değilse yoktur. Kobanê iddianamesinde PKK’nın sadece bizi değil, İran, Irak ve Suriye’yi de bölmeye çalışan bir kuvvet olduğu belirtiliyor. Komşularımız da bunu bildikleri için birleştiler. PKK liderleri canlarını kurtarmak için İran’a başvurmuşlar ama İran “Siz bizim topraklarımızı da bölmek isteyen bir örgütsünüz” diyerek reddetmiş. Bu, yeni ve güvenilir devlet kaynaklarından edindiğimiz bir bilgidir.
Kılıçdaroğlu bugün yine HDP’ye sahip çıktı. Türk askerinin görevi PKK’yı yakalamak ve etkisiz hale getirmektir. Siz kalkıp onların can güvenliğinden bahsederseniz, Türkiye’nin karşısında konumlanmış olursunuz. CHP, 1991’de PKK’ya 21 milletvekilliği kontenjanı verdi. O dönem bana da teklif ettiler, reddettim. Abdullah Öcalan, “Perinçek’e milletvekilliği verdik ama tenezzül etmedi” demiştir. O günün CHP yönetimi, yani Erdal İnönü ile konuştuğumda da bunu yüzlerine söyledim. Bugün de HDP kapatıldıktan sonra benzeri bir durumun önünü açmaya çalışıyorlar. Birlikte hükümet olmayı konuşuyorlar. CHP milletvekilleri, HDP’ye bakanlık verme tartışmasını açtılar. Yani bakanlık vermek ne demek? Beraber Türkiye’yi yönetecekler. Kimle? PKK ile birlikte. PKK ile birlikte Türkiye’yi yönetecekler. Düşünebiliyor musunuz? Hatta bazı isimler, bakanlıklar üzerinde pazarlıkların bile (A bakanlığı ve B bakanlığı üzerinde) yapıldığını söylüyorlar… O kadarını bilmiyorum, ihtimal de vermek istemiyorum açık söyleyeyim. Ama kamuoyuna bu yansıdığına göre vahim bir durum var.
Peki, şöyle bir tehlike var mı? HDP kapatıldıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi, bu sefer HDP’ye sahip çıkma yöntemine mi girişecek? İstediği kadar girişsin; CHP de onlarla beraber denizin dibini boylar. Boğulan adama sarılırsanız siz de beraber boğulursunuz. Benim de başımdan geçti; 9 yaşındaydım, bir arkadaşım boğuluyordu. Koştum, yüzdüm, onu kurtarmaya çalıştım ama ikimiz beraber boğuluyorduk. Yani CHP, boğulan bir PKK’ya sarılırsa o da onunla birlikte boğulur. Bu, CHP için bir siyasi tercih olur.
Can güvenliğinin ve hukukun kalmadığı bir ülke ifadesini biraz açalım mı? Bunu sadece HDP için değil de genel bir toplama baktığımızda, Türkiye’deki hükümeti veya sistemi gayrimeşru ilan etme çabası görüyoruz. Türkiye’de can ve mal güvenliği yok diyorlar. Bakın, biz de muhalefet partisiyiz ve AK Parti’nin çok yanlış bir sürece girdiğini görüyoruz. Ancak ana muhalefet partisi de biz de muhalefetiz ama muhalefet gerçeklere dayanarak yapılır. Bugün Türkiye’de can ve mal güvenliği olmadığını söylemek, gerçeklerle bağdaşmıyor.
Eğer can ve mal güvenliğine bir kasıt varsa —ki var— bu Türk Devleti’nden veya Türkiye Hükümeti’nden gelmiyor. Kimden geliyor? PKK’dan, DAEŞ’ten, FETÖ’den geliyor. Ama siz 15-16 Temmuz’da Türkiye’nin üzerine yürüyen FETÖ gladyosunun yanındaysanız, sizin can ve mal güvenliğiniz tabii ki tehlikeye girer. Tankın, uçağın içine binmiş; mitralyözü eline almış, Genelkurmayı basıyor, Jandarma Genel Komutanlığı’nı basıyor, Emniyet Genel Müdürlüğü’nü helikopterle bombalıyor… Onların can güvenliği olur mu? Türk askeri onları tabii ki etkisiz hale getirecek. Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye’de can ve mal güvenliği yok” açıklaması bu yüzden vahimdir. Ekonomiye de zarar veriyor; yani “Burada hukuk yok, yatırım yapmayın” mesajı veriyor. Yabancı sermayeye “Türkiye’ye sakın kaynak getirmeyin, burada diktatörlük var” demiş oluyor.
Türkiye’ye karşı bir operasyon yürütülüyor. Tayyip Erdoğan’ı devirme, Türkiye’yi kaosa ve kargaşaya sürükleme yönünde faaliyetler yapılıyor. Bu, emekli amirallerin bildirisiyle başladı. Bir de Biden’ın seçilmesiyle… O bildiriye imza atanlar emekli amiraller değil, başıbozuklardır. 104 imza vardı ama 96 tanesini kandırdılar. Montrö’yü bahane ettiklerini sonradan açıkça söylediler. Koskoca amirallik yapmışsın, nasıl kandırılıyorsun? Türkiye’nin içine girdiği süreci, Amerika’nın başlattığı operasyonu nasıl görmüyorsun? Bugün o başıbozuklar kimle yan yana düştü? Sedat Peker ile. Hepsi birer Sedat Peker rolü oynamış, aldatılmış kişiler. Sedat Peker, Mossad ve CIA tarafından ateşe sürülmüş, alet olarak kullanılan bir isimdir.
Sonuç itibariyle hedefi Biden koydu. “Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz” dedi. Dünya tarihinde devletler arası ilişkilerde böyle bir şey görülmemiştir. Müttefiklikten bahsediyoruz ama ABD başkanı, Türkiye’deki hükümeti devireceğini ilan ediyor. 2020 Ocak ayı başındaki RAND Corporation raporlarında CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve o dönem hazırlığı yapılan Babacan-Davutoğlu partileri işaret edilerek bir cephe kurulacağı belirtilmişti. Türkiye bugün bunu yaşıyor.
Sürece hakim olamama konusunda; Anadolu Ajansı’nda ciddi bir temizlik yapılmadığını işaret edip duruyorduk. Ajans çalışanının bir suç örgütü liderinin iddialarını servis etmesi, çevik olamamanın faturasını ödetmiştir. Yine Sayın Akşener’in Cumhurbaşkanı’nı Netanyahu’ya benzetmesi, iç cepheyi karıştırmaya yönelik, hırçın bir çizgidir. Bu kampanyanın esas hedefi AK Parti’nin dengesini bozmak ve süreci sabote etmektir.
Buna karşı en büyük sorumluluk Cumhurbaşkanımıza, AK Parti hükümetine ve Cumhur İttifakı’na düşüyor. AK Parti’nin bu saldırılara karşı bir strateji kuramadığı ve bocalamalar içinde olduğu gözüküyor. Suriye seçimlerine “gayrimeşru” demek, Karadeniz’de sadece Ukrayna’yı desteklemek gibi politikalarla Amerika’nın tehditlerine karşı koyamazsınız. İran’ı, Çin’i ve ittifak potansiyelinizi kaybediyorsunuz. Ekonomik sıkıntılar üzerinden halkın hoşnutsuzluğunu kaşıyarak tüm bu tezgahları kuruyorlar. Eğer ekonomik hoşnutsuzluk olmasa, kimse o Mossad ve CIA imalatı videoları seyretmez.
Sedat Peker’in söyledikleri onun bileceği şeyler değil. MİT TIR’ları gibi konuların onunla ne alakası var? Arkasında 12 kişilik bir istihbarat heyeti var; onu yönetiyor, güdüyorlar. Önüne kağıdı koyuyorlar, o da okuyor. Planı Mossad ve CIA yapıyor. Türkiye 1980’den sonra düğmeyle yönetilme dönemine girdi. Ancak bugün bu süreci bozup, Türkiye’nin tam bağımsızlığını yeniden tesis etme vaktidir. Gözallar, Tansu Çillerler dönemi… Evet. Şöyle bir düşünceyi duymaya başladık: “Amerika ile gerginlik olacaksa, anlaşalım ekonomi düzelsin.” Yani Amerika ile anlaşacak yollar buluruz bir şekilde. “Ama ekonomi bu haldeyken Amerika ile kavga edemeyiz. Amerika ile anlaşarak ekonomimizi düzeltelim, sonra diğer sorunları çözebiliriz” gibi bir fikri dillendirenler de var.
1980’den bu yana Amerika’nın dayattığı ekonomiyle borca battık. Bu geldiğimiz noktada Amerika ile anlaşırsak batakta boğuluruz. “S-400’de inat etmeyelim, sıcak para gelsin.” Bakın, “sıcak para gelsin” demek, “boğulalım” demek. Zaten sıcak parayla bu noktaya geldik. 1980’den bu yana uygulanan ekonomi siyasetinin özeti şudur: “Dışarıdan kaynak bulalım, daha doğrusu ihracata odaklanalım; ithal edilecek ucuz şeyleri dışarıdan alalım, kapıları açalım, serbest piyasaya girelim.”
O zaman ne oldu? Pamuğu dışarıdan aldın, kömürü dışarıdan aldın. Dolayısıyla dış ödemeler açığı büyüdü, büyüdü. Sen de bunu sıcak parayla, borçlanarak kapatmaya çalıştın. Bir yere geldi, borçlar yığıldı ve Türkiye boğulmayla karşı karşıya kaldı.
“Sizin bu söyledikleriniz Vatan Partisi penceresinden bakınca görünüyor. Büyük sermaye, ‘Sıcak parayı akıtacağız ve nefes alacaksınız’ diyerek krizi atlatmanın yolunu Amerika’yla anlaşmakta görüyor.” Bu anlaşma, boğulmaktan kurtulma değil ki; iyice borca ve faize batıyorsun. Böyle bir çıkış yolu yok. Amerika’nın açacağı bir musluk da yok. Babacan gibi isimler hâlâ Türkiye’ye verilecek para olduğunu söylüyor, “Dünya sıcak parayla kaynıyor” diyorlar.
Peki, bunu yapmak için ne istenir? AKK’yı hükümete alırsınız, Kürtlere özerklik ilan edersiniz, Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekersiniz, Batı’nın dayattığı ekonomi politikalarını tamamen kabul edersiniz, Ermeni soykırımı iddialarını tanırsınız. Avrupa Birliği kararlarında Türkiye’den talep edilenler bunlardır. Bunları yaptığınız zaman bile o sıcak para gelmeyecektir. Gelse bile o parayı nerede kullanacaksınız? Mayınları toplamakta, cenaze kaldırmakta, polise miğfer almakta, ölen çocukların arkasından mevlüt okutmakta… Türkiye’ye sıcak para gelmeyecek; gelse de kullanacağınız yerler bunlar olacak.
“Bu Biden tayfası içinde en operasyonel isim ya da kuvvet hangisi sizce?”
Bakın, Biden tayfası içinde en merkezde bulunan parti İYİ Parti’dir. Neden CHP’nin önüne koyuyorum? Çünkü İYİ Parti tam bir operasyon partisidir. CHP’nin yönetimi Batı tarafından ele geçirilmiş olabilir ama İYİ Parti operasyonla doğdu. MHP’nin içinden operasyonla çıkarttılar; doğumunda lekeler var. Doğumu hastalıklı oldu, başlangıcından itibaren bir operasyonun parçasıydı. CHP öyle değil; CHP’ye sonradan belli görevler yüklendi ama onun doğuşu ve tarihi bundan ibaret değil. Meral Akşener’in kurduğu partinin doğuştan itibaren ruhu, cinsi, cibilliyeti operasyondur. Düğmeyle yönetilen bir partidir.
Gladio Kraliçesi teşhisini İYİ Parti doğarken koyduk. Amerika’ya direnen bir MHP vardı ve onun bölünmesi gerekiyordu. Onu da Meral Akşener ile böldürttüler. Birçok insan MHP’deki yönetim anlayışından şikâyet ederek arkasına takıldı ama işin merkezindeki güç operasyon misyonuyla hareket etti. Bugün Atlantik sistemi; Amerika ve İsrail, elindeki tüm medyayla CHP’yi değil, İYİ Parti’yi büyütmeye çalışıyor. Çünkü Amerika, AK Parti’den ve MHP’den ayrılan kitleleri CHP’ye kazanamayacağını, İYİ Parti’ye çekebileceğini hesaplıyor.
“İktidarın sorumluluklarından biri iç cepheyi sağlam tutmak. Peki, iç cepheyi sağlam tutması gereken kurum olan AK Parti’nin kendi iç cephesi sağlam mı?”
Sağlam değil. AK Parti de ciddi hatalar yaptı ve içinde bulunduğu süreci tanımlayamıyor. Süreç çok basit: Bir tarafta “Grand Corporation” raporları, Biden’ın beyanatları, Amerika’nın Türkiye’ye karşı yaptırımları, tehditleri, PKK’ya destekleri, IŞİD’i bir kargaşa unsuru olarak kullanmaları, Yunanistan’a kurulan üsler; Girit, Kıbrıs, Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeyi…
Bunlar stratejik tehditlerdir. Türkiye bu gerçeklerle savaşıyor. Ancak AK Parti bu gerçeğe dayanan bir strateji kuramıyor. İçindeki geçmişten gelen tortular ve ayak bağları yüzünden bir bocalama yaşıyor. AK Parti’nin, “Türkiye’yi tehdit ediyorsunuz ama beni bağışlayın” gibi bir şansı yok. Bunu görebilmeleri lazım. Ne var ki, stratejik bakışı olan kurmaylar kenara itilmiş durumda. Yolsuzluklar konusunda da dirayetli, kararlı bir tavır gözükmüyor. Tabanında ve örgütlerinde büyük bir huzursuzluk var. Bu durum sadece ekonomik değil, bir kadro ve yönetim yorgunluğu sorunudur.
“Bu noktada Vatan Partisi’ni nerede konumlandırıyorsunuz?”
Vatan Partisi, Amerika ve İsrail’den gelen ekonomik ve güvenlik tehditlerine karşı net bir tavır alıyor. Amerika’ya bağımlı olduğumuz sürece borca batacağımızı saptıyoruz. Hem güvenlikte hem ekonomide ABD dayatmalarına karşı bir seçenek oluşturuyoruz. Biz Türkiye’yi savunmada AK Parti ve MHP ile aynı cephedeyiz ama onların program ve stratejilerinde onlarla beraber değiliz. Eğer onlar Vatan Partisi’nin bu doğru, yerinde ve çıkışı temsil eden politikalarını benimserse, onlar için de esaslı bir çözüm olur. Başka da bir çözümleri yok.
“Bir CHP-İYİ Parti ittifakı Türkiye’de iktidara gelemez; bu Türkiye’nin intiharı olur. Ancak Türkiye’yi kargaşalığa sürükleyebilirler. Ben Türkiye’ye güveniyorum; Türkiye bu sürece üretim devrimiyle ve milli güvenliğini sağlayarak cevap verecektir. Biz bunun kuvvetini oluşturuyoruz. Vatan Partisi’ne bugün tahminlerin ötesinde güçlü bir yöneliş var. Bir tarafta felaketi, kargaşayı temsil eden Biden tayfası; diğer tarafta bu tehditlere direnemeyen AK Parti hükümeti… Türkiye ikisine de mahkûm değildir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, o dönemdeki hükümetler teslimiyetçi bir çizgideyken Mustafa Kemal ve Müdafaa-i Hukuk bir çözüm olarak ortaya çıkmıştı. Bugün de Vatan Partisi o çözümün adresidir.” Sürekli geziyor. Buradan bütün izleyenlerimize ilan ediyoruz: O söyleşiyi okumalarını rica ediyorum. Çünkü az önce tarif edilen siyasetleri ve pratiği anlatıyor. Bir şey söyleyeyim; Vatan Partisi’nin bugünkü önder kadrolarını düşündüğüm zaman gözlerim doluyor, mutluluk ve heyecan duyuyorum. Vatan Partisi, sizlerin de dahil olduğu o kadar güçlü bir önder kadro oluşturdu ki, hiç abartmadan söyleyeyim, Türkiye’nin önündeki 40 yılını sigortalayan bir kadro bu. Bilgili, birikimli, ahlaklı, cesur ve karakterli; bakanlıkları ve hükümeti yönetecek bir kadro. Şunu söyleyeyim, Türk milleti bir tek onları tanısa Vatan Partisi hükümet olur. Onları tanıtmamız lazım. Genel Sekreterimiz de o kadrolar içerisindeki en seçkin arkadaşlardan biri. Türkiye’nin önündeki 40 yılın sigortası olan bu kadroyu Türk milletine çok iyi tanıtmamız lazım.
Zaten televizyon programlarına çıktığınızda da bu tür sorular geliyor. Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerinden, AK Parti’nin yüksek düzey yetkililerinden “Bunlar ne biçim adamlar?” şeklinde yaklaşımlar oluyor. CHP cephesinden ise “Bizim neden böyle genç, dinamik kadrolarımız yok?” şeklinde bir kıskançlık geliyor. Değerli izleyenler, 3-4 dakikalık kısa bir aramız var, aranın ardından buradayız. Çok konuşacağımız konu var, bizden ayrılmayın.
Efendim, çıkış yoluna devam ediyoruz. Şimdi bu hafta önemli bir anket yayımlandı. Arkadaşlar ekrana getirsinler lütfen; Yeni Şafak Gazetesi de bu anketi manşetinden verdi. Biz de oradan öğrenmiş olduk. Manşet şu: “ABD Türkiye için güvenlik sorunu.” Çok önemli sonuçlar var. İlk yansıyan veriye göre, Türkiye dış politikasını yürütürken “ABD ile iş birliği yapsın mı?” diye soruluyor; vatandaşların %72,2’si “hayır”, %28’i ise “evet” diyor.
Arkadaşlar, devamını da ekrana getirelim. “Rusya ile iş birliği yapmalı mıdır?” sorusuna %64 oranında “evet” yanıtı veriliyor. Yani ABD’ye karşı çıkanların %64’ü Rusya ile iş birliği yapılması gerektiğini savunuyor. “Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkileri nasıl tanımlarsınız?” sorusuna ise %58 “stratejik ortaklık”, %10 “iş birliği”, %6 “yakın iş birliği” yanıtını veriyor. Toplamda %75’lik bir kesim olumlu bakıyor. Geriye kalan %20’lik kesim; sorun olduğunu veya düşmanca bir tavır olduğunu söyleyenler ki bunlar Amerika’nın nüfuzu altındaki unsurlardır.
Bu anket, Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti gibi partilerin çıkmazda olduğunu gösteriyor. Türk halkı, Türkiye’nin Avrasya’ya yöneliş sürecini anlamaya başlamış ve bu sürece omuz veren bir akımın içine girmiştir. Yeni Şafak’ın bunu Biden görüşmesinden bir hafta önce manşete taşıması, bir anlamda kamuoyunu hazırlıyor. Erdoğan’ın bilgisi dahilinde kamuoyunu bu yönde yönlendiriyorlar. Akşam gazetesinde de benzer haberler geliyor.
Son bir görsel daha vardı, onu da alalım. Yurttaşlara “ABD’yi Türkiye ile olan ilişkileri açısından nasıl tarif edersiniz?” diye sorulmuş. “Stratejik ortak” diyenler %18’in altında; “güvenilmez ülke” %33, “sömürgeci ülke” ile toplayınca %68, “düşman ülke” ile birlikte %80’i buluyor. Yani Amerika karşıtlığı %80, Rusya dostluğu %70 civarında. Televizyonlara bakıyorsunuz; halkta %1 olan Amerika sevgisi, televizyon programlarında %95 oranında savunuluyor. Bu durum, televizyonların halktan nasıl koptuğunu ve milletten uzaklaştığını gösteriyor. Halk, televizyonların dezenformasyonuna rağmen doğruyu görüyor. Ulusal Kanal’ın birinci kanal olma hedefi de bu tabloyla örtüşüyor. Türkiye Atlantik sisteminden ayrılıyor ve Avrasya’ya yerleşiyor.
“ABD ile Rusya arasında tercih yapacak olsanız hangisiyle ilişkileri geliştirmesini istersiniz?” sorusuna ise %21 ABD, %79 Rusya yanıtı veriliyor. Yani 80’e 20’lik bir bölünme var. Millet aptal değil, kandırılacak bir kitle hiç değil. PKK’ya silah veren, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye namlu gösteren ve ekonomisini boğmaya çalışan bir Amerika karşısında, bu rakamlar beklenen sonuçlardır.
Peki, bu durum diğer partilerle çelişmiyor mu? Halk Atlantik sistemine tavır alıyor ancak bu sistemle partiler arasındaki bağları kafasında tam netleştirmemiş. Bu da zamanla netleşecek. Ayrıca “Amerika mı, Rusya mı?” sorusu aslında hatalı bir tercihtir. Mesele sadece bu iki ülke değil; bir yanda Avrasya, diğer yanda Atlantik var. Bu soru, Türk milletini iki seçenek arasına sıkıştırmaya çalışan Amerikancı bir sorudur. Buna rağmen Amerika’nın düşük çıkması, halkın pratik bakışını gösteriyor.
Bu tablolar aslında AK Parti’ye de bir strateji öneriyor: Atlantik sistemine karşı bağımsızlık, bütünlük ve üretim ekonomisi bayrağını açmak. Yeni Şafak’ın bu manşeti, gerekirse Erdoğan’ın bu yola girmesini istemesi, gerekse gazetenin milli tavrıyla bunu bağımsız bir şekilde yayınlaması her açıdan olumludur. Sabah gazetesi gibi bazı yayın organlarında ise hâlâ Amerika ile anlaşma zemininden bahseden köşeler var. Bu da AK Parti içindeki Atlantikçiler ile Avrasyacılar arasındaki çekişmeyi gösteriyor.
14-15 Haziran’daki Biden ve NATO zirvesini bir kırılma noktası olarak görmüyorum; ancak başlamış olan bir eğilimin orada tekrar tezahür etmesi muhtemeldir. Sahaya baktığımızda, Erdoğan’ın “Kanlı ellerinizle tarih yazıyorsunuz” ve “Mahmur ve Kandil’i tasfiye edeceğiz” açıklamaları, Amerika’ya meydan okuduğunu gösteriyor. Biz laflara değil, pratiğe bakıyoruz; tarihe materyalist bakıyoruz. “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözü bu durum için en doğru tespittir. Hande Fırat’ın haberi önemliydi. İş demek pratik demek tabii. Sinan Bey, onu bir… İzleyenimizin sorusuna sonra geçeyim izninizle. Şimdi, Hande Fırat Hürriyet gazetesinde bugün şöyle bir bilgi paylaştı. Onun köşesinden aldık: “Türkiye’den yazılı taahhüt istiyor Amerika.” Evet, ben de okudum onu. “Biz de kongreyi rahatlatalım, hani birlikte yürümenin bir yolunu üretelim, siz bize bir yazılı taahhüt verin” diyorlar. Türkiye bu talebi reddetti. Reddeder tabii yani. Bu şeye benziyor; ajan devşirirken bir insanın önüne “ileride inkâr etmesin” diye kâğıt koymaları gibi. Bir de terbiyesizlik mi yani? O büyük terbiyesizlik. Tayyip Erdoğan’ın önüne kâğıt koyacaklar, “bunu imzala” diyecekler. Terbiyesiz bir şey. Bu aynı zamanda “sana güvenmiyorum, ancak yazılı taahhütle imzalarsan olur” demektir.
Şimdi bir izleyenimiz de diyor ki… Evvela bir burcunuzu soruyor. Burcunuz nedir? İkizler. Takip ediyor musunuz, izliyor musunuz? İkizlerin özellikleri ne? İnanmıyorum. Sizin ne? Benimki de İkizler. Koç. Koç hangi ay? Siz İkizler hangi gün doğdunuz? 16 Mayıs. Şimdi diyor ki izleyenimiz, astrolojiyle ilgilenen bir izleyicimiz herhalde: “Sayın Perinçek’in gündemi astrolojiye kadar girmiş. Burada bir şey paylaşmak istiyorum sizinle. Güneşin hareketlerinden çıkan sonuçlar şuymuş: Mavi Vatan’ı destekleyen operasyonları bir gecede duyabiliriz.” Yani Türkiye’nin güvenlik siyasetleri şu anda astrolojiyle ilgilenenlerin de gündemine girmiş. Olumlu yönde yani.
Eğer Sayın Tayyip Erdoğan 20 Temmuz’dan sonra… 24 Temmuz’da galiba Kıbrıs’a gidiyor. Orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıtmak için yeni bir sayfa açıyoruz. Abhazya’sı, Rusya’sı… Ben de bir müjde vereyim: Mali Cumhuriyeti. Arkadaşlarımız Cezayir’de görüşmeler yaptılar; Mali Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya hazır. Siz her programda 2-3 manşet veriyorsunuz. Tabii orada da yeni bir yönetim oluştu. Mali Cumhuriyeti’ni buradan Türk milletine ve Kıbrıslı kardeşlerimize duyuruyorum. Hüseyin Macit Yusuf’a da teşekkürler. Eski gezici büyükelçi; Kıbrıs’ın tanınması için çok önemlidir. Çünkü onunla birlikte biz bu süreçleri yürütüyoruz. Bu aynı zamanda Hüseyin Macit Yusuf’un da bir başarısıdır. Mali Cumhuriyeti, KKTC’yi tanıma kararı aldı. Ama bakın bunları bizim Dışişleri Bakanlığımız değil, Vatan Partisi ile Hüseyin Macit Yusuf yapıyor.
Kıbrıs’a birazdan dönelim. Şunu tamamlamış olalım: Mavi Vatan’da astrolojiyle ilgili haberler veriliyormuş ya, ben de inanmaya başladım. Sizinle ilgili de şöyle bir bölüm varmış. İzleyenimiz diyor ki: “Sayın Doğu Perinçek’in siyasetlerinin kuvveti astrolojik tahlillere kadar girdi.” Gündem belirlemek değil benim işim; hükümete, iktidara yürümek. “O yönde önemli atılımlar yapacak” diye söyleselerdi, yıldızlar onları doğrulayacaktı.
Evet, Biden’dan devam edelim. Az önce önemli bir bilgi açıkladık. Hem Aydınlık’a hem Ulusal Kanal’a hemen “son dakika” olarak girmeli: Mali. O konuda da geniş bilgiyi Doğan Duyar’ı Cezayir’den arayarak alın. Bizim Cezayir temsilcimiz Mali hükümetiyle görüşmeler yaptı ve Mali hükümeti, KKTC’yi tanımaya hazır olduğunu bildirdi. Notu şu: Mali’de Fransa’ya karşı bir iktidar geldi. O iktidar 100 gün içerisinde kendini pekiştirdi ve Fransa’nın Mali’deki etkisi kırıldı. Fransa karşıtı, bağımsızlıkçı bir yönetim. Bunu birkaç gün içinde manşet yapabiliriz.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması konusunda Hüseyin Macit Yusuf’tan da beyanat alınabilir. O bu konulara emek veriyor. Abhazya’ya beraber gittik, Abhazya Cumhurbaşkanı ile onu ayrı görüştürdük. Çünkü bizimle beraber heyette görüşse Vatan Partisi heyetinde olacak, ama ayrı görüştü. Eski Sayın Denktaş’ın gezici büyükelçisi olduğu için Kuzey Kıbrıs adına görüşmüş oldu. Abhazya’dan da önümüzdeki hafta Türkiye’ye 4 kişilik bir heyet geliyor. Randevumuzu yaptık. Onlar da KKTC’ye ziyarette bulunmaya hazırlar. Cumhurbaşkanı yardımcıları düzeyinde bir heyet gelecek. Onlarla KKTC’nin ve Abhazya’nın tanınması konusundaki gündemi belirleyeceğiz.
Ermeni soykırımı meselesinde de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni ikna ettik, Reagan’ın başdanışmanını ikna ettik; ama bizim birçok Türkiye kurumunu hâlâ ikna edemedik.
Efendim, Sayın Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar bir açıklama yaptı. İfadesini aynen aktarıyorum: “Atatürkçülük kimsenin tekelinde değil. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki (TSK) Atatürkçülüğü sorgulamak kimsenin haddine değil. Türk Silahlı Kuvvetleri Atatürkçü düşünce sistemi çerçevesinde kuruldu ve ona göre hareket ediyor.” Çok güzel. TSK’ya yıllarca komuta etti ve 24 Temmuz 2015’ten itibaren büyük bir savaşı yürüttü. Bakan’ın, komutana yakışan, işin gerçeğini ortaya koyan bir açıklama.
Bir cümle söyleyeyim: O vaizi derhal kulağından tutup ihraç etmeliyim. Bu kadar uzatmanın bir âlemi yok. Cübbeyle tarikat şeyine giden amiral olmaz. “Ayasofya’yı müze yapanlar kâfirdir” diyen bir vaiz olmaz. O vaiz dinlenmez. AK Parti yetkilileri veya Cumhurbaşkanımız “derhal bu mabedi terk ediyorsun” dese, bunlar anında seri kararlar ve eylemler olur. Yoksa böyle olmaz. Bazı AK Parti milletvekilleri de “bize zaman kaybettiren, Atatürk’ü tartıştıran şeylere müsaade etmememiz gerekiyor” diyor. Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) tavırları seri ve kararlı. AK Parti’de maalesef bocalamalar var. Ömer Çelik açıklıyor, “Atatürk bizim kurucumuzdur” diyor; o kurtarmıyor.
AK Parti esas olarak bugün Atatürk’ün çizgisinde bir mücadele yapıyor. Nerede? PKK’ya karşı, FETÖ’ye karşı mücadelede. Atatürk buralarda. Yoksa Atatürk mini etek de değil, rakı da, leblebi de değil. Atatürk bağımsızlık mücadelesidir. Ekonomide de öyle. Vatan Partisi, Atatürk Devrimi’ni tamamlama programıyla her cephede Atatürk’ün programını hayata geçiriyor. “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir” ilkesiyle süreçleri bilimsel olarak açıklıyoruz. İşte Atatürkçülük burada.
Musavat Dervişoğlu hakkımda dava açtığını duyurdu, çok sevindim. Önümüzdeki 3-5 gün içerisinde Ulusal Kanal ve Aydınlık’ta, İYİ Parti’nin geçmişi, Musavat Dervişoğlu ve Meral Akşener konularında öyle bilgilerle tanışacak ki Türkiye kamuoyu… Mahkeme zabıtları, TBMM tutanakları… İstediği kadar dava açsın; İYİ Parti’nin yargılanacağı bir sürece giriyoruz. Dervişoğlu bizim hasmımız değil, bu bir İYİ Parti meselesidir. Amerika’nın operasyon partisi; Biden tayfasının merkezinde olan bir parti. Meral Akşener’in kara kutusu açılıyor. Türkiye’nin arka planındaki cinayetler, uyuşturucu, döviz büroları… Herkese Aydınlık’ı ve Ulusal Kanal’ı izlemelerini tavsiye ediyorum. Vurdu mu devirir; Sedat Peker’lerle, Mossad’la karşı koyabileceği şeyler değil bunlar.
Ceyhan Mumcu ile söyleşilere başladık. Ceyhan abi hakikaten büyük bir birikime ve ahlak abidesine sahiptir. Türk aydınının timsalidir. Edebî tarafı da vardır, esprilidir. Hepimizin abisidir. Bu Cuma günü Aydınlık Gazetesi 100. yıl özel sayısını çıkaracak. Dokuz sayfamızı özel bir yayına ayırıyoruz. İzleyenlerimizden telefona alarm kurmalarını rica ediyoruz. Pazar günü de dışarıda okurlarımızın katılacağı güzel bir etkinlik yapacağız. 53 yılımız geçti Aydınlık’ta. 28 Kasım’da çıkardık; bizim hayatımızda 53 yıl ama 100. yıl… Aydınlık bambaşka bir şey. Adımız aydınlıkçı zaten.
Teşekkür ediyoruz. Ethem Sancak da bana “İslam Uygarlığına Tarihsel Bakış” adlı teoriyi önerdi, herkese tavsiye ediyorum. Bir tartışma var; “Türkler İslam’a girerek gericileşti, İslam Türklerin ayağına pranga oldu” diye… İşte bunun üzerine konuşacağız. Bana, “Türkçe İslam yüzünden bozuldu” gibi eleştiriler getiren arkadaşlar oluyor. Geçen gün onlardan birine şöyle bir mesaj yolladım: “Yahu, Türkçedeki sıfır sözcüğünün, diyelim ki 11. yüzyıldan önceki karşılığını lütfen yazar mısın?” Biz sıfır rakamını bile Araplardan aldık. Orhun Yazıtlarını açın; bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on var. Ondalık sistem, yüz, bin gibi kavramlar var. Türkçesi çok güzel ama “sıfır” yok. “Yok” sözcüğü var, fakat “yok” başka şey, “sıfır” başka şey. Mesela, “yok”u birinin yanına koyup 10 yapamazsınız; 10’un yanına bir tane daha “yok” koyup 100 yapamazsınız. Sıfırı ilk önce Hintliler buluyor, oradan Araplara geçiyor. Size müthiş bir şey söyleyeyim; sıfır rakamı Almanca’ya, Fransızca’ya 16-17. yüzyılda giriyor. Yine biz şanslıyız, İslam’ı kabul etmişiz ve 11. yüzyılda sıfır sözcüğü Türkçeye girmiş.
Romen rakamlarını düşünün; X, C, M, I gibi… Bunları alt alta koyup çarpma işlemi yapabilir misiniz? Yapamazsınız. Biz sıfır kavramını ve rakamını İslam uygarlığına borçluyuz. Bu o kadar önemli ki; cebirin, logaritmanın, aritmetiğin ve matematiğin temelinde sıfır var. Matematik, sıfır kavramıyla bir devrim yapıyor.
Teori dergisinin bu sayısında, İslam uygarlığına tarihsel bakış, bu uygarlığın ne olduğu, çağdaş uygarlığın tanımı ve Türklerin buna nasıl dahil olduğu gibi konuları işliyoruz. Çok kıymetli hocalarımızın yazıları var: İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Aydın Topaloğlu, Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Ankara’dan Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan, Aydın Üniversitesi’nden Doç. Dr. Atakan Hatipoğlu ile Cemil Gözel’in İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd hakkındaki çalışmaları ve Doğu Perinçek’in “İslam Uygarlığına Tarihsel Bakış” başlıklı yazısı yer alıyor. Herkese tavsiye ediyorum.
Bu derginin hazırlanış süreciyle ilgili bir şey sorayım. Kapanış konuşmasını 56 partinin katıldığı o sempozyumda benden yapmamı istediler. Bu, Vatan Partisi’nin ve Türkiye’nin dünyadaki itibarını gösteren bir durum. Bunu bir programda, Dünya Sosyalist Hareketi’nin durumu bağlamında irdelersek çok iyi olur. Çin Komünist Partisi’nin 1 Temmuz’daki kuruluş yıl dönümü için de büyük bir program hazırlanıyor; benden hem bir video hem de bir makale istediler. Çin televizyonlarında beyanatlarımız sıkça yer alıyor.
Şimdi derginin arka kapağındaki görsele biraz yaklaştıralım. Görselde, 11. yüzyılda yine Arap uygarlığının bir eseri olan “Sezaryen Ameliyatı” betimleniyor. Büyük bir Arap bilim insanı, doğum yaparken zorlanan bir kadına sezaryen uyguluyor. Bu ameliyatı 10. veya 11. yüzyılda yapmışlar. Resim de çok ilginç; oradaki kadınların saçları açık. Bunu bir yobazlık meselesine dönüştürenlere karşı, tarihi gerçeklik bu şekilde. O dönemde, cebirde, matematikte, tıpta İbn-i Sina gibi, El-Harezmi gibi, Biruni gibi Türk kökenli bilim insanlarımız Arapça yazarak bilime büyük katkılarda bulundular. O dönemde çağdaş uygarlığın dili Arapçaydı.
İslam uygarlığını ve bu bilim insanlarını daha geniş bir şekilde ele alacağımız özel bir program hazırlayalım. Gelecek haftalarda Ethem Sancak ile birlikte bu konuları tartışırız.
Haftanın müziğine gelince; Maide Hanım’dan rica ettik, Batı klasik müziğini sevdiğini söyleyince Çaykovski’nin “Kuğu Gölü Balesi”nden bir parça seçtik. Bu, kendi kızı Nilüfer’e ve bütün kuğulara bir sesleniş olsun; bir kuğu gibi süzülüp gelsinler. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

