İzlediğiniz için teşekkür ederim. Büyük milletimiz iyi akşamlar, “Çıkış Yolu” programına hoş geldiniz. Bildiğiniz gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile her akşam Ulusal Kanal’da Çıkış Yolu programında buluşuyoruz. Sayın Doğu Perinçek’e yine bir hafta içinde pek çok soru birikti. Hızlı bir hafta geçirdik ve bu biriken bütün konuları konuşmaya, süremize sığdırmaya çalışacağız. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
Merhabalar, hoş bulduk.
Evet, söylediğimiz gibi pek çok konu var. Programın sonlarına doğru sizinle asla anlaşamayacağımız bir konuyu da gündeme getireceğim yalnız; bunu ben de merak ediyorum. Televizyonculuk aslında baştan söyleyeyim, bayağı merak ettik. Evet efendim, gelelim konularımıza. Öncelikle Suriye ile başlayalım dilerseniz. Suriye’deki gelişmeler çok önemli çünkü. Malum, İdlib’de Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti’nin ilerlemesi devam ediyor. Beşar Esad bugün bir açıklama yaptı; en net bilgiyi tabii ondan alacağız. Suriye’nin devlet başkanı, “Halep’i kazandık” dedi ve Suriye devleti ilerlemesini sürdürüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Suriye’nin bu operasyonlarına nasıl bakıyorsunuz?
Biz Türkiye’den bakıyoruz; Türkiye’nin vatan bütünlüğü ve terörü temizleme ihtiyacı açısından bakıyoruz. Böyle olunca bizim meselemiz nedir? Bir kere Türk ordusunun ve polisimizin gayretleriyle, kahramanlığıyla Türkiye topraklarında PKK’yı ve FETÖ’yü büyük ölçüde temizledik. Güvenlik güçlerimiz büyük başarılar kazandı, PKK’yı hendeklere gömdük. Bunun devamı olarak Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyindeki o Amerika-İsrail koridorunun tasfiye edilmesi operasyonları başladı; Fırat Kalkanı’yla, arkasından Zeytin Dalı ve en son Barış Pınarı harekâtlarıyla.
Bizim amacımız ne? Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlansın, Suriye’de de terör örgütleri temizlensin. Türkiye’de zaten temizledik. Böylece Türkiye’nin vatan bütünlüğü ile barış ve huzur ihtiyacı karşılanmış olsun. Onun için biz Suriye’ye, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve terörden kurtulması açısından bakıyoruz. Tabii Amerika Birleşik Devletleri orada olduğu ve oradaki terör örgütlerini desteklediği için bu durum uluslararası bir sorun haline geldi. Yani Türkiye’nin içinde bile uluslararası bir sorun; çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail PKK’ya açıkça silah veriyorlar. Bir de sınır ötesi olunca; zaten Suriye’de Amerika var, Rusya var, İran var, şimdi Türkiye de var. Suriye’nin kendisi, yani o toprakların sahibi Suriye Devleti var. Bu uluslararası oyun içinde hedefimize ulaşmamız lazım.
Hedefimizi net belirleyelim: Türkiye’nin hedefi, Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması ve Suriye’de başta PKK olmak üzere terörün temizlenmesidir. Oradaki yobaz terörünün de aynı zamanda temizlenmesi gerekir. Kalıcı amaca ulaşmak nasıl olur? Suriye Devleti’nin oralara hâkim olmasıyla olur. Çünkü Türkiye’nin askeriyle ve devletinin güçleriyle Suriye’nin toprak bütünlüğünü biz geçici olarak sağlayabiliriz ama sonunda kalıcı bir başarı, Suriye Devleti’nin o topraklara hâkim olmasıyla ve terörü temizlemesiyle mümkündür. O bakımdan, Beşar Esad yönetimindeki Suriye Devleti’nin kendi topraklarındaki teröristleri temizlemesi ve ülkelerinin bütünlüğünü sağlaması yönündeki gayretleri Türkiye’nin yararınadır. Başka türlü de bu sorunun içinden çıkılamaz. Yani Türk ordusu orada teröristleri temizleyecek, ondan sonra sürekli orada kalacak; bu gerçekleştirilebilir bir hedef değil ve doğru da değil. Gerçekleştirilemeyen hiçbir şey doğru değildir zaten.
Geldiğimiz noktada tehlikeli bazı işaretler, yani önümüzde tuzaklar da gözükmektedir. Eğer bazılarının çağrılarında tanık olduğumuz gibi, “Şam’a da girelim, yakalım, yıkalım Şam’ı” gibi çağrılar yapılırsa, bu aslında Türkiye’yi bir tuzağa iter. Hangi tuzağa iter? Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Rusya ile karşı karşıya kaldığı zaman Amerikan tuzağına düşer. O zaman Amerika’nın da Türkiye’ye karşı operasyonlar yapması ve bizi çok zor durumlara düşürmesi mümkündür.
Biz Karadeniz’den Akdeniz’e kadar bütün cephelerde Amerika ve İsrail tarafından tehdit ediliyoruz. Tabii onun yanında PKK var, FETÖ var, Yunanistan var, Güney Kıbrıs var, Suudi Arabistan var. Şimdi en son aldığım çok önemli bir haber, belki de bunu Türkiye’ye ve dünyaya ilk defa buradan duyuruyoruz: Suudi Arabistan PKK’ya silah vermeye başladı. Güvenilir kaynaklardan aldığım bir haberdir. Yani yalnız Amerika değil, artık PKK’ya Suudi Arabistan da silah veriyor.
Burada Türkiye’nin “süpürme” değil, “bitirme” stratejisi uygulaması lazım. Süpürme; yani 30 kilometre güneye PKK’yı ittiğiniz zaman süpürüyorsunuz ama yok etmiyorsunuz. Halbuki Türkiye’nin PKK’yı yok etme stratejisini uygulaması lazım. Çünkü 30 kilometre aşağıdaki PKK yine PKK’dır. Sınırlarınızla o 30 kilometre arasındaki alanı koruyorsunuz ama orası hâlâ sizin güvenceniz altında. Sonuç itibarıyla PKK’nın yapacağı operasyonlar o 30 kilometrelik alan için de geçerlidir. Dolayısıyla bu süpürmenin sonu yok. PKK’yı bitirmemiz lazım. PKK’yı bitirmek de bugün süpürmekten daha kolay. Neden? Çünkü Suriye Devleti, İran, Rusya ve Irak ile iş birliği yaptığımız zaman -tıpkı Barzani’nin referandumunu önlememiz gibi- PKK’nın da bitirilmesini sağlarız. Faysal Mikdad’ın açıklaması da bunu doğruluyor. Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikdad, “Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde ayrı özel bölgeler, federasyonlar; bunları kabul etmiyoruz. Vatan bütünlüğü, tek millet, tek devlet anayasamızda esastır” dedi.
Siz bu gerginliği neye yoruyorsunuz?
Bakın, mantıklı olduğumuz zaman; Türkiye bu süreç içerisinde dostlarını buldu. Rusya’yla, İran’la Astana sürecine girmiş, Soçi mutabakatını yapmış. Bütün süreç, Türkiye’nin Amerika’ya karşı başını dik tutabileceği ortamı yaratma yönünde gelişti. Bunu sonuca kadar götürmemiz lazım; bu da Türkiye’nin Suriye Devleti ile iş birliği yapmasıdır. Rusya ve İran onları zaten destekliyor. PKK ve diğer yobaz örgütler Suriye’de bitirilecek ve bölgemize huzur getirilecek. Arkasından Fırat’ın doğusundaki Amerika varlığını temizleme aşamasına gelinecektir. Orada da Suriye’nin istekli olduğu gözüküyor.
Burada tutarlı olan Suriye, İran ve Rusya; ne yazık ki tutarsız olan bizim hükümetimiz. Tutarlılığı Amerika ve İsrail’e karşı olma durumuna göre söylüyoruz. İran, Rusya ve Suriye, Amerika ve İsrail planlarına karşı tutarlı bir tavır alıyor. Ama Türkiye, İdlib’de Suriye ile çatışmaya yönelik tavırlarıyla kimin alkışını aldı? Amerika ve İsrail’in. Amerika “bravo” dedi, hatta şehitlerimiz üzerinden kışkırtıyor Türkiye’yi. Niçin? Türkiye’yi Rusya ve İran ile karşı karşıya getirmek, yalnızlaştırmak için. Yalnızlaştırdıktan sonra da hükümetimize ve özellikle Cumhurbaşkanımıza karşı operasyonlarını hayata geçirme şansını yakalayacağını düşünüyorum.
Önemli bir şey söylüyorsunuz. İdlib’deki gelişmeler gerginlik devam ederse, Amerika bunu kullanıp Tayyip Erdoğan’a karşı bir koz mu elde edecek?
Sadece gerginlikte olacak bir şey değil. Türkiye’nin İran, Rusya ve Suriye ile olan anlaşmazlığını daha sert çatışmalara sürüklerseniz ve yalnız bırakırsanız, Amerika birtakım senaryoları gündeme getirebilir. Saddam Hüseyin benzetmesini onun için yaptım. 2003 baharında Amerika, Saddam’ın Kuveyt’e girmesine göz yumdu, hatta teşvik etti. “Yürü” dedi ve Amerika Büyükelçisi Saddam’a “Ses çıkartmayacağız” dedi. Ondan sonra da Amerikan orduları Irak’ı işgal etti.
“Amerikan orduları Türkiye’yi işgal edecek” gibi gerçekçi olmayan bir senaryodan bahsetmiyorum. Ama Türkiye’nin, İran ve Rusya’yı da karşısına alacak şekilde Suriye’nin içlerine doğru yürümesi veya sürecin sıcak savaşa dönüşmesi, Türkiye’nin yalnızlaşmasına ve Amerikan operasyonlarına açık hale gelmesine yol açar. Amerikan operasyonlarından kastım; ekonomik, askeri ve parlamenter araçları kullanarak teröristleri piyasaya sürmektir. Bu süreçte dikkatli olmalıyız. Elimizde bir fırsat geçti, bırakın Suriye kendi topraklarını temizlesin, biz de yardımcı olalım. Cephemizi Suriye’ye değil, PKK ve FETÖ’ye döndürelim.
Suriye’nin Ermeni soykırımı tasarısını geçirmesi ise tam bir felaket. Bu, Türkiye’nin bütünlüğünü ve geleceğini karşısına alan, devlet aklıyla izah edilemeyecek bir tavırdır. Buna rağmen Vatan Partisi olarak, biz her durumda Türkiye ile Suriye’yi yan yana getirmeye, çıkarları ortak olan bu iki ülkenin el ele vermesini sağlamaya yönelik çabaların içerisindeyiz.
Devlet aklı vurgunuzu biraz açar mısınız?
Devlet aklı, meseleye hislerle, duygularla veya intikam gibi anlayışlarla değil; uzun vadeli devlet geleceği ve güvenliği açısından bakmaktır. “O bana vurdu, ben de ona vuracağım” demek ilkel kabile toplumundan kalma, insanlar için bile tercih edilmeyecek tavırlardır. Bir devletin akıllı hareket etmesi, süreçleri sonuna kadar tahlil edip ne kazanıp ne kaybedeceğini teraziye vurması lazım. Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve terörün temizlenmesi başarısının önündeki bütün eylemler devlet aklına uygundur; buna zarar veren, bize pahalıya mal olacak eylemlerde ise devlet aklı göremiyoruz.
Türkiye-Rusya görüşmeleri için ne dersiniz?
Gördüğüm kadarıyla Soçi Mutabakatı’nın ve Astana sürecinin getirdiği statükoyu korumaya veya yeniden ihya etmeye yönelik çabalar var. Taraflar birbirlerini uymamakla eleştiriyor. Türkiye, “Suriye Devleti mutabakatın ötesinde harekâtlara girişti” diyor; Rusya tarafı ise “HTS’nin elindeki ağır silahları Türkiye alacaktı, alamadı” diyor. Rusya, Suriye’nin kendi ülkesini adım adım bütünleştirmesini destekliyor; Türkiye ise Suriye hükümetine “rejim” diyor ve bu bütünleşmeyi bir noktadan sonra kabul etmiyor. Bu pek izah edilebilir bir şey değil. Beşar Esad’ın bir alternatifi yok; Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak ondan başka bir kuvvet de yok. Sağlasın; bu, Amerika’nın Suriye’deki egemenliğinin son bulması için yürümesi gereken seçenektir. Onun için Amerika’ya ve İsrail’e karşı tek seçeneğimiz Beşer Esad yönetimidir. Aynı durum Kudüs için de geçerlidir. Bakın, hükümetimiz “Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir” diyor ve Kudüs’te kararlılık ilan ediyor. Peki, Beşer Esad giderse Kudüs’te kiminle beraber olacağız? Beşer Esad’ın orada da alternatifi yok. Eğer “Kudüs kırmızı çizgimizdir” diyorsak, o zaman bu açıdan da Beşer Esad’la beraber olmamız lazım. Hem kendi teröre karşı mücadelemiz hem vatan bütünlüğümüz açısından hem de Kudüs gibi uluslararası bir konuda Beşer Esad bizim tek seçeneğimizdir. Yani Kudüs gibi Golan Tepeleri de aslında benzer bir statüde değil mi? İsrail, Golan Tepeleri’ni de işgal altında tutuyor; orası da Suriye toprağı.
İsrail ve Amerika yeni bir proje, bir plan ilan ettiler; buna “Yüzyılın Planı” dediler. Türkiye onlara “Yapamazsınız” dedi ve karşı tavır aldı. O zaman burada da tutarlı olmamız lazım. Beşer Esad’la kavga ederek İsrail ve Amerika’nın bu planını hiçbir şekilde bozamayız.
Bu hafta içinde Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Feyzioğlu’nun önemli bir açıklaması oldu. “Devletten ve hükümetten görev talep ediyorum; ben Barolar Birliği Başkanı olarak Suriye ile görüşürüm, bir yol açarız, bir kapı açarız, böylece görüşmelerin önü açılır” dedi. Bu girişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın Feyzioğlu’nun samimiyetinden kuşkumuz yok. O, bir vatansever, bir devlet adamı ve iyi bir hukukçu olarak Türkiye’nin ve Suriye’nin ortak çıkarlarına uygun bir çaba içerisinde. Bu yöndeki her samimi ve iyi niyetli çaba, bizim de destekleyeceğimiz bir çabadır.
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel, bir televizyon programında FETÖ ile mücadele konusunda “herkese günaydın” demişti. Şimdi yine Aydınlık’ın manşeti olduğu için 21 Ocak tarihli Aydınlık Gazetesi’nin manşetine değinmem gerekiyor. Bu manşet bugün Türkiye’de bir tartışma konusu haline geldi. Halbuki biz o tartışmayı üç-dört hafta önce burada yapmıştık. RAND Corporation raporundan bahsediyorum. Pentagon’un “muhalefet dosyası” dediği bu rapor, Türkiye’de yeni bir dizayn ve yeni bir muhalefet yaratmayı hedefliyor.
RAND Corporation, CIA’in “gölge kurumu” diye adlandırılır. Amerikan devletinin politikaları üzerinde etkili olan, stratejiler geliştiren ciddi bir düşünce kuruluşudur. Bu 270 sayfalık raporu ciddiye almalıyız. Raporda üç senaryodan söz ediliyor: Birincisi, Türkiye’nin Avrasya’daki yerini sağlamlaştırması. İkinci süreç, “muhalefet dosyası” olarak adlandırılan ve Aydınlık’ın manşetine taşıdığı senaryo. Buna göre Cumhuriyet Halk Partisi merkezli; İYİ Parti, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve HDP/PKK çizgisinin yer aldığı, FETÖ’yü de destekleyen bir cephenin iktidara getirilerek Türkiye’nin tekrar Atlantik sisteminin kontrolüne girmesi hedefleniyor. Üçüncü senaryo ise Türkiye’nin Batı ile Avrasya arasında denge politikası izlemesi. RAND Corporation, muhalefetin güçlendirilip Türkiye’nin tekrar Atlantik sistemine dönmesini destekliyor.
Ayrıca bu raporda, Türk ordusu içinde fitne ve fesat girişimleri var. “Ordu içinde Kemalistler ve NATO’cular var” iddiasını ortaya atıyorlar. Bu gerçek değil. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi, bugün yakın tarihte görülmemiş bir birlik içerisindedir. NATO’cu ve FETÖ’cü unsurlar 15-16 Temmuz kalkışması sırasında ezilmiş ve temizlenmiştir. Subayları Kemalistler ve NATO’cular diye ayırmak gerçeğe uymadığı gibi fitne amacı da taşımaktadır. Yine aynı şekilde, Milli Savunma Bakanımız Sayın Hulusi Akar ile Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan arasında ikilik çıkarmaya çalışmak da raporun fitne niyetini ortaya koymaktadır.
“Kemalist darbe” kavramı üzerinden bir hayalet yaratılmak isteniyor. Türkiye’de şu anda hiçbir darbe zemini yoktur. Türk Silahlı Kuvvetleri, hiyerarşi içerisindedir ve disiplin dışı hiçbir oluşum gözükmemektedir. Cumhurbaşkanı’ndan beklenen hukuki tavır, “Türk ordusu ve Türk polisi böyle bir darbeye izin vermez, ezer” demektir. Kazma kürek çağrıları yapmak bir cumhurbaşkanının diline yakışmaz. 15 Temmuz’da olduğu gibi, bu tür girişimleri ancak devletin meşru silahlı gücü ezer.
RAND Corporation’ın ne kadar dikkate alınması gerektiği konusuna gelince; biz Aydınlık geleneği olarak bu tür raporları 1996’dan beri takip ediyoruz. O tarihte Abramowitz’in “Tayyip Erdoğan’ı Erbakan’ın yerine hazırlıyor” manşetini atmıştık. O zaman da RAND raporlarına gönderme yapmıştık. Yani 24 sene önce de izliyorduk, bugün de izliyoruz. O tarihlerde de merkez sağın çökeceğini ve Tayyip Erdoğan’ın başbakan, Abdullah Gül’ün dışişleri bakanı olacağını raporlarda görüp uyarmıştık. Hakikaten 6 sene sonra değil de 7 sene sonra, o baharda oldu. O da 6. yılın sonunda. Aralık ayıydı galiba; 2002 Aralık. 3 Kasım’da seçim oldu ama başbakan Sayın Abdullah Gül oldu. Daha sonra Siirt seçimi oldu ve Sayın Tayyip Erdoğan Siirt’ten milletvekili seçilip başbakan oldu. O zamanlar Rand Corporation bu planı 6 yıl önce açığa vurdu.
Benim yaptığım açıklama şuralarda olacak, şu çizginin olduğu yerde… Rand’ın ılımlı İslam projesi de denk düşüyor, %20 de oy alıyor. Şimdi ise artık “ilahe” tamamlanmıyor. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’den bahseden yer biraz daha aşağıda. Tayyip Erdoğan ile Abramovic arasındaki görüşmeler… Okuyayım isterseniz: Tayyip Erdoğan ile Abramovic arasında görüşmeler var. O görüşmelerin içerikleri de ortaya çıktı. Tayyip Erdoğan’a veliaht ve geleceğin başbakanı gözüyle bakılıyor. ABD kaynakları Abdullah Gül’den de geleceğin Dışişleri Bakanı olarak söz ediyorlar. Bundan, Refah Partisi’nin Türkiye’nin gelecekteki tek iktidar partisi olacağı çıkıyor. Geleceğin iktidar formülü de böylece belirmiş oluyor. 1997 tarihli Leyla Tavşanoğlu yazısında Amerika’nın iktidar formülü bu. Tabii o zaman AK Parti yok, yenilikçiler-gelenekçiler ayrımı yok. Burada Erbakan iktidar olacak demiyor; Refah Partisi’ni bölme, yenilikçiler-gelenekçiler diye bir ayrışma öngörülüyor. Oradan da Amerika’ya yakın, ılımlı İslam projesinin içinde yer alan Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin Türkiye’de hükümet olacağı öngörülüyor. Bu, tarihsel bir gerçek. Rand raporlarının ne kadar ciddiye alınması gerektiği noktasında da bir uyarı.
Rand raporları dünyayı yönlendiremez. 96’da belki Amerika biraz daha güçlüydü ama 2020’ye geldiğimizde Amerika Birleşik Devletleri inisiyatifi kaybetti. Amerika yenildi; Türkiye’de de yenildi. Eskiden Türkiye’de darbe yapabiliyordu; 1971, 1980 darbeleri gibi. Ama 2016 yılında yaptığı darbe ezildi. FETÖ darbesi, Türk ordusu tarafından Türk milletinin de desteğiyle püskürtüldü. Burada Vatan Partisi belirleyici bir rol oynadı. “Peki, bu Amerikancı bir darbedir, FETÖ darbesidir, Türk ordusu bunu ezecektir” dedik. O sorumluluğu omuzlarımızda gördük. Hükümetin de yapması gereken, sadece halkı sokağa çağırmak değil, komuta ettiği Türk Silahlı Kuvvetleri’ne net talimat ve emir vermeliydi. Orada bir hükümet zaafı yaşandığını gördük.
Abdullah Gül’ün bugün Karar Gazetesi’ne yapmış olduğu açıklamalar var. Başlıklar halinde söylemek gerekirse: F-35’leri savunuyor, S-400’lere karşı çıkıyor, Avrasyacılığa karşı çıkıyor ve dindarların, muhafazakarların ulusalcılaştığını söylüyor. Abdullah Gül, gerileyen Atlantik sisteminin Türkiye’deki en önemli adamlarından biri olarak, sistemin geri çekildiği mevzilerde yeni bir alan yaratmaya çalışıyor. Bir bozgunu önlemek ve tutunmak istiyor. Siyasi İslam döneminin bittiğini söylüyor; bu tespit geç kalınmış bir tespittir. Zaten Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ikilisi, Refah Partisi’ni bölerken “ılımlı İslam” diye çıktıklarında siyasi İslam’a karşı konumlanmışlardı. Yani 20 yıl önce yenilmişti zaten.
Abdullah Gül bu açıklamalarıyla Cumhuriyet Halk Partisi yanındaki konumunu ilan etmiş oldu. İfadeleri CHP ile aynı mevziden yapılıyor; tabii Türk milletinin bugünkü eğilimlerinden de tamamen kopmamaya çalışıyor. Amerika’nın mevzisi ancak böyle savunulabilir. 2003 yılında Vatan Gazetesi’ne verdiği röportajda, Amerika ile iki sayfalık, dokuz maddelik gizli bir anlaşma yaptığını söylüyordu. Aytaç Yalman ve Özden Örnek gibi komutanların elinde bu anlaşmanın bir nüshası vardı. Fikret Bila’ya da Milliyet Gazetesi’nden bu metin götürülmüştü. Bu anlaşma ile Büyük Orta Doğu Projesi’nin altına “biz buna hizmet edeceğiz” diye imza atılıyordu. Bugünkü Karar Gazetesi açıklaması ise Amerika’ya sadakat açısından daha geride duruyor çünkü Amerika kaybetti. Amerika kaybedince bağlar gevşiyor, üsluplar değişiyor.
Kürt meselesi hakkında “uluslararası boyuta gitti” diyor. Bu doğru, çünkü Amerika işin içine girdi. Ama çözüm önerisi; yine Batı’nın bize dayattığı insan hakları çerçevesinde kalıyor. Oysa vatan bütünlüğümüzü sağlamak için PKK’yı silahla ezmek, tasfiye etmek gerekir. İnsan hakları söylemi, eli silahlı bir terör örgütünü uslandırmaz; Türkiye’nin elini kolunu bağlamaya, Kürdistan adı altında ikinci İsrail devletini kurmaya hizmet eder.
Ayrıca CHP’deki değişimi takdir etmesi, “Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü sözleri ve Kudüs mitingine katılması, katı bir laiklik anlayışından dönmesi açısından önemli” demesi, CHP’nin onun kucağına doğru geldiğini düşündüğünü gösteriyor. Siyasetçilerin ve yazarların tutuksuz yargılanması konusundaki görüşleri de bilindik bir söylem. Ancak en kritik nokta; Rusya ile ilişkilerde “ölçü kaçtı” demesi, NATO’ya olan bağlılığını vurgulamasıdır. Abdullah Gül, Avrasya ile Atlantik arasındaki saflaşmada katı bir Atlantikçi olarak çıkıyor ve hükümeti Avrasya yönündeki politikaları nedeniyle eleştiriyor. İngiltere’deki görüşmeleriyle ilgili kendisine yönelik tepkiler, özellikle AK Parti içindeki eleştiriler soruluyor kendisine. O da “Muhafazakârlar ulusalcılaşıyorlar” değerlendirmesini yapıyor. Bu ifadeyle Tayyip Erdoğan yönetimindeki AK Parti’yi, milliyetçi ve vatansever bir çizgiye girdiği için eleştiriyor. Yani aslında bu söyleşi, bir operasyon veya raporla paralel yürütülen bir süreç gibi duruyor.
Burada AK Parti içindeki bölünme açıkça ortaya çıkıyor. Bir yanda vatansever Tayyip Erdoğan kanadı, diğer yanda Atlantikçi Abdullah Gül kanadı var. Bunu çok önceden ifade etmiştik. Tayyip Erdoğan; teröre karşı tavrı, Amerika’ya karşı duruşu, S-400’leri alması ve hastane süreçleri gibi hamleleriyle Atlantik rotasından koptu ve Amerika’ya karşı kafa tutmaya başladı. Abdullah Gül ise AK Parti’nin Amerika’ya sadakat çizgisini sürdürüyor. Dolayısıyla, AK Parti’nin kuruluşundaki tavrını bugün Abdullah Gül temsil ediyor; Tayyip Erdoğan ise Türkiye’nin dinamikleriyle buluşan ve o doğrultuda devam eden tutumu temsil ediyor.
Tayyip Erdoğan “Milli Görüş” çizgisiyle mi gidiyor? Buna Milli Görüş demeyelim; vatanseverlik diyelim. O zaten AK Parti’nin özünde olan bir şeydi ama Erdoğan artık onun da ötesine geçti. Batı kaynaklarında Erdoğan hakkında “Yeşil Kemalist” veya “Kemalistlerin güdümüne girdi” gibi nitelemeler var. Bu tabirler ne kadar isabetli, o ayrı mesele ama bir gerçek var: “Ben Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyen 2004 yılındaki Tayyip Erdoğan ile bugünkü Tayyip Erdoğan sadece farklı değil, adeta karşı karşıyalar. Yani bugünkü Erdoğan, 2004’teki Erdoğan’ın tam karşısında duruyor; BOP’u bozan bir konumda.
Abdullah Gül’ün bu röportajı vermesi ve RENT raporuyla birlikte düşündüğümüzde, bu durum onun yeniden siyaset sahnesine çıkacağı anlamını taşıyor. Gül, söyleşinin tamamında Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanındaki konumunu ifade ediyor ve parlamenter sistemi savunuyor. Hatırlayacağınız üzere, son cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin asıl adayı Abdullah Gül’dü. İYİ Parti itiraz edip kabul etmeyince Muharrem İnce aday oldu; yoksa CHP’nin adayı Abdullah Gül’dü.
FETÖ’nün “siyasi ayak” tartışmalarına gelirsek; bence burada siyasi ayak değil, FETÖ’nün “siyasi başını” aramak lazım. Ayaklar zaten ortada; darbeyi yapanlar belli. Kavram kargaşası yaşıyoruz. FETÖ’nün başı sadece Fethullah Gülen değildir; Gülen de sonuç itibarıyla bir kukladır. Onu avucunda oynatan, iplerini tutan ABD ve CIA’dir.
İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, bir röportajında Avrupa’daki devlet adamlarının nasıl seçildiğini anlatırken, kendilerini Amerika’nın eğitip ülkelerinin başına diktiğini söylüyordu. Gladio’nun gerçek sahipleri, o ülkelerin siyasetinin tepesinde olan ve Amerika tarafından yönetilen unsurlardır. Türkiye’de de FETÖ’nün başını ararken, Fethullah Gülen’in tepesindeki Amerika’yı görmemiz gerekiyor.
Siyasetteki unsurlara gelince; FETÖ, Türk devletinin içine sızmadı, bizzat siyasi baş tarafından yani tepedeki Amerikancı unsurlar tarafından yerleştirildi. Bu süreç 12 Eylül ile başladı. Turgut Özal, 12 Eylül’ün siyasi lideriydi ve onun döneminde Fethullah cemaati devletin; ordunun, polisin, yargının içine bilinçli olarak yerleştirildi. Bu durum Çiller dönemiyle devam etti. 1996 yılında MİT Müsteşarlığı’nın hazırladığı rapor, devletin FETÖ’yü çok önceden tespit ettiğini kanıtlıyor. Rapor, doğrudan Çiller Özel Örgütü ve Fethullah cemaatini hedef alıyordu. Başbakanlığa, Cumhurbaşkanlığına ve orduya sunulan bu rapor, 28 Şubat sürecinin de temelini oluşturmuştur.
28 Şubat’tan sonra 2002 yılına kadar süreci Ecevit yönetti. 2002’de ise Amerika’nın bölgedeki savaş takvimine uygun bir operasyonla AK Parti iktidara getirildi. Sayın Tayyip Erdoğan’ın “Fethullah cemaatini devletin içine biz yerleştirdik” şeklindeki itirafı ve bunun için milletten af dilemesi de bu sürecin kanıtıdır. Fethullah Gülen’e geçmişte Süleyman Demirel ve Ecevit gibi liderler tarafından ödüller verildi, okulları övüldü. Buna karşılık 28 Şubat döneminde, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı döneminde ordudan 289 Fethullahçı ve 700’den fazla irticacı atıldı.
Türkiye-Amerika ilişkileri ekseninde bakıldığında; 1991’de Amerika Irak’ı işgal edip orada “Barzanistan”ı kurduğunda, Türk Silahlı Kuvvetleri cephesini güneye çevirmişti. O dönemde Türk generalleri Amerika’nın “hizasından çıktı”. Necip Torumtay istifa etti, Doğan Güreş Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı kurarak Amerika’nın kontrolü dışına çıkardı. Karadayı ise FETÖ’yü hedef aldı. Tüm bu yaşananlar, FETÖ’nün Türk devletinin içine siyasi irade tarafından yerleştirildiğinin ve 28 Şubat’ın bu tehdide karşı bir atak olduğunun en açık kanıtıdır. Biz siyasi başı ararken, işte bu tarihsel süreci ve Amerika’nın yönlendirmesini esas almalıyız. Yani bu Türk devleti NATO’ya girerken, NATO’nun bir unsuru yer altında, devletin içinde kuruluyor. Bunu De Gaulle 1960’lı yıllarda çok güzel açıkladı. De Gaulle, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çıktığı dönemde Fransız milletine seslenerek, “NATO bizi kontrol etme örgütüdür; bu bir savunma örgütü değil,” dedi. Fransa’yı müdafaa etmek için kurulan bir örgüt olmadığını vurgulayarak, NATO’nun ülkeleri Amerika adına kontrol eden bir yapı olduğunu belirtti. Hakikaten NATO’yu en güzel tanımlayan cümle budur: NATO, Amerika’nın üye ülkeleri kontrol etme örgütüdür.
Bakın, NATO’nun tarihinde üye ülkeleri savunduğunu gösteren tek bir olay yoktur; ancak darbeler, Gladyo yapılanmaları ve ülkelere yönelik yönlendirmeler vardır. Yunanistan’daki darbeler, İtalya’daki kontroller, Türkiye’deki müdahaleler ve Fransa, Almanya gibi ülkelerin yer altı ağları aracılığıyla yönlendirilmesi, NATO’nun gerçek tarihini oluşturur. NATO, üye ülkelerin askerlerini Amerikan çıkarları hesabına kullanma örgütüdür. Sonuç itibarıyla Amerikan emperyalizmi, NATO aracılığıyla bu ülkeleri kontrol ediyor, rejimlerini avucunun içinde tutuyor ve Gladyo’yu esaslı bir araç olarak kullanıyor.
Bu konuyu Nusret Senem’in çok güzel çalıştığı kitabında anlatıyoruz. Aynı koğuştaydık ve o dönem Ergenekon davasında, savunmamızla ilgili olduğu gerekçesiyle mahkemeden bütün FETÖ davalarıyla ilgili dosyaları talep ettik. O zamanlar adı FETÖ değildi tabii, Fethullah Cemaati ile ilgili dosyaları istedik; mahkeme de bunu kabul etti. Ergenekon mahpusluğu döneminde yazılan bu kitap, koğuşa getirttiğimiz binlerce fotokopinin ürünüdür. O zamanın parasıyla 36 bin lira masraf yaparak tüm klasörleri koğuşa doldurduk. Musa Senem arkadaşımız çok esaslı bir hukukçudur; zeki, karakterli, çalışkan ve mücadeleci biridir. Deniz Yıldırım’la birlikte çok büyük emek verdik. Nusret Senem, jandarma, Genelkurmay ve MİT belgelerine dayanarak 7-8 tane FETÖ kitabı çıkardı. Türkiye’de FETÖ konusunda rakipsiz bir numaralı uzman, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nusret Senem’dir. “Çiller FETÖ Raporu ve 28 Şubat’ın Hedefi” adlı eser, işte bu çalışmaların ürünüdür.
Şimdi gelelim Baykal ile ilgili tartışmalara. Onur Öymen’in televizyon kanalındaki açıklamaları malumdur. Kılıçdaroğlu’nun getirileceğini iki yıl önceden bilen bir ABD raporundan bahsediyordu. Onur Öymen, bunun bir Amerika operasyonu olduğunu ve Baykal yönetimindeki CHP’nin, ABD’nin çıkarlarına uymadığı için tasfiye edildiğini iddia etti. 2008 yılında Silk Road Enstitüsü tarafından yayınlanan ve Türkiye ile ilgili senaryolar içeren bu rapor, Baykal’ın yerine Kılıçdaroğlu’nun geleceğini öngörüyordu. O dönem Hillary Clinton Türkiye’ye geldiğinde Baykal aleyhine ifadeler kullanıp Kılıçdaroğlu’nu övmüştü. Yani Amerika, Dışişleri Bakanı düzeyinde Türkiye’nin iç siyasetine müdahale ediyor, hedefler gösteriyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi artık genel kurultaylarda değil, bu tür operasyonlarla belirlenen bir sürece girdi. En son Beştepe’deki görüşme olayında da görüldüğü gibi, Kılıçdaroğlu’nu indirip yerine İmamoğlu’nu getirmeye yönelik bir komplo manzarası ortaya çıktı. CHP, ne yazık ki bu tür Amerikan operasyonlarına karşı dayanıklı ve dirençli değil. Baykal’ın itibarsızlaştırılarak istifaya zorlanması operasyonunu da FETÖ yaptı. Yani Amerika’nın operasyonunda FETÖ, hem de çok adi ve ahlak dışı bir araç olarak kullanıldı. Onur Öymen, bu raporların Baykal’a ve Kılıçdaroğlu’na sunulduğunu, ancak o dönemki CHP yönetiminin bunu pek ciddiye almadığını ifade ediyor.
Yeni partilere geçecek olursak; Balıkesir Milletvekili İsmail Ok’un İYİ Parti’den istifası oldukça dikkat çekiciydi. Sayın Ok, partinin kritik yerlerine Soros vakıflarında görev alanların yerleştirildiğini ve CHP-HDP ittifakının İYİ Parti’yi de kapsayacak şekilde genişletildiğini belirtti. İYİ Parti bir operasyon partisidir ve görevini tamamlamıştır. MHP, AK Parti’ye kafa tutmaya başlayınca MHP’ye İYİ Parti üzerinden bir operasyon yapıldı. MHP tabanı, PKK’ya karşı Türkiye’deki en hassas tabandır; ancak bu operasyonla MHP’den bir parça koparılıp CHP’nin yanına getirilerek HDP ve PKK’nın müttefiki haline getirildi. İsmail Ok, bu gerçeğe parmak basıyor; bu durum son derece önemlidir.
Son olarak, Münih Güvenlik Konferansı’nda “Batısızlık” başlığının kullanılması oldukça çarpıcıydı. Bu, Batı’nın artık inişe geçtiğinin, çağının geçtiğinin bir itirafıdır. Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, “Amerikan hegemonyası altındaki barış kavramı artık arkada kaldı,” diyerek Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durması ve yönünü değiştirmesi gerektiğini belirtti. Dünya gerçeğini görmek lazım; Amerikan üstünlüğü dönemi artık bitmiştir. Çin, Hindistan ve Rusya gibi dünyanın yeni yükselen güçleriyle birlikte Doğu, artık uygarlığın öncüsü konumuna gelmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un konuşmaları bu bağlamda oldukça önemliydi. Macron, Avrupa’nın Amerika’ya karşı bağımsızlığını koruması gerektiğini, Amerikan denetimine karşı çıkılması zorunluluğunu ve Amerikan denetimi altında bir gelecek kurulamayacağını açıkça ifade etti. Yeni bir dünya kuruluyor ve Avrupa da bu yeni dünyada doğuyla iş birliği yaparak, doğuya yönelerek kendisine bir yer arıyor. Macron’un Rusya ile yeni bir diyalog başlatılması, nükleer çalışmalar yapılması, ordunun geliştirilmesi ve büyük bir güç olarak nükleer sanayi inşa edilmesi yönündeki açıklamaları bu stratejinin bir parçasıdır.
Tabloya baktığımızda; bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri, diğer tarafta ise bu tasarlanan yeni dünya düzenine karşı çıkan ülkeler var. ABD yönetimi ise diğer ülkelerin bu tavrını bir “tuzak” olarak nitelendiriyor. Ancak görünen o ki Amerika giderek yalnızlaşıyor. Almanya ve Fransa’nın açıklamalarında Çin’in yükselişine dikkat çekilmesi, Çin’in bir karşıt gibi gösterilmeye çalışıldığını düşündürse de Çinli yetkililerin yaklaşımları oldukça farklı. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney ayrımından kurtulup dünyayı bir bütün olarak görmemiz gerektiğini vurguluyor.
Çin, küresel çapta yükselişinin diğer ülkelerde kaygı uyandırmamasına özen gösteriyor; “Avrasya” gibi bölücü terimler yerine, hiç kimsenin birbirine dayatmada bulunamayacağı, dengeli ve çok kutuplu bir dünya modelini savunuyor. Amerika’nın “tek efendili” dünya düzeninin mümkün olmadığını herkes görüyor. Amerika kabuğuna çekilmeye başlarken, Çin’in yerini alacağı yönündeki endişeleri bertaraf etmek için son derece sabırlı, dikkatli ve güven veren bir çizgi izlediğini görüyoruz.
Avrupa’nın bağımsızlaşması, Amerikan hegemonyasının çöküşünün açık bir ifadesidir. Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier’in de belirttiği gibi, “Pax Americana” artık bitmiştir. Vatan Partisi Avrupa Temsilcimiz Ali Mercan, bu süreci yıllar öncesinden başarıyla okumuş ve aydınlatıcı yazılar kaleme almıştır.
Vatan Partisi, bugün Türkiye’de hızla büyüyen, çözüm üreten ve siyasi tartışmalara seviye, nezaket ve edep getiren yapısıyla halkımızın yoğun ilgisini çekmektedir. Televizyon yöneticileri, Vatan Partisi temsilcilerinin katıldığı programların izlenme oranlarının çok yüksek olduğunu, Türkiye’de en çok izlenen liderler arasında sizin de yer aldığınızı belirtmektedirler. Vatan Partisi, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olacak temel güçlerden biridir.
Diğer yandan, Gezi Parkı davasında verilen beraat kararları yargının bağımsızlığını göstermesi açısından önemlidir. Osman Kavala hakkında 15 Temmuz süreciyle ilgili başka bir dosyadan gözaltı kararı verilmiş olması ise yargı sürecinin farklı bir mecrada işlediğini göstermektedir.
Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki açıklamaları da son derece kıymetlidir. Çavuşoğlu, Uygur meselesinin bazı devletler tarafından Çin’e karşı bir propaganda aracı olarak kullanıldığını ve Türkiye’nin bu planın bir parçası olmayacağını vurguladı. Türkiye, ekonomik ve güvenlik çıkarları gereği Asya ve Avrasya ile bütünleşme sürecindedir. Rusya ve Çin, en büyük ticaret ortaklarımızdandır. Çin ile iş birliğimiz, ülkemizin üretim ekonomisine geçişi açısından hayati öneme sahiptir.
Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde terörle mücadele ettiği ve bölgede dini-kültürel özgürlüklerin korunduğu gerçeği, Türkiye’den bölgeye giden heyetlerin gözlemleriyle sabittir. Bölgede Uygurca, Kazakça, Kırgızca ve Tatarca yayın yapan kanalların varlığı ve insanların refah içinde yaşaması, Batı merkezli “Doğu Türkistan” propagandalarının yalan olduğunu kanıtlamaktadır. Rabia Kadir’in yeğeni Kuzat Altay’ın Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi ile ilişkisini itiraf etmesi, bu propagandaların arkasındaki güç odaklarını da ifşa etmektedir. Bakan Çavuşoğlu’nun Sincan bölgesine yönelik ziyaret davetine yeşil ışık yakması da bu anlamda olumlu bir gelişmedir.
Son olarak, Beyoğlu Belediyesi’nin katkılarıyla Ulusal Kanal tarafından düzenlenen ve 28 Şubat’a kadar sürecek olan karma resim sergisi, Türkiye’nin sanat dünyasındaki değerli isimleri bir araya getirmesi açısından çok anlamlıdır. Mavi Vatan temasının işlendiği bu sergide, aramızdan ayrılan usta sanatçılarla yaşayan değerli ressamların eserleri buluşmuştur. Bir sergiyi gezdirirsek… Sergiden görüntüleri arkadaşlar verebilir misiniz? Evet, çok güzel bir salon. Çok ferah, yüksek tavanları olan. Ali Koçak tabii… Biz Kurtuluş Savaşı’nı şu anda resmediyoruz zaten. Cemil Altaylı, Fikret Otyam abimizin eserleri… Bunlar bazı örnekler tabii.
İşte burada Sayın Belediye Başkanımız Haydar Ali Yıldız da resim sergisini gezdi, şeref verdi; gerçek bir sanatsever. Salon çok güzel. Sayın Yıldız da bir konuşma yaptı. Ulusal Kanal sergisinin yerini de söyleyeyim: Şişhane metrosundan iniyorsunuz, hemen karşınıza sergi salonu çıkıyor zaten, belediye binasının içinde. Akşam 18.00’e kadar açık değerli dostlarımız, pazar günleri kapalı; hafta içi her gün 28 Şubat’a kadar ziyaret edilebilir. Sanatseverler arasında çok büyük bir ilgi var; gerçekten son zamanların en zengin karma sergilerinden biri olmuş.
Cumhurbaşkanımızın Devlet Sanat Ödülü verdiği Sayın Devrim Erbil var, Faruk Cimok’un çok güzel bir Beyoğlu tablosu var. Bu, Cemil Altaylı’nın bir tablosu. Değerli izleyicilerimiz, Sayın Perinçek de gezdi, kendisi söylüyor zaten ne kadar güzel olduğunu. Fikret Otyam abimizin eserleri… Şu da Fikret Otyam, bu ortadaki de Balaban. Burası gerçekten çok değerli bir duvar olmuş. Pardon, bu Balaban değil, yanlış söyledim. Düzeltiriz efendim, önemli değil. Sonuçta heyecan verici bir sergi. 28 Şubat’a kadar ziyaret edebiliriz. Bu arada Fikret Otyam biliyorsunuz, bizim Can Perinçek’in kirvesi.
Sergi sırasında Vatan Partisi’nden Soner Polat amiralimizin portresi de var; Bahri Genç tarafından yapıldı. Gerçekten çok güzel olmuş. Bu arada sergi için yoğun emek harcandığını da biliyoruz; burada Ulusal Kanal’dan arkadaşlarımız, Sinan Sungur… Biraz önce Vatan Partisi Kültür Sanat Bürosu Başkanı Çağdaş Cengiz’in sergi açılışındaki konuşması çok güzeldi, şiir gibi konuştu. Faruk Cimok’un tablosunu geri alabilir miyiz arkadaşlar? Evet, burada duralım. Arkada tramvay görüyorsunuz. Cimok tabii bir İstanbul ressamıdır, bu tablosu da çok çok güzel.
Bu da Süleyman Karakul. Süleyman Karakul da köy emekçilerinin hayatlarını, onların içinden geldiği için bakışları dahil her şeylerini, kadın kıvrımlarının çizilişini yansıtıyor; çok dikkatimi çekti. Kendine göre bir üslubu var, resimlerini hemen tak diye tanıyorsunuz. Ama resimlerinde size bakan bir emekçi yüzü hep var. Evet, söylediğimiz gibi bu sergiyi ziyaret etmenizi rica ediyoruz.
Sayın Başkan, şimdi sizinle asla uzlaşamayacağımız konuya geldik. 20 sene sonra Fenerbahçe’yi yenebilecek misiniz? Onu pazar günü konuşalım. İddiaya girmeyi düşündüm ama korkuyorum; gelecek salı günü sizi burada göremeyeceğim, öyle mi diyorsunuz? O zaman ya kravatına ya da bir kitabına iddiaya girelim. Benim için en büyük şeref sizden imzalı bir kitap olur Sayın Başkanım. Televizyon tarihinde uzlaşamayacağımızı resmen söylüyorum. 20 sene mi olmuştu Sayın Başkanım? Evet, 20 sene. İnşallah bu pazar günü… 19 maçtır. Hadi bakalım, güzel bir maç olmasını bekliyoruz.
Bu sene rekabet müthiş; 6-7 takım yarışıyor. Alanyaspor, Sivasspor, Trabzonspor… Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş arkaya düştüler hatta. Artık o üç büyüklerin, hatta dört büyüklerin bile egemonyası kalmadı galiba. Türkiye’nin her yanı var; İstanbul ağırlığı var ama Anadolu da rekabetin içinde. Her takım her takımı yenebiliyor. Altı maç üst üste kazanan Galatasaray’ı da tebrik ediyoruz ama yedi maç olacak; yedi maçtan sonra tebrikimizi kabul edeceğiz. Haftanın konularından bir tanesi belli oldu.
Sayın Başkan, çok teşekkür ediyoruz. Biz teşekkür ederiz, sağ olun. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Pek çok konuyu süremize sığdırmaya çalıştık, umarız başarılı olmuşuzdur. Saygılar, sevgiler; varlığınız, Türk varlığına armağan olsun efendim. İyi akşamlar.

