İzlediğiniz için teşekkür ederim, mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, “Çıkış Yolu” programıyla yine karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek konuğumuz. Gündeme ilişkin merak ettiklerimizi kendisine soracağız, yanıtlar arayacağız. Sizlerin sorularını da Sayın Perinçek’e yönelteceğiz. Bir dakikalık gecikmeyle başlıyoruz, lütfen affola. Efendim hoş geldiniz, uzaktan bağlantıyla katılıyorsunuz yayınımıza.
“Evet, hoş bulduk. Merhabalar.”
Ses gelmiyor mu? Arkadaşlarım son kontrolleri tekrar yapsınlar. Ben gündemdeki konuları izleyicilerimize anons edeyim. Sayın Perinçek’in sesini biraz daha iyi alabilirsek… Onu da çözene kadar gündemdeki gelişmelere bakalım. Sıcak gündem Doğu Akdeniz. Hem diplomasi trafiği hem de bir yandan süren tatbikatlar var. Alman Dışişleri Bakanı az önce Türkiye’deydi, Sayın Mevlüt Çavuşoğlu ile temasları oldu. Daha önce de Yunanistan’da çeşitli temaslarda bulunmuştu. Sayın Çavuşoğlu şunları söyledi: “Doğu Akdeniz’de gerginliği artıran Yunanistan’dır. Batı Trakya’da Türk isimlerin kullanılmasına neden izin vermiyorsunuz? Mahkeme kararı da var.” Özellikle Meis Adası için kıta sahanlığı talebinde bulunulmasının yanlış olduğunu vurguladı. “Doğu Akdeniz’deki tüm ülkelerle görüşmeye hazırız, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hariç,” mesajını verdi.
Bugün bir gelişmeyi de Yunan basınından öğrendik. Türkiye’de Milli Savunma Bakanlığı bir açıklama yaptı. Yunanistan, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte Akdeniz’de bir geçiş tatbikatı yaptı. Yunan basını bu konuyu abartılı bir şekilde dünyaya duyurdu. Bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığımız, Türkiye’nin de İtalya ile birlikte bir geçiş tatbikatı yaptığını açıkladı. Bölge oldukça sıcak. Bunların hepsini Sayın Perinçek’e soracağız. Sayın Çavuşoğlu’nun “Gerginliği artıran Yunanistan’dır” ifadesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Öncelikle bütün izleyicilerimizi ve sizleri saygıyla selamlıyoruz. Tabii Doğu Akdeniz’de süreç ciddi ilerliyor ve hukukla çözülemeyecek bir noktadadır. Sonuç itibarıyla kuvvetin belirleyeceği anlaşmazlıklar var. Yunanistan ile Türkiye’nin anlaşması en doğru çözüm olurdu ama Yunanistan böyle bir anlaşmaya yanaşmıyor; daha doğrusu onu kışkırtanlar ve sahaya sürenler buna izin vermiyor. Türkiye’ye karşı operasyonlar düzenleyen ABD, Yunanistan’ı doğrudan bir silahlı tehdit unsuru olarak kullanmak peşinde.
Dikkat edilirse Doğu Akdeniz’de bir süredir Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ‘Noble Dina’ (Soylu Dina) tatbikatları yapıyor. Hikayesini Tevrat’tan alıyorlar; Yakup Peygamber’in kızı Dina kaçırılıp tecavüze uğradığında, ağabeyleri Levi ve Şimeon intikam almak için Kenan eline sefer düzenliyor. Bu hikayeyi Doğu Akdeniz’e uyarlıyorlar; yani Türkiye’nin Kıbrıs’ta ‘Dina’ya tecavüz ettiğini’ öne sürüp, Yunanistan’ın abileri olan Amerika ve İsrail eliyle Türkiye’nin ‘erkekliğini keserek’ intikam alacaklarını sanıyorlar. İkinci tatbikat silsilesi ise intikam tanrıçası ‘Nemesis’ adını taşıyor.
Şimdi dikkat edilirse, Fransa da Türkiye’nin karşısında tavır almış durumda. Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Amerika; bunlar geçiş tatbikatı da olsa Yunanistan ile askeri iş birliğini ifade ediyor. Namlular Türkiye’ye dönmüş durumda. Türkiye’nin aynı zamanda Suriye ve Irak’ın kuzeyinde terörle mücadelesi var. Öte yandan Kafkasya’da Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı saldırıları söz konusu. Türkiye birkaç cephede Amerika tehdidi ile karşı karşıya. Kendi donanmamıza güveniyoruz ama Doğu Akdeniz’deki ittifak birikimimizi değerlendirmemiz lazım. O birikimde Rusya, Suriye ve Mısır var. Türkiye doğru bir diplomasi yürütürse bu ülkeler Türkiye’nin yanında yer alabilir. Onun için Suriye karşıtı retorikleri, Mısır’a yönelik ‘darbeci’ söylemlerini bir kenara atmalıyız. Yoksa Türkiye yalnız kalabilir.”
Efendim, şunu söylediniz: ABD’nin Doğu Akdeniz’deki durumunu ciddiye almak gerekir. ABD’nin Türkiye’de parlamenter sistem üzerinden bir iktidar belirleme şansının az olduğunu ifade ettiniz. Biraz daha açabilir misiniz?
“Parlamenter yoldan 2015’ten beri deniyorlar, başaramıyorlar. HDP ve CHP ittifakları ile amaçlarına ulaşamadılar. 15-16 Temmuz’da darbe yoluyla denediler; o tamamen Amerikan destekli bir FETÖ darbesiydi ama Türk ordusu ve milleti tarafından yerle bir edildi. Şimdi ellerinde tek bir koz kaldı: Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yenilgiye uğratmak. Doğu Akdeniz’de yenilen bir hükümet Türkiye’de ayakta kalamaz. Ama biz yenilmeyeceğiz.
Suriye’nin menfaatleri de Doğu Akdeniz’de Türkiye ile birlikte olmayı gerektiriyor. Suriye hiçbir şekilde Amerika, İsrail ve Yunanistan ile aynı tarafta olmayı kabul etmez. Meis Adası ve Kıbrıs üzerinden Yunanistan’ın uluslararası hukuka uymayan kıta sahanlığı iddiaları Suriye’nin de aleyhinedir. Türkiye, Yunanistan’ın arkasında Amerika, İsrail ve Fransa olduğunu tespit ederek acil şekilde bölgesel ittifaklara yönelmelidir.”
Mısır ile ilgili şunu sormak istiyorum: AK Parti medyasında, Türkiye’nin Mısır’a el uzattığı ancak Mısır’ın çıkarlarının Türkiye ile uyuşmadığı tezi işleniyor. Buna ne dersiniz?
“Mısır ile Türkiye’nin çıkarları uyuşmuyor olur mu? Mısır ile Yunanistan’ın çıkarları uyuşmuyor. Yunanistan ile Mısır arasında yapılan anlaşma Mısır’ın yararına değil. Türkiye ile Mısır’ın anlaşması durumunda Mısır’ın denizlerdeki hakları çok daha güvenilir olacaktır. Ayrıca Mısır, Amerika ve İsrail’e karşı olan bir Arap ülkesidir. AK Parti medyası maalesef burada mezhep kavgalarına giriyor; İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) sempatizanlığı ile süreci baltalıyorlar. Oysa Mısır ve Türkiye’nin ortak menfaatleri çok daha önceliklidir.” Suriye’de de kaybettik. Hâlâ Türkiye hükümetinin Batı Asya’da Müslüman Kardeşler gibi yapılarla ittifak peşinde koşması, gerek Suriye’de gerekse Mısır’da olsun, Türkiye’nin bağımsızlığına, egemenliğine ve Doğu Akdeniz’deki haklarına uygun bir siyaset değildir. Şimdi “Mısır’la görüşmeye hazırız” demek bence yetersizdir. Hazır olmak yetmez, aktif olmak ve müdahil olmak lazımdır. Türkiye’nin Mısır’dan bir girişim gelmesini beklemesi değil, bizzat kendisinin girişimde bulunması gerekir. Son zamanlarda Cumhurbaşkanımızın da açıkladığı gibi, Türkiye ve Mısır istihbarat örgütlerinin temasta olması olumlu bir gelişmeydi. Ancak bunu ilerletmek ve zamanın kısıtlı olduğunu görmek gerekir; çünkü karşı güçler, Türkiye’yi zayıf gördükleri koşullarda atağa geçeceklerdir. Türkiye önlemlerini aldıktan sonra dengeler kurulur ve karşı taraf fırsatı kaçırmış olur. Şu anda Amerika, İsrail, Yunanistan ve Fransa ittifakı için Türkiye’ye karşı bir fırsat dönemi yaratılmaya çalışılıyor. Gerçi onların da çok ciddi hesaplar yapması gerekir; çünkü Türkiye’ye karşı askeri güç kullanılması, neticede Türkiye’yi tamamen kaybetmelerine yol açar. Ancak onlar zaten Türkiye’yi kaybedilmiş görüyorlar. Bu nedenle, kaybedilmiş bir Türkiye ile gerekirse dışarıdan silahlı müdahalelerle hesaplaşmak ve Türkiye’deki hükümeti belirleyecek bir girişimde bulunmak, Amerika’nın seçenekleri arasındadır. Yunanistan bu konularda tek başına karar veremez; ancak Amerika düğmeye bastığında, Yunanistan fırsatı ganimet bilir ve maalesef Amerika’nın oyununa gelir.
Peki, Türkiye’nin Yunanistan ve İsrail ile ilişkileri nasıl bir seyir izlemeli? Bugün bir gerilim var. Hem Doğu Akdeniz özelinde hem de bölgedeki diğer stratejik alanlarda Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkileri ne yönde olmalı? Vatan Partisi olarak biz bunu Yunan basınına açıkladık. Papandreu’nun eski başdanışmanı ve Çipras’ın basın başdanışmanı olan Konstantakopoulos ile yaptığım söyleşiler Yunan basınında geniş yer buldu. Orada Yunan halkına ve devletine şunu söyledim: Mevcut anlaşmalara baktığımızda, Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğal gazdan Yunanistan’a düşen pay yüzde 10’un altındadır. Ancak Türkiye ile beraber hareket edildiğinde sonuç çok daha farklı olur. İki kıyıdaş komşu ülke, hakkaniyete dayanan bir paylaşım yapabilir ve iş birliğiyle bu kaynakları birlikte çıkarabilirler. Bu hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın yararınadır. Silaha sarılmak ise Yunanistan için büyük bir hayal kırıklığı ve felaketle sonuçlanır. Bunu hesap edebilecek insanlar Yunanistan’da da var. Hükümetimizin de Yunanistan’a benzer öneriler götürmesi gerekir. “Amerika sana bir şey vermez, sadece önüne bir kemik atar; gel, iki komşu olarak bu sahayı birlikte işletelim” demek, Yunanistan’ı Türkiye dostluğuna çekecek ve felaketlerden kurtaracak bir öneridir. Dikkat ederseniz Almanya da benzer bir girişim içerisindedir; Fransa gibi cepheden Türkiye’nin karşısında durmuyor, mümkün olduğunca Türkiye ile Yunanistan’ın anlaşmasını sağlama gayreti içerisinde. Türkiye bunu değerlendirebilir.
İsrail boyutuna gelirsek; Mossad Başkanı kısa süre önce “En büyük tehdit Türkiye’den geliyor, Türkiye bizim için İran’dan daha tehlikelidir” şeklinde uluslararası camiaya açıklamalarda bulundu. Bu çok önemli; İsrail, Türkiye’yi bölgedeki baş düşmanı olarak görüyor. Mossad gibi dünya çapında önemli bir örgütün başkanının bu tespiti karşısında, İsrail ile çok yakın bir ilişki kurulması zor görünmektedir. Ancak bir savaş, İsrail için de çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır. İsrail’in de Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuka uygun kendi sınırları ve hakları vardır; Türkiye buna da dikkat etmektedir. İsrail’e bu yönde girişimlerde bulunulabilir ve sanıyorum bulunulmaktadır.
Mossad Başkanının “Erdoğan, Türkiye’yi vazgeçilmez bir Avrasya gücü haline getiriyor” sözlerini nasıl değerlendirirsiniz? Bu gerçek bir tespittir. Türkiye’nin bütün milli güçleri; sanayicisi, çiftçisi, işçisi, polisi ve ordusu, Atlantik sistemi içerisinde ekonomi ve güvenlik açısından bir gelecek kalmadığını görmeye başlamıştır. Doğu Akdeniz’de, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde, hatta Karadeniz’de karşı karşıya olduğumuz tehditler ortadadır. Amerika, Yunanistan’ın ucuna ve bizim sınırımıza deniz kuvvetiyle yerleşmeye çalışıyor. Biz dört taraftan Amerika’nın tehdidi altındayız; tüm güvenlik hesaplarımızı buna göre yapmalıyız. Türkiye’nin menfaatinin Avrasya’da olduğu gerçeği, 2000’li yılların başında CIA raporlarında bile yer almıştır. Hatta o dönemde Amerika, Türkiye’yi Avrupa Birliği kapısında oyalayarak hem içeride tutmayı hem de Avrasya’ya yönelmesini engellemeyi amaçlıyordu. Ancak bu hayallerin gerçekçi olmadığı anlaşıldı. Bugün ekonomimiz Rusya ve Çin ile bütünleşmiştir; ticaret ortağımız Avrasya’dır. Mossad Başkanının tespiti gerçekçidir ve tüm dünya bunu görmektedir. Artık Türkiye’yi denetim altında tutamayacaklarını anladıklarında, “Madem Türkiye’yi kaybediyoruz, bari yaralı ve zayıf gitsin” siyasetini izlemeye başladılar. Türkiye’nin bu gidişattan dönüşü artık mümkün değildir. Türkiye’nin başına kim gelirse gelsin, Atlantik sistemi Türkiye’yi hizaya sokamaz çünkü Türkiye’nin çıkarı orada değildir.
Karadeniz’deki doğal gaz keşfine gelecek olursak; Sakarya sahasından çıkarılacak gazın maliyetli olacağı ve yeterli gelmeyeceği yönünde eleştiriler var. Öncelikle bir yanlış bilgiyi düzelteyim; Cumhurbaşkanının müjdesini kendisinden önce ben açıklamış değildim. O programda diğer konuşmacıların müjdeyi Doğu Akdeniz’de doğal gaz bulunduğu şeklinde tahmin etmeleri üzerine, ben sadece bu tür bilgiler olduğunu belirtmiştim. Maliyet meselesine gelince; evet, çıkarma maliyeti yüksek olabilir ama kendi kaynaklarımızı değerlendirmezsek dışa bağımlı kalır ve borca batarız. Zonguldak’taki kömürün veya Anadolu’daki üretimin maliyeti de ithal ürüne göre yüksek olabilir, ancak bu durum dışa bağımlılığı önlemek ve istihdam yaratmak için göze alınması gereken bir durumdur. Doğal gazın miktarı ne olursa olsun, bir kısmını bile karşılamak bizim için stratejik bir kazançtır. Bu üretim süreci mühendislerimiz, işçilerimiz ve genel olarak ekonomimiz için yeni bir dönem başlatacaktır. Bu doğal gaz kaynağının Türkiye tarafından kullanılması çok doğru. Ancak “Bu, Türkiye’yi uçurur mu?” diye sorarsanız, öyle bir şey yok. Şunu öğrenmemiz lazım: Bütün değerler emekle yaratılır. Toplumda maden bulmayı define bulmakla eş tutan yanlış bir anlayış var. Define, sandık içindeki mücevherleri veya pırlantaları bulmaktır; maden ise bambaşka bir süreçtir. Madeni çıkartmak için kuyu açmanız, araçları seferber etmeniz ve emekçilerin çalışması gerekir. Dağın altındaki maden, işlenmediği sürece bir işe yaramaz. Piyasadaki değer, tarıma veya sanayiye ne kadar emek veriyorsanız madene de o kadar emekle yaratılır. Bu bakımdan, “Madenimiz ya da petrolümüz oldu, define bulduk” demek yanlıştır. Oraya ayırdığımız kaynak ve verdiğimiz emekle eş değer başka işler de yapabilirdik.
Bununla birlikte, doğal gaz bize büyük bir avantaj sağlıyor. Türkiye’nin enerji sorununu çözmede önemli bir başlangıç; arkası da gelecek. Doğu Akdeniz’de çok büyük rezervler olduğu biliniyor, aynı zamanda Karadeniz’de de ipin ucunu yakaladık. Türkiye bu konuda ısrarcı olmalıdır.
Türkiye’nin enerji politikası ve güvenliği nasıl olmalı? Türkiye, güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklar açısından büyük bir potansiyele sahip. Güneş enerjisi maliyetleri eskiden yüksekti ama artık durum farklı. Su kaynaklarımız maalesef çok bol değil, hatta sık sık sel felaketleriyle karşılaşıyoruz. Türkiye’nin kendi kömür kaynaklarını, yenilenebilir enerjisini ve bulduğu petrol ile doğal gazı değerlendirmesi gerekir. Ancak yetmeyen kısım için Azerbaycan, Rusya, İran, Libya ve Nijerya gibi güvenilir dost ülkelerle ilişkileri kullanarak enerji açığını kapatmalıdır. Enerji güvenliğimiz; bir, milli kaynakları harekete geçirmek; iki, güvenilir dostlardan enerji satın almaktır. Bu ikisi birbirini güçlendirir. Yerli doğal gaz kaynağımız, diğer ülkelerle yapılan enerji alım pazarlıklarında da elimizi güçlendirir.
Doğu Akdeniz ve Karadeniz’deki enerji meseleleri, bir anlamda Türkiye’nin savunmasını da ilgilendiren konularla birlikte tartışılıyor. Örneğin S-400 meselesi, Türkiye’nin ittifaklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, S-400 kararından geri dönüş olmadığını ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bunu sürekli Türkiye-ABD ilişkilerinde bir gerekçe olarak sunduğunu belirtti.
S-400, Türkiye için sadece bir silah alımı değil, bir strateji kurma meselesidir. Türkiye’ye yönelik tehditlerin Amerika eksenli olduğunu görüyoruz. Amerika; içeride PKK ve FETÖ’yü, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde PKK ve bazı örgütleri, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı, Karadeniz’de Ukrayna’yı, Batı Asya’da ise BAE ve Suudi Arabistan’ı Türkiye’ye karşı kullanıyor. Türkiye, güvenlik stratejisini bu tehdit analizine göre kurmak zorundadır. S-400 alırken sadece bir silah değil, Amerika’nın merkezinde olduğu bu tehditlere karşı savunmamızı güçlendiriyoruz ve Amerikan silahlarına olan bağımlılıktan kurtuluyoruz. “Patriot alalım” gibi öneriler doğru değil; mesele ucuzluk değil, güvenilir bir müttefikle stratejik bir iş birliği yapmaktır.
Türkiye’nin Rusya’ya bağımlı hale geleceği iddiası gerçekçi değildir. Rusya ile aramızda stratejik bir ittifak ve karşılıklı çıkar dengesi var. İki ülkenin birbirine ihtiyacı bulunuyor; aramızda biri çok güçlü, diğeri zayıf olan dengesiz bir ilişki yok.
Savunma sanayisindeki milli adımlara gelince; yapılan işler çok doğru ancak hiçbir şey yeterli değildir. Türkiye savunma sanayisinde bir atağa kalktı. Ergenekon ve Balyoz operasyonları, bu atağı baltalamak için tezgahlandı. Özellikle Deniz Kuvvetleri’nin hedef alınması tesadüf değildi. Ancak bu girişimler başarısızlığa uğradı ve MİLGEM gibi projelerle Türkiye önemli bir yere geldi.
İzleyicimiz “Millet borca batmışken kısık dozda muhalefet etmek çelişki değil mi?” diye soruyor. Joe Biden ve Rand Corporation raporları Tayyip Erdoğan’ı hedef alırken, siz de aynı hedefle bir stratejiye girerseniz Amerika’nın piyonu olursunuz. Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya Amerika ile beraber hareket etmek ya da Türkiye cephesinde yer alarak vatan bütünlüğünü ve üretim ekonomisini savunmak. Üçüncü bir seçenek yoktur. Vatan Partisi, iktidar hedefini Türkiye’yi savunurken ve üretim devrimini gerçekleştirirken en tutarlı programı uygulamakla tanımlar.
Cumhuriyet Halk Partisi ile ilgili olarak; parti içindeki yeni arayışların Atatürk çizgisinde, vatansever bir muhalefet üretmediğini görüyoruz. Bu muhalifler daha çok HDP ve PKK ile daha yakın ilişkiler savunuyor. Bu nedenle CHP’den vatanseverlik ve üretim ekonomisi adına bir beklenti kalmadı. Abdullah Gül konusu ise Amerikan yönetiminin kurmaya çalıştığı ittifakın bir adaylık senaryosudur. Abdullah Gül, AK Parti’den niçin uzaklaştı veya koptu? Amerika’ya yakınlığı nedeniyle AK Parti Amerika’dan kopunca; Abdullah Güller, Davutoğlular ve Babacanlar da AK Parti’den koptular. Asya’ya yaklaşan, vatansever çizgiye yönelen AK Parti içinden Amerikancılar dökülmeye başladı.
Bir izleyicimiz, Sayın Çavuşoğlu’nun mevkidaşıyla yaptığı açıklamayı izlemiş ve oradan bir soru yöneltiyor. Sizin bir yorumunuzu merak ediyor: “Yunanistan’a ‘Sizin yanınızdayız’ diyerek gelen Alman Dışişleri Bakanı’nı, basın toplantısında Yunanistan’ı uyararak yanıtlayan Sayın Çavuşoğlu, ‘Almanya’nın çabaları için teşekkür ediyorum’ dedi. Sayın Perinçek, Dışişleri Bakanı’nın bu teşekkürünü nasıl değerlendiriyor?”
Bence doğru yapıyor. Çünkü Almanya, Amerika ve Fransa gibi tamamen Yunanistan’ın yanında yer almıyor. Bu önemli. Neden? Çünkü Yunanistan, bildiğimiz gibi Avrupa Birliği üyesi; Almanya da Fransa ile birlikte Avrupa Birliği’nin patronu. Buna rağmen Almanya’nın, Amerika gibi Yunanistan’ın arkasında durmayıp arabulucu çabalara girmesi Türkiye’nin lehinedir. Zaten yanlış strateji kuran hem yetkililerimiz hem de muhalefetimiz var; tamamen öyleler. Doğu Akdeniz’de karşımızda Amerika olduğunu değil de Avrupa Birliği olduğunu söyleyenler var. Bu doğru değil. Doğu Akdeniz’de Avrupa Birliği’nin bir donanması yok. Fransa var ama o da Avrupa Birliği adına değil, kendi adına orada. Esas Doğu Akdeniz’deki silahlı güç Amerika ve İsrail’indir. Bunu görmemiz lazım. Onun için bizim Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar bütün cephelerde, denizlerde ve karalarda karşımızdaki tehdit Amerika Birleşik Devletleri’dir. Avrupa’yı mümkün olduğu kadar yanımıza çekmeye çalışmalı, en azından tarafsızlaştırmalıyız. O bakımdan Almanya’nın doğrudan Yunanistancı bir tavır almaması bizim lehimize; bunu daha da geliştirmek için çaba göstermeliyiz. Dışişleri Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu da o bakımdan bence doğru yapıyor.
Almanya ile düşman olmamız için bir neden yok. Avrupa Birliği’ni ve Amerika’yı toptan düşman alan görüşler de yanlıştır. Şunu iyi değerlendirmeliyiz: Almanya ve Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ile özellikle ekonomik alanda bir rekabet içerisinde; Amerika’nın Almanya’ya karşı ekonomik baskıları ve tehditleri var. Ayrıca Avrupa, Amerika’dan ve NATO’dan bağımsız bir ordu kurmaya çalışıyor. Esas tehdit Amerika’dan geldiğine göre, bu Amerika-Almanya çelişkilerini değerlendirmek çok akıllıca olur.
30 Ağustos kutlamalarıyla ilgili bu yıl koronavirüs tedbirleri kapsamında bir karar alındı; birçok noktadaki kutlamalar yasaklandı ve sadece sembolik bir kutlama yapılacağı söylendi. İzleyicilerimiz şu kıyaslamayı yapıyor: “26 Ağustos’ta Malazgirt’in yıl dönümünü kutluyor hükümet; Ayasofya açılışında herhangi bir yasak yok. Bunlar varken neden 30 Ağustos kısıtlanıyor?”
Bir kere “yasaklanıyor” ifadesi doğru değil. 30 Ağustos’la ilgili törenler yasaklanmıyor; ancak koronavirüsün yayılmaması için törenlerin temsili katılımlarla yapılmasına dair belli sınırlar getiriliyor. Bu bence doğru. Bu yeni bir şey değil; daha önceki dini bayramlarda, 15-16 Temmuz kutlamalarında, 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi milli bayramlarda da aynı tedbirler alındı. Ayasofya’da ise bence hata yapıldı. Ayasofya bizim egemenliğimiz altındadır; ancak 50 bin kişiyi toplamak koronavirüs açısından yanlıştı ve sağlık anlayışına uygun değildi. Orada hata yapıldı diye her bayramda hata yapılması gerekmiyor. Malazgirt kutlamalarında da virüsün yayılmasına hizmet edecek geniş kalabalıklara müsaade edilmemelidir; eğer öyle yapılırsa o da yanlıştır. Biz milletçe virüse karşı bir savaş veriyoruz.
Ayrıca, 30 Ağustos’un önemini başka bir noktada görüyorum. PKK ve FETÖ bugün 30 Ağustosçu kesildi. Bunlar Türkiye düşmanıdır. 30 Ağustos, onlara karşı kazanılmış bir zaferdir. Bugün ise İkinci İstiklal Savaşı’nı veriyoruz. Doğu Akdeniz’de, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde, Karadeniz’de doğru konumlanmak, 30 Ağustosçuluktur. Hem Türk ordusu terörü bitirmek için Suriye’ye girdiğinde “batağa giriyorsunuz” diyeceksin hem de 30 Ağustosçuluk yapacaksın; bu olmaz. Bugünkü imtihanımız, Doğu Akdeniz’de sağlam durup durmadığımızdır. Cumhuriyet Halk Partisi, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta Amerika’nın ve Yunanistan’ın yanında; Suriye’de, Irak’ta operasyonlara karşı çıkıyor, HDP ile “faşizme karşı omuz omuza” eylemleri yapıyor. Böyle 30 Ağustosçuluk olmaz. 30 Ağustosçuluk bugün Türkiye’nin emperyalizme ve emperyalizmin üzerimize sürdüğü kuvvetlere karşı verdiği mücadele mevzisidir. İzmir veya İstanbul Belediyesi eline davulları, borazanları alıp sokaklarda yürüse beni veya Türk milletini aldatamaz. Sen bir yandan Fener Patrikhanesi ile iş birliği yapacak, öte yandan Amerikan emperyalizmi ile Atlantik cephesinde mevzilenip Kıbrıs’ta Amerika’nın yanında yer alacaksın, sonra da davul zurnayla 30 Ağustosçu olacaksın; buna kim inanır?
Malazgirt ile 30 Ağustos’u karşılaştırmak veya birinden yana olup diğerine karşı çıkmak yanlıştır. Malazgirt olmasaydı 30 Ağustos olmazdı. Malazgirt’i sadece bir meydan savaşı olarak değil, Türk devletinin ve ordusunun imparatorluk kültürünün simgelerinden biri olarak görüyorum. Türkler, Bizans’ın ağır sömürü düzeninden bunalan köylü kitlelerini kazanarak Anadolu’yu fethettiler. O devlet birikimi olmasaydı, İstiklal Savaşı’nı veremezdik. 20. ve 21. yüzyılda devrim yapan ülkelere (Türkiye, Rusya, Çin, İran) baktığımızda hepsinin ortak yönünün imparatorluk mirasına sahip olmaları olduğunu görüyoruz. Atatürk devrimi de o köklü birikimin üzerinde yükselmiştir. Bu nedenle “Osmanlı karşıtı Atatürkçülük” anlayışı çok yanlıştır. Son olarak, hükümetin milli bayramlara karşı negatif bir tavır takındığı yönündeki izleyici eleştirilerine gelince; her türlü kutlamada koronavirüs tedbirleri esas alınmalı, bu konuda çifte standarttan kaçınılmalıdır. Şimdi bakın, onu tam bilmiyoruz. Yani Malazgirt’te ne yapılacak? Sınırsız, on binlerce, yüz binlerce insan toplanarak mı bir şey yapacaklar? O zaman hakikaten okuyucumuzun ve izleyicimizin eleştirisi yerinde olur, haklı olur; biz de o eleştiriye katılırız. Ayasofya ile ilgili eleştiriyi de yapıyoruz. Evet, Türkiye egemenliğini ve hükümranlığını kullandı, bunda hepimiz hemfikiriz. Ama kalkıp da koronavirüsün yayılmasına yol açacak şekilde on binlerce, yüz binlerce insanın orada toplanması devlet aklıyla bağdaşır bir olay değil. O noktada onlara katılıyoruz.
Ancak geriye baktığımız zaman İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasında da gördüğümüz üzere Kurban Bayramı sınırlandı, Ramazan Bayramı sınırlandı; 23 Nisan, 19 Mayıs ve 15-16 Temmuz kısıtlandı. Yani korona dönemindeki tüm bayramlarda kutlamalar kısıtlı oldu ve bu doğruydu. Çünkü “hepimiz gidelim, kucaklaşalım, korona yayılsın” diye bir 23 Nisan, 19 Mayıs veya bayram kutlaması olamaz; böyle bir şeyde akıl yok.
AK Parti’nin Türk yakın tarihiyle ve Atatürk devrimleriyle ilgili sorunları olduğu çok açık. Bunu reddetmek mümkün değil, bu gerçek bir sorun. Ama öte yandan şunu da görmemiz lazım: AK Parti bugün Türkiye’nin İkinci İstiklal Savaşı’nda; FETÖ’nün üzerine yürümede, PKK’nın üzerine yürümede, 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’yı hendeklere gömdüğü harekattan beri bu İstiklal Savaşı çizgisine uygun bir siyaset götürüyor. Ben esas buna bakarım. Törenlerdeki sadakate değil, Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü konusundaki tavra bakarım. FETÖ ve PKK ile kol kola yürüyen Atatürkçüler varken, 30 Ağustos’ta çok hararetli görünenlere kanacak değilim; Türk milleti de buna kanmaz. Bizim mihenk taşımız; Türkiye’nin istiklali, bütünlüğü ve üretim devrimini başarmasıdır.
Mesela AK Parti içinden birisi çıkıp halifelikten bahsediyor; bu bir gerçek ve hepimiz buna karşı kararlı bir tavır alıyoruz. Ancak şunu da görmemiz lazım: AK Parti’de, özellikle Sayın Cumhurbaşkanı’nın çevresindeki insanlar; Atatürk’ü savunan, “kendi hikayemizi kendimiz yazarız” diyen ve milli mücadelenin esas olduğunu vurgulayan bir tavır içindeler. Samsun’daki Türkiye İttifakı girişimi, Erzurum ve Sivas Kongresi yıl dönümlerindeki tavırlar ve Sayın Cumhurbaşkanı ile Sayın İbrahim Kalın’ın açıklamalarında; İkinci İstiklal Savaşı’na ve Atatürk devrimine bağlanan, o mirası kuvvetle ifade eden tavırlar görüyoruz.
En önemlisi şudur: Bugün Türkiye bir İkinci İstiklal Savaşı veriyor. Ölçüyü oraya koyuyorum; 30 Ağustos, Atatürk ve Cumhuriyet devrimi ölçüsü bugün bu savaşta sınanıyor. İstiklal Savaşı’nda kararlı olanlar Atatürk’ün çizgisini sürdürür. İstiklal Savaşı’na yan çizen, Amerika’nın yanında olan takım ise ne kadar “Atatürk” dese de Atatürk’le hiçbir ilgisi yoktur. Atatürk’ü rakıya veya mini eteğe indirgeyen bir çizgi var; bunun Atatürkçülükle ilgisi yok. Atatürkçülük, insanın cinsiyetini teşhir etmediği bir tavırdır, kadın-erkek eşitliğidir. Bu yüzden icat edilmiş bir Atatürkçülüğü doğru bulmuyoruz.
AK Parti’ye oy veren yurttaşların Atatürk’le veya Cumhuriyet değerleriyle bir sorunu olduğunu gözlemliyor musunuz? Türkiye çapında oranlarsak, AK Parti oyları içerisinde Atatürk’le sorunu olan kesim %5’i geçmez. Bu, AK Parti için de uyarıcı bir şeydir; mücadele “yobaz takımına daha fazla yaranma” yarışı değildir. Bugün Türkiye’de iki cephe var; biri Türkiye İttifakı, diğeri Atlantik tarafı. İkisinin arasında gri bir kesim var; bu kesimi kazanmak önemlidir. Atatürk düşmanlığıyla kimse bu kesimi kazanamaz. AK Parti içinde bazı akıl hocalarının yobazlığa prim vererek kendi kuvvetlerini ayakta tutma siyaseti, partinin mahvolmasıyla sonuçlanır. Türkiye’nin lokomotifi olan zinde, çağdaş kıyı kentlerini kaybeden bir parti, Türkiye’yi de hükümeti de kaybeder.
Waterloo Savaşı’nda Napolyon’a, “Hristiyan orduları savaşıyor, Tanrı kimin tarafında?” diye sorduklarında, “Tanrı kimin topları daha güçlüyse onun tarafındadır” demiştir. Ben de bugüne uyarlıyorum: Siyasi mücadeleyi Atatürk kimin tarafındaysa o kazanacak. Doğu Akdeniz mevzisinde daha sağlam duran, ABD’nin tehditlerine karşı kararlı olan, PKK ve FETÖ’nün üzerine giden, üretim devriminde tutarlı olan kimse; Atatürk o taraftadır.
AK Parti içindeki %5’lik kesim hükümete yön veriyor mu? Bence vermiyor. Eğer verseydi, Uygur konusunda Çin zulmünü kınayan önergeleri AK Parti de desteklerdi. Oysa bu önergeleri FETÖ ve PKK’nın uzantıları veriyor; AK Parti ve MHP ise reddediyor. Ayrıca yobazın tarafında olan bir AK Parti, FETÖ’nün üzerine bu kadar kararlı yürüyemezdi. Türkiye’de irtica geleneği tarihsel olarak İngiltere, Fransa ve şimdi Amerika ile yan yana olmuştur; ancak AK Parti şu an Amerikan emperyalizmine karşı kararlı bir duruş sergiliyor.
Netflix’in pedofili içerikli “Minnoşlar” dizisi meselesine gelince; pedofili çocuk seviciliktir ve bir sapıklıktır. Batı’da çöken, çürüyen emperyalist sistem; eşcinselliği, ensesti ve pedofiliyi normalleştiriyor. Bu, tıpkı Pompei’nin veya Roma’nın son dönemindeki gibi bir çürümedir. Bugün Washington, Paris, Berlin merkezli bu sapkınlıklar devlet eliyle yayılıyor. Teori Dergisi’nin Eylül sayısında “Atina, Roma, Washington’da Tanrıların için eşcinsel” başlığıyla bu konuyu dünyada ilk kez ele alıyoruz. Köleci toplumlar nasıl eşcinselliği kurumsallaştırdıysa, bugün de emperyalist sistem bunu eğitim ve kültür araçlarıyla dayatıyor. İstanbul Sözleşmesi ile “toplumsal cinsiyet” adı altında kurumsallaştırılan bu akımlar, çocuklarımıza kadar ulaştı. Aile Bakanlığı’nın RTÜK’e başvurusu ve kitle örgütlerinin tepkisi çok yerindedir. Bu, insanın kendi cinsiyetine yabancılaşmasına yol açan sağlıksız bir kültürdür. Türkiye Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Türkiye Gençlik Birliği de bu tepkileri gösterdi; sizin de biraz evvel belirttiğiniz gibi. Tabii, milletimiz için de çok uyarıcı bir durum. İstanbul Sözleşmesi de bunun bir parçası; bunu tespit etmemiz gerekiyor.
Efendim, RTÜK burada nasıl bir karar almalıdır sizce? Ya da bu tür içeriklerde nasıl bir tutum belirlemeli? Dün öğrendim, RTÜK, Aydınlık Gazetesi’ne iki tane 50 bin liralık, yani toplamda 100 bin lira ceza vermiş. RTÜK; Netflix gibi mecralardaki ahlaksızlıklara ceza vermiyor; Türkiye’nin milli ekonomisini, ahlakını, kültürünü ve devrimci birikimini savunan Aydınlık Gazetesi’nin yayınlarına kalkıp ceza kesiyor. Bunu protesto ediyorum. Eğer RTÜK, Türkiye’nin sağlıklı bir toplum olarak yaşaması ve Türk milletinin kültürel hizmetlerden, habercilikten doğru biçimde beslenmesi önünde bir tavır alacaksa, kesinlikle bu Netflix gibi yerlerdeki rezaletleri yasaklamalıdır. Ama Aydınlık gibi bir gazeteye 100 bin lira ceza vermek, RTÜK’ün kınanması gereken çok yanlış bir uygulamasıdır.
Efendim, izleyici sorularına geçmek istiyorum. Teori Dergisi’nin önümüzdeki sayısı geldi. Bakın, bu benim yazım: “Atina, Roma ve Washington’da Tanrılar niçin eşcinsel?” Bence çok önemli bir konu. Bu yazı; İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça, Çince gibi dünya dillerine de çevriliyor. Buradaki resim, eski Atina’ya ait bir fresk. Onlar sanatlarında, kültürlerinde tanrılarının eşcinselliğini çeşitli resimlerle, fresklerle ve kabartmalarla ifade etmişler. Gördüğünüz bu fresk de eski Yunan’dan kalma, eşcinselliğin propagandasını yapan bir eserdir.
Biz, Atina, Roma ve Washington’da tanrıların niçin eşcinsel olduğunu sosyoekonomik açıdan açıklıyoruz; yani kölecilik üzerinden. Kölecilik düzeninde kadın kafese atılıyor. Kadın kafese atılınca muhabbet erkekler arasında oluyor, aşk erkekler arasında yaşanıyor. Kadın ise sadece bir doğurma aracı hâline getiriliyor. Sınıfsal eşitsizlikler cinsel eşitsizlikleri getiriyor; kadının aşağılanması ve kenara itilmesi de eşcinselliğin önünü açıyor. Toplumlarda kültürel ve ideolojik olarak eşcinsellik yayılıyor. Bugün emperyalist-kapitalist sistemde de aşırı sınıfsal eşitsizlikler; hem dünya ölçeğinde hem de toplumların kendi içindeki eşitsizlikler sonucunda, kadının aşağılanması (mecazi anlamda “kafese atılması”) yaşanıyor. Bunun sonucu da aşk erkekler arasında oluyor. Kafesteki erkekler arasında aşk olunca, kafesteki kadınlar arasında da “lezbiyen ilişkiler” denen kafes içi aşklar doğuyor.
Peki, “kadını kafese kapatma” ifadesinden kastınız nedir? Somut bir baskıyı mı kastediyorsunuz? Burada kafes derken hayvanat bahçesindeki bir demir kafesten bahsetmiyoruz. Eski Yunan’da ve Roma’da kadın tam anlamıyla toplumun dışına sürülmüş, eve kapatılmış durumdaydı. Bakın, Yunan felsefesi var değil mi? Bana bir tane önemli kadın Yunan filozof, heykeltıraş veya şair gösterin. Yoktur. Çünkü kadın kafese kapatılmış, toplumun aşağısına sürülmüştür. Aşk, zihinsel bir ilişkidir; entelektüel birikimi olanlar arasında olur. Kadın kenara itildiği için onunla bir zihinsel muhabbet gelişmiyor; sadece çocuk doğuracak bir araç olarak görülüyor. Platon’un, Aristofanes’in, Sokrates’in eserlerini okuduğunuz zaman hepsinde eşcinsel ilişkilerin baş tacı edildiğini görüyoruz. Bunun sebebi, Yunan’ın köleci bir kültüre sahip olmasıdır.
Mesela Türklerin Tengrisi eşcinsel değildir; İskandinavya’daki Odin, Cermenlerin tanrısı eşcinsel değildir. Çünkü Türk ve Cermen toplumlarında Yunan veya Roma’daki gibi aşırı sınıfsal baskı, sömürü ve kölecilik yoktur. Kadın oralardaki kadar aşağılanmamıştır. Türk tarihinde Hatunlar, Hakanlar, kraliçeler vardır; ama Roma veya Yunan’da böyle bir şey görmüyoruz.
Efendim, son 15 dakikamız. İzleyicilerden gelen yoğun sorular var, oraya dönelim. Özellikle AK Parti ve 30 Ağustos konusunda çok soru var. Sayın Osmaner şöyle diyor: “Gelinen son noktada Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan, 30 Ağustos’u yasaklayan gerici-şeriatçı bir yönetimi destekler hale geldiniz. Çok yazık. Vatan Partisi’ni ulusalcı, Atatürkçü bir parti olarak görüyorum; bu iktidarda bunların kırıntısı yok. Nasıl destek sunarsınız?”
Şimdi efendim; birincisi, Vatan Partisi AK Parti iktidarını desteklemiyor, kendi programı için mücadele ediyor. Vatan Partisi’nin programı Milli Demokratik Devrim’dir; yani emperyalizme karşı bağımsızlık ve Orta Çağ düzeninden kurtuluştur. AK Parti 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine yürüdü; bu bizim programımızla örtüşüyor. Ne yapalım yani? AK Parti bizim programımıza geldiği zaman biz onların karşısına mı geçelim? Biz yıllardır FETÖ’ye karşı mücadele ettik. AK Parti, 2014’ten sonra FETÖ ve PKK’ya karşı kararlı bir mücadeleye girdi. Biz, CHP’nin yaptığı gibi FETÖ’nün yanına mı geçelim?
Osmaner çok büyük bir yanlış içerisindedir. AK Parti’yi “şeriatçı” veya “gerici” diye nitelemek yanlıştır. Emperyalizm çağında gericiliğin tanımı, emperyalizme bağımlılıktır. Bugün FETÖ ve PKK en gerici örgütlenmelerdir. Mossad Başkanı “Türkiye bizim en büyük düşmanımız” diyor; Rand Corporation ve “Gölge CIA” Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz diyor. Osmaner de bu “Gölge CIA” ile mevzi tutuyor. Ben Osmaner’i Vatan Partisi’ne davet ediyorum; partiye katılırsa bu hatalarından kurtulur.
Sayın Bayram Sezgin ise “Doğu Perinçek’in Ergenekon savunması ile şimdiki söyledikleri arasında fark var mı?” diye sormuş. Benim dediklerim doğru çıkıyor. Ben Erdoğan yönetiminin tek başına yürütemeyeceğini, seçimlerde oy kaybettiğini söyledim; nitekim belediye seçimlerinde bunu gördük. Biz “Erdoğan gitmesin” demiyoruz; biz Amerikan emperyalizminin senaryoları hayata geçmesin diyoruz. Amerikan emperyalizmiyle birlikte Erdoğan’ı devirme senaryolarında biz yokuz. Biz Türkiye’yi daha iyi yönetiriz diyoruz.
Murat Demir Bey, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın Çetim Havuzu ziyaretini sormuş. Oradaki asıl mesele ziyaret değil, bulundukları cephedir. Bu isimler, Abdullah Gül ile aynı programı savunan, “Türkiye Ankara’dan yönetilmez” gibi milli devlete karşı projelerde yer alan kişilerdir. Amerikan emperyalizminin elinde birçok seçenek vardır; Abdullah Gül olmazsa başkası olur. CHP yönetimi ise artık Atatürkçü bir seçenek sunmuyor. Öyle ortaya çıkan bir güç yok. Mesela Onur Öymen gibi değerli insanlar var; ama onlar tamamen kenara itilmiş durumda ve onların etrafında Cumhuriyet Halk Partisi için bir iktidar seçeneği oluşmuş değil. Onlar da zaten öyle bir iddiaya sahip değiller.
Bir izleyicimiz Sayın Yakup Şahindal, İzmir’den yazmış. Çeşitli platform ve internet sitesi çevrelerini örnek göstererek şunu soruyor: “Millici bir çizgide, örgütlenmede politik bir boşluk olduğunu düşünen platformlar, oluşumlar, şahıslar parti kurmaya çalışıyor. Vatan Partisi bu araçlar için neden bir çekim merkezi olamıyor?”
Vatan Partisi onlar için bir çekim merkezi olmayabilir ama Türkiye’de geçmişte de gördük: Yekta Güngör Özden Anayasa Mahkemesi Başkanı iken parti kurdu, Mümtaz Soysal parti kurdu, Emine Ülker Tarhan parti kurdu… Bu tür girişimler oldu. Hiçbiri tutmadı, tutmaz. Türkiye’de köksüz, desteksiz bana bir tane ciddi parti gösteremezsiniz. Bu tür girişimler oluyor; kuruyorlar, 3-5 ay, 8 ay, 10 ay devam ediyor. Operasyon partileri; Vatan Partisi’ne olan yönelişi kesmek, bazı insanları bir yerlerde havuzlamak için bu tür girişimler oluyor. Ama ne oldu? Mümtaz Soysal’ın partisi var mı? Yok. Emine Ülker Tarhan’ın partisi ne oldu? O da yok. Yekta Güngör Özden parti kurmuştu, var mı? O da yok. Aklınıza böyle başka bir sürü örnek gelebilir; bunlar tutmuyor. Bir gelenek olması lazım, arkada tecrübe olması lazım. Yoksa havadan zembille indirilen güçlerle particilik olmuyor.
Atatürk, bir geleneği temsil ediyordu. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti aslında İttihat ve Terakki’nin içinden çıkan insanların birikimiydi; hepsi eski İttihatçılardı ve Türkiye’nin devrimci, özgürlükçü, hürriyetçi geleneğini temsil eden insanlardı. Yani Atatürk’ün partisi 1922’de köksüz olarak ortaya çıkmadı, onun da bir kökü vardı. Köksüz olmuyor, onu söyleyeyim. Şimdi görüyoruz, birtakım parti teşebbüsleri var; hepsi köksüz. Programlarına bakıyorsun, tutma şansı yok ama bir süre bazı insanları oyalar.
Vatan Partisi’ne gelince; geleneği var, kökü var, büyük başarıları var. Ermeni Soykırımı yalanını bitirmiş, Silivri duvarını yıkmış, Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadele çizgisine girmesinde son derece etkili olmuş, 15-16 Temmuz gecesi darbenin bastırılmasında tayin edici bir konumu olmuş; başarıları olan, kökü olan ve düşmanın bitiremediği bir parti. 1970’lerden beri hapislere atılmış, vurulmuş, kırılmış ama yok edilememiş. Demek ki Vatan Partisi’nin sağlam bir temeli ve kökü var. Şu anda da Vatan Partisi’ne çok büyük bir ilgi ve yöneliş var. “Neden bu insanlar Vatan Partisi’ne gelmiyor?” diye soruluyor. Bu, Vatan Partisi’nin değil, onların kabahati. Gittikleri yere bakın; diyelim Emine Ülker Tarhan’a gittiler, ne oldu? Sonuçları ne? Mümtaz Soysal’ın etrafında 3-4 kişi toplandılar, ne oldu? Yekta Güngör Özden’in etrafında toplandılar, hani neredeler? Cumhuriyet Halk Partisi’nden koptular, başka partiler kurdular; hani nerede onlar? Kabahati onlarda arayalım. Vatan Partisi ayakta; dünya çapında bilinen, tanınan ve Türkiye’nin bugünkü yönelişinde söz sahibi bir parti. Batı basınından Doğu basınına kadar dünyanın her yerinde, Türkiye’nin yönelişinde etkin bir güç olarak Vatan Partisi’nden bahsediliyor. Vatan Partisi’ne bazıları gelmiyorsa bu onların kusurudur. Ama biz onları yine eğitmeye, etkilemeye gayret içindeyiz ve kazanacağız.
Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri açısından bir soru gelmiş: “Rusya neden Türkiye için olumlu anlamda adım atmıyor? Batı ile yaptığı mücadelelerde Türkiye için bir şeyler yapıyor olsalar da Avrasya ihtimali için olumlu yansımaları oluyor. ABD’nin ve Batı’nın ağzının payını verebilirler. Bu olumlu katkılar bizi Avrasya’ya daha da yakınlaştırır mı?”
Bence burada “Rusya neden adım atmıyor?” sorusu çok anlamlı değil. Hem gerçek değil hem de anlamlı değil. Çünkü biz burada adımı Rusya’dan değil, kendimizden beklemeliyiz. “Biz niye Rusya’ya o adımı attırmıyoruz?” diye sormak daha doğru. Aktif dış politika, başka ülkelerin adım atmasına bağlı olan bir politika değildir. “Başka ülkeler gelecek, bizim mendilimize bir şey bırakacak” anlayışı aktif ve müdahaleci dış politika olamaz. Rusya zaten çok adımlar attı; Soçi mutabakatları, Astana süreçleri, Amerika’ya karşı gösterdiği ağırlık bunlar çok önemli kuvvetlerdir. Ancak Türkiye’nin dış politikasında Rusya’yı ve Çin’i daha çok etkilemek istiyorsak, davranış ve müdahaleci uygulamalarla daha ciddi adımlar atmalarını sağlarız. Soru yanlış; “Rusya neden adım atmıyor?” diye değil, “Türkiye niye Rusya’ya daha ciddi ve kararlı adımlar attıramıyor?” diye sormalıyız. Çıkış yolunu kendimizde arayacağız, başkalarında değil. Atatürk, doğru siyasetler izleyerek İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya’ya en kararlı adımları attırdı. Demek ki etkili, etkin ve müdahaleci siyasette bazı noksanlarımız var. O nedenle beklediğimiz adımlar atılmıyor. Ama bana göre Rusya, Türkiye’nin yanında şu anda çok önemli bir güç.
Türkiye’nin önü açık, bunu saptayalım. Karamsar görüşler çok yanlış. Türkiye, 21. yüzyılın önemli devletlerinden biri olmaya aday. Her toplantıda ve televizyon programında ısrarla belirtiyorum; Batılıların yaptığı 2030 projeksiyonlarında Türkiye dünya ekonomisinde 5. sırada yer alıyor. 2030 yılına gelindiğinde Çin 64 trilyon, Hindistan 46 trilyon, Amerika 33 trilyon dolar üreterek üçüncü, Endonezya 11 trilyon dolar üreterek dördüncü, Türkiye ise 10,1 trilyon dolar üreterek beşinci sırada olacak. Türkiye’den sonra Brezilya, Mısır, Rusya, Japonya ve Almanya geliyor. 2030’da Japonya ve Almanya’nın, Rusya’nın bile önüne geçiyoruz. Böyle büyük bir birikime ve geniş ufuklara sahibiz. Kendimize güveneceğiz ve geleceğin yükselen, daha paylaşmacı, daha insancıl, milletlerin ve devletlerin bağımsızlığına yer veren Yükselen Asya Uygarlığı’ndaki öncü konumumuza yerleşiyoruz. Vatan Partisi de bu süreçte hükümet olacak, hükümeti paylaşan partilerden biri olacaktır. Milli devrimci, milli üretici bir hükümette önümüzdeki süreçte Vatan Partisi’nin yer aldığını göreceğiz.

