Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi… Ama Türk milletinin altı açıklığını… Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın. Bırak takılıyor. Türkiye’yi dinlenenler, üretenler üretecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler merhaba, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Her zaman olduğu gibi konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hemen bir “hoş geldiniz” diyoruz.
**Sunucu:** Hoş bulduk. Neleri konuşacağız bugün? İki tane temel gündemimiz var; birincisi ekonomi, ikincisi Suriye, Suriye’nin özelinde İdlib. Bugün Soçi’de Türk ve Rus liderlerin zirvesi vardı. Putin özetlemiş; bu yıl içinde, 2018 yılı içinde 10. görüşme bu. Yani dış ilişkilerde gelişmelerin ne yöne gittiğini gösteriyor bize. Efendim, Suriye meselesine, İdlib’e gireceğiz. Arkadaşlarımızın bir hazırlığı var çünkü biz toplantıdayken bu açıklamalar yapıldı, biraz da bizim bilgi edinmemiz lazım.
Bugün başka bir konu daha oldu efendim; 18 milyon çocuğumuz bugün okula başladı. Orta büyüklükte bir devlet nüfusu kadar genç nüfusumuz var. Şimdi ben kısa bir özetleme yapacağım, belki bazılarına göre ön yargılı bir özetleme olacak. Eğitimimiz, AKP iktidara geldiğinde, 2002-2003 yıllarında OECD ülkeleri ortalamasının üzerindeydi. Genel klasmanda Türkiye, 72 ülke içinde 28. sıradaydı. Her üç yılda bir yapılan OECD değerlendirmelerinde Türkiye’nin yeri geriledi ve 50. sıraya düştük. Bazı fen bilimleri alanlarında, matematikte yerlerde sürünüyoruz. Tayyip Erdoğan zannedersem bir konuşmasında eğitim alanının, hükümetleri açısından en başarısız oldukları alan olduğunu söylemişti.
Peki, hükümet neleri çözdü? Başörtüsü sorununu çözdü. İlk ve ortaöğretimde artık başörtüsü problemimiz kalmadı hamdolsun. 450 kadar imam hatip okulumuz vardı, 1450’ye çıktı. AKP geldiğinde 71 bin imam hatip öğrencisi vardı, 1 milyon 450 bine çıktı. Her yıl iki yüz bin civarında mezun veriyorlar. Bir “İmam Hatip ordusu” oluştu ve bu okullarda okuyan çocuklarımız üniversite sınavlarında en başarısız durumda olanlar. Geçmişte de böyleydi, katsayı öncesinde de sonrasında da böyleydi. Şimdi imam olacak insanı üniversiteye sokmaya çalışırsanız, yani ilahiyat fakültesine girebilir de diğer alanlarda böyle olur. Din derslerini ilkokullara ilave ettiler, yine eğitimin kalitesi yükselmedi.
Şimdi bu sene de “karma eğitim” tartışması çıktı. Dediler ki “Karma eğitimi kaldırmıyoruz, tercihe bırakacağız.” Yani kızlar ve erkek çocuklarımız aynı sınıflarda okuyacak ya da isteyen kız okullarında, isteyen erkek okullarında okuyacak. Yeni Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk Bey hakkında bilginiz var mı?
**Doğu Perinçek:** Kamuoyuna yansıyan bilgileri biz de biliyoruz. Biz uygulamalara, icraata bakacağız. Geçmiş bilgilerle ilgili bir önyargımız yok. Layıklık yanlısı, ilerici kesimde olumlu kanaatler açıklandı ama biz uygulamaları göreceğiz. Sonuç itibarıyla olumlu bir değerlendirme yapmak için henüz bir sebep gözükmüyor.
**Sunucu:** Sizce eğitimde temel problem nedir?
**Doğu Perinçek:** Eğitimde temel problem bilimsel, laik, milli ve parasız olmaktır. Kaliteyi bunlar getirir. 1924 Tevhidi Tedrisat (Öğretimin Birliği) ilkesinden geri dönüş var Türkiye’de. Ülkede çağdaş, bilimsel, laik, milli eğitim olmalı. Siz bu eğitimi imam hatip okullarıyla yürütemezsiniz. İmam hatip okulları bir meslek okuludur; tıpkı tornacılık, elektrikçilik gibi din görevlisi yetiştirir. Ancak bu okullar Türkiye’nin laik, bilimsel, milli eğitim sistemini parçalamak için kullanılacak olursa bu Türkiye’ye felaket getirir. Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması insan kaynaklarıyla mümkündür. Siz o insan kaynağını dinamitleyerek Türkiye’yi gelişmiş bir sanayi ülkesi yapamaz, üretim ekonomisini inşa edemezsiniz. Mevcut hükümetin eğitim politikası kökten yanlıştır.
**Sunucu:** Son günlerde Türkiye’den yurt dışına doğru bir öğrenci göçü başladı. Aileler çocuklarını okumaya değil, yerleşmeye gönderiyor.
**Doğu Perinçek:** Kişisel tercihlere değil, devletin politikasına bakarım. Devletin politikası değişecek; tersine, Türkiye’ye dışarıdan bir beyin göçü olması lazım. Vatan Partisi hükümet olsa, yurt dışındaki seçkin bilim adamları Türkiye’ye göç ederlerdi çünkü Türkiye onlar için çekici bir ülke haline gelirdi. Türkiye’den gidenler ise vatan hasretiyle yanıyorlar. Oraya gidenlerle konuşun, çoğu Türkiye’ye dönmek istiyor.
**Sunucu:** Bugün aldığım çok önemli bir haber var. Bir arkadaşımın kızı çok yüksek puan almasına rağmen hiçbir okula yerleşemedi, kontenjanlar doldu. Ben 70 yıldır Türkiye’de böyle bir şey görmedim. Bu, devletin iflasını gösteren bir şey.
**Doğu Perinçek:** Devlet, zor kullanma tekeline sahip olan en üst örgüttür. Devletin en temel vasfı, vatandaşını eğitme hakkı ve yetkisidir. Millet olma özelliğini teşvik edecek bir eğitim sisteminiz yoksa devlet olma vasfınız da ortadan kalkar. Atatürk, Milli Eğitim Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı olarak iki bakanlığa özel bir vurgu yapmıştır. Ordu milli olacak, eğitim milli olacak; emperyalistlerin güdümünde olmayacak. Bu, Atatürk devriminden bize kalan çok önemli bir mirastır.
**Sunucu:** Efendim, bir başka konuya geçelim. Dün gündeme gelen Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleri meselesi var. Erdoğan, siyasi partilerin banka yönetemeyeceğini belirterek bu hisselerin hazineye devredilmesi gerektiği yönünde açıklamalar yaptı.
**Doğu Perinçek:** Olmaz. Neden olmaz? Çünkü bu özel hukuk meselesidir. Birisi bir vasiyet yapmış, evini birine bağışlamış gibi düşünün. Özel hukuk ile kamu hukuku karıştırılmamalı. Hüsamettin Bey, mesele bağıştan ibaret değildir. Siz, özel hukuk alanına devlet olarak müdahale edemezsiniz. Yani alışveriş, satış, borçlar hukuku, miras, vasiyet veya aile hukuku gibi alanlarda devlet olarak düzenlemeler yapar, kanunlar çıkarırsınız. Fakat Atatürk burada özel hukuk işlemi yapmıştır; yani bir vasiyette bulunarak kendi mal varlığını Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na bırakmıştır. Bunların yönetimini de CHP’ye vermiştir. Bu, özel hukuk alanında bir vasiyettir. Siz devlet olarak bir kanun çıkarıp “Ben bu vasiyeti iptal ettim” diyemezsiniz. Bunu 12 Eylül’de yaptılar; ancak hukuk dışı yönetimler, hukuku çiğneyen yönetimler bunu yapabilir. Ben hukuktan söz ediyorum. Türk medeni hukukuna, İsviçre hukukuna, Alman hukukuna veya Amerikan hukukuna, yani bugün dünyada geçerli olan hukuka göre devlet, özel hukuk işlemlerine müdahale edemez. Devlet düzenleme yapabilir ama özel bir işlemi tek taraflı kaldıramaz. Özel hukuk alanı, düzenleme haricinde kamu müdahalesinin dışındadır.
Dolayısıyla bugün böyle bir müdahale anayasaya aykırı olur. Kalksalar da “CHP yönetimindeki Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun hisselerini alıp hazineye devrediyoruz” deseler, bu ne demektir biliyor musunuz? Bu, “Ben Rafet Ballı’nın veya vatandaş Ahmet’in, Mehmet’in evine el koyuyorum, mülkiyetini hazineye geçiriyorum” demektir. Böyle bir kanun çıkarılamaz. Bu, özel mülkiyete ve özel hukuk alanındaki iradeye doğrudan müdahaledir; hukukun çiğnenmesidir. Böyle bir kanun Anayasa Mahkemesi’nden döner; anayasaya kökten aykırıdır, böyle bir anayasa değişikliği bile yapılamaz. Devlet kamulaştırma yapabilir ancak bunun da hukuk sisteminde tanımı, sınırları, bedeli ve tazminatı vardır. Keyfi kamulaştırma olmaz. Yani bu konuda CHP yönetiminin itirazı haklıdır; bir hukukçu olarak söyleyeyim, hiçbir şekilde “hazinenin mülkiyetine geçirdim” denilemez.
“Nereden buldun?” kanunu ise bambaşka bir konudur. Vatan Partisi iktidara geldiğinde, “Bu servetlerin hukuki kaynağını gösterin” diyecek ve yolsuzluk mahkemeleri kuracaktır. Hukuk dışı yollarla elde edilmiş servetler kamuya geçer. Ancak şimdiye kadar çıkan aflarla, yurt dışından getirilen paraların kaynağı sorulmadı. “Yurt dışından getir, bankaya yatır, hiçbir soru sormayacağız, hatta çok düşük vergi alacağız” denilerek bunlar yasallaştırıldı. Tabii bir kamu mercii, savcılık; bu paranın uyuşturucu ticareti gibi bir suç yoluyla elde edildiğini saptarsa davayı açar. Parayı getirirken kaynağını sormamak başka bir şeydir, ancak suç yoluyla elde edildiği kanıtlanırsa o suç affedilmez. Yani suç ile paranın kaynağını sorma hakkını birbirinden ayırmak gerekir.
*
Sevgili izleyiciler, kısa bir aramız var, tekrar devam edeceğiz.
*
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” programımız devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Ekonomiye geçecektik ama sıcak bir konu var; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bakü dönüşü uçakta yaptığı açıklamalar. Erdoğan, “Türkiye olarak bizim parselasyon derdimiz yok. Nihai düşüncemiz bir anayasa hazırlığı ve seçimlerin tüm Suriyelilerin katılımıyla yapılmasıdır. Orada kimler varsa gelin hep beraber Suriye’yi terk edelim” dedi.
Suriye’nin toprak bütünlüğünü ihlal eden güç Amerika Birleşik Devletleri’dir; PKK’yı ve oradaki terör örgütlerini besleyen odur. İran veya Rusya oraya Suriye devletinin davetiyle gelmiştir. Amerika ise bir “rica” ile değil, ancak bir güçle oradan çıkarılır. Eğer Sayın Erdoğan bu fikirlerinde samimi ise “Hep beraber çıkalım” dememeli, “Hep beraber çıkartalım” demelidir. “Hep beraber çıkalım” demek çözümsüzlüktür. Suriye’deki asıl sorun Amerika ve İsrail’dir. Bu söylem, Amerika’nın varlığını örten ve çözüme hizmet etmeyen bir tavırdır. Türkiye’nin söylemesi gereken şudur: Gelin Türkiye, Rusya, İran ve Suriye olarak birleşelim; önce terör örgütlerini silahsızlandıralım, silahsızlanmıyorlarsa kuvvet kullanarak temizleyelim.
*
İsterseniz Erdoğan’ın Soçi’deki açıklamalarını hep birlikte izleyelim.
*(Videonun izlenmesi)*
Bu görüşmelerin ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu tarafından İdlib mutabakat zaptı imzalandı. Şoygu da Türk kökenlidir, Yakut Türküdür; tipi de zaten Asyatik, Orta Asyalıdır. Türkler askerlikte başarılıdır; Suriye’de de Irak’ta da böyleydi. Hasan Türkmani de Savunma Bakanlığı yapmıştı ve 2012’deki suikastta şehit olmuştu. Şimdi, bu notu vermiş olmanız da iyi oldu. Tayyip Erdoğan, İdlib’de ayak sürüyerek ve inat ederek dediğini yaptırmış mı oldu? Şimdi bakın, konuyu şöyle ele alacağım: Bir kere Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında önemli ve çok olumlu bir vurgu var. O da nedir? “Esas tehdit Fırat’ın doğusundadır ve orada terörün bitirilmesi lazım. Orada PYD, YPG var,” diyor. Tamam, bu güzel.
Fakat pratik olarak Fırat’ın doğusundaki terör nasıl bitirilir? İdlib’den oraya doğru gidilir. Fırat’ın doğusundan İdlib’e gelinmez. Yani bir şeyi sıralamanız gerekir. Mesela pilav yapıyorsunuz; önce haşlayıp sonra içindeki taşı ayıklayamazsınız. Önce taşı ayıklayacak, sonra pirinci haşlayacak, sonra yağını koyacaksınız; değil mi? Her şeyin bir sırası var.
Şimdi Fırat’ın doğusunda Amerikan üsleri var. Olaya doğrudan Amerikan üslerine veya Amerika’ya saldırarak başlayamazsınız, bu işi zora sokmak olur. Ama İdlib’de bir beraberlik sağlarsınız; Türkiye, Rusya ve İran, Suriye’nin İdlib’i temizlemesini destekler. Suriye’de temizlenecek olan Heyet Tahrir Şam gibi terör örgütlerini Türkiye de terörist olarak kabul ediyor. Aynı zamanda Suriye ile bir anlaşma yaparsınız. “Oradaki bazı ÖSO gibi örgütlere Türkiye’nin bir taahhüdü varsa bunları affet,” dersiniz. Hatta Heyet Tahrir Şam’ın bir kısmı bile, eğer faydalıysa Suriye tarafından affedilebilir. Bunların hepsi yapılabilir.
Eğer biz Fırat’ın doğusunu temizlemek istiyorsak, Vatan Partisi’nin stratejisine gireceğiz; İdlib’den Fırat’ın doğusuna gidilir. Doğu Fırat’ı temizlemenin yolu İdlib’den geçer. Çünkü İdlib’de Fırat’ın doğusunu temizleyecek beraberliği oluşturuyorsunuz: Türkiye, Suriye, İran ve Rusya beraberliği. Bu beraberliğin karşısında hiçbir güç orada duramaz. Fırat’ın doğusunda Amerika da bu dörtlüye karşı duramaz. Ayrıca hukuki bir meşruiyet sağlıyorsunuz; o da Suriye’nin toprak bütünlüğüdür. Tabii ki Suriye devleti kendi toprak bütünlüğünü sağlayacak. Siz İstiklal Savaşı’nda “Türkiye İzmir’i kurtarmasın, Türkiye Kars’ı kurtarmasın, Türkiye Antep’i kurtarmasın” diyebilir miydiniz? Bugün Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak tek bir güç vardır, o da Suriye Devleti ve Suriye ordusudur. “Ben Suriye Devleti ve ordusunun kendi vatanını bütünleştirmesine karşıyım” dedikten sonra her türlü çözümün karşısındasınız demektir. Çünkü onun karşısında ikinci bir rakip yok. Artık Suriye’yi bütünleştirecek gücün Sayın Beşar Esad olduğu, Suriye Devleti ve ordusu olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Bunu kabul etmemek mızıkçılıktır ve Türkiye’nin aleyhinedir; çünkü Tayyip Erdoğan bu şekilde hem ekonomik çözümleri sabote etmekte hem de Türkiye’ye göçü önleyecek imkanlara çelme takmaktadır. Suriye kendi topraklarına hakim olursa, Türkiye de Rusya ve İran’la birlikte mümkün olduğunca az şiddet kullanılmasını sağlayarak hem göçü önler hem de Suriye’nin toprak bütünlüğüne katkıda bulunur.
Şimdi bu manzara içinde ilk madde dikkatimi çekti. Orada “Rusya, İdlib’e yönelik askeri müdahaleleri önlemeyi taahhüt eder,” gibi bir cümle söylendi. Bu işi çıkmaza sokuyor. Suriye kendi ülkesini bütünleştirmeyecekse nasıl bütünleşecek? Tayyip Erdoğan’ın bir seçeneği mi var? Amerika mı bütünleştirecek, Rusya mı, İran mı, Türkiye mi, Heyet Tahrir Şam mı, ÖSO mu? Bunların hiçbiri alternatif değil. Suriye Devleti ve ordusu Suriye’yi bütünleştirecek. O zaman Suriye’nin bütünlüğünü, Türkiye’nin güvenliğini ve Türkiye ekonomisinin Çin, Rusya, İran gibi ortaklarıyla çözüme kavuşmasını istiyorsak, Suriye Devleti’nin orayı bütünleştirmesine destek olacağız. Sıra oradan sonra Fırat’ın doğusuna gelecek.
Peki, Türk askeri Fırat’ın doğusuna niye giremiyor? Çünkü gerekli kuvveti biriktiremiyorsunuz. Fırat’ın doğusundaki terörü kurutmak için Rusya’ya, İran’a ve en başta Suriye’ye ihtiyacınız var. Siz o kuvveti biriktirecek siyaseti üretemiyorsunuz. Hatta Amerika’nın varlığına bir süre razı olunabilir; ama kuvvetler birleşip PKK-PYD’nin üzerine gittiğinde, Amerika onları koruyamayacak. Tayyip Erdoğan’ın şu anki siyaseti Fırat’ın doğusunu temizleyecek, PKK-PYD’nin kökünü kurutacak bir siyaset değil çünkü bu kuvvetleri yan yana getiremiyor. O kuvvetler İdlib’de birleşir, Fırat’ın doğusuna doğru yayılır.
Vatan Partisi hükümetinin yapacağı anlaşma şudur: Bir, Suriye’nin kuzeyinden bütün terör örgütleri temizlenecek ve bunlara silah bıraktırılacaktır. İki, Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlandıktan sonra bütün yabancı askerler ve üsler Suriye topraklarını terk edecektir. Bunun için Suriye Devleti’nin askeri harekatları hep birlikte desteklenecektir. İdlib’de kazanılan başarı Fırat’ın doğusuna doğru taşınacaktır. Böyle bir anlaşmaya Suriye, Rusya ve İran mühür basar. Mevcut anlaşma ise statükoyu koruyor, problemi öteliyor. Muhalifler yerinde kalacaksa, radikal olanları kim silahsızlandıracak? Rusya ve Türkiye mi? Bu olumlu bir şey ama İdlib sorununun çözümü ertelenmiş görünüyor.
Soçi buluşması temelinde Türkiye ve bölgedeki kuvvetlerin politikalarını değerlendirdiğimizde, Putin ve Erdoğan’ın açıklamalarında her iki tarafın birbirini anlamaya çalıştığı bir çözüm görüyoruz. Suriye’de muhalifler ve rejim kontrolündeki alanlar arasında silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturulması ve burada Türkiye-Rusya koordinasyonunun sağlanması hedefleniyor. Radikal grupların, yani Heyet Tahrir Şam gibi örgütlerin faaliyet göstermemelerini sağlayacaklar. Bu da silahlı güç kullanarak olur. Bu durum, Rus silahlı kuvvetlerine de bunları temizleme hakkı veriyor. Eğer Türkiye gönüllü olmazsa, Rusya “Madem sen yapmıyorsun, ben kendi askerimle bu fedakarlığı yapıyorum” diyebilir.
Erdoğan’ın Fırat’ın doğusu vurgusu önemli ama altı boş kalıyor. İdlib’den oraya gidilir, mantık budur. Bir plan dahilinde, hep beraber mührü basarak Fırat’ın doğusuna geçilmeli. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya birleştiği zaman o coğrafyada hiçbir terör örgütü barınamaz. Soçi’de bir pürüz görüntüsü giderilmek istense de, Rusya’nın “İdlib’e saldırılmayacağını temin ederim” demesi, Suriye’nin kendi topraklarını bütünleştirme görevini askıya alıyor. Bu anlaşma bir yandan radikal grupların faaliyetini engellemeyi amaçlarken, diğer yandan bir statüko koruma planına dönüşüyor. Sonuç itibarıyla Tayyip Erdoğan’ın terörü kurutma konusunda bir perspektifi ve stratejisi yok. Terörün ağır silahlarını almadan faaliyetlerini engelleyemeyiz. Başından beri İdlib’deki sorunun çözümünün ötelenmiş veya ertelenmiş olabileceğini, bir statüko kurulduğunu söyledim. Tamamen ertelenmiş demeyelim; hafifletilerek ertelenmiş. Aslında “erteleme” sözcüğünü kullanmak istemiyorum; çünkü Türkiye ve Rusya, muhaliflerin faaliyet göstermelerini engelleme yükümlülüğü konusunda bir irade ortaya koyuyor. Eğer Türkiye bu taahhüdünü yerine getirmezse, Rusya bunu kendi askeri güçleriyle yapabilir. Sonuçta Rusya, “Seninle beraber kararlaştırdık, sen yapmadın, öyleyse ben yapacağım” diyebilir.
Siz, tarafların kendi arzuları doğrultusunda hareket etme imkânı veren yorumlara dikkat çektiniz. Ben de şunu söyleyeyim: Rusya problem çıkmasını istemiyor; Türkiye ile sorunlu bir süreç yaşamak istemiyor. Türkiye’yi de belli oranda razı ederek işi yürütmeye çalışıyor. Tayyip Erdoğan yönetimi ise çıkmazdadır. Neden? Türkiye dağ gibi bir ekonomik sorunun içindedir ve bu son derece şiddetli, tehlikelidir. Çarşıya çıktığınız zaman herkes bunu görüyor. Bugün bankaların batık kredileri kamulaştırıldı; bir nevi kamu, bankaların batıklarını üstlendi. Bunun külfetini alıyorsunuz ama nimetinden faydalanamıyorsunuz. Türkiye ekonomisi stratejik bakış açısından, stratejiden ve siyasetten yoksun; günübirlik işlerle idare ediliyor.
Türkiye ekonomisi için Amerika ile birlikte bir çözüm yok. Gazetelere, TÜSİAD’a baktığınız zaman sanki Amerika ile el ele vererek bir çözüm varmış gibi bir hava oluşturuluyor; mesela IMF’nin devreye sokulması gibi. Türkiye’nin 180 milyar dolar, dış ticaret açığıyla birlikte 220-230 milyar dolar ihtiyacı var. Amerika istese de, Türkiye Kürdistan’ın özelliğini kabul etse de, Türk ordusunu Kıbrıs’tan çekse de, Ermeni meselesinde diz çöküp Amerika’nın ekonomik programını olduğu gibi kabul etse de Türkiye için bir çözüm yok. Amerika’nın Türkiye ekonomisini ayağa kaldıracak, çarkları döndürecek bir gücü ve yeteneği kalmadı.
Türkiye’nin ekonomik çözümü Avrasya’dadır. Üretim devrimi Atlantik sistemi içinde değil, Avrasya’da mümkündür. Almanya’dan Çin’e kadar uzanan bir ittifak potansiyeli içerisinde, milli direnme ekonomisinden geçerek üretim ekonomisine ulaşılabilir. Suriye’deki politikalar, aynı zamanda Tayyip Erdoğan yönetiminin çıkmazını ve Türkiye’yi yönetemeyeceğini ifade ediyor. Tayyip Erdoğan’sız bir Türkiye veya AKP konuşuluyor; ancak Tayyip Erdoğan’la bu çizgide çözüm iflas etmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi de bir çözüm değildir; onlar tamamen IMF’ye teslim olmuş durumdadırlar. Ekonomi ile dış politikanın ve güvenliğin tamamen örtüştüğü bir döneme girdik. Bu ortamda Tayyip Erdoğan; Rusya’yı, Çin’i ve İran’ı ekonomik alanda güvenilir birer ortak haline getiremez. Türkiye kendi ayakları üzerinde durarak üretim ekonomisini inşa edecektir; ancak bunun için İran’ı küstüren, Rusya’ya soğuk bakan, Çin’i hayretler içinde bırakan bu çizgiden vazgeçilmelidir.
Tayyip Erdoğan, Fırat’ın doğusunda Amerika’nın varlığını koruyan bir pratiğe girmiştir. Terör örgütlerinin temizlenmesi konusu, bölge devletleriyle iş birliğine bağlıdır. Çin, ülkesindeki Uygur kökenli teröristlerin Afganistan üzerinden Türkiye veya Suriye’ye geçişi nedeniyle tedirginken, Çin’den Türkiye’ye sermaye akışı talep edemezsiniz. İran ise enerji güvenliği ve ekonomik dayanışma için yaptırımların aşılmasını bekliyor.
Tayyip Erdoğan’ın izlediği “Esatsız Suriye” söylemi, tıpkı yabancıların “Tayyip’siz Türkiye” demesi kadar geçersizdir. Hiçbir ülke, başka bir ülkenin liderini tayin edemez. Suriye’nin anayasasını Suriye milleti yapar; Rusya, Türkiye, İran veya Amerika’nın anayasa yapma hakkı yoktur. Bu durum, Türkiye’nin kendi İstiklal Savaşı’ndaki duruşuna da aykırıdır; Erdoğan adeta Suriye’nin Sevr’ini savunur duruma düşmüştür. Bu yaklaşım çözümsüzlüğü derinleştiriyor ve Türkiye’deki göçmen sorununu büyütüyor.
Vatan Partisi’nin Erdoğan ile en büyük anlaşmazlığı Suriye politikasıdır. Ancak Türkiye’nin vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisini inşa etme mecburiyetleri vardır. Biz süreci seyretmiyor, müdahale ediyoruz. AKP tabanında dahi çoğunluk, Suriye ile anlaşılması gerektiği kanaatindedir. Mevcut politikalarla ne ekonomik sorunlar çözülebilir ne de güvenlik sağlanabilir; bu süreç kaçınılmaz olarak Erdoğan iktidarının sonunu getirecektir. Ama maalesef öyle bir iklim oluştu ki ara vereceğiz. Ondan önce bir hissiyatımı dile getireyim; bu durum, Sayın Erdoğan’ın doğrudan kendi aleyhine. Kimse kendi düşüncesini —aslında “kimse” demeyeyim, çok az insan— %95’i, hatta %99’u görüş açıklamak durumunda olan insanların %99’u görüşlerini söyleyemiyor.
Söyleyenler var; Mehmet Barlaz, İbrahim Karagül, Şamil Tuna, Ardan Zentürk söylüyor. Bakın ne kadar insan söylüyor. Aklınıza gelen, daha iddialı isimlerle oturun, özel sohbet yapın; aynen sizin gibi konuşuyorlar. Ama iş bunları kamuoyu önünde açıklamaya gelince “yapamam” diyorlar. Fakat açıklayanlar da var; Ardan Zentürk, Salih Tuna, İbrahim Karagül açıklıyor. Dört beş kişi açıklıyor. Başka isimler de var ama söylemeyeyim, kendileri söylesin. Ben sizden daha fazlasını tanıyorum. Benim görüştüğüm, Suriye politikasını savunan tek bir AKP’li aydına rastlamadım bugün. “O zaman biz bunu kazanacağız” diyorum.
Bir kişiye bile rastlamadık. O zaman Tayyip Erdoğan “çıkmaz” demektir. Oradan bir kişiye rastladım gibi geliyor; bir kişi hararetli bir şekilde savundu, çok şaşırtıcı bir şekilde. Son beş senedir ilk defa oldu. Savunanlar var ya, “AKP’li” diye çıkıyorlar; onlar resmi görüşleri yansıtıyorlar, kendi görüşleri değil.
Bir ara vereceğiz. Aradan sonra bu konuyu bitirelim, sonra ekonomiye geçelim. Memnuniyetle.
***
Sevgili izleyiciler, kısa bir ara vereceğiz. Tekrar merhaba, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile İdlib meselesini bir tüketelim istiyoruz.
Hâlâ tükenmedi mi? Tükendi aslında ama bir şeye bağlamak istiyorum. Birinci bölümün sonuna doğru da değindiğim gibi; AKP’de bu işi savunan pek insan kalmadı. Aklı başında, Erdoğan’ın şu andaki inatçı politikasını, Esad’a karşı Suriye politikasını savunan hemen hemen kimse kalmadı. Yüzüne karşı… Ama maalesef kötü bir iklim var; görüş açıklama özgürlüğü yok. Millet maaşını kaybetmekten korkuyor. Dolayısıyla bunlar dillendirilemiyor.
Benim gördüğüm; İran olsun, özellikle Rusya olsun, Erdoğan’ın yalpalamasını görüyor, yakından izliyorlar. Türkiye’nin menfaatlerinin de kendileriyle, yani Rusya ve İran’la eşgüdüm hâlinde gitmeyi öngördüğünü tespit ettikleri için, Erdoğan’ın bu zikzaklarını idare ediyorlar ya da sürece güveniyorlar. Kendi lehlerine olduğunu, bölge ülkelerinin ve halklarının lehine olduğunu görüyorlar. Bu sürecin Sayın Tayyip Erdoğan’ı da yola getireceğini, terbiye edeceğini biliyorlar. Çünkü arkasına baktığınızda; PKK ile açılım yapmıştı, Silivri hapishanelerini kurmuştu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hapislere atmıştı, değil mi? Bu süreç Tayyip Erdoğan’ı terbiye ediyor. Dünya merkezlerinde “Tayyip Erdoğan yeşil Kemalist oldu, İslami Kemalist oldu” diye saptamalar yapılıyor. Herkes görüyor; Türkiye, 21. yüzyılda Avrasya’da yer alacak, Avrasya’da mevzileniyor. Mevzilendi bile. Astana garantörleri arasında yer aldı ve bu devam edecek.
Bu süreç işliyor, yürüyen bir süreç var. Biz bunu sabote etmeyelim, tehlikeye sokmayalım, böyle götürelim. Bu, idare etmekten çok, önümüzdeki gelişmeye ve sürece güvenmek. Yani “bu kız bana en sonunda gelecek” gibi bir mantık.
Siz programın başında “Doğu Yönüş Başkanlığından bu noktaya geldi” dediniz, güzel. Ama maliyet ödüyoruz. Lütfen onu söylemeyin, o bizim acımız yani. Çok büyük maliyet. İşin tuhafı, eğer anayasa yazımı yabancı kuvvetlerin inisiyatifinde gelişirse, Suriye’nin üniter devlet yapısı zedelenir. Siz “maliyet ödüyoruz” diyorsunuz, ben o sözü de kabul etmiyorum. Bu politika Türkiye’yi felakete götürür. Öyle bir felakete götürür ki; bu politika ile Türkiye ekonomisi Kasım, Aralık, Ocak aylarında yanar, yangın yerine döner. Hani ben söyledim diye geçmişte kızdılar falan, işte dediklerim doğru çıktı. Burada biz Türkiye yangın yerine dönsün istemiyoruz ama sonuç itibarıyla gerçeklere bakıyoruz. Tabloya bakıyoruz ve bu uyarıları yapmak bizim görevimiz çünkü biz Türkiye’yi kurtarmaya çalışıyoruz. Doğruları söyleyeceğiz, doğru programları ve tehlikeleri göstereceğiz.
Tayyip Erdoğan bir çıkmaza girdi; bu Suriye politikasıyla ekonomiyi de çıkmaza soktu. Çünkü ekonomik çözümlerle Türkiye’nin güvenlikteki çözümleri sımsıkı birleşmiş durumda. Hani “güvenlikte başka bir çözüm var, ekonomide başka bir çözüm var” yok. Burada en önemlisini söyleyeyim; TÜSİAD’a da söylüyorum, TÜSİAD’ı yönetenlere de söylüyorum ve bütün Türk milletine söylüyorum: Amerika Birleşik Devletleri istese de Türkiye ekonomisini kurtaramaz. Bugünkü TÜSİAD ve birtakım büyük sermaye sahipleri, bu tavırlarıyla işi IMF’yle masaya oturmaya sürüklüyorlar. Gerçi IMF ile de oturulmaz dediler, o güzel bir şey ama genel eğilimleri Amerika ve Batı’yla uyuşarak, onların taleplerine kulak vererek çözmek. Böyle bir çözüm yok. Türkiye her şeyini verse, Amerika yine Türkiye ekonomisinin şartlarını çevirecek bir kabiliyete sahip değil.
Türkiye bir darboğaza girmiştir; buradan bir devrimle çıkacak, göreceksiniz. Üretim devrimiyle, bir üretim ekonomisiyle çıkacak. Buna yönelmedikleri gibi, bu Suriye politikasıyla bütün iklimi berbat ediyorlar, ortamın havasını bozuyorlar. Ondan sonra burada el ele vereceğiniz güçlerle; Suriye’yle, Rusya’yla, İran’la, Çin’le aranızı bozuyorsunuz.
Peki, hükümette, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’da ekonomik krizi Amerika’yla biraz yakınlaşarak çözme eğilimi mi ortaya çıktı? Hayır, o da yok. Nedir o zaman? Erdoğan’ın ekonomik krize karşı bir tercihi de yok. Çünkü tercih için strateji kurarsınız ve siyaset üretirsiniz. Şu anda strateji kurmak, siyaset üretmek konularında çok çaresiz olduklarını görüyoruz. Biraz el yordamıyla, günlük tedbirlerle yürüyorlar. Ayın 20’sinde orta vadeli 3 yıllık programı açıklayacaklar, ne var orada? Genel strateji kurmuş değiller ki.
Türkiye; güvenlikte, ekonomide, dış politikada ancak Suriye, Irak, İran, Rusya, Çin, Hindistan ve Türk Cumhuriyetleriyle el ele vererek çıkabilir. Almanya’yı da katalım; Almanya’dan Çin’e kadar Türkiye’nin bir ittifak potansiyeli var. Bunun çekirdeği de bölge ülkeleri; Rusya ve İran zaten o çekirdekte oluşmuş durumda. Çin uzak olmakla beraber çok önemli bir etken; “Bir Kuşak Bir Yol” üzerinde. Dünyada bugün parası olan tek ülke Çin. Bir de Almanya var; dünyanın en güçlü reel ekonomilerinden biri, sanayisi ve öğretimi çok güçlü. Ama Almanya da Türkiye’yi tek başına kurtaramaz. Türkiye’nin en önemli sorunu enerji, dış ticaret açığının en önemli kısmını enerji oluşturuyor. Strateji bu yüzden önemli.
Burada anahtar ülke Suriye. Suriye küçük bir ülke olarak gözüküyor ama herkes Türkiye’nin Suriye politikasına bakıyor. Diğer ülkeler “Türkiye’ye güvenebilir miyiz? Türkiye hakikaten bizim güvenlikte olsun, ekonomide olsun güvenli bir ortağımız mı?” sorusuna Suriye’ye bakarak yanıt arıyor. O bakımdan Türkiye’nin Suriye politikası çok önemli. Bakıyorsunuz; “Katil Esad” falan, insan hakları mevzisinde bir siyaset belirleniyor. Dünyada hiçbir devlet “bu katil, bu insan haklarını çiğniyor” diye siyaset belirlemez. Devletler; toprak bütünlüğü, güvenliği ve ekonomik gelişmesi üzerinden siyaset belirler.
Amerika bizi boğmaya çalışıyor, ekonomimizi boğan bütün programlar oradan geldi; bizi bölmek istiyor. Öyleyse Amerika’ya karşı hem üretim ekonomisine geçeceğim hem de vatanın bütünlüğünü sağlayacağım bir strateji kuracaksınız. Bugün şöyle oldu, öyle yapayım; beşer Esad katil… Bakın, bu “katil” söylemi kadar tehlikeli bir söylem yok. Saddam Hüseyin’e “katil” dediler, Irak’ı böldüler; Kaddafi’ye “katil” dediler, Doğu Akdeniz’i teslim ettiler; Beşar Esad’a “katil” dediler, Suriye’nin kuzeyinde terör koridoruna fırsat verdiler. Şimdi tekrar Beşar Esad’a katil diyerek Amerika’nın varlığını istikrara kavuşturmaya çalışıyorlar.
AKP sözcülerine bakarsak; “Astana sürecini devam ettirelim, Rusya-İran’la ilişkimiz sürsün; hem de Amerika’yla ilişkimiz sürsün, herkesle dans edelim” diyorlar. Kim sana güvenecek? Bir onun kucağına, bir öbürünün kucağına koşuyoruz. Amerika-Türkiye ilişkileri geçmişte eşit, birbirine saygı gösteren ülkelerin ilişkisi olmadı, dayatma oldu. 20.000 tır silahı PKK’ya veren Amerika’yla Rusya’yı ve İran’ı nasıl aynı kefeye koyuyorsun? Böyle bir saçmalık olur mu? Dengeli dış politika değil bu; sahipsiz, pusulasız, stratejisiz, tehdidin nereden geldiğini saptamayan bir politika.
Tehdit Rusya’dan mı geliyor, Amerika’dan mı geliyor? Doğu Akdeniz’de kim namlularını Türkiye’ye çeviriyor? Rusya mı veriyor PKK’ya silahı? Hayır. Bugün Tayyip Erdoğan yönetiminin, Türkiye’nin güvenliğini sağlayacak ve üretim ekonomisini inşa edecek bir strateji kurmadığı gözüküyor. Bocalayarak, yalpalarak günlük olaylara göre tavır alıyorlar. Böyle devlet yönetilmez. Büyük imparatorluk geleneğinde de, Cumhuriyet döneminde de böyle olmadı. Osmanlı’nın en aciz döneminde bile bir stratejisi vardı.
Son olarak; Türkiye, Suriye meselesinde biraz işi zamana yayma tercihine mi gitti? Sanmıyorum, bence mezhepsel tercihler Amerika ile iş birliğinden çok daha belirleyici. “Suriye’de İhvan-ı Müslimin ile, Mısır’da onlarla, Tunus’ta onlarla beraber olacağım” beklentisi; bence beklentiden çok ideolojik bir saplantı. Türkiye’nin çıkarlarını düşünmeyen, dar görüşlü bir ideoloji. İslam dünyasında etkinliği böyle koruyacaklarını düşünüyorlar ama o da kaybedildi. Bir zaman İslam dünyasında Tayyip Erdoğan’ın bir saygınlığı vardı, şu anda o saygınlık yok. Nasıl İslam dünyasında sizi destekleyecekler? Bir tek Suudi Arabistan mı destekleyecek? Kuveyt mi? Emirlikler mi? Herkesi kaybediyor. Şu anda Suudi Arabistan’la da karşı karşıyalar, düşmanlar. Bir yandan İran’la beraberiz ama İran’a samimiyetle ve güvenle bakamıyorlar. Öte yandan Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la cephe cepheyiz, karşı karşıyayız. Ama onlara karşı da İslam dünyasında bir beraberlik sağlayamıyoruz. Bu politika, tekrar söylüyorum, çıkmazdadır. Türkiye, Tayyip Erdoğan’la bu politikayı sürdürürse devam edemez, etmeyecektir. Tayyip Erdoğan iktidara veda etmek zorunda kalacaktır. Bütün bunlar halkla, oyla ve demokratik süreçlerle olacaktır.
Ekonomik krizin neresindeyiz? Dibe doğru daha da hızla gidiyor. “Başlangıcında mısınız?” derseniz, bir buçuk-iki senedir bu kriz var; yani yeni değil. Ama son zamanlarda veriler, durum gittikçe ağırlaşıyor. “Dibe daha vurmadık diyebilir miyiz?” Vurmadık tabii. Dibe vurduğumuz zaman da oraya çarpıp yukarı çıkmayacağız; yani “V” şeklinde bir sıçrama olmayacak. Bu yönetim devam ederse dibe de vuramazsınız. Ancak bu yönetimden, Tayyip Erdoğan yönetiminden kurtularak Türkiye tekrar yukarı doğru çıkabilir.
“Siz de Tayyip Erdoğan’sız Türkiye diyorsunuz, öyle mi?” Bak, onu demiyorum. “Bu politikalarla” diyorum. Ama öte yandan şunu da görüyorum: Türkiye buradan çok geniş bir milli beraberlikle, bir milli cepheyle çıkar. “Şu anda aynı gemideyiz” sözü de bunun ifadesidir. Hâlâ aynı görüşteyim; çünkü koskoca bir AKP var, onun tabanı var. Türk milletinin önemli bir bölümüdür. AKP de şu anda PKK’ya, FETÖ’ye ve Amerika’ya karşı konuşlanışıyla o geminin içindedir. Ama yürüttüğü politikalar son derece tehlikeli, sarsıntılı ve güven vermeyen siyasetlerdir.
(Ara sonrası)
Evet, önemliydi bence. Suriye, Türkiye ve Rusya üzerinden olumlu bir sürece doğru yönelme iradesinden söz edildi. Şam yönetiminin de devrede olması ve iradesinin bir biçimde masaya yansıması iyi bir şey. Bu tahmin edilen bir durumdu.
Gemi meselesine gelince; “Gemide anlaşmazlık mı çıktı?” diye bakmamak lazım. Suriye siyasetleri konusunda Vatan Partisi ve Tayyip Erdoğan’ın görüşleri çok farklı. Ama burada süreç, Vatan Partisi’nin ağırlığı yönünde ilerliyor. AKP’nin ezici çoğunluğu da Vatan Partisi gibi düşünmeye başladı. İnsanlar “Biz Vatan Partisi gibi düşünüyoruz” demiyorlar ama “Suriye ile Türkiye’nin iş birliği yapması lazım” diyorlar. Gördüğümüz kadarıyla hem AKP’ye yakın basında hem de AKP’nin tabanında ve yöneticilerinde Türkiye’nin Suriye ile iş birliği yapması fikri ağır basıyor. Hatta yüzde seksenin üzerinde diyebilirim. Demek ki Vatan Partisi gerçekçi siyasetler üretiyor.
“Peki, anlaşmazlığın su yüzüne çıktığı dönemlerde sizin, Doğu Perinçek’in ve Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’a dirsek göstereceğiniz, aranızda bir mutabakat olduğu söyleniyor.” Biz Türkiye’nin siyasal partileriyiz. Saydığınız partilerin üçü de Türkiye’nin milli cephesinde olan partilerdir. Hatalar, farklılıklar, yalpalamalar veya zikzaklar olabilir; biz tam onların istediği çizgide değiliz tabii. Bu partiler arasında ideolojik ve sınıfsal ayrılıklar olması kadar doğal bir şey yok. Zaten tam bir beraberlik olsa Vatan Partisi, AKP ve MHP diye üç ayrı parti olmazdı. Ama bu partilerin içinde geleceği olan ve Türkiye’yi bu darboğazdan çıkartacak olan parti Vatan Partisi’dir. Türkiye’yi yönetmeye talibiz. Üretim ekonomisini inşa ederek Türkiye’yi sağlıklı bir gelişme rayına sokarız; vatan bütünlüğünü ve güvenliğini sağlarız. Bu konuda Vatan Partisi eşsizdir. Son 15-20 yıla bakalım, Vatan Partisi ne diyorsa o olmuştur.
İttihat ve Terakki tartışmalarına gelince; Erdoğan’ın Enver Paşa ve Nuri Paşa’yı anması ilk değildir. Enver Paşa, İttihat ve Terakki’nin askerî lideriydi. Abdülhamid’e karşı dağa çıkan, 1908 devriminin hürriyet mücadelesinin kahramanlarından biridir. AKP sözcüleri artık Mustafa Kemal hakkında olumlu sözler etmeye başladılar, şimdi sıra Enver Paşa’da mı? Hayat ve gerçekler belli bir yere doğru götürüyor. Azerbaycan’da da Nuri Paşa’yı severler ama esas olan Ermeni sorunu ve Karabağ konusunda kararlı bir tutumdur.
Kafkaslar’da Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan adı altında kurulan İngiliz iş birlikçi devletleri, Ankara-Moskova iş birliği ve iki devrimci hükümetin (Anadolu’daki ve Rusya’daki yeni Sovyet hükümeti) dayanışması ile ortadan kaldırılmıştır. Atatürk, gizli celse zabıtlarında Kızıl Ordu ve Türk ordusunun buluşmasından büyük bir heyecanla bahseder. O dönemde Karabekir Paşa dahil birçok Türk komutanı, kalpaklarına Kızıl Yıldız takıyorlardı. Karşı tarafta zaten Kızıl Yıldız var. “Onlar da Ay Yıldız takmamış mı?” diye soruyorlar. Bolşevikler de Ay Yıldız takmamış mı? Takmışlar. Ama o dönem Türkiye’de bambaşka bir hava var. Yani bu Kızıl Yıldız, Ay Yıldız’a bir alternatif değil. Bizim bayrağımız Ay Yıldız; o dönemde Türkiye’de emperyalizme karşı çok kuvvetli bir Sovyet dostluğu var. Zaten bunu hep yayınladık; 26 Ağustos günü Kocatepe’de, Atatürk’ün arkasında kaputuyla yatan komutan bir Sovyet komutanıdır. Yani bu dostluk, Kocatepe’de bir kaderin paylaşılmasıdır; o büyük taarruzdur. Çünkü orada Türk ordusu yenilseydi, Sovyet komutanları da Atatürk de…
Bugün programa erken ara vereceğiz çünkü bizden sonraki program için belli bir sürenin kalması gerekiyormuş. Dolayısıyla ben şöyle bağlamak istiyorum: Tayyip Erdoğan, İdlib ve Suriye bocalamasında Soçi’de bir düzeltme yapmış oldu mu sizce? Herkes gördüğüm kadarıyla bulunduğu konumu koruyor. Ama şimdi bu metinler uygulamada nasıl yorumlanacak? Mesela “Biz orada iki devlet olarak silah bırakılmasını sağlayacağız” diyor Rusya ve Türkiye. Biraz evvel Sayın Mehmet Yuva ile vaktimiz olsaydı bunu soracaktım; bu sağlama konusunda Rusya bakalım ne yapacak? Ben sanki Türkiye’nin kendini biraz daha bağladığını düşünüyorum. Bir zaman kazanmıştır, süreci biraz ötelemiştir; oradaki silahlı unsurların bir kısmının ömrünü birkaç ay daha uzatmıştır. Ama sonuç olarak Türkiye elini bağlamıştır. Elini bağlamasına da sözüm yok; Türkiye güvenliği ve ekonomisi için yapacağı şeylerde… “Türkiye’nin eli bağlandı, ne kötü oldu” demiyorum. Bu yeni atılan bir adım değil, Türkiye Astana süreciyle Avrasya mevzilerine oturdu. Yani Türkiye artık yeni müttefiklerle daha ayrıntılı bir tahayyüle girmiş oldu.
Şimdi süreç devam ediyor; bu süreç, tüm süreçlerde olduğu gibi zikzaklı ve yalpalamalı bir süreç. Dümdüz gitmiyor ama sürecin ana yönünü iyi görmemiz lazım. Ben şunu net söyleyeyim: Türkiye, Amerika’nın yanına gitmeyecek. Ekonomide de güvenlikte de gitmeyecek. Göreceksiniz, Türkiye’nin artık yeri Avrasya’dır. Hiçbir güç bu süreci tersine çeviremez, Türkiye’de böyle bir güç yok. Amerika’yı bir seçenek olarak savunan CHP veya İYİ Parti, iktidar olarak Türkiye’nin önünde değiller. Askeri seçenek veya darbe konusuna gelince; hayır, Türk ordusu darbeye kalkışmaz. Türk ordusu, Türkiye’yi tekrar Amerika’nın yanına götürecek bir yönelişe ve güce sahip değil.
Sayın Perinçek, teşekkür ediyoruz. Başta unuttuğum bir duyuruyu yapayım: Programımız daha önceki haftalarda salı günleriydi; kanal yönetimi öyle karar vermiş, öyle buyurmuş, biz de uyacağız. Artık pazartesi günleri birlikte olacağız. Önümüzdeki haftadan itibaren “Çıkış Yolu” ile yeni haftaya başlayacağız. Sizin önümüzdeki hafta için bir program farklılığınız var mı?
Büyük ihtimalle Ankara’da olacağız. Belki yapay zeka konusunda Ankara’da Semih Koray, Çağatay Keskinov ile… Yapay zeka ne kadar çok tartışıldı biliyor musunuz? Evet, çok tartışılacak; kamuoyunda herkes tartışmaya başladı. Bakın, Vatan Partisi’nin üstünlüğü burada. Türkiye’de bunu tartışabilecek ve bu konuda fikir üretebilecek teorik birikim ve yetenek Vatan Partisi’nde var. Teşekkür ediyoruz, sağ olun.
Sevgili izleyiciler, programımız burada sona erdi. Haftaya saat 20.00’de, İstanbul’da ya da Ankara’da, benimle ya da bensiz, “Çıkış Yolu”nda buluşmak dileğiyle. İyi geceler efendim. Sizinle olmamızı tercih ediyoruz; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

