Çıkış Yolu • 07.04.2020

Çıkış Yolu • 07.04.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İyi akşamlar efendim. Ulusal Kanal’da Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca’nın açıklamaları az önce ekranlarınızdaydı. Biz de Çıkış Yolu programıyla, her hafta salı günü olduğu gibi yine sizlerin karşınızdayız. Az önce açıklamaları ekranlarınıza getirdik. Şimdi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in açıklamalarını ekranlarınıza getireceğiz; sorularımızı soracağız ve yanıtlarını işleyeceğiz. Az önce tabii 20.00’de yapacağımızı ilan etmiştik ama açıklama uzadığı için biz de Çıkış Yolu’na biraz gecikmeli de olsa giriyoruz. Hemen sorularıma başlamak istiyorum. Efendim, hoş geldiniz yayınımıza.

“Merhabalar, merhabalar, hoş bulduk. Tabii biraz gecikmeli başlıyoruz, o yüzden sorularımı seri bir şekilde size sormak istiyorum. Dün Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Tekalif-i Milliye Emirlerini hatırlatan bir açıklama yaptı. Bugüne ilişkin üretim vurgusu da içeren bu açıklamadan hemen sonra, siz de yine Ulusal Kanal ekranlarında ana haberimize bağlanarak onu destekleyen ve aslında sizin de uzun süredir savunduğunuz Tekalif-i Milliye Emirleri ruhunun devam etmesine ilişkin açıklamalarda bulundunuz. Öncelikle bunu sorarak başlayacağım efendim. Bugün Tekalif-i Milliye’ye ilişkin yaptığınız vurgular neyi kapsıyor? Yani 1919’un, 1920’nin bir tekrarı mı yoksa bugüne ilişkin hangi ayrıntıları içeriyor?”

“Bütün izleyicilerimize, Ulusal Kanal’a sevgiler ve saygılar. Ses orada yankılanıyor galiba.”

“Biz gayet iyi alıyoruz efendim sesinizi.”

“Öyle mi? Peki, o zaman mesele yok. Önce saygıyla, sevgiyle selamlıyorum Ulusal Kanal’ın çok değerli izleyicilerini. Tabii Türkiye çok zorlu bir problemle karşı karşıya. Koronavirüs salgını değil, aynı zamanda ekonomimiz de ciddi tehditlerle ve tehlikelerle karşı karşıya. Yani bir borç batağında, önemli sorunlarla yüz yüze geldik Türkiye olarak. O bakımdan önümüzde büyük problemler var. Çetin bir döneme girdik. Zaten Vatan Partisi hep buna işaret ediyordu, ‘Büyük zorluklar var’ diye. Koronavirüs gelmeden de önce bu zorluklar vardı. Tabii bir millet zorluklarla karşılaştığı zaman, insanıyla o problemleri yeniyor, o zorlukları aşıyor. Onun için en önemlisi maskeden, solunum cihazından, diğer alet ve edevattan önce Türkiye’nin insan kaynaklarıdır, insan gücüdür. Başta sağlık çalışanlarımız olmak üzere; Türkiye’nin bütün milletinin, devletinin, emekçilerinin ve cephede mücadele eden Mehmetçiğimizin, polisimizin, toptan devlet ve milletin bu mücadelede seferber olması, moralinin yüksek olması, ‘yapacağız’ demesi ve fedakârlık ruhunun güçlendirilmesi temel meseledir.”

“Yani dikkatler daha çok maskeye veya birtakım ilaçlara yöneltiliyor ama ondan önce savaşta kararlılık, bu mücadelede milletin dayanışma ruhunun beraberliği, güçlülüğü, el birliği ve güç birliği her şeyin önünde. Tabii milletler tarihten güç alarak bu büyük savaşları yeniyorlar, karşılıyorlar. Bizim tarihimizde de destanlarımız var; kayaları, dağları yarma destanlarımız, demirleri eritme destanlarımız; Ergenekonlardan beri… Türk tarihi zaten bir anlamda dağları delme, demirleri eritme tarihidir. Bugün de koronavirüs salgını karşısında en yakın dayanacağımız tarihsel birikim İstiklal Savaşı’mızdır. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, büyük devrimci önderimizin başında bulunduğu o savaşta kazandığımız birikim, tecrübeler, maneviyat; bunlar bugünkü en büyük güç kaynaklarımızdır.”

“O bakımdan Sayın Cumhurbaşkanımızın Tekalif-i Milliye Emirlerine gönderme yapması çok yerindedir ve gerçekten hemen hatırlayacağımız emirlerdir onlar. Yani aslında bir destan gibidir o Tekalif-i Milliye Emirleri. Şair Hüseyin Haydar arkadaşımıza söylemiştim; ‘Bak burada bir destan var’ dedim. Yani bu bir kanun değil, sadece emirler değil sanki, şiir yazılmış. ‘Her evden bir çift çorap, iki öküzü olandan biri’ vesaire diye gider… Vericiler şiiriyle de Hüseyin Haydar o emirleri, o kanunu bir destan haline getirmişti. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanımız da o yakın tarihteki halkın fedakârlığına; iki öküzünden birini alarak yürütülen bir İstiklal Savaşı’na, her evden çamaşır, çorap alınarak; camilerin tepesindeki kurşunları söküp eriterek, düşmana mermi yaparak yürütülen o savaşa gönderme yaptı. Biz de bundan tabii çok büyük mutluluk duyduk. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı bu çünkü.”

“Evet efendim, 12 Kasım 2018 tarihinde yine bu stüdyoda, Çıkış Yolu programında Tekalif-i Milliye Emirleri’nin bugüne uyarlanması gerektiğine ilişkin bir açıklamanız vardı. Ulusal Kanal arşivinden biz o vurguları bulduk, çıkardık. Müsaadenizle izleyicilerimize bir iki dakika onu ekranlarına getirmek isteriz. Onun üzerinden tekrar bu soruları konuşmaya devam edeceğiz.”

“Tabii.”

*(Arşiv görüntüsü yayınlanır)*

“Efendim, 12 Kasım 2018’de bu konuşmayı yapmıştınız. Peki şunu soracağım; dünden beri şöyle bir tartışma yürüyor: ‘Bizden ne toplayacaksınız?’ Tabii o dönem de Tekalif-i Milliye muhalefeti yaşanmıştı ama şimdi de ilan edildikten sonra o tartışma başladı. Bugün yapılan bu çağrı, yurttaşlardan toplamaya mı dönük yoksa yurttaşın refahını sağlamaya mı dönük bir çağrı?”

“Şimdi bakın, İstiklal Savaşı öncesinde devlet iki öküzden birini aldı. Eğer o iki öküzün birini Atatürk’ün önderlik yaptığı o devrimci hükümet almasaydı, öküzlerin hepsi işgalcilerin eline geçecekti. Yani Türkiye’nin bütün öküzleri İngilizlerin, Fransızların, üzerimize gelen Yunanlıların vesaire olacaktı. Yani halktan bir öküzü alırken aslında ülkeyi kurtarmak için; öküzleri, malımızı, canımızı, varlığımızı, namusumuzu kurtarmak ve yeni bir Türkiye inşa etmek için o tek öküz alındı. Zaten daha sonra 1925 yılında Atatürk aşarı kaldırarak, yani köylünün sırtındaki o çok ağır vergiyi kaldırarak köylünün kalkınması için en önemli kararı aldı. Ve Türkiye ekonomisi bir gelişme dönemine girdi. Tarımımız çok hızlı gelişti ve ihracat yapan bir ülke haline geldik. Tarımda yaptığımız ihracatla sanayimizi inşa eden o Sümerbankları, Etibankları, şeker fabrikalarını, iplik fabrikalarını kuran bir ülke haline geldik. O bakımdan halktan bir şey alıyorsunuz ama vermek için alıyorsunuz sonuç itibarıyla.”

“Bugün Türk milletinin bir trilyon dolara yakın bir milli hasılası, üretimi var. Türkiye’nin vereceği çok şey var. Bugün dünyada orta seviyede bir ülkeyiz ve 2030’un dünyasında Türkiye’nin beşinci ekonomi haline geleceğini söyleyen araştırmalar var. Türkiye’de o birikim var kesinlikle. O bakımdan bugün vatanımız için vereceğimiz çok şeyimiz var. Türkiye sıradan bir ülke değil; büyük ekonomik kaynakları olan ve aynı zamanda manevi birikimi dünyada eşsiz olan bir ülke. Yani bizim en kıymetli varlığımız şehit kemikleridir, 2018 yılında da söylediğimiz gibi. O bizim en büyük sermayemiz. Petrolden, doğal gazdan çok çok daha önemli. Bakın petrolü olan ülkeler hâlâ Orta Çağ’da yaşıyor ama Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte dünyanın en devrimci atılımlarından birini yaptı.”

“Evet efendim, Tekalif-i Milliye’den bağlantılı başka bir konuya geçmek istiyorum. Atıl işletmeler konusu var. Siz geçtiğimiz hafta yine Çıkış Yolu’nda vurgu yapmıştınız. Şu an Türkiye’nin atıl olan, üretime çevrilebilecek işletmelerinden bahsediyorsunuz. Peki bu işletmelerin tekrar aktif hale getirilmesi vatandaştan toplanan kaynaklarla mı olacak, yoksa önerdiğiniz başka bir model mi var?”

“Türkiye’nin karşılaştığı bu derin kriz karşısında iki tane çözüm öneriliyor. Bir tanesi çözüm değil, çözümsüzlük. Diğeri ise Vatan Partisi’nin ve aynı zamanda bugünkü hükümetin de çözüm olmaya başlayan; üretim devrimiyle Türkiye’nin üretme kabiliyetini geliştirip hem koronavirüs salgınına karşı başarı kazanmak hem de borç batağından çıkıp refaha ilerlemek. İşte o üretim devrimi programı Türkiye’de bugün biricik programdır. Vatan Partisi bu sürece hazırdır. Türkiye birden aniden bir baskınla karşılaşmış değildir; biz yıllardan beri Türkiye’nin böyle bir noktaya geleceğini gördük ve çıkış programımızı yaptık.”

“Sayın Cumhurbaşkanımızın önceki gün yaptığı konuşmada da üretim ve istihdam odaklı çözüme gönderme yapılıyor. Yani ‘Fabrikaları çalıştıracağız, atıl kalmayacak’ diyor. Bütün üretim kapasitemizi çalıştıracağız, tek bir karış toprak bırakmayacağız. Bu çok önemli. 1980 programından bir kopuşun, borç alarak değil, kendimiz üreterek ve sizin ‘atıl’ dediğiniz; Denizli’mizin, Gaziantep’imizin, Konya’mızın, Bursa’mızın, Kayseri’mizin, Samsun’umuzun sanayi kentlerindeki küçük ve orta boy işletmelerimizi yeniden harekete geçirmek durumundayız. Dışarıdan ithalatla o tornalar, freze makineleri ardiyelere atıldı, paslanmaya terk edildi. Küçük ve orta sanayicimiz iflas etti.”

“Büyük sanayicilerimiz de borçlanma ekonomisi yüzünden iflasla karşı karşıya kaldı. Burada da Vatan Partisi köklü bir çözüm üretti: Bu işletmeleri kamulaştıralım. Artık patron ‘bittiğimi, ceketimi alıp çıkacağımı’ söylüyor. Bizim çözümümüz; işletmeleri kamulaştırdıktan sonra orada üçlü bir mülkiyet ve yönetim sistemi kurmak. Yüzde elliden fazlası kamunun olacak. Yüzde kırkı işletmenin çalışanlarının, işçilerin ve memurların ücretleri oranında paylarına geçirilecek. Yüzde onuna kadar olan kısmı da eski sahiplerine paylaştırılacak. Böylece işçisiyle, devletiyle ve o işletmeyi o güne kadar yönetmiş olan patronuyla bu üçlü karma sistemle çarkları döndüreceğiz. Kapıya işçi atılmayacak, ekmek teknesini koruyacağız. Sadaka ekonomisi değil, üretim çarkını çevireceğiz; Türkiye’de üretim durmayacak.” Fabrikalar çalışmaya devam edecek. İflas nedeniyle o fabrikalar durmayacak. Geçmiş dönemde ardiyelere, depolara atılan ve paslanmaya terk edilen makinelerimizi, teçhizatımızı oralardan çıkaracağız. Küçük ve orta ölçekli sanayicilerimizi destekleyecek, atıl kapasitemizi harekete geçireceğiz. Çünkü çözüm üretimdedir. Siz üretimden vazgeçerek Türkiye’nin hangi sorununu çözeceksiniz? Hizmetten vazgeçerek neyi başaracaksınız? Mal ve hizmet üretimi devam etmelidir. Bunun için iflasları önlememiz gerekiyor ve kamu kaynakları da bu amaçla kullanılmalıdır.

Kamu kaynaklarını iki türlü kullanabiliriz. Birincisi, her eve ayda bin lira yollamak gibi yardımlardır. Yardıma muhtaç insanlarımıza destek elbette devam edecektir; ancak esas tercihimiz kamu kaynaklarının üretim amacıyla kullanılması olmalıdır. Üretimde de önceliklerimiz vardır. Birinci tercihimiz gıda güvenliğimizi sağlamaktır; yani topraklarımızda buğday, pamuk, fasulye, nohut, mercimek, pancar, ayçiçeği gibi temel gıda maddelerinin üretilmesini sağlamak. İkincisi, bu ürünlerin gıda sanayiinde işlenerek kentlerimize ve kasabalarımıza ulaştırılmasıdır.

İşletmeler kurtarılırken de gıda güvenliğini sağlayan işletmeler birinci, sağlıkla ilgili işletmeler ikinci önceliğimizdir. Koronavirüs salgını nedeniyle Türkiye’yi ayakta tutmamız gerekmektedir. Üçüncü sırada milli savunma sanayimiz ve milli güvenliğimize mal üreten işletmelerimiz, dördüncü sırada ise milli eğitimle ilgili kurumlarımız yer almaktadır.

Kamu kaynaklarını bu doğrultuda tahsis edeceğiz. İflas eden işletmelerin kamulaştırılmasında bu kaynakları kullanırken taksitli yöntemler belirleyebiliriz. İflas eden işletmeyi kamulaştırırken ödenecek tazminatı, mal ve makinelerin rayiç bedeli üzerinden bir zamana yayacağız. Kamu, aynı zamanda bu işletmenin borçlarını üstlenmiş olacak. Daha doğrusu, işletme ve kamu ortak bir şekilde hareket edecek. Atıl kapasite ve iflas eden işletmeler için üretim odaklı çözümler ürettik. Biz sadaka odaklı değil, üretim odaklı bir çözümden yanayız. Çünkü sadaka odaklı çözümün sonu yoktur; kaynaklarınız tükendiğinde teslim olmak zorunda kalırsınız. Üretimi devam ettirmek ise insanlarımıza yardımı da beraberinde getirecektir. Üretim odaklı çözümde ücretsiz izne işçi çıkarılmayacaktır. İstisnai durumlarda, yoksul durumda olan, geçimini sürdürmekte zorlanan sakatlar, hastalar, yaşlılar ve kimsesizler için halkçı devletin sosyal yardımları işlemeye devam edecektir. Ancak birinci meselemiz, üretimi artırmaktır ki bu insanlarımıza daha büyük paketlerle yardım edebilelim, işçimize ve memurumuza hak ettiği maaşı verelim.

Üretim ve istihdam odaklı, çalışma hayatının devam ettiği çözümler önümüzdeki yoldur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın önceki gün yaptığı konuşmada bunun işaretlerini görüyoruz ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz.

Kamulaştırma sırasında işletmenin makine, donanım, marka değeri gibi sermaye varlıkları saptanacaktır. Anayasamıza göre el konulan her varlık için bir bedel ödenmesi gerekir. Borçlarla bu bedel arasındaki ilişkiler hukuki çerçevede çözülecektir. Bizim perspektifimiz; ekmek teknesini sürdürmek, çarkı çevirmektir. Bugün en kolay şey işletmelerin kapısına kilidi vurmaktır. İflası ticaret mahkemesi ilan eder, alacaklı da alacağını alamaz. Bu bir çözüm değil, yıkımdır. Önemli olan, o fabrikanın milletin ve kamunun hizmetinde olmasıdır; orada bez, ekmek, un, şeker ve temel ihtiyaç maddelerinin üretilmesidir. Ekmek teknesini korumak ve geliştirmek; işçinin, memurun, şirket sahibinin, devletin ve Türk milletinin ortak çözümüdür.

“Kamuculuk” denince klasik anlamda devletleştirme akla geliyor ancak bizim programımız öncelikle ekmek teknesini korumaktır. Kamulaştırmaya, ekmek teknesini kaybettiğimiz yerlerde başvuruyoruz; yani fabrika çalışmıyor, işçi kapıya bırakılıyor ve üretim duruyorsa. Özel sektörün yetersiz kaldığı alanlarda üretimi devam ettirmek için kamulaştırma bir araçtır.

Batı’da fikir adamları, küreselleşmenin ve popülizmin bittiğini söylüyor. “Popülizm” derken halkçılığı değil, halk dalkavukluğunu kastediyorlar. Herkese para dağıtma vaatleri bitti, şimdi üretim devrine giriyoruz. Koronavirüsten üretmeden kurtulamazsınız. Sağlık hizmeti vermek için ilaç, solunum cihazı ve diğer tıbbi malzemeleri üretmeniz gerekir. Milli savunmamızı ayakta tutmak için tank palet fabrikasının ve savunma sanayiinin çalışması şarttır.

Sokağa çıkma yasağı konusunda ise şunu sormak gerekir: İnternette ekmek pişirebilir misiniz? İnternetten domates, buğday hasat edebilir misiniz? Üretim devam etmeden toplumun yaşaması mümkün değildir. Genel bir sokağa çıkma yasağı uygulamak, iflas etmek ve pes etmektir. Bazı sınırlı tedbirler elbette alınabilir ancak genel bir yasak Türkiye’yi çaresizliğe sürükler. Bugün sorun sokağa çıkma yasağı değil, bu belaya karşı öncelikleri sıralamak ve planlı bir şekilde üretimi sürdürerek aydınlığa çıkmaktır.

Muhalefet yapmak sadece “yetersiz” diye bağırmak değildir; yapıcı olmaktır. Vatan Partisi olarak sorumluluk taşıyor ve devlet gibi davranıyoruz. Programlarımızda farklılıklar olsa da Sayın Cumhurbaşkanımızın önderliğinde Türkiye hükümetinin doğru anlayışlara yöneldiğini memnuniyetle görüyoruz. En başta halkın fedakârlığını seferber etmek, örgütlemek, halka dayanmak ve devlet disiplinini, toplum disiplinini uygulamak; bütün bunların adım adım bir çizgiye girdiğini görüyoruz. Yardımlaşma ve üretim odaklı fabrikaları çalıştırmaya, ayakta tutmaya yönelik ve tarımın bütün potansiyelini değerlendirmeye yönelik anlayışların da gündeme geldiğini görüyoruz. Biz Vatan Partisi olarak programımızla Türkiye’nin önünde çözüm olduğumuzu ve ışık tuttuğumuzu görüyoruz. Programımız, siyasetlerimiz, kadrolarımız ve gençliğimiz var. Türkiye’nin geleceğini Öncü Gençliğimiz ve Türkiye Gençlik Birliği ile sigortalamış durumdayız. O bakımdan Türkiye’nin önündeki çözümde Vatan Partisi sorumlu ve yapıcı bir aktör olarak var. Hükümetin hatalı gördüğümüz yönlerini, sanki hatayı biz yapmışız gibi samimiyetle eleştiriyoruz. Ancak yalnız eleştirmekle kalmıyor; “Daha çok şöyle yapalım, böyle yapalım; böyle yaparsak millet olarak buradan daha hızlı ve verimli bir şekilde çıkarız” diyoruz. O bakımdan tutumumuz yapıcıdır. Muhaliflik kompleksine kendimizi kaptırmış ve muhalefet hapishanesine girmiş değiliz. Tam tersine, sorumlu, iktidara aday ve Türkiye’yi yönetecek anlayışlarla önerilerimizi halkın önüne koyuyoruz. Bunların görüldüğünü, benimsendiğini ve yararlanıldığını müşahede ediyoruz. Bu da bir erdemdir.

*Evet efendim, kısa bir araya gitmek zorundayız. Reklamların ardından başka başlıklarla yine izleyicilerimizin karşısında olacağız. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Ekranlarını yeni açan izleyicilerimiz için hatırlatalım: Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek sorularımızı yanıtlıyor. Efendim, kaldığımız yerden devam edelim istiyorum. Geçtiğimiz haftanın bir tartışma başlığı da para basma konusuydu. Bu paranın nasıl değerlendirileceği üzerine karşı çıkanlar ve savunanlar oldu. Siz en başından beri hem politikanız gereği hem de para basma gündeme geldiği günden beri bunu söylüyorsunuz. Para basmanın bir zararı var mı, bugün Türkiye’de enflasyon yaratır mı? Hangi yararları içeriyor? Buna ilişkin sizden yanıt bekliyoruz.*

Para basma gündeme gelince biz bir fikir açıklamadık; para basmayı gündeme getiren zaten Vatan Partisi’dir. Bunu da telaş içerisinde, bela başımıza dayandığı zaman değil, üretim devrimi programımızın 18. maddesinde Türkiye’nin bu zorluklarla karşı karşıya geleceğini öngörerek belirledik. Tabii para basma tek çözüm değildir ancak şu anda Merkez Bankası, ekonomiye karşılık gelen banknotun sadece yüzde on beşini basmaktadır. Merkez Bankası, Türkiye Devleti’nin emriyle iç piyasadaki para dolaşımının bütününü karşılayacak basımı yapmalıdır. Biz bu sürece hazırız; telaş, panik veya korku içerisinde değiliz. Elimde programımız, siyasetimiz, kadrolarımız ve cesaretimiz var.

Para basma konusunda şunu görmemiz lazım: Türkiye’nin 700-800 milyar dolar civarında bir milli üretimi var ama piyasada dolaşan para bunun çok altında. Bunun devamlı kısıtlı tutulması isteniyor. 1980’den beri ezberledik; IMF kapımıza geldiğinde ya da biz ona gittiğimizde bize hep “Sıkı para politikası uygulayacaksınız, para basmayacaksınız” dediler. Bu baskı ve tehdit bize dünyanın finans merkezlerinden ve Amerikan emperyalizminden geliyor. Neden? Çünkü siz para basmazsanız Türkiye’de dolar ve avro dolaşır. Yani Türkiye ekonomisinin ihtiyacı olan para miktarında Türk lirası kenara itilir; çarşılardan ve banka mevduatlarından kovulur. Dolar ve avro Türkiye’nin tahtına oturur. Ne kadar döviz dolaştırırsak, Amerika’ya ve Avrupa’ya o kadar haraç ödemiş oluyoruz. Yani biz Amerika’ya yardım ediyoruz, onlar bize etmiyor.

Türkiye para bastığında döviz kısıtlanacak mı? Evet, kısıtlanacak. Bankalardaki döviz mevduatlarını da rayiç bedeli üzerinden Türk lirasına çevireceğiz. Türkiye oraya gidecek, bundan kaçınmak mümkün değil. Hem bankalardaki döviz mevduatından hem yastık altındaki paradan kimsenin korkmasına gerek yok; sonuçta satın alma gücü aynı kalacak. Vatandaşın zarara uğraması söz konusu değil. Ancak paraların üzerindeki resim değişecek; Washington veya Abraham Lincoln resminin yerine Atatürk’ün resmi konacak. Bu, Türk milletinin krizlerden çıkması ve Türk lirasının saltanatı için şarttır. İthalatta kullanılacak döviz birikimlerinin korunmasına yönelik istisnai tedbirler de alınacaktır.

Para basmak aynı zamanda bir tasarruf ve vergilendirme yöntemidir; parası olandan daha çok vergi toplamış olursunuz. Parası olmayan, cebi delik olandan hiç vergi almazsınız. Bu kamu kaynağıyla üretimi destekleriz; tohumluk dağıtılır, iflas eden işletmeler ayağa kaldırılır. Vatan Partisi, bu kaynakların nereye aktarılacağını “Milli Direnme Ekonomisi” başlığı altında dört öncelikle belirlemiştir. Bu süreçte kimsenin halkın kaynaklarını alıp Ali’nin, Veli’nin cebine koymasına müsaade edilemez, kimse buna cesaret de edemez.

Devlet yöneticilerimiz sade yaşayarak halka örnek olmalı. “Yöneticileri zengin olan milletler yoksul, yöneticileri fakir olan milletler zengin milletlerdir.” Bu çok önemlidir. Devlet yönetiminde israfı ve lüksü ortadan kaldırarak Türkiye’nin tüm sorunlarını çözemeyiz belki ama bir manevi ortaklık ve kader birliği sağlarız. Esas mali kaynaklar Türkiye’nin üretimi, para ve vergi politikalarıdır. Türkiye’nin tasarruf oranını %25’lere çıkarması lazım. Bugün %12’lere düşmüş durumda. Ürettiğimizin bir kısmını tasarruf etmeli ve yatırıma yöneltmeliyiz. İşçiden, memurdan yana mı yoksa istihdamdan yana mı olacağız? Yatırım yaparsak işsizlik azalır, üretim artar ve neticede çalışanlara daha çok verebiliriz.

*Efendim, pratik bir soru sormak istiyorum: Koronavirüsle mücadele kapsamında kamu bankalarının kredi kolaylıkları doğru bir politika mı? Bu, para basmanın vatandaşa ulaşma yöntemi mi?*

Vatan Partisi’nin programında “ekmek teknesini korumak” vardır. Bankalar, küçük ve orta ölçekli işletmeleri ayakta tutacak şekilde, üretime dönük kredi politikası izlerse bu son derece yerindedir. Krediler bir işletmeyi kurtaracaksa, oradaki 30-50 kişinin evine ekmek götürmesini sağlıyorsa bu doğrudur. Ancak savurganlık ve israf için kaynak tahsis edilirse yanlıştır. Faizler düşük tutulmalı ve özellikle tarımda çiftçinin tepesine binilmemelidir.

*Süremizin sonuna geliyoruz. Milli propaganda sisteminin kurulması konusunu vurgulamıştınız. TRT’nin “Ya İstiklal Ya Ölüm” dizisi ve Anadolu Ajansı’nın 100. yılı hakkında ne düşünüyorsunuz? Medyanın önemi bu süreçte ne kadar arttı?*

Bir milli propaganda ağı yavaş yavaş inşa ediliyor. Ulusal Kanal bu ağın en öndeki kurumlarındandır. Bunun yanında Aydınlık gazetesi, Teori Dergisi, Bilim ve Ütopya Dergisi ve Aydınlık.com.tr gibi mecralar, bu milli duruşu temsil eden önemli kurumlardır. Anadolu Ajansı, İstiklal Savaşı’nda kuruldu. “Ya İstiklal ya Ölüm” dizisinde de yakın zamanda gördük; kuruluş tarihi sanıyorum 6 Nisan’dı. Nisan ayının başında kurulan bu ajans, Atatürk’ün kara propaganda ile mücadelesinin bir parçasıydı. İstanbul’daki basın, o dönemde dünyaya örnek gösterilebilecek az rastlanır bir kara propaganda yürütüyordu. İstanbul gazetelerinde, “Atatürk ahlaksızdır”, “Atatürk şöyledir, böyledir” gibi iftiralarla şahsına saldırılırken; Büyük Taarruz döneminde “Atatürk yakalandı”, “Yunan orduları Ankara’ya doğru gidiyor” gibi yalan haberler üretiliyordu.

O dönemde İstanbul’daki mütareke basını, İngiliz emperyalizminin kontrolündeydi. Gazeteleri açtığınızda Erzurum Kongresi yok, Sivas Kongresi yok, Ankara’da kurulmuş bir hükümet yok; Sakarya Savaşı’nı kazanan, düşmanı önüne katıp İzmir’e kadar kovalayan Türk ordusu yok. Hatta tam tersine, “Büyük Taarruz akamete uğradı, Türk ordusu yenildi, Mustafa Kemal Yunan ordusuna teslim oldu” gibi hayali haberler yer alıyordu.

Bugün Türkiye bir savaş veriyor. Bu savaş sadece koronavirüse, teröre veya FETÖ’ye karşı değil; aynı zamanda propaganda alanında yürütülen bir savaş. Yüreğimizi zehirlemeye, moralimizi bozmaya çalışan bir fitne ve fesat odağıyla mücadele ediyoruz. Düşman haberlerinin özü moralimizi kırmaktır; “şu kadar öldük, bu kadar yıkıldık” diyerek karamsarlık yayarlar. Savaşta “vurun aslanlarım” denir, “koşun tavşanlarım” denmez. Buna karşı Anadolu Ajansı, Ulusal Kanal, Aydınlık Gazetesi gibi yayın organlarının oluşturduğu ağı büyütmeliyiz. Sosyal medyada FETÖ ve PKK odaklı karanlık grupların yaydığı yalanlara karşı; Vatan Partisi, Türkiye Gençlik Birliği, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Öncü Kadınlar ile “Telgrafçı Hamdi Müfrezesi” misali bir propaganda ağı kurup bunu tüm milletimize yaymalıyız. Türkiye’de internet ve akıllı telefon kullanımı çok yüksek; milletimizi birer Mehmetçik gibi dijital siperlerde savaşan aktif vatandaşlara dönüştürürsek, bu fitnecileri inlerine tıkarız. Milli dayanışma mücadelesi, programımızda öngörüldüğü şekliyle devletimiz tarafından da ilan edilmiştir; bu bizi mutlu ediyor.

“Ya İstiklal ya Ölüm” dizisinin yapımcısı Yasin Bey’i, senaristi Füsun Hanım’ı ve oyuncu kadrosunu yürekten kutluyorum. Bu dizi, Mustafa Kemal’in stratejisini, düşmanı nasıl daralttığını, farklı kuvvetler arasındaki çelişkileri nasıl değerlendirdiğini ve vatanseverleri nasıl bir araya getirdiğini anlatan çok başarılı bir ders niteliğinde. Dizide; İstanbul’daki vatanseverler ile damat Ferit Paşa’nın işbirlikçileri arasındaki farklar, Atatürk’ün siyasi manevraları ve Anadolu’daki devrimci kararlılık çok iyi işleniyor.

23 Nisan yaklaşıyor; bu tarih sadece bir çocuk bayramı değil, Türk devriminin tarihidir. 23 Nisan 1920, milli hükümetimizi kurduğumuz, İstiklal Savaşı’nı yöneten Meclisimizi açtığımız ve Türk ordusuna “İlk hedefiniz Akdeniz’dir!” emrini verecek iktidar odağını oluşturduğumuz gündür. Bu diziyi 100. yılımıza hazırlayanları ve TRT’yi tebrik ediyorum.

Aydınlık gazetesi, Teori ve Bilim ve Ütopya dergileri bizlere her gün doğru bilgi, çözüm ve iyimserlik taşıyor. Bunları okumalı ve Ulusal Kanal’ı yaygınlaştırmalıyız. Biz demirleri eritmiş, Göktürklerden gelen demirci bir milletiz. Soner Polat komutanımızın bize bıraktığı “demir ve çelik iradesi” ile koronavirüse karşı da dimdik duruyoruz. Bu virüsün Türk milleti karşısında hiçbir şansı yoktur. Geleceğe umutla bakıyor ve üretim devrimini başarmak için kolları sıvıyoruz.

Paylaş