Mutlu akşamlar efendim. Çıkış Yolu ile karşınızdayız. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte sizlerle birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, her hafta olduğu gibi yine Ulusal Kanal’da gündemi değerlendiriyor; partisinin çözümlerini aktarıyor ve analizler sunuyor.
Bu hafta da gündemimiz yoğun. Özellikle bugün içerisinde ciddi konu başlıkları var; ana haber bültenlerimizde de ekranlarınıza getirdik. Özellikle CHP lideri Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun dikkat çeken açıklamaları var. Türkiye, İran ile Cumhurbaşkanları seviyesinde bir zirve gerçekleştirdi; o zirvenin ayrıntıları var. Türkiye’nin Doğu Akdeniz takvimi ve ekonomiye ilişkin başlıkları gündemde. Tabii gözler Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’te. Kendisine bu gelişmeleri nasıl değerlendirdiğini ve yorumladığını soracağız. Özellikle gün içerisinde yaşanan Cumhuriyet Halk Partisi liderinin yaptığı açıklamalar çok ses getirdi.
Sizlerin sorularını da her hafta olduğu gibi Çıkış Yolu’nda bekliyoruz. Alt bantta arkadaşlarım, sorularınızı nasıl ulaştıracağınıza ilişkin yönlendirmeleri yapıyor. Twitter, telefon ve WhatsApp yoluyla bizlere ulaşabilirsiniz. Efendim, yayınımıza hoş geldiniz.
— Merhabalar, hoş bulduk.
— Uzaktan bağlantı yöntemiyle katılıyorsunuz programımıza. İsterseniz vakit kaybetmeden derhal başlayalım efendim.
— Hay hay, buyurunuz.
— CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bugün parti meclisini topladı ve kamuoyuna yaptığı açıklamalar gündeme oturdu. Bununla birlikte Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti’nin sürdürdüğü bir takvim de var. Sayın Kılıçdaroğlu, “Saray ve onun beslemeleri ülkeyi bir krize soktu; biz de dostlarımızla birlikte bu sorunları çözeceğiz, iktidar olacağız” diyor. Covid-19 sürecine ilişkin de bazı eleştiriler yaptı ve Türkiye’nin ekonomik anlamda hava yolu ulaşımındaki vergi indirimi dışında herhangi bir ekonomik adım atmadığını söyledi.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarında Doğu Akdeniz, FETÖ, PKK ve Türkiye’nin önceliklerine ilişkin mesajlar aradık ama göremedik. Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’yı kastederek “Erdoğan’a karşı gelenler, ‘seni başkan yaptırmayacağız’ diyenler bugün içeri atılıyor” dedi. Ayrıca “Erdoğan, Trump’tan emir alıyor” şeklinde bir vurgusu vardı. Sayın Kılıçdaroğlu neyi hedefliyor? Neden Türkiye’nin kritik gelişmelerine ilişkin bir çözüm ya da değerlendirme yapmıyor? Nereye varıyor bu gidişat?
— Evet, bütün izleyicilerimizi ve Ulusal Kanal’ın değerli yönetici ve çalışanlarını sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Sayın Sungur, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konuşması bence tarihi bir konuşma. Yani bir dönüm noktasını işaret ediyor; ancak olumlu anlamda değil, olumsuz anlamda tarihi bir konuşma. Cumhuriyet Halk Partisi ve ortakları yeni bir döneme giriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin yönlendirmesiyle girilen bu yeni dönem, bu konuşmayla anlaşılıyor. Bu konuşmanın özü, iç cepheyi tahrip etme ve bölme harekâtını başlatmaktır.
Bakın, siz de belirttiniz; Türkiye bugün Doğu Akdeniz’de Amerikan emperyalizmi, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Fransa’nın askeri tehditleriyle karşı karşıya. Bu ortamda Kılıçdaroğlu’nun cephesi bu tehdide dönük değil. Yani Türkiye’nin vatan bütünlüğüne, Mavi Vatan’ın savunulmasına yönelik bir konuşma değil. Konuşma iç cepheye dönük. Sırtını Amerika’ya, Fransa’ya, Yunanistan’a veriyor ve “sarayın beslemeleri” gibi siyaset dilimize uygun olmayan bir üslupla iç cephede savaş açıyor. Ben konuşmanın tamamını izledim ve hakikaten acıyla, esefle, ibretle izledim. Siyaset dilinin dışında, kışkırtıcı bir konuşmaydı.
Vatan Partisi olarak yıllardır zor bir döneme girdiğimizi belirtiyor ve çözümleri ortaya koyuyoruz. Milli direnme ekonomisi dedik, Vatan Savaşı’nın stratejisini ürettik. 2014’ten sonra Türkiye, emperyalizmle göğüs göğüse bir mücadele halinde. Şimdi bu ortamda Cumhuriyet Halk Partisi, dış tehditlere bakmak yerine tamamen kışkırtıcı, yıkıcı, sokağa dönük ve iç cephede bozgun yaratma amacını taşıyan bir söylem geliştiriyor.
RAND Corporation raporunu hatırlayalım. Bu yılın başında bir rapor yayımlanmıştı. Genel Başkan Yardımcımız Serdar Üsküklü bunu Aydınlık Gazetesi’nde çok ayrıntılı bir şekilde inceledi, kamuoyuna açıkladık. O raporda Amerikan stratejisi; CHP, İYİ Parti, HDP, Babacanlar, Davutoğlular ve Saadet Partisi’ni birleştirip Tayyip Erdoğan’ı yıkmak olarak tanımlanmıştı. Kılıçdaroğlu, bu görevle birdenbire sahneye fırladı.
Konuşmasında HDP’ye, yani PKK’nın Türkiye’deki uzantısına adeta bir madalya takıyor. Selahattin Bey’e “şeref madalyası” takıyor. Neyin şerefi? Mehmetçik’e kurşun atmanın mı, Türkiye’yi bölmeye çalışmanın mı şerefi? FETÖ ve PKK’ya verilen bu destek, Türkiye’nin yürüttüğü vatan savaşına karşı doğrudan doğruya Amerika Birleşik Devletleri’nin emrinde, güdümünde olan bir iktidar savaşıdır.
Bunların kazanma şansı yok ancak ne yapmak istediklerini görmemiz lazım. Bu bir düğmeye basıldığını gösteriyor. İç cephede karışıklık çıkartmak, Türk ordusuna karşı psikolojik harekât yapmak bir vatan görevi değildir. Bu durum, Türkiye’yi tarikatların ve bölücü grupların beylikler halinde böldüğü bir projeye alet olmaktır. Bizim görevimiz, vatandaşlarımızı bu konuda aydınlatmaktır.
Sayın Kılıçdaroğlu’na soruyorum: Nerede senin emperyalizme karşı duruşun? Nerede Türkiye’nin bağımsızlığı? “Bu projenin altında kalacaksınız” diyorum. Nasıl geçmişte FETÖ yargıçlarına “Türk milletinin ayakları altında kalacaksınız” dediysem, bugün de Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki bu tutum için aynısını söylüyorum.
— Efendim, çok kritik vurgular yaptınız. İç cepheyi yıkma harekâtını başlattığını ve bu projenin altında kalacaklarını belirttiniz. Şunu sormak istiyorum: Sayın Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı bu plan uluslararası güçlerle, emperyal odaklarla uyum içerisinde mi götürülüyor? Yoksa sadece Sayın Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin gidişatına ilişkin olaylardan bağımsız, iyi niyetli bir beyanı mı? Bunu nasıl değerlendirirsiniz efendim?
— Şimdi efendim… O kadar üst üste oturuyor, denk düşüyor ki; Rand Corporation’ın yayımladığı rapor, Türkiye’deki iktidara yönelik yaklaşım ve Joe Biden’ın açıklamaları neredeyse aynı şeyleri söylüyor. Joe Biden bunu Amerikan derin devletinin bir temsilcisi olarak ifade ediyor veya Rand Corporation, “Gölge CIA” olarak o stratejiyi açıklıyor. Üstelik sıralama bile aynı. Rand Corporation raporunu okuyun; muhalefet bloğu adı altında birtakım isimler sayılıyor. Joe Biden’ı okuyun; sıra şöyle: Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP, Saadet Partisi ve muhafazakârlar. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını okuyorsunuz, sıra değişmiyor: Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP ve Saadet Partisi… Aynı sırayla hepsi benzer ifadeleri kullanıyor.
Şu nokta önemli: Sayın Kılıçdaroğlu “sandık” diyor. “Biz bu amacımıza sandıkla ulaşacağız” ifadesini kullanıyor. Tabii herkes bu konuşmayı dinlerken “Bunlar bunu nasıl yapacaklar?” diye sorular sorarken, o da durumun farkında olarak “Bunu sandıkla başaracağız” diyor. 2023 seçimleri yaklaşırken Türkiye, Doğu Akdeniz’de Amerika’nın, İsrail’in, Yunanistan’ın ve Fransa’nın namlularıyla karşı karşıya. Kılıçdaroğlu ise Türkiye’nin bu zor durumundan yararlanarak; koronavirüs mücadelesindeki zorlukları sıralıyor. Tabii bunları abartarak ve yer yer gerçek dışı bilgilerle yapıyor; onlara hiç girmiyorum. Hem bu zorlukları hem de ekonomideki sıkıntıları dile getiriyor. Ancak kullandığı dil oldukça bozuk.
Vatan Partisi de bu sıkıntıları belirtiyor. Türkiye’nin dört bir yanında otuz kadar “Üretim Devrimi Kurultayı” yaptık ve oralarda bu zorlukları üreticilerimizle birlikte anlattık. Fakat bizim dilimiz ile Kılıçdaroğlu’nun dili arasında dağlar kadar fark var. Vatan Partisi’nin ve üreticilerimizin dili yapıcı; çözüm üreten, “Üretim Devrimi” programı olan ve Türkiye’nin önüne çözümleri birer birer koyan bir dil. Kılıçdaroğlu’nun dilinde ise hiçbir çözüm yok. Hükümeti stratejisi olmamakla eleştiriyor ama kendisi hiçbir strateji sunmuyor. Sunduğu “strateji” ise insanı güldürüyor. “Koronavirüse karşı mücadelede önce bulaşmayı önleyeceksin, ikincisi de hastaları tedavi edeceksin” diyor. Bunu çocuk bile söyler, bu mu strateji? Koskoca bir parti başkanı, virüsle mücadelede strateji diye bunu mu öne sürüyor?
Ekonomiyle ilgili eleştirileri de aynı. Çöp toplayan insanlarımızın çektiği sıkıntıları son derece yırtıcı ve itici bir dille anlatıyor. Türkiye’de elbette büyük sorunlar var, abartmalar da yapılıyor; ancak ekonomiyle ilgili hiçbir çözüm önerileri yok. CHP’nin ekonomideki tek “çözümü”, dünya finans merkezlerinin memnun kalacağı bir hukuki zemin yaratmak. Bütün söyledikleri şu: “Öyle bir hukuki düzen ve demokrasi kuralım ki, emperyalist ülkeler bize tekrar kredi versin, biz de o paraları Türkiye’ye çekelim.” Başka bir ekonomik programları yok. Zaten bu ekonomi anlayışı Türkiye’yi batırdı.
Bir seçenek üretmedikleri sürece, bu konuşmalar sadece yıkıcı bir mahiyet taşıyor. İç cepheyi yıpratmaya yönelik, nezaket sınırlarını aşan, hakaret dolu ve adeta sokak ağzıyla yapılan eleştiriler bunlar. Bunun bilinçli seçildiğini anlıyoruz; çünkü bir yönetimi nazik bir dille yıpratamazsınız. İtici, aşağılayıcı bir dille ve “şeref madalyasını” Selahattin Demirtaş’a takarak… Türk ordusuna, polisine ve güvenlik güçlerine bir madalya yok. Çünkü onların yenilmesi hedefleniyor. Bu konuşmayı dinleyen, Türkiye’nin her alanda mağlup olmasını isteyen o Atlantikçi ruh halini paylaşıyor.
Sayın Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı bileşenleri, özellikle HDP sözcüleri, bir Erdoğan portresi çizmeye çalışıyorlar. Ailesini zengin eden, Türkiye’yi diktatörlükle yöneten, katı ve sert bir lider portresi… Bu “diktatörlük” suçlaması, bugün Batılı devlet adamlarının Türkiye’ye yönelik kullandığı bir söylemle paralellik gösteriyor. Onlar da Putin, Xi Jinping, Tayyip Erdoğan ve İran Cumhurbaşkanı gibi liderleri, dünyanın başına bela olan “otoriter yönetimler” olarak yaftalıyorlar. Amerika, kendi düşmanlarına bu etiketi yapıştırıp ardından o ülkeleri işgal ediyor veya yıkım projeleri uyguluyor.
İYİ Parti ve HDP’yi yan yana getiren süreç de bu tablonun bir parçası. Selahattin Demirtaş’ın Meral Akşener’e yolladığı kahvaltı mesajı ve Akşener’in bunu benimsemesi… Bir dönem “HDP, Kürt halkının temsilcisidir” deyip sonra “PKK’nın kanlı örgütüdür” diyen, ardından tekrar okşayıcı ifadeler kullanan bir çizgi… CHP sözcüleri de “HDP ile iş birliği yok” derken, şimdi açık ve cüretkâr bir şekilde bu ittifakı savunuyorlar. Hem madalya takıyorlar hem de isimlerini sayıyorlar.
Vatan Partisi ise yıllardır borçlanma ekonomisine karşı çıkmış, üretim ve istihdam odaklı bir milli direnme ekonomisini savunmuştur. Bugün iktidar bile 40 yıl sonra bizim savunduğumuz üretim odaklı ekonomi modeline gelmiştir. Muhalefet ise hâlâ Batı’nın finans çevreleriyle bütünleşme programını savunuyor. Kılıçdaroğlu, hem bu borçlanma ekonomisinin taraftarı hem de sonuçları ortaya çıktığında bunu yıkıcı bir faaliyetin gerekçesi olarak kullanan bir isim.
Kılıçdaroğlu “zorluklar” kavramını kullansa da, kullandığı dil perişanlık, zavallılık ve umutsuzluk üzerine kurulu. Oysa Vatan Partisi’nin “zorluklar” vurgusu, aşılmayı ve çözüm üretmeyi içeren bir dildir. “Milli Hükümet” ile üretim devrimini ve vatan savaşını zafere ulaştırmayı hedefliyoruz. Diğer yandan teröristlere madalya takan bir anlayışla Türkiye için bir çözüm üretilemez. Buradan Türkiye için sadece yıkım çıkar. Türkiye, dış tehditlerin sıcak olduğu bu ortamda bir çıkış yolu ve somut bir seçenek beklemektedir. O konuşmayı yapan Kılıçdaroğlu’nun acil bir seçenek ortaya koyması lazım. Şunu söylemesi gerek: “Türkiye böyle devam edemez” diyor, peki devam edemezse ne olacak? “Derhal sizin çözümünüz nedir?” diye sorulmalı. Bir yerde “sandık” falan diyor ama seçim 2023’te. 2023’e kadar sizin çözümünüz nedir? Görüyoruz ki çözümleri, Türkiye’de yıkıcı faaliyetlerle iç cepheyi zaafa uğratmak. Çökertmek diyemiyorum, onu beceremezler; iç cepheyi çökertecek güçleri yok ve iç cephe de onların faaliyetleriyle hiçbir şekilde çökmez. Ancak iç cephede karışıklık yaratan, güvensizlik oluşturan ve insanları vatanından, umutlarından soğutan bir konuşma bu. Bunu çok iyi değerlendirmek lazım. İnsanları vatanından soğutan, ülkesine güvenini kıran ve sonuç itibarıyla teslimiyete yönelik bir konuşma.
Efendim, tabii bir de Abdullah Gül konusu var. Çok konuştuk, çok da tartışılıyor. İzleyicilerimizden de bu noktada sorular geliyor; Abdullah Gül konusundaki fikirleriniz merak ediliyor. Sayın Kılıçdaroğlu, “Abdullah Gül’den neden korkuluyor?” ifadesini ikinci defa tekrarladı ve Millet İttifakı’nda ilkeler üzerinden bir uzlaşma olacağını söylerken, aslında Abdullah Gül’e de kapalı olmadığını işaret etti. Şimdi Millet İttifakı’na çizilen programla, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nde Sayın Kılıçdaroğlu’nun çizdiği siyasi tabloyla Abdullah Gül uyuşuyor mu? Yoksa orada Abdullah Gül’e uydurulmaya çalışılan bir ilkeler bütünü mü var? Ya da aslında birbirlerini tamamlıyorlar mı?
Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor; hepsi birbirini tamamlıyor. Programlarına baktığımız zaman; CHP’nin bugün izlediği Batıcı, Batı işbirlikçisi program ile Abdullah Gül’ün programı arasında bir fark yok. Babacan’lara ve Ahmet Davutoğlu’na da buradan şifalar dileyelim, koronavirüse yakalandığını ilan etmişlerdi. Zaten dikkat ederseniz, Abdullah Gül de son zamanlarda bir operasyon elemanı. Nasıl ki AK Parti’den Abdullah Gül, Davutoğlu ve Babacan’ı kopardıysa, MHP’den de İYİ Parti’yi kopardı Amerika. Bunları getirdi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanına oturttu. Bakın bu bir operasyon. Amerika’nın hedef aldığı en başta Vatan Partisi; ancak Vatan Partisi’ne fazla diş geçiremiyor. Oraya karşı birtakım unsurlar bulabildiler ama Vatan Partisi’ne Amerika’nın operasyonları işlemiyor.
Herkes diyor ki: “Efendim, İYİ Parti HDP ile yan yana gelmez.” Doğru, kendisine bıraksanız İYİ Parti tabanı HDP ile hiçbir şekilde yan yana gelmez. Ama Amerika onları yan yana getirdi. Kendisi gelmiyor ama Amerika getirebiliyor. Nasıl getirdi? CHP üzerinden. Bakın İYİ Parti’yi getirip oraya yerleştirirken Amerika, “Seni HDP’nin, PKK’nın yanına yerleştiriyorum” demiyor; “CHP’nin yanına yerleştiriyorum” diyor. Ama CHP’nin yanında aynı zamanda HDP ve PKK var. Dolayısıyla CHP burada bir nevi birleştirici, kaynaştırıcı bir eksen görevini üstlenmiş oluyor Amerika planında. Bütün bu unsurlar “CHP müttefikiyiz” diyorlar ama “PKK’nın, FETÖ’nün müttefikiyiz” demiyorlar. Amerika, CHP üzerinden birleştirdiği bu unsurları hem PKK’nın hem FETÖ’nün müttefiki haline getiriyor. Bu çok akıllıca yürütülen bir olay ama şimdi apaçık ortaya çıktı. İYİ Parti şimdi ne yapacak? Bir operasyon partisi olarak devam edemeyeceği gözüküyor çünkü görevi, rolü ve sorumluluğu apaçık meydana çıkıyor.
Peki, bu unsurlar hangi lider etrafında seçime girecekler? Kılıçdaroğlu’nun en önemli zaafı; CHP’nin lideri fakat Cumhurbaşkanlığı adaylığına soyunamıyor. Bir ana muhalefet partisi lideri, hükümet başkanı olmayacaksa ne olacak? Vatan Partisi’nin amacı her zaman hükümet olmaktır. Bakıyoruz CHP’de öyle değil; her seçimde ya Ekmelettin İhsanoğlu bulunuyor ya Muharrem İnce vesaire. Şimdi de öyle gözüküyor ki Kılıçdaroğlu, CHP’den birinin aday olmasını pek istemiyor çünkü sonunda CHP içinde kendisine rakip güçlü bir figür üretmiş oluyor. Muharrem İnce’yi Cumhurbaşkanı adayı yaptılar, şimdi başlarına bela oldu. Ben o zaman Sayın Kılıçdaroğlu’na, “CHP’den sizin dışınızda bir adayın çıkartılması, parti içinde büyük sorunlar yaratır” diye bizzat söylemiştim. Şimdi de Abdullah Gül… Koskoca bir parti kalkıyor, kendi dışından, hatta AK Parti’nin Atlantikçi kanadından bir unsuru Cumhurbaşkanlığına hazırlamaya çalışıyor.
Peki, bu kurulmak istenen ittifaka karşı Cumhur İttifakı’na düşen bir görev var mı? Ben Cumhurbaşkanı’na görev belirlemek durumunda değilim, ancak iç cepheyi sağlamlaştırmak çok önemli bir görev. Biliyorsunuz, savaşlarda iç cephe esastır; “Düşman içeriden kale fethedilir” denir. İç cephesi bölünen ordular kaybetmiştir; Yıldırım Beyazıt Ankara Savaşı’nda bu yüzden kaybetmiştir. Türkiye’nin bugün iç cephesini sağlamlaştırması lazım. İç cephe lafla sağlamlaşmaz; ekonomi birleştirici olmalı. Aşırı yoksulluk ve işsizlik hızla bertaraf edilmeli. İşsizlik, iç cephe bozguncularının kullanmak istediği bir zemindir. Vatan Partisi, Türkiye’nin birinci meselesinin işsizliği ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor. Bunun yolu ise tasarrufu artırıp yatırıma, üretime ve istihdama yönelmektir.
İkinci olarak, korona salgını da iç cepheyi zaafa uğratan bir olay. Türkiye aslında bu süreçte başarılı yürüdü, bunu görmemiz lazım. Ancak son zamanlarda ciddi sorunlar var; düğünler, kongreler ve Ayasofya açılışı gibi insanların bir araya gelmesine yol açan uygulamalarla hükümetin hataları oldu. Ekonomide de üretim ve istihdam odaklı bir modele geçişte gecikme yaşandı. Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran gibi partnerlerle ilişkilerini geliştirip üretim üssü haline gelmesi, enerji güvenliğini sağlaması ve komşularla (Suriye, Mısır) normalleşmesi temel gerekliliktir.
Türkiye İttifakı’na gelince; tabii ki çözümdür, hatta biricik çözümdür. Bugünkü hükümetin tabanını genişletmek; vatanın bütünlüğü, terörle mücadele ve üretim ekonomisi görevlerinde birleşen en geniş güçleri kucaklayan “Üreticilerin Milli Hükümeti”ni kurmak önümüzdeki temel görevdir. Vatan Partisi, 2014’ten beri süreci doğru tahlil eden parti olmuştur. Silivri duvarlarının yıkılması, terörle mücadelede silahlı seçeneğe dönülmesi ve FETÖ ile hesaplaşılması süreçlerinde Vatan Partisi’nin ısrarcı olduğu ve çözümleri ortaya koyduğu açıktır. Arkada kalan dönemde FETÖ’ye imkân açmayan tek bir iktidar yokken, Vatan Partisi bu örgütün gerçek yüzünü her zaman ifşa etmiştir. 15-16 Temmuz 2016’da FETÖ darbesi başladığında, Vatan Partisi en ön safta yerini aldı. Genel başkan, genel sekreter, genel sayman ve diğer önder yöneticiler televizyonlara çıkarak durumu tüm çıplaklığıyla anlattılar. Herkesin sindiği, Genelkurmay’ın ve Jandarma Komutanlığı’nın işgal edildiği o kritik koşullarda Vatan Partisi, bunun bir “Amerikancı Fethullahçı Terör Örgütü darbesi” olduğunu ilan etti. Türk ordusunun ve milletinin bu darbeyi ezeceğini, bu grubun Türk Silahlı Kuvvetleri’ni temsil etmediğini belirten konuşmalar, Türk ordusunun darbe yapmadığını göstererek halkı sokaklara döktü. Vatan Partisi burada tarihi rolünü başarıyla oynadı.
Ardından gelen süreçte, Türkiye sınır ötesi harekat tartışmaları yaşarken, Vatan Partisi tek başına Suriye ile anlaşmayı dahi beklemeden harekatın başlaması gerektiğini savundu. 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı başladığında, FETÖ darbesinin ezilmesinden sadece 40 gün geçmişti. Türkiye’nin FETÖ gladyosunu ezerek özgürleşmesinin ardından başlayan bu süreç; Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla hükümetin de dirayetiyle devam etti. Doğu Akdeniz’deki mücadele programları, Mavi Vatan stratejisi ve son olarak Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı gibi tüm temel programlar Vatan Partisi tarafından üretilip iletilmiştir.
Ayrıca Rus uçağı krizinde Vatan Partisi, Türkiye ile Rusya arasındaki iş birliğinin tekrar sağlanmasında köprü kurmuştur. Türkiye ile Suriye arasındaki gerilimde, olası bir savaş felaketini engelleyen yine Vatan Partisi’nin müdahaleleri olmuştur. CHP, İYİ Parti ve HDP’nin Uygurlar üzerinden yürüttüğü Çin karşıtı kampanyalara karşı durmuş, Milliyetçi Hareket Partisi’nin de bu konuda olumlu tavır almasında etkili olmuştur. Vatan Partisi, bu süreçte hep yön gösteren, çözüm üreten yapıcı bir rol üstlenmiştir.
Şimdi Türkiye, Vatan Partisi’nin hükümet olacağı tarihi bir fırsat dönemine girmiştir. Türkiye’nin üretim devrimi ve vatan bütünlüğü programı etrafında kenetlenmesiyle, vatan savaşından milli hükümete, üretim devriminden üreticilerin hükümetine giden bir süreçte Vatan Partisi iktidara doğru ilerlemektedir.
***
Millet İttifakı’nın tabanda bir karşılığı olup olmadığı sorusuna gelince; bu ittifakın millete dayanarak iktidar olması mümkün değildir. İktidar olmaları ancak askeri planda Türkiye’nin dış güçler (Amerika, Fransa, Yunanistan, İsrail vb.) tarafından yenilmesiyle mümkün olabilir ki, o da uzun sürmez; Türkiye bir İstiklal Savaşı ile düşmanı yine denize döker. Millet İttifakı’nın, FETÖ ve PKK gibi ezilmiş, tasfiye edilmiş güçlerle iş birliği yaparak iktidara gelmesi, millet gücüyle olacak bir iş değildir.
Elbette hükümetin yanlışları ve ekonomik problemler halkta bir hoşnutsuzluk yaratmaktadır; bu son derece doğaldır. Ancak İstiklal Savaşı döneminde de İstanbul’da bir “mütareke basını” vardı; o dönemde de Atatürk’e ve Kuvayı Milliye’ye karşı yıkıcı faaliyetler yürütülüyor, Yunan ordusu ilerlediğinde yalan haberlerle moral bozuluyordu. Bugün de benzer bir yıkıcı muhalefetle karşı karşıyayız. Zorluklar, toplumda “zorluklarla savaşanlar” ve “zorluklara teslim olanlar” şeklinde bir bölünmeye yol açıyor. Vatan Partisi ise vatanın ve üretimin cephesinde, zorluklara karşı milletin maneviyatını yükseltme görevini üstlenmiştir.
***
“Vatan Partiliyiz dediğimizde marjinal olarak nitelendiriliyoruz” sorusuna yanıt olarak; bu görüş kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye’de bugün en çok izlenen ve güvenilen fikir önderleri Vatan Partisi’nden çıkmaktadır. 2014’ten bu yana partinin başarıları ortadadır. Tarihe baktığımızda, İslam’ın ilk dönemindeki Hz. Muhammed veya Milli Mücadele’nin başındaki Mustafa Kemal Atatürk gibi devrimci liderler de başlangıçta dar çevrelerde mücadele etmiş, ancak tarih onları haklı çıkarmıştır. Vatan Partisi de gençliği ve kadın hareketindeki gücüyle, adım adım emekçi kitleleri örgütleyerek Türkiye’nin önderi olma yolunda ilerlemektedir.
Erdoğan ve Bahçeli’nin, İYİ Parti’ye yönelik “yuvanıza dönün” çağrıları kendi siyasi tercihleridir. Biz ise sadece İYİ Parti tabanını değil, CHP ve diğer tüm partilerdeki vatandaşlarımızı, Türkiye’nin çözümü için Vatan Partisi’nde sorumluluk almaya çağırıyoruz.
Son olarak tarikatlar ve çocuk istismarı konusuna gelirsek; Türkiye, FETÖ gladyosunu ezerek çok önemli bir temizlik sürecine girmiştir. 240 bini aşkın FETÖ bağlantılı kişinin tutuklanması tarihimizde eşi görülmemiş bir durumdur. Çocuk istismarı konusu ise toplumun hassas yarasıdır; bu konuda mücadele etmek ve tarikat yapılanmalarının yarattığı tehdidi görmek, devletin ve milletin öncelikli görevlerinden biridir. Çocuk istismarı, büyük kentlerimizin sefahat yuvalarında, eğlence merkezlerinde yoğun bir şekilde yaşanıyor. İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya gibi büyük şehirlerin yanı sıra tüm sahil kentlerimizde de bu istismarın farklı kılıflar altında, modern bir biçimde sürdüğünü görüyoruz. Özellikle yoksulluktan dolayı sokağa düşmüş çocukların istismar edildiği bir gerçek. Türkiye’de sokakta yaşayan çok sayıda çocuğumuz var; bunları bir bütün olarak görmemiz ve hepsine karşı bir çözüm üretmemiz gerekiyor. Çözüm, en başta işsizliğin ortadan kaldırılması ve Türkiye’nin, Cumhuriyet kültürü ve ahlakı temelinde, Vatan Partisi önderliğinde bir aydınlanma seferberliğini başarmasıdır. Bunun için çaba göstereceğiz.
Türkiye’deki altı kamu sigorta şirketinin, Türkiye Varlık Fonu çatısı altında birleştirilerek tek bir kamu otoritesi haline getirilmesi önemli bir olaydır. Sigortacılık sektöründe yabancı sermayenin etkisinin yoğun olduğu bir dönemde, milli bir sigorta şirketinin yaratılması oldukça değerlidir. Sigorta fonlarında biriken sermayenin yatırıma yönlendirilerek üretimi artırmak ve işsizliği önlemek için kullanılması son derece isabetlidir. Sayıştay denetimi konusuna gelince; hiçbir kamu kuruluşu, mali denetim açısından Sayıştay denetiminin dışında tutulmamalıdır. İdari tasarruflar ise Danıştay tarafından denetlenmelidir. Osmanlı’dan günümüze kalan bu denetim kurumları son derece önemlidir.
S-400’ler konusuyla ilgili bozguncu propagandalara itibar edilmemelidir. S-400’ler şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterindedir ve kullanılmaya hazırdır. Seyyar hava savunma sistemleri oldukları için istenilen bölgeye konuşlandırılabilirler; personelin eğitimi tamamlanmıştır. Bu sistemler, Türk ordusunun hava savunmasını güçlendirmiş ve güven kaynağı olmuştur. S-400 bir tercih değil, bir stratejidir; Amerikan ve İsrail merkezli tehditlere karşı alınmış yerinde bir karardır. Tehdidin nereden geldiğini saptadığınızda, o sistemleri yönetenlerin bilgisayar altyapısına da bağımlı olmamanız gerekir.
Türkiye, dört bir yanından Amerika ve İsrail merkezli tehditlerle kuşatılmış durumdadır. Türkiye bu tehditleri, Vatan Partisi’nin “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı” ile göğüsleyebilir. Bu plan; Karadeniz, Kafkaslar, Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi ve İran sınırlarına kadar uzanan tek bir cephede, aynı tehditle karşı karşıya olan ülkelerle (Rusya, Azerbaycan, Suriye, Irak, İran, Çin gibi) ortak bir ittifak kurmayı hedefler. Abhazya Meclisi ile imzaladığımız ortak bildiride bu planı açıkladık. Bu plana göre; bölge ülkeleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıyacak, Türkiye bölge ülkeleriyle birlikte Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul edecek, Ermenistan işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilecek ve bölgedeki terör faaliyetlerine karşı ortak hareket edilecektir.
Bu kapsamda, KKTC’nin dünya tarafından tanınmasını sağlamak amacıyla Vatan Partisi olarak “Rauf Denktaş Komitesi”ni kuruyoruz. Talat Paşa Komitesi’nin Ermeni soykırımı yalanının bitirilmesinde oynadığı tarihi rol gibi, Rauf Denktaş Komitesi de KKTC’nin devletler nezdinde tanınması için uluslararası alanda yoğun bir çalışma yürütecektir.
Son olarak, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Sayın Ruhani arasında telekonferans yoluyla gerçekleştirilen görüşme ve sonrasında yayımlanan bildiri, bölgesel denklemdeki soru işaretlerini gideren önemli bir adımdır. Bildiride öne çıkan en kritik hususlar, ekonomik iş birliğinin ilerletilmesi ve azalan ikili ticaret hacminin artırılması konusundaki kararlılıktır. Metinde, bölgedeki tüm terör örgütlerine karşı yürütülen ortak çalışma ve mücadele vurgulanıyor; bu durum kayda da geçirilmiş. Suriye’nin egemenliği, bağımsızlığı, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile Irak’ın istikrarı metnin merkezinde yer alıyor. Ulusal Kanal haber bülteninde siyasi birlik vurgusu eksik bırakılmıştı, oysa bu, Suriye’de bir kanton devlet veya Kürt devleti kurulmasını tamamen engelleyen çok kritik bir maddedir.
Anlaşma metninde, Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yönelik taahhütlerin yanı sıra, Suriye ihtilafının Astana formatı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu bir siyasi süreçle çözüme kavuşturulacağına olan inanç vurgulanıyor. Filistin konusunda ise başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulması ihtiyacı yineleniyor.
İran ve Türkiye arasındaki ortak zemin çok iyi formüle edilmiş. PKK ve PJAK’a karşı gerektiğinde iki devletin ortak askeri harekât yapacağı belirtiliyor ki bu oldukça önemlidir. Koronavirüs döneminde ve Amerikan ambargoları nedeniyle daralan ticaret hacminin yeniden büyütülmesi için de ortak bir irade ortaya konuyor. Ayrıca enerji güvenliğinde İran’ın payının artabileceği öngörülüyor.
Amerika, Türkiye ile İran’ın arasını bozmaya çalışsa da başarısız oldu. İran bizi Libya ve Doğu Akdeniz konularında da destekliyor. İran’ın önemli liderlerinden olan Devlet Abadi, Doğu Akdeniz’in Amerika denetiminde olmasının Hürmüz Boğazı’nı da tehdit edeceğini, dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki (KKTC) Türk varlığının İran’ın güvenliğiyle doğrudan ilgili olduğunu belirtmişti. Geçmişte bu konularda yaptığımız diplomatik girişimler ve KKTC’nin tanınması konusundaki kararlılığımız, artık hükümet nezdinde de karşılık buluyor. Önümüzdeki süreçte KKTC’nin İran, Rusya, Venezuela ve Çin gibi ülkelerce tanınması için yoğun bir faaliyet yürüteceğiz. Ermeni soykırımı yalanını nasıl bitirdiysek, KKTC’nin tanınması konusunda da başarılar kazanacağız.
2006-2007 yıllarında Rauf Denktaş ile yaptığım görüşmelerde, Güney Kıbrıs’taki Rus sermayesinin Kuzey Kıbrıs’a taşınmasının tüm dengeleri değiştireceğini konuşmuştuk. Rus heyetlerinin KKTC ziyareti ve Denktaş ile yapılan görüşmeler o dönemde büyük ses getirmişti. Ancak Ergenekon ve Balyoz tertipleri bu süreci kesintiye uğrattı. Benzer şekilde, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’ya gönderdiğim mektup ve dönemin Ankara Büyükelçisi Deng Li ile yürüttüğümüz çalışmalar, Çin ile ilişkilerimizde önemli bir yer tutuyordu. Bugün, Deng Li’nin Çin’de güvenlikten sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevine gelmesi ve Pekin’deki büyükelçiliğimizi ziyaret etmesi, Türkiye’ye verilen önemin somut bir göstergesidir.
Doğu Akdeniz’deki sorunlar NATO içerisinde çözülemez; zira NATO burada Türkiye’nin karşısında, Yunanistan’ın arkasındadır. Çözüm, Türkiye’nin askeri, ekonomik ve diplomatik bakımdan tam bağımsız ve kuvvetli olmasıdır. “Sertlik” değil “kararlılık” önemlidir. Türkiye, 15-16 Temmuz’da Amerikan gladyosunu temizleyerek kendi iç cephesini sağlamlaştırmış ve donanmasını güçlendirmiştir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kurduğu ittifaklar, menfaatlerin ortaklığına dayanmaktadır. Kimseyi kandıramazsınız; herkes safını kendi çıkarlarına göre belirlemiştir. Örneğin İsrail, Türkiye’yi en büyük düşmanlarından biri olarak tanımlarken onunla bir mutabakat zemini aramak gerçekçi değildir. Türkiye, bölgedeki haklı mücadelesini ancak kendi milli gücüne ve doğru ittifaklarına dayanarak başarıya ulaştırabilir. İsrail’de iki devletli çözüm bağlamında, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeler konusunda Türkiye’nin hakkını ve hukukunu gözeten anlaşmalar yapmak için çalışmalar yürütülebilir. Ancak İsrail, askeri güç ve bölgedeki konumlanışı itibarıyla Türkiye’nin yanına çekilemez. Karşı güçler bellidir; Nabil Dine ve Nemesis tatbikatlarını yapanlar; Tevrat’tan ve Yunan mitolojisinden esinlenmiş intikam tatbikatlarıdır bunlar. Karşınızdaki blok; Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tır. Bu güçlerle bir kazanç sağlamanız mümkün değildir.
Yunanistan ile ne yapılabilir? Biz Vatan Partisi olarak şu öneride bulunuyoruz: Türkiye devleti olarak Yunanistan’a yönelik girişimlerde bulunmalıyız. Amerika, Yunanistan’ın önüne Doğu Akdeniz’de iki tane “kemik” atar; oysa Yunanistan, Türkiye ile adil ve hakkaniyete dayanan paylaşımlar yapabilir. Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklar ve petrol gibi konularda Türkiye ile iş birliği yapmak, Amerika ile iş birliği yapmaktan çok daha sağlıklıdır. Amerika ile hareket edildiğinde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizlerin oyununa gelindiği gibi büyük belalar yaşanır. Amerikan şirketleri ve algısıyla alınacak pay bellidir; biz buna “kemik” diyoruz. Ancak Türkiye ile hakkaniyete dayanan bir paylaşım yapıldığında, iki ülke ekonomik imkanlarını birleştirerek başarılar kazanabilir. Yunanistan politikasını bu eksende belirlemek gerekir.
İkincisi, adalar; yani kayalıklar, on iki ada ve Ege Denizi ile ilgili meselelerde Yunanistan’la diplomatik temaslara açık bir çizgi izlemek lazım. Ancak hem diplomasiye açık olacağız hem de güçlü kalacağız; masaya “güçlü Türkiye” olarak oturacağız. O temaslarda Yunanistan, Türkiye’yi askeri yollarla diz çöktüremeyeceğini bilmeli; o zaman hakka ve hukuka dönmek zorunda kalacaktır.
Amerika ise bu denklemin en tehlikeli unsuru ve üzerimizdeki asıl baskıcı güçtür. Amerika’nın Türkiye üzerindeki iktidar projesini dikkatle sorgulamak gerekir. Türkiye’de parlamenter yoldan veya darbe yoluyla başarıya ulaşamadılar; bunu zaten kendileri de ifade ediyorlar. Amerika; Doğu Akdeniz’de Türk ordusuna bir mağlubiyet yaşatarak hükümeti indirmeyi planlayabilir. Bu, önlerinde duran bir seçenektir. Doğu Akdeniz’deki bir hesaplaşma, Yunanistan’ın başarısızlığıyla sonuçlanırsa Yunanistan’da, Türkiye’nin başarısızlığıyla sonuçlanırsa Türkiye’de hükümet değişikliğine yol açabilir. Bu nedenle Amerika’nın Doğu Akdeniz senaryolarını bir iktidar değiştirme aracı olarak kullanma ihtimalini ciddiyetle ele almak lazımdır.
Bu planlar yeni değildir; 2000 öncesinden beri varlar. 1998 yılında Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu “İhtiyaca karşı bin yıllık mücadele azmine sahibiz” dediğinde, Amerika buna cevaben “Bin Yılın Meydan Okuması” (Millennium Challenge) adıyla Türkiye’ye karşı askeri tatbikat yaptı. Senaryosu Kıbrıs’tan başlayan ve Türkiye’yi 96 saatte işgal etmeyi öngören bu tatbikat, Amerika’nın Doğu Akdeniz hesaplarını ortaya koymaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm bu seçenekleri değerlendirdiği muhakkaktır.
Doğu Akdeniz’de bizimle ortak çıkarları olan diğer aktörlere bakarsak; Suriye, Mısır, Rusya ve Libya ile beraberlik kurmak önemlidir. Lübnan da Suriye ile yakınlığı nedeniyle bu denkleme eklenebilir. İran, Irak ve hatta Çin, ortak menfaatlerimiz nedeniyle Türkiye’nin yanında olmaya ikna edilebilir.
Avrupa’ya gelince; Almanya sürekli karşı tarafa konuyor. Mesela Fatih Altaylı gibi isimler, “Almanya, Yunanistan’ın yanındayım dedi” diyerek uyduruk haberler yapıyor. Kaynakları okumuyorlar. Almanya, “Yunanistan’ın haklı olduğu yerde yanındayız” diyor. Bunu ben de söylerim; bütün devletler Türkiye’nin haklı olduğu yerde Türkiye’nin yanındadır. Yunanistan’ın haklı olduğu konumlarda yanındayız demek, koşullu bir ifadedir. Amerika da safını açıkça Yunanistan’ın yanında belirlemiş değildir, belirleyemez de. Almanya Rusya ve Çin ile iyi ilişkiler geliştirirken Amerika ile rekabet halindedir. Avrasya’da konumlanan bir Türkiye, Almanya’yı da yanına çekebilir. Bunlar, atak ve müdahaleci diplomasinin başarıları olur.
Mısır ve Suriye ile ilişkilerin istihbarat örgütleri düzeyinde yürütüldüğünü biliyoruz. Ancak bu konuları daha dinamik ve aktif bir düzleme taşımak gerekir. Mısır ve Suriye yönetimlerini suçlayan söylemleri Türkiye kesinlikle terk etmelidir; bunların bedeli ağır olur. Suriye ile iş birliği, PKK’yı bitirmek için şarttır. Rusya ve Suriye, kısa süre önce Moskova’da yaptıkları ortak açıklamada PKK’yı hedef aldıklarını ve Amerika’nın terör koridoru kurma girişimlerine izin vermeyeceklerini ilan ettiler. Türkiye, Suriye politikasında artık daha cesur olmalıdır. Kamuoyu da bu yönde değişmektedir; AK Parti’ye yakın çevrelerin bile Suriye konusunda olumlu tavırlar aldığını görüyoruz. Artık istihbarat düzeyini aşan, daha üst seviyede diplomatik iş birliklerini kurmalıyız. Suriye ve Mısır ile Türkiye’nin yapısal bir problemi yoktur; problemimiz olmayan ülkelerle sorunlu olmak, hükümetin hatasıdır.
Adalar konusuna gelince; Anadolu’nun doğal uzantısı olan adalar var. Yunanistan’a yakın olanlar onlara aittir, ancak Türkiye’nin kıyısındaki adalar esasen Anadolu’nun parçasıdır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra deniz kuvvetlerimizin zayıflığı nedeniyle bu adalar elimizden çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan işgal altındayken adalar İtalya’ya geçmişti. Sonrasında bu adaların Yunanistan’a geçmesi hukuki değil, siyasi bir sonuçtur. Geri kalan 150 kadar ada, adacık ve kayalık da aslında Türkiye karasının uzantılarıdır. Türkiye, önümüzdeki süreçte buralardaki egemenlik konusunu kesinlikle çözecektir.
Kıbrıs’la ilgili Vatan Partisi’nin programı nettir: KKTC’nin Türkiye ile bütünleşmesi. Kuzey Kıbrıs aslında Türkiye’nin bir parçasıdır. Güney Kıbrıs ise Türkiye ile iyi geçinmek zorundadır; aksi takdirde sonuçlarına katlanır.
Denizlerdeki haklarımıza gelince; Yunanistan, küçücük adaların etrafında muazzam kıta sahanlıkları yaratmaya çalışarak haksız tezler öne sürüyor. Bu uluslararası hukuk açısından da hakkaniyet açısından da makul değildir. Belirleyici olan hukuk değil, kuvvettir. Hukuk, devletin cebir gücüne dayanan kurallardır; arkasında güç olmayan hukuk, bir kağıt parçasıdır. Devletler hukuklarını kılıç gibi çarpıştırırlar; kimin kılıcı daha güçlüyse onun hukuku geçerli olur.
Savaş durumunda Rusya veya Çin savaşa girmez, bunu iyi bilmeliyiz. Ancak Türkiye’nin yanında olmaları büyük bir kuvvet kaynağıdır. Doğu Akdeniz’de başlayacak bir çatışma denizlerde kalmaz; bütün cephelere ve Trakya’ya yayılır. Türkiye’nin tanklarını Trakya’ya taşıması, savaşın geniş çaplı olacağının bir göstergesidir. Yunanistan’ın adalara asker yığması ise askeri açıdan bir intihardır; küçük bir adadaki askeri Türkiye’ye karşı koruyamazsınız. Yunanistan bütün adaları savunmak zorundadır, Türkiye ise istediği adayı vurur. Sonuç olarak; Amerika’nın piyonu olmanın cezası Yunanistan için çok ağır olacaktır. Bugün İran Cumhurbaşkanı ile Türkiye Cumhurbaşkanı arasındaki anlaşmaya bazı iktidar çevresinden yazarlar ve gazeteciler, “İran’a güvenilmez” şeklinde propagandayla yanıt verdiler. “Buna ilişkin görüşünüz nedir efendim?” diye sormuşlar.
Bunlara baktığınızda, bunlar Amerika’nın uzantılarıdır. “İran’a güvenilmez, Rusya’ya güvenilmez, Çin’e güvenilmez” gibi söylemleri özellikle İran ve Rusya ile ilgili olarak yayıyorlar. Suriye konusunda da benzer bir durum var; ilişkiler epey kırıldı ama dikkat ederseniz böyle bir yaklaşım hâkim. Bunun merkezi yine Cumhuriyet Halk Partisi, ancak AK Parti içerisinde de bu görüşe sahip olanlar var. Bunları biraz eşeleyip araştıralım; arkasından Amerika çıkıyor. Çünkü “İran’a güvenilmez, Rusya’ya güvenilmez” denildiğinde geriye Türkiye’nin Amerika karşısında zayıflaması seçeneği kalıyor. Bunların içinde mezhepçi eğilimleri temsil eden unsurlar da var. “İran Şii, biz Sünni’yiz, o bakımdan güvenilmez” diyorlar. Peki, Sünni olan Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve Suudi Arabistan’a güven mi diyelim? Yani bu tamamen saçma. Bakın, Türkiye’nin bugün Müslüman ülkeler arasında İran gibi bir dostu, Katar gibi bir dostu var. Bir de Suriye, Mısır ve Irak gibi potansiyel dostları var. Dolayısıyla bu “güvenilmez” tespitleri, Amerika kaynaklı veya mezhepsel temelli tavırlardır. Hükümet burada doğru, onlar yanlıştır.
“Mithat Bey, öncelikle sağlıklı günler dilerim. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Türkiye’de temsilcilik açabilir mi? Buna izin verilmeli mi?” diye sormuş. Açabilir, verilebilir. Niye verilmesin? Irak Bölgesel Yönetimi yasaldır; Irak Anayasası’na göre kurulmuş ve Irak Devleti’nin kabul ettiği bir yapıdır. Bu, bir devletin elçilik düzeyinde temsili gibi olmaz ama elçilik düzeyinde olmayan birtakım temsilcilikler olabilir. Tabii ki Irak Devleti’nin izni dahilinde ve onlarla görüşülerek yapılır. Zaten şu an bir temsilcilikleri var. Irak’ın anayasasında yer alan, hatta Cumhurbaşkanı’nı da o bölgesel yönetimle istişare ederek seçtikleri bir yapıdan bahsediyoruz. Irak hükümetiyle bilgi alışverişi içinde ve onların da oluruyla o tür temsilcilikler olabilir.
“Peki efendim, şu an Irak merkezi hükümetinin tanıdığı yasal yapısı içerisinde bir Irak Kürt Bölgesel Yönetimi var. Ancak şöyle de algılanabiliyor: PKK’nın Irak’ta ve Suriye’de varlığı sürüyor, Türkiye’de faaliyet gösteriyor. Irak’taki bölgesel yönetim, büyük bir Kürdistan kurulması tehlikesi için bir dayanak olabilir mi?”
Bunu denediler. Biliyorsunuz, 2017 Eylül’ünde bir referandum yapıldı. Ama sonra ne oldu? Bölge ülkeleri bu girişimi bozguna uğrattı. Türkiye, Irak ve İran bir oldular. Ben o sırada İran devleti tarafından davet edildim ve İran’ın en tepesindeki isimlerle, ordunun başındaki komutanlarla görüşmeler yaptım. Sayın Ali Ekber Velayeti ile çok uzun bir görüşme gerçekleştirdik. Arkasından bir basın toplantısı yaparak, bölgede ikinci bir İsrail devletinin kurulmasına Vatan Partisi ve İran İslam Cumhuriyeti olarak izin vermeyeceğimizi dünyaya ilan ettik. Açık bir mesaj yayınladık; 40-50 tane televizyon ve bütün dünya basını bunu verdi. Bu girişim bozguna uğratıldı. Amerika da buradan başarısızlıkla ayrılıyor; Trump bunu devamlı açıklıyor. O zaman bu “Kürdistan” planı bitti.
“Ankara’dan Mesut Bozkurt Beyefendi bir soru gönderiyor: Üretim ekonomisini gerçekleştirirken Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Kamunun öncü olarak hangi sektörel alanlarda yatırımları olması gerekir?”
Tabii, bizim üretim devrimi programımızda da belirttik; Türkiye’de tasarruf oranını üç senede yüzde yirmi beşlere kadar çıkarmayı öngörüyoruz. Yani ürettiğimizin yüzde yetmiş beşini tüketeceğiz, yüzde yirmi beşini yatırıma ayıracağız. Bu yüzde yirmi beşlik tasarrufu, devlet kaynaklarını özel sektöre kâr amacıyla paylaştırmak yerine, kamu iktisadi teşebbüsleriyle planlı bir şekilde, verimlilik ve istihdam açısından değerlendirerek, aynı zamanda Türkiye’nin dış ödemeler açığını kapatacak girişimleri öne alarak planlayacağız. O bakımdan KİT’lerin bir seferberlik halinde yeniden örgütlenmesi önümüzdeki dönemde şart. Hangi sektörler olacak? Tabii burada öncelik enerji, ulaşım, iletişim, haberleşme ve ağır sanayidir. Madencilik de dahil olmak üzere bu alanlarda KİT’ler ön planda olacaktır. Ayrıca gıda ve tarım ürünlerimizin işlenmesiyle ilgili Sümerbank, Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Ziraat Bankası gibi kurumlar üzerinden tarımımızı kalkındırmak ve tarım seferberliği açısından KİT’lere önem vereceğiz.
“Almanya’dan Mehmet Coşkun Beyefendi; ‘Sayın Başkan, hitap ederken istediğiniz kadar Abdülhamitçi olabilirsiniz ama savaşırken Atatürkçü olmak zorundasınız diye sık sık vurguluyor. Bu sözleri anlayamayanlar mı var? Biraz açılabilir mi?’ diyor.”
Nürnberg’den Mehmet Coşkun, benim çok değerli arkadaşımdır. Şunu söylüyoruz: Atatürk kimin tarafındaysa savaşı o kazanıyor. Waterloo Savaşı’nda Napolyon’a soruyorlar: “İki taraf da Hristiyan, Allah kimin tarafında olacak?” Napolyon’un cevabı çok güzeldir: “Kimin topları daha kuvvetliyse Allah o tarafta olacak.” Şimdi Türkiye’nin önündeki süreçlerle ilgili olarak şunu söyleyeyim: Atatürk kimin tarafındaysa o kazanacak. Atatürk; işçidir, çiftçidir, küçük esnaf ve zanaatkardır, milli sanayicidir, Cumhuriyet’in ideolojik ve kültürel birikimidir, Cumhuriyet’in erdemleridir, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk polisidir. Bu açıdan Atatürk yalnız başına bir simge değil. Türkiye’deki iç cephede, Amerika ile Türkiye arasındaki mücadelede Atatürk tabii ki Türkiye tarafındadır. Türkiye tarafı da bu gerçeği çok iyi görüp hayata geçirmeli, karşı tarafın yalancılıklarına ve kandırmalarına olanak tanımamalıdır. Bakıyoruz; “PKK’nın yanında Atatürkçüyüm” diyor. PKK’nın yanında Atatürkçü olunur mu? FETÖ ile beraber Atatürkçülükten bahsediyorlar. Amerika’nın planlarıyla dans edip Atatürk’ün adını kullanıyorlar. Atatürk’ün bunlara kesinlikle olanak tanımayan tavrını siyasette sürdürmemiz lazım.
“Efendim, farklı bir örnek üzerinden sorayım: Son yıllarda hem Abdülhamit’i hem Atatürk’ü savunanlar oluşmaya başladı. Türkiye’nin vatan mücadelesini savunup hem Kurtuluş Savaşı’nı hem de Abdülhamit’i savunmak gibi bir çizgi izleyen çevreler var. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?”
Tarih üzerinden ayrılıklar yaratmayalım. Tarihsel olarak bakarsak; Abdülmecid, 1838 İngiliz Ticaret Sözleşmesini ve Baltalimanı Antlaşması’nı imzalayan, 1839’da Tanzimat Fermanı’nı ilan eden padişahtır. Tanzimatçılığın başlangıcıdır. Ondan sonra Abdülaziz ve İkinci Abdülhamid gelir; onlar da Tanzimatçı padişahlardır. Bunlar, sistem çöktüğünde Batı’nın dayattığı reformlarla teslim olup Osmanlı hanedanını ve feodal sistemi yaşatmaya çalışan “feodal Batıcı reformculardır.” Peki, bu akımın karşısında kim var? Yeni Osmanlılar, Genç Türkler; yani Batı’nın dayatmalarına karşı çıkan, bağımsız, demokratik Türkiye davasını yürüten devrimciler. Namık Kemal’ler, İttihat ve Terakki, Enver Beyler, Talat Paşa… Bunlar kazandı. İstiklal Savaşı’nı veren, Cumhuriyeti kuran çizgi budur.
Şimdi sen hem Abdülhamid’i hem Atatürk’ü savunuyorsun diye kavga mı edeceğiz? Bunlar saçma sapan şeyler. Bugün vatan savaşı veriyoruz; Abdülhamid-Tanzimat çizgisiyle vatan savaşı veremezsin. O çizgi Batı’ya teslim olan çizgidir. Biz bugün tarihe değil, bugünkü cepheye bakacağız. Bugün Amerika, Yunanistan ve Fransa’nın oluşturduğu emperyalist bloğa karşı kim bu milletin, Türkiye’nin cephesindeyse onlarla beraberiz. Tarihsel tercihleri üniversitelerde, sempozyumlarda tartışırız ama cepheyi bu temelde bölemezsiniz. “Sen Abdülhamit’i savunuyorsun, ben seninle kavga edeceğim” demek, Amerika’nın ekmeğine yağ sürmektir. Bu, Türkiye cephesini bölmeye çalışan sahte Atatürkçülerin tavrıdır. MHP de, AK Parti içindeki bazı kesimler de Atatürk ve Abdülhamid’i bir arada zikrediyor olabilir. Yanlış olsa bile onlarla emperyalizme karşı mücadele ediyoruz. İkna edene kadar savunmaya devam etsinler; yeter ki cepheyi bölmeyelim.
“Tanzimatçılığı ilerici görenler de var, mesela İlber Ortaylı…”
İlber Ortaylı çok kıymetli, vatansever, çağdaş bir insandır; ancak Tanzimat’ı ileri bir hareket olarak görmesi tarihsel bir yanlıştır. Ama bir insanın görüşünü yanlış buluyoruz diye onu karşı tarafa itmek büyük hatadır.
“Efendim son bir soru: Olası bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde Vatan Partisi aday çıkarır mı yoksa Cumhur İttifakı’nın içinde mi yer alır?”
O koşullarda karar veririz. Vatan Partisi’nin yer almayacağı bir kamp var: HDP’nin ve FETÖ’nün olduğu kampta Vatan Partisi asla yer almaz; onun en karşısındaki merkezde durur. Önümüzde 2023’e kadar zaman var. Vatan Partisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Türkiye İttifakı’nın, vatan bütünlüğünün ve üretim devriminin merkezinde olacaktır. Türkiye İttifakı’nın üretim devrimini zayıflatan hiçbir rolde olmayız. O günkü koşullarda vatan bütünlüğü için en doğru siyaset neyse, Vatan Partisi onu belirleyecek ve gereğini yapacaktır.
“Efendim programı noktalıyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?”
Başa dönelim; tarihi bir dönem başladı. Amerika Birleşik Devletleri’nin iç cephedeki kuvvetlerini harekete geçirdiğini görüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun son konuşması, iç cepheyi bölmeye ve tahrip etmeye yönelik, yapıcı olmayan yıkıcı bir çizgidir. Bunun tespiti çok önemlidir. Ümit ediyoruz, Cumhuriyet Halk Partisi bu siyasete teslim olmaz. Olursa, tabii bu Cumhuriyet Halk Partisi’nin de sonu olur; onu ifade edeyim. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yöneticilerini, bütün örgütlerini ve bizzat Sayın Kılıçdaroğlu’nun kendisini de bu açıdan uyarıyoruz. Girdikleri bu çizgi çok yanlıştır ve ABD raporundaki, Joe Biden’ın ifade ettiği bir çizgidir. Ona teslim bayrağı çeken bir çizgidir. Milletimiz bunu hiç kuşkusuz değerlendirecektir. Onun için bu konudaki uyanıklığı güçlendirerek…
Evet, Sayın Perinçek son sözlerini toparlıyordu. Buyurun efendim. Galiba bağlantı kesildi. Peki, o zaman bu sözlerle kapatmış olalım değerli izleyenler. Sayın Perinçek’e, uzaktan bağlandığı için bu dakikaya kadar sorunsuz bir şekilde getirdiğimiz yayınımızdaki önemli açıklamaları adına teşekkür ederiz.
Programın tekrarını, Gece Görüşü’nün ardından izleyebilirsiniz. Kaçıranlar ya da programa sonradan dahil olan izleyicilerimiz için hatırlatalım: Birazdan Gece Görüşü’nde Deniz Çağlayan arkadaşımız sizlerle olacak. Bizi izlediğiniz için teşekkür eder, iyi geceler dileriz.

