İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Günlerdir ekranlarınızın başında bizi beklediğinizi biliyoruz. Bize çok fazla soru ve telefon geldi: “Sayın Doğu Perinçek ne zaman ekrana çıkacak, Rusya’nın harekatıyla ilgili ne zaman açıklama yapacak?” diye. O beklediğiniz an ve program geldi.
Rusya’nın harekatını esasen konuşacağız. Bununla birlikte çok önemli bir etkinlik oldu: Cuma günü gerçekleşen Azerbaycan ile Kardeşlik Konferansı. Buradaki mesajları ve ayrıntıları konuşacağız. Vakit kalırsa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gündemli birkaç notu da değerlendireceğiz. Tabii gündem sıcak. Bu sıcak gündeme ilişkin sizlerin de merak ettikleri olabilir. Twitter üzerinden ya da Ulusal Kanal’a ulaşarak önemli soru başlıklarınızı iletirseniz, bunları da Sayın Perinçek’e sormak isteriz.
Efendim, hoş geldiniz. İlker Yücel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. Hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, teşekkür ederiz.
Efendim, Rusya’nın bu operasyonuyla ilgili ilk anda şöyle bir değerlendirme yaptınız: “Türkiye’yi ferahlatıyor” dediniz. Şimdi bir ülkenin başka bir yere yaptığı operasyon, Türkiye’yi nasıl ferahlatır? Bununla başlayalım isterseniz.
— Neden ferahlatıyor? Çünkü Türkiye’ye yönelen tehditlerin hepsi Rusya tarafından şu anda bir anlamda terbiye ediliyor. Rusya’nın karşısında Ukrayna yok; Rusya’nın karşısında Amerika Birleşik Devletleri var. Aslında bu bir Rusya-Ukrayna savaşı değil, bunu söylemek büyük bir hata olur. Bu, Atlantik ile Asya arasında bir savaş. Asya’nın büyük güçlerinden biri olan Rusya ile Atlantik’in patronu Amerika burada karşı karşıya.
Türkiye’nin güvenlik meselelerine bakıyoruz; tehditler nereden geliyor? Amerika’dan ve İsrail’den. Karşımızdaki sahillere baktığımız zaman Ege’de neyi görüyoruz? Amerikan üslerini. Usanmadık, bunu bir daha sayalım: Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Volos… Girit’in kuzeyi, Kıbrıs’ın güneyi, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi, Yunanistan… Yani bütün Türkiye’nin etrafı Amerikan üsleriyle donanmış ve namlular Türkiye’ye bakıyor. Şu haritaya baktığınız zaman o Amerikan üslerinin hedef aldığı ülkenin Türkiye olduğu çok açık.
Sadece Ege ve Akdeniz’den gelen tehditler değil; 2002’deki “Millennium Challenge” (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatını hatırlayın. Amerikan tarihinin en büyük kara tatbikatıydı. O zaman Associated Press gibi kaynaklar, bu tatbikatın Türkiye’ye karşı olduğunu yazmıştı. Senaryoya göre, ada ülkesinde kriz çıkıyor, Türk ordusu Kıbrıs’ı kuşatıyor; bunun üzerine Amerika Kıbrıs’ın yardımına koşuyor ve Türkiye 96 saat içinde işgal ediliyor. O gün devlet erkanı bunu üzerine alınmamıştı ama biz o zaman belgeleri inceleyip Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’e, Başbakan Bülent Ecevit’e ve Genelkurmay Başkanlığı’na raporlar halinde sunmuştuk.
Bugüne geldiğimizde, Türkiye’ye yönelik tehdit Amerika merkezlidir ve bu tehdit yeni ortaya çıkmamıştır; tatbikatlarıyla 1990’lara dayanır. O dönemde *Joint Forces Quarterly* gibi Amerikan resmi organlarında “Türk ordusu hizadan çıktı”, “Türk generalleri kontrolden çıktı” minvalinde yazılar çıkıyordu. Hasan Birgün’ün “ABD ve ABD Avrupa Belgelerinde Türk Ordusu” kitabı, bu süreci çok net ortaya koyar.
Dolayısıyla Amerika ve İsrail tehdidiyle karşı karşıya olan bir Türkiye’nin, Amerika’ya vurulan her darbeden sevinç duyması gerekir. Gerçek vatanseverler bugün ferahlıyor; çünkü Mehmetçik daha canını, kanını feda etmeden, başka bir güç bizim düşmanımıza ağır bir darbe indiriyor.
— Efendim, herkes Rusya’nın haklı tepkisinde hemfikirdi ama iş Rusya’nın sınırlarını korumaktan çıkıp Kiev’e yönelince “işgal” propagandası yapılmaya başlandı.
— Ben demin söyledim size; o zaman Türk ordusu Libya’da ne arıyor? Libya, Türkiye’ye Ukrayna’nın Rusya’ya olduğundan çok daha uzak. Ama biz Vatan Partisi olarak “Uzak hatlardan Mavi Vatanımızı savunuyoruz” dedik. Libya’yı savunurken Kıbrıs’ı savunuyoruz. Niçin Türk ordusu Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan-İsrail koridorunu yarıyor? Çünkü dünyada “Bekleyeyim, düşman bana saldırsın, sonra kendimi koruyayım” diye bir şey yoktur.
Bunun en güzel örneği, 29 Ekim 1914’te Türk donanmasının Çarlık Rusyası donanmasına Karadeniz’de yaptığı harekatla savaşı başlatmasıdır. O gün birçok kişi “İttihatçılar başımızı belaya soktu” demişti. Oysa gerçek öyle değildi; Türkiye’nin paylaşılacağı belliydi. İlk vuruşu yaparak o senaryoyu bozdular ve Çanakkale’de emperyalist donanmaları boğabildik. Rusya’nın yaptığı da buna benziyor; üzerine gelen düşmanı önceden vurarak durduruyor.
Rusya Büyükelçisi Sayın Yerkov partimizi ziyaret ettiğinde, “NATO’nun nükleer silahlarının burnumuzun dibine gelmesini kabul edemeyiz” demişti. Hatta Rusya’nın bu operasyonu, tıpkı Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı gibidir. Onlar da Lugansk ve Donetsk Cumhuriyetlerini kurarak, ülkelerini ileri hatlardan savunuyorlar. Bunu Sayın Lavrov da dile getirdi. Türk kamuoyu bunları iyi okumalıdır. Lavrov, Türkiye’nin 1974’teki Atilla Harekâtı’na atıfta bulunarak; doğrudan “Atilla Harekâtı” ifadesini kullanmasa da, “Türkiye de böyle yaptı, Kuzey Kıbrıs’ta harekât yaptı ve çıktı” dedi. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, kendi harekâtlarının meşruiyetini Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı ile açıkladı. Bu çok önemli bir detay. Rusya’nın burada verdiği başka mesajlar da var. Tarihten başka örnekler de bulabilirlerdi; ancak bu örnek, Rusya’nın harekâtının kendi vatanlarını ileri hatlardan savunma ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine silahla “dur” deme harekâtı olduğunu güzel gösteriyor.
Aynı zamanda Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı’nı da hatırlatıyor. “Ne biçim barış harekâtı, silah kullanıyorsunuz, insanlar ölüyor” diye eleştiriler gelmişti; ancak o harekât Kıbrıs’a barışı getirdi. Ukrayna’da da benzer bir durum var; Donbass bölgesinde 8 yıldır çatışmalar, suikastlar, sabotajlar devam ediyordu. Tıpkı PKK terörü gibi, o bölgede 3 bin insan öldürülmüştü.
St. Petersburg Üniversitesi Modern Türk Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Apollinaria Avrutina, Rusya’nın NATO’ya karşı başlattığı operasyonun, Atilla kod adlı Kıbrıs Barış Harekâtı’na eşdeğer olduğunu ifade ederek iki operasyon arasındaki bağa dikkat çekti. Amerika’nın dünya üzerinde kendine bir komutanlık görevi biçtiğini belirten Dr. Avrutina, Rusya’nın amacının işgal olmadığını, Ukrayna’nın militarizm ve neonazizmden arındırılması durumunda Rus ordusunun ülkeden çekileceğini ve Ukraynalı sivillerin kendi bağımsız geleceklerini yaratma fırsatı bulacağını vurguladı. Rusların savaş istemediğini belirten Avrutina, Donetsk ve Lugansk’taki “Melekler Geçidi”ni, tıpkı Kıbrıs’taki çocuk mezarlıkları gibi, bombalar altında ölen çocukların anısına yapılmış bir yer olarak anlattı.
Sonuç olarak Lavrov’un, askeri harekâtlarına ilişkin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) örnek vermesi ve Güvenlik Konseyi’nde bu ifadeyi kullanması çok önemliydi. Türkiye kamuoyunun bunu yeterince duymadığını, ancak bazı kanalların konuyu gündeme getirdiğini görüyoruz. Burada Türkiye’ye yönelik bir teklif de var: Karşılıklı mevzilerimizi koruyalım; KKTC mevzisi ile bizim Kırım, Donbass, Donetsk ve Lugansk mevzilerimizi, hatta Abhazya’yı bir bütün olarak düşünelim.
Savaşlarda takınılacak tavır konusunda net olmak gerekir. Savaş bir tarafı haklı, diğerini haksız kılar; hakem değilsinizdir. Türkiye’nin veya insanlığın cephesinden bakarak değerlendirme yapmak zorundasınız. “Savaşa hayır” sloganı, emperyalist merkezlerce desteklenen, içi boş ve pasifist bir slogandır. Milli Kurtuluş Savaşları’na, bağımsızlık savaşlarına veya haklı savaşlara “hayır” diyemezsiniz. Çanakkale’de, İstiklal Savaşı’nda, Vietnam’da ya da Karabağ’ın kurtarılmasında verilen mücadele birer haklı savaştı.
Rusya’nın müdahalesi de emperyalizmin doğuya ilerlemesine, yani NATO’ya karşı verilmiş bir mücadeledir. Eğer savaşa karşıysanız, “savaşa hayır” demek yerine “NATO’ya hayır” demelisiniz. Rusya’nın operasyonunun bir işgal değil, Amerikancı bir rejimin devrilmesi amacı taşıdığını ve operasyon bittiğinde Rus kuvvetlerinin geri döneceğini düşünüyorum.
Hükümetin tarafsızlık politikası ise ciddi bir yanlıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında bir çatışma çıksa tarafsız kalmak nasıl bir hata ise, Amerika ile Rusya arasındaki bir boy ölçüşmede tarafsız kalmak da aynıdır. Çünkü Kafkasya’dan Karadeniz’e, Ege’den Doğu Akdeniz’e kadar uzanan tek bir cephe vardır ve karşı tarafımızda her yerde Amerika ve İsrail bulunmaktadır. Türkiye’nin, kendisine yönelen bu tehditleri görmesi ve Rusya’nın müdahalesini bu bağlamda değerlendirmesi gerekir. Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki çekingenliği, Türk milletinin bilincini bulandırmakta ve Türkiye’yi yalnızlaştırmaktadır. O zaman önümüzdeki dirilişlere zarar vermiş oluyoruz. Bakın, Sayın Tayyip Erdoğan’ın tutumunu şuna benzetiyorum: Bir ayağı iskelede, bir ayağı kayıkta. İkisinden de vazgeçemiyor; ne sağ ayağından ne de sol ayağından. Ama kayık yavaş yavaş iskeleden ayrılıyor. O zaman denize düşersiniz; bir ayak iskelede, bir ayak kayıkta olduğu zaman denize düşersiniz. Burada kayık mı Amerika, iskele mi Amerika? O önemli değil. Diyelim ki iskele Rusya… Hem iskelede duracak ayağım hem kayıkta… Şunu söyleyeyim: Türkiye, kendisiyle ilgili bir konuda tarafsız olamaz ve arabulucu olamaz. Mesela Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklar sert bir noktaya geldiğinde ne yapacak Sayın Tayyip Erdoğan? “Ben arabuluculuk yapıyorum” mu diyecek?
Bu benzetme biraz aşırı görülebilir ama bence stratejik olarak farklı değil. Neden? Çünkü Rusya bugün Amerika’ya karşı savaşıyor; dolayısıyla aynı zamanda Türkiye için savaşıyor. Burada Türkiye’nin tarafsız olma hakkı yok. Şunlar olabilir: Tarafı belli olur ama o belli tarafı tutarak, aynı zamanda bizim cephemizden olumlu bir sonuca ulaşmak için Ukrayna nezdinde veya diğer ülkeler nezdinde bazı girişimlerde bulunabilir. Ama “Ben arabulucu olacağım, bundan da vazgeçmiyorum, ondan da vazgeçmiyorum” derseniz olmaz. İkisi savaşıyor, sen nasıl vazgeçmezsin? Birinden vazgeçeceksin. Hayat sana birinden vazgeçirtecek.
Zaten dün yapılan konuşmalarda Batı sisteminin çöktüğünü söylemedi mi? “Çöküyor” dedi. E sen şimdi çöken tarafta mısın, yoksa yükselen Asya uygarlığı tarafında mısın? Sayın Cumhurbaşkanımız, Birleşmiş Milletler’de yaptığı 2021 yılındaki son konuşmasında “Tarihin sarkacı Asya’ya doğru kaymaktadır” dedi. “Bizim yerimiz Asya’dır” dedi. Sayın Dışişleri Bakanımız 2017-2018’lerden beri Asya çağının yükseldiğini, Asya çağına girdiğimizi, “Yeniden Asya” dediğimizi söylüyor. Türkiye’nin tarafı stratejik olarak budur.
Sizin söylediğiniz siyasete Cumhurbaşkanı Erdoğan karar verse ve dediğiniz gibi tutum alsa, AK Parti’yi buna ikna edebilir mi? Eder. Zaten yapılan anketlerde AK Parti tabanının ve Milliyetçi Hareket Partisi tabanının Rusya ve Çin’in Türkiye dostu olduğunu tespit ettiğini görüyoruz. Yani Rusya ve Çin dostluğunu savunan bir MHP ve AK Parti tabanı var. O zaman seçimleri kazanmak ve kendi tabanıyla uyumlu olmak açısından da Sayın Cumhurbaşkanımızın bugünkü siyasetleri yanlıştır.
Burada dikkatimizi çeken bir nokta var Sayın Başkan: İbrahim Kalın ile Çavuşoğlu’nun aldığı tutumlardaki farklılık. Aslında bu, AK Parti’de bir program bölünmesinin devam ettiğini gösteren bir olgu mu? Sayın İbrahim Kalın, Batı gazetelerine verdiği beyanatlarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sizin de az önce tenkit ettiğiniz o NATO ile ilgili çağrılarını yükseltti. Ama bir yandan da Sayın Çavuşoğlu biraz daha sizin söylediğiniz noktaya yakın, daha sağduyulu mesajlar verdi. AK Parti bu krizde bir kez daha şunu görmüş oldu: Programda tam anlamıyla bir birlik yok. Kriz anında Sayın Süleyman Soylu, tam sizin söylediğiniz o tutumu aldı. Numan Bey de Batı tehdidine işaret eden vurgular yapıyor; Sayın Binali Yıldırım ve başka yöneticiler de benzer açıklamalar yaptı.
Sayın Süleyman Soylu, Samsun’da yaptığı konuşmada krizin sorumlusunun Amerika olduğunu açık bir şekilde söyledi. Hatta “Bizi de Ukrayna durumuna 15-16 Temmuz’da getirmek istediler; Ukrayna’yı ele geçirdikleri gibi Zelenski tarzı birini yaratıp bizi de ele geçirmeye kalktılar ama başaramadılar” dedi. Bu benzetme anlamlı. Buna AK Parti kurmayları şu yanıtı veriyor: “Biz şu anda o kadar değerli bir noktadayız ki hem Ukrayna yönetimiyle hem de Rusya yönetimiyle görüşebiliyor ve Amerika’nın bozduğu bu durumu toparlayabiliyoruz.”
Bunların hepsi olaya “Türkiye ekseninden” bakmayan tavırlar. NATO’yu doğuya doğru genişleten bir Amerika Birleşik Devletleri var; sen buna tavır alıyor musun, almıyor musun? Sizin söylediğiniz tutum, Ukrayna’nın da ayaklarının yere basmasını sağlayacak ve Türkiye’nin uzattığı ele daha sıkı sarılmasına neden olacaktır; çünkü orada çaresiz kalacaklar. Ukrayna’yı kurtarmak açısından bakmıyoruz ama yarın Zelenski diye bir hükümet orada olmayacak ki. Rusya, İstanbul’da yapılması teklifini kabul etmedi, görüşmeler Belarus’ta yapılıyor. Bu da Türkiye’ye bir mesaj: “Sen benim güvenimi sarstın” diyor.
Bizim parti heyetimiz dün Moskova’ya gitti; Sayın Tugay Şen başkanlığında, Şule Perinçek, Erman Sürük ve Ethem Sancak’tan oluşan bir heyet. Çok yüksek düzeyde, Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov ve Piligin gibi önemli yetkililerle görüştüler. Rusya’nın, Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu tutumlarını pek vefalı bulmadığını söyleyebilirim. İstanbul, Ruslar için çok kıymetli. Niye İstanbul’u değil de Belarus’u seçiyor? Rusya ile müttefik olmak, Amerika’nın bölgedeki planlarına karşı Türkiye ile Rusya’nın sırt sırta vermesi gerekir. Yakın tarihimize bakalım: Karabağ’ı Rusya’nın olumlu tavrıyla, Putin’in katkısıyla kurtardık. Suriye’nin kuzeyindeki harekatlarımızda Rusya bize hava sahası tanıdı. Suriye’nin bölünmesine karşı Rusya ile İran tavır aldı. Türkiye-Rusya beraberliği bölgemizde sorun çözen bir eksen oluşturdu.
İbrahim Kalın, “Güçlü bir Rusya karşıtı koalisyon oluştu, savaşı derinleştirmek yerine ateşkes müzakerelerini devreye sokmak gerekir” diyor. “Rusya’yla köprüleri atmadan, Ukrayna’ya da destek olarak devam ediyoruz” ifadesini kullanıyor. Rusya’yı aldatabilir misiniz? Bunu Putin de, Lavrov da, Şoygu da okuyor. “Türkiye hükümeti bizimle karşı karşıya gelmiyor ama Ukrayna’yı da destekliyor.” Bu bir gaflettir. Bu ifadelerle AK Parti Türkiye’yi yönetemez. Kementi İbrahim Kalın’ın boynuna NATO takmış durumda.
“Köprüleri atmadan” demek kimi aldatmaktır? Çocuk mu var karşında? Mertçe “Ben Ukrayna’nın yanındayım” de. Ruslar böyle yorumluyor, ben de öyle yorumluyorum. Sen kimi aldatıyorsun? Türk milletini de aldatmış oluyorsun ama en önemlisi Türkiye’nin geleceğine karşı bunlar çok ağır kasıtlar. O askeri güçlerini Girit’in kuzeyine, Suriye’nin kuzeyine yığdıklarında, Yunanistan’ı Türkiye’nin üzerine sürdüklerinde Ukrayna’yı destekleyerek sen Türkiye’yi kurtarabilir misin? Türkiye’nin Rusya’nın dostluğuna ihtiyacı olduğunu ve Amerika’dan gelen tehditleri Rusya’yla birlikte göğüsleyebileceğini çok iyi hesap etmesi lazım. Türkiye’yi önümüzdeki süreçte Vatan Partisi yönetecek; bu sorumsuz tavırlara terk edilemez.
Sayın Kalın’ın “Yaptırımlara katılmayacağız” açıklaması iyi bir şey ama bir müddet sonra Moskova’daki muhatapları telefonlarına çıkmazsa şaşırmam. Amerika’nın memuru veya elçisi olarak mı görüşecekler? Rusya ile ancak aynı tehdide maruz kalan iki eşit ülke olarak görüşürsen bir anlamı var. ÖSO mu kurtaracak Türkiye’yi? Ukrayna mı kurtaracak? Zelenski mi gelecek Türkiye’nin yardımına koşacak? Zelenski, Karadeniz’deki Yunanistan’dır. Böyle davranarak “belki o saldırılardan kurtuluruz” diye düşünüyorlardır. Vallahi ben burada çok büyük bir dar görüşlülük, bir ufuksuzluk görüyorum. Vizyon falan diyorlar ya, ufuk yok; gelecek basiret yok, uzak görüşlülük yok. Türkiye’nin karşılaşacağı sorunlar hakkında ciddi bir senaryo yok.
Sayın Başkan, şöyle bir ön kabulleri var; Rusya ile ilgili bunu çok görüyoruz. Bu arada Çin’i ve İran’ı da kaybediyorlar. Peki, ben Sayın İbrahim Kalın’a soruyorum: Doğal gazı nereden bulacak? Elektriği nereden bulacak? Elektrik fiyatlarını yükseltme ilanı yapıyor. Domatesi nereye satacak? Gazipaşa’nın salatalığını nereye satacak? Nereden turist gelecek? Türkiye ekonomisini de düşünmüyorlar.
Daha önce Rus uçağını düşürdüler, sonra özür dilediler. Ama özür beş kere, üç kere olmaz. O zaman onları, özürlerinden kurtaracak bir Vatan Partisi vardı ve Vatan Partisi’ni de mahcup duruma düşürüyorlar. “Onlara kefil oluyoruz, güvenin” diyoruz. Şimdi bu tavırlarıyla, gelecekte özür diledikleri zaman kendi özürlerini kabul edecek bir güç de bırakmadılar. Bu dış politika çizgisiyle Türkiye sürdürülebilir mi? Bu dış politika çizgisi bizi nereye kadar götürür?
İbrahim Kalın ve Tayyip Erdoğan bu tavırdaysa, gidip o zaman “Bay Kemal”in partisine veya o yedinci parti olarak oraya katılsınlar. İbrahim Kalın’ın bütün söyledikleri, bugün toplantı yapan o altı partinin tavrıyla, Biden tayfasıyla, İsrail ile aynı cephede duruyor. Hani “One Minute” ne oldu? Hani “One Minute” laftı? Bu söylenenleri İsrail’in yaptığı açıklamalarla yan yana koyun. İbrahim Kalın, İsrail sözcüsü gibi konuşuyor. Hani Filistin’e bir vefaları vardı? Filistin’i destekliyorlardı, ne oldu?
Üstelik İsrail, yaptığı ilk açıklamada Putin’in konuşmasını küresel sisteme bir meydan okuma olarak nitelemişti. Onlar görüyorlar Putin’in ne yaptığını. Atlantik sistemini yıkacak bir hamle diye niteliyorlar. “Bu Ukrayna’da sadece bir terör temizlemesi değil, bu bizim sistemimize meydan okumadır” diyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımız dün “Sistem çöktü” diyor. Peki, o zaman bu ne? Ayrıca Sayın Çavuşoğlu yerine neden İbrahim Kalın konuşuyor? Bu, devlet adabı açısından tartışmalı bir durum.
Bu süreç AK Parti içerisinde, Amerika’ya yakın ekibin ayrılmasına doğru gider mi? Vallahi bundan sonra AK Parti’den Amerika’ya doğru ayrılmalar olmaz, olsa olsa vatanseverliğe doğru olur. Çünkü FETÖ ile aynı telden çalan bir İbrahim Kalın görüyoruz. Altındaki imzayı kapatın, bu sözleri herhangi bir FETÖ mensubunun sözü diye aktarsaydınız “normal” diyecektik.
Tayyip Erdoğan’sız bir denklem yok şu anda Türkiye’de. Bütün çabamız Sayın Erdoğan’ı ve partisini Türkiye cephesinde, kararlı bir duruşta tutmaktır. Türkiye, Erdoğan’sız sorunlarını çözemez. Ama Sayın Tayyip Erdoğan’ın Ukrayna ve Suriye politikaları Türkiye’nin direncine zaaf getiriyor. Ukrayna’da da Amerika’nın yanındalar, Suriye’de de Esad’a karşı tavır alarak Amerika’ya karşı kararlı bir cephe tutamıyorlar.
Savaşa hayır tutumuyla, kendilerine yönelik tehdidi meşrulaştıran bir çizgi izliyorlar. Artık Türkiye’ye yönelik tehditleri değil, kendi iktidarlarını nasıl kurtaracaklarını düşünüyorlar. Türkiye’yi Amerika’nın kılıcının altına uzatarak kimse kurtulamaz.
Vatan Partisi, kriz dönemlerinde halkın o krizden çıkışa önderlik edecek güçlerin etrafında toplanmasıyla büyüyor. Rekabetimiz Türkiye gemisi içinde değil, Amerika ile. Doğru program, doğru strateji ve siyasetlerle Vatan Partisi yükselen partidir. Yakın geleceğin Türkiye’sinde iktidara ilerliyor; programı, cesareti, kadroları, genç ve kadın hareketindeki gücüyle önümüzdeki dönemin iktidarı olacaktır.
Kültürel yıkım meselesine gelince; Putin’in konuşmalarında vurguladığı “kültürümüzü erozyona uğratacak yozlaşma dayatması”, Batı’nın LGBT’yi teşvik ederek insanı kendi cinsiyetinden koparma çabasıdır. Batı artık çürüyen bir sistemdir; Sayın Cumhurbaşkanımızın belirttiği “sistem çöküyor” tespiti, bu kültürel ve manevi çürümenin sonucudur. Biz bu mücadelede aynı cepheyi paylaşıyoruz. Cephenin kültürel bir boyutu da var; Rusya’da da bunu görüyoruz. Filmlerde, videolarda karşımıza çıkıyor. Bir video izledim; bir çocuk yuvasından bir aile geliyor. Çocuğa, “Tamam, artık annen baban olacak, yuvada yaşamayacaksın, kendi ailende yaşayacaksın,” diyorlar. Çocuk sevinçle adamın elinden tutup arabaya biniyor. Adam, “Bak, şimdi anneni sana tanıtacağım,” diyor. Çocuk bir bakıyor; adamın anne diye tanıttığı kişi de erkek. Baba diye elinden tutan da erkek, otomobilin kapısını açıp karşılayan da erkek. Çocuğun orada yaşadığı yıkımı düşünsenize… Çocuğu kadınla erkekten oluşan bir aileye değil, iki erkekten oluşan bir aileye teslim ediyorlar. Bunu da marifetmiş gibi çekip yayıyorlar. Bu, Moskova’da çekilmiş bir video.
Alman Sağlık Bakanlığı’nın raporlarına göre –sağ olsun, arkadaşımız çok güzel bir yazı hazırlamıştı, ona da buradan selam yollayalım– bu eşcinsel sözde ailelerin evlat edindikleri çocukların uğradığı istismar ve tecavüz vakalarına dair çok yüksek rakamlar var. Evlatlık diye alıyorlar, sonra o evlerde çocuğa tecavüz ediliyor. Çoğu da Tayland, Afrika gibi yerlerden getirilen, zaten ezilen dünyanın çocukları; bir de o evlerde bu felaketi yaşıyorlar. Orada ne huzur ne mutluluk var; uyuşturucu, cinsel istismar, intihar ve kadına/eşe şiddet oranları olağanüstü yüksek.
Siz, “Yeni dünya silahla kurulacak,” diyorsunuz. Silahla nasıl kuruluyor? Ayrıca ekonomi, hukuk ve kültür bu dönemde silahın gerisinde mi kalıyor? Silahı diplomasinin ve hukukun önünde tuttuğunuz için bu tutumunuz çok tartışılıyor; biraz da bunları değerlendirelim. Kurtuluş Savaşları diplomasiyle mi kazanıldı? Vietnam, Afrika ülkeleri, Arap ülkeleri, Latin Amerika… Hepsi silahlı mücadeleyle bağımsızlığını kazandı ve bu durum devam ediyor. Bugün NATO’nun doğuya ilerlemesini beyanatla, diplomasiyle, ara bulucularla durdurabilir misiniz? İstediğiniz kadar ara bulucu bulun, durduramazsınız ama silah durduruyor.
Karabağ’da önemli bir tecrübe yaşadık. Ermeniler saldırıya geçince hükümet yetkililerimiz, “Dünyayı yardıma çağırıyoruz,” dedi. Biz televizyon programlarında, “Dünyayı çağırmayın, bu iş silahla olur,” dedik. Vatan Partisi olarak bunu tek başımıza savunduk. Azerbaycan silaha sarıldı, Türkiye oraya destek verdi, Putin o silahlı mücadeleyi destekledi ve Karabağ kurtarıldı. 15-16 Temmuz gecesi Amerikan-FETÖ yapımı Gladyo Ankara’yı ele geçirmeye çalışırken, Türk Silahlı Kuvvetleri o girişimi ezmeseydi darbe önlenebilir miydi? Diplomasiyle, beyanatlarla mı önlenecekti? Türkiye, Amerikan-İsrail koridorunu silahla yardı geçti; Afrin’e, Barış Pınarı’na silahla girdi. Tüm bu planları Türkiye ve dostları silahla bozguna uğrattı.
Sayın Akşener, “S-400’leri Amerika’ya geri verelim,” diyor. Amerika’ya hizmetin bu kadarı da kendi kimliğini aşırı bir şekilde ilan etmek oluyor. İlk açıklamasında da “S-400’leri Erdoğan kendi sarayının bahçesine koysun,” demişti. İyi ki “Kırıkkale yapımı silahları da onlara verelim,” demiyor; gerçi S-400’ü veren, Kırıkkale’yi de vermiş demektir.
(Reklam arası)
Yeni dünyanın silahla kurulması tespitinizi biraz açar mısınız? Neden bu vurguyu yapıyoruz? “Silah ve savaş çok kötü şeyler, çocuklar çiçek getirin,” demek dünya gerçeğiyle bağdaşmaz. Zulüm varsa, zulmün silahı vardır. Hz. İsa silahsızdı ve çarmıha gerildi; Hz. Muhammed ise silahlı bir peygamberdi, devlet kurdu, zulmü yere çaldı ve yeni bir medeniyetin kuruluşuna önderlik etti. Dünyadaki tüm medeniyetler silahla kurulmuştur; silahsız kurulan tek bir medeniyet yoktur. Roma, Atina, Osmanlı, Abbasiler, Altınordu… Hepsi silahlıdır. ABD bile İngilizlere karşı verdiği silahlı istiklal savaşıyla kuruldu. Silah kendi başına bir kimliğe sahip değildir; kimin elindeyse onun aracıdır. Medeniyet kurucularının elindeyse kurtuluşun, zalimin elindeyse zulmün aracıdır. Ancak silahsız medeniyet kurulmaz; medeniyet devletle, orduyla, dolayısıyla silahla başlar.
ABD ve NATO şu an Ukrayna’ya destek olamıyor, sadece yaptırım uyguluyor. ABD’nin emperyalist politikalarının sonu gelmedi ama yenilme dönemine girdi. Dünyanın efendisi olma, tek kutuplu dünya kurma iddiası ve dolar saltanatı bitti. Batı’nın dünyaya demokrasi ve refah getirme iddiaları çöktü.
Türkiye şu an Suriye’nin kuzeyinde ve Mavi Vatan’da zaten silah kullanıyor. Putin’e muhalefet eden Rusya Komünist Partisi bile, “Söz konusu vatanımızın çıkarıdır,” diyerek Putin’e tam destek verdi. Bizim muhalefetimiz ise Türkiye’ye muhalefet ediyor; Biden tayfası gibi, “S-400’leri iade et, o bir hurdadır,” diyorlar. S-400’lerin yerini tespit etmeye çalışıyorlar; sanki Türkiye’nin ekonomik imkanlarına yazıkmış gibi… Oysa S-400’ler mobil ve hareketlidir. Sayın Akar’ın dediği gibi, bu silahlara karşı çıkanların farklı bir niyeti mi var acaba?
Bölgesel bir savaş küresel savaşa dönüşür mü? Şu an Amerika ve Avrupa’nın tavrından bunun büyük bir savaşa dönüşmeyeceği anlaşılıyor. Çünkü pes etmiş durumdalar; ellerinde savaşı büyütecek irade ve güç yok. Rusya da bunu gördüğü için bu cesareti gösteriyor.
Yarınki Aydınlık gazetesinde, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Türkiye-Rusya İş Konseyi Başkanı İzzet Ekmekçi Başı ile yapılan çok önemli bir söyleşi var. Ayrıca üreticilerimizden, “Salatalıklar Moskova’ya,” gibi talepler geliyor. Rusya’ya açılan kapı biz olalım. Bu süreç Türkiye için büyük bir fırsat. Enerji bunalımı, elektrik fiyatları… Dağıtım şirketlerinin karlarından vazgeçip kamulaştırmaya gidilirse, bu hizmet daha ucuz maliyetle halka ulaştırılabilir. Ayrıca yaptırıma maruz kalan 42 ülke, kendi aralarında ekonomik ilişkileri geliştirip dolar saltanatını tasfiye ederse, Türkiye bu yeni Asya medeniyeti içinde konumunu ne kadar erken belirlerse o kadar kazançlı çıkar. Sayın İbrahim Kalın’ın biraz evvel okuduğunuz tavırlarıyla Amerika’nın avucuna bakmak dışında Türkiye’nin bir finansal çözümü kalmıyor. Oysa Türkiye’nin bunu tercih etmesi mümkün değil. Evet, 7,5 milyon turist bekleniyordu bu sene. Bu şartlar altında turistler Avrupa’ya da gidemeyecekler, uçamıyorlar. Bizim hava sahamızın açık olduğunu hemen ilan edip aslında bu 7,5 milyonu… Mesela Yunanistan, Rusya’ya hava sahasını kapattı; Güney Kıbrıs da kapattı. Mesela bu durum, bizim Kuzey Kıbrıs için de çok büyük bir imkân oldu. Rusya çarter uçaklarını Kuzey Kıbrıs’a gönderebilir; bu, Kuzey Kıbrıs’ın tanınması için çok önemli bir başlangıç olur. Bunu Prof. Dr. Hasan Ünal ısrarla savunuyor. Hasan Ünal hocamız; diplomasiyi ince ince işleyen, Türkiye-Rusya ilişkilerini geliştirecek ve Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasını sağlayacak süreçleri çok iyi planlayıp hesaplayan bir hocamız. Onu da buradan bir kez daha kutluyoruz, sık sık görüşlerine başvuruyoruz.
Konferansa geçelim mi? Geçtiğimiz cuma günü Azerbaycan’da bir kardeşlik konferansı oldu. Böyle bir konferansın ötesinde çok özel vurguların yapıldığı bir etkinlikti. Birincisi, size bir ödül verildi; o ödül ne ödülüydü, izleyicilerimiz için tekrar anlatalım istersiniz. O ödülü keşke buraya getirseydik, o zaman gösterebilirdik.
Her sene Azerbaycan bir ödül veriyor; buna “Azerbaycan-Karabağ Dayanışma Ödülü” deniyor. Bu sene, Türkiye’nin Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’a yönelik pürüzsüz, şartsız, koşulsuz ve sonuna kadar cesur dayanışması nedeniyle bu ödülü Vatan Partisi Genel Başkanı’na verme kararı almışlar. Sağ olsunlar, İstanbul’a getirdiler; Azerbaycan İnsan Hakları Derneği o ödülü bize sundu. Buradan tekrar kendilerine teşekkür ediyoruz. O ödül bize bir sorumluluk yüklüyor; bundan sonra görevlerimizi daha kararlı bir şekilde yerine getireceğiz.
Ertesi gün başka bir toplantıda size bir ödül daha verdiler, değil mi? Evet, Karabağ Savaşı’nda ve geçmişten bugüne Azerbaycan ile dostluk gösterdiğimiz için TRT Haber ve hükümet medyasından birkaç kanal ile birlikte bize verildi. Tebrik ediyoruz.
Konferansta Sayın Elşad Mirbeşiroğlu çok önemli bir konuşma yaptı. Kendisi Yeni Azerbaycan Partisi’nin, yani Cumhurbaşkanımız İlham Aliyev’in partisinin merkez yönetim kurulu üyesi; aynı zamanda milletvekili ve strateji kuruluşları başkanı. O da dünya çapında önemli bir konuşma yaptı. Azerbaycan’ın Ukrayna meselesinde Rusya ile beraber olduğunu, Türkiye-Azerbaycan-Rusya ittifakının ve buna NATO-Çin’in de katılarak tarihi bir rol oynadığını ifade etti.
Sayın Hüseyin Macit Yusuf şöyle bir not aktardı; izleyicilerimiz kendisini çok yakından tanıdığı için anlatma gereği duymuyorum. Rauf Denktaş’ın Türkiye’de en güvendiği liderin Doğu Perinçek olduğunu, bunu kendisine çok defa söylediğini ifade etti. Sayın Denktaş, bunu kamuoyu önünde de dile getirmişti. Gazi Üniversitesi’nde yapılan bir Avrasya konferansımız olmuştu; Rusya’dan Dugin gelmiş, Kırgızistan’dan misafirler katılmıştı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş da katılmıştı. Olağanüstü bir konferanstı. Orada her iki cumhurbaşkanımız da Türkiye’nin geleceğinin Avrasya’da olduğunu, medeniyet ve ekonomik ağırlığın oraya kaydığını çok kararlı ifadelerle dile getirdiler.
Yaşadığım bir anıyı kısaca anlatayım: Ege Üniversitesi’nde okurken, Türkiye Gençlik Birliği’ni kurduğumuz dönemde bir bina açılışı yapacaktık. Rauf Denktaş o dönem milli konularda sizinle omuz omuza duruyordu. “Bir şansımızı deneyelim, belki açılışı o yapar” diye çok az bir umutla aradık. Yaveri çıktı, kendimizi tanıttık. Telefonu yaverinden alan Denktaş, “Siz Doğu Perinçek’in öğrencileri misiniz?” diye sordu. “Evet, Vatan Partili gençleriz” dedik. “Gelirim, hiç merak etmeyin” dedi. Koca Cumhurbaşkanı geldi ve o açılışı yaptı. Rauf Denktaş’ın en önemli özelliklerinden biri buydu; telefonları genelde kendisi açardı. Süleyman Demirel de öyleydi, cumhurbaşkanı olmasına rağmen doğrudan telefonu kendisi açardı. Siz de öylesiniz, size de çok kolay ulaşılabiliyor.
Siz o konferansta tarihe geçecek iki hikâye anlattınız. Bunu bir defa daha anlatmanızı rica ediyorum. NATO’nun işlevini tecrübeyle ifade etmiştiniz. Genel Başkan Yardımcımız rahmetli Servet Cömert, komando okul komutanlığı yapmıştı; tam bir Türk askeriydi. O anlatmıştı: “Patnos’ta tugay komutanıyım, Ermenistan ordusu Karabağ’a girdi. Başbakanı aradım, ‘Sayın Başbakanım, bize emir verin, tankların paletlerini çalıştıralım. Paletlerin gürültüsü bile yeter, bu işgali durdururuz’ dedim. ‘Aman dur, sakın ha!’ diye emir geldi. Elimiz kolumuz bağlandı.” Türkiye kardeşinin imdadına yetişemedi. NATO bize tank verdi ama o tankla Karabağ’ı kurtaramadık. Kendi askerimiz, kendi komutanımız, kendi tankımız; millettaşımızın imdadına yetişemedi. Alın size bir NATO dersi!
İkinci ders ise Karabağ’ın kurtarılmasıdır. NATO’dan elini ayağını çözen, zincirlerini kıran Türkiye; Rusya ile birlikte NATO dışındaki iki güç olarak Azerbaycan’ı destekledi ve Karabağ kurtarıldı. Yani NATO bize zincir vurduğu zaman işgale uğruyoruz; zincirden kurtulduğumuzda işgalden kurtuluyoruz.
Geçtiğimiz haftalarda bazı emekli subayların NATO’yu savunmasını eleştirmiştiniz. Son on günde çok fazla emekli komutan, NATO karşıtı olduğunu bildirmek için bize ulaştı. Dün Sayın Ramiz İlker, emekli Hava Tuğgenerali, Ulusal Kanal’da benzer eleştiriler yaptı. Kendisini kutluyorum. Halil Özsaraç da emekli deniz kurmay albaydır, o da çok birikimlidir.
Benim bir iki duyurum var. 6 Mart Kadın Yürüyüşü; Türkiye Kadın Hareketi tarihini farklı renklerle bulandırmaya çalıştılar ama biz “kıpkırmızı” bir yürüyüş yapacağız. Ankara’dan ve her şehirden yoğun bir katılım bekleniyor. Cumhuriyet Kadınları Derneği öncülüğünde, Türkiye Gençlik Birliği ve Türkiye Liseliler Birliği de kitlesel olarak katılacak. 6 Mart’ta umudumuz kuvvetlenecek. Bütün Ankara’daki izleyicilerimizi bu yürüyüşe davet ediyoruz. Diyarbakır anneleri de katılıyor. “Kahrolsun PKK” diyerek üreten kadının, yükselen Türkiye birikimini gösterecekler. Ayrıca erkekler de bu yürüyüşe büyük destek veriyor; “Kadın mutluysa erkek mutludur” diyoruz.
İkinci olarak; Çağdaş Cengiz ile konuştuk, İzmir’de 12 Mart’ta il kongresini toplayacaklar. Ben de orada olacağım.
Ayrıca 13 Mart 2022 Pazar günü, saat 14.00’te Kuşadası Ticaret Odası’nda “Turizmde Üretim Devrimi” kurultayı yapıyoruz. Serdar Akdoğan, Halit Şakar, Volkan Gerçek gibi değerli isimler konuşmacı olacak.
Son olarak; jeopolitik ustası, Mustafa Kemal’in generali Soner Polat amiralimizin “Türkiye İçin Jeopolitik Rota” kitabını ve benimle birlikte yazdığı “Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota” ile “Mustafa Kemal’in Ordusu” kitaplarını öneriyoruz. Müzik olarak da Alim Kasımov’dan bir Azerbaycan havası dinleyelim. Teşekkürler.

