İzlediğiniz için teşekkür ederim, mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. Radyo frekanslarımızdan bizleri dinleyen dinleyicilerimize de merhabalar diliyoruz. “Çıkış Yolu” programıyla her salı olduğu gibi yine karşınızdayız.
Her hafta olduğu gibi bu hafta da Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Türkiye’nin sorunlarını ve çözüm yollarını sizlerle paylaşacak. Bizler sorularımızı soracağız, sizlerden gelen soruları da Sayın Perinçek’e ileteceğiz. Arkadaşlarım ekranın alt kısmındaki numaraları paylaşacak; ayrıca “Çıkış Yolu” etiketiyle sosyal medya üzerinden de sorularınızı bizlere ulaştırabilirsiniz. Öncelikle Sayın Perinçek’e bir merhaba demek istiyorum. Efendim, merhabalar.
(Doğu Perinçek: Merhabalar, merhabalar. Sesimiz iyi geliyordur umarım.)
Sesiniz gayet net ve canlı geliyor efendim, çok teşekkür ederim. Müsaadenizle başlayalım. Gündemde üç ana başlığımız var. Birincisi, bugün kaleme aldığınız “Dolar saltanatı yıkılıyor” başlıklı yazınız ve onun etrafında şekillenen “yıkılan dünya ve kurulan dünya” tartışması. Hatta bu konu şu anda Twitter’da gündemin birinci sırasında yer alıyor; arkadaşlarımız ilgili etiketi de paylaştı. Gelen soruları size yöneltmeye çalışacağım. Diğer konumuz, dolar saltanatı yıkılırken yerine nasıl bir dünya kurulduğu. Ayrıca 3 Mayıs’ta yazdığınız, Türkiye’nin Avrasya rotasını işaret eden yazınıza dair başlıklar var. Son olarak, gündemde tutulmaya çalışılan anayasa tartışmalarını ve Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin bu konudaki tutumlarını değerlendireceğiz.
Ancak ben en sıcak konuyla başlamak istiyorum. “Dolar saltanatı yıkılıyor” şu an Türkiye’de gündemin ilk sırasında. Efendim, dünya açısından nasıl bir düzen yıkıldı ve şu an nasıl bir denklem oluşuyor?
“Dünyanın her yerinde ‘bu dünya artık arkada kaldı’ deniyor. Yeni bir dünya kuruluyor; bunu Avrupa’sından Amerika’sına, Trump’ından Xi Jinping’e, Vatan Partisi’nden Putin’e kadar herkes söylüyor. Peki, giden ne ve gelen ne? Gelen dünyanın en önemli olayı dolar saltanatının yıkılmasıdır. 1945’ten sonra Amerika, silahlı gücüyle bu dolar saltanatını kurdu. Hegemonyacılıkla dolar saltanatı ikiz kardeştir; emperyalizmin üzerinde bir otoriteyi temsil eder. Amerika, müttefikleri olan Almanya, Fransa ve diğer NATO ülkeleri üzerinde bile bir dikta kurmuştu. De Gaulle’ün vaktiyle belirttiği gibi; NATO, bizi savunan değil, kontrol altına alan bir araçtı. Amerika süper devlet konumundaydı; hem siyasi hem de mali alanda dünyada dolar saltanatını kurarak, kendi parasını dünya piyasalarında geçerli kıldı.
Bu sistem bir haraç düzenidir. Kapitalist sömürüde bir artı değer üretimi vardır; işçiye ücretini verirsiniz, emeğinin bir kısmına el koyarsınız. Ancak dolar saltanatı böyle değildir. Burada bir yağma vardır. Matbaadan çıkan 1 cent maliyetli bir kâğıdı, üzerine 100 dolar yazarak dünya piyasasına sürüyorsunuz. Yani 1 centlik emekle, 100 dolarlık emek değerinde ürün alıyorsunuz. Amerika, dünyada dolaşan her dolar üzerinden haraç topluyor. Peki, bu nasıl sağlanıyor? Tabii ki silahlı üstünlüğü sayesinde. Doları silahla pompalıyor, karşı duranları Saddam Hüseyin’in Irak’ına yaptığı gibi hizaya getiriyor. Amerikan hegemonyası, üretimden gelen gücünün ötesinde, bu haraç mekanizmasıyla ayakta duruyordu.
Şimdi bunun sonuna geldik. Koronavirüs bu süreci yaratmadı ama kocamış olan Amerikan emperyalizminin zaaflarını hızlandırdı ve açığa çıkardı. Yeni kurulan düzende artık dolar saltanatı yok, Amerika’nın tek kutuplu dünya iddiaları çöktü. Çok kutuplu, Asya’nın yükseldiği, daha dengeli bir tablo oluşuyor. Bu durum, Amerika’nın silahlı haydutluğuna karşı gelişen direnişlerle oldu: Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın, Türkiye’nin, Çin’in ve Rusya’nın mücadelesiyle… Türkiye, bunun ön cephesinde yer alarak en büyük fedakârlığı yapmıştır. Batı Asya’da yenilen, Doğu Akdeniz’de Türk donanması karşısında geri adım atan bir Amerika var. Artık yerel paralarla ticaret sistemleri oluşuyor. Biten kapitalizm değil; dolar saltanatı ve hegemonyacılıktır. Daha adil, Asya uygarlığının yükseldiği, milli devletlerin başının dik olduğu bir dünya doğuyor.”
Efendim, doların dünyadaki hakimiyetini biraz açmak istiyorum. Bu sadece petrolle mi ilgiliydi, yoksa rızaya dayalı bir kabul müydü?
“Petrol ve doğalgaz piyasası en büyük hacmi oluşturduğu için doların orada kullanılması çok önemliydi ancak mesele sadece petrolden ibaret değil. Türkiye dahil birçok ülkenin dış ticareti dolarla yapılıyordu. Doların kullanım değeri aslında bir kâğıt parçasından ibarettir; üzerine ‘100 dolar’ yazılmasa hiçbir kıymeti yoktur. Ancak kabadayı, bir dükkâna gidip ‘haracını vereceksin, yoksa camını kırarım’ derse ve ayağına kurşun sıkarsa, herkes hizaya gelir. Dolar İmparatorluğu tam olarak böyle bir şeydi. Şimdi o kabadayının gücü kırılıyor.
Sorunuza dönecek olursak; bu yıkılış, Amerika’nın kendi iç krizinden ziyade, dünya çapında ona karşı verilen silahlı direnişlerin sonucudur. En başta Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin, ardından Çin Halk Cumhuriyeti’nin Pasifik’te yarattığı dengeleyici gücün, Amerika’nın tehditlerini geçersiz kılmasıyla gerçekleşti. Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı girişilen o tehditkâr tutumun nasıl sonuçsuz kaldığını hepimiz gördük.” Gel dedi, gel de belanı bul. Sana dedi, “Direneceğim” dedi. Amerika donanmasına emir verdi, hemen rota değişti ve Avustralya’ya doğru seyretmeye başladı. Yani bir de o var; bu tarafa doğru geliyoruz, batıya doğru. Rusya’nın Amerika karşısında bir denge yaratması ve aynı zamanda Batı Asya’da gelip Amerika’ya karşı direnen ülkelere; Suriye’sine, Irak’ına, Türkiye’sine, İran’ına yardım etmesi önemli bir faktör.
Türkiye’nin Amerika’ya karşı verdiği silahlı mücadele de öyle. Amerikan piyonları olan PKK’ya ve FETÖ’ye karşı Türkiye’nin yürüttüğü silahlı mücadele, Gladio’nun Türkiye’deki darbe girişiminin 15-16 Temmuz 2016 gecesi yine silah gücüyle yerle bir edilmesi; Türk ordusunun içindeki Amerikan yanlısı unsurların o gece etkisiz hale getirilmesi… Bunların hepsi birer savaş. Ankara’da, İstanbul’da bir Türk-Amerikan savaşı yaşandı. Bu Amerika için çok ağır bir yenilgiydi çünkü Türkiye’yi bu yapıyla kontrol ediyordu; 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü bu Gladiosuyla yapıyordu. Türkiye’yi darbelerle, kendi hükümetlerini kurdurmakla ve silahlı güçle tehdit ediyordu. Türk devleti içindeki o güç yerle bir oldu.
Yine Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesi; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla Amerikan hakimiyet alanlarına girmesi bir dönüm noktasıydı. Amerika’nın toprağı yalnız Kuzey Amerika’da yoktu; Batı Asya’da da işgal altında olan bölgeleri, üsleri vardı. Türk ordusu oralara girdi, Amerikan-İsrail koridorunu yardı geçti. İran dik durdu, Amerika ona diş geçiremedi. Bu, dolar imparatorluğunun çöküşünde çok önemli bir olaydır. Ambargo uyguluyor ama aynı zamanda İran, Amerikan dolarının dolaşım alanını daraltan bir duruş sergiliyor.
Almanya’nın ve Fransa’nın Amerika’ya direnişlerini de ihmal etmemek lazım. Avro diye bir para çıktı ve yükselişe geçti; bu da doların egemenlik ve dolaşım alanını, piyasasını daralttı. Dünyada dolarla rekabet eden bir para birimi ortaya çıktı. Yine Çin’in yuanı (renminbisi) ve arkasından Türkiye, İran, Çin, Rusya gibi çeşitli ülkelerin aralarındaki ticarette milli paraları kullanma denemeleri başladı. Eskiden bu durumlarda Amerika silahlı gücünü gönderir, Saddam Hüseyin’i devirir, o ülkeyi işgal ederdi. Şimdi onları yapamaz hale geldiği gibi, kendi etkin olduğu nüfuz alanlarından da silahla atılmaya başlandı.
Latin Amerika’da da Maduro’yu devirmeye çalıştı, Venezuela’da darbe yapmak istedi ama başaramadı. “Arka bahçesi” denilen Latin Amerika’da artık Amerika’ya isyanlar başladı. Bütün bunları topladığımızda; Avrupa’nın ordu kurmaya yönelmesi dahi Amerikan dolar imparatorluğunun alanının daraldığı anlamına geliyor. 1960’ta dünya ekonomisindeki payı %50’nin üzerindeyken bugün %15’in altına düştü. Standard Chartered Bankası’nın araştırmasına göre 2030’larda Çin 64, Hindistan 46, Amerika ise 31 trilyon dolar gayri safi milli hasılaya sahip olacak. Satın alma gücü paritesine göre ise Çin, Amerikan ekonomisini bugün geçmiş durumda, 2030’da ise ikiye katlamış olacak.
Bu süreç zaten dolar imparatorluğunun yıkılması süreciydi ama koronavirüs krizi bunu çok hızlandırdı. Hakan Topkurulu arkadaşımızın analizlerinde de gördüğümüz gibi, sürekli para basarak bir balon şişiriliyor. Üretimde karşılığı olmayan bu balonun patlayacağı bir derin krize doğru gidiyoruz. Washington’un ve Pentagon’un elinde mali olarak patlamış bir balon kalacak.
Türkiye’nin ekonomik direnci konusuna gelince; Türkiye’nin geçmişte Amerika’ya karşı çok önemli bir ekonomik direnci olmadı, tam tersine 1980 sonrası borçlanma ekonomisiyle dolar saltanatına hizmet etti. Ancak şimdi o dönemin sonuna geldik. Türkiye esas olarak askeri ve siyasi direnciyle bu sürece dahil oluyor. Dolarla ticaret yapmak bir haraç sistemidir; altınla veya milli paralarla ticaret ise bu haracı kesmektedir. Çin’in elindeki Amerikan tahvilleri ise bir nevi “üzerine gelen yırtıcı hayvanın önüne atılan et parçası” gibidir; zaman kazanmak için yapılan bir yatıştırma politikasıdır.
“Dolar 7 lira oldu, hakimiyet nasıl kırılıyor?” diye soran izleyicilerimize şunu söylemeliyiz: Biz “yıkıldı” demiyoruz, “yıkılıyor” diyoruz. Bu devam eden bir süreçtir. Dolar, Türk lirası karşısında değer kazanıyor olabilir ancak dünya ölçeğinde dolaşım alanı daralıyor ve Amerika’nın silahlı gücü eskisi kadar etkin değil. Doların artması Türkiye ekonomisini elbette kötü etkiliyor, ancak bu durum aynı zamanda borçlanma ekonomisinin iflasının bir sonucudur ve Türkiye’nin bu sistemden vazgeçme zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Yıkılan şey, mafyalaşan emperyalizmin dolara dayalı saltanatıdır. Türk lirası ile dolar arasındaki ilişkide yine bir süreç yaşadık. Son 2-3 yıla baktığınızda, bu ilişki adeta donmuş gibi gözüküyor. Eskisi kadar çok büyük, ciddi değişiklikler yok. Ancak doları avro veya Çin parasıyla karşılaştırdığımızda o denli bir yükseliş gözlenmiyor. Önümüzdeki dönemde dolar saltanatının yıkılmasıyla birlikte, tabii ki dolardan bir kaçış olacak. Doların değeri düşeceği ve etki alanı daralacağı için ellerindeki dolarları çıkarmaya başlayacaklar.
Türkiye bunu zaten yaptı; dikkat ederseniz Hakan Topkurulu bunu çok güzel anlatıyor. Türkiye elindeki dolarları ne yaptı? Kalktı, altınla değiştirdi. Altın rezervine yöneldi, altını yedeklemeye başladı. Bu da dolara karşı bir tavırdır. Çünkü dolar güvenli değil; bir devlet, ülke ve hatta bir teşebbüs olarak elinizdeki doları kullanmaya veya değiştirmeye kalktığınızda Amerika bunu bloke edebilir. Çünkü tarihteki bütün dolar işlemleri Amerika Merkez Bankası üzerinden gerçekleşmektedir. O bakımdan dolar güvenli bir rezerv de değildir. Dolayısıyla önümüzdeki dönem dolardan kaçış olacak ve bu durum doların fiyatında düşüşlere yol açacaktır.
Bunun sonuçları Amerika ekonomisi için çok sarsıcı olur ve olacaktır. Amerika içinde insanların silahlanmaya başlaması ve iç savaş söylentileri, dolar saltanatının yıkılacağına dair beklentilerden kaynaklanıyor. Saltanat yıkılıp o dolarlar Amerika’ya geri döndüğünde, Amerika’da çok güçlü bir enflasyon oluşacaktır. Aynı zamanda Amerika’nın mali sisteminde çok ciddi bunalımlar olacaktır ve olmaya da başladı. Amerika’da son dönemde 37 milyon kişilik bir işsizlik artışı yaşandığına dair rakamlar veriliyor; bu işsizliğin artması, sonuç itibarıyla dolar saltanatının yıkılışı ve Amerikan ekonomisinin büyük sarsıntısı ile bağlantılıdır. Bunun sonunda Amerika’da çok ciddi halk hareketleri ve iç çatışmalar yaşanacaktır.
Ancak Amerika’nın savaş yoluyla bir çıkış senaryosu yaratma şansı da yok. Mehmet Perinçek’in Independent’ta yayınlanan yazısında ve Vatan Partisi teori bürosundaki tartışmalarda da belirtildiği üzere, Amerika’nın kendi kuruluşları ve askeri kurmayları, olası bir dünya savaşında Amerika’nın Çin ve Rusya ittifakı karşısında mağlup olacağını tespit ediyor. Dolayısıyla Amerika’nın savaşa girerek buradan bir çıkış üretmesi mümkün gözükmüyor. Bölgesel savaşlar çıkartabilir; bu durum silah ticareti ve dolar saltanatını belli alanlarda sürdürmek için girişimler içerebilir ancak dünya savaşı çıkartma girişimi artık Amerika’dan beklenemez. Dolar saltanatının yıkılışı, savaş değil, bir barış etkenidir; çünkü devrim savaşı önler.
Büyük devletlerin hesaplarında yetersizlikler olabilir ancak Amerika’nın bir dünya savaşı ile çıkış yolu üretmesi ihtimali yoktur. O halde geriye ikinci senaryo kalıyor: Amerika Birleşik Devletleri’nde demokratik devrimci eğilimlerin yükselmesi. Yani savaştan çok, Roosevelt tipi halka yakın, dünya barış güçlerine yakın, Abraham Lincoln ve Washington gibi Amerikan demokratik devrimci geleneklerinin yeniden canlanmasını bekliyorum. Faşizme gidiş ise bu koşullarda pek olası değil; dişleri dökülen bir canavarın faşizme gitme şansı çok düşük. Amerika siyasetinde daha demokratik, daha az emperyalist, dünyayla uyumlu ilişkiler arayan bir sürecin yükselmesi bence büyük ihtimal.
Emperyalizmin insanlığın gündeminden kalkıp kalkmadığı konusuna gelince; kapitalizmin sonuna gelmiş değiliz, dolayısıyla emperyalizmin de sonuna gelmedik. Kapitalizm ve emperyalizm dünyadan tasfiye olmuyor ancak sistemin en sivri uçları olan “mafya sistemi” veya dolarla değişim gibi hegemonya araçları ortadan kalkmaktadır. 1945 sonrası tesis edilen ve diğer ülkeler üzerinde üstünlük kuran bu hegemonyacılık ve dolar saltanatı yıkılmaktadır.
Milli paralarla değişim konusuna gelince; Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran ile ticarette milli paraları kullanma yönünde eğilimleri var. Milli paralarla ticaret yapmak, aslında kapitalizmin ilerici dönemlerindeki eş değerlerin değişimi gibidir; yani sarf edilen emek kadar bir malla başkasının emeğini değiştirirsiniz. Dolar saltanatında ise eş değerler değişmiyor; bu sistem “ütülmemek” ve haraç vermemek anlamına geliyor.
Yerine ne geliyor? İki şey geliyor: Birincisi milli paralarla değişim, ikincisi ise Asya Bankası gibi bölgesel ve kıtasal para ve banka sistemleri. Bu projeler hiçbir devletin diğeri üzerinde üstünlük kurmasına veya haraç almasına izin vermeyecek bir yapı üzerine kurulu. Bunun siyasi karşılığı ise daha dengeli, uyumlu ve barışçı bir dünya düzenidir. Çok kutuplu dünyaya gidiyoruz ve bu süreç savaş tehlikesini zayıflatan bir süreçtir. Asya’dan yükselen bu uygarlık, ekonomik temelleri (Çin ve Hindistan’ın büyümesi) sağlam olan ve durdurulamaz bir süreçtir. Ve bu ilk 10 ekonomiye baktığımızda; Amerika, Japonya ve Almanya dışında kalan 7 ekonomi -ki Japonya ve Almanya da listenin sonlarında yer almaktadır- tamamen Asya ülkelerinden oluşmaktadır. Mısır’ı da Asya coğrafyasının bir parçası olarak değerlendirirsek, Brezilya dışındaki tüm bu ülkeler Türkiye ve Çin’in içinde bulunduğu süreçle benzer bir yoldadır. Dolayısıyla dünya ekonomisinin ağırlık merkezi artık Asya’ya kaymıştır. Bunu TÜSİAD dahil herkes dile getirmektedir. Dünyada yalnızca ekonomik bir yükselişten bahsetmiyoruz; icatlar, keşifler, yapay zeka ve askeri güç de artık bu coğrafyadan yükselmektedir. Dünya, 15. yüzyılda Magellan ile başlayan ve 500 yıl süren Batı uygarlığı dönemini kapatmış, yeni bir Asya uygarlığı çağına girmiştir.
Biz bu süreci 40 yıl önce, 1980’lerde *Sıcak* dergisinde hesaplar, kitaplar ve öngörülerle ortaya koymuştuk. 1996 ve 2000 yıllarında Türkiye’de dünya çapında iki Avrasya kurultayı düzenledik. Çin, Kore, Rusya, Suriye, Filistin ve Doğu Avrupa ülkeleri başta olmak üzere 48 farklı parti bu kurultaylara katıldı. Bunların yedisi hükümet partisiydi. 1996 ve 2000’deki bu buluşmalarla bir Avrasya komitesi kuruldu ve başkanlığına beni seçtiler. O süreçte bu konular üzerinde görüş alışverişleri yapılmaya başlanmıştı.
*(Araya giren konuşmacı):* Efendim, araya girmek istiyorum. Tam da o günleri yaşıyoruz. 2000 yılında katıldığınız bir Avrasya konferansındaki konuşmanızı arkadaşlarım hazırladı. İzninizle onu ekrana getirelim, üzerinden konuşmaya devam edelim.
*(Video kaydı – Doğu Perinçek’in 2000 yılındaki konuşması):* “Mazlumların ve Avrasya’nın yüzyılına girdik. 21. yüzyıl; artık Atlantik ötesinden dünyaya hükmetmek isteyen hegemonyacıların yüzyılı olmayacak. 21. yüzyıl, yeniden insanlığın ve bizim yüzyılımız olacaktır. Üretimden kopan, insan hayatına karşı olan bir sistem çökmeye mahkumdur. Ancak onu yıkacak bir kuvvete ihtiyaç vardır ve o kuvvet, Avrasya halklarının büyük mücadelesinde kendisini göstermeye başlamıştır. Emperyalizm; bizi devleti, bayrağı ve gururu olmayan halklar statüsüne itmeye çalışmaktadır. Bunların programı olan ‘Yeni Dünya Düzeni’, Amerikan emperyalizminin ve doların saltanatıdır. Ancak bu programlar Avrasya kayasına çarpmıştır. Atlantik çağının bittiğini ilan ediyorum; Atlantik çağı bitmiştir, Avrasya çağı başlamıştır.”
*(Program devamı):* 96 ve 2000’deki uluslararası Avrasya konferanslarından sonra, rahmetli Cumhurbaşkanlarımız Süleyman Demirel ve Rauf Denktaş’ın katılımlarıyla Ankara’daki Gazi Üniversitesi’nde çok önemli bir konferans daha düzenledik. Rusya, Kırgızistan, Azerbaycan ve İran gibi ülkelerden geniş katılımlar oldu ve o dönemin liderleri tarihi konuşmalar yaptılar. Türkiye’nin o dönemki devlet adamlarının Amerika’ya kafa tutarak Asya’dan yükselen yeni güce işaret etmeleri çok dikkat çekicidir. Bu durum, Türkiye’nin büyük sermaye sınıfı ve hakim güçleri hakkındaki basit ve üstün körü analizlerin geçersiz olduğunu göstermektedir.
Bugün TÜSİAD’ın her toplantısında “Dünya ekonomisinin merkezi artık Asya” demesi, bizim ezberimizdeki TÜSİAD ile bugünkü arasında fark olduğunu ortaya koyuyor. Bunun sebebini Vatan Partisi çok iyi tahlil ediyor. Amerikan emperyalizmi, borçlanma ekonomisiyle Türkiye’nin tepesine öyle bir çullandı ki, bugün çok sayıda büyük sermaye sahibi iflas tehdidiyle karşı karşıya kalarak konkordato talep ediyor. 17., 18. ve 19. yüzyıllarda küçük burjuvazinin proletarileşmesi süreci yaşanmıştı; şimdi ise emperyalist saldırı, büyük sermaye sahiplerini mülksüzleştiriyor. Hal böyle olunca, büyük sermayenin de bu saldırıya karşı direnç geliştirmeye başladığını görüyoruz. Türkiye’nin büyük sermayesinde filizlenen milli eğilimin sınıfsal temeli budur.
Türkiye’nin “Yeniden Asya” açılımı, İslam dünyasıyla birlik arayışları ve Avrupa ile ilişkilerini geliştirmesi birbirini dışlayan değil, tamamlayan süreçlerdir. Türkiye, özellikle 2014’te Silivri duvarlarının yıkılmasından ve 2015’te PKK’nın üzerine silahla gidilmesinden bu yana Amerika ile karşı karşıya gelmiştir. Türk ordusu ve milleti, 15-16 Temmuz 2016’da Amerika’nın silahlı güçlerini yerle bir etmiştir. Türkiye, Amerika’ya kafa tutarken Batı Asya ülkeleriyle yakınlaşmakta ve Avrupa’da da Amerika’ya karşı tavır alan Almanya ve Fransa gibi ülkelerle ilişkilerini dengelemektedir. Avrasya zaten Avrupa ve Asya’nın birleşimidir. Bugün Avrupa ülkeleri de gözlerini Çin’e ve Rusya’ya çevirmiştir. Öte yandan, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, devlet olma vasfından ve bağımsız kararlardan vazgeçmek anlamına geldiği için ayrı bir konudur; ancak Avrupa devletleriyle egemenliğe ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler geliştirmek Türkiye için en doğal yoldur.
*(Soru: Turancılık ile Avrasyacılık birbirine zıt değil mi?)*
Burada sözünü ettiğimiz Turancılık, Rus veya Çin düşmanı olan, Türk dünyasını bölmeye çalışan bir “Turancılık” değildir; zira böyle bir anlayışın hiçbir geleceği yoktur. Türk, Rus, Çin, İran ve Hindistan devrimleri tarih boyunca birbirlerini desteklemişlerdir. Bugün Türk devletlerinin çoğu Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesinde yer almaktadır. Amerika’nın, Türk dünyasını Rusya ve Çin’e karşı kullanma planları iflas etmiştir. Avrasya’nın yükselişi, Türklerin yoğun olarak yaşadığı coğrafyada gerçekleşmektedir. Pasifik’ten Balkanlar’a, Almanya’daki Türk nüfusundan Orta Asya’daki yedi Türk devletine kadar uzanan bu büyük coğrafyada, Türkler yeni uygarlığın öncülerinden biridir. Türkiye, ekonomik olarak zaten Avrasya ile bütünleşmiştir; birinci ticaret ortağımız Rusya, ikincisi Çin, üçüncüsü Almanya’dır. Türkiye, Astana süreciyle bölgedeki planları bozarak ve enerji güvenliğini sağlayarak bu yeni çağdaki yerini almıştır. Petrolümüzü nereden alıyoruz? Irak’tan, İran’dan, Azerbaycan’dan, Rusya’dan. Yani enerji güvenliğimizle Avrasya’dayız, Asya’dayız. Biz Avrasyalı olmuşuz zaten. Güvenliğimizle, ekonomimizle ve enerji tedarikimizle Avrasyalı olmuşuz. O nedenle Türkiye, bu açılımı artık planlı, stratejik ve bilinçli olarak yürütmek durumundadır. Vatan Partisi, bunun için büyük bir partidir. Türkiye’nin geride kalan 40 yılına bakarsak; Türkiye, Vatan Partisi’nin öngördüğü ve savunduğu siyasetler yönünde ilerlemektedir.
Bu programı Vatan Partisi hazırlamıştır. Türkiye’nin Asya’ya yönelimini Vatan Partisi anlatmaktadır. Eksiklik çok tabii, çünkü Vatan Partisi bu Avrasya stratejisini kurmuş, planını yapmış, Avrasya uygarlığının yükseleceğini görmüş ve ona göre bir program üretmiştir. Stratejiyi, siyaseti ve planları Vatan Partisi üretmiştir. Peki, bu planın eksikliği ne? Vatan Partisi’nin henüz hükümet olmaması. Madem bu programı, stratejiyi ve planları Vatan Partisi hazırlıyor, öyleyse hükümet olacaktır. Göreceksiniz, Vatan Partisi hükümet olmaya gidiyor. Türkiye’nin geleceğinde Vatan Partisi, bu başı dik, Kemalist devrimi tamamlayan Avrasya iklimindeki programını hayata geçirecektir.
Bir izleyicimiz soruyor: “Avrasya projesi ile Rusya hâkim konumda. Çin de Kuşak ve Yol Projesi ile dünyada bir hâkimiyet alanı kuruyor. Türkiye, Batı’nın hâkimiyet alanından çıkıp bu sefer Doğu’daki bir hâkimiyet alanının içerisine mi giriyor?”
Bu mümkün değil. Rakamlarla açıklayayım: 2030 yılında Türkiye 9,5 trilyon dolar, Rusya ise 8 trilyon dolar değerinde üretim yapacak. Yani Türkiye ve Rusya ekonomileri arasında dengeli bir süreç yaşanacak, birinin diğerine üstünlüğü gibi bir durum söz konusu değil. İkincisi; Türkiye, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler eşit olmaya mecburdur. Evet, Çin 64 trilyon dolar üretecek; çok muazzam bir ekonomi. Ancak Avrasya’daki ortaklarına baktığımızda Rusya’nın, Türk devletlerinin (Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, KKTC, Özbekistan) ve İran’ın bir ağırlığı var. Avrasya’da dengeli ilişkiler kurulmak zorundadır. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi de zaten bu dengeli ilişkileri paylaşarak gelişmeyi öngörüyor.
Çin’in hegemonya peşinde koşup koşmayacağı konusuna gelince; Mao’nun 1974’te Birleşmiş Milletler’de Deng Xiaoping aracılığıyla dünyaya söylediği ve bugün Xi Jinping’in tekrarladığı çok önemli bir söz var: “Çin asla hegemonya peşinde koşmayacaktır; ancak bir gün Çin kapitalizme döner ve hegemonya peşinde koşarsa, hepiniz birleşin ve o Çin’i devirin.” Bu, dünya tarihinde görülmemiş bir özgüvendir. Dolayısıyla yükselen Avrasya’da bir Çin veya Rusya diktatörlüğü koşulları yoktur. Ayrıca Türkiye; imparatorluk geleneği olan, ekonomisi dünyanın ilk beşine girecek olan büyük bir ülkedir. Batı ekonomileri koronavirüs sebebiyle küçülürken, Türkiye’nin bu süreçten büyüyerek çıkan ekonomilerden biri olduğu dünya basınında da saptanmıştır. Biz üretim devrimine gidiyoruz; yatırım ve istihdam odaklı bir ekonomiye doğru kaçınılmaz olarak gideceğiz. Vatan Partisi işte bunun için hükümet olacaktır.
Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) konusuna gelince; Cumhurbaşkanı Erdoğan konuyla ilgili olumlu ifadeler kullanmıştı. CHP ise buna karşı çıkıyor. Biz 1980’lerden beri programımızda ŞİÖ’ye katılacağımızı yazmışız. Türkiye Avrasya’ya yerleşmiş, ŞİÖ’nün kapısını çalmıştır. Hatta Türkiye, henüz üye olmasa da ŞİÖ enerji komisyonunun başkanlığına seçilmiştir. Rusya ve Çin ile yaptığımız görüşmelerde, Türkiye’nin ŞİÖ’ye katılması yönünde son derece olumlu ve samimi tavırlar gördük. Çünkü Türkiye, dünya boğazları ile dünyanın merkezidir. İleride bir dünya devleti olacaksa merkezi İstanbul olacaktır. Dolayısıyla Çin, Rusya ve İran; Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopup Asya’ya yerleşmesini destekliyor.
Türkiye, Avrasya’ya yerleşerek şerefli konumunu alıyor ve diğer Türk devletleriyle Avrasya birliği temelinde buluşuyor. Rusya ve Çin’e düşman bir Turancılığın geçerliliği yoktur. Bu tür fikirler ancak Amerika güdümündeki ilkel unsurların ürünüdür. Bugün Avrasyacılık, Türk büyük uygarlık gelişiminin önündeki plandır.
Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin “Anayasa meşru değildir” söylemleri ise yeni değil. Bu, hukukta ve siyasette bir yıkım, ihtilal veya darbe çağrısıdır. Biz de bu anayasayı beğenmiyoruz ve Vatan Partisi olarak “hayır” dedik, ancak “gayrimeşru” demek bambaşka bir şeydir. Bu, “hükümete biat etmeyin” demektir. Sayın Canan Kaftancıoğlu’nun söylemleri ise Pentagon kaynaklı, Türkiye’deki kaos planlarına selam duran, FETÖ ve PKK’yı memnun eden sorumsuz ifadelerdir. CHP’nin devlet tecrübesi olan isimlerinin bu duruma sessiz kalması ise çok hazindir.
Anayasamızdaki en büyük yanlış ise Cumhurbaşkanlığı sistemidir. Türkiye’nin 150 yıllık anayasa geleneği, hükümetin meclis tarafından kurulması ve meclise hesap vermesi üzerine kuruludur. Cumhurbaşkanlığı sistemi ile bu gelenek bertaraf edilmiş, yerine “atanmışlar yönetimi” getirilmiştir. Türkiye’nin anayasa geleneğinde “kabine” diye bir şey yoktur; “hükümet” vardır. Güçlü kabine olmaz, güçlü hükümet olur. Güçlü hükümet kurmak istiyorsak bu hükümettir, kabine değildir. Kabine, sonuç itibarıyla Cumhurbaşkanlığının tayin ettiği atanmışlardan oluşan bir heyettir. Bakın, bu isimler Türkiye’de artık bilinmiyor, tanınmıyorlar. Eskiden bütün bakanları ezbere bilirdik; şimdi ise Sağlık Bakanı dışında bakanların adı sanı okunmuyor, biraz da Dışişleri Bakanı göz önünde. Yani o kabine kişilik sahibi değil, Türkiye siyasetinde bir etkisi yok. Dolayısıyla hükümetin ya da kabinenin halkla, milletle olan bağları zayıfladı. Çünkü milletin gözünde “hükûmat” kavramı vardır; Anadolu’da hükûmat, devletin gücünü temsil eder. Şimdi ise sadece kabine diye bir şey tutturuldu. Bunlar, bugünkü anayasa sisteminin -hele girdiğimiz kriz koşullarında- Türkiye’nin ihtiyaçlarına ve zorlukları yenmesine hizmet etmiyor.
Türkiye bir zorluklar dönemine girdi. Zorluklar; güçlü devletle, güçlü hükümetle, güçlü meclisle ve güçlü milletle aşılır. Bütün bu güçler arasındaki bağları Cumhurbaşkanlığı sistemiyle koparıyorsunuz çünkü siyaseti milletten koparıyorsunuz. Siyaset, mecliste milletle buluşuyordu; meclis, milli siyasetin ekseniydi, merkeziydi. Şimdi kimse meclisle ilgili değil. Eskiden herkes meclise koşar, sorunlarını orada ifade eder ve çözmeye çalışırdı. Şimdi ise herkes ne yapıp edip Cumhurbaşkanlığı ve kabine üzerinde, hatta doğrudan Cumhurbaşkanlığı ve başdanışmanları üzerinde etkili olmaya çalışıyor. Siyasetin alanını bu kadar daralttılar ve bu dar alanda Türkiye’nin sorunları çözülmez. Meclise dayanmayan kabinelerle Türkiye’nin sorunlarını aşamayız. O bakımdan ülkenin önünde siyasi bir kriz var, bunu görmemiz lazım.
Türkiye’deki bu durum bir hastalık dönemidir; yani Cumhurbaşkanlığı sistemi, Türkiye’nin anayasa geleneğinde bir sapmadır, bir yol ayrımıdır. Türkiye yolunu şaşırdı. Ancak siz yolunuzu şaşırdıysanız, en sonunda gerçek yolu bulmaya mecbursunuz. Süreç, en sonunda yine Türkiye’nin o devrimci anayasa geleneğiyle buluşarak bir yere varacaktır. AK Parti ve MHP ise Cumhurbaşkanlığı sisteminin güçlü bir iktidar yarattığı teziyle bu sistemin arkasında durmaya devam ediyorlar.
Bakın, ben güçlü hükümetin elimizi göğsümüze vurarak “ben güçlüyüm” demekle olmayacağını söylüyorum. Güçlü hükümet, toplum üzerindeki otoriteyle ve bağlarla olur. Bütün araştırmalar ve yaptığımız gözlemler bunu gösteriyor. Son bir yıl içinde Anadolu’yu dolaştım, 20 yerde üretim devrimi kurultayı yaptım. Ege’den Orta Anadolu’ya kadar her yeri gezdim. Pandemi olmasa Doğu Anadolu’yu da gezecektim. Bu 20 yerde şunu gördüm: Bu hükümetin, bu yönetimin otoritesi zayıflıyor; yönetime olan ümitler ve beklentiler azalıyor. Bunu görmemiz lazım. Bunda ekonomik krizin yanında, kurulan Cumhurbaşkanlığı sisteminin Türkiye geleneklerine aykırı olmasının da etkisi var.
Eğer Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olmasa, AK Parti iktidarda kalamaz. Bunu açıkça söyleyeyim. CHP bir seçenek olarak toplumun büyük bir kesiminde görülüyor ve herkes o seçenekten kaçıyor. CHP’de Alevilik ayrı bir din ilan ediliyor, Alevi-Sünni ayrımcılığı geliştiriliyor, Atlantik sistemine bağlanılıyor, PKK ile mücadeleye karşı çıkılıyor, FETÖ ile el ele veriliyor. Ayrıca çocuklara eşcinselliği dayatan yürüyüşler Kadıköy, Şişli gibi CHP’li belediyelerden çıkıyor. Geçen yıl 33 tane CHP’li belediye LGBT yürüyüşlerini destekleyen tavırlar aldı. Böyle bir CHP, toplumda hiçbir şekilde beklenenlere cevap veremez ve sadece AK Parti’nin ayakta kalmasına hizmet eder. Bu süreç AK Parti için de uyarıcıdır. Ekonomideki problemler ve kabine sisteminin halkla bağlarının zayıf olması, bunun bir “atanmışlar yönetimi” olması ciddi sıkıntılardır ve AK Parti bunları halledecek bir tavırda görünmüyor.
Bugün Türkiye’nin birinci meselesi anayasa değil. Arabayı atın önüne koşmamak lazım. Anayasayı değiştirerek Türkiye’nin sorunlarına çare bulma kanalına girersek bocalayıp dururuz. AK Parti’nin ikna edilmesi gibi bir durum söz konusu değil, bunu öne almak çok yanlış. Bugün Türkiye’nin birinci meselesi, üreticilerin milli hükümetini kurmaktır. Sorunların çözümü buradadır ve burada Sayın Cumhurbaşkanı’na büyük bir görev düşüyor. Bu anayasa bence kalıcı değildir ama kısa dönemde Cumhurbaşkanı, elindeki olağanüstü yetkileri iyi kullanırsa bu sistem yanlış da olsa Türkiye’nin bir işine yarayabilir.
Hükümetin tabanı daraldı ancak Türkiye’nin önünde zorluklar olduğunu Sayın Cumhurbaşkanı da kabul ediyor. Bu zorlukları yenecek, yükü paylaştıran bir hükümet kurması gerekir. Ayrıca CHP’yi de PKK ve FETÖ ile olan el birliğinden koparacak siyasetler üretmek gerekir. Bu mümkündür. CHP’nin bu yapılardan kopması Türkiye için çok faydalı olur. Hem hükümet daha geniş halk kitlelerine dayanır hem de Vatan Partisi’nin de içinde olduğu, üreticilerin milli hükümeti kurulmuş olur. Bizim önerimiz budur; burada inisiyatif Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dadır. Bu hükümette AK Parti, MHP ve Vatan Partisi yer alabilir. Bu hükümetin programı; Avrasya’ya açılmak, halkçılık, milliyetçilik, bağımsızlık, üretim ekonomisinin inşası, aydınlanma ve laikliktir. Türkiye’nin düğümlendiği nokta bir “üreticilerin milli hükümeti”dir.
Ahmet Davutoğlu’nun çıkışına gelince; onun istediği Türkiye, Amerika’nın koçbaşı olan bir Türkiye’dir. Davutoğlu hükümeti zamanında olduğu gibi İsrail planlarına teslim olunmasını, Türkiye’nin bölünmesini, Kürt ve Ermeni açılımlarını savunuyor. 2014 yılından sonra Türkiye’nin Amerika’ya kafa tutması, başını dik tutması, FETÖ ve PKK’yı temizlemesi, Batı Asya çapında ittifaklar oluşturması ve Avrasya’ya yönelmesi onu rahatsız ediyor. Zaten rahatsız olduğu için AK Parti’den ayrıldı. Şimdi onun arzuladığı Türkiye’ye geri dönüş şansı yok; bu devir bitti. Davutoğluların, Babacanların ve onlarla rota çizmek isteyenlerin Türkiye’nin geleceğinde en küçük bir rolleri yok.
28 Şubat meselesine gelince; 28 Şubat, FETÖ’ye karşıydı. O dönemde MİT’in hazırladığı ve Şenkal Atasagun imzalı raporda hedef alınan güç FETÖ’ydü. Türk Silahlı Kuvvetleri, özellikle o zamanki Genelkurmay Başkanı Sayın İsmail Hakkı Karadayı, parmağıyla esas olarak FETÖ’yü gösterdi. FETÖ o dönemde yurt dışına kaçtı. Bugün FETÖ’ye karşı yürütülen mücadele, aslında 28 Şubat’ın devamıdır. Bu mücadele; Davutoğlu’nu, Babacan’ı ve Abdullah Gül’ü tasfiye ediyor. AK Parti içindeki FETÖ uzantıları eleniyor. Bu yüzden 28 Şubat’ı bugün bir kamplaşma konusu olarak değil, anlaşılması gereken bir süreç olarak ele almalıyız. 28 Şubat kesinlikle Sayın Erbakan’ı değil, FETÖ’yü hedef alıyordu. O dönemde Çevik Bir gibi Amerika bağlantılı unsurlar da vardı; nasıl AK Parti’nin içinde Abdullah Gül, Davutoğlu ve Babacan gibi isimler vardıysa, o dönemin içinde de farklı klikler mevcuttu.
Sonuç olarak; Türkiye’de devlet kadrolarında ve bürokraside bir yönelim değişikliği olduğu doğrudur ve bu isimler tasfiye oldukları için memnun değiller. Vatan Partisi olarak “Türkiye’yi biz yönetiyoruz” demedik; sadece bizim program ve siyasetlerimizin Türkiye’nin önüne geldiğini ve Türkiye’nin bu yöne girdiğini söyledik. FETÖ ile mücadele, PKK ile açılımın yanlışlığı ve Avrasya’ya yönelme siyasetleri bir bir hayata geçiyor. Bu siyasetler kaçınılmaz ve zorunluydu. Bu program, bu strateji zorunluydu ve hükümetler de o eğilimin içine girdiler. Bunu söylüyoruz ve bu bir gerçek. Bunu dünya da görüyor; Amerika gazeteleri görüyor, Alman gazeteleri görüyor. Dünyadan bakan herkes Vatan Partisi’nin program, strateji ve siyasetlerinin Türkiye’nin gündemine girdiğini ve bunların Türkiye’deki süreçleri kuvvetli bir şekilde etkilediğini yazıyor, çiziyor, görüyor. Gerçek bu.
Geçen gün Almanya’nın Nürnberg kentinde, Merkel’in dış politika baş danışmanı Frölich’in bir konferansını aktardılar. Frölich diyor ki: “Türkiye artık Vatan Partisi’nin program ve stratejilerinin çizdiği yola girdi.” Doğru söylüyor; o yola doğru giriyor. Tam girmedi, tam girse zaten Türkiye’de problem kalmaz.
Efendim, son bir soruyla programımızı da kapatmak istiyorum. Davutoğlu niye “Vatan Partisi Türkiye’yi yönetiyor” gibi söylemlerde bulunuyor? Davutoğlu bu söylemlerle AK Parti’yi Vatan Partisi’ne karşı kışkırtmaya çalışıyor; yani AK Parti’de bir kompleks yaratmaya, bir güvensizlik oluşturmaya ve AK Parti içerisindeki Vatan Partisi karşıtlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Onlar da zaten Amerikancılar ve Davutoğlu’nun adamları. Onun için biz AK Parti’ye hep şunu söylüyoruz: “Davutoğlu’laşmayın!” Bunu İdlib süreçlerinde de söyledik; eğer Rusya’ya ve Suriye’ye karşı düşmanca tavırlar alınır, sürdürülürse Davutoğlu’laşırsınız. Türkiye, Davutoğlu’laşmadı; onun için Davutoğlu durumdan feci halde şikayetçi.
Aslında sorumu yanıtlamış oldunuz efendim. Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mı? Programı da kapatacağız yavaş yavaş.
Şimdi koronavirüsle mücadele ediyoruz. Bakın bütün savaşlar, bu da bir savaş, aynı zamanda iç cephede verilir. Bu savaşlarda başarıya kilitlenenlerle başarısızlığın pususuna yatanlar arasında bir iç mücadele olur. Türkiye’de de bunu görüyoruz. Koronavirüs ile mücadele konusunda Türkiye başarılı olmasın da ben buradan bir ekmek yiyeyim diye siyasi beklentiler içine giren; başarılı olmamızı istemeyen, hasta olmamızı, ölenlerin sayısının artmasını isteyen, vaka rakamlarının artmasından göbek atıp sevinç duyacak olan unsurlar var. Bir de bu savaştan başarıyla çıkmak için mücadele eden, başarıları vurgulayan, milleti başarıya yönelten ve özgüven aşılayan “Türkiyeciler” var.
Onun için bu koronavirüse karşı yürüttüğümüz mücadele aynı zamanda bir iç mücadele ve bozgunculuğa karşı bir savaştır. Ancak bozgunculuğa karşı mücadele ederken dikkatli olmamız lazım. Cumhuriyet Halk Partisi gibi içinde büyük kitleler, vatanseverler ve Atatürk devrimcileri bulunan partileri tamamen o bozguncu safa iten söylemlerden uzak durmalıyız. Fakat iç cephede bozguncularla hesaplaşmadan bu sürecin üstesinden gelinemez; bu bütün savaşların kanunudur. Ancak ben iyimserlerin kazanacağı, karamsarların kaybedeceği konusunda en ufak şüphe duymuyorum. Türkiye’nin başarısızlığını isteyenler kesinlikle amaçlarına ulaşamayacaklardır. İyimserliği güçlendiriyoruz, Türk milletine ümit aşılıyoruz.
Bütün izleyicilerimizi ve milletimizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Ayrıca herkesi Aydınlık’a e-abone olmaya çağırıyorum. Dolar saltanatının yıkıldığını, Türkiye’nin Avrasya açılımını ancak Aydınlık’ta gerçekçi haberlerle ve doğru yorumlarla görebilirsiniz. Haftada bir izlemekle yetinmeyin; elektronik abone olduğunuz zaman sabah dörtte, tan yeri ağarmadan gazeteniz bilgisayarınıza veya telefonunuza gelir. Evde, sokağa çıkma yasağında bile okuyabilirsiniz. Bu çağrıyı tekrarlıyorum. Hepinize sevgi ve saygılar, aziz izleyiciler.
Efendim çok teşekkür ederiz. Hem bizim hem izleyicilerimizin sorularını yanıtladınız. Bu soruları biriktirip önümüzdeki haftalarda yine size yöneltmeye devam edeceğiz. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”nun sonuna geldik. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Birazdan “Gece Görüşü” ile günün son gelişmeleri sizlerle birlikte olacak. Görüşmek üzere.

