Çıkış Yolu • 10.09.2017

Çıkış Yolu • 10.09.2017

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Birinci bölümde pek çok konuyu konuştuk. İzleyicilerimizden bununla ilgili katkılar, öneriler, eleştiriler ve sorular var.

Hemen Sabancı Üniversitesi’nin Almanya’da düzenleyeceği “Ermeni soykırımı” çalıştayına dair izleyicilerimizden gelen bilgileri paylaşmak istiyorum. Mustafa Öngen İzmir’den, Sabancı Üniversitesi’nin çalıştaydan çekildiğini belirtti. Twitter’dan Nurcan Uyar da “İhanet çalıştayından Sabancı Üniversitesi çekildi” demiş. Size bu bilgi ulaşmadı ancak bugün Aydınlık Gazetesi, “Sabancı bu rezaleti durdur” başlığıyla çıktı. Basın toplantısı yaptık ve orada iki şart öne sürdük: Bir, oradan çekilin; iki, oraya hiçbir akademisyenin gitmesine izin veremezsiniz, çünkü sizin izninizle gidiyorlar.

Aldığımız son haberlere göre Sabancı Üniversitesi’nin logosu kaldırılmış. Fakat biz bunu yeterli bulmuyoruz. Sabancı Üniversitesi rektörlüğünün, Türkiye ve dünya kamuoyuna bu “Ermeni soykırımı” çalıştayından çekildiğini resmen açıklamasını bekliyoruz. Bugün YÖK Başkanı Yekta Saraç’la da görüştüm; kendisini çok kararlı gördüm ve tebrik ediyorum. Akademik çalışmaların vatana ihanet düzlemine taşınmasını hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini vurguladılar ve hukuki süreçleri başlattılar. Logoyu kaldırmak yetmez, izinler de iptal edilmeli. Oraya hiçbir Türk akademisyen gidemez; giderse hukuki sonuçlarına katlanmak zorundadır. Koç Üniversitesi’nde, adı geçen Zeynep Hanım’ın programdan çekildiği belirtiliyor. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi de katılacaktı, onun da gitmesi mümkün değil. Bilgi Üniversitesi ise düzenleyici olarak yer almıyor ama oradan da akademisyenler katılıyor. Şu an sistem iflas durumunda. 14’ünde başlayacak çalıştay 15’ine ertelenmiş ve programda büyük değişiklikler yapılarak birçok Türk akademisyen çıkarılmış durumda. Vatan Partisi’nin yürüttüğü mücadele sonuç vermiştir. Halit Kutlu, “Sabancı şirketlerine karşı boykot başlatabilir miyiz?” diye sormuş; buna hiç gerek yok, çünkü Sabancı Üniversitesi bu faaliyetten çekilme noktasında. Sabancı, Türkiye topraklarından kazanç sağlarken Türkiye’yi bölen bir faaliyete alet olamaz. Bu, Koç için de diğer büyük sermaye sahipleri için de geçerlidir. Ekmek yedikleri tekneye tekme vuramazlar.

Tehdit etmiyorum, sadece gerçekleri söylüyorum. Türkiye bölünmeyi kabul edebilir mi? Sabancı’nın, Koç’un veya herhangi bir üniversitenin Türkiye’yi bölecek gücü yoktur. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan dönemindeki “Ermeni açılımı” ve Amerika ile uyumlu dönem geçmiştir. O dönemde halkımıza adeta “bonzai” verip soykırım iddialarına alıştırıyorlardı ama bu halk o bonzaiyi içmedi.

Bu haftanın kitabı: “Perinçek İsviçre Davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire Kararı”. Hem araştırmacılar hem de dış temsilciliklerimiz, Türk dernekleri ve Türkiye’yi savunan sivil toplum kuruluşları için bu kitap bir başvuru kaynağıdır. İngiliz’in, Alman’ın, Fransız’ın önüne koyacağız ve “Bakın, mahkeme kararıyla 1915 olayları soykırım kategorisine girmez” diyeceğiz. İran dönüşü Tahran’daki Kafkas Araştırma Merkezi’ni ziyaret ettim, sizin yayınlarınızdan haberleri yok. İngilizce ve Fransızca orijinal metinlerin olduğu bu kitaplardan onlara çok sayıda gönderelim.

Şimdi insani bir parantez açmak istiyorum. Bugün Doğan Yurdakul dostumuzu toprağa verdik. Çok yakın arkadaşımdı, çok değerli bir cumhuriyet aydınıydı. Babası vali, annesi Nermin Yurdakul gerçek bir cumhuriyet kadınıydı. Doğan, 12 Mart döneminde militan bir mücadele verdi. 1970’lerde Aydınlık’ın sahibiydi, afiş asarken yakalandı. Erkan Yücel ile beraber çok mücadele ettik. Çok acılar çekti, cezaevinde yattı, eşini kaybetti. Fransız Komünist Partisi kongrelerinde partimizi temsil ettik. Çok sıcak, kaliteli, disiplinli bir arkadaştı. Mamak’ta “Çiriş Ali” lakabıyla bilinirdi; savunmaların yazılmasına büyük katkısı oldu. Onu saygıyla anıyoruz.

Şimdi tekrar siyasi konulara dönelim. Sabancı Üniversitesi’nin yaptığı açıklamayı okudum; “Düzenleme yetkisine sahip değiliz” diyorlar. Böyle açıklama olmaz, bunlar pısırık ifadelerdir. Rektör çıkıp, “Biz bu girişimin içinde artık değiliz, logomuzu kaldırın, öğretim üyelerimizin gidişine izin vermiyoruz” demelidir. Kamuoyunu tatmin edecek net bir açıklama bekliyoruz.

Aydınlık’taki “Yeni Dönemin Yeni Strateji ve Siyasetleri” başlıklı yazılarınıza gelirsek; bugün altıncısını yazdınız. Server Aya ağabeyimizi de analım, o da “Ermeni Yalanı” üzerine çok değerli çalışmalar yaptı. Yazılarınızdaki o Atlantik, Avrasya ve “Ara güçler” şeması üzerine konuşalım.

Türkiye’de programında net olarak “Avrasyacıyım” diyen ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne katılmayı amaçlayan tek parti Vatan Partisi’dir. Diğer yanda Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği, “Son neferimize kadar Avrasya’ya karşıyız” diyen Atlantikçi kanat var. O tarafta ABD destekli PKK, HDP ve Fethullahçı Gladio yapılanması bulunuyor. Meral Akşener de bu Atlantikçi çizgiyi destekliyor. “Dediler ki biz Batı sistemine bağlıyız.” Bunu Ümit Özdağ’ın ağzından Hürriyet gazetesinde açıkça belirttiler. Yine onlarla beraber olan bir Abdullah Gül var. O da hem HDP’nin meclise sokulmasında hem de diğer Atlantik politikalarında Davutoğlu ile birlikte net bir tavır alıyor. Bunlar net, kararlı ve “Son neferimize kadar biz bu işin içindeyiz, Atlantikçiyiz” diyen Kılıçdaroğlu’nu da Atlantik yandaşları olarak konumlandırdım.

Şimdi ortada ise Tayyip Erdoğan’ın durumu var. Abdullah Gül’ün AKP’si bölünmüş durumda; Atlantikçi olan bir Abdullah Gül kanadı var. Ara güç konumunda olan, yani Atlantik’ten kopan ama tam olarak Avrasyacı da olmayan Tayyip Erdoğan var. PKK’ya karşı politikaları nedeniyle Atlantik sisteminden kopmakta olan bir MHP var. Yani MHP de ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta Meral Akşener’in temsil ettiği kesim; diğer tarafta ise bugün Devlet Bahçeli yönetimindeki, PKK’ya ve Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan siyasetlerine tavır alan MHP var.

CHP de ikiye bölünmüş durumda. “Evet, ben son neferime kadar Atlantik sistemi için çarpışacağım” diyen bir Kılıçdaroğlu var; ama öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi içinde de ulusalcı bir kesim var. Fakat pek sesleri çıkmıyor. Sesleri çıkmıyor çünkü buradaki sistem partileri ikiye bölündü. “AKP ve MHP’deki merkezler Atlantik’ten koptu mu, kesin mi artık?” diye sorulursa; koptu tabii. O zaman ara güç olmaktan çıktılar mı? Hayır, tam çıkmadılar; Atlantik ile Avrasya arasında bir yere konumlandılar. Buradan kopuyorlar ama öbür tarafa da kararlı olarak katılmış değiller, işte bu yüzden onlara “ara güç” diyoruz. MHP de PKK’ya karşı tavrıyla artık Amerika’nın kontrolünden çıktı. Zaten Amerika MHP’yi hedef aldığı için Meral Akşener’i ortaya çıkardı. Yani AKP’yi de MHP’yi de Amerika böldü. AKP’yi Fethullah ve Abdullah Gül aracılığıyla böldü ve bu bölünme tehdidi, demokrasinin kılıcı gibi AKP’nin üzerinde tutuluyor. 60-70 milletvekili Atlantik sisteminin, FETÖ’cü ve Abdullah Gül-Davutoğlu yanlısı kanadında.

CHP’de ise merkez Atlantik’te kaldı, muhalifler ara güç konumunda. Saadet Partisi de esas olarak tam bir Amerikancı konumda değil; onu da ara güç olarak görebiliriz. Ama net, kararlı, tutarlı ve programında “Avrasya” yazan, o yolda kararlı olarak giden bir Vatan Partisi var. Bu şema, siyasi mevzilenmeyi çok güzel özetliyor.

“Sayın Genel Başkan, yüksek müsaadenizle, sizi kızdıracak bir soru sorabilir miyim?”
“Kızdıramazsın.”

“Şimdi Atlantikçiler bayağı kalabalık. Ara güçler de var. Siz orada tek başınızasınız. Niye? Bu devrimci bir süreç ama millet orada. Yön oraya doğru gidiyor. Bu şemayı 2014’ten önce yapsaydık, Vatan Partisi dışında hepsi Atlantik’teydi. Tayyip Erdoğan da Atlantik’teydi. Hatta 2003 yılında Milliyetçi Hareket Partisi, Atlantik projesine alet oldu ve Türkiye’yi erken seçime götürdü. Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin başına, Amerikan takvimine göre 2002’de getiren operasyonda Devlet Bahçeli Atlantik görevi yaptı. Ama şimdi Atlantik’ten kopan bir kısım var; biz olgulara bakıyoruz. Türkiye Avrasya’ya doğru gidiyor. Demek ki biz kazanıyoruz. Bu aynı zamanda Türkiye’nin önündeki hükümeti de belirleyen bir şema. Türkiye Avrasya yönünde ilerliyor. Ekonomisi o yönde, güvenliği o yönde. Şu anda biz o bakımdan yalnız değiliz, Türkiye’nin geleceğini temsil ediyoruz.”

“Örgütlü kuvvet olarak sordum ben. En kuvvetli biziz ama dost gözükmüyor burada.”
“Bakın, yapay dostlar olmaz. Ben yapay bir şekilde Fethullah’ı ya da Selahattin Demirtaş’ı mağdur ilan edip yanımda gösteremem ki. ‘Mağdurlarla iktidar olacağım’ diyen şey, Kılıçdaroğlu’nun projesidir. Biz bilimsel ve nesneliz. Yanımızda hakikat var. Türkiye’nin dinamikleri onu Atlantik’ten koparıyor. Çünkü Atlantik’te bölünme var, borç batağı var. Türkiye bu sistemde kalırsa bölünür. Türkiye Vatan Partisi’nin çizdiği rotada ilerliyor; o zaman Türkiye’nin en güçlü partisi biziz. Amerika’dan bakıldığı zaman da Vatan Partisi hedef alınıyor.”

“Önümüzdeki iki yıl içinde, hatta daha kısa bir sürede seçim olacak. Türkiye’yi yönetecek kadrolar belirlenecek. Kuvvetli gözüken Tayyip Erdoğan ama siz sık sık AKP iktidarlarının sonuna geldiğimizi söylüyorsunuz. Niye?”
“Çünkü referandum sonuçları AKP oylarının yüzde 43’lere düştüğünü gösterdi ve düşmeye devam ediyor. Ama ondan daha önemlisi, Türkiye’nin borçlanma ekonomisi artık çıkmaza girdi ve toplumda AKP iktidarına karşı infial yükselmeye başladı. AKP’nin tek başına yüzde elliyi geçme şansı yok. Nesnel olgulara dayanarak diyoruz ki, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamaz ve AKP Meclis’te çoğunluğu alamaz.”

“Türkiye’nin bu sürecini bir hükümet projesine çevirmek için çabalıyoruz. Milleti kazanarak. Sayın Kılıçdaroğlu’na, Sayın Haluk Koç’a ve Sayın Bülent Tezcan’a ‘Gelin beraber hükümet projesi yapalım’ dedik. İki şey önerdik: Vatan bütünlüğünü sağlayalım, terörü bitirme kararımızı açıklayalım ve üretim ekonomisine geçelim. Komşularla iş birliği, aydınlanma, laiklik bunlar da önemli. MHP’yi de yanımıza çekelim; Meral Akşener’i de çekelim. Batı sistemine bağlıyız demek, Türkiye’nin bölünmesine boyun eğmek demektir. MHP’yi yanımıza çekmek şu bakımdan önemli: Eğer MHP bizimle hareket ederse -ki edebilir- seçim kazanılır.”

“Kılıçdaroğlu’na ‘Sakın HDP’yi ziyaret etmeyin’ dedim. ‘HDP ile birlik olacağınıza dair mesaj vermeyin, MHP’yi ziyaret edin’ dedim. Bu gerçekçidir. Bir Vatan Partisi, CHP ve MHP beraberliği Cumhurbaşkanlığı seçimini de kazanır, Türkiye’yi de yönetir. Ama onlar HDP ile olmayı tercih ettiler. Çünkü Amerika’nın Türkiye’de hükümetleri tayin edeceğini hâlâ sanıyorlar. Türkiye’nin gittiği yerin farkında değiller. 2015 yılı 24 Temmuz’unda, AKP PKK’nın üzerine yürüyerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o harekâtıyla yüzde 10’a yakın oy kazandı. Türkiye’de artık hükümetleri Amerika’nın değil, vatanseverliğin belirlemeye başladığını görmüyorlar.”

“CHP yönetiminin Atlantikçi olduğunu ilan ettiniz.”
“İlan etmedim, kendisi söylüyor. Bundan birkaç ay evvel açıkça ‘Türkiye’yi Avrasya’ya götürmeye kalkıyorlar, Şangay İşbirliği Örgütü’ne girecekmiş, biz son neferimize kadar bu sürece direneceğiz’ dedi. Biz CHP Atlantik sisteminden ayrılsın, elini o işten çeksin; biz alkışlayacağız. Biz orada olmasını istemiyoruz.”

“Sizi Cumhurbaşkanı adayı yapalım dediniz. Bunu derken CHP yönetiminin sicili belliydi, bugünkünden ne farkı vardı?”
“Biz bunu deneyeceğiz. Ümidimiz fazla olmasa bile bu ihtimali deneyeceğiz, elimizden geleni yapacağız. Bu aynı zamanda CHP tabanı ile birleşmemiz için şart. CHP’ye oy veren, gönül veren yurttaşlarıma sesleniyorum: Biz CHP Genel Başkanı’na gel, üretim ekonomisinden yana ol, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı tutarlı bir hükümet projesi yapalım dedik. Bu, Kılıçdaroğlu’nun inkâr edemeyeceği, Bülent Tezcan’ın ve Haluk Koç’un tanık olduğu bir tekliftir. Üç kez söyledim.”

“Hâlâ kapıyı kapatmış değilsiniz.”
“Niye kapatalım? Çünkü CHP tabanına güveniyoruz. Gezdiğim yerlerde -Antalya, Isparta, Denizli, İzmir, Balıkesir- şunu gördüm: CHP tabanı son derece rahatsız. Adalet Yürüyüşü’nde HDP, FETÖ, Nurcular ile el ele vermekten rahatsızlar. Muğla’nın bir köyünde kurultay delegeliği yapmış bir amcaya sordum, ‘Bu çizgi sürerse ne olur?’ dedim, ‘Barajın altına düşer’ dedi. CHP tabanı HDP ile, Selahattin Demirtaş ile yapılan ittifakı kabul etmiyor. O bizim için çok değerli.”

“MHP için de şunu söylüyoruz: Elinizi AKP’den çekin. AKP’nin payandası olmak, denetiminde olmak MHP milliyetçiliğini eriten bir olaydır. Meral Akşenerlere de aynı çağrıyı yapıyoruz. Batı sistemi içinde izlediğiniz an FETÖ ile berabersiniz. Geri kalan lafların hepsi boştur. ‘Batı sistemine bağlıyım’ dediğiniz an PKK’nın ve Abdullah Öcalan’ın dostusunuz. Çünkü Batı sistemi size o dostluğu dayatıyor. Batı sistemi PKK’ya silah veriyor, Türkiye’yi bölüyor. ‘Batı sistemine bağlıyım’ dediğiniz zaman Amerika’yı değiştirebilecek misiniz?” Batı sistemine bağlılık, matematikteki kesin sonuçlar gibidir; “2 artı 2 eşittir 4” misali. “Batı sistemine bağlıyım” demek, “Üretim ekonomisine karşıyım, borçlanma ekonomisinden yanayım ve Türkiye’nin bölünmesinden yanayım” demektir. Meral Akşener ve ekibi, Batı sistemine bağlılık açıklamasından vazgeçmediği sürece Atlantik çizgisindedirler ve Türkiye’nin bölünmesine hizmet eden bir konumdadırlar. Henüz partilerini kurmadılar, programları belli değil. Kurucu yöneticilerden Sayın Ümit Özdağ’ın bir açıklaması oldu; bana göre yanlıştır, doğru bir siyasi tavır değildir ama sonuçta bir laftan ibarettir.

Sayın Aydın da “Merkez Partiyiz” diyerek, Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi’nin bulunduğu çizgide parti kuracaklarını ifade etti. Bu da aynı şeydir. Bunların hepsini bir kenara bırakalım. Sayın Meral Akşener çıksın, programını yapsın ve “Biz Batı sistemine bağlıyız ya da bağlı değiliz; Avrasya’da bağımsız Türkiye olarak…” desin. “Bağımsız Türkiye” söylemini herkes kullanır; zamanında Sayın Demirel ve başkaları da bunu söylüyordu. Bugün kimse “bağımsız Türkiye” diyerek kimseyi aldatamaz. Bağımsız Türkiye’nin var olabileceği tek iklim Avrasya’dır. Eğer “Avrasya’da yer alıyorum” demiyorsanız, Batı sistemi içindesiniz demektir ve bağımsız Türkiye’yi kuramazsınız. Nasıl ki Kurtuluş Savaşı’nda Sovyetler Birliği ile dostluk olmadan İstiklal Savaşı başarıya ulaştırılamazdı, bugün de Avrasya içinde yer almadan ne üretim ekonomisi kurulur ne de bağımsızlık sağlanır. Bülent Ecevit’in “bölge merkezli dış politika” tespiti de Avrasya’nın bir adımıydı.

Biz çok geniş gönüllü ve hoşgörülü insanlarız; AKP ile mücadele ettiğimiz halde, Avrasya’ya yönelenleri görebiliyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi de, Meral Akşener de çıksınlar; “Atlantik’in Türkiye’ye dayattığı bölünmeye ve borçlanma ekonomisine karşıyız. Türkiye; bağımsızlığını, güvenliğini ve üretim ekonomisini Avrasya seçeneğinde kurabilir. Biz bu projenin yanındayız” desinler; biz de onları alkışlayalım. Çünkü geri kalan her şey bir aldatmacadır. Amerika namlularını size çevirmiş, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde PKK’ya silah veriyorken; bölge ülkeleriyle ve Avrasya ülkeleriyle birleşmeden, Çin, Hindistan ve Rusya ile ekonomik ilişkileri geliştirmeden Amerika’ya nasıl direnebilirsiniz? Avrasya bugün güvenliğimizin, bağımsızlığımızın ve üretim ekonomisinin biricik iklimidir.

Vatan Partisi tüzüğünün 18. maddesi şöyledir: “Türkiye, dünyada ve bölgemizde güvenlik ve barış için; başta Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Orta Asya Cumhuriyetleri, Hindistan ve Pakistan olmak üzere Avrasya ülkeleriyle iş birliğini ve dayanışmasını güçlendirecek, dünya dengelerini değerlendirecektir. Türkiye, Şanghay İşbirliği Örgütü içindeki bağımsız yerini alacaktır. Böylece ülkemizin ABD ve AB ile ilişkilerini normalleştireceği ve karşılıklı yarar esasına oturtacağı koşullar yaratılmış olacaktır.” Bu, Amerika ve Avrupa’ya düşmanlık değil, aksine ilişkileri karşılıklı yarar esasına göre geliştirmektir.

Bu tahlilleri biz 1980’lerde Saçak dergisinde “çok kutuplu dünya” yazılarımızla yapmıştık. O tarihte Sovyetler Birliği’nin dağılacağını ve Çin ekonomisinin Amerika’yı geçeceğini ekonomik verilere dayandırarak belirttik. Bugün ise artık Türkiye Avrasya’daki yerini almalıdır.

Tayyip Erdoğan’a gelince; 16 Nisan referandumunda oy oranı %40-43 bandındaydı. %51’i alamayacağını kendisi de itiraf etti. Bugün seçime girse kaybedeceğini biliyor. MHP ile nasıl başkanlık sistemini kotardılarsa, seçime de beraber girebilirler. Ancak MHP tabanındaki vatanseverler buna izin verir mi? Bizim planımız ise tüm Türk milletine “Türkiye’nin Atlantik sistemi içinde yeri yoktur ve AKP iktidarı bunu değiştiremez; milli bir hükümet seçeneği yaratmak şarttır” demektir.

Atatürk, 1919’da Amasya ve Sivas’ta yalnız kaldığında pes etmedi, Ankara’da karargahını kurdu ve gününü bekledi. Vatan Partisi de bugün vatan bütünlüğünü, terörün temizlenmesini, üretim ekonomisini ve Avrasya’daki yerimizi savunarak iktidara yürümektedir. İttifak dediğiniz şey, halkla ve milletle yapılır; burada kritik olan ise ittifakın programıdır. Programımızda vatan bütünlüğü, üretim ekonomisi, komşularla iş birliği, laiklik ve aydınlanma ile Avrasya seçeneği yer almaktadır.

Vatan Partisi kurultayında seçilen genel başkan, aynı zamanda Türkiye’nin hükümet başkanı adayıdır. “Partisiz cumhurbaşkanı” anlayışı, kuvvetsiz ve kukla bir cumhurbaşkanı demektir; o devir geçmiştir. Biz, “Milli Hükümet Öncüleri” çalışmamızla Türkiye’nin tüm öncülerini bir araya getirmeyi hedefliyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi veya MHP, bu programda birleşirse neden olmasın? Biz her durumda Türkiye’yi yönetmeye talibiz.

Programımızı, dünya çapında bir piyanistimiz olan Kemal Cem Yılmaz’ın Johann Sebastian Bach’ın “Goldberg Varyasyonları” icrasıyla noktalayalım. Kendisi Hannover’de yaşayan, Türkiye’nin gurur kaynağı bir sanatçıdır. Önümüzdeki hafta Almanya’da olacağım, siz de Suriye’de olacaksınız; bir sonraki programda görüşmek üzere. Bugün çarşamba olduğuna göre, salı akşamı yani 13’ünde yapıyoruz. Önümüzdeki salı akşamı; peki.

Sanatçımızın eserini dinleyerek size veda ediyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Yeni programda buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

Johann Sebastian Bach’ın Goldberg Variations eseriyle… Zaten altyazıda belirttik. Evet, iyi akşamlar.

Paylaş